Çarşamba Haziran 28, 2017

Hasan aksu

Hasan Aksu  sitemizin köşe yazarıdır. Teorik ve politik konularda yazılar yazmaktadır.

1978 Yılının Şubat Ayında Gerçekleştirilen TKP/ML 1ci Konferansı TKP/ML Tarihinde çığır açmıştı

1976 yılında partimizde yaşanan tasfiyecilik zamansız ve kısır bir ayrılığa yol açtı. Koordinasyon Komitesini oluşturan kadroların hemen hemen hepsi tasfiyeci ve darbeci tarafta yerlerini aldılar. Sağlıklı, planlı bir tartışma yürütülemedi. Parti kadrolarının ezici çoğunluğu bilimsel tartışmalar yürütemeden tercihler yapmaya zorlandı. Birbirimizi iyi anlamadan, ne söylediğimize bakılmadan partiden kopuşlar yaşandı. Darbeci yönetim parti kadrolarının ezici çoğunluğunu etkiledi. Birçok bölgede partimiz ağır tahribatlar aldı. Taraftar ve parti çalışanlarımız birçok bölgede tasfiyeci KK ile ortak hareket etti. Partimizin progmatik görüşlerini oluşturan Kaypakkaya yoldaşın görüşleri öz itibarıyla darbeci yöntemle tasfiye edilmeye çalışıldı.

Eğer ki; doğru bir yol ve yöntem uygulansa ve parti içi tartışma sabırlı ve de sağlıklı yürütülebilseydi partimiz bu kadar ağır bir kayıp ve kan kaybı yaşamayacaktı. Parti çalışanları daha sağlıklı kararlar verebilecekti. Lakin buna müsaade edilmedi. Aksine yangından mal kaçırırcasına sekter, dediğim dedik inatlaşması tercih edildi. Önderlik olduğunu iddia eden KK kaba, sekter ve tasfiyeci gerçeğini bir türlü kabullenmeyerek ayrılığın baş sorumluluğunu üstlenmiş oldu.

KK nin bu yanlış yol ve yöntemine karşın, parti çizgisini savunan kadrolar ve bölgelerde doğru bir yöntem ve yol izleyemedi. Daha çok tepkisel, duygusal çıkışlar göstererek kazanılabilecek birçok kadro, üye ve çalışanını kazanamadı. Kaypakkaya döneminde faaliyet yürütenlerin çoğunluğu-  özeleştiri yapma –yeni strateji ve taktikler üretme – adına tasfiyecilerin yanında yer aldılar, saf tuttular.

Buna karşın Kaypakkaya döneminde kalan kadroların çok az bir kısmı, bir elin parmakla gösterilecek kadarı partimiz saflarında kaldı. Zindanlarda tutsak olan parti üyelerinin ezici çoğunluğu partiyi ve parti çizgisini savundu. Tasfiyeci yol ve yönteme karşı çıktılar. Burada şunu önemle vurgulamam gerekir ki; ilk ayrılık başlarında Uzun hariç FÜ lerden gerekli net tavır ve destek alınamadı.  FÜ’ler açık ve net tavır takınmadılar. KK’nın tasfiyeci yönünü ilk başlarda algılayamadıkları içinde kadroların önemli bir bölümü ikircikli ve git-gelci oldular. Bu orta yolcu tutum KK’nın işine yaradı ve eski kadroların birçoğu KK’dan yana tavır takındılar.

İstanbul bölgesi başta olmak üzere, diğer bölgelerde başlatılan - tasfiyeciliğe karşı isyan meşrudur, partiye sahip çıkalım, devrimi örgütleyelim-prensibi esas alınarak bölgesel örgütlenme devam ettirildi, merkezileşme çalışması hızla başlatıldı. İlk başlarda Süleyman Cihan yoldaş, Ahmet Kızıler ve A. Cihan’ın partiye sahip çıkmaları ve batıda etkinlik sağlamaları tüm eksik ve yanlış, sekter tutum ve davranışlara rağmen etkili ve belirleyici oldu. Batının partiyi sahiplenmesi ve etkili olması diğer bölgelerde de ses vermeye yol açtı. Esasen 1974 kadroları partinin yeniden inşasında, örgütlenmesinde,  merkezi yapıya kavuşturulmasında yer aldılar. Yurtdışı komitesinde Kel Amca (ALİ YAVUZ CENGELOĞLU) önderliğinde bölgesel çalışmaya topyekûn katılması merkezileşme çalışmalarına güç kattı.

Süleyman Cihan yoldaşın önderliğinde batıda yürütülen parti çalışması Dersim, Ankara, İzmir,  Doğu ve Güneydoğuda da hayat bulmaktaydı. Batı bölge yönetiminde, parti kadrolarında zaman zaman problemler yaşansa da, artılar eksiler olsa da partinin pozitif güvencesi Süleyman yoldaştı. Hatta bir dönem bölge yönetiminden ayrılsa da, parti bileşeninde mihenk taşıydı diyebiliriz. Bütün parti kadrolarının katkıları, emekleri ve yürüttükleri sınıf mücadelesi tabi ki inkâr edilemezdi. Burada kısaca şunu ifade etmeyi bir zorunluluk görmekteyim; Partimizin ideolojik, siyasi, örgütsel yapısının korunup- kollanmasında sahiplenilmesinde emeği geçen taraftarımızdan, ileri sempatizanına, parti üyesinden kadrosuna kadar harcanan bütün emeklere ve değerlere sonsuz saygı ve de değer vermemiz gerektiğini, sahiplenilmesi gerektiği inancını taşıyor, öyle de bakıldığına inanmak istiyorum.

Ancak Süleyman yoldaşın emeği, katkısı alın teri hepimizden fazlaydı. Diğer parti kadrolarında inişler çıkışlar yaşanıyordu ama Süleyman yoldaş partinin güvencesi, birlikteliğin motoru, parti inşasının kalbiydi. Yeri geldi sıradan bir parti çalışanı oldu. Yeri geldi partinin militan bir eylemcisi oldu. Yeri geldi disiplinde, alınan kararın uygulanmasında tavizsiz bir komutan oldu. Yeri geldi duruşuyla, olgun –sakin, ikna edici konuşmalarıyla, alçakgönüllülüğüyle önder vasfını göstererek yoldaş sevecenliğinde bizlere moral, güç ve kararlılık aşıladı. Kolektif yaşamayı, yirmi dört saatini devrime adamayı, partinin çıkarlarını her şeyin üstünde tutmayı bizlere duruşuyla, yaşantısıyla öğretti. Bazı aklı evvellerin, çokbilmiş edasıyla boş gereksiz konuşmalarını dikkate dahi almamak gerektiği inancındayım.

Kaypakkaya’dan günümüze partimizde böylesi bir süreç yaşanmamıştı. İlk defa partimiz örgütsel düzenlemelere gidiyor, oluşturulan konferansı örgütleme komitesinin sorumluluğuna Süleyman Cihan yoldaş getiriliyordu. Artık partimizde hiyerarşik bir yapılanma ve Türkiye genelinde tek ses tek merkezden ortak hareket etme belirleyici rol oynuyordu. Artık, parti örgütü kendini her alanda hissettiriyor ve gönüllü disiplin partinin çalışanlarınca uygulanıyor, örgütsel faaliyet çalışmaları hız kazanıyordu.

Belki bazı arkadaşlar, yoldaşlar bunun abartı olduğunu söyleyebilirler ama hiçte öyle olmadığı gelişmeler dikkatlice izlenirse görülecektir. Kaypakkaya yoldaşın tespit ettiği MK üyeleri daha bir araya getiremeden, yani merkezi bir toplantı yapma çalışmaları yürütüldüğü dönemde faşizmin baskı ve operasyonlarına maruz kalarak ağır darbe alır. Tespit edilen, konuşulan ve onayı alınan üyelerle toplantı gerçekleştirilmeden yeni kurulan partimiz, kısa zamanda yenilgiye uğrar. Bu sebeple Merkezi bir toplantı gerçekleşmez. Ve böylece tespit edilen ama fiili toplantısı gerçekleşmeden örgütsel hiyerarşisi oluşmadan yenilgi alınır, merkezi faaliyet sekteye uğrar.

Yenilgi sonrası faşizme esir düşen kadrolar içerde kısa zamanda toparlanarak yeniden merkezileşmeye gider. Ancak yukarıda da kısaca anlattığım gibi 74 affıyla tahliye olan kadrolardan oluşan KK’si daha işin başında tasfiyecılık yaparak 76 ortalarında partimizin parçalanmasına sebebiyet verdiler. Bölünme ardından bölgesel dönem ve de yeniden merkezileşmek için KÖK’ün oluşturulması parti birinci konferans hazırlığının hızla - tüm engellemelere, operasyona ve baskılara rağmen –devam ettirilmesi vb. burada FU’lerin önemli katkı ve destekleri de göz ardı edilmemelidir. Birinci konferansın oluşumunda FU’ler partinin toparlanmasına ciddi katkılar sundular. Ancak \yapılan katkılar kısacası yetersiz ve edilgendi.  Konferans çalışmalarına aktif, siyasi, ideolojik, örgütsel katkıyı sunamadılar ya da sunmada duyarsız davrandılar.

KÖK’ün (Konferansı Örgütleme Komitesi) oluşumu Konferansı örgütleme çalışmaları, üye tespiti, parti tüzüğünün resmileştirilmesi, Beş temel belgenin partimizin programını oluşturması ve üzerinde tartışılması, üye sayısına göre bölgelerde delege seçimine gidilmesi, bölgelerde delege seçimlerine gidilmesi, seçilen bölge delegelerin, Merkezi delegelerini seçerek Birinci KONFERANSA MERKEZİ DELEGE GONDERMESİ... vs.vs... Demokratik yoldan bütün parti üyelerinin temsil edilmesi, delegelerin demokratik tarzda seçimine özen ve itina gösterilmesi olmazsa olmazıydı Parti Konferans ön çalışmaları... Kısaca bu anlayış doğrultusunda yürütülmekteydi. Diyebilirim ki, Türkiye tarihinde Komünist partisinin ilk kez en alttan en üste demokratik işlerliği uygulanmıştı.  Partililerin kimselerin etkisinde kalmadan kendi özgür iradelerini kullanarak merkezi konferansa delege seçerek gönderiyordu. Buna rağmen bazı hatalar ve yanlışlarda olmaktaydı.

KÖK bir taraftan merkezi Konferansı örgütlemeye çalışırken diğer taraftan da zindanlarda esir tutulan yoldaşları kaçırma faaliyetine hız vermekteydi. Zeki Şerit yoldaşın kaçması, Armenek Bakırcıyan –Orhan Bakır- yoldaşın İzmir’de gerçekleştirilen bir baskın sonucu esirlikten kurtarılarak özgürlüğe kavuşturulması, aktif mücadeleye kazanılması, yine Toptaşı zindanında esir tutulan yoldaşların özgürlüğüne kavuşmaları için, Batı Bölge Komitesinin dur durak bilmez çalışmalar yürütmesi ve bu çalışmalara Süleyman yoldaşın aktif katılması, örgütlenmesinde yer alması vb. gelişmelerin ne derece önem taşıdığını bize göstermektedir.

Burada şunu anlatmadan geçemeyeceğim; İstanbul bölge komitesinin ve bölge komitesinin başında bulunan İbrahim Ünal yoldaşın Toptaşı Cezaevi baskınında kararlı ve ısrarlı tavır olması sonucu bu baskın gerçekleştirilir. Eğer ki bu kararlı ve ısrarlı tavır takınılmasaydı Toptaşı baskını ve firarı geçici olarak belli bir süre ertelenecekti. Toptaşı Cezaevi baskını belki de hiç gerçekleşmeyecekti. Hatta ayrılıklar yaşanacaktı diyebilirim. Çünkü bölgemizle, KÖK arasında eyleme ilişkin görüş ayrılığı yaşanmıştı.

Bir tarafta parti Konferans çalışmaları diğer tarafta faşizme –devlete karşı süreklilik kazanan silahlı eylemler partimizi yeniden çekim merkezi haline getirmişti. Toptaşı zindanına gerçekleştirilen baskın Türkiye tarihinde bir ilki oluşturuyordu. O güne kadar Türkiye tarihinde böylesi bir baskın faşizmin zindanlarına gerçekleştirilmemişti veya varsa da biz bilmiyoruz.  İlk defa faşizmin zindanlarına partimiz silahlı baskın düzenleyerek yoldaşlarını ve devrimci dostlarını özgürlüklerine kavuşturarak aktif sınıf mücadelesine katıyordu. Toptaşı zindan baskını birkaç kelime ile açıklanacak, anlatılacak gibi değil. Tabi ki gelecek kısa zamanda Toptaşı zindan baskınını bütün detaylarıyla kitaplaştırarak anlatacağız. Yaşanan gerçeklerin bilinmesi amacıyla çalışma yürütülüyor diyebilirim.

Böylesi bir yoğun çalışmada kayıplarda alıyorduk. Mehmet Zeki şerit yoldaşı kaybetmiştik ardından düşmanın ağır saldırıları, operasyonları durmaksızın devam ediyordu. Selahattin Doğan yoldaş çıkan çatışmada yaralı düşmana esir düşüyordu. Yoldaşımız ağır işkenceler sonucu katlediliyordu. Selahattin yoldaşın yaralı yakalandığı çatışmada ise Süleyman Cihan yoldaş kıl payı kurtuluyordu. Kendini güvene alma bir yana benimde kaldığım evin operasyona uğramaması için hiç durmaksızın bulunduğum eve gelerek hemen evi terk etmemiz gerektiğini söylüyordu. Fedakârlığa bakın ki; bazılarımız faşizmin operasyonunda canımızı kurtarmayı esas alırken Süleyman Cihan yoldaş şahsi bencilliği elinin tersiyle her zaman bir tarafa itiyor,  kendini yoldaşlarına, partiye, devrime adıyordu.

Partimizin tarihine artık silinmezce yazılacak olan Partimizin Birinci Konferansına hazırlık son aşamaya gelmişti. Bölge konferansları gerçekleştiriliyor, merkezi delege seçimleri yapılıyordu. İstanbul bölgemizde de bölgesel konferans gerçekleştirildi. Bölgemizde merkezi konferansa altı delege gönderilecekti. Bir haftaya yakın süren bölgesel konferansta yoğun siyasi, örgütsel, ideolojik sorunlar tartışıldı. Oluşturulacak Merkezi yapının işlerliği, Parti Tüzüğü, Ordumuzun yönetmenliği, TMLGB’nin işlerliği Kadınların merkezi örgütlenmesi ve Yayın- Basın organlarının çıkarılması,  merkezi yapıya kavuşturulması tartışıldı.

Delege seçimleri yapılarak,   seçilen delege yoldaşlara merkezi Konferansta bölgemizi temsil etme yetkisi verildi. Ayrıca partimizin asgari ve azami programına tekabül eden Kaypakkaya yoldaşın beş temel belgesi üzerinde mutabık kalındı. Ocak ayı sonlarına tamamlanan bölge konferansımız görevini tamamlamıştı. Artık bütün hazırlıklar, tedbirler ve çalışmalar PARTİMİZİN GERÇEKLEŞTİRECEĞİ BİRİNCİ KONFERANSIMIZA  ODAKLANMIŞTI...

Kimi tarihleri kalıcılaştırmak istersin ama tarihin veya tarihlerin kalıcılaşması kişilerin isteklerine ve niyetlerine göre belirlenmezler. O,TARİHİ AN YAKALANIR KİŞİLERİN İRADELERİ DIŞINDA BİR DAHA SİLİNMEZCESİNE TARİHE KALICI YAZILIRLAR. ASLA UNUTULMAZ HER DAİM ANILIRLAR. Bütün bölgeler konferans çalışmalarını tamamlamış merkezi konferansa odaklanarak büyük bir heyecan ve azimle beklemekteydi. Birinci konferansın bütün organizesi KÖK’ün denetiminde Süleyman Cihan yoldaşın sorumluluğundaydı.

Partimizin tarihine yazılacak olan; Parti Birinci Konferansını yapacağımız bölgeye en güvenli şekilde gidilmesi örgütlenmenin, ulaşımın çok hassas organize edilmesi gerekiyordu. Konferansın örgütlenmesini üstlenen yoldaşlar hariç, hiçbirimiz hiçbir şey bilmiyorduk. Konferans yerini Süleyman yoldaş dâhil birkaç yoldaş biliyordu.

Birçoğumuz çok ciddi aranır durumdaydık. Burjuva basınında o dönem manşet manşet resimlerimiz yayınlanıyor, hareket alanımız daraltılmak isteniyordu. Partimiz gerekli önlem ve tedbirini alarak güvenli şekilde delege aktarımını yapıyordu. Herhangi bir yakalanma ve ya engellemeye karşıda gerekli tedbirler alınmış aksaklıkları en aza indirme hedeflenmişti…

Diğer delege yoldaşların Konferans yerine nasıl ulaştığını en azından ben bilmiyordum. İstanbul’da bölgesel konferans sonrası alınan tüm tedbirlere rağmen düşman partimize azgınca saldırıyordu. Yukarıda anlattığım gibi Bakırköy’de Selahattin Doğan Süleyman yoldaş ve H. Örek yoldaşın randevulaştıkları yere özel tim operasyon düzenler.

Bu operasyon bir tesadüf sonucu olur. Başka bir devrimci örgüt banka soygunu Bakırköy’de gerçekleştirir. Düşmanın gerçekleştirdiği operasyona Süleyman yoldaşlar takılırlar. Selahattin yoldaşın silahını çekerek müdahalede bulunması, bir nevi kendini feda etmesi sonucu Süleyman yoldaş ve H. Örek yoldaş kurtulmayı başarırlar. Ben parti evinde kalıyordum.  Avcılar’da kaldığımız evi H. ÖREK biliyordu,  Çünkü birlikte aynı evde kalıyorduk. Ayrıca bizimle birlikte aynı evi paylaşan Kadın yoldaş Ç. ve Süleyman yoldaş evi bilmekteydi. Ç. yoldaş çalıştığından dolayı olup bitenden, bütün gelişmelerden habersizdi.

Süleyman yoldaş kurtulur kurtulmaz,  direkt benim kaldığım eve gelerek kapıyı açmamı istedi,  ancak ben tereddüt göstererek kapıyı açmadım ve pusuya yatarak çatışmaya hazırlandım. Etrafı dikkatlice dinleyip gözden geçirdikten sonra; Süleyman yoldaş olduğuna kanaat getirir getirmez ve bir operasyona uğramadığımız kanaatine varır varmaz derin bir oh çekerek kapıyı açtım. Süleyman yoldaş kısaca bana gelişmeyi anlattı ve H. Örek’in yakalandığını hemen evi terk etmemiz gerektiğini söyledi. Biz evi terk etmek üzere kapıya çıktığımızda H. Örek’le karşılaştık. O da polisin paniğinden yararlanarak yakalandığı halde kaçmayı başarmıştı. Salahattin yoldaşın gösterdiği fedakârlık her iki yoldaşında kurtulmasına yol açmıştı. Aksi halde her iki yoldaş da yakalanmış olacaktı. Her iki yoldaş ta Partinin Merkezi Konferans delegeleriydi.   Her iki yoldaşın yakalanması demek partimizin çok ağır darbe alması demekti. Böylesine zor bir süreçten geçiyorduk. Ancak bizi hiçbir güç engelleyemezdi. Partimizin yaşaması, yoldaşlarımızın yaşatılması devrim kavgamızın mutlaka geliştirilmesi, atılımlar yapması gerekiyordu. Bütün yoldaşlarımızla insanı ölümüne yaşatma, özgür insan yaratma kavgasını yürütüyorduk. Ölmek için değil, yaşatmak ve sosyalizmi zafere taşımak için savaşıyorduk.

Partimiz böylesi zor bir süreçten geçiyordu. Bir tarafta Partimizin Merkezi Konferans çalışmaları, beri yanda yoğunlaşan Açıkçası faşizm bizim varlığımızdan başından beri ciddi rahatsızlık duymaktaydı. Parti eylemleri ve buna karşı sınıf düşmanımız devletin bize saldırıları durmaksızın devam ediyordu. Kaypakkaya yoldaşı alçakça ve vahşice katletmelerinin sebebi de partimizin varlığıydı. Çünkü varlıklarına ciddi manada tehdit oluşturan bizim varlığımızdı. O sebeple olacak ki tez elden partimizin varlığına son vermek istiyor, durmaksızın saldırılarını devam ettiriyordu.  Bir taraftan partimize yönelen saldırılar bertaraf ediliyordu beri yandan ise şehit düşen yoldaşlarımız sahipleniliyordu. Sürdürdüğümüz sınıf savaşı böyle bir şeydi. Ahlar vahlar çekme yoktu. Daha kararlı, azimli ve ısrarlı sınıf savaşımı yürütülüyordu. Partimizin gelişmesi güçlenmesi kalıcı ivme kazanması için parti çalışanlarımız enerjilerini on katına yüz katına çıkarıyor gecesini gündüzüne katıyordu.

Yolcu yolunda gerekirdi; aradan günler geçmemişti ki Süleyman yoldaş benimle buluşarak yola çıkma zamanımızın geldiğini, hazır olmam gerektiğini açıkladı. Bana yeni bir kimlik yapılmıştı. Yeni kimlik ismimi iyi ezberlemem gerekiyordu. Yapacağımız uzun yolculukta kontroller olabilirdi. Gerçi Süleyman yoldaş kendine göre bizim için tedbirini almıştı… nokta  nokta yolculuğunun daha güvenli ve de az kontrollü olduğunu deneyimleriyle biliyordu.

Yolculuğa çıkışımız öncesi bende heyecan daha belirgindi. Süleyman bunu görmüş olacak ki yolculuğumuzun sorunsuz geçeceğini bana söyleme geregini duymuştu. İki yıla yakın mahpusluk yaşamı, ardından firar ve gerçekleşen firarın tazeliği doğası gereği bende heyecan yaratıyordu. Ciddi aranmamız da buna vesile oluyordu. Yolculuğumuz başladığında Süleyman yoldaşın gayet sakin, hiçbir şey yokmuş gibi davranması beni ister istemez rahatlatıyor ve heyecanımı, yükselen tansiyonu düşürüyordu.

Önce Avcılardan Eminönü’ne, Eminönü’nden vapurla karşıya, Anadolu yakasına geçtik. Ben uzun zaman dışarıya hasret kaldığımdan hem değişimleri görmeye çalışıyor hem de insanları daha fazla süzüyor, takipte tutuyordum. O günden bu zamana kadarki illegal yaşantımı şöyle bir gözden geçirdiğimde kendimi daha iyi anlıyor ve tanımlayabiliyorum. Her tarafta Polis ve Jandarma devriye geziyor ve nöbet tutuyordu ancak bir sorun olmadığı gibi her şey kendi seyrinde devam ediyordu. Bendeki heyecan giderek azalmış Süleyman yoldaşa uyum sağlamam artıyordu. Her ikimiz de hiçbir şey yokmuş havasında yolculuğumuza devam ediyorduk. Anadolu yakasında Harem garajına geldiğimizde Süleyman yoldaş bana kimliğimi vermemi söyledi. Kimliğimi aldı... Otobüs gişesine kimliklerimizi verdi ve ayırttığı biletlerimizi alarak otobüse bindik.

Ankara yolculuğumuz başlamıştı. Herhangi bir sorun veya aksilik çıktığında nasıl hareket etmemiz gerektiğini, nasıl bir ifade vermemiz gerektiğini, birbirimizi tanımadığımızı, Ankara’ya kime gittiğimizi veya neden gittiğimizi konuşarak anlaştık. Süleyman bir sorun çıkmayacağını ancak önlem ve tedbir almamız gerektiğini açıkladı. İstanbul çıkışı Gebze yolu üzerinde basit bir kontrolden geçtik. Herhangi bir kimlik kontrolü yapılmadı. Öylesine yolculara bir göz atıp gittiler. Süleyman yoldaş artık kontrol ve aramanın hele kimlik kontrolünün hiç yapılmayacağını söyledi. Ben olabilir ihtimalini hesaplıyordum. Adapazarı’na geldiğimizde diğer otobüslerde kimlik kontrolü yapılıyordu ancak bizim bindiğimiz otobüs firmasında yalnızca öylesine göz atıp, kimlik kontrolü yapılmıyordu. Sebebini sorduğumda; bu firmanın devlet nezdinde en güvenilir olduğunu, aynı zamanda tüm otobüs yolcularının ve müşterilerinin kimlik beyanı sonucu bilet alabildiğini, yolcuların isim bildiriminin güvenlik güçlerine şirketin zaten beyan ettiğini söyledi. Ve biz gayet rahat ve güvenli şekilde Ankara’ya vardık. Ben hala Parti Birinci Konferansının nerede yapılacağını bilmiyordum. Süleyman yoldaş Ankara’da biraz kalacağımızı daha sonra konferansın yapılacağı yere gideceğimizi söyledi.

Ben kendi adıma Konferansın Doğuda yapılacağını düşünüyordum. Gerekli bağlantılar kurulduktan sonra Doğuya nakledileceğimizi düşündüm. Ankara’da kaldığım on gün gibi bir sürede partili hiçbir yoldaşla ilişki kurmadım. Benimle ilgilenen arkadaşların Süleyman yoldaşın akrabaları olduğu kanaati oldu. Sonradan bu yoldaşların aynı zamanda örgütlü olduklarını öğreniyordum. Bu yoldaşlarda benim Partiyle,   kendileriyle bir ilişkimin olmadığını sanıyorlardı. Çünkü bana kesinlikle partimizle ilgili hiçbir şey konuşmamam bildirilmişti. Sonradan bu arkadaşların,  İb ve Ka yoldaşlar olduğunu öğreniyordum.

Partimizin illegal çalışmayı esas alması yöneticisinden, taraftarına kadar bu ilkeyi disiplinli şekilde uygulaması ve uygulatması hayati önemdeydi. Süleyman’ın işleri çoktu ve oldukça da yoğundu. Ben bu zaman zarfında Ankara’yı tanımaya çalışıyordum. Ankara’da çok önceleri birkaç gün kalmıştım ama bilmiyordum. Başkent olmasına karşın en az bildiğim illerimizdendi. Kaldı ki İstanbul’la kıyasladığımda Ankara bana her zaman monoton, pasif ve bürokrasinin hüküm sürdüğü bir yer geliyordu. Artık biz İstanbul’umuza alışkanlık kazanmıştık da ondan mıydı hala cevabını verebilmiş değilim.

Konferans’ın gerçekleşmesine az zaman kaldıkça bende de heyecan artıyordu. Diğer bölgelerde gelecek delegeleri ister istemez merak ediyordum. Kendi bölge delegelerimiz dışında, kimlerin delege olarak parti konferansına katılacağını, konferansı örgütlenmeyi üstlenenler dışında kimse bilmiyordu Doğru olan da buydu. Konferans çalışmalarının güvenli ve sağlıklı yürütülmesi,  faşizmin her türlü saldırı ve operasyonlarına karşı gizlilik kurallarının harfiyen uygulanması gerekli ve zorunluydu.  Yapılacak en ufak bir ihmalkârlık ve hatta partinin imhasına dahi yol açabilirdi. O sebeple, yoldaşlara güvensizlikten değil ama düşmana karşı ciddi önlemler alınmasını mecburi kılıyordu.

Konferansa kaç delege katılacak, bölgelerde pü. sayısı kaçtır vb. vb.  bizler tarafından bilinmiyordu. Yalnızca ve yalnızca bölgelerdeki siyasi eğilimler üç aşağı beş yukarı hepimizce biliniyordu. Eğer matematiksel hesap yapılacak olunursa toplam pü’si sayısı da ortalama biliniyordu. Ama yaşadığımız illegal koşullar bunu bilmemizi gerektirmiyordu. Çok meraklı olmak yaşanılan illegal örgütlenmede pü’lerin üzerinde gereksiz yük olmakta, taşıdıkları yükü yakalandığında ağır işkencelere dayanamayıp çözülmeler sorun olmaktaydı. Bu da düşmanın partimize darbeler vurmasına yol açmaktaydı. Bu olumsuzluğun önüne geçmek için parti alınması gerekli tedbirler, önlemler neyi gerektiriyorsa onu planlıyor, disipline ediyor ve uyguluyordu.

Bir akşam vakti Süleyman yoldaş ve başka bir yoldaş birlikte benim kaldığım eve geldiler. Ev sahibi ile kısa bir sohbet ve çay içildikten sonra gitmemiz gerektiğimizi beni almaya geldiklerini söyledi. Ben hala o saate kadar parti birinci konferansının Ankara da yapılacağına ihtimal vermiyordum. Süleyman yoldaşla gelen yoldaşı 74/ 75 yıllarında İstanbul’dan tanıyordum. Fakat aramızdaki resmiyet devam ediyordu. Geçmişte aramızda herhangi bir örgütsel ilişki olmadı. Daha çok toplantılarda, eylemlerde, yurtlardaki tartışmalarda tanışıyorduk. Evlerinde misafir kaldığım arkadaşlarla vedalaştık ve ayrıldık. Evlerinde o kısa zaman kaldığım arkadaşlara sanki yıllarca birlikte kalmışız gibi yakınlık taşıdım Demem şu ki; devrim, sosyalizm mücadelesi ve aynı düşüncelere sahip olmak ve de ideallerimize sahip çıkmak bizi anında birbirimize yakınlaştırıyor ve kaynaştırıyordu. Hala bu misafirperver yoldaşlarımı unutamadığımı hatırlatmak isterim.

Evden dışarı çıktığımızda beş on dakikalık yolculuk sonrası ara sokakta park etmiş bir arabaya yöneldik. Bir kişi daha arabada oturuyordu. Bu arkadaş İstanbul delegelerinden H. B’dı. Ben hiç konuşmuyor söylenenleri harfiyen yerine getiriyordum. M:K yoldaş anahtarla arabanın kapısını açarak arabaya binmemizi söyledi.

Taksiye biner binmez Süleyman yoldaş başladı talimatlar vermeye;-Parti birinci konferansının Ankara’da yapılacağını, bizlerinde Konferansın yapılacağı eve gideceğimizi o sebeple güvenlik gereği takside kafamızı oturma koltuğuna kadar indirmemizi hiçbir tarafa bakmamamızı, ben geldik demedikçe hareket edilmemesi gerektiğini açıkladı. Arabayı kullanan arkadaş konferans yerinin organize edilmesinde yer alanlardandı. O nedenle söylenenler benimle H. B yoldaşa idi. Bizde söylenenlere aynen uyuyorduk. Ara yollara giriliyor tekrar normal yola dönülüyor ve bu defalarca devam ediyordu. Tahminen yarım saat ve ya bir saate yakın bir yolculuk sonrası Arabamız Lüks sayılabilecek bir semtte duruverdi. Arabadan inmeden önce Süleyman yoldaş tekrardan bize uyarıda bulunarak yürüyeceğimiz yol boyunca etrafımıza bakmamamızı, kendilerini takip etmemizi söyledi. İlke ve disiplin gereği bizde birinci konferansın yapılacağı evin semtini ve bölgesini bilmek istemiyorduk. Bir ara bari gözlerimizi de bağlatsaydın diyerek espri yaptım. Süleyman yoldaş gayet sakin ve gülen yüzle ; -o da olabilirdi ama gerek görmedik- dedi. Yürüyoruz, sürekli dolaşıyoruz ama bir türlü Konferansın yapılacağı eve varamadık. Sonradan anlıyoruz ki, konferansın yapılacağı bölgenin çok çok dışında arabadan indirilip, dolaylı ve de şaşırtmaca yapılarak konferansın yapılacağı eve varmıştık.

Konferansın yapılacağı eve birlikte girmememiz gerektiğini, ikişer ikişer giriş yapılacağı açıklandı. Önce Süleyman yoldaşla ben girdik. O kadar sevinçli ve de heyecanlıydık ki kelimelerle ifade etmenin, sözle anlatmanın mümkünatı yoktur. O anı anlamak için bizzat yaşamak gerekir inancındayım. Bizi karşılayan yoldaş benden daha yaşlı ve olgun gözüküyordu. Sanki yıllarca birbirimizi tanıyormuşuz, birlikte yaşamış mücadeleyi bire bir,  birlikte yürütmüşüz gibi sıcaklık ve şefkatle birbirimize yoldaşça sarıldık ve uzun yılların hasretini üstümüzden atarcasına sımsıkı kenetlendik. Diğer yoldaşlarla da aynı sıcaklık, şefkat, hasret giderme faslını tamamladık.

Oturma salonuna girdiğimizde bazı yoldaşları çok eskilerden tanıyordum. Bazı yoldaşları ise ilk defa görmekteydim. Birbirimizi tanıdığımız halde tanımıyormuşuz gibi yaparak illegalite yapıyorduk. Her şey partinin belirlediği kurallara uygun yürütülüyordu. Aradan çok zaman geçmeden belirli aralıklarla iki delege grubu daha konferans evine geldiler. Süleyman yoldaş, Kel, Amca ve birkaç yoldaş kendi aralarında kısa bir görüşme yaparak, gidişat üzerinde durum değerlendirmesi yaptılar. Herhangi bir aksaklık ve ya tehlikenin olup olmadığını, güvenlik önlemlerinin yeterli alınıp alınmadığını değerlendirip yeniden gözden geçirdiler.

Bu arada biz delegelerde birbirimizle illegaliteye dikkat ederek tanışıyor kimin hangi bölgeden geldiğini, kaç delegeyle temsil edildiklerini vb vb. konuşuyor sohbetler ediyorduk. Ufak ufağa siyasi tartışmalarda başlamış oluyordu. Yoklamalar çekiliyor, eğilimler öğrenilmeye çalışılıyordu.

Konferansın örgütlenmesinde, yerin organize edilmesinde, delegelerin konferans yerine nakledilmesinde, konferansın güvenliğinin sağlanmasında ve çıkabilecek bir aksiliğe karşı alınan tedbirlerin yeniden gözden geçirildiğini, herhangi bir sorun yaşanmadığını Süleyman yoldaş KÖK sorumlusu olarak açıklama yaptı. Delegelere bilgilendirmede bulunarak Konferansa yarın başlanacağını, ilk gün bütün yoldaşların yorgun olduğunu, dinlenmelerinin ve sabah dinç kalkılması gerektiğini açıkladı. Kural olarak sabah altıda kalkılacağını saat sekizde ise Konferansın birinci oturumunun açılacağını bildirdi. Bütün delege yoldaşları selamlayarak konuşmasını sonlandırdı. Delegelerin bir kısmı uzun yol gelmişti. Hatta içimizde bir Kadın delege yoldaş hamileydi. Yani konferansımızın bir de doğal delegesi bulunmaktaydı. Artık hepimiz resmiyet dışıydık. Serbest sohbetlerimiz başlamıştı. Kimimiz yıllardır birbirimizi tanıdığımız halde uzun zaman görüşememiştik. Şimdi bol bol hasret gideriyor derinden derinden sohbetler yapıyorduk.

Bazılarımız yeni tanışma lütfunda bulunuyorduk. Bazı delegeler ise yatmayı sabah dinç kalkmayı tercih ediyordu. TKP/M-L’nin Tarihi önem taşıyan birinci Konferansına sayılı saatler kalmıştı. Partimiz tarihinde ilk defa bir konferans yapılıyordu. Yapılan konferans hem tarihi anlamda, ideolojik örgütsel, siyasi ve politik açıdan hayati önem taşımaktaydı. TKP/M-L’nin tarihinde ilkler gerçekleşiyor, taşlar yerli yerine oturtulmaya çalışılıyordu. Partimizin kurulma aşamasında başlatılan Parti kongre veya konferans çalışmaları gerçekleştirilemeden son bulmuştu. Kısacası TKP/M-L ağır yenilgi alarak o dönem bu görevini yerine getirememişti.

Partimiz kurucu önderi Kaypakkaya proğmatik görüşlerimizin oluşması ve olgunluk kazanması için uzun araştırma, incelemeler yapmıştı. Türkiye devriminde namı değer eski tüfeklerle ideolojik siyasi ve politik tartışmalara girerek Marksist -Leninist örgütün temellerini atıyordu. Yoğun bir tartışma ve de hesaplaşma içerisinde; Devlet ve Devrim, Faşizm ve devletin yönetsel şekli, Demokratik halk devriminin özü ve Halk iktidarının sınıfsal niteliği, Gerilla ve halk savaşının ülkemizdeki özgüllüğü ve ona uygun taktik aşamaların tespiti, Demokratik halk devrimden, durmaksızın sosyalizme geçişin sosyalizme geçişte izlenmesi gerekli yol, Proleter kültür devriminin Marksizm’e – Leninizm’e bilimsel katkı olduğunu, sosyalizmde geriye dönüşlerin Kültür devrimleriyle engellenebilineceğini, Sosyalizmde sınıfların ortadan kalkmadığını hala toplumda ve Komünist Partisinin içerisinde –yönetiminde burjuvazinin varlığını koruduğunu geriye dönüş için fırsatlar kolladığı yarattığına vurgu yapmıştı. Sovyetler birliğinde  sosyalizmin yıkıldığını, geriye dönülerek sosyalist maskeli sosyal emperyalist  bir devlet şekline dönüştüğünü, Zıtların birliği kanununun temel kanun olduğunu, Birin ikiye bölündüğünü, bu temel kanunun  diğer bütün kanunları, çelişki yasalarını belirlediğini Mao Zedung yoldaşın –zıtların birliği yasası  temel çelişmedir tespitinin Marksizm’e katkı olduğu gerçeğini belirlemiş ve de yürüttüğü bilimsel tartışmalarda  revizyonizme, oportünizme ve anti Marksist, anti Maoist  düşüncelere onulmaz darbeler vurmuştu.

Kemalizm’in ideolojik olarak faşizm olduğunu, Türk devletini Kemalistlerin yönettiğini, Kemalist iktidarın hiçbir zaman ilerici antifaşist özellik taşımadığını, güdük de olsa böyle bir özellik taşımadığını, daha savaş içerisinde emperyalistlerle anlaşarak yarı sömürgeliği kabullendiği, işbirlikçi komprador patronların, ağaların ve tefeci tüccarların devleti olduğunu söyledi. İşçilerin, köylülerin, ezilen bütün milliyetlerden Türkiye halkını ezdiğini, Kemalizm’in halk düşmanı devlet yönetimi olduğunu yaptığı tarihsel araştırmalarla ispatladı. Yaklaşık Kırk üç yıldır ve de günümüzde Türkiye ve Kürdistan devrimcilerine Kemalizm’den kopuşta yol gösteriyor. Neredeyse bir asırlık zamandır Kemalizm’in ırkçı- şoven, faşist ideolojisi Türkiye ve Kürdistanlı devrimcilerin üzerlerinde genetikleşmiş etki yapmaktaydı. Kaypakkaya Marksizm’in –Maoizm’in keskin bilimsel kılıcını sallayarak kesin ve bir daha geri dönülmezcesine Kemalizm’e darbe vurdu ve Kemalizm’in gerçek faşist karakterini açığa çıkardı. Buna karşın Türkiye ve Kürdistan devrimcileri hala da Kemalizm’den etkilenmekte, yer yer Kemalist ideolojiyle aynı paralelde hareket etmektedirler. Azımsanmayacak bir kesim ise hala ırkçı şovenizmin savunuculuğunu sürdürmekte, Kemalizm’e savunulmada helal getirmemek için çırpınıp durmaktadırlar.

Türkiye’de Kürtlerin ayrı bir Ulus olduğunu, isterlerse ayrı örgütlenmeye gidebileceklerini ve ayrılıp ayrı bir devlet kurabileceklerini bunu Leninistlerin kayıtsız şartsız destekleyeceklerini, açıkça ilan ederek Türk şovenizmine ağır bir darbe vurmuştur. Kürt ulusunun ayrılıp ayrı devlet kurmalarını yanlış bulsak dahi,  ayrılma, ayrı devlet kurmalarına saygılı olmalıyız der.  Ancak “Kürt ulusu kendi kaderini kendileri tayin etmelidir” der ve yanlışlarını eleştirerek proleter devrimlerin yanında yer almalarını sağlamalıyız, isteriz der. Irkçı faşist Kemalizm’in Kürt katliamlarını deşifre ederek Marksist -Leninist bir tavır sergiler. Kürt ulusu ezen ve ezilenleri temsil eder Kürt halkının görevi, Kürt işçilerin köylülerin ve ezilen Kürt emekçilerinin durmaksızın demokratik devri gerçekleştirmek ve proleter devrimlerin yanında saflarını belirlemektir.  Kürtlerin üzerine örtülen ırkçı faşist toprağı paramparça ederek ezilen Kürt ulusuna kurtuluş yolunu göstermiştir. Türkiye devrimci hareketini zorlu sancılı mücadeleler sonucu önemli oranda şovenizmin etkisinde, ırkçılığın etkisinde kurtarmanın yolunu açmıştır. Kaypakkaya’yı Kaypakkaya yapanda yukarıda kısaca anlatmaya çalıştığım bu ideolojik öz olsa gerek. Türk faşizmi bu sebeple sağ yakaladığı yoldaşımızı kahpece işkencelerde katletti.

Aynı zamanda Kaypakkaya’yı Kaypakkaya yapan olmazsa olmaz olan,  oportünizme, revizyonizme Troçkizme ve de her türlü anti Marksist- Leninist sapmalara karşı tavizsiz duruşudur. İdeolojik mücadelesinde tavizsiz vermeyişidir.  İşte tam da bu noktada faşizme, onun sorgucu işkencecilerine karşı Komünist duruşu sergilemiştir. Gördüğü en ağır işkenceler karşısında Komünist olduğunu, her şart altında uğruna mücadele ettiği partisini ve partisinin gerçekleştirdiği eylemleri savunarak, çıkarsam veya elinizden kurtulursam yine aynı şekilde mücadele edeceğim ve sizlerden hiçbir şekilde korkmuyorum, der ve faşizme, faşist diktatörlüğe karşı meydan okur..

Konferansa katılacak delegelerin yoğunluklu tartıştığı konular bunlardı. Dünyada ve Türkiye’de MAO Zedung yoldaşın ölümü sonrası;  başını Enver Hoca ve AEP’nin çektiği anti Maoist bir kampanya başlatıldı. Kendi kabuğunda çıkamayan, dünyaya gözlerini kapatan, kendi dediğini dedik, yaptığını yaptık emrivaki davranışlarla Marksizm’e, Maoizm’e saldırıyor Troçkizm’i kılavuz alıyorlardı. Estirilen bu revizyonist ve Troçkist kırması saldırıları kaçınılmaz olarak bizim içimizde de etkilenmeler yaratıyordu. Ancak Mao Zedung yoldaşı savunmama gibi bir emare hiçbir yoldaş da gözükmüyordu.

Gün ağarmaya yüz tutmuştu. Ankara kuşlarının cıvıl cıvıl ötüşleri yeni doğan tarihi güne neşe moral, heyecan ve güç katıyordu. Konferansın yapıldığı ev oldukça büyük ve birkaç yatma odalıydı. Gece yerini yeni doğan güne bırakıyordu. Bütün delege yoldaşlar kalkmış, yataklarını ve yerlerini toplayıp düzenli hale getirmişti. Sırayla banyo yapılıyor, tıraş olunuyor, bazıları birkaç dakikalık da olsa spor yapıyordu. Kısacası yeni güne canlı heyecanlı güvenli ve umutlu giriliyordu. Artık partimizin önüne geçilmez tarihi sürece başlanıyordu. İçimizde en deneyimli olan yoldaşlar, başta Süleyman Cihan yoldaş ve Ali Yavuz Çengeloğlu olmak üzere birkaç yoldaşımız Konferansın nasıl başlatılması gerektiğini, açılışın nasıl, kim ve ya kimler tarafından yapılması gerektiğini belirlenmiş ona uygun örgütlenmişti

Konferansın başlangıç oturumunu KÖK de yer alan yoldaşlar hep birlikte divanda yerlerini aldılar. KÖK adına koordinasyondan sorumlu yoldaşın, yani Süleyman yoldaşın açılışı yapacağı açıklandı. O an İşte tamda o an alkış tufanı ve normal ses tonuyla bravo, bravo sesleri yükseldi. Tamda o anı yaşamak, orada bulunma erdemine sahip olmak her şeye bedeldi ve değerdi. Unutulmayan yaşayan var olundukça yaşatılacak anı yakalamak böyle bir şeydi.

Süleyman yoldaş açılışa başlar başlamaz; Dünyada ve Ülkemizde başta Komünizm şehitleri olmak üzere devrim şehitleri adına Konferansımızı bir dakikalık saygı duruşuna ve de Enternasyonalizm marşıyla açılışın yapılacağını açıkladı. Her bir delegenin gözlerinde sevinç mutluluk ve komünizme inanç okunuyordu. Devrim, sosyalizm ve komünizm kavgasında, Türkiye topraklarında artık ayrı bir niteliksel hal alıyordu. Geriye dönülmez ama ileriye ışık tutan bir sınıf kavgasının hayatın her alanında kendisini göstermesi, ben bu kavganın öncülüğüne soyunuyorum deme cüret ve cesaretini gösteren TKP/M-L’nin kadroları vardı. Aksini söylemek hem partiye hem de TKP/M-L ye hakaret ve ihanet mahiyetindeydi.

Hiçbir önyargı taşımadan, hesap kitap işine girmeden, kimin benim sorumlum olacağı kaygısını zerre kadar taşımadan devrim yapmaya, sosyalizmi her ne pahasına olursa olsun kurmaya karar vermiştik. Tüm derdimiz, meramımız, özcesi tek bir sorunumuz vardı o da devrim, demokratik halk devrimini yapmak ve de demokratik halk iktidarını kurarak ülkemizde faşist diktatörlüğe son vermekti.  Bu inanç ve kararlılık içerisinde örgütlenecek, kitleleri devrime sek etmek için örgütleyecektik. Parti birinci konferansımızın bunun yanında, diğer devrimci örgütlerle de ideolojik, siyasi tartışmalarını yürütecek Marksizm –Leninizm’i savunacak, her türlü sapmaya karşı ideolojik mücadeleyi yürütecek, etkide kalan kitleleri ve bireyleri ikna ederek saflarımıza kazanma yolunu açacaktık.  Parti Birinci Konferansımızın bütün parti kadro ve üyelerine yüklediği görevler tereddütsüz yerine getirilecekti ve hepimiz üstümüze düşen görevleri yapmaya hazırdık ve büyük bir azim taşımaktaydık. Bu azim ve kararlılıkla partimiz yola çıktı...

39 yıl önce Gayrettepe işkencehanesi…..

Otuzdokuz yıl önce bugün İstanbul gayrettepe işkencehanesinden çıkarıldık.17 Ocak yakalanma tarihi hesaba katılırsa yirmibir günlük işkence faslının sonucunda resimde gördüğünüz oluşan tahribatın yanlızca görünen bir yüzü… İşkence gören binlerce,onbinlerce insandan biriyim.Benimle birlikte yakalanan yoldaşlarımda benzeri işkencelere maaruz kaldılar.12 mart faşizminin hakim ve savcılarından NACİ GÜR VE TAYLAN ERİMER ve onların emrindeki işkence ekibi, Şükrü Balcı,Uğur Gür,Celal Demirtaş, Mete Altan Ve Muhsin Bodur bizlere anlatılamayacak ,akla hayele aykırı sadıştçe işkenceler yaptılar. İşkence tezgahının başında bazan Naci Gür , bazan,Taylan Erimer , bazanda Şükrü Balcı bulunuyordu.Gözlerimize çekilen perdenin altında yanlızca ayakkabıları ve giydikleri pantolon nun renk ve desenini görüyorduk. Ayrıca sorgudaki seslere aşina olduğumuz için o sesleri tanıyorduk vede ister istemez aşina olmuştuk.Aradan geçen 39 yıl sonra dahi bu alçak,sadist faşist işkencecilerin sesini anımsıyor,nerede duysam tanırım diyorum. Faşist diktatörlüğün hüküm sürdüğü bir ülkede en ilkel ve satist işkencelerin yapılması anlaşılır birşeydir bizler için.

Falakadan,meydan dayağına,elektirik şoktan, vücudumuzda sigara söndürmeye,en ilkel koşullarda uygulanan ayak tırnaklarımızın çekilmesine kadar ,ayaktan tavana asmadan,makata çöp sokmaya kadar akla gelmeye n işkencelere maaruz kaldık Yapılan işkenceler bizlerde kalı i izler tabiki bıraktı.Aksini idda etmek doğanın tabiatına aykırıdır.

Burda yaşadığımız işkencelerin dozajını yarıştırma diye bir zihniyeti peşinen yadırgadığımı söylemek isterim.Devrimcilerin, Komünistlerin,Ermenilenin, Kürdlerin,Alevilerin,Çingenelerin,Rumların,Çerkezlerin, çeşitli milliyetlerden haksızlığa uğrayan tüm insanların ırkçı , kafa taşçı faşist diktatörlüğün yaptığı zulmü ve vahşeti biliyoruz . Ezilenlerin, sömürülenlerin,yapılan haksızlığa karşı başkaldırısı haklıdır , meşrudur. Başkaldırı sonucunda faşizm, devleti ve sistemini korumak,sürdürmek için, her yolu denediğini ifade etmek istiyorum.

Faşizme , dil,din ırk,milliyet, cinsiyet ayrımcılığı’na karşı , halkların bağımsızlığı ve özgürlüğü için mücadeleye soyunanlar bedel ödedik,ödeteceğiz.

Yaşadıklarımız, acısıyla , zorluğuyla, bedel ödemekle onurumuz oldular.Bu uğurda faşizm tarafından katledilenleri,direnerek toprağa düşenleri , işkencehanelerde , idam sehpalarında ölume meydan okuyanları saygıyla anıyor,unutmadık , unutmayacağız diyorum.

Yaşadıklarımdan yakınmıyorum, aksine bilinçle ele alıyorum , direnmek yaşamaktır diyorum. Düştük , kalktık her bireyin artıları eksileri mutlaka vardır.Önemli olan bugün nerede , kimlerin yanında olduğumuzdur. Gemişten ders çıkarmalıyız Geleceğe , ileriye bakmalıyız. Hayat,mücadele tek düze değildir,inişli çıkışlıdır. Önyargıdan öte bilinçlice hareket etmeliyiz. Önümüzde uzun yılların zorlu mücadelesinin , sınıf savaşının bir yerlerinde mütevazı şekilde yerimizi alalım.


Koca bir yılı geride bırakırken

Koca bir yılı geride bırakırken etraf toz-duman,siyaset te şeytani politikalar at başı gidiyor.Her yerde guzel bir yıllı geride bıraktığınızda n söz edilmektedir. Gerçektende dunya hakları için basarili ve zaferle tatlandırıcı bir gerçeklik varmiki ;yaşadığımız emperyalist dünyada , bütün ezilenlerin sarmalandigi emperyalist krizin icinde debelenirken , nefes dahi alamazken "başarıdan, ""zaferden bahsedebilirmiyiz?Amerikan emperyalizmi başta olmak uzere bütün emperyalistler dünyamızın ve ezilen halk ve ulusların genleriyle oynamaktadır.Son birkaç yıla göz attığınızda milyonlarca ezilen ulus ve halklar emperyalistler tarafindan katledildi.Yuzmilyonun üzerinde mazlum kadınlar,çocuklar , yaşlılar doğduğu topraklardan zorla sürüldü. Kendi yarattığı sermaye krizinin bütün yükünü haklara yıkmak için her yolu müstahak görmektedir. Emperyalist sömürgeciler için halkların katli,sürülmesi pazarlaması pek umurlarinda değil. Çünkü onlari kâr ve menfaatleri ilgilendiriyor.

Onun için Suriye'yi pilot bölge seçtiler. Amerika, avrupa,israil ve bu egemenlere bölgede jandarmalik yapan fasist TC devleti paravan ajan-piyon örgütler kurarak aldiklari yenilgiyi tersine çevirmeye çalıştılar. Burda hedef Ortadoğu'da halklari bölmek, parçalamak, kendilerine sadık egemen devletler kurdurarak uzun vadeli planlamayla yönetme yi esas almaktadır. Bölgede Kürtlerin önemli bir dinamik olması, değişikliği en çok isteyen örgütlü yapiya sahip olması herşeyi yeniden ele almalarına sebep oldu. Çünkü Ortadoğu'da bir daha böylesi bir dinamik ve savaşçı bir topluluk yakalayamayabilirdi Ortadoğu'da iflas eden yağma, talan ve işgal siyasetini ince bir politik oyunla yeniden devreye sokarak , yeni bir ayar vermektedir. Tunus da başlatılan "Arap bahari" Libya'da, Mısır'da, Irak'a, ve suriyede iflas etmişti.

Bir tarafdan Kürt dinamiğini kendini yakınlaştırmayi hedeflemektedir. Beri yandan,geçmişte aldığı karşı devrimci çizgiden "vazgeçmiş gibi gösterilmekte", halklarin umutlariyla oynanmakta, halklar ve ezilen uluslar koyun sürüsü görülmektedir.Gelinen aşamada koro halinde, demokratik halk devrimi,sosyalizm ve komünizm mücadelesi ucube gösterilmek istenmektedir. ' Marksizmin-Maoizmin geçerliliği kalmamıştır, umut olmak çıkmıştır gibi safsatalar yayilmaya ,liberaller, reformistler, anti marksistler itibarla taçlanmakta düzenin belirlediği yasal kulvar dışında ki , sinif mücadelesi yok sayilmakta, sınıfa ve ezilen Kürt ulusuna ,azinlik milliyetlere umutsuzluk yolu , "kurtuluş yolu "gösterilmektedir.

Başta Amerikan Emperyalizmi ve batılı emperyalist devletler yeni bir taktik -siyaset yürürlüğe koyarak Kürt ulusuna bugüne kadar uygulanan zulum ve katliamlarla alakası yokmuş gibi ,masummus maskesi takmakta ,Ortadoğu haklarına tilki postuna bürünmüş kurt olduklarını gizlemek istiyorlar.Bizim bilumum yasalcilar , geçmişin anli -şanlı ihtilalcileri ve marksizmi ağzına almaktan ödü kopan , aman illagal faaliyet gösteren duruma düşmek istemeyen eski tüfeklerimiz, hep bir ağızdan ayni nakaratla "yasalar disina aman aman sakın çıkmayın",eğer "sistemin dayandığı kurallar dışına çıkarsınız ve toplumsal olaylarda yüzünüzü gizlerseniz 'ajan, provokatör' olursunuz"!Eğer ki, devlete yönelik direkt eylemler yaparsaniz ise o zamanda 'terörist' oluverisiniz, olur biter!Aman aman sakın silahlanmayin , aksine silahli güçleri dağıtın,devlet bu sizin can guvanlinizi,mal güvenliğinizi guvance altina alır vede sizi sıcacık kollari arasinda güvenle korur. Bu ne demektir biliyormusunuz,bu devrimi,devrimci güçleri, Kürt ulusal devrim güçlerini tasfiye ederek emperyalizmin güzergahında uslu çocuk olarak yaşamak ve dünyamızda olup bitene bana neci olmaktır.

2014'de yaşananlar bize bu tehlikeli gidişin ne kadar benimsediğini , içsellestirildigini açıkça gosterdi.Fasizmden söz ediyorum,onun surekliliginden , katliam ve zulmünden bahsediyorum. Fasizmi kurumsallaşmaya sosyal,ekonomik,siyasal,ideolojik , kültürel ve kitlesel bağlamda ayakta tutam amerikan emperyalizminden ve bir bütün emperyalist sermayeden bahsediyorum. Ve diyorumki, 2014 yılı Amerikan emperyalizminin , avrupa emperyalizminin ortadoguda hem iflas yılı oldu, hemde yeni bir stratejik manavrayla uzun vadeli planlar örgütlenme ve bundanda başarılı cikma yılı oldu. Önce stratejik muttefikleriyle el kaideyi, Isid ı, oso gibi ithal ajan piyon silahli orgutler kurdular,Bu CIA, Mosat, Mit kaynaklı fasist silahlı militarist orduları egitip,tam tesisat moderin silahlarla donatılmıştır. Suriyede,Irak'ta, Lübnan'da vede Kurdisdanda topyekûn saldırıyı mazlum halklara baslatmis oldular. Ya tutarsa dediler , ama Suriye'de ki hesap tutmayinca uzun zaman diliminde devreye sokmayi planladıkları şeriat üzerinde örgütledikleri ISID vb fasist katil ceteleri devreye soktular.Bir anda ortadogu kan golune döndü. ISİD başta arap alevilere,gayri müslümanlara ve yezidi Kürtlere akıl almaz vahşet ve katliamlarla saldırdı.

Sanki Ortadoğu halklarina zulüm ve katliamlari ben yaptım.Sanki dünyanınnin en humaist Devletleri Amerika ve Avrupalı emperyalistleriymiş gibi."çokmu çok yardim severler gibi..."Bugüne kadar katliamci yüzlerini "demokrasi yoktu," "diktatörlük vardi,demokrasi v özgürlükler getirdik " maskesiyle halklari katlettikleri gibi..., Ülkeleri işgal ve istila etmek için kılıf uydurmakta,uydurdukları sahte kılıf ve gerekçelerle katliam ,zulüm ve tabiki, 'demokratik terörü ' ,akıl almaz vahşeti halklarin yaşadığı topraklarda reva görmektedir. Ve ne yazikki bunada "demokrasi,özgürlük,zulüm den kurtuluş" adı verilmektedir. .

Emperyalist devletlerin ve glabol sermayenin bu kadar vahşi zulüm ve açık katliamina rağmen , yine, bu kadar ayan-beyan olan dünya ezilen haklarının kanını, iliğini emen emperyalizmi ve emperyalist sermayeyi "kurtarıcı","demokrasi ihtal edici","halkların ve ezilen ulusların kurtuluşunu zafere götüren yardim sever," gösterilmesi devrimcilerin,"komunistlerin "ne hale düştüklerinin açık kanıtı değilmi? Kendilerine su veya bu sıfatı takan, soruna sinifin penceresinden değilde ,güçlerin dengesine göre tavır belirleyenlere bir sözüm yoktur. Çünkü bunlarin ozgurluk ve sosyalizm diye bir sorunları yoktur.

Ulusa kürt hareketine gelince içindende bulunduğu süreç dikkate alındığında oldukca oynak bir siyaset izlediği net görülmektedir. Bu bağlamda politik tavrını da ona uygun belirlemektedir. Ulusal harekete göre ya da ulusal hareketin izlediği rotaya göreMaoistler tavir belirleyemez. Dünyada veülkemizdeki gelişen objektif vede sübjektif durumu doğru tahlil ederek ideolojik belirlenmesini yapar .Ve bu belirlemeye görede siyasi, politik, askeri, stratejisini belirleyerek pratik ve örgütsel mücadeleye yürütür.

Belirleyici olan başkalarına göre değil, doğru ideoljik ,siyasi ve politik belirlemelere göre mucadeleyi daha ileri aşamaları taşımayı becermek ve yükselmektedir.Tüm yalpalama ve kaypak siyasi-politik karekterine karşın, ulusal hareketin devrimci yanı desteklenmelidir. Tutarsız, kaypak ve uzlaşmacı yanına karsi mücadelede tavizsiz olunmalıdır. Sınıfın tavri belirleyici olmalıdır. Az olabiliriz, ama belirleyici olan doğru tavır takinmak,karşımıza çıkabilecek engelleri aşmayı kararlica gerçekleştirebiliriz.

 Denizlerin,Mahirlerin anti emperyalist,anti faşist kararlılığı bizlere örnek olmalıdır. Mustafa suphi ve Kaypakkaya nın ideolojik, siyasi politik bağlamda gösterdikleri sosyalizm ve komünizm yolu yolumuz olsun. Sınıf savaşında tüm anti Marksist,Maoist sapmalara Panzehir olsun...

Yaşadığımız şu evrende haksızlığa , zulüm ve katliamlara karşı mücadele yürüten tüm insanlığın yeni yılı , yeni mücadeleye yılinda başarılar vede zaferler yili olması dileği..

HASAN AKSU 31-12 2014

Kobani bize zafere odaklanmanın yolunu gösteriyor

 

Kürdistan'da ve Türkiye'de ok yaydan çıktı. Sözün bittiği, pratik eylemlerin başladığı an bu andır.  Zafere odaklanmak için ölümüne direniş!

Aslında anlatılacak hem çok şey var, hem de o kadar anlatılıyor ve yazılıyor ki her şey karman çorman bilgi kirliliğinden tutalım da “Kobani’nin düşmesinden” veya “ha düştü düşecek “çığırtkanlıklarını görmekteyiz. Dün halefi Davutoğlu, bugün Antep’te selef Erdoğan savaş naraları atarak gizli saklı bir şey bırakmadı. Suriye’ye karşı savaşın kukla baş aktörü olduğunu kendi ağzıyla açıklayarak ispatlamış oldu.

Anlaşılıyor ki, Faşist Türk devletinin başı Erdoğan ve halefi Davutoğlu IŞiD’le çok önceden anlaşmaya varmış Kurban bayramı namazını Kobani’de kılacaklarını karar altına almış oldukları ayyuka çıktı. Hevesi kursağında kalan Erdoğan ve şürekâsı bugün zehir zemberek açıklama yaparak;” Kobani düştü düşecek “dedi. Yaptığı bu açıklama ne denli kin, hırs ve kan içici bir faşist karakterli ırkçı olduğunu da ölü sessizliğine bürünen sözde “aydın”lara göstermiş oldu. Amerika, İsrail, Avrupalı emperyalistler ve onların bölgede uşaklığını yapan baş aktör Türk devleti ve Erdoğan yönetimi Kürtlerin ve Arap Alevilerin kellelerini istediğini kendi ağızlarıyla itiraf ettiler. Kendi kirli çamaşırlarını ve planlarını yine kendi efendileri Amerikan başkan yardımcısı deşifre etmiş oldu. Amerikan başkan yardımcısının kırdığı pot emperyalistlerin devlet sırrını deşifre etmesine gelen tepkiler çeşitli kılıflarla örtülmeye çalışıldı. Kürdistan'daki Kürt katliamı aynı zamanda alevi katliamı görülmeli, Suriye’deki alevi katliamı da Rojova’daki, Kobani’deki Kürtlerin ve Ezidilerin katliamı görülmelidir. Aksi durum orta doğuyu iyi okuyamamaktır. Eğer ki halkların kardeşliği ve eşitliğini savunuyorsak çok yönlü düşünmeli ezilen, haksızlığa uğrayan katledilen bütün halkların yanında olmalıyız.

Tarihte bazı direnişler güç dengesizliği sebebiyle yenilgi alabilir ama direnişi yürüttüğü bağımsızlık savaşını zafere taşımanın mihenk taşlarını döşemiş olurlar. İşte Kobani’deki direnişte tüm çıplaklığıyla bize bu gerçeği gösteriyor. Kürdistan halkının Kobani’deki şanlı direnişi sürerken bilumum şovenistler, ırkçı dinci panislamist-pantürkistler, liboşlar, lafazanlar, savaş rantçıları, beyni ırkçı şoven ideolojiyle örülmüş örümcek kafalı aydınlar ellerini ovuşturarak Kobani’nin düşmesini dört gözle bekliyorlar.

Şunu peşinen söylemeliyim ki bütün emperyalist müttefikler onların faşist ırkçı uşak devletleri daha şimdiden yenilgilerinin kokusunu pis burunlarında his etmektedirler. Bu kadar hırçınlık, sessizlik ve sessizliğin altında yatan intikam, katliam planı yatmaktadır. Niyetleri Kürdistan ulusal kurtuluş hareketini boğmak, kendilerine uşak İslami faşist yönetimler, bölünmüş küçük devletler oluşturmaktır.

Kabul edelim-etmeyelim bugün Orta Doğunun devrimci güçlerinden etkin ve öne çıkan Kürtlerdir, onlara önderlik eden PKK’dir. Bölgede en güçlü devrimci güç PKK’dir. Devrimcilerin, Marksist-Leninist-Maoistlerin Ortadoğu’da ne yazık ki hatırı sayılır bir güçleri yoktur. Ya çok cılız ya da yok denecek kadar güçleri mevcuttur. Bugün doğru olan, var olunan her yerde Kürtlerin bağımsızlık savaşının içerisinde yerimizi almaktır. Yani cepheleşmek, emperyalizme ve dinci ırkçı faşist egemenlere karşı uzun süreli muharebelere hazırlanmak, zafer tohumunun ekildiği Kobani direnişini bölgede zafere taşımaktır. Gerçek olan şu ki, emperyalizme ve sermaye darbe vurmak, bizi çevreleyen zinciri kırmak antiemperyalist antifaşist güçlerin kalıcı birliğinden geçmektedir.

Şu iyi bilinmelidir ki, Kürt ulusu bugün stratejik müttefikimizdir. Kürt hareketi ve diğer Kürt hareketleri de öyledir. Devrim uzun soluklu olup, uzun yılları içerisine almaktadır. Halk içerisindeki çelişkiler doğru ele alınıp kavratıldığında dostlarımız -düşmanlarımız kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Devrim lafazanlıkla, entel havalara girmekle, nabza göre şerbet vermeyle, ezberi lafızlarla olmaz. Aksine, devrim doğru siyasal taktik ve stratejiyle doğrudan bağlantılıdır. Doğru siyasal tespitler yapmakta yalnız başına yetmiyor. Teori-pratik eylemlilik haline sokulmalı var olan alanlarda devrim cepheleri oluşturulmalıdır.

Son bir kaç günlük gelişmeler, özellikle bugünkü gelişmeler bize şu gerçeği gösterdi Türkiye ve Kürdistanı’nda önü alınmaz bir kaos ortamına ve savaş koşullarına girmiştir. Devrimcilere düşen görev devrim yapmak için faşizme karşı tüm devrim güçleriyle birleşmek devrim yapmak için yüklenmektir.

Şu gerçeği bilincimize kazmalıyız; ezenlerle ezilenler arasında eşitsizlik devam ettikçe barış denen bir slogan sahtekarlık, aldatmaca, oyalamak ve bizleri köleliğe mahkum etmektir. O sebeple Ezenlerin, emperyalistlerin ve onların ırkçı, dinci, ayrımcı, cinsiyetçi faşist uşak devletlerinin ve IŞiD gibi serseri, uyuşturucu müptelası piyonların saltanatlarını başlarına yıkmak için görev başına

Var olma ve yok olma savaşında ezilenlerin yanında yer almayanlar alçaktır. Sessiz kalmak, duymadım, görmedim, bilmiyorum demek halklarımızın haklı savaşına ihanettir.

İki tür savaş vardır; biri işçi ve emekçilerin hakkını alma savaşı, diğeri ezenlerin, kan emicilerin zulüm düzenlerini sürdürme savaşıdır. Biz halkların ezilenlerin haklı savaşlarının yanındayız, onun yürütücüsüyüz. Haksızlıklar devam ettiği sürece, haksızlığa karşı savaşımız her alanda devam edecektir. Yani “barış” baronları yalan söylüyorlar. Ezenlerle ezilenler arasındaki eşitsizlik var oldukça sömürücü emperyalistlere ve onların faşist uşak yöneltimlerine karşı özgürlük ve sosyalizm mücadelesine devam edecektir. Dünyamız hızla yeni bir emperyalist savaş içine sokuluyor bunu unutmamak ve ona uygun koşullanmak gerektiğini düşünüyorum. Koşullar mevcut, ülkemizde kaos ortamı aldı başını gidiyor, darbede dahil her şey her an olabilir. Sivil faşistler ve Dinci ırkçı faşistler işbaşında, katliam ve linç girişimleri başladı. Geri dönülmez bir savaş içine halklar çekiliyor provokasyon ve böl parçala yönet taktiği uygulanıyor. Kesinlikle bu oyuna gelinmemeli, direk devlete ve faşizme karşı mücadele yükseltilmelidir.

Ülkemizin dört bir yanını faşizme zindan edelim!

Zafer Kobani’de tohumlandı Kürdistan ve Türkiye’de zaferle taçlanacaktır. Buna inanın ve Devrim kavgasında ölüm sessizliğine bürünmeyip sesimize ses verin. Yarın çok geç olabilir.

6 Ekim 2014

Süleyman Cihan Yoldaşın 12 Eylül Faşizmi tarafından Katledilmesi TKP/M-L’de Yaşanan Deprem

Yıl 1980 yılında askeri faşist diktatörlük Türkiye ve Türkiye Kürdistan devrimci hareketine ağır darbeler vurarak ezici çoğunluğunu yenilgiye uğrattı. Önemli darbeler almalarına rağmen ayakta kalan ve örgütlü mücadeleyi kesintisiz sürdüren iki devrimci yapılanma kalmıştı. Biri Kürdistan ulusal kurtuluş örgütü PKK idi, diğeri ise Türkiye ve Türkiye Kürdistan’ında faaliyet yürüten TKP/M-L idi. Daha sonralar PKK tamamen kadrolarını Ortadoğu’ya çekerek Türkiye ve Kürdistan’ında örgütsel çalışmalarını askıya aldı denebilir. Askeri faşist diktatörlüğün saldırıları en azgın sürdüğü şartlarında, ülkeyi terk etmeyen ve örgütsel yapılanmasını her türlü faşist saldırıya karşı koruyan tek örgütlenme TKP/M-L idi. Öncelikle bu gerçeği teslim etmek gerekiyor.

  Tamda faşizmin halklarımıza en azgınca saldırdığı, katliam, işkence, yıkım ve zulmün hat safhada olduğu bir dönemde TKP/M-L var olan güçlerini bir taraftan korurken,  diğer taraftan da saflarına yeni katılımlarla aldığı darbeleri telafi etmeye çalışıyordu. Stratejik olarak "geri çekilme esas" alınmıştı. Partimize askeri faşist diktatörlüğün saldırıları on iki mart faşizmini aratır derecede akıl almaz yoğundu. Faşizmin bize topyekûn saldırılarını bir tarafta bertaraf etmeyi esas almaktaydık. Soluk almayı, toparlanmayı, ona uygun örgütlenmeye gitmeyi esas almaktaydık. Buna mukabil faşist saldırılar karşısında taktik taarruz saldırılarımız ana eylem tarzımızı oluşturmaktaydı. Belki, Türkiye tarihinde en acımasız, en zalim ve en kanlı saldırılar halklarımıza ve partimize karşı yapılmaktaydı.   Faşizmin partimize en azgın ve acımasız saldırılarına karşı aktif direnmeyi, gerilla savaşını örgütlemeyi, mevziler kazanmayı, direnişimizi sürekli kılmayı çalışmamızın hedefine koymuştuk. Özellikle, Dersim de faşizmin Dersim halkına ve partimize saldırısı 38 Dersim katliamının bir benzerini yaşatmak istiyordu. Tankıyla, topuyla, helikopter ve savaş uçaklarıyla birlikte yetmiş -seksen bin komandosunu, askerini, mitini, milisini kudurmuşçasına üstümüze saldı. Aylarca süren operasyonlarda sonuç alamayan faşizmi giderek daha çok azgınlaştırıyor, saldırgan kılıyordu.

 Bu doğrultuda parti merkez komitesi ve Siyasi büro kırsal alana yerleşecek, savaşı bir fiil yönlendirecekti. Faşist Türk devletinin, Türkiye ve Türkiye Kürdistan halklarına acımasızca saldırı ve katliamlarına karşı direnişi ve gerilla savaşını geliştirip yaygınlaştırmak, buna paralel halk savaşını kurallarına uygun örgütlemekti.

Burada, özellikle şunu önemle belirtmeliyim ki; Türkiye –Kürdistanı’nda (kırsalda) yürüttüğümüz örgütlenme o dönemki Kürdistan seksiyonunun ön çalışmasını oluşturuyordu. Kaldı ki zaten partimiz ikinci konferans sonrası böylesi bir çalışma içine fiili olarak girmiş ve ön adımı atmıştı.

Faşizm diğer devrimci parti ve örgütleri kısa zamanda etkisiz hale getirmişti. Devrimci parti ve örgütlerin çok kısa zamanda hiçbir direniş göstermeden toplu yakalanması, halklarımız üzerinde şok etkisi yaratmış, ne olduğunu anlayamayan emekçi halkımız devrimci güçlere güvensizlik duyarak kısa zamanda umutları tüketme noktasına gelmişti. Faşizm halk güçlerini psikolojik, sosyal, siyasal, kültürel ve toplumsal olarak etkisizleştirmiş, "kayıtsız koşulsuz egemenlik kurma" hayaline kendini kaptırmıştı. Ama faşizm yanılıyordu, yalan söylüyordu.

Hala faşizme karşı örgütlü direniş gösteren TKP/M-L hayatın her alanında her yönlü direnişini sürdürüyor, merkezi yapısını hassasiyetle koruyor ve yeni örgütlenme taktikleri merkezi olarak alıyor, alınan kararları pratikte uygulamayı gücü ölçüsünde yerine getirmeye çalışıyordu. Partimizin izlediği ideolojik çizgi ve buna tekabül eden örgütlenmeyi yöneten, yönlendiren, bizlere birinci dereceden önderlik eden Süleyman cihan yoldaştı.

İbrahim Kaypakkaya sonrası TKP/M-L’ de belirleyici rol ve etki yapan SÜLEYMAN CİHAN yoldaşı tekrardan yazmak bana düştü... Çünkü onu en iyi tanıyanlardan biri benim. Dava yoldaşlığımız1974 yılına denk düşer. 12 Eylül faşizmi tarafından katledildiği güne kadar ideolojik, siyasi, örgütsel ve kültürel birlikteliğimiz her yönlü devam etti. Bu birliktelik ne kan bağına benzer, ne aile ilişkilerine benzer, ne de herhangi sıradan bir arkadaşlık, kardeşlik ilişkisiyle açıklanabilir.

     Bizim geleneğimizin yoldaşlık ilişkisi; insanın bilinçli düşündüğü, karar alırken bilinçli ve kendi özgür iradesini kullanarak gönüllü karar veren, yeni ve özgür bireyi yaratmaktı. Tertemiz modern bir dünya yaratma, her türlü menfaat ve çıkar ilişkilerini elinin tersiyle iten, dil, din, ırk, cinsiyet ve renk ayrımı yapmadan tüm insanlığın kurtuluşu için mücadeleyi komünal düşünen - birleştiren bir ilişkiydi. Güven -sevgi karşılıklı saygıyı esas alan bir yoldaşlık ilişkisi yürütülüyordu. “Yarın yanağından gayrı her şeyi ortak" üleşmek, bölüşmek hedefini azami programına koyan modern altın çağı yaratma kavgasının sıra neferleriydik. Bu ideolojik inanç ve kararlılık TKP/M-L ‘ye has özellik taşımaktaydı. Kolektif- komünal yaşam partimizin yaşam biçimi ve duruş tarzıydı. Hepimizin asıl derdi günümüzde emperyalist sermaye sistemini ve ona bağımlı sömürge, yarı sömürge diktatörlükleri yıkmaya çalışırken demokratik devrimin, sosyalist devrimin temellerinin şimdiden atmaktı, başlatmaktı. Süleyman Cihan yoldaş bu inşanın, örgütlenmesinden, harcının atılmasında Kaypakkaya kültürünün oluşumunda gelişmesinde, büyüyüp serpilmesinde başımızdı. Güvenle ilerlememizde, aramızdaki çelişkileri çözmede, partimizin üstümüze yüklediği ağır sorumluluklardan kolayca çıkabilmenin balans ayarıydı. Partimiz Süleyman yoldaşla öylesine bütünlük kazanmıştı ki, bu etle kemik misali bir bütünleşmeydi. Nihayetinde, sınıflı toplumun ürünü olarak partimiz ortaya çıkmıştı. Doğal olarakta partimizde bazen iki çizgi, bazen de birden fazla çizgiler ortaya çıkmaktaydı. Bu görüş ayrılıklarının her biri bir sınıfa ve çizgiye tekabül etmekteydi. Partimizde ortaya çıkan her çizgi aslında antagonist çelişkilerdi. İdeolojik anlamda Marksizm ve Maoizm’den sapmaydı. Bu şu anlama gelmiyordu; ortaya çıkan çizgi ve görüşlerle hemen her türlü örgütsel, ideolojik ve siyasal ilişkimizi keselim. Aksine, ortaya çıkan çizgi ve görüşlerle parti her türlü ilişkisini sürdürmeli ve dahası parti yönetiminde temsil edilmeleri sağlanmalıydı.

Tabii ki yaşadığımız toplumun kaçınılmaz etkileri hala üzerimizde mevcudiyet gösteriyordu. Üstümüzde var olan burjuva ve küçük burjuva hastalıkları atmayı, bencil-egoist benden kurtulma, arınma eğitimleri daimilik ve süreklilik taşımaktaydı. Komünist olmak, KP üyesi olabilmek deyim yerindeyse "Kaf dağını aşma gibi " zorlukları alt etme deneyimini- kararlılığını ve de teorik - pratik birikimi gerektiriyordu. Bu şu gerçeğimizi ortaya alenen koyuyordu; “Komünistler her türlü özel mülkiyet ilişkilerinde kendini arındırmalı, özel mülkiyet sistemine -sermayeye sistemine karşı komünal yaşam savaşını esas almalıdır "ilkesini rehber edinmelidir. Bu her KP üyesinin olmazsa olmaz ilkesini oluşturuyordu.

Yani bilinçli katılım- gönüllülük esas alınmaktaydı. Yaşadığımız toplumsal sınıfların gerisinde değil en ilerisinde olmalıydık. Yaşam tarzımızla, fedakârlık ruhumuzla, kültürel birikimimizle, ideolojik ve politik yaşantımızla komünal -kolektivizmi esas almaktaydık. Parti kadrolarının fedakarlık ruhu, partimiz ve halkımız için hiçbir şeyle ölçülemez kıyaslanamaz değerlerimizdi. Aldığımız Marksist -Maoist eğitim halkın malına zarar vermemeyi, halka hizmet etmeyi, halkın çıkarlarını her şeyin üstünde tutmayı, halkımızı eğitmeyi, bilinçlendirmeyi, eğitim seviyesini yükseltmeyi, özgür bilinçli birey yaratmayı, kolektivizmi esas almayı ve ona uygun komünal yaşamı inşayı hedeflemekteydik. Kaldı ki en küçük birimimizden, en büyük gerilla grubumuza kadar yaşantımızı yaratmak istediğimiz eşit, özgür ve bilinçli birey yetiştirmek, Partinin azami programını kendi küçük komünal yaşantımızda bilinçli uygulamaya çalışıyorduk. Özgür bilinçli bireyi yaratarak, kolektif yaşamı toplumsal ele alan ben egosundan kurtulmuş, biz olgusunu yaşantımızda deneyerek, deneyimlerden ders çıkararak, yeniden hayata her alanında uygulamaya çalışıyorduk. Tarihimizde ilk defa programımıza uygun yaşam biçimi pratik yaşantımıza sokuyorduk ve aynı zamanda eksikliklerimizi yeni üreteceğimiz deneyimlerle gidermeye çalışıyorduk. Belki de o zamanda dâhil bizlerin basit kolektif yaşam deneyimlerimizi küçümseyen, burun kıran "çok modern düşünen" geçici yol arkadaşlarımız çokça olmuştur. Ancak bir gerçek gözlerden hep gizlenmeye çalışılmıştı; eskiyi yıkarken, biz basitten karmaşığa yeniyi inşayı temel alıyorduk. Başlangıç çok "basit, ilkel" ve aynı zamanda çokta zor gelebilirdi. Biz bunun her yönlü farkındaydık ona uygun hareket ediyor, şartları ve koşulları içinde olayları değerlendiriyorduk. Yani, yeni bir yaşam, çağdaş, özgür insanı yaratma iddiasındaydık.

 Yeni demokratik yapılanmayı inşa ederken diğer yandan eski, kokuşmuş gerici faşist devleti ve onun variyetine esas dayanak olan emperyalist sistemi ülkemizde yıkmak, yerine devrimden menfaati olan tüm sınıf ve katmanları da içerisine alan, bu sınıfların temsiline olanak sağlayan yeni demokratik halk iktidarını hedefliyorduk. Parti, ordu, cephe örgütlenmeleri esas örgütlenmelerimizdi.  Devrimi de bu üç silahla yaratmayı esas almaktaydık.

Partimizin birinci yenilgi sonrası, 1974 itibarıyla yeniden örgütlenme ve toparlamasında Süleyman Cihan yoldaş hep önümüzdeydi. Sürekli ve aksama göstermeden sağa -sola yalpalamadan, ideolojik zafiyet gösterip esen akıntılara kapılıp gemiyi binbir gerekçe göstererek geminin dümenini terk etmedi. 1976 ayrılığında dümenin bilfiil başına geçti. Dönem dönem yapısında kaynaklanan mütevazılık, mülayimlik göstererek birinci derecede sorumluluğu tüm ısrarlara rağmen birlikte, kolektif çalıştığı yoldaşlarına devir etse de, O, her zaman partimizin, kadroların, üyelerin ve tüm yoldaşların birlik güvencesiydi.

Partimizde yürütülen ideolojik ve siyasal tartışma ve ayrılıklarda hakaretin ve şiddetin yeri asla ve asla yoktu. Partide ortaya çıkan sekter, kaba, küfürbaz ve şiddet yanlısı ferdi davranışlara asla müsaade edilmezdi. Aksine bu gibi davranışlarda bulunan arkadaşlarımız uyarılır ve idari tedbirler alınırdı. Asla ve asla ağzımızda yoldaşlarımıza karşı hakaret küfür çıkmazdı. Buna bağlı olarak halkın malına, canına katiyen zarar verilmez, eleştiri özeleştiri esas alınırdı. Halkın çıkarları her şeyin üstünde tutulurdu. Çünkü bizler halklarımızın kurtuluşu için yola çıkmış ve halkların özgürlüğü, bağımsızlığı ve her türlü eşitliğini için savaşıyorduk. Halklarımıza ters düşen hiçbir yanlışı partimiz yapamazdı, yapanlara da şiddetle karşı çıkmakta teşhir etmekteydi.  DEVAM EDECEK

KÜRDİSTAN VE ORTADOĞU’DA NELER OLUYOR?

  Bölgemize ilişkin o kadar çok değerlendirme ve tahlil yapılıyor ki,  her gün yeni senaryo ve komplo teorileriyle uyanmaktayız. Başta Amerikan emperyalizmi olmak üzere bütün emperyalistler kendi çıkarları doğrultusunda planlar yapmakta, dost ve düşmanlarını izledikleri siyasete göre belirlemektedirler. Zaman zaman taşeron örgütler oluşturarak taktikler ve politikalar üretmektedirler. Dinler arası savaşları kışkırtmakta böl- parçala -yönet politikasını çok muazzam işletmekte, uygulamakta ülkeleri, bölgeleri ve dünyayı yeniden düzenlemekte kendine uygun işbirlikçi faşist devletler vb. yönetimler oluşturmaktadırlar. Yaklaşık otuz yıldır ABD ve müttefik - emperyalist devletler uzun vadeli planlarını hayata geçirmek için her yolu denemekte ve mubah görmektedirler. 1980’lerde başlatılan ABD ve Avrupalı emperyalistlerin planları -projeleri Filistin ve Lübnan’ın işgaliyle başlatıldı. Ardından kâh Rus emperyalistleriyle yürütülen bölgede egemenlik sağlama dalaşı, Ürdün’ün, Mısır’ın devreye sokularak, Suriye’ye karşı özünde İsrail’in yanında yer alması ta,  o gün bizlere neler olacağına ışık tutuyordu. Kuveyt, Irak, Tunus, Libya, Mısır, Suriye, Kürdistan, İran vb. ülkelerdeki gelişmeler bu planlamanın açık bir sonucudur. Planlayanlar başta dünya halklarının baş düşmanı Amerikan emperyalizmi, onun müttefiki olan AB emperyalistleri ve de Türkiye gibi yarı sömürge, sömürge işbirlikçi faşist devletlerdir. Buraya kadar anlaşılmayacak bir iey yoktur.

ABD, İngiliz, Fransız emperyalizmi ve İsrail faşist Siyonist devleti, bunlarla işbirliği yapan Ortadoğu’daki faşist devletler geleceğe yönelik stratejik planlarında bir adım geri atmamışlardır. Aksine böl, parçala,  yönet onlar için artık yetersiz geldiğinden sömürü ve daha fazla kar hırslarını yerine getirerek Ortadoğu’da taşeron örgütler kurmakta, terör ve katliam yetmezmiş gibi var olan bütün değerleri yıkıma uğratmak, paramparça etmektedir. Kendi kurduğu kukla -piyon -radikal İslami faşist örgütleri her türlü desteklemekte, en modern silahlarla donatmakta, Suriye’de, Irak’ta ve Kürdistan’da İslami faşist terörü estirerek hedefine ulaşmak istemektedir. Bunun en iyi örneği Amerikan başkanı OBAMA’NIN 5 milyar doların Suriye’deki muhaliflere aktarılması için Senatoya sunmasıdır. On yıllardır İsrail zulmü maddi, teknik, manevi, silah vb. şeklinde desteklenmektedir.  Filistin halkına ve Ortadoğu halklarına karşı İsrail Siyonist devleti Amerika ve Avrupalı emperyalist devletlerce her yönlü desteklenmektedir. Ortadoğu’da yaratılan her yeni kaosun ardından İsrail Siyonist devleti mazlum Filistin halklarına saldırmakta katliam, yıkım ve terör estirmekte Filistin ekonomisini yerle bir etmektedir. Her seferinde değişik ve yeni gündemlerle yapılan katliamları gizlemeyi hedeflemektedirler. Bugüne kadar görülmemiş katliam ve zulümler uygulatarak Ortadoğu ve Kürdistan halklarını kesintisiz teslim almak istemektedir. Başını ABD, Fransız ve İngilizlerin çektiği emperyalist kalkanla koruma altında tutulan Siyonist İsrail devleti ve işbirlikçi yarı-sömürge Mısır,  Ürdün ve Türkiye’nin faşist devletleriyle bu planını uygulatmakta verdiği görevleri harfiyen yerine getirmelerini istemektedir.

 Diğer tarafta kendi yarattığı piyon kukla ajan örgütleri "terörist vb." göstererek bu terör örgütlerine karşı savaş ilan ederek bölge ve dünya halklarını kandırmaktadır. Sözde "İslami terör örgütlerine" karşı Ortadoğu’da savaş ilan etmekte, buralarda "terörü yok edeceğini "söyleyerek "demokrasi, özgürlük ve refah getireceğinden" sahtekârca bahsetmektedir. Bir tarafta milyonlarca insanı yıkım, katliam, terör ve yurtlarından terki diyara eylemekte, diğer tarafta var olan bütün zenginlik kaynaklarına el koyup karına kar katmaktadır. Yıkım- tahribat ve getirdikleri felaketten hiç haberleri yokmuş gibi sözde "hümaniter yardımlardan "dem vurarak ne kadar ahlaksız ve rezilliklerini gizlemektedirler. Öyle ki bölgemizde var olan ulusal kurtuluş hareketlerini, ilerici -devrimci güçleri ya tamamen ezmek istemekte, ya da uzun vadeli hesaplarla devrim güçlerini ehlileştirerek zararsız reformist hareketler haline getirerek kendi belirledikleri düzen sınırlarına adapte ederek yasallaşma çalışmaları yapılmaktadır. Çizgisi net olmayan, akıma göre yelken açan popülist renksiz birçok aydın, entel vb. devrimci arkadaşımız ise gelişmelerin özüne bakmadan dört takla atarak  -fırsattan nasıl ihya olurum- misali projenin üzerine atlamaktadırlar. Daha net ifade edecek olursam; Bu Ortadoğu’da, İran’da, Asya’da, Türkiye’de, Latin Amerika’da ve Avrupa’nın birçok ülkelerinde böyle organize edildi, ediliyor ve gelecekte de edilmeye devam edecek. Kürdistan da bugün bu proje özellikle yürürlüğe konmak isteniyor. Emperyalist devletleri yıkım, kırım, katliam, felaketler fazla ilgilendirmiyor, onları asıl ilgilendiren kendi sermayeleri ve kar etmek için uygulamaya koydukları projelerinin gerçekleşmesi, nasıl gerçekleşirse gerçekleşmesidir.

 Gün gelir HAMAS’I kurarlar, gün gelir Müslüman kardeşleri kurarlar, gün gelir Taliban’ı, El-Kaide’yi kurarlar. Gün gelir AKP’yi kurup üç beş ay içinde iktidara getirerek, posası çıkanı bir köşeye atmayı ustaca becerir, “demokrasi yolunda özgürlükler getirmeye devam ederler”. Bugün ÖSO, İŞID gibi katil ve uyuşturucu müptelası serserilerden oluşan örgütleri yaratanlar silahlanmadan -askeri eğitimine, dinsel eğitimden örgütlenmeye kadar finanse edenler de başını Amerika’nın çektiği İngiliz ve Fransız emperyalistleridir. Her şey ortada biliniyor olmasına karşın, bu zalim -katil devletlere hala kurtarıcı gözüyle bakmak daha şimdiden;" ezilen dünya halklarını canavarın pençesine teslim ederek ‘’al nasıl paramparça edersen et" demek anlamı taşıyor.

O, nedenle iki sınıf savaşıyor. Egemen emperyalist devletler, işbirlikçileriyle,  onların kanlı sömürü çarkları arasında sömürülen işçi sınıfı ve diğer ezilen halklar arasında bir ölüm kalım savaşı sürmektedir. Artık iki yoldan birinin yanında olacağız, başka bir yol yoktur. Öyle menfaate, kariyere, türbinlere oynamaya, paçaya yapışma yok, bir yerlerden tutarak,"  gemisini kurtaran kaptan" modasına uyma, akıntıya kapılıp çizgisiz -renksiz kalmaya kimse gerçek manada değer vermedi vermez de. Herkes yolunu belirlemelidir. Bizim rengimiz -yolumuz açık ve net.

   Başta Amerikan emperyalizmi, müttefikleri, Siyonist İsrail devleti ve işbirlikçileri Bir taraftan IŞID ve benzeri faşist İslami ajan örgütler kuruyor, finanse ederek Suriye halklarına, Irak halklarına ve Kürdistan halklarına karşı katliam ve zulüm yaptırıyorlar. Öte yandan ezilen mazlum ulus ve halkları kışkırtarak birbirlerine karşı savaştırılıyorlar. Halkları birbirine kırdırmak için dinsel, ırksal, mezhepsel parçalara bölerek akıl almaz Bizans oyunları oynanmaktadır. Asya’da Afrika’da, özelliklede Ortadoğu’da Müslüman inançlı halkların arasına "fitne ve fesat "sokarak birbirine kırdırılmakta ve IŞID gibi ajan faşist örgütlerin devletleşme yolu açılmaktadır.  On yıllardır dostluk ve dayanışmayı sürdüren Filistin ve Kürdistan halklarının dayanışmasını kırmak aralarına "nifak tohumları" ekmek planları ve projeler piyasaya sürülmektedir. İsrail Siyonist faşist devleti Ortadoğu’da yarattıkları kaos ve karmaşadan yararlanmak için, önce  "kurulacak Kürdistan devletini tanıyacağını, yardım edeceğini " açıkladı. Çok zaman geçmeden Filistin devlet başkanı Abbas"  Kürdistan’ın devletleşmesine, bağımsız Kürdistan devletinin kurulmasına "karşı olduğunu açıklayıverdi. Oyun tüm hızıyla devam ediyordu. İŞID Rojova’ya, Irak’a ve Suriye’ye akıl almaz vahşet saldırılarını sürdürüyor. Musul ve birçok kenti ele geçirerek Halifelik ilan ediyor. Çoluk -çocuk kadın -kız, yaşlı genç demeden akıl almaz vahşet, katliam yapıyor, yapmaya da devam ediyor. Başta Amerika olmak üzere Ortadoğu’ya "demokrasi ve özgürlük getirmek isteyenler İŞID denen kanlı ajan katil örgütün vahşeti karşısında ölü sessizliğine büründüler, bürünüyorlar. Avrupa’nın sokaklarında toplanan binlerce uyuşturucu bağımlısı serseri, psikopat özenle seçilerek toplanıp önce Türkiye’ye, ardından Ortadoğu’nun diğer ülkelerine dağıtıldılar. İŞID gibi ajan örgütün sosyal tabanı bunlardan oluşmaktadır. Efendiler bu serseri sosyal tabanı kolaylıkla her yöne kanalize edebiliyor, yönlendirebiliyor.

   Kürdistan halkıyla Filistin halkları kardeştir. Filistin’in bağımsızlığı için Kürdistanlı nice yiğit devrimci arkadaşımız, yoldaşımız İsrail Siyonist faşist devletine karşı direnişte canlarını severek feda ettiler. Kürdistanlı ve Türkiyeli devrimcilerin Filistin halkını haklı kavgasında kanları birbirine karışarak kandaş, candaş oldular. Bu candaşlığı yoldaşlığı Amerikan emperyalizmi, emperyalist devletler, İsrail Siyonizm’i ve Türkiye gibi işbirlikçi faşist diktatörlükler bozamadı. Bugün de, yarın da bozamayacaklardır.

Sonuç olarak; Irak da Suriye’de, Rojova’da,  Türkiye’de başta Amerikan emperyalizmine, emperyalizme ve onların işbirlikçi faşist devlet yönetimlerine karşı kararlı bir şekilde özgürlük ve bağımsızlık mücadelesi yürütülmeden devrimci duruş gösterilemez. Amerikancı faşist dinci, İslamcı katliama ve arkalarında her yönlü destek veren kukla işbirlikçi devletlere karşı çıkmadan, mücadelemizin hedefine koymadan Filistin’i savunamayız. Aynı zamanda İsrail Siyonizm’inin Filistin’de estirdiği Amerikancı faşist teröre karşı çıkmadan Kürdistan’da, Irak’ta ve Suriye’de mazlum halkları savunamayız. Türkiye’de Faşist diktatörlüğün Türkiye halklarına ve Kürdistan’da Kürt ulusuna uyguladığı baskıya, zulme, katliama karşı çıkmadan Filistin, Rojova savunulamaz.  Irak’ta, Suriye’de Amerikan emperyalizmi ve Faşist Türk devletinin desteğinde sürdürülen Arap Alevilerin toplu katline, vahşetine karşı çıkmadan ve dinsel katliamlara karşı başkaldırmadan tutarlı devrimci olunamaz. Olsa olsa "dostlar beni pazarda görsün " olur ki, bu konuda solun mazisi pek temiz değil. Şovenliğiyle oldukça ünlüdür. Aydın, yazar ve akademisyenlerin mazileri de bu yönüyle pekte temiz sayılmaz. Hala da bunların ezici çoğunluğu Kemalizm’in, şovenizmin etkisi altındadır.

  Kesin kez dayatılmak istenen emperyalist projelere Ortadoğu, Kürdistan ve Türkiye halkları karşı çıkmalıdır. "Ya özgür vatan ya ölüm halkların şiarı olmalıdır. Aksi halde emperyalistlerin ve onların işbirlikçi faşist yönetimlerin modern köleleri olarak kalmayı, baskı ve sömürüyü kabullenmeyi kendimiz istemiş olacağız. Her şey ortada seçim sizlerin, bizlerin...

CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMLERİ VE DELİ SAÇMASI

Cumhurbaşkanlığı seçimleri taktik bir muhteva içermiyor. Bilakis stratejik muhteva içermektedir. Taktik her zaman stratejiye uygun, ona bağlı ele alınmak zorundadır. Eğer ki başvurulan taktik eylem -örgütlenme ve politika stratejimize hizmet etmiyorsa uygulanan taktik politika yanlıştır. Bundan vazgeçilmelidir. Taktikle strateji iyi kavranıp doğru ayrıştırılmıyor. Birinin uzun vadeli bir programı içerdiği, diğerinin ise kısa vadeli politik atılım veya geri çekilmeleri içerdiği doğru kavranamamaktadır. 

Cumhurbaşkanlığı seçimlerine katılan arkadaşlarca taktik politikayla, stratejik siyaset birbirine karıştırılmaktadır. Niyetle gerçek tersyüz edilerek kendini bize gösteriyor. Burada niyetten çok objektif gerçekler bizi ilgilendiriyor. Eğer sistemin çizdiği yasalar dâhilinde, ona riayet edilecekse ona bir sözümüz olmaz. Demek oluyor ki var olan devletin tüm normlarını kabul ediyor onunla düzen çizdiği kanun ve kuralların dışına çıkılmayacaktır. Çizilen çerçeve ekseninde bir anlaşmaya mutabık olunmuş oluyor. Bizde buna karşı çıkıyoruz ya, durum bu kadar net ve açık değil mi?

Tamda bu noktada başlıyor deli saçmalığı... Çıkıyor bizim gibi ipini devletle, sistemle koparmış bir avuç deli bu seçimler bizim seçimlerimiz olamaz diyor. Biz devlete ve onun omurgasını oluşturan yasamaya, yargıya ve de yürütmeye kökten karşı olduğumuz için bize dayatılmak istenen tercihlerden birine evet diyemeyiz. Biz sistem dışıyız, devletin ve sistemin meşrulaştırılmasına hizmeti ret ettik, ret ediyoruz. Eğer ki devletin ve sistemin çizdiği rotada hareket edilecekse ve sistemin çizdiği kulvarlarda  " kurtlarla dans edeceksek " neden hala bu devletin faşistliğinden dem vuruyoruz!

Biz ezilenler eşitlik istiyoruz, özgürlük istiyoruz, halkların tam bağımsızlığını istiyoruz. “Yarın yanağından gayrı her şeyi kardeşçe bölüşmek" istediğimiz için devlet tarafından terörist, anarşist vb. ilan edilerek öldürülüyoruz. En küçük demokratik hak talebinde bulunmak için sokağa çıktığımızda kahpece kurşunlanıyoruz, topluca katlediliyoruz, işkencelere maruz kalıyoruz. Devlet sömürü çarkını devam ettirmek için bizlere savaş ilanını varlığından günümüze devam ettiriyor. Bağımsızlık, özgürlük, demokrasi ve sosyalizm gerçekleşmeden sömürücü devlet ve işbirlikçileriyle  "barış" asla ve asla mümkün değildir. Ezenle ezileni, sermayeyle emeği kuzu kuzu bir arada yaşatma gayretkeşlikleri devletin zaten istediği bir şey değil mi?

Acaba düzen ölçüleri dışına çıkma cüret ve cesaretini göstermeyenler bazı demokratik kırıntı ve haklardan başka ne kazanabildiler, ne kazançları oldu ya da olacak. Kürt ulusunun Kürdistan hayalleri yıkıma mı uğrayacak? Ödenen bunca bedelin sonucu sömürü ve-sömürgeci-"faşist devletle el ele kol kola " bazı menfi çıkarlar için "kardeş -kardeş bir arada mı yaşanacak”. Yoksa Türkiye ve Kürdistan’ın bağımsızlığı, özgürlüğü için sonuna kadar devrim şiarıyla sosyalizm yolumu devam ettirilecek. Mesele burada odaklaşıyor Ya ezilen sınıfın ve emekçilerin yanındasın ya da emperyalist sömürgecilerin ve onların işbirlikçi yöneticilerinin yanında olacağız. Başka yol, ara yol yoktur. Seçim tabi ki her sınıfın dünya görüşüne uygun belirlemelere denk düşmektedir.

Burada şunu hemen söylemeliyim ki; Devlete ve onun idari şekline bakış siyaset te stratejiktir, taktik politikalarla faşizmin idari şekillerinden  "ehvenle -şerden “birini tercih edemeyiz. Ona hizmet etme, onun istediği minderde güreşmek yanlışına düşemeyiz. Bir kere devlettin başını seçiyorsun, sömürü çarkının kim tarafından idare edilmesine onay vermiş oluyorsun. Deyim yerindeyse faşist devletin komple icraatlarına suç ortaklığına onay veriyorsun ve buna da "seçim taktiği "diyorsun. Devlet sorunu ile kısmi demokratik hak ve talep sorunu birbirine karıştırılamaz. Böyle bir yanlışa düşüldü mü devletin yedek sibobu olur, onun işlediği suçlara ortaklık etmiş olursun.

      Birileri çıkıp bize; "eski kafalar, bizi anlamıyorlar “diyebilir. Ve "vay efendim kırk yıl önceki hastalık hala devam ediyor", "Barış süreci bu anlayışla baltalanmak isteniyor, biz barış istiyoruz, barış ve demokrasi mücadelesi yürütenlere seçimleri boykot kararı alarak zarar veriyorsunuz. "seslerini duyuyoruz. Dahası hiddetlenip siyasi eleştiri yerine, saygılı eleştiri yerine küfüre varan hakaretler ortalıkta dolaşıyor. Bilinmeli ki çeşitli sınıflara mensup örgütler ve onlarla aynı siyasi görüşlere sahip olan bireyler kendi sınıf tavrına uygun hareket eder ve etmeli de. Her konuda devrimci demokrat dostlarımızla aynı görüşleri savunacağız diye bir mantık ve zorlama olamaz. Bugün taktik anlamda doğru gördüğümüz yarın şartlar değiştiğinden dolayı yanlış görülebilir. Ancak bizim yanlış gördüğümüz bir siyasi karar ve tavrı kimse bize dayatma yapamaz. Bu tür yanlışlar geçmişte çokça yaşandı devrimci güçlere büyük zararlar vererek telafisi mümkün olmayan yaralara sebep oldu. Artık bu kaba sekterizmi aşmak gerekiyor. Devrimin dostları ve düşmanları stratejik ve taktik olarak doğru tespit edilirse kimlerle nereye kadar gidilebilineceği de ortaya çıkmış olacaktır. Bu anlamıyla biz devrimciler ve devrimci dost güçler birbirimizi siyasi eleştirebiliriz, etkileyebiliriz ama asla dayatmacı baskıcı olamayız. Bu mantık devrimci bir yaklaşım olamaz.

Bırakalım çeşitli fikirler kendilerini ifade etsin, siyasal, politik konularda tavırlarını belirlesinler, kıyasıya fikirlerimiz çatışsın doğru ile yanlış ortaya çıksın. Yani "Yüz çiçek açsın bin fikir akımı yarışsın " mantığı en doğru olanıdır diyorum. Aksi halde doğru ile yanlış ayrıştırılamaz ve ayrık otları temizlenemez. Düşman sınıfa ve sınıflara gelince, onlar bizim için bilinen aşikâr olanlardır. Onlarla aramızdaki çelişki antagonist çelişkidir. Var olan bu uzlaşmaz çelişki Devrimle şiddetle çözülecek bir çelişkidir.  Bu emperyalist işbirlikçi yönetimlerle uzlaşabilir birleşilebilinir bir taktik önermemiz genel anlamda yoktur olamazda. Bazı olağan üstü şartlar istisnayı görülürse ne söylediğim anlaşılıyor olacak sanırım.

   Sürgünlere gelince, her sürgün birey kendi dünya görüşüne uygun tavır takınmalı ve takınabilmelidir. Kendine yakın bulduğu devrimci örgütlerin takındığı tavrı desteklemeli onun çalışmasını yürütmelidir. Kaldı ki sürgünlük benim için sistem dışılıktır, faşist diktatörlük karşıtlığıdır.  Bugüne kadar ödediğimiz bedeller karşıt duruşumuzun sonucudur. Faşizmin tüm yasamasına, yargısına ve yürütmesine karşı çıktığımız için tutarlılıktır. Faşizmle masa altı, gizli odalarda halklar adına görüşmeler yapıp karar almamaktır. Tam bağımsızlık, halkların kurtuluşu ve sosyalizm mücadelesinde kararlılıkla savunduklarımızın arkasında durmaktır.  En basitten ifade edecek olursam, vicdanı retçi olmak, faşizme askerlik yapmayarak  "bedel parası " ödememektir, askere gitmemektir. Hem bunları savunmak hem de askere gitmek, bedel ödemek birbiriyle çeliştiği gibi, devletin yönetim şeklinin faşizm olduğunu söyleyeceksin, faşizmin sürekli olduğuna parmak basacaksın hem de o devletin başına geçmek için devletin tanıdığı kulvarda aday göstereceksin bu adayı tüm devrimcileri desteklemeye çağıracaksın. Bu açıkça kendiyle çelişmek devrim sorununu gündeminden çıkarmaktır. Sömürgeci devletin egemenliği altında" halkların demokratik federasyonunu" kuracaksın bu ne yaman çelişki ve tutarsızlıktır . Anlamak biraz zor... HASAN AKSU 9-7-2014

Siyaset ve Taktik Üzerine Kısa Bir değerlendirme

"Siyaset ve taktik partinin canıdır. “Türkiye ve Kürdistan devrimini iyi kavramak için siyaset nedir? Taktik nedir? Bunların doğru kavranması gerekiyor.  Legal, yarı legal faaliyet yürüten partilerde,  gerekse illegal faaliyet yürüten partilerde, özellikle de Komünist partilerinde mevcut emperyalist sisteme ve ona bağımlı sömürge -yarı sömürge ülkelerdeki faşist diktatörlüklere karşı yürütülen sınıf savaşında izlenmesi gerekli siyaset ve taktik zafer ve yenilgide belirleyici rol oynamaktadır.

Hiçbir şey tek düze değildir olamaz da.  Tek düze bir siyaset ve taktik gerçek anlamıyla siyaset yapmamaktır. Ve ona uygun taktikler üretmemektir. Adına siyaset dense de çokça taktik üretmekten bahis edilse de aslında kitaba ve kitabi alıntılara göre belirlemeler yapılmaktadır. Bu da ya dogmatizme veya sübjektivizme yol açmaktadır. Ki, biri basmakalıpçı diğeri ise inkârcılığı beraberinde getirmektedir. Her iki yaklaşımda somut şartların somut tahlilinden uzaktır. Birbirinin zıddına her an dönüşebilirler. Deyim yerinde ise 'düşman kardeşler'dir. Ne zaman ki kafalarında yarattıkları gündem tutmazsa, kendi yarattıkları gündemin dışına çıkarak kendini ve de tüm geçmişlerini bir çırpıda kolayca inkâr -reddederler. Başlarlar; 'yeni, yepyeni tahliller yaratmaya ',günahlar çıkarmaya. Olurlar pespaye inkârcı. Ve yeniden kendi kafalarında yarattıkları 'muazzam yeni tahlillerle' piyasaya sunuş yaparlar. ‘Yeni tahlillerinin 'reklamını da 'kendilerini aşma' olarak emekçi halklarımıza sunarlar. Hâlbuki 'yeni 'denilen o 'muazzam tahliller '  geçmişte birçok dostlarımız tarafından  'yeni tezler, tahliller ' olarak bizlerin önüne yüzlerce sayfalık yazılarla sunulmuştu. Lakin yaşadığımız coğrafyada bu eskimiş tahliller tutmadı iflas etti. Deyim yerindeyse 'neler geldi neler geçti 'şu kırk küsur yıllık siyasi yaşantımızdan. Hiç birisi tutmadı ya siyaset sahnesinde silinip gittiler veya kendi egolarını tatmin eden, objektif tahlillerden tamamen yoksun birkaç unsur olarak varlık gösteriyorlar.

 İnkârcılığa düşmeden, toptan retçilik histerisine kapılmadan, ‘her şey benimle veya bizimle başladı' safsata yapmadan olguları ve gerçeği doğru görmek, objektif, ön yargısız tahlillerde bulunmak Marksist -Maoist bakış açısının ana mihenk taşıdır. Geçmişle günümüz arasında çok ciddi farklılıklar ve değişiklikler var. Bu inkâr edilemez bir gerçekliktir. Ancak yasalcıların, yarı- yasalcıların, reformist -revizyonistlerin sistemin koltuk değnekliğini yapan ,'kapitalist sistemde burjuva demokrasi mücadelesini yeterli gören ‘düzen devrimciliği ile aramıza kesin  -belirgin net tavır koymalıyız. Her türlü mücadele biçimine evet ama faşist diktatörlüğe ve emperyalist sistemin kırıntılarına hapsederek düzenlerine adapte olmaya hayır. Demokratik halk devrimini, sosyalizmi ve komünizmi kurma ve her alanda kurma savaşına emperyalist sistem yıkılıncaya kadar ısrarla evet demeliyiz. İlkelerden tavizsiz, politik ve de taktik belirlemelerde engin, güncele anında müdahalede etmede belirleyici olmalı. Gündem seni belirlerse sınıfa önderlik, yol göstericilik yapamaz, sen belirleyici olamazsın.  Ama seni belirleyenler olur ki, adın ne olursa olsun, sınıf mücadelesinin arkasında kalakalırsın. Hâlbuki komünistler şartları -koşulları ve içinde bulunulan sosyal toplumsal ve siyasal ve ekonomik durumu en iyi tespit etmek ona uygun gündemi belirlemekle yükümlüdürler. Bu gerçek bizlerin olmazsa olmazıdır.

Dünyada sınıfların konumu, Ülkemizde sınıfların konumu yeniden ele alınmalı, doğru tahlil edilmelidir. Hiçbir şey eskisi gibi değil ve de olamaz da... Marksistler somut şartların somut tahlilini öncelikle doğru tahlil etmek zorundadır. Tamda burada siyaset yapmak ve ona uygun taktikler üretmek Marksistlerin -Maoistlerin can alıcı sorunudur. Eğer ki; Marksist -Maoistler somut şartların somut tahlilini doğru tahlil eder politikasını ona uygun belirlerlerse sorunun yüzde ellisini çözmüş demektir. Geriye kalan pratik örgütlenmenin içinde bulunduğu koşullara uygun şartlarda örgütlenmesi ki, bu örgütlenmeyi isimlendirmek yetmez, aynı zamanda pratiğe yani deyim yerindeyse eyleme geçilmelidir, geçirilmesidir. Unutulmamalı ki,'Doğru fikirler pratikten çıkar, tekrar pratikten denenir' Toplumsal mücadelede esas çözümü pratik mücadelede aramalıyız. Her şey kitaplarda belirlenmez, doğru fikirlerde kitaplarda belirlenemez. Genel doğrularla içinde bulunulan şart ve koşullar birçok farklılıklar taşır. Kitapta okunanlar basmakalıp ele alınamaz,  somut şart ve koşullara uyarlanarak pratikte uygulamaya konur, doğruluğu ve yanlışlığı pratik mücadelede ortaya çıkar.

 Ülkemizde ve genelde Marksistlerin-Maoistlerin çokça kaybettiği ana nokta söylemleriyle eylemlerinin uyum içerisinde olmamasıdır. Teoriyle -Pratiğin uyum içerisinde olmamasıdır. Bazen, yalnızca pratik 'askeri bakış açısı’ ile yola çıkılmakta, önünü göremeyen 'kör tavuk 'misali dört bir yana yumruk sallamakta sorunun özü gözden kaçırılmaktadır. Bu sağa tepki sonucu ortaya çıkan basmakalıpçı bir anlayışın tezahürüdür. Daha basit ifade edersek, sağa tepkiden doğan dogmatizmdir. Sol sapma ve eyleme tapmacılık çok zaman geri kesimlerde etkili olmaktadır. Pratik eylemlerde yol gösterici kılavuz dogmatizm olunca kaçınılmaz yenilgiler de kendiliğinde gelmektedir. 'Sol sekterizm 'yerini bu başarısızlık sonucu tam zıddı olan sağcılığa bırakmaktadır. Biz bu gerçeği kendi deneyimlerimizden defalarca yaşadık. Hâlâ da yaşanmakta... Sol sekterizmde, sağ pasifizmde özde aynı ideolojik gıdadan beslenmekte yeri ve zamanı geldiğinde kendi zıtlarına dönüşmektedirler. Her daim biri silaha tapmayı, diğeri ise işin teorik lafzını etmeyi esas almaktadır.

   Sağcılık ise ideolojik gıdasını burjuvaziden almaktadır. Özcesi Kitaba ve kitabi bilgilere tapınır. Karşısındakini küçümser, her şeyi bildiği imasını her zaman öne çıkarır. Teorinin -bilginin belirleyici olduğunu söyler ve de pratiği küçümserler. Bu tür anlayışlar işin yalnızca 'teorik ‘yönüyle ilgilenirler. Ve' ne kadar çok kitap okuduklarını, ne çok teorik yazılar yazdıklarını yal göstericilik yaptıklarıyla ' övünüp durmaktadırlar. Kırk küsur yıl işin teorisiyle ilgilendik. Hatta pratikle birleştirmeye çalıştık ama olmadı gerçeklik kazanamadı' derler. Sağcılığın anası aslında dogmatizmdir. Birçok arkadaşımız sanır ki dogmatizm sol sapmadır hayır hiçte öyle değil bilakis dogmatizm solculuk adına ortaya çıkan ve teoriyle pratiği asla uyumlu ele alıp birleştirmeyen, pratik deneyden özellikle kaçınan sağcılıktır. Dogmatizm bir burjuva görüşüdür. Olayları ve gelişmeleri şabloncu ele alır. Somut şartların somut tahlilini yapmaz, basmakalıp yazıları esas alır. Yere -mekâna göre pratik faaliyet sürdürmez aksine kendi kafasında ki kitabi ezberi ısrarla gerçekmiş gibi öne sürer. Objektif davranmaz, dar düşünerek dünyayı kuyudan göründüğü kadar göstermeye çalışır. Kendini gerçeğe göre değil gerçeği kendine göre belirlerler. Sonuç ise hüsran ve inançsızlıkla son bulur. Marksizm’i ret ve reformize etmeye kadar işi vardırır. Hatta silahlı mücadelenin artık gereksizliğinden dem vurmaya başlarlar. Olurlar dünyanın en hümanisti. Bu yetmezmiş gibi artık illegal faaliyetlerin gereksizliğinden bahsede dururlar. Her zeminde yasalcılıktan, yasal çalışmaya vurgu yaparlar. Sanki illegal faaliyet artık gereksizmiş gibi... Ülkemizde yaşanan faşizmden, faşizmin sürekliliğinden hiç mi hiç haberleri yokmuşçasına konuşur ve derin tahliller yaparlar.

 Elimizdeki programatik teoriyi pratikte deneyip, eksikliklerimizi tespit edip yeniden pratik deneye sokacağımız yerde, biz 'yeni yeni teorik kılavuzlar aramaya eylemsizliklerimize de kılıf uydurmaya çalıştık. Oysaki teorik tespitlerimizi gerçek manada hayata uygulasaydık, doğruluğunu ve de yanlışlığını görebilseydik o zaman kimselere sözüm olmayacaktı.

    Marks derki; Teori, ancak onun ihtiyaçlarına cevap verdiği ölçüde halk arasında bir gerçek haline gelecektir. ‘Peki, biz temel teorik tezlerimizin hangisine pratik faaliyetlerimizde cevaplar verebildik. Şimdi birçok arkadaşım, yoldaşım çıkıp itirazda bulunacak ve 'biz temel teorik tezlerimizi pratik denedik, lakin hayat bulamadı, yanlış tespitlerdi ve de sübjektifti'. 'O nedenle pratik uygulamada hayat bulamadı. Değiştirmek zorunda kaldık. Ne yapalım biz uygulamaya soktuk ama yanlış olduğundan dolayı halkımız tarafından ret edildi. Ve bizde yeni arayışlar, araştırmalar neticesinde yeni tahlil ve tespitler yaptık. Daha objektif tahlillerde bulunduk.'

    Hâlbuki bu söylemler gerçeği yansıtmıyor. Marksizm-Maoizm ne yalnızca teoriye ne de yalnızca pratik dar deneyciliğe dayanır aksine Teorinin de maddi bir varlık olduğunu kabul eder. Teori veya düşünce gökten zembille inmez, sınıf savaşının doruklarında şekillenir pratik deneyimler, mücadeleler sonucu doğruluğunu kanıtlar. Teori pratik deneylerden geçerek tekrardan maddi olgu halini alır. Pratikten teoriye yeniden bir yol izler. Bu her stratejik ve taktik dönemlerde yeni bir niteleme ve tespit olarak karşımıza çıkar. Burada bizlere düşen asıl görev somut şartların somut tahlilini yaparak yaptığımız teorik tahlilleri maddi deneyden geçirmek ve doğruluğunun veya yanlışlığının pratikte ispat etmektir. Eğer ki yapılan teorik tahliller pratik mücadelede başarısızlığa uğramamıza yol açıyorsa, sınıf mücadelemizde bizi geliştirip güçlendirmiyorsa; demek oluyor ki, yapılan teorik tahliller yanlış. Siyaset ve taktik sınıf mücadelesinde belirleyici özellik taşımaktadır. Yanlışta ısrar etme yerine, yapılan yanlışları objektif gözle görmek, neden yanlışlara ve başarısızlıklara uğradığımızı ana hatlarıyla belirlemek gerekir. Bu gelecekte de daha büyük ilerlemeler ve atılımlar yaratmak, sınıf mücadelesini bir üst aşamaya sıçratma yolu olmalıdır. Yazdıklarım şu anlama gelmemeli; Marksist -Maoistler hiçbir şey yapamıyorlar anlamı çıkarılmamalı ben şu gerçeği dile getirmekteyim. İçinde bulunduğumuz durum yetersiz ve sınıf savaşımında yaratıcı, üretici ve belirleyici olamıyor. Proje ve planlarını gelecek üzerine oluşturmuyor. Yetmez, edilgen ve yetersiz kalınıyor. Eğer ki eleştirel yaklaşımlar doğru yapılırsa ve eleştiri yapıcı olursa, ancak bu bizleri geliştirip güçlendirebilir. Doğru eleştiriler bizi daha da ileri mevzilere taşıyacaktır. Her şeye evetçi olmak, memur misali görevimi yaparım mantığı doğru değildir ve sınıfa zarar vermesi kaçınılmazdır.  HASAN AKSU

DEVAM EDECEK...

AMED’İN ARMENAK BAKIRCIYAN’I, İSTANBUL’UN ORHAN BAKIR’I, DERSİM’İN ALİ AĞASI!

Seni sessizliğimi bozarak anlatmak çok istedim. Uzun zaman düşündüm. Seni anlatacağımı hala bilemiyorum. Orhan yoldaş tanışıklığımız 1974'ün ortalarına denk geldi. Aramızda örgütsel bir bağlantı yoktu. Ama bizi birbirimize çeken bir çekim merkezi vardı. Çok zaman öğrenci gençlik eylemlerinde omuzdaş olmuştuk. Seninle Tunceli'ler derneğinde bir kaç kez karşılaştık. Sonra DGD'de görüşmüştük, ismini İBO koymuştun veya yoldaşların İBO ismini sana uygun bulmuştular. Söylentiler bizim çevrede yaygın halde yayılarak ;'' Bir gurup Ermeni yoldaşın bize kayıldığı '' söyleniyordu. Gizli, gizli sizlere hayranlık besleniyordu. Bu hayranlık ve sizleri sahiplenme Kaypakkaya yoldaşın bizlere bıraktığı ideolojik kültürün bir sonucuydu. Dili, dini, ırkı, rengi, cinsi, mezhebi ayrımlar yapmadan halkların eşit şekilde Proletarya Partisi'nde örgütlenmesi kılavuzumuz olmuştur.

1975'in ilk aylarıydı. Parti merkezi faaliyetinde önemli adımlar atıyordu. Bize yasak olan DGD'ye  Garbis'in ısrarı üzerine, disiplinsizlik yaparak, Garbis ile birlikte geldiğimizde yeniden karşılaşmıştık. Ateşli-ateşli bir gurup tartışıyordunuz. Siz Garbis'i tanımıştınız. Garbis özeleştiri yaparak birey bazında Partimiz'e katılmıştı. Bizi gören dernek yetkilisi arkadaşlar bana uyarıda bulundular.

'' Hemen burayı terk etmemizi '' istediler. Ben de çay içip gideceğimizi söyledim. Bu seni İstanbul'da son görüşümdü. Sen Ege bölgesine Parti'nin örgütsel faaliyetini yürütmeye gitmiştin. Biz ise İstanbul'da kalmıştık. Biz uzun sürmeden 1976'nın Ocak ayında yakalanmıştık.

 

               Aradan çok zaman geçmeden Partimiz ‘de zamansız bir tartışma, tasfiyecilik ve ayrılık ol muştu. Senin sorumluluğundaki Ege bölgesi Parti'den yana tavır koymuştu. İzmir'de bir banka soygunu sonrası sizlerde yakalanmıştınız. Sen diğer yoldaşlarına oranla daha ağır işkencelere maruz kalmıştın. Akıl almaz, insanlık dışı işkenceler sonucu bir kolun sakatlanmış, işlevsiz kalmıştı. Mahkûmluk mektuplarımız aramızda kaçırıldığın güne kadar devam etti. Kaypakkaya'nın yoldaşıydın, Diyarbakır işkence hanelerindeki direniş, teslim olmama, ser verip sır vermeme meselesi senin de yolunu aydınlatmıştı.

 

              O, inanç ve kararlılık kabına sığmaz kılıyordu seni. Nedir ki, zindanlar, karanlık hücreler bizim için, yırtmak istiyorduk faşizmin karanlık perdelerini. Yıkmak istiyorduk faşizmin taş duvarlarını. TKP/ML'nin genlerinde yaşayan özgürleşme aşkı, savaşçı gelenek gerçekleştirdiği devrimci operasyonla seni özgürlüğüne kavuşturdu. Dağlara uçurdu. Dağlar bizimdi. Sen 18 Ekim 1977'de,biz 9 Aralık 1977'de Partimiz ‘in gerçekleştirdiği operasyonla özgürlüğümüze kavuşmuştuk.

 

              Partimiz I. Konferans çalışmalarını aralıksız sürdürmüştü. Süleyman Cihan yoldaş önderliğinde yürütülen ve Partimiz tarihinde belirleyici özellik taşıyan I. Konferans'ını (bazı aksamalar, haksızlıklar olsa da) gerçekleştirilerek merkezi yapıyla taçlandırılmıştı. Ege ve Dabk bölgelerinin yap mış olduğu yanlışlar ve hatalar sonucu sen Konferans çalışmalarına katılamamıştın. Temsil edilme hakkın ciddi bir haksızlıkla elinden alınmıştı. Parti I. Konferans'ı bu olumsuzluğu, yapılan haksızlığı deşifre etmiş, soruşturma başlatmıştı. O sebeple Parti 1.Konferansında seninle buluşamadık. Ben İstanbul delegesi olarak temsil hakkımı kullandım. Senin ne durumda olduğunu Süleyman Cihan'dan öğreniyordum. Ekseriyetle Hüseyin Balkır'dan bilgi alıyordum.

 

              Parti I. Konferans'ını gerçekleştirmiş, merkezi yapıya kavuşmuştu. Merkezi örgütlenme başlatılmış, bizler de DABK bölgesine faaliyet yürütmek için gönderilmiştik. Senin doğuda olduğunu biliyordum, ama nerede olduğunu bilmiyordum. Parti, kadrolarına görev dağılımı verdiğinde, Ben Elazığ-Karakoçan’da Parti faaliyeti yürütüyordum. MK'si merkezileşmeye uygun örgütsel düzenlemeye gidiyordu. Bana Dersim'e gitmem gerektiği talimatı gelmişti. Dersim'e geldiğimde başka yoldaşları beklerken, sen sürpriz yapıp karşıma çıkmıştın. Birkaç gün birlikte kaldık. Uzun uzun sohbetlerimiz oldu. Sonra beni örgütsel ilişkim sorumlum Süleyman Cihan yoldaşa devrettin. Artık uzun süre birlikte çalışacak, birlikte faaliyet yürütecektik. Bölge faaliyeti başlatılmış sen DABK yönetiminde yer almıştın. ABK'nın siyasi sorumlusuydun. Parti çalışmasında sana karşı sorumluluk taşıyorduk. Bu illere, alt mıntıkalara ve en altlara kadar böyleydi. Orhan yoldaş seninle hemen hemen tüm organlarda bölgemizde birlikteydik. Senden hepimizin öğrenmesi, örnek alması gereken meziyetler vardı. Dersim bölgesinde gerçekleştirilen örgütsel-askeri bütün eylemlerde senin imzan vardı.

Dersim toprağında Partimiz'in çalışmaları uzun yıllar sürmekteydi.

 

             Parti I. Konferans'ı ertesinde, partimiz büyük atılım başlattı. Bu atılıma senin katkın, emeğin verdiğin yoldaşlık sevgisi ve güven belirleyici olmuştur. Engin görüşlerinle, bilgi birikiminle, sakin, tane tane anlatımınla, ikna edici gücünle tüm yoldaşlarına örnek oluyordun. Sende Süleyman Cihan yoldaşın olgunluğunu, halkla birebir ilgilenme, onlara değer-güven verme gücünü kişiliğini her zaman gördüm. İkinizin de benzer birçok yönü vardı. İkinizin de yürekleri derinden yaralıydı. Sen Ermeni kökenliydin, Süleyman yoldaş Alevi-Kürt kökenliydi. Osmanlı'nın (Ulus-devlet) devamı olan, Irkçı Kemalizm'den her ikinizin milliyeti ağır darbelere, katliamlara maruz kaldılar. Her ikinizin inançları katledildi. Aşağılandı, yasaklandı yok sayıldı. Atalarınızın yaşadığı zulümler, katliamlar ve

tehcirler yüreklerinizi derinden yaraladı. Silinmesi mümkün olmayan ağır izler bıraktı. Sizlerin çocukluğu yapılan zulümleri babalarınızdan, dedelerinizden dinleyerek geçti. Bu yürek acısıyla büyüdünüz. Milliyetinizden, dininizden dolayı horlandınız, aşağılandınız. O sebeple acılı yürekleriniz ezilenin, aşağılanın, hor görülenin, yoksulun yanında oldu. Burada kalmadınız ezilene yol gösteren, örgütleyen, özgür bir dünya yaratmaları için Kaypakkaya çizgisiyle önderlik ettiniz.

 

             Orhan yoldaş Diyarbakır'da azınlık bir ulusun mensubuydun. Ermeni milliyetindeydin. Diyarbakır Kürt ulusunun yüzde doksan yaşadığı önemli bir Kürt iliydi. Onlar da ulus olarak eziliyor, katlediliyor, aşağılanıyordular. Ama dinsel inançlarından dolayı baskı ve tahakküm altında değillerdi.

Türk devletinin yanında, Kürt’lerinde dinsel ve ulusal baskısına Ermeni milliyeti maruz kalıyordu.

Halen de kalıyor. Diyarbakır sokaklarında milliyetinden, dininden ve adından dolayı az mı aşağılandın, horlandın, kavgalar ettin. Evine geri döndüğünde annenle bu sebeple az mı kavgaların oldu. Annene adını değiştirmek istediğini ağlayarak az mı söyledin. Benim yüreği yaralı yoldaşım, kardeşim.

Biliriz biz birbirimizin halinden aynı dili konuşmasak da, aynı dinden olmasak da, asimilasyona uğrasak da, sevgi ve aşk doluydu yüreğin. Sevdalıydın aslında, sevdaların dağlar kadar yüce ve ulaşılmazdı. Aşklar yaşıyordun Munzur suyu duruluğunda, sevgini esirgemiyordun Dersim'in diyarında. Bu senin en temiz en insani yanındı.

 

             Devrimin çocukları ne sevdalar, aşklar yaşamıştı arı temizliğinde. Bazen gözleri görmez olmuştular, kalemleri şiirlere dökmüştü aşklarını. Uykuları kaçmıştı bilmem kaç geceler, yaşadıkları

aşk yüzünden. Bunlar devrim çocuklarının en temiz, en saf, en insancıl yönleriydi. Bu duygu, aşk dolu devrim çocuklarını birde siz sınıf kavgamızda görmeliydiniz. Bakmayın masum duruşlarına, bakmayın   ürkek, korkak, cılız ve küçük oluşlarına. Kaypakkaya'dan devir aldıkları ideolojiyi pratik yaşama geçirmek için abartısız yirmi dört saatlerini, tüm yaşamlarını devrime adadılar. Gece gündüz demeden, dağını taşını takmadan, yakınma, sızlanma göstermeden Parti'nin,d evrimin önünü açmak, devrim yapmak için,'' Don Kişot '' luk yaptılar. Bizlere kılavuz oldular. Baş düşmanlarımıza karşı okun sivri ucunu yönelttiler. Mevzi mevzi mevzilenip düşmanlarımızla savaştılar. O korkak, ürkek gözüken yürekler düşmanla savaşta çatal yüreklerdi. Korkular yok olmuş, ürkeklikleri gitmiş, karşılarında ordular bozgun yemiştiler.

 

            Türkiye Komünist Hareketi böylesine donanımlı, böylesine birikimli, böylesine üretken, böylesine eylemci ve yaratıcı Ermeni kökenli önder komünist kadroya ORHAN Bakır’ımıza sahipti.

Orhan yoldaş döneminde bölgemizde ciddi gelişmeler, örgütlenmeler, kazanımlar yaratılıyordu.1980 başları Parti MK'si bölge yönetimlerinde değişime gitti. Bu değişim sonucu Orhan Bakır yoldaş da görevinden alınanlardan biri oldu. Daha alt Parti organlarında görevlendirildi. Orhan yoldaş hiçbir olumsuz tepki göstermeden Parti'sinin verdiği görevi devralmış, pratik faaliyete dört elle sarılmıştı.

Komünizm için büyük görev, küçük görev yoktu. Yönetimle ayrılıklar taşısa bile, bir komünist merkezi görüşleri ve de görevleri kendi görevi ve görüşü kabul eder, hayata uygulamak için gerekirse canını feda eder. Bunda Orhan yoldaşımız örnek alacağımız değerli bir mirasımızdır. Şurası bir ger çek ki, o dönem Partimiz çok ciddi iç tartışma yaşıyordu.

 

            Yurtdışının revizyonist Enver Hocacı görüşleri Partimiz ‘de taban bulmasa da kadrolarında önemli etkiler, tahribatlar, sallantılar yarattı. Bizimle aynı görüşleri paylaşan Orhan Bakır yoldaş birdenbire '' Mao Ze Dung'un usta olmadığını '' söyleyivermişti. Bu da nereden çıktı dediğimizde ise '' tartışma yazılarını okuduğunu, bu sonuca vardığını '' söylemişti. Biz de tartışma dönemlerinde böylesi gelgitlerin olabileceğini söyleyip tartışma seyrinin gelecekte hepimizi netleştireceğini söyleyerek tartışmayı sürece bıraktık. Aynı ayrışmalar PMK içinde ‘de iki, üç ve hatta daha fazla görüş, çizgi olarak yansıma buluyordu. Bu durum, biz kadrolara da kaçınılmaz yansıyordu. Orhan yoldaş da bu kadrolardan biriydi. O sebeple bunun yadırganacak bir yanı olmasa gerek. Meselenin diğer yönüne gelince şimdiki kanaat ‘imce bu görüşleri doğru ve inandığı için savunmadı. Bir tepkiydi. Tepkisini Parti'ye böyle yansıttı. Görüşümce Parti ikinci kere Orhan yoldaşı görevinden almakla haksızlık yapmıştı. Kendine itaatkâr olan, ama birikimi ve deneyimi olmayan Parti üyelerini DABK'a takviye etmişti. Deyim yerindeyse Orhan'ın yetiştirdiği, PÜ yaptığı üyeler birden bire basamakları saymadan atlatılmış Parti'nin MK'sı kadar önemli bölgenin yönetimine atanmışlardı.

 

            Ben Orhan'ı hep anlamaya çalıştım. Gerçek de buydu. Orhan yoldaş Mazgirt, Nazimiye, Karakoçan mıntıka Parti Komitesi'nde görev aldı. Görev alanı Partimiz ‘in çok yoğun kitle tabanı olan alanlardı. Fakat oldum olası, Parti bu alanda edilgen, militan ruha sahip değildi. Aktif kitlesel eylemlerde yer alıyordu. Ama Parti'nin stratejik çizgisine uygun örgütü, gerilla birimleri oluşturamıyordu.

Ordu faaliyeti için gönderdiği her eleman kısa zaman sonra ya çekiliyordu, ya da başarısız oluyordu.

Buna tepki olacak ki, Orhan yoldaş faaliyet yürüttüğü alanda Parti'yi gerilla savaşında aktifleştirmek ister. Önceleri kendi sorumluluğunda faaliyet yürüten KO'luye Karakoçan'da terör estiren faşist

Komiserin cezalandırılmasını, Parti organına sunar. Parti organı öneriyi kabul eder. Zira Parti organı eylemi kendilerinin gerçekleştirme kararını alır. Böyle bir yetkileri olması sebebiyle Parti, Ordu komitesine sunmaz. Aynı dönem Parti'nin merkezi Askeri kamp hazırlığı yürütülür. Parti, Askeri kamp bitim süresi sonrası 13 Mayıs akşam Radyo’yu açtığımızda, ORHAN BAKIR yoldaşın şehit düştüğü haberini aldık.

 

             Derin bir şok, üzüntü, acı içerisinde şaşkındık. Biçareydik, naçardık her birimiz ne yaptığımızı bilmiyorduk. Sanki dünyam yıkılmıştı. Yalnız kalmıştım. Yetimdim. Biçareydim. O gün ilk defa doyasıya ağladım. Yoldaşlarım ağladı. İbrahim ağladı. Ali Uçar ağladı. Bezek ağladı. Kararsız ağladı. Nuri ağladı. Yani hepimiz ağladık. Ağladık. Ağladık.

 

            İnsandık, yoldaştık, candık, kanayan yürektik hepimiz. Oysa seni, senin kavganı, sevdanı ne kadar sevmiştik canım yoldaşım. Olamazdı, inanasımız gelmiyordu. Orhan nasıl yapardı böyle bir hata.

Bize en gerekli olduğun anda nasıl olurda bırakıp gidebilirdin bizi. Parti için çok basit, kolay bir eylemde senin gibi bir Parti kadrosu nasıl yitirilirdi. Bunu nasıl izah edecektik halkımıza, yoldaşları mıza. Bazen zamansız ölümleri kelimelerle anlatmak çok ama çok zor.

 

            Sen ki; Diyarbakır işkence hanelerinde Komünizmi savunan önderimiz Kaypakkaya'nın ardılısın, onun yoldaş'ısın, onun devamcısısın, O zaman sen ölmedin, ölümsüzleştin Can Yoldaş’ım

ORHAN BAKIR YOLDAŞ’IM…

 

             Seni hep, ama hep anacağız. Hepimiz seni çok seviyoruz!

 

 

             HASAN  AKSU

Bir ulusun başına gelen Büyük Felaket, Bir coğrafyanın tanıklık ettiği, unutulamayacak bir yıkım…

Üzerinden yüzyıl geçmiş olmasına sadece bir yıl kaldı, o Büyük Felaket’in, o acımasız talanın ve o amansız soykırımın.Dillerin lal olduğu, kulakların tıkandığı, gözlerin kapatıldığı zamanlar hiç eksik olmadı bu yüzyıl boyunca. Ama hiçbir şeyin gücü yetmedi, bir ulusun acısını dindirmeye, soykırımla çoraklaştırılmış bir coğrafyanın kaderini değiştirmeye.
İşte, bugün vicdanlarda bir kez daha mahkum ediliyor, bir kez daha lanetleniyor, bir ulusun maruz bırakıldığı o acımasız yıkım ve kırım.
Anadolu’nun en eski halklarındadı Ermenler. Bu topraklarda varsıllık ve uygarlık adına ne varsa, hepsinde büyük emekleri ve alın terleri vardı onların.
Neredeyse bin yıl boyunca esaret altında yaşamak zorunda kalmışlardı.


Fetihlerle var olabilmiş bir imparatorluğun sultası altında tebaa olarak yaşamak istemediğinde, her ulus gibi kendi haklarına sahip olma ve özgürce yaşama arzusunu dillendirdiğinde, yazgısına amansız bir yokediliş düştü bu halkın. Malı-mülkü yağmalandı, zilliyeti sürgün yollarına sürüldü, zalim ve vicdansız bir kırımın kurbanı oldu.
Açıp tarih kitaplarını bakabiliriz yeniden, Osmanlı İmparatorluğu gerçeğine.
Kaç ulus çıkmıştır bu imparatorluk bünyesinden? Balkanlar’dan kuzey Afrika’ya, koca bir coğrafyaya kaç ulus sığdırılmıştır?
Kim ne derse desin, hangi yalanla perdelemeye çalışırsa çalışsın. İttihatçıların ve devamcılarının ‘etnik arındırma’, kendilerinden farklı olana ‘boyun eğdirme’ hesabının ürünü olarak yaşanmıştır bu ırkçı kırım.


Bu amaçla yasalar çıkarılmıştır büyük bir soğukkanlılıkla. Hesabı, kitabı ince ayarlarla yapılmıştır zalim bir tehcirin ve kanlı soykırımın.
Ermeni ulusunu yok etmeyi hedefleyen Büyük Felaket’e uzanan ilk adım, 24 Nisan 1915 yılında atılmıştır. Pek çok Ermeni aydını, yurtseveri, devrimcisi tutuklanmıştır bu tarihte. Çok daha yaygın ve kitlesel bir kırımın ön hazırlğı olarak, tutuklanan ve toplumun en diri, en dinamik kesimini oluşturan bu insanların sürgünüyle, katledilişiyle atılmıştır ikinci adım,. Bu yüzdendir ki, 24 Nisan 1915 tarihi, hemen ardından yaşanacak olan o büyük yıkımın ya da soykırımın kara günü olarak belleklerde yer etmiştir yüzyıl boyunca.


Bu kıyımın üzerinden henüz bir aydan az fazla bir zaman geçmişken, 27 Mayıs 1915 tarihinde, İttihatçılar bu kez doğrudan “Tehcir Kanunu”nu çıkarmışlardır.
“Geçici” olarak tanımlanan bu yasayla, yerel mülki ve askeri yetkililer, “sakıncalı” bulunan Ermenileri dilediklerince sürgün etme görev ve sorumluluğuyla yekili kılınmıştlardır. 30 Mayıs 1915’e gelindiğinde ise, ilgili yasanın ‘geçici’ hükmü İmparatorluğun Bakanlar Kurulu kararıyla kalıcılaştırılmış, kapsam ve yetki bakımından çok daha etkili hale getirilmiştir.
Kısaca anmaya çalıştığımız bu yasal düzenlemeler, İttihatçıların Ermenilere yönelik ‘etnik temizlik’ niyetlerini sadece siyaseten değil, hukuken de belli bir plana bağladıklarını açıkça ortaya koymaktadır. Dahası, tehcir edilecek olan Ermenilere ait mal, mülk ve arazilerin idare ve tasarruf haklarını düzenlenyen bir yönetmenlik de yayınlamışlardır onlar. Bu yönetmenliğin altında,10 Haziran 1915 tarihinin yer aldığı görülmektedir. Böylece, planlanan kanlı soykırıma, yaşanacak mal-mülk gasplarına ilişkin olarak, ‘yasal’ bir kılıf uydurulmuştur büyük bir utanmazlıkla.
Bütün bu gelişmeler, İttihat ve Terakki yönetimindeki Osmanlı İmparatoğluğu’nun Ermenilerle ilgili nasıl bir hesap içinde olduğunu, hiçbir yalanın ve çarpıtmanın güç yetiremeyeceği kadar açıklıkla ortaya koymaktadır.


Pek çok kaynak, “tehcir yasası”na bir buçuk milyon civarında Ermeninin tabi tutulduğunu, bunların neredeyse tamamına yakın kısmının surgün yollarında resmi güçler ve yerel feodal despotlar eliyle kırımdan geçirildiğini göstermektedir.
Etnik arındırma ve soykırım politikaları yalnızca Ermenileri yok etmekle kalmamış, iktisadi, kültürel ve sosyal yönleriyle, Anadolu topraklarının bir bütün olarak çoraklaşması sonucunu da doğurmuştur.


Hiç şüphesiz ki, bu soykırım, gelecek yıllarda yaşanacak olan Rumlarla ilgili Mübadeleye, Ağrı, Zilan, Koçgiri, Dersim kırımlarına ve Kürt ulusuna yönelik inkarcı, kıyıcı, asimleci politika ve uygulamara zemin yaratmış, ortam hazırlamıştır.
Evet, Ermeni soykırımının üzerinden yüzyıl gibi bir zaman geçmiştir. Tam bir bellek silimi, yalan ve inkarla harmanlanmış ırkçı, faşist bir pratik yaşanmıştır.
Ama yine de Ermeni ulusunun Karadeniz’den Kürdistan’ın ucra köşelerine kadar, bıraktığı izlerin tümüyle silinmesi mümkün olmamış, Türk hakim sınıfları bunu başaramamışlardır. Anadolu topraklarına kabaca göz atmak bile bu durumu kavramak için kafi gelmektedir.
Kırımlardan geçirilip Derizor çöllerine kadar sürülen Ermeni ulusu, bu topraklara direnişçi, devrimci bir miras da hediye etmiştir elbette. 15 Haziran 1915 yılında İstabul’daki Beyazıt meydanında idam edilen 20 devrimcinin darağacındaki son sözleri ve sloganları yol göstericimiz olmalıdır.
 

Sayfalar