Pazartesi Mayıs 29, 2017

Misafir yazarlar

Güncele iliskin yazilariyla sitemize katki sunan yazar dostlarimiza ait bölüm

Faşist yalanlar: “Holodomor” ve “Acı Hasat” filmi (İngilizceden çeviren: Garbis Altınoğlu)

(Yazarın notu: Ben bu makaleyi yazarken kendime büyük ölçüde, West Virginia Üniversitesi'nden Mark Tauger'in araştırmalarının ortaya koyduğu kanıtları dayanak aldım. Tauger meslek yaşamını Rus ve Sovyet kıtlıkları ve tarımını incelemekle geçirmiş bir kişi. O bu konularda dünyanın öndegelen otoritelerinden biri ve araştırmaları, sahteliklerini boşa çıkardığı için genel olarak Ukrayna milliyetçileri ve anti-komünistlerinin içtenlikli nefretinin hedefidir.)

Ukrayna milliyetçi filmi “Acı Hasat”, Ukrayna milliyetçilerinin uydurduğu yalanların propagandasını yapmaktadır. Louis Proyect ise bu filme ilişkin değerlendirmesinde aynı yalanların propagandasını yapmaktadır.

Proyect, Jeff Coplon’ın 1988'de Village Voice adlı dergide yayımlanan, “Sovyet Holokostunun Peşinde: 55 yıllık Kıtlık Sağı Besliyor” başlıklı makalesine gönderme yapıyor. Coplon bu makalesinde, Sovyet tarihi üzerinde çalışan öndegelen “anaakım” anti-komünist Batılı uzmanların Ukraynalıları hedef alan kasıtlı bir kıtlık kavramını reddettiklerini gösteriyor. Sözkonusu uzmanlar bunu reddetmeyi sürdürüyorlar. Proyect bu olgudan hiç söz etmiyor.

1932-33'de SSCB'nde, Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'ni de kapsayan (ama onunla sınırlı olmayan) çok ciddi bir kıtlık yaşandı. Fakat, bir “Holodomor”un ya da or “kasıtlı bir kıtlığın” olduğunu gösteren hiçbir kanıta rastlanmadı ve bugün de böylesi kanıtlar yoktur.

“Holodomor” kurgusu savaştan sonra Batı Avrupa, Kanada ve ABD'ne sığınan Ukraynalı Nazi işbirlikçileri tarafından uyduruldu. Bunun ilk versiyonlarından biri Yurij Chumatskij'nin, 1986'da Avustralya'da “Ukrayna Asi Ordusu Gazileri” tarafından basılan Why Is One Holocaust Worth More Than Others? (=Neden Bir Holokost Diğerlerinden Daha Önemlidir?) adlı kitabıdır. Bu yapıt, fazla komünizm yanlısı oldukları ileri sürülen “Yahudilere” yönelik saldırının devamı niteliğindedir.

Proyect'in değerlendirmesi, Sovyetlerin tarımı kollektivizasyonu ve 1932-33 kıtlığına ilişkin şu sahtelikleri yineliyor:

* Köylüler genellikle, bir “ikinci serflik” olarak gördükleri kollektivizasyona direndiler.

* Kıtlığın nedeni kollektivizasyondu. Aslında ise kıtlık çevresel faktörlerden kaynaklanmıştı.

* “Stalin” –Sovyet yönetimi- kıtlığı kasıtlı olarak yaratmıştı.

* Kıtlık, Ukrayna milliyetçiliğini ortadan kaldırmayı amaçlıyordu.

* “Stalin” (Sovyet hükümeti), “Ukraynalılaştırma”, yani Ukrayna dili ve kültürünü özendirme politikasını desteklemeyi durdurmuştu.

Bu savların hiçbiri doğru değil. Kanıtlar bu savların hiçbirini desteklemiyor. Bunlar sadece, Ukraynalı milliyetçi çevrelerin, Nazilerle bağlaşmalarını ve Yahudi Holokostuna ve Ukrayna'da yaşayan Polonyalıların jenoside (1943-44 Volinya katliamları) tabi tutulmasına katılmalarını, Yahudileri, komünistleri ve savaş sonrasında da Ukraynalı köylüleri öldürmelerini ideolojik olarak meşrulaştırmak amacıyla ileri sürdükleri savlardır.

Ukrayna milliyetçilerinin sonal amacı komünizmle Nazizmin (komünizm günümüzün “demokratik Ukraynası”nda yasadışı konumdadır), SSCB ile Nazi Almanyası'nın ve Stalin ile Hitler'in eşdeğer sayılmasını sağlamaktır.

Tarımın Kollektivizasyonu- Gerçeklik

Rusya ile Ukrayna, bin yılı aşkın bir süredir birkaç yılda bir ciddi kıtlıklar yaşamışlardı. 1917 devrimine, 1918-20 döneminde daha da ciddi bir hal alan bir kıtlık eşlik etti. 1920-21 döneminde ülkeyi, hatalı olarak “Volga kıtlığı” denen bir kıtlık vurdu. 1924'te ve 1928-29'da yeniden yaşanan kıtlıklardan özellikle bu ikincisi Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'ni ağır biçimde etkiledi. Bütün bu kıtlıklar çevresel nedenlerin ürünüydü. Köylülerin Ortaçağdan kalma şerit ekimi metodu verimli tarımı olanaksız ve kıtlıkları kaçınılmaz kılıyordu.

Aralarında Stalin'in de bulunduğu Sovyet liderleri biricik çözümün tarımı, tasarlayarak model aldıkları ABD'nin Ortabatısındaki bazı çiftliklerde olduğu gibi, büyük fabrika-tipi çiftlikler temelinde yeniden örgütlemekte yattığına karar verdiler. Sovhozi'ler, ya da Sovyet çiftliklerinin başarılı olduğu görülünce tarımı kollektifleştirmeye karar verdiler.

Anti-komünist propagandanın savlarının tersine, köylülerin büyük çoğunluğu kollektivizasyonu kabul ettiler. Direniş sınırlı ve isyan eylemleri çok azdı. 1932'ye gelindiğinde, Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti de içinde olmak üzere Sovyet tarımı büyük ölçüde kollektifleştirilmişti.

1932'de Sovyet tarımı, bir dizi çevresel felaketin toplamıyla karşı karşıya geldi: bazı bölgelerde kuraklık; bazı bölgelerde aşırı yağış; pas ve is atakları (mantar hastalıkları); böcek ve fare istilası. Köylülerin bünyelerinin zayıflamasına paralel olarak zararlı otların ayıklanması ihmal edildi ve bu da hasadı daha da azalttı.

1932 sonbaharı ve kışında hasat başarısızlığının boyutları daha da netleşince Sovyet hükümetinin tepkisi değişti. İlk başta, yetersiz hasadın esas nedenlerinin kötü yönetim ve sabotaj olduğu kanısına varan hükümet çok sayıda Parti ve kollektif çiftlik yöneticisini görevlerinden aldı. (Ancak filmde Mykola'nın başına geldiği gibi herhangi birinin “idam edildiğini” gösteren bir kanıt yok.) Şubat 1933 başlarında ise Sovyet hükümeti kıtlık bölgelerine çok büyük ölçekli tahıl yardımı yapmaya başladı.

Sovyet hükümeti, kendi besin gereksinimlerini üretmeyen kentleri beslemek için ve fazla tahıla el koymak amacıyla köylülerin çiftliklerine örgütlü baskınlar da düzenledi. Bunun bir başka nedeni de vurgunculuğu engellemekti; bir kıtlık durumunda tahıl, şişirilmiş fiyattan yeniden satılabilirdi. Çarlık döneminde yapıldığı gibi yoksulların açlıktan ölmeye terk edilmesi istenmiyorsa kıtlık koşullarında tahılın özgür pazarda satılmasına izin verilemezdi

Sovyet hükümeti köylülere tarımsal çalışmada yardımcı olmak için siyasal bölümler (politotdely) örgütledi. Tauger şu sonuca varmıştı: “1933 hasadının 1931-32 hasadından çok daha büyük olmuş olması, aynı biçimde kırlardaki siyasal bölümlerin çiftliklerin daha iyi çalışmasına yardımcı olduğunu gösterir.” (Modernization, 100)

Çok sayıda insan kıtlık sırasında ölmüş, başkaları hasta ya da zayıf düşmüş ve daha başkaları da başka bölgelere ve kentlere kaçmış olduğu için 1933'ün iyi hasadı hayli küçülmüş bir nüfus tarafından kaldırılmıştı. Bu kıtlığa, kollektivizasyonun, hükümet müdahalesinin ya da köylülerin direnişinin değil, 1933'de artık ortadan kalkmış olan çevresel faktörlerin yol açmış olduğu gerçeğini gösteriyordu.

Tarımın kollektivizasyonu gerçek bir reform, Sovyet tarımının devrimci bir dönüşüme uğratılmasında bir dönüm noktasıydı. Buna rağmen bazı kötü hasatlar olacaktı; ne de olsa SSCB'nin iklimi değişmemişti. Fakat kollektivizasyon sayesinde, SSCB'nde sadece bir kez daha -o da 1946-47'de- yıkıcı bir kıtlık yaşandı. Bu kıtlığı en son araştıran (Melbourne Üniversitesine bağlı Tarihsel Araştırmalar Okulu profesörü- G. A.) Stephen Wheatcroft onun, çevresel koşullar ve savaşın yol açtığı aksaklıklar nedeniyle yaşandığı sonucuna varmıştı

Proyect'in düzmece savları

Proyect, tarihin kerameti kendinden menkul Ukraynalı faşist versiyonunu hiçbir eleştiri

yapmaksızın ve kayıtsız koşulsuz yinelemektedir.

* Bir “Stalinist ölüm makinası” yoktu.

* Kendini adamış Parti görevlileri “tasfiye ve idam edilmediler.”

* “Milyonlarca Ukraynalı devlet çiftliklerine ve kollektif çiftliklere girmeye zorlanmadılar.” Tauger, köylülerin büyük çoğunluğunun kollektif çiftlikleri kabul ettikleri ve bu çiftliklerde uyum içinde çalıştıkları sonucuna varıyor.

* Proyect, Ukrayna milliyetçilerinin “3-5 milyon zamansız ölüm” savını kabul ediyor. Bu doğru değil.

Bazı Ukraynalı milliyetçiler, Yahudi Holokostu'nun 6 milyon rakamına erişmek ya da onu geçmek için 7-10 milyon arası rakamlar veriyorlar. (Örneğin Chumatskij’nin başlığı, “Why Is One Holocaust Worth More Than Others?”/ “Bir Holokost Neden Diğerinden Daha Değerli Olsun?” olan kitabı.) “Holodomor” teriminin kendisi (“holod”=açlık, “mor” Polonyacada “mord”= “öldürme,” Ukraynacada “morduvati”=“öldürmek) de kasten, Holokost'u anımsatmak amacıyla türetilmişti.

En son akademik araştırma, kıtlıktan kaynaklanan ölüm sayısını 2.6 milyon olarak veriyor (Jacques Vallin, France Meslé, Serguei Adamets ve Serhii Pirozhkov, “A New Estimate of Ukrainian Population Losses during the Crises of the 1930s and 1940s/ 1930'ların ve 1940'ların Krizleri Sırasındaki Ukrayna Nüfus Yitimlerine İlişkin Yeni Bir Tahmin,” Population Studies 56, 3 (2002): 249–64).

* Jeff Coplon bir “Kanadalı sendikacı” değil, New-York'ta yerleşik bir gazeteci ve yazardır. Merhum Douglas Tottle’ın, Robert Conquest’ın düzmece Harvest of Sorrow/ Hüzün Hasadı adlı kitabına verilmiş makul bir yanıt olan Fraud, Famine and Fascism / Sahtekarlık, Kıtlık ve Faşizm adlı kitabı, (tıpkı Conquest'in kitabı gibi) SSCB'nin 1991'de dağılmasından bu yana yayınlanan ve eski Sovyet arşivlerinden gelen birincil kaynaklar selinin başlamasından önce yazılmış olduğu için büyük ölçüde eskimiştir.

* (1922-36 yılları arasında New York Times'in Moskova Büro Şefi olarak görev yapmış Anglo-Amerikan gazeteci- G. A.) Walter Duranty “omletler” ve “yumurtalar”a ilişkin (aşağıdaki- G. A.) açıklamasını, Proyect'in ileri sürdüğü gibi “Stalin'i savunmak için” değil, Sovyet hükümetinin politikasını eleştirmek için yapmıştır:

“Kaba bir biçimde anlatacak olursak, yumurtaları kırmadan omlet yapılamaz ve Bolşevist liderler, toplumsallaştırma doğrultusundaki kampanyalarının yol açabileceği insan kayıpları konusunda, Dünya Savaşı sırasında üstlerine, kendisinin ve tümeninin gerçek bir asker ruhuna sahip olduğunu göstermek için bedeli yüksek bir saldırıya geçme buyruğu veren bir general kadar kayıtsızdırlar. Hatta kendilerini, fanatik bir inancın canlandırdığı düşünüldüğünde Bolşevikler daha da kayıtsızdırlar.” (The New York Times, 31 Mart 1933)

Anlaşılan Proyect'in yaptığı, bu hileyi bir Ukrayna milliyetçi kaynağından kopya etmekten ibaretti. Çürük malzemeden çıkan ürün de çürük olacaktır.

* Proyect'in kaynak gösterdiği Andrea Graziosi bir Sovyet tarımı ya da 1932-33 kıtlığı uzmanı değil, gördüğü herhangi bir ya da tüm anti-Sovyet sahteliği/ sahtelikleri kabul eden bir ideolojik anti-komünisttir. Proyect'in alıntısının kaynağı, objektif araştırma yapmaktan uzak olan ve Ukraynalı milliyetçiler tarafından finanse ve redakte edilen Harvard Ukrainian Studies adlı dergidir.

* Proyect Sovyet Politbürosu'nun, kendisinin görmediği belli olan Aralık 1932 tarihli “iki gizli kararnamesi”ne göndermede bulunuyor. Bu kararnameler, “Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti dışındaki” yerlerde Ukraynalılaştırmayı durdurdu. Ukraynalılaştırma, Ukrayna

Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nde kesintisiz bir biçimde sürdü. Proyect'in ileri sürdüğünün aksine Ukraynalılaştırma “sona ermedi.”

* Proyect Sovyetlerin, “Ukrayna ulusunu ve özellikle de Ukrayna entellijetsiyasını fiziksel olarak yoketmeyi hedefleyen politikası”na ilişkin hiçbir kanıt sunmuyor; sunmuyor, çünkü böyle bir politika yoktu.

Sosyalizmin bir zaferi

Sovyetlerin, “Yeşil Devrim,” “harika pirinç” ve Çin'de ve ABD'ndeki su denetimi projeleri ile aynı düzeyde olan tarımı kollektifleştirmeleri 20. yüzyılın, toplumsal reformlarının arasında en büyüklerinden biri ya da en büyüğüdür. Komünizmin başarıları için Nobel ödülleri veriliyor olsaydı, Sovyet kollektivizasyonu, en öndegelen adaylar arasında yer alırdı.

Sadece Nazi işbirlikçileri değil, her renkten anti-komünistler de Sovyetler Birliği'nin tarihsel gerçekliğini içlerine sindiremiyorlar. Sosyal-demokratlar ve Trotskistler gibi kendilerini solda sayan pek çok kişi, faşist oldukları bilinen ve açıkça kapitalizmi savunan yazarların yalanlarını yineliyorlar. Tauger gibi Sovyet tarihini objektif bir tarzda inceleyen ve gerçeği, sevimli olmadığı zaman da söylemekte kararlı bilim insanları çok az ve onların sesleri, anti-komünist çarpıtıcılar korosu tarafından boğuluyor.

Kaynaklar:

Mark Tauger’in araştırmaları, özellikle, hepsine de internette erişilebilecek olan “Modernization in Soviet Agriculture” (2006); “Stalin, Soviet Agriculture, and Collectivization” (2006) ve “Soviet Peasants and Collectivization, 1930-39: Resistance and Adaptation” (2005)/ “Sovyet tarımında modernleşme” (2006); “Stalin, Sovyet Tarımı ve Kollektivizasyon” (2006) ve “Sovyet Köylüleri ve Kollektivizasyon, 1930-39: Direniş ve Uyum” (2005). Tauger'in diğer araştırmalarına şu sayfadan erişilebilir: : https://www.newcoldwar.org/archive-of-writings-of-professor-mark-tauger-...

Ayrıca benim; Blood Lies; The Evidence that Every Accusation against Joseph Stalin and the Soviet Union in Timothy Snyder’s Bloodlands Is False/ Kan Yalanları: Timothy Snyder'in Bloodlands Başlıklı Yapıtında Joseph Stalin'e ve Sovyetler Birliği'ne Yönelttiği Suçlamaların Hepsinin Yalan Olduğunun Kanıtları (New York: Red Star Press, 2013) adlı kitabımın I. Bölümüne bakılabilir. (Erişim adresi- G. A.) http://msuweb.montclair.edu/~furrg/research/furr_bloodliesch1.pdf

1946-47 kıtlığı için bkz. Stephen G. Wheatcroft'un, “The Soviet Famine of 1946-1947, the Weather and Human Agency in Historical Perspective”/ “1946-47 Sovyet Kıtlığı, Tarihsel Perspektiften İklim ve İnsan Etkisi”, Europe-Asia Studies, 64:6, 987-1005.

---------------------------------------------------------------------------------

Prof. Grover Furr, pek çok makalenin yanısıra aşağıdaki kitapların da yazarıdır:

1) Khrushchev Lied. The Evidence That Every “Revelation” of Stalin’s (and Beria’s) Crimes in Nikita Khrushchev’s Infamous “Secret Speech” to the 20th Party Congress of the Communist Party of the Soviet Union on February 25, 1956, is Provably False/ Hruşçov Yalan Söyledi. Nikita Hruşçov'un, 25 Şubat 1956'da SBKP'nin 20. Kongresi'nde Yaptığı Kötü Ünlü “Gizli Konuşma”da Stalin'in (ve Beria'nın) Suçlarına İlişkin “Açığa Vurmaların Tümünün” Yanlış Olduğunun Kanıtlanabileceğinin Verileri (2011)

2) The Murder of Sergei Kirov. History, Scholarship and the Anti-Stalin Paradigm/ Sergey Kirov'un Öldürülmesi. Tarih, Biliminsanlığı ve Anti-Stalin Paradigma (2013)

3) Blood Lies; The Evidence that Every Accusation against Joseph Stalin and the Soviet Union in Timothy Snyder’s Bloodlands Is False/ Kan Yalanları: Timothy Snyder'in Bloodlands Başlıklı Yapıtında Joseph Stalin'e ve Sovyetler Birliği'ne Yönelttiği Suçlamaların Hepsinin Yalan Olduğunun Kanıtları (2014)

4) Trotsky’s “Amalgams.” Trotsky’s Lies, The Moscow Trials As Evidence, The Dewey Commission. Trotsky’s Conspiracies of the 1930s, Volume One/ Trotski'nin Alaşımları. Moskova Duruşmalarının Işığında Trotski'nin Yalanları ve Dewey Komisyonu. Trotski'nin 1930'lardaki Komploları, Cilt I (2015)

5) Yezhov vs. Stalin: The Truth About Mass Repressions and the So-Called ‘Great Terror’ in the USSR/ Yejov Stalin'e Karşı: Kitlesel Bastırmalara İlişkin Gerçek ve SSCB'ndeki Sözde 'Büyük Terör' (2016),

Bu kitapların hepsi Amazon.com.'dan satın alınabilir.

Prof. Furr'un bazı makale ve röportajlarının yanısıra kitaplarının bir bölümü de Türkçeye çevrilmiş bulunuyor. Bunları şöyle sıralayabiliriz:

1) Hruşçov'un Yalanları. SBKB (B) XX. Kongresinde Yapılan Suçlamalar Hakkında (Yordam Kitap)

2) Sergey Kirov Cinayeti (Yazılama Yayınevi)

3) Stalin ve Demokrasi Trotskiy ve Naziler (Yazılama Yayınevi)

NOTLAR

1) Volinya ve Doğu Galiçya katliamları, Mart 1943-Aralık 1944 döneminde, o sıralar Nazi Almanyası'nın işgali altında olan Polonya topraklarında Ukraynalı faşistler tarafından gerçekleştirildi. Volinya; Polonya, Ukrayna ve Belarus sınırları boyunca uzanan bölgenin ve Galiçya da gene Polonya ile Ukrayna sınırları boyunca uzanan bölgenin adı. Doruk noktası Temmuz-Ağustos 1943'de yaşanan bu trajedide çoğu kadın ve çocuk olmak üzere 75,000 ila 100,000 insanın öldürüldüğü tahmin ediliyor. Katliam kararı, OUN-B'nin (Ukrayna Milliyetçileri Örgütü) Bandera fraksiyonunun Şubat ya da Mart 1943'de yapılan İkinci Kongresinde alındı ve bu örgüte bağlı olan UPA (Ukrayna Asi Ordusu) tarafından gerçekleştirildi. (G. A.)

Grover Furr

Counterpunch, 3 Mart 2017

İngilizceden çeviren: Garbis Altınoğlu

Kopuşun İçindeki Kopuş: İbrahim Kaypakkaya / (Bekir Sami Paydak)

İbrahim Kaypakkaya'yı 71 kopuşunda öne çıkaran özelliği, Kemalizm ve aydınlanma hattına karşı fırlattığı oktur. O, kopuşun içindeki kopuştur. Pasifist ve kitle kuyrukçusu çizgiye karşı 71'in tüm pratik çizgisi ortak olsa da İbrahim teoride de bunun aşılmasını sağlayan temeli kurmuştur. Burjuvazinin ilerlemesinden kendine pay biçen, bunun üzerinden kendilerine bir rota ve ortaklaşma belirleyenlere karşı İbrahim, devrimci mücadele çizgisinin yaşamıyla izdüşümü, kurduğu teorisiyle cephaneliğidir. O cephaneyi tüketmeye ve unutturmaya çalışanların varlığı, devrimciliğin önündeki en büyük engellerden biri olmuştur. İbrahim'i “ser verip sır vermemeye” indirgeyen, onu yıkıcılığının dışından anmaya çalışan duygusal solculuk, aslında İbrahim'in yaratmaya çalıştığını yok eden, solun içindeki burjuvazinin dolaylı ve dolaysız izdüşümleridir.

Kemalizmin “ilericilik” safsatalarıyla meşrulaştırılmasının, bir devrimci kökene indirgenmesinin ve bunun üzerinden bugün hâlâ devam eden düzen içi arayışların kökeninde, ülke solunun çarpık varoluşsal ortaya çıkışıyla birlikte, Marksizmin kurucularının da dolaylı olarak payı vardır. Yani hatanın önemli bir bölümü de içimizdedir. Marksizmin kurucularının Hindistan özgülünde İngiltere sömürgeciliğine dolaylı olarak atfettiği ilerici-sınıfsal mücadelenin önünü açmaya yarayan “kötülük” rolü, Amerikan ve Fransız burjuva devrimlerine aydınlanmacı eksenden yaklaşarak atfettiği önem, Marksist hattın bir bölümünün uzun vadede aydınlanmacı evrende, burjuvazinin “sol” bir varyantı olarak kalmasını sağlayan temeli hazırlamıştır. Köleliği kaldıran Amerikan iç savaşı ve devriminin aslında bir ilerleme mi gerileme mi olduğu politik devrimi hedefleyenler açısından tartışmalıdır. Kölelik görünürde kalkmıştır, ama başka ve daha geri bir kölelik biçimi kendini inşa etmiştir. Tarım aristokrasisinin çıkarını yansıtan klasik köleci düzenin yerini sanayi sermayesinin proletarya kurumundaki köleliği almıştır. Klasik kölelik, bir insana emeğini zorla bir sahibe bağımlı kalmasını sağlarken, modern kölelikse, piyasa içindeki emek gücünün özgür metalaşmasını getirmiştir. Yani biri, zora dayanan bir sistemken, diğeri sömürülenin sömürülmeyi özgürce kabul edişi ve gönüllü olarak emeğini satışını getirmiştir. İnsanın gönüllü olarak kendini köleleştirmesi, bir sömürücüye tabi kılması tarihin ilerlemesi değil, gerilemesidir özünde. Tarihin gerilemesini göremeyenler, burjuvazinin sömürülen toplumsallık içindeki hegemonyasını sağlamlaştırmışlardır. İşçinin rotasının devrim değil, hayat şartlarının düzeltilmesine kilitlenmesini sağlayanlar, onun suni dengeyi kuran hareket denklemine sıkıştığı sürecin parçası olmuşlardır.

Fransız burjuva devriminde burjuvazi ile aristokratik çevrelerin çatışması, kendini kültürel-ideolojik alanda, laiklik başlığında göstermiştir. Laiklik, yeni gelişen ve iktidarını kurmak isteyen sömürücü sınıfın eski iktidar sahibi sınıfa karşı toplumsal alanda meşruiyet ve destek yaratma aracı olmuştur. Yıkılmakta olanın diniyle uğraşıp yeni iktidar olanın aracıyla uğraşmayanlar, burjuva hegemonyasının sol ve sömürülen toplum içindeki gönüllü taşıyıcıları olmuşlardır. Burjuvazinin aydınlanma-ilerleme-laiklik evreninin bir parçası ve sahiplenicisi olmak, solun burjuvazinin yarattığı kültürel-ideolojik söylemleri benimsemesini, bunun sonucunda da varlığını modernitenin içindeki yıkıcı değil, düzenleyici bir hatta kurmasını sağlamıştır. Bu varlığın ters yüz edilip yıkıcı-devrimci bir diyalektiğe dönüştürülmesinin arayışıysa, Narodniklerden Bolşeviklere ve Spartakistlere o hattın ardılı Maoistlere ve Guevaristlere, tüm politik devrimcilerin teorik-pratik konusu ve mücadelesi olmuştur.

Bu bağlamlar üzerinden, solun içinde iki tarihsel hat ortaya çıkmıştır. Bir taraf, Marksizmin kurucularının İngiltere sömürgeciliğinin Hindistan'da oynadığı zorunlu tarihsel ilerici rol analizi üzerinden varlığını kuranlarla oluşmuş, diğer tarafsa, Marksizmin kurucularının sömürgecilik üzerinden elde edilen artı değerin bir kısmının İngiliz proletaryasına dağıtımıyla işçilerin nasıl sisteme entegre edilip, devrimciliğinin yok edildiğinin analizine katılım üzerinden oluşmuştur. Bir taraf, sömürülenlerin burjuva evrende hayat koşullarının düzeltilmesi üzerinden hareketini kurarken, diğer tarafsa, suni dengenin kırılması, reddi, yani çelişkilerin keskinleşmesi üzerinden kendini kurmuştur. Bir taraf, burjuvazinin laiklik-din çatışmasının parçası ve bunun burjuvaziyle birlikte gönüllü “savaşçısı” olmayı tercih etmişken, diğer tarafsa, oklarını yıkılmış olana değil, iktidar olana, yani burjuvaziye yöneltmeyi ve yapay bir kültürel savaşın değil, tüm sömürülenleri kapsayan devrimci bir mücadelenin savaşçısı olmayı tercih etmiştir.

Sonuç olarak bu iki tarihsel hattın yansımalarının biri, Marksizmin ekonomik determinizme indirgendiği, burjuvazinin ilerleme evreninin peşinden sürüklenen çizgiyi oluşturmuştur. Bu çizginin ülke solu üzerindeki yansımaları, TC işgalciliğinin Kürt isyanları ve Dersim direnişine karşı katliamlarını “ilericilik” söylemiyle meşrulaştırıp, sömürgeciliğin yanında duran, mücadele perspektifi suni dengeyi kırmaya ve çelişkileri keskinleştirmeye yönelik bir çizgiyi değil, düzen içi çözümleri ve ittifakları hedef alan bir çizgiyi oluşturmuştur.

Diğer tarihsel hatsa, Marksizmi yıkıcı devrimci diyalektikle bütünleştirip, teorik cephaneliğini ve örgütlenme şematizmini burjuva uygarlığın alanının tamamen reddi ve yok edimi üzerinden kurmuştur. Düzen içi arayışların, egemen kliklerinden herhangi birinin peşine savrulmanın, kitle kuyrukçuluğunun ve pasifizmin reddi, politik devrimcilik, öncülüğü inşa edebilme ve kapitalizme karşı silâhlı mücadeleyi bugünden hayata geçirerek sistemin yıkımını ve gündelik hayatın dönüşümünü mevcut andan başlatmak, Marksist devrimciliğin ve onun ülke özgülünde yansıması olan 71 devrimciliğinin bugüne uzanan mücadele hattı olmuştur.

Halk savaşının inşasında Mahir'in PASS stratejisi, modernite solculuğunun aşılmasında da İbrahim bugün hâlâ rotamızı belirlemeye devam ediyor. İbrahim'in Kemalizm-aydınlanma evrenine karşı fırlattığı ok, Mahir'in teorik atılganlığı ve yaratıcılığı ve her iki çizginin devlet ve burjuvazinin ilerleme çizgisinin dışında kurduğu devrimci pratik hat, bugünün devrimcileri için bütünleştirilecek ve geliştirilecek bir çıkış noktası olmayı sürdürmektedir. Ne Kemalizmin “ilerici” safsatalarıyla kabulü ve bunun üzerinden düzen içi ortaklaşmalar ne de silâhın ertelemeci anlayışla reddi...

 

Bekir Sami Paydak – İŞTİRAKÎ

Devrim ateşini kuşanan KAYPAKKAYA 68 yaşında (KASIM KOÇ)

İnsanoğlu iki ayaklar üzerine dikildiği günden itibaren yürüyen, irdeleyen, düşünen, yaratan, yarattığı tarihi ortadan bölen, ters çeviren, savaşlar çıkaran ve yürüten bir tarih yarattı. Kıtalar’dan kıtalara koşan, keşifler yapan, “medeniyetler” adı altında savaşlar yürüterek ismini tarihe yazanlar geldi geçti şu yeryüzünde. İmparatorluklar kurdular. Kurdukları saltanatlarla kendisinden olmayanları kılıçtan geçirdiler.

Asi Dersim dağlarında Jar kültürü ve inancını benimseyen, Ana Fatma diyarı olarak bilinen Kızılbaş dergahın üzerine ordular sürdüler. Kılıçtan geçirip, süngü ucuna taktılar. Munzur, Mercan, Harçik nehirleri kan kırmızı insan cesetleriyle aktı. Saltanatların kurallarına uymayan, doğadan gelip doğaya giden inancın dergahında oluk oluk kan akıttılar.

Jar’ı astılar süngü ucuna.

Gök kubbenin altında yaşayan insanoğlunun oluşturduğu zulüm kalelerine boyun eğmeyenler de vardı elbette. Kurulan o demirden imparatorlukların saltanatlarına isyan eden yıkıcılar, saray ve sultaları yıkarak tarihe adlarını yazanlarda vardı.

Demirci Kawanın Newroz ateşini 19. yüzyılda harlayarak devrim-Sosyalizme dönüştüren Kaypakkaya, Jarın Süngüye takıldığı dağlarda devrim ateşini omuzlar. Onların acılarını, dertlerini ve ezilmiş kimliklerinden ötürü soykırımların dergahını kendisine mesken eyler, bu ruhla Kaypakkaya isyan ateşini Dersim dağların zirvesinde devrimci ateşin bilinciyle harlandırarak büyütür.

Hedefine Saltanatları yıkmayı koyan ve yönünü doruklara çevirerek, dağlara sığınır. Dağlardan sultaları kuşatan ateşi yakan Kaypakkaya ve yoldaşları günlerden bir gün Munzur gözeleri olarak nam alan mekana sevda bağlarlar.

Munzur gözelerine doğru patika yolda yürüdüklerinde son baharın sararmış renkleri sarmalamıştı Munzuru. Toprak hafif don tutmuş, ılık bir rüzgarın estiği, güneşin yatay ışınların doruklarda kaybolmaya doğru gittiği vakitler de Munzur gözelerine vardılar. En önde yürüyen tüm dikkatleri üzerine çeken omzunda Kırması, bir Tüfek namlusundan ordu yaratma ruhuna sahip, Kıvırcık Saçlı, hemen arksın da Prometheus’un ve demirci Kawanın ateşini büyüten, Munzurların zirvesinde ateşi yakan Kaypakkaya, Kaypakkaya’yı bir adım geride takip eden Muzaffer Oruçoğlu vardı.

Maya çaldılar Munzurun böğründe akan süt pınarına, daha önce kurdukları partinin isimlerini o gün orada açıklayıp yürüdüler Munzur dağın bağrına. Kurdukları partinin etrafında yoksulları toparlamak için Köy köy, mezra mezra, dağ dağ dolaştılar…

Kış üstlenmesi için Konakladıkları Vartinik mezrasında Kawa’nın ateşini yaktılar. Dorukların dondurucu ayazın içerisinde ateş topun alevleri yükseldiği vakit, Fehmi Altınbilek komutasında ki müfrezesi tarafından 24 Ocak 1973’de kuşatıldı Vartinik.

Alişerlerin mavzer çattığı, Said Kırmızıtoprak’ın (doktor Şivan) asi dik yürüdüğü patikalarda Kıvırcık Saçlı dövüşerek devralmıştı kavgalarını.

Kuşatmaya gelen askeri müfrezenin, “teslim olun” çağrısına Kıvırcık Saçlı Vartinik zirvelerinde tüfeğini ateşledi. Parmağı tetik düşürdüğünde kırmanın namlusundan çıkan kurşun ayazı yaktı, sarp kayalıkları kaplayan kara saplandı. Dağın Partizan Öykülerin ilk kurşunu böyle yankılandı heybetli Vartinik dağında.

Namlulardan çıkan kurşun vızıltıları ayazda iç içe girdi.

Sis Haydaran dağını-Vartiniği içine almış, karanlık bulut kütlesine dönüşmüştü. Namlulardan çıkan alevler dağları bir aydınlatıyor tekrar karanlığa gömüyordu. Barut ve kan kokusu sise karışarak dağların kuytuluklarına çekildiğinde kurşunlar sustu. Dağlarda ıslık çalarak esen deli rüzgarın uğultusu Urartuların oydukları kayalıkların inine çekildiği vakit Kıvırcık Saçlı kar beyazını kanıyla kızıllaştırmıştı. Oracıkta, buz dağın zirvesinde emekçilerin, yoksulların gönlünde taht kurdu, ellerde düşmeyen meşale, dillerde dinmeyen bir şarkı oldu Kıvırcık.

“İnce uzun boyu, Kıvırcık saçı

Halkını sevmektir onun tek suçu,

Ali Haydar Yıldız ölmez ağlama bacım…”

Ali Haydar Yıldızın toprağa tohum olduğu Dersimin kadim dağlarında Kaypakkaya’nın sol yanı buz keser, öyle esir düşer Fehmi Altınbilek müfrezesine. Sonra Amed zindanlarında Kawanın demirinde dövülerek çelikleşen, çeliğin aldığı su ile resmi tarihi ters yüz eden, yırtıp çöpe atan bir gelenek yaratır.

Altın çağ yürüyüşünde ender komünistler unvanını alarak tarih sayfalarında yerini alır. Kaypakkaya omuzladığı tarihsel görevle, devrimin görev ve sorumlukların bilinciyle emekçilerin ateşini kuşanır, bedeni parça parça edilir ama o fikirlerinden asla taviz vermez, sır vermeme ilkesini öğretir, örnek olur…

18 Mayıs 1973’de tarihe not düşerek efsaneleşir.

18 Mayısı Unutma!

Kaypakkaya 68 yaşında, yaşıyor.

“Halkın Sanatçısı ve Halkın Savaşcısı YETİŞ YALNIZ Yoldaş'a”

gider,

…gider, nice koç yiğitler gider

Senin de içinde bir oğlun varsa çok değildir,

Ey mavi gök!

Ey yağız yer bilesin ki,

Yüreğimiz kabına sığmamakta

Örsle çekiç arasında yoğrulduk

Hıncımız derya gibi kabarmakta”

Dersim toprakları nice yiğitlere tanıklık etmiştir. Karanlığı aydınlığa dönüştürme mücadelesinde dağların dokruklarını mesken eyleyenler, özgür gelecek düşlerimizi mutlaka gerçekleştireceklerdir.  Geleceğe dair düşlerimizi gerçekleştirmek için mücadelenin her alanında en önde koşan, şairin deyimiyle 'en hızlısı' olan Yetiş Yalnız yoldaşımızın acı haberi hüzün ve öfkemizi iç içe katmıştır.  O, 'halkın sanatçısı, halkın savaşcısıdır' şiarını en özümseyenimizdir. Sanatını halk için, halkların gelecek umudunu marşlara, ezgilere, klamlara taşımış ve mücadelemizin bir parçası haline getirmiştir. Birlikte yürüttüğümüz kolektif çalışmalar, sayısız konserler, katıldığımız eylemler, üretilen besteler sanatsal çalışmalarımıza büyük katkılar sunmuş ve bizde derin bir tercübe bırakmıştır.

Yetiş yoldaşın mütevazi ve dürüst kişiliği dışında, kararlılığı ve inançlı duruşu bize her dönem ve her koşulda örnek olmuştur. Yaşadığı Avrupa şehirlerinde kapitalist-emperyalist yozlaşmış, metalaşmış kültür ve sanat anlayışına karşı, daima devrimci kültürü-sanatı savunmuş ve geliştirme adına mücadele yürütmüştür. Avrupa metropolleri'nin sunduğu imkan ve olanakları elinin tersiyle itmiş, hayatının her alanında ezilenlerin kavgasına dahil olmuştur.

Yetiş yoldaşın üstün müzikal yeteğeni, ısrar ve azmin göstergesiydi. Eline aldığı her müzik enstrumanını kısa sürede çalabilme yeteneğine sahipti. Yaratıcıydı, her koşulda zoru başarabilen ve hiçbir görevden geri durmazdı. Sanatın özgürlüğü ve sanatçının örgütlenmesi adına birçok çalışmaya öncülük etmişti. ATİK (Avrupa Türkiyeli İşçiler Konfederasyonu) bünyesindeki kurumlarımıza önemli katkılar sunmuştur. Üyesi olduğu derneklerde oluşturduğu ve çalıştırdığı koro'lar ve müzik grupları uzun süre güzel çalışmalar sunmuştur. Grup Şiar içerisinde uzun bir dönem grup elemanı olarak görev aldı. Grubun 'Yılmadık' adı altında çıkan albümünde yer almıştır. Partizan Ozanlar geleneğini iyi bilen, eserleri araştıran, ulaşan ve geleneğimizin eserlerini yeni yorumlama noktasında önemli çalışmalar sunmuştur. Partizan Müzik Topluğu oluşturmada önemli katkılar sunmuş ve çalışmaları ileri taşıma noktasında hiçbir görevden kaçınmamıştır.

Yetiş yoldaşla birlikte birçok ülkede ve şehirlerde konserler verdik. Enternasyonal mücadele alanında sanatsal çalışmalar içerisinde yer aldık. Son konserimizi Dersim'de verdik. Dersim'de ayrı bir mutluluk içerisindeydi. Bir hasretin sona ermesi gibi daha heyecanlı ve coşkuluydu. Bir kutup yıldızı misali parlayan gözlerinden mutluluğunu çevresine yansıtıyordu. Veda vakti geldiğinde, sıkıca sarılması ve yoldaş sıcaklığında gülümsemesini, 'kendinize çok iyi bakın!' demesi, hiç aklımızdan çıkmamaktadır.

Sınıf mücadelesini en doğrukta yürütmek ve devrim düşlerini gerçekleştirmek için, o da dağların doruklarını mesken eyleyenlerdendi. Bağlamasını hiçbir zaman elinden düşürmeyerek, Munzur beraklığındaki güçlü sesini bu defa Dersim dağlarının doruklarından bizlere seslenecekti.

Yetiş yoldaş Partizan Ozan geleneğinin en son temilcilerindendir.

Onun bizlere bıraktığı ter temiz, lekesiz mücadele bayrağını miras kabul edip, geleceğe taşımanın onurunu duyuyoruz.

Onu her daim, marşlarımızda, kavga türkülerimizde yaşatacağız!

Yetiş yoldaş şahsında Dersim/Aliboğazın'da ölümsüzleşen oniki partizan yürekleri........, oniki dağ parçasını......., oniki kızıl karanfileri......saygıyla anıyoruz!

Selam olsun karanlığa karşı gökyüzünün mavi rengini, güneşin aydınlığını özgür geleceğe taşıyan halk savaşçılarına...

 

UMUDA HAYKIRIŞ”

CHP Sosyalist Enternasyonel’den çıkartılmalı… – Ahmet Nesin

Oldum olası insanın içinde bir umut olmalı diye düşünürdüm gençliğimden beri. Hâlâ aynı şeyleri söylüyorum ama kimi konularda zorlamanın bir anlamı kalmadığına inandım. Esasında böyle düşünmeme neden olan da CHP oldu, CHP’nin ne kadar çok sosyal demokrat bir parti olmasını arzulasam da, onlar bunun asla mümkün olmayacağını haykırdılar kendimi bildim bileli. CHP sosyal demokrat parti olacak da, üye olacağımdan değil, Türkiye’nin böyle bir partiye gereksinimi olduğundan.

Hangi olayı anımsatayım ki, en iyisi ilk gençliğimden başlamak. Benim yaş grubum darbesiz bir dönem yaşamadığından 12 Mart darbesini çok iyi anımsar. Tabi bir de 12 Mart darbesinin 3 gün öncesi 9 Mart darbe girişimi var. 9 Mart darbe girişiminin meşhurları çoktur, bunlardan biri de, asker olan hava kuvvetleri komutanı olan Muhsin Batur’dur. Dönemin cumhurbaşkanı ve genelkurmay başkanı son anda vazgeçince başarısızlıkla sonuçlanan başarısız darbe komutanı Batur 12 Mart darbesinin de komutanı olmuş, beraber yola çıktıklarını hapsettirmiş ve onlara işkence yapılmasına sessiz kalmıştır. Son yaşadığımız başarısız darbeye ne kadar çok benziyor değil mi, sanki hık demiş de burnundan düşmüş gibi…

CHP’nin anlayamadığım demokratlığı burada başlıyor benim için. CHP darbe hükümetine 2 başbakan ve çok sayıda bakan vermiştir. Demokratlığı bununla kalsa iyi, sonraki seçimlerde darbe generali Muhsin Batur’u senatoya taşımış ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinin adayı olarak göstermiştir. Tabi bu arada Muhsin Batur gibi faşizmin uygulayıcılarının astırttığı Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamına da oy vermiştir.

İşin ilginç yanı o dönemin CHP genel başkanı İsmet İnönü Denizlerin asılmaması için ciddi bir şekilde uğraş vermesine karşın yeteri kadar demokrat olmadığı gerekçesiyle koltuğundan edilmiş ve yerine Bülent Ecevit gelmiştir. Ne ilginçtir ki Muhsin Batur’u cumhurbaşkanı adayı yapan zihniyet Ecevit zihniyetidir ve seçilmesine de ramak kalmıştır. Bülent Ecevit daha sonraki yıllarda ne kadar demokrat olduğunu Fethullah Gülen’le dostane ilişkilerini pekiştirerek kanıtladı esasında.

Daha sonraki yıllarda koalisyon ortağı olarak iktidara gelen CHP’nin 12 Eylül darbesinin faşist yasalarına ne kadar duyarlı davranmıştır, bunu hep beraber yaşadık esasında. Ne yüzde 10’luk baraj değişti ne de seçim yasaları.

Son döneme baktığımızda en felaket dönemi görüyoruz esasında. Faşist bir partinin emirlerini yerine getirmiştir CHP ve anayasaya aykırı olduğunu bildiği ve söylediği halde vekillerin dokunulmazlıklarının kaldırılmasına parmak kaldırmış ve şu an HDP eş genel başkanlarının ve kimi vekillerin tutuklanmasına ön-ayak olmuştur. Belki de o yüzden referandumda alınan yüzde 48’lik oyu kendi oyları sanmaya başladılar.

Şimdi benim için zurnanın zırt dediği noktaya geliyorum. CHP son anayasa değişikliğinde, yani referandum günü gelene kadar çok iyi çalıştı, bu değişimin bir rejim değişikliği olduğunu söyledi, faşizme geçit vermeyeceğini söyledi, bunu kimse inkar edemez.

Anlamadığım nokta şu: “Benim rejim değişikliği, faşizm ve diktatörlük dediğim her şeye CHP de, Avrupa Birliği meclisi de rejim değişikliği, faşizm ve diktatörlük dedi ve Türkiye ile ilişkilerini dondurdu…” İşte CHP niye burada anti-faşist bir tutum sergilemek yerine AKP ve MHP’yle birlikte oy kullandıça  CHP bu oylamada, Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi’nde Erdoğan ve AKP faşizmine uygun oy vermesinin yanı sıra bir de açıklama yaparak kınamış.

Kendi ülkesini anlayamayan, gençlik kolları üyelerinin anti-faşist mücadelesine ket vuran partinin hâlâ niye Sosyalist Enternasyonal’e üye olduğunu anlayan var mı, bence gerçekten anlayan varsa bana da anlatsın yada CHP Sosyalist Enternasyonal’den çıkartılsın

Ne Macron Ne Le Pen

Fransa’da yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk turu sona erdi. İkinci tur Macron ve Le Pen arasında geçecek.
Anketler, zaten çok uzun zamandır Marine Le Pen’in ikinci tura kalacağını söylüyordu. Macron ise Sosyalist Parti’deki dağınıklık sayesinde ikinci tura kaldı.
Süreçte herkes, solcu cumhurbaşkanı aday adaylarına dair şakalara tanıklık etti. Benoît Hamon’un seçilmesi sonrası birçok solcu, Manuel Valls önderliğinde gemiyi terk etti ve böyle birine güven duyabileceklerini ortaya koydular.

İlk turda Sosyalist Parti iflas etti. Hatta öyle ki parti, kampanya masraflarını kıt kanaat karşılayabilecek bir sonuca ulaştı.Fillon’un kampanyasını dinamitleyen bir dizi skandal, süreci onun aleyhine çevirdi. Böylelikle Macron, at koşturabileceği bir alan buldu kendisine.

Macron Bizim Sınıfımız İçin Ne İfade Ediyor?

Ne Cumhuriyetçiler ne de Sosyalist Parti ikinci tura kaldı, esasında hiçbir şey değişmedi.
Eğer Macron, Sosyalist Parti’de olmasaydı, burjuva medyanın takdim etmekten hoşlandığı yeni veya farklı bir siyasetçi olamazdı.
Onun Holland hükümetinde ekonomi bakanlığı yapmış olması, bize karakteri hakkında çok şey söylüyor. Holland döneminde işçi sınıfına ve halka karşı bir yığın saldırı gerçekleştirildi (Sorumluluk Anlaşması, ANI-Ulusal Mesleklerarası Anlaşma, Macron Kanunu ve İş Kanunu). Macron’a göre, ciddi tepkilere yol açan iş kanunu (El Khomri Kanunu) yeterli değil, on tane daha kanun çıkartılmalı!

Burada Fillon’un ilân ettiği, topluma karşı yürütülecek yıldırım harbinden başka bir şey önerilmiyor.Tartışmalar, toplantılar ve mülâkatlar esnasında Macron, programının özünü ifşa etmeme konusunda azami bir dikkat gösterdi.Macron, ne pahasına olursa olsun, sadece boş formüller önerip durdu. Farklı görünmeye çalışsa da bu farklılık sadece görünüşteydi. O siyaseten ham ve taze olduğunu söyleyip durdu, ısrarla genç olduğundan bahsetti.Derine indiğimizde onun halka karşı savaşa hazırlandığını anlıyoruz. Holland’ın beş yıllık iktidarı sonrası ikinci döneme hazırlanıyor. Yerel hükümetlerden 10, devletten 25, toplumsal sahadan 25 milyar avroyu bulan bir tasarrufu öngördüğünü söylüyor.
İş kanunundan çıkartılan tazminatla ilgili tavan değer yeniden masaya getirildi. Macron, işsizlik yardımını düşürmek istiyor.Diğer yandan cumhurbaşkanı adayı, Fransa’nın emperyalist ve işgalci gücünü artırmak istiyor. Holland’ın isteği üzerine savunma bütçesinin GSMH içerisindeki payını yüzde iki artırmak niyetinde, ayrıca bir aylık zorunlu askerliği gündeme getirecek.Sistem dışı bir isimmiş gibi takdim edilen Macron, aşina olduğumuz bir siyasetçi.Süreç içerisinde Bayrou ve Valls’in destekçilerinin ödüllendirileceğine hiç şüphe yok.

Kapitalist Sistemde Faşizmin Yükselişi

Marine Le Pen’in ikinci turda seçilmesi zayıf bir ihtimal olsa da faşizmin yükseliş eğiliminin yeni hükümetin kurulacağı dönemde daha da hızlanacağını görmek gerek.Ulusal Cephe, politik hayat içerisinde belirli bir istikrara kavuştu, kampanyası dâhilinde belirlediği konu başlıklarının gündemi belirlemesini sağladı. Artık bu partinin son seçimlerde alt edilmesi ve belirli bir seçmen kitlesine kavuşmasına mani olunması pek mümkün değil.Macron, sadece faşizmin bu yükseliş eğilimini pekiştirmeye yarayacak.Finans kapitalin temsilcisi olarak Macron, sadece kapitalizmin krizinin yükünü işçilerin sırtına yüklemek dışında bir şey yapmayacak.Ulusal Cephe, “küreselci” Macron’a karşı korumacı politikayı önererek nüfuzunu artıracak ve işçi sınıfını bölmeye devam edecek.


Macron adına dağıtılmış bir bildirinin faşizmin yükselişini durdurması mümkün değil.Faşizmi durduracak tek şey, oluşturulacak bir cephe, geniş kitlelerin, emekçi mahallelerin ve işyerlerinin örgütlenmesi, ırkçılığa ve cinsiyetçiliğe karşı tüm işçiler arasında yapılacak çalışma, burjuvazi ve devletine karşı devrimci mücadelenin kavuşacağı net stratejik çizgidir.Faşizm, ayrıca dünyanın tüm mazlum işçileri ve halkları, bilhassa Fransız emperyalizminin zulmettiği halklarla kurulan uluslararası dayanışma ile durdurulabilir.

Partimizi Güçlendirelim, Kavgaya Hazırlanalım!


Cumhurbaşkanlığı seçimlerine karşı halkı seferber etmeye mecburuz.Dayanışma, oy sandıklarında değil, sokakta inşa edilir. Hepimizin beklediği, iktidar karşıtı gerçek güç, ancak bu sayede teşkil edilebilir. Önümüzdeki beş yıllık dönemde yoğunlaşacak mücadelelere şimdiden hazırlanmak gerekmektedir.
Proletarya, faşizmin yardımına başvurmaya hazırlanan, saldırgan emperyalist burjuvaziye karşı mücadeleyi kazanmak için partinin genelkurmaylığına ihtiyaç duymaktadır. Sosyalist devrime doğru ilerlemek için MKP’nin pekiştirilmesi, güçlendirilmesi gerekmektedir. Faşizme doğru ilerleyişi bir tek sosyalist devrim durdurabilir. Kapitalist sistemin doğasından kaynaklanan çelişkileri ve yol açtığı krizleri bir tek o çözüme kavuşturabilir.
Burjuvazinin seçimine karşı devrimci boykot yolunu açmak için sınıfın birliğini devrimci temelde geliştirmek amacıyla 1 Mayıs boyunca çalışmalar yürüteceğiz.


Ne Macron, ne Le Pen, seçimleri boykot et!


Nerede zulüm varsa, orada direniş vardır!


Proletaryayı emek karşıtı tedbirlere ve faşizmin yükselişine karşı örgütleyelim!


Fransa Maoist Komünist Partisi

Ermeni soykırımında karadeniz'e çuvallarla atılan insanlık:Tamer Çilingir

Bugün Ermeni soykırımının tarihsel nedenlerini daha iyi anlayabilmek için Osmanlı İmparatorluğu’nda 1876 yılında II. Abdülhamid tarafından ilan edilen anayasal yönetim olan 1. Meşrutiyet dönemine gitmek gerekir. 1876’dan 1923 yıllarına kadar yaşanan süreçte Ermeni, Süryani ve Rumlar soykırımına uğratılmıştır, yok edilen sürgün edilen bu halkların ardından tek ulus, tek din temeli üzerinde yeni bir devlet inşa edilmiştir.

Bu soykırım, 1915’e, 24 Nisan’a sığdırılacak bir soykırım değil. 1876 ile 1923 yılları arasında Osmanlı vatandaşı olarak bilinen 4.5 milyon Hristiyan hayatlarını kaybetti, binlerce yıldır yaşadıkları topraklarından sürgün edildi.

Bu sürecin başlangıç dönemi olan 1876 dönemi, Osmanlı’nın Batılı devletlerce hasta adam ilan edildiği ve Osmanlı feodalizminin artık sonlandırılması gerektiği fikirlerinin özellikle Osmanlı içerisinde Jön Türk diye bildiğimiz hareketle başlayan bir süreçtir. 1 Meşrutiyetin ilan edilmesiyle birlikte Abdülhamid tahta çıkarıldı, parlamento açıldı ve ilk kez Anayasa yürürlüğe girdi. Bu aslında bir burjuva devletin olmazsa olmaz temel taşlarından birisiydi. Ancak bu gündeme getirilirken bir parantez içerisinde padişahın parlamentoyu kapatılabileceği, Anayasayı fesh edebileceği bir madde eklendiğinden çok kısa bir süre sonra bir ay gibi bir süre sonra Abdülhamid, parlamentoyu kapattı, Anayasa’yı kaldırdı ve özellikle Süryani ve Ermenilere yönelik 1894’te Trabzon merkezli başlayan, tarihte Sason Katliamı olarak bilinen ciddi bir katliam sürecine yöneldi. Bu katliamlar sürecinde 300 binin üzerinde Ermeni ve Süryani hayatını kaybetti.

Fakat modernleşmeye çalışan Osmanlı devletinin altyapısı buna uygun olmadığından 33 yıllık bir istibdat dönemi yaşandı. Bir taraftan feodalizmin tasfiye edileceği bir burjuva iktidarın ya da modern bir devletin kurulması düşüncesiyle gündeme gelen parlamento ve Anayasanın dışında tabi ki sermaye birikimi, sermayeyi oluşturan burjuva sınıfların niteliği önemliydi. Burada hedeflenen bir tek etnik kimliğe, tek bir dini kimliğe hatta mezhebe dayalı bir devlet yapılanması ve burjuva kesimin oluşturulmasıydı.

Ancak Osmanlı içerisinde ticaretle uğraşan, burjuva olmaya aday olan kesimler, hepimizin bildiği üzere Ermeni, Süryani ve Rumlardı, Müslümanlar değildi. Dolayısıyla bu proje aslında bir biçimiyle de 1876’dan itibaren sermayenin Müslümanlaştırılması projesiydi. 1908’deki ikinci müdahale yani 2. Meşrutiyetin ilanı daha sonra İttihat ve Terakki kadrolarını oluşturacak olan Jön Türk hareketinin içerisindeki önemli darbeciler tarafından düzenlendi. Fakat 1908 bir burjuva devrimi özelliği de taşıyordu kendi içinde. Anayasa ve parlamento kalıcı bir şekilde gündeme gelmişti. Kentlerin modernleşmesi adına adımlar atılmıştı, İstanbul ve Selanik’te şehir sokaklarının ışıklandırılması gibi…

1908 büyük bir coşkuyla karşılandı aslında Osmanlı’nın geride kalan topraklarında. Ermeniler, Rumlar da 1908’i bir bayram olarak karşıladılar. Toplumda Müslümanların ve Hristiyanların bir arada yaşayabilecekleri umudu oluştu. Fakat bu da çok uzun sürmedi. 1909’da Kilikya diye bilinen bölgede yeni bir katliam süreci başladı. Bugünkü Adana ve civarında yaşanan bu katliamda binlerce Ermeni ve Süryani’nin yanı sıra 200 civarında Rum da bu katliamdan payını aldı, katledildi. Adana katliamı diye bilinen bu süreçte de 30 binin üzerinde insan vahşice öldürüldü.

1909’dan sonra Osmanlı coğrafyasında dengeler gittikçe değişmeye başladı. Almanlarla yürütülen ilişkiler de çok uç noktalara çıktı. Almanya’nın da soykırımı sürecinde çok önemli bir rolü oldu. Osmanlı’nın 1914’te başlayan 1. Dünya Savaşı’na Almanya’nın yanında katılmasıyla birlikte Alman komutanlar Genelkurmay düzeyinde Osmanlı ordusunda yer aldı.  Savaş içerisinde bütün önemli komutanlıklar Almanların kontrolündeydi. Almanlar da özellikle Hristiyanların bu topraklardan temizlenmesi gerektiği fikrini sık sık dile getirdiler.

1914 ile birlikte yani Osmanlı 1. Dünya  Savaşına Almanlar ile birlikte katıldıktan sonra Ermeni ve Süryanilere yönelik düşmanlarla işbirliği yapıyorlardı gerekçesine sığınarak çok kısa bir süre içerisinde 2 milyonun hayatını kaybetmesine sebep olacak bir soykırımına başladılar.

Ermenilerin genel olarak büyük felaket diye adlandırdıkları 24 Nisan 1915 günü, tüm sürecin bir sembol günüdür aslında. 24 Nisan süreci, İstanbul Haydarpaşa’dan bir sabah trene bindirilen bilim insanları, aydınlar, gazeteciler, sanatçılardan oluşan 600 kişi bir ölüm yolculuğuna çıkarıldı.

Batı Ermenistan topraklarında tek bir Ermeni kalmamacasına ve daha güneydeki coğrafyada tek bir Süryani kalmamacasına 1.5 milyon Ermeni, 300 binin üzerinde de Süryani kadın, erkek, çocuk, yaşlı demeden katledildi. Kalabilenler ise kimliklerini gizleyerek o coğrafyada yaşama mücadelesi verdiler.

Karadeniz2de de yaşananlar, pek farklı değildi. 1895’te Ermenilere yönelik ilk katliam adımları Trabzon’da atılmıştı. İstanbul’da görevli altı büyükelçinin ortak hazırladığı ve P.F. Charmetant tarafından hazırlanan bu raporda 1894-96 yılları arasında yaşanan katliamlarda Karadeniz kentleri şöyle anlatılır[1]:

TRABZON: (8 Ekim 1895) Öğlene doğru şehrin her tarafında birden bire kargaşa başlar ve her taraftan silah sesleri yükselir. Konsolosların araştırmaları, şehrin Ermenileri tarafından herhangi bir tahrik olmadığını göstermektedir. Bir borazan sesi ile verilen işaret üzerine olaylar hemen başlamıştır. O işaret verilinceye kadar şehir sakindir. Öğleden sonra üçe kadar süren yağma ve katliam o saatte verilen öncekine benzer bir işaretle aniden durmuştur. Saat üçe kadar sokaklarda yakalanan Ermenilerin hepsi katledilmiştir. Katiller Ermeni mağazalarına da girip satıcıları öldürdükten sonra malları yağmalamışlardır. Dikkat çeken bir husus yabancıların ikametgâhlarına dokunulmadığıdır. Bu da her şeyin önceden verilen emirlerle yürütüldüğünü göstermektedir. Katliamdan kaçabilen 150 kişi Rus konsolosluğuna sığınmıştır. Şehirdeki öteki konsoloslukların hepsi katiller tarafından kovalanan sığınmacıları kabul etmiştir. Halkın ve yetkililerin tutumu: Borazanla, verilen işaret üzerine rıhtımdaki Lazlar silahlarını almak için kayıklarına koşarlar. Birçok yerde askerlerin de yağmalara katıldığı, yağmacı katillere yardım ettiğine tanık olunmuştur. Üst rütbeli subayların yağma malları arabalara yükleyip evlerine götürdükleri görülmüştür.

GÜMÜŞHANE: Müslümanlar Gümüşhane çevresindeki yerleşim yerleri ve köylerdeki Ermenileri katlediyorlar. Katliama başlamadan önce meydana topladıkları Hıristiyanlardan Ermenileri ayırarak ayrı bir sıra yapıyorlar. Kurbanlarını böylelikle önceden ve ötekilerle karıştırmadan belirlemişlerdir. Bu kargaşada birkaç Rum da hayatını kaybeder. Dikkat edilirse güvenlik güçleri ortada yoktur. Ortada olanlar da Trabzon ve Samsun’da olduğu gibi olayların bizzat failleridir. Çarşambaya bağlı Ağca Güney’de o bölgeyi çetelere karşı korumakla görevlendirilen redifler aksini yaparak Ermeni evlerini kendileri talan ediyor. Kiliseyi soyduktan sonra bağladıkları papazın önünde kutsal dini objelere saygısızlık ve hakaretler ediyorlar. Çaresiz papaza ve cemaatine, İslam’a geçmezlerse tüm Ermenilere de aynı şeyleri yapacaklarını söylüyorlar… Kayıkçıoğlu çetesi Kabaceviz köyünü basıyor, birkaç Ermeni köylü öldürülüyor. Kalanlar kırsal alanlara sığınıyor.

AMASYA: Müslümanların Ermenilere saldırmasıyla değirmen, ev ve dükkânlar yağmalanıyor. Hıristiyanlar rastgele katlediyorlar. Konsolosların verdikleri bilgilere göre ölü sayısı 1000 kişidir. Resmi rakamlar ise sadece 80 kişinin öldüğünü söylüyor. Yeşilırmak’ın cesetlerle dolu olduğu görülmüştür.

Merzifon, Müslüman bir güruh Hıristiyanlara saldırıyor. Öldürülen Ermeni sayısı 150. Yaralı sayısı ise 500’dür. 400 ev ve dükkân yağmalanıyor. Katiller, öldürülenlerin üzerindeki giysileri bile alıp götürüyorlar. Cesetler gömülmeden çırılçıplak yollara atılıyorlar… Yağma ve katliamlara askerler de katılmıştır. Kaymakam, Cizvit din adamlarını olayların Ermenilerin tahriki ile meydana geldiğine dair beyanatı imzalamaya zorluyor.

Sadece bununla da bitmez tabi. Karadeniz»de 1915 süreci de aynı vahşilikte yaşanacak, binlerce Ermeniler katledilecektir.

Trabzon Vilayetinde Ermeni soykırımının en büyük suçlularından ve katliamları organize eden kişi Vali Cemal Azmi»dir. Aynı zamanda Teşkilatı Mahsusa»da da görevli Cemal Azmi, 1915’te Trabzon’daki Ermenileri öldürtmekle kalmamış, aynı zamanda çevre illerdeki yerel yöneticileri de Ermenileri katletmeleri için organize etmişti.

1.Dünya Savaşı başladığında Cemal Azmi Bey, mahkum, tutuklu ve firarilerden oluşan 800 kişilik bir birlik kurar. Dağlarda bulunan eşkıyaların affedilip çeteci olarak işe alınmasını da içeren bu birlik Ermeni soykırımında da büyük oynayacaktır.

Kasım 1914’te Rus gemilerinin Trabzon»u top ateşine tutmaları kentteki Hristiyan halk ve özellikle de Ermeniler aleyhine bir kampanyaya dönüştü. 1915 yılının ilk aylarında ev baskınları ve tutuklamalar başladı.

19 Nisan 1915’te Trabzon merkez ve civarındaki tüm Ermeni köylerinde tüm evler basılır, silah araması yapılır. Ancak silah bulunamaması da İttihat ve Terakki yöneticilerini engellemeyecektir. Cemal Azmi’nin emri üzerine, Trabzon Ermenileri’nin aktif dini önderlerinden Gevorg Turyan katledilir.

24 Nisan 1915’teki ilk tehcir emrine paralel olarak da bu arada bölgelere İttihat Terakki Partisi sekreterleri eliyle ölüm emri yollandı. Parti, Bahaittin Şakir’e bağlı Teşkilat-ı Mahsusa birlikleriyle öldürme işini organize etti.

Talat Paşa’nın “istisnasız bütün Ermenilerin’ tehcirini emrettiği kararı doğrultusunda Trabzon’da sürgünler başlar. Öncelikle aralarında Taşnak mensuplarının, iş adamlarının ve öğretmenlerin olduğu 42 kişilik bir grup Samsun’a gönderilecekleri bahanesiyle, mavna cinsi teknelere bindirildikten sonra denizde boğularak öldürülürler. Kıyıya yüzerek hayatta kalmayı başaran, Trabzon’da lokantacılık yapan Vartan isimli Ermeni ise tanıklık edeceği korkusuyla Cemal Azmi’nin emri doğrultusunda kaldırıldığı hastanede zehirlenerek öldürülür.

Bu cinayetler, 11 Aralık 1918’de Meclis Mebusan oturumuda Trabzon mebusu Hafız Mehmet tarafından da dile getirilir. Oturumda söz alan Hafız Mehmet, Ordu’da Ermenilerin nasıl öldürüldüğünü şöyle anlatır[2]:

«…Hükümet, bu vazifesini ifade eylerken biraz tecavüzkârane ifayı vazife etti… bir Ermeni vakasını gördüm: Ordu kazasında bir kaymakam vardı. Ermenileri kayığa doldurarak Samsun»a göndermek bahanesiyle denize döktürdü. Vali Cemal Azmi»nin aynı muameleyi yaptığını işittim. Oraya kadar gidemedim. Ordu kazasından dönmeye mecbur oldum. Buraya gelir gelmez meşhudatımı Dahiliye Nazırı»na söyledim. O vakit müfettiş gönderdiler ve kaymakamı azl ettiler. Tahti mahkemeye aldılar. Fakat vali hakkında bir şey yaptıramadım.»

TRABZON VALİSİ CEMAL AZMİ BOĞMAYI TERCİH EDERDİ

Bununla da bitmez. Erivan Üniversitesi’nde Tarih Bölümü’nde Doçent olarak görev yapan Petros Hovhannisyan şöyle aktarır Karadeniz’de yaşanan katliamın ayrıntılarını[3]:

“13 Haziran tarihli tehcir yasasına (emri) göre, şehir ve vilayetin Ermenileri tehcire hazır olmalıydı. Sürülenler yanlarında sadece acil ihtiyaç maddeleri ile para bulundurma hakkına sahipti. Böylece 17 Haziran’da oluşturulan ilk kafile 18 Haziran sabah erkenden şehirden çıktı. Golgota başlandı. 6000 kişilik kafile kasabadan az uzaktaki deniz kıyısında durduruldu. 19 Haziran’da kafilede bulunan 14-60 yaş arası tüm erkekler gruptan çıkarılıp, elleri bağlı, 50-60 kişilik gruplar halinde, Kalafka deresi yatağından Canik dağına doğru götürüldüler. Yolda, Cevizlik köyü civarında hepsi hunharca katledildi. Kadın, çocuk ve ihtiyarlardan oluşan diğer grup ise Sırğanlı ovasına kadar yoluna devam etti, bu kafile de yörenin çeteleri tarafından zorla yolları kesilerek durduruldu. Güzel kızlar, gelinler ve genç erkekleri gruptan ayırarak aralarında paylaştılar. Erzincan’a ancak Trabzon’un birinci kafilesinden sağ olarak toplam 700 kişi ulaştı, bunların çoğu da yörenin Kamakh geçidinde kurban gitti. 20 Haziran günü her biri 500-600 kişilik gruplarla ikinci ve üçüncü kafileler Trabzon dışına çıkarıldı. Bunlar hepsinin akibeti de ilk kafilenin akibeti gibi oldu, katledildiler. Birçokları Cevizlik diye adlandırılan bir yerde kurban gitti: Parçalanmış bedenleri Değirmen Dere nehrine atıldılar. Tehcirin ilk günlerinde farklı gerekçelerle kurtarılmış birçok tanınmış ve zengin Ermeni, haziran ayı sonlarında Karadeniz’in karanlık sularında boğduruldu, ayrıca 60’tan fazla hamile kadın canlı canlı denize atıldı. Bir şeyin altını önemle çizerek belirtmek gerekirse, Cemal Azmi Trabzon Ermenileri’ni yollarda öldürmekten daha çok denizde boğmaya tercih ederdi. Çünkü yollarda öldürmeleri halinde cesetlerini gömmeye ihtiyaç duyulacaktı. Özellikle, Trabzon’lu 600 Ermeni çocuğunun toplu halde imhası korkunç ürperticiydi. Rumların Metropolitliği, kimi sebeplerden tehcirden kurtarılabilmiş 600 yetim çocuğu toplayıp, onları yetimhanelere yerleştirmek istedi. İlgili makamlar önce razı oldular, ama daha sonra temmuz ayı ortalarında Türk askerleri, çocukları Rum velilerinin ellerinden zorla alıp, sahil kıyısına götürdüler. Askerler onları burada gemici Bayraktar Oğlu Rahman’a teslim ettiler. Aldıkları emirle denize açılan gemiciler, çocukları birer birer çuvallara doldurup, ağızlarını sıkıca bağladı ve karadan epeyce uzaklaştıktan sonra körpe bedenleri denizin karanlık sularına attılar. 600 çocuktan ancak 8 tanesi mucizevi bir şekilde kurtarıldı . Türk gemicilerine rüşvet verip Samsun’a kaçmak isteyen 500 Ermeni’nin kaderi de diğerlerinin akibetiyle aynı oldu. Trabzon’daki ABD konsolosu Crawford’un çabalarıyla kurtarılmış 450 genç Ermeni kızının akibetleri de tüyler ürperdiciydi. Türkler önce onları konsolosluğun elinden alıp sonra ırzlarına geçtiler ve Cemal Azmi’nin emriyle Müslümanlaşmaya zorlandılar. Kızların çoğu Müslümanlaşmayı istemediler, onların ellerinden kurtulmak için intihar ettiler.

1915 yılının sonlarında artık Trabzon şehir merkezi ve vilayetlerinde Ermeni kalmamıştı. Trabzon’daki İtalya Başkonsolosu P. Korini’nin Şubat 1916’da “Mesacero’ gazetesi muhabirine verdiği demeçte vurguladığı gibi, artık 1915 yılının sonlarında şehrin 14 bin Ermenisi’nden yalnız 100 kişi kalmıştı, diğerlerinin hepsi ‘ya Karadeniz’e, ya da Değirmen Dere nehrine atılmıştı.’ Nisan 1916 yılında Rus ordusunun Trabzon’a girdiği zaman burada, ancak 15 Ermeni kadın ve 500 yetim çocuk kalmıştı. Yaklaşık verilere göre, Trabzon ili ve civarındaki 70 bin Ermeni’den yalnız 2.800 kişi kurtarılıp, dünyanın değişik yerlerine göç ettirildi.”

DİRENEN ERMENİLER BİRÇOK KİŞİYİ KURTARDI

Hovhannisyan, Trabzon Ermenilerinin zaman zaman direniş ve çatışmalarla birçok kişinin hayatını kurtardığını da şöyle anlatır:

“20 Haziran’da valinin verdiği emirle hareket eden yandaşları 40 Ermeni erkeğini boğmak amacıyla denize götürecekleri zaman, Ermeniler, kendilerine refakat eden polislere saldırıp, onları saf dışı bırakırlar. Ermeniler, çok büyük ve ağır kayıplar vermesine rağmen bazıları kurtarılıp / kurtulup Rusya’ya geçmeyi başarır. Özellikle, Gurgen ile Paruyr Sargsyan kardeşlerin Cemal Azmi’yi öldürme girişimleri oldukça önemlidir. Suikast girişimleri her ne kadar başarısızlıkla sonuçlansa da, bu olay Trabzon’daki Ermenilerin kesime boynu bükük gitmediklerini ispatlamaktadır.

Gümüşhane ile Erzincan yolundaki Tekkaşe istasyonunda Türk jandarmalarıyla yaşanan boğuşma oldukça ilginçtir. 100 kadar Trabzonlu Ermeni erkeği tehcir esnasında, kendilerine refakat eden jandarmalara saldırarak, bunları saf dışı bırakır, mavzerleri de alarak dağlara çıkarlar. Sedrak Sargsyan ile Ervand Terteryan da direnişleriyle kahramanlık örneği sergilemişlerdir. Onlar, tehcir emrine asla boyun eğmeyip, evlerinin damlarında mevzilenirler, ateşe ateşle karşılık verirler, Türk asker ve jandarmalarına karşı dişe diş direnirler, ve düşmanlarına oldukça ağır kayıplar verdirirler. Son kurşunlarına kadar çarpışırlar, en son kurşunlarını da kendilerine sıkarak intihar ederler. Özellikle Trabzon yakınlarındaki Khne, Trme, Çar, Şampa dağlarını kendilerine mesken edinen 600’den fazla Trabzon Ermenisi’nin direniş muharebeleri unutulmamıştır. O çarpışmalara önderlik eden Zil Ohannes, Mikayel Zeytuncyan, Hakob Kehyan gibi yiğit insanlardı. 1915 yılı temmuz ve ekim ayları arasında topları ve makineli tüfekleriyle gelen düzenli Türk ordu birlikleri, Konka ormanlarında mevzilenmiş Ermeni yiğitlerini ezmeye ve imha etmeye çalışmış, ama bunda başarılı olamamış, ağır kayıplar vererek geri çekilmek zorunda kalmıştır.”

Sonuçta 1916 yılında Rus birlikleri Trabzon’a geldiğinde kentte sadece 15 Ermeni kadın ve 500 yetim çocuk kalmıştı.

1Ermeni Katliamları Raporu, Haz. P.F. Charmetant, Çeviren Mehmet Baytimur, Peri Yayınları 20

2Nevzat Onaran,  Osmanlı’da Ermeni ve Rum mallarının Türkleştirilmesi, Evrensel Basım Yayın.

3Yeni Özgür Politika, 24 Nisan 2008

Tutsak YDK’lı yazdı “Riha zindanlarından yükselen sloganlarımız birçok yerde haykırıldı! Umutluyuz!”

Dışarıda yeni bir gün doğuyor. Bugün diğerlerinden çok farklı bizler için… Günlerdir hazırlığını sürdürdüğümüz, büyük bir heyecanla karşılamaya hazırlandığımız bir gün… Yeni günün ilk saatlerinde güneşin doğuşunu doyasıya seyredemiyoruz belki ama heyecanımız, coşkumuz ve inancımızla koğuşun içerisinde kendi güneşimizi doğuruyoruz. Bütün arkadaşlarımızla (toplamda 22 kişi olduk bile) uyandığımız andan itibaren saçlarımızı şekil şekil örgülerle bezeyerek, kollarımıza burada yaptığımız mor ağırlıklı bilekliklerimizi takarak, en güzel giysilerimizi giyerek güne hazırlanıyoruz. Bu hazırlıklar biraz uzun sürüyor ki, günün anlam ve önemin haykıracağımızı, sloganları atacağımız saati birkaç dakika kaçırıyoruz. Kaçırdığımızı ise diğer siyasi koğuştan gelen zılgıtlar ve sloganlardan anlıyoruz. Koşarak havalandırmaya çıkıyoruz. Kadın özgürlük mücadelesinde yaşamını yitiren tüm kadınlar için saygı duruşunun ardından Türkçe, Kürtçe sloganlarımızı, zılgıtlarımızı diğer koğuştan gelen seslere katıyoruz. Sonra başlıyor halaylarımız…

“OHAL’e, erkek ve devlet şiddetine karşı kadınların kocaman HAYIR’ı…”

Bugün 8 Mart dünya Emekçi Kadınlar Günü. Katledilen, şiddetin her türlüsüne maruz kalan, emeği yok sayılan kadınlar olarak isyanımızı haykırdığımız, erkek ve devletin saldırılarına karşı akın akın sokakları-meydanları doldurduğumuz bir gün. Bizler, yani erkek devlet tarafından bedenleri tutsak edilen ancak kadın bilinciyle bu duvarları da yıkan kadınlar olarak sokaklardaki ve meydanlardaki hemcinslerimizin sesine Riha zindanlarından ses katıyoruz.  İçeriden yükselttiğimiz sesimiz, dışarıda binlerce kadın tarafından haykırılıyor biliyoruz ki. Nitekim akşam saatlerinde izlediğimiz haberler bunu gösteriyor. Kadınlar meydanları doldurarak; OHAL’e, erkek ve devlet şiddetine karşı seslerini yükseltiyorlar.  Sesimizi kısmaya, sokağa çıkmamızı engellemeye, kendisine yönelik muhalefeti tümden yok etmeye çalışanlar, kadınların kocaman HAYIR’ı ile karşı karşıya kalıyorlar.

“Akşam oldu, havalandırma kapandı diye durur muyuz hiç?”

Tutsak kadınlar olarak bizler de HAYIR’a gün boyu ses veriyoruz. Sabah saatlerinden havalandırmanın kapatıldığı 17.30’a kadar sloganlarımızı zılgıtlarımız izliyor, zılgıtlarımızı halaylar… Her duraksadığımız anda diğer siyasi koğuştan kadın arkadaşlarımızın sesini alıyoruz. Yani gün boyunca kadınların isyan-direniş sloganları hapishaneden eksik olmuyor. Havalandırmanın kapatılması için gelen gardiyanlara “Jin, Jiyan, Azadi” diyoruz inatla. Akşam oldu, havalandırma kapandı diye durur muyuz hiç? Elbette ki durmuyoruz, yapacağımız etkinliğin hazırlıklarına girişiyoruz. Hepimiz günlerdir hazırlığını sürdürdüğümüz görevlerimizi layıkıyla yerine getirmek için didiniyoruz.

Ve etkinlik saati gelip çatıyor. Yatakhane kısmını sahne ve seyircilerin oturacağı kısım olarak ayırıyoruz. Herkesin bir görevi var etkinlikte, seyirci kısmında oturan yüzler değişiyor bu nedenle. 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nün tarihinin anlatılarak başladığı açılış konuşması, 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında OHAL ve KHK’lerle kadına yönelik saldırılardan bahsedilerek devam ediyor. Kapatılan kadın kurumları, emeğine sendikalı olarak sahip çıktıkları için ihraç edilen emekçi kadınlar, tutuklama furyasının kadındaki yansıması ile devam eden konuşmada darbe girişiminin ardından arşa çekilen “erkek iktidarı”nın saldırılarına da yer veriliyor. Bu saldırıların kadın mücadelesini engelleyemediği ve engelleyemeyeceğini söyleyen kadınlar Kürtçe-Türkçe yapılırken son söz “biat etmeyeceğiz” oluyor. Tiyatro, şiir ve koro ile devam eden program boyunca her “eksiği”mizi, aynı şekilde yanlışımızı alkışlar örtüyor, zılgıtlar heyecanımıza yenik düşmemizi engelliyor. Kadın dayanışmasının somutta ne olduğuna hapishane koşullarında tanıklık ediyoruz bir kez daha.

“Düşlerimiz yarım kalmayacak biliyoruz!”

Günlerdir hazırlandığımız programımızı bitirirken tatlı bir yorgunluk sarıyor hepimizi. Sanmayın ki uyuduk sonrasında! Saatler sürecek olan sohbetlerimizi, paylaşımlarımız başlıyor bir çay ve günümüze özel çıkardığımız lokum eşliğinde. Hayaller kuruyoruz dört duvar arasından sıyrıldığımızda neler yapacağımıza dair. Yarım kalmış hayallerimizi tamamlayacağımız günleri düşünüyoruz. Düşlerimiz yarım kalmayacak biliyoruz!

Umudumuz, coşkumuz ve inancımızla güneşi doğurduğumuz koğuşta, bu defa akşamı içimizde kendimize ve birbirimize verdiğimiz sözlerle bitiriyoruz. Karanlık basmıyor hiçbir yanı! Lambaları kapatırken bile! Umudumuz bizim ışığımız, o ışık hiç sönmeyecek…

Riha 2 No’lu T Tipi Hapishanesi’nden tutsak bir YDK’lı

Amed Zindanı eski tutsaklarından M. USTA: “Esas olarak sorunu yaratanlar derinleştirmeye devam ediyorlar!”

Amed 5 Nolu Zindanı’nda insanlık dışı işkencelere maruz kalan ama buna karşın devrimci direnişinden ve daha sonra da komünist hareket içerisinde örgütlü mücadelesinden taviz vermeyen M. USTA, Özgür Gelecek bürolarının gasp ve çalışanlarının darp edilmesine karşı yazdı: Bu yıkıcı pratiklerin hiçbir haklı gerekçesi olamaz. (...) Bu pratiğin kendisi, değerleri kirletmenin ta kendisi. (...) Sizin baskın düzenlediğiniz ve tartaklayarak dışarı attığınız devrimci basın çalışanları bu mücadelenin o alandaki ana değerleridir.”

 

Esas olarak sorunu yaratanlar derinleştirmeye devam ediyorlar!

Çok zor bir süreçten geçiyoruz. Egemen sınıfların ezilenlere ve onların sınıf bilinçli örgütlerine, demokratik kurumlarına dönük saldırıları her yeni gün, geçen günü aratıyor. Egemen sınıf sözcüleri “gerillayı yok etmekten” söz ediyorlar. Ve hedeflenen yaşadığımız topraklarda bir çöl sessizliği yaratmaktır. Elbette ki bunu başaramayacaklardır. Bunu onlar da biliyor. Ama ilerici-devrimci güçlere verebilecekleri her türlü zarardan da kaçınmayacaklardır. Kürt siyasetçilerine dönük yapılan yoğun tutuklamalar, sokak gösterilerinin yasaklanması, her farklı sesin, söylemin suç sayılması, yarına dair neler yapabilecekleri konusunda bize somut veriler sunmaktadır.

Tüm bu saldırılara karşı oluşan, oluşturulmaya çalışılan direniş cephesinin merkezinde yurtsever devrimci Kürt güçleri vardır. Kürt kurumlarına daha çok saldırıların yapılmasının nedeni de budur. Ama şu da bir gerçek ki, TC'nin hiçbir farklı sese, muhalif veya alternatif devrimci oluşuma tahammülü yoktur. Ezilenlere karşı yok et-sustur karşı devrimci siyaseti izlenmektedir.

Mevcut durumda bu saldırıları püskürtecek temelde geniş emekçi yığınları kapsayan güçlü devrimci bir merkez de söz konusu değildir. Diğer bir anlatımla bugün ne güçlü devrimci bir dalgadan söz edebiliriz ne de genel manada gelişen bir kitle hareketinden. Hiç kuşkusuz devrimci kitle hareketlerindeki bu gerilemeler geçicidir. Yaşanan ekonomik kriz, gün geçtikçe artan işsizlik, sınırlı olan demokratik hak ve ögürlüklerin giderek sıfırlanması, yaşadığımız toprakların adeta bir hapishaneye dönüştürülmesi, ezilen yığınların direnme hakkını kullanması için nesnel koşulların daha da olgunlaşmasına yol açıyor. Buna inanmalıyız. Sürece de bu bilinçle yaklaşmalıyız.

Görmemiz ve anlamamız gereken diğer bir gerçekse tüm bu görevler tek tek hareketlerle başarılacak görevler değildir. Her koşulda birleşik devrimci bir güce-ittifaklara ihtiyaç vardır. Bu ihtiyacın varlığına dikkat çekmek, esas olarak kendi gücümüze dayanma ilkesini yadsımak anlamına gelmez. Bilakis içinden geçmekte olduğumuz sürecin özgünlüğünü daha doğru bir tarzda kavrama anlamına gelir. Bu bir.

İkincisi, bu görevlerimizi asgari düzeyde yerine getirmenin yolu, iç bütünlüğümüzü sağlamaktan geçer. Ne yazık ki bugün içte parçalı bir duruş söz konusudur. Karşı karşıya olduğumuz saldırılar ve mevcut sorunlarımızın çapı böylesi bir tabloyu kaldıramaz. Bunda ısrar, tasfiyecilikte ısrardır. Bunda ısrar, partinin birliğini parçalamakta ısrardır. Dahası bu tablo, bu ruh hali ortaya devrimci bir enerji de çıkarmaz. Bilakis var olanı da tüketir. Tüm arkadaşların bu gerçeği görmesi gerekir.

 

Bu gerçeği göremeyen arkadaşlar, dergi bürolarına saldırdılar!

Yapı içinde hukuksal anlamda çıkan sorunların esas kaynağı irade tarafından yetkilendirilen ve yetki süreleri dolan bazı arkadaşların bu görevi yeniden iradeye teslim etmemelerinden kaynaklanıyor. Kuşkusuz bu sadece işin hukuksal boyutudur. Yaşanan tüm bu tartışmalar, ideolojik-siyasal bir zeminden soyutlanamaz. Bakış açısında ortaya çıkan farklılaşmalar görmezlikten gelinemez. Elbette ki bu kapsamlı bir meseledir. Burada esas olarak iki ana nokta üzerinde duracağım.

Yapı içinde yaşanan sorunlar artık herkes tarafından bilinmektedir. Bilinen bir başka gerçekse, tüm bu yaşananlara rağmen tartışmaları iç zemine çekmek ve mevcut olan krizden nasıl çıkılacağı sorularına cevap arayan, çözüm önerileri sunan yaklaşımların varlığıydı. Her ne kadar kimi arkadaşlar nezdinde yıkıcı tutumlar sürdürülse de, bunlara karşı ortaya konulan yapıcı tutumlar da mevcuttu. Dahası kimi arkadaşlarımız, koşullardan kaynaklı bu tartışmalara gerektiği düzeyde katılamamışlardır.

Anlaşılan o ki, devrimci bir yayının bürolarına yapılan saldırılar, mevcut çelişkileri daha da derinleştirme, var olan çözüm çabalarını da tümden engelleme girişimidir. Bu saldırılar, güçler, birleşin değil, herkes yerini belirlesin mesajını içermektedir. Haklı olarak şu soru sorulmak zorundadır. Nedir bu aceleniz arkadaşlar? Bu aceleci tutumunuzun temelinde devrimci kaygılar da yok. Deyim yerindeyse devrimci hareket bugün kıl köprüsü üzerinde yürüyor. Bu tür girişimlerle mevcut durumun daha da tahrip edildiğini ve bir bütün olarak devrimci harekete zarar verildiğini anlamak için fazla bir çabaya da gerek yoktur. Öncelikle tüm arkadaşların bu gerçekleri görmesi gerekir.

Arkadaşlar bugün açısından, dürüst bir devrimci ve yoldaş olmak bir tarafa dahil olmak değildir. Bugün yoldaş olmak, bu mücadelede en büyük değerimiz olan -kimden gelirse gelsin- arkadaşlarımıza yapılan saldırılara karşı net bir duruşa sahip olmaktır. Bunu yapanlardan hesap sormaktır. Samimi bir şekilde özeleştiri yapmalarına davet etmektir. Bu hesap sorulmazsa çaresizlik içinde çare arayan bu arkadaşlarımızın yeni hatalar yapması kaçınılmazdır. Çünkü doğru çözümler-çareler, karşı karşıya olduğumuz sorunları soğukkanlı ve mantıklı bir tarzda çözmeyi emreder. Görünen o ki, bu arkadaşlarımız an itibariyle bu iklimde yaşamıyorlar. O zaman şu gerçekleri hatırlatmalıyız: Bu saldırgan pratikler devrimci saflarda güvensizliği ve umutsuzluğu derinleştiren pratiklerdir. Bu pratikler halkın davasına değil, karşı devrim cephesine hizmet eden pratiklerdir. Bu yıkıcı pratiklerin hiçbir haklı gerekçesi olamaz.

Her şeyden önce devrimcilere karşı, devrimci olmayan yöntemleri izlemek ne zamandan beri değerleri korumanın bir aracı oldu? Bu pratiğin kendisi, değerleri kirletmenin ta kendisi. Elbette ki kişisel hırsın, öfkenin, hayal kırıklığının veya aklı firarda olan kafaların bu gerçekleri bir anda görmesi zor. Lakin unutmamak gerekir ki, bu gerçekleri görecek epeyce devrimci kafa var. ve anlatılmaya çalışılan masallara da karınları da tok. Sizin baskın düzenlediğiniz ve tartaklayarak dışarı attığınız devrimci basın çalışanları bu mücadelenin o alandaki ana değerleridir. Anlaşılan o ki; siz değer derken, bilgisayarları ve binanın içinde bulunan diğer malzemeleri anlıyorsunuz. Kaldı ki orada olan tüm malzemeler emekçi halkımızın, bu davaya gönül veren insanların sundukları yardımlarla alınmıştır. Gönüllü bir temelde sunulan yardımlara zorla el koymaya çalışmanız, en başta onların emeklerine karşı yapılmış bir saygısızlıktır.

Hiç kuşkusuz mücadelede samimi olan herkes sizin o el koyduğunuz ya da koymaya çalıştığınız araçları bulur. Yeni binalar kiralar. Ve yoluna devam eder. Yani gerçek manada adanmış yürekler için onlara ulaşmak çok da zor değildir.

Burada asıl kaybeden devrimci hukukla-ahlakla bağdaşmayan bu pratiklere yön veren kafalardır. Devrimci ahlakın-hukukun kirlendiği-kirletildiği yerde zaten kaybedilmiştir.

Bu konuda tarihi tecrübelerimizi de bilmiyorsunuz? Geçmişte devrimci saflarda yaşanan bu türden olumsuz pratiklere karşı net bir duruş sergileyen bir geleneğin temsilcisiyiz. Zaman zaman bu ve benzeri konularda yapı içinde ortaya çıkan olumsuz eğilimlere karşı da tutum alınmaktan geri durulmamıştır.

Haklı olarak yine sormak zorundayız. Ya geçmişte izlediğimiz çizgi doğrudur ya da bugün sizin yaptıklarınız. Hiç kuşkusuz içinde bir dizi yetersizlikler taşısa da, doğru olan bugüne kadar izlenen çizgidir. Mahkum edilmesi gereken sizin bugünkü tutumunuzdur.

Sonuç olarak, devrimci bir yayının bürolarına yapılan baskınlar ya da baskın girişimleri, bir süreden berider hem hukuksal boyutta hem de somut bazı sorunlar-siyasal gelişmeler karşısında sergilenen olumsuz tutumların bir devamıdır.

Tüm bu yaşananlarda esas olarak sorumlu olan da, merkezi düzeyde “yetkili” olduklarını iddia eden arkadaşlardır. Hala bu sorunları çözme iddiasında bulunmaları da, eğer bir şaka değilse, bugüne kadar yaşananlardan hiçbir şey anlamamaktır. Objektif olarak kendilerini iradeye dayatmaktır. Bu tutum da kabul edilemez.

 

M. USTA (Amed Zindanı eski tutsaklarından)

Mart 2017 

Garabed Demircioğlu: Diyarbekir 5 nolu zindanında bir Ermeni güvercin

Öncelikle çocukluğunuzun geçtiği atmosferi anlatmanızı istiyorum. nerede doğdunuz, kaç kardeşsiniz, anneniz babanız kimdir, aile içi ilişkileriniz nasıldı, 1915'te yaşananlardan aile olarak "nasibinizi" nasıl aldınız, ekonomik durumunuz imkanlarınız nasıldı, hangi okullarda okudunuz. Karakterinizi belirleyen çocukluk ve gençlik anılarınızdan aklınızda neler kaldı?

Diyarbakır (Kürtler Amed der, Haylar Dikranagerd der) da doğdum. iki kız ve dört erkek kardeşiz. iki kız kardeşlerim benden büyüktür. Erkek kardeşlerin en büyüğü ise benim. Emeğin, çalışmanın değerini bilen ve bunu yaşamı boyunca bilmeye devam eden bir aile içinde büyüdüm. Yokluk, yarını düşünme, idare etmeyi bilen bunu yaşamı boyunca duyumsayan bir aile içinde büyüdüm. Ne babam ne de annem okur yazar değildir. Ancak çocuklarını okutmak için her türlü fedakarlığı yapan çabalayan çalışan insanlardı. Okuma yazma bilmeyen ancak çocukları okusun diye eve gazete alan bir babam vardı. Çocukken bizleri Yılmaz Güneyin filmlerine götürürdü. Bunları bilinçli olarak yaptıklarını söyleyemem. Ermenilere ait toplumsal bir içgüdüyle çocuklarını okutmaya, eğitimli olmalarına çalıştıklarını düşünüyorum. Okumayan okutan, yemeyen çocuklarını aç bırakmamaya çalışan bir ailem vardı.
Çocukluk anılarım, her ermeni çocuğun sahip olduğu anılardan farklı değildir. Aile büyüklerimizin hepsi birer “Kılıç artığı” idi. Annemin annesi (büyük annem- yani yayam) Diyarbakır'da gözleri önünde kardeşinin ve aile büyüklerinin nasıl öldürüldüğünü anlatırdı. Kardeşiyle birlikte o büyük felaketten nasıl kurtulup, Suriye’ ye Kamışlı'ya, Halep'e kaçtıklarını anlatırdı. Bundandır ki her ermeni ailesinin parçalı-bölünmüş-sürgünlü halini bizler de yaşadık. Teyzelerim Suriye de (Kamışlı-Halep), deydi. Onlarla tel örgülerin arkasında görüşme yapardık. Tıpkı bugün her iki tarafta yaşayan Kürtlerin tel örgüler arkasında yaptığı görüşme gibi. Dayım Fransa da yaşardı. Ailemizin her bir ferdi mutlaka sürgün yemiştir. Sürgün-göçmen yaşamı kılıç artığı Ermenilerin ortak yaşamı ve ruhi şekillenişi içinde önemli bir yerde durmaktadır.
Çocukluk anılarım halkımızın katliam, kıyım, sürgün, açlık ve yokluk acılarıyla doludur. İnanıyorum ki her ermeni genci ve çocuğunun anılarında ortak ve benzer yanlar fazlasıyla vardır. Tıpkı Dersim katliamını, Kürt katliamlarını yaşayan Kürt halkının anılarının ortaklığı gibi. Anılar, yaşanmışlıklar, çekilen çileler o kadar ortak ki sanki hepsi aynı yazar tarafından kaleme alınmıştır. Her Malatyalı-Sivaslı-Diyarbakırlı-Silopili-Şırnaklı-Bitlisli-Adıyamanlı ermeni çocuğun anıları ve duyguları benzer ve kaderleri ortaktır. Keza bir Dersimli emekçinin anılarını kendi anılarıma benzetirim. Onları dinleyince sanki büyük annemi, annemi dinliyorum gibi oluyorum. Sanırım katliam yaşamış halkların duyguları ve iç dünyaları ortak oluyor. Uçurumlardan kendini suların derinliğine bırakan kadınları-genç kızların anıları... Fırat’ın, Munzur’un derinliğine gömülen genç gelinlerin çığlıkları, uçurumlardan yüksek kayalardan bedenlerini sonsuzluğa bırakan, parçalanan her genç Ermeni ve Kürt kızın feryatları ve bedenlerindeki acılar hep aynıdır. Aynı izleri taşır. Yürek ve duygu dünyaları derin izlerle doludur. Acıları, türküleri, melodileri hep aynıdır. Benzerdir. Bu yüzden büyük felaketler yaşayan, çile çeken halklar birbirine benzer. Anılar, türküler, ağıtlar, melodilerin notaları hep aynıdır. Bundandır ki “SARI GELİN” (DAĞ KIZI-GELİNİ) ezgisi duygu yüklü yürek sahibi her insanı alır geçmişe katliam ve kıyımlara, kendi yaşanmışlıklarına götürür. Ya da bir Kürtçe ağıt beni alır atalarımın yaşanmışlıklarına götürür.
Anılar ve yaşanmışlıklar kişiliğin temel doku taşlarını oluşturur. Çocukken kilise’ye gittiğimizde açık-gizli, sözlü-fiziki mutlaka bir biçimde tehdit baskı hakaret ve aşağılamaya saldırıya maruz kalırdık. Kiliseye gidinceye kadar annelerimiz ellerimizi sımsıkı tutardı. Ya da yol boyunca birbirimize göz kulak olurduk. Surp Giragos Kilisesinin kapısı tahtadan olduğu için mahalledeki çocuklar tarafından atılan taşlar sonucu kırılmıştı. Daha sonra demir kapı takmak zorunda kalındı. Kapısı en çok taşlanan kiliselerdir. Bu yüzden kiliseler Ermenilerin yaşamında sadece ibadet yeri olmamıştır. Aynı zamanda bir sığınma korunma yaşama yeri olmuştur.
Ermeni-Süryani-Keldanilerin kiliseleri bir tarih, kültür, dillerin korunduğu ocaklar olmuştur. Sokakta, otobüste ne ismimizi söylerdik ne ismimizin bilinmesini, duyulmasını isterdik. Ne de Ermenice konuşurduk. Korkar, çekinir ve ürkerdik. Diğer çocuklardan farklı olduğumu kiliseye ve Süleyman Nazif ilk okuluna giderken çok açık bir şekilde hissettim. “Diğer çocuklardan, öğrencilerden farklıyım” bunu bana yaşam ve ortam mahallemde ki çocuklar hissettirdi ve yaşattı.

Okula giderken diğer mahalle ve sokak çocukları mutlaka tenha bir yerde beni ve diğer Ermeni çocuklarını sıkıştırırlardı. İki elin işaret parmağını birleştirerek, yukarıya kaldırır ”Müslüman mısın?” ya da iki elin işaret parmaklarıyla haç yaparlardı “yoksa Hıristiyan-gavur-fılle misin?” derlerdi. Ve her defasında o tehdit dolu bakışlar hakaretler ve aşağılamalara, zorla Müslümanlaştırma saldırısına maruz kalırdık. Müslüman olmadığımız için mutlaka ya yüzümüze tükürürlerdi. Ya da tekme tokat bizlere girişirlerdi. Ya da çantamızı yere atıp tekmelerdi. Diyarbakır’da çocukluğumda en çok duyduğum “7 fılle öldürürsem cennete giderim” sözleri oldu. Cennete gitmek, mutluluk katına çıkmak için her gün yedi fılleden biri olma potansiyelini taşıyarak yaşadım. Gericiliğin, köleliğin en ağır saldırılarına uğradık. Kaç kavgada bu tehdidi yaşadığımı bilirim. Benim gibi diğer Ermeni çocukları ve gençleri mutlaka bu açık ve gizli tehdidi ve korkuyu yaşadı.

Çocuk dünyamız ve yıllarımız ilk baskıyı ilk hakareti, ilk aşağılanmayı ağır ve tamiri kolay olmayan yaraları alarak, yaşadı. Yüreğimiz duygularımız örselenerek, yaralanarak, içimizde kin ve öfkeyi büyüterek geçti. Hiç unutmam her gün çok sayıda çocukla birlikte beni döven bir çocuğu bir gün tek başına sokakta yakalayınca onu dövdüm ve hemen evimize kaçıp saklandım. Dayak yiyen çocuğun bütün ailesi ve etrafındaki komşular kalabalık bir grup oluşturup evimizin etrafını sardılar. Yaşlı ninem onları ikna edip evlerine yollayınca kadar korkudan dışarı bile bakamadım. Mahallemizde sokağımızda her Ermeni çocuğu ve genci mutlaka taşlı-sopalı- bıçaklı saldırıya maruz kalırdı. Sokağımızda yaşayan Ermeni çocuk ve gençlerinin her birisinin başına bu türden bela ve saldırılar mutlaka gelmiştir. Hatta sokakta bulunan çeşmeden su almak için sıraya giren Hay kızları-kadınları da benzer hakaret ve saldırılara maruz kalırdı.

 Çocukluğumda Diyarbakır’da ilk okula giden bütün ermeni çocuklar benim gibi bir biçimde “öteki” baskısına maruz kaldı. İsmini, kimliğini söylemekten çekinen, korkan, sokakta, mahallede rahat yürüyemeyen, kendi dilini konuşamayan, dolaşırken tereddütlü, ürkek bir güvercin gibiydik. Hran’tın ”ürkek bir güvercin” belirlemesi o kadar gerçek ve devrimci ki sanki bu belirleme bizler için özel yapılmıştır. İçinde yaşadığımız yaşamı ve taşıdığımız duyguların dolaysız anlatımıdır. Manevi dünyamızı tanımlayan başka bir cümle bu kadar güçlü bir şekilde bizleri tanımlayamaz. Hrant kardeşimin yazdıklarının ne anlama geldiğini neleri tanımladığını en iyi bizler biliriz. Bunu en iyi bir Ermeni çocuğu, bir Ermeni aydını, devrimcisi bilebilir, anlayabilir. Bu yüzden Hrant’ın, Armenak’ın, Nubar’ın, Manüel’in, Hayrabet’in yaşamını kendi yaşamıma benzetirim. Ve bizler gibi yaşayan aydın, ilerici, devrimcilerin yaşamı o kadar benzerlik taşır ki. Birini dinlediğinizde mutlaka bir diğerinin yaşamını anlatıyor zannedersiniz. Bu yüzden kendi yaşamımı Armenak’ın, Hrant’ın, Manuel’in, Nubar ve Hayrabet’in yaşamına benzetirim. Duygular, anılar, acılar hep aynı renkte ve dokudadır. Onların arkadan yediği her kurşun acısını en çok ben sırtımda hissettim, yedikleri bıçak darbesinden en çok benim yüreğim acıdı. İşkence altında öldürülüşlerinde en çok ben acı çektim. Ve bu yüzden bizler bir birimize çok benzeriz . Misak Manuşyan’ın yaşamını okudum. Her anlatımda kendimi buldum. ARMENAK’ı, HRANT’ı, MANUEL’i buldum. Bu kadar çok yaşam, duygu benzerliği olabilir mi? Bu yüzden yaşadıklarımızın ortak ve benzer oluşu bizleri duygu olarak da birleştirdi. Aynı benzer duyguları katliama uğramış, acı çekmiş, zulüm görmüş, işkencelere tanık olmuş Kürt-Alevi-Türk gençleriyle de yaşarım.

İlk okul üçüncü sınıfa kadar Diyarbakır da Süleyman Nazif ilk okulunda okudum. Yanımda oturan bir alevi kökenli çocuk vardı. Tesadüf bu kadar olur. İkimizde korkuyorduk. İkimiz de kimliğimizi gizlemek saklamak için özel çaba harcıyorduk. Çünkü kaderimiz, korkumuz aynıydı. Sonra sokağımızda mahallemizde semtimizde İstanbul’a okula gönderilen Ermeni çocukları ve gençleri gibi ben de gönderildim. Annem gitmeme hiç razı olmadı. Hasrete dayanamayacağını söylerdi. Ve bugün başıma ne tür kötülükler ve acılar geldiyse İstanbul’a gidişimle başladığını söyler.
İlk okulu üçüncü sınıftan sonrasını Halıcı oğlunda bulunan Nersesyan Ermeni ilk okulunda (yol yapımını bahane ederek yıktılar) okudum. Her tatilde Diyarbakırlı Ermeni çocuklar, trene biner bir kompartımanı doldurur, memlekete kadar birlikte yolculuk yapardık. Bazen Şırnaklı, Ermeni arkadaşlar da bizimle Diyarbakır'a gelir ve ondan sonra Kurtalan ekspresiyle yollarına devam ederlerdi. O zaman kömürlü trenler vardı. kömürle çalışırdı. Eve varınca yüzümüz gözümüz kara dumandan dolayı is pas içinde kalırdı.
Diyarbakır tren garını hiç unutmam. Diyarbakır garıyla ilgili iki unutulmaz anım var. Birincisi çocukluğumda yaşadığımdır. İstanbul’a okula giden Ermeni çocukların anneleri, babaları, kardeşleriyle birlikte gelirlerdi. Güzel ermeni yiyecekleri, dolma, içli köfte yapıp getirirlerdi. Yolculama anı çok buruk ve hüzün dolu geçerdi. Herkesin bir birine sahip çıkması tembih edilirdi. En büyük olana küçük çocuklar teslim edilirdi. Gözü yaşlı anneler mendil sallayarak bizleri yolcular, sonra da gözyaşlarını kuruturlardı. Sürgün ve hasret treni derdim, yolculuk yaptığımız trenlere. İkinci anım ise cezaevinden “tahliye” edildikten sonra ellerim kelepçeli ayaklarım zincirli silahlı iki asker tarafından askere götürülmemdi. Tren garında Kürt analar askerlere müdahale etti. Neden beni ayaklarımdan zincirlediklerini? suçumun ne olduğunu? Hemen zincirlerimi çözmelerini istediler. Bu yüzden askerlere bağırıp çağırdılar. O günü anı hiç unutmam. Kürt analarının bana sahip çıkışını, ekmek ve yiyecek verişlerini asla unutamam.

İLK DEVRİMCİ DÜŞÜNCELERLE TANIŞMAM.
2-Sol düşünce ile nasıl ve nerede tanıştınız?


Türkiye de devrimci ve sosyalist düşüncelerden gençliğin büyük bölümünün etkilenmesi gibi ben de etkilendim. Yokluk içinde büyüyen, bir çift kundura ayakkabıyı ceket ve pantolonu orta okula giderken giyen bir çocuğun yoksul dünyası sol ve devrimci düşüncelere açıktır. Üstüne üstlük istemediğiniz kadar ulusal-inançsal baskıya maruz kalmış, acıların tüm renklerini yaşamış, kılıç ve kıyım anılarıyla ve anlatımlarıyla büyümüş bir gencin sol ve devrimci düşüncelere hazır olması kadar doğal ne olabilir ki?
En yakınınızdan, en çok sevdiklerinizden katliam ve kıyımın anılarını dinlemişseniz, devrimci düşüncelere hazır bir ortam yeterince var demektir. Orta ve liseyi İstanbul’da Surp haç Ermeni lisesinde okudum. Yatılı okulumuzun kütüphanesi zengin ve çok çeşitliydi. Gerek Ermenice gerekse Türkçe kitaplar açısından zengin ve çok çeşitliydi. Özellikle roman-öykü-şiir türünden kitaplar, Rus-İngiliz-Amerikan-Türk-Ermeni edebiyatına ait klasikleri bulmak mümkündü. Hem zaman hem de olanaklar açısından okuma konusunda şanslı sayılırdık. O süreçte gençliğin okumaya, araştırmaya bilgilenmeye olan ilgisi ileri düzeydeydi. Dünya da devrimci, sosyalist düşüncelere olan ilgi duyarlılık ve merak büyüktü. Bu yüzden öğrencilerin büyük bir bölümü okumaya ilgi duyardı. Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Kemal Tahir, Sabahattin Ali, Fakir Baykurt burada sıralayamayacağım bir çok yazar ve şaire ait kitaplar okunurdu. Nazım Hikmet, Enver Gökçe, Hasan Hüseyin, Ahmet Arif gibi şairlerin şiirleri ezbere bilinirdi. Onurlu her gencin devrimci düşüncelere sempati duyduğu gibi ben de sempati duymaya başladım.

3- İlk devrimcilik yıllarınızda neler yaşadınız o günlere dair duygusal ve düşünsel değerlendirmeleriniz neler?

Okumak tutkumdu. Edebiyat ve şiire ilgim büyüktü. Ne yazık ki o dönem yeterince Ermeni şair ve yazarların kitaplarını okuyamadık. Örneğin çok sonraları YEĞİŞE ÇARENTS adında Kars doğumlu ünlü bir şairin varlığından haberim oldu. Yeğişe Çarents devrimci-sosyalist bir şairdir. Nazım Hikmek Türk edebiyatı ve şiiri için neyse Yeğişe Çarents Ermeni edebiyatı ve şiiri için o kadar değerlidir. Ermeni dili ve edebiyatının gelişkin ve ileri olduğunu daha sonra okul yıllarından çok sonra öğrenebildim. Keza Ermeni tarihi, edebiyatı, tiyatro ve kültürü hakkında bilgim ve bilgimiz çok sınırlı ve yetersizdi. Oysa bu güzel dilin akıcılığı, gücü ve zenginliğini öğrenince geçen yıllarıma acıdım. Henüz yeterli olduğumu düşünmüyorum. Çok fazla bilgiye ihtiyacımın olduğunu düşünüyorum. Henüz ne kadar değerli bir hazineye sahip olduğumuzun farkında değiliz.

Türkiyeli devrimcilerin, solcu ve aydınların yeterli ve güçlü bir donanıma sahip olmadığını düşünüyorum. Çoğunun Türk tarihi ve Türkiye merkezli olaylara sorunlara, geçmişe baktıklarını düşünüyorum. Bu durumu sadece tek başına onların, bizlerin eksikliği olarak görmüyorum. O süreçte bugünkü gibi yayınkaynak-bilgi zenginliği yoktu. Bilgi ve birikim eksikliği fazlasıyla vardı. Dolayısıyla Kürt sorunu Kürt edebiyatı-tarihi-mücadelesi hakkında daha fazla bilgiye sahiptik. Keza Türk edebiyatı-tarihi hakkında da daha fazla bilgiye ve birikime sahiptik.
Acı ve üzüntü verici bir durumdur ki bizler kendimize ait olandan uzak yabancı ve cahildik. Ülkemizin tarihsel zenginlik damarlarından en canlı ve zengin olan birini keserek, kopartarak, yok sayarak yaşanmaya çalışılıyor. Tarihi hafızası eksik ve yarım olanın özgürlüğü ve geleceği tutsak olur. Bundan dolayıdır ki ülkemizin Edebiyatı-sanat ve kültürü de yarımdır. Tarih-edebiyat-sanat-kültür ve gerçeklere, yaşanmışlıklara inkar ve şovenizm üzerinden, penceresinden bakan herkesin önemli bir bölümü yarım ve eksiktir. Türk aydınlarının hatırı sayılı bir bölümü şoven ve milliyetçidir. Bu durum son yıllarda kırılmaya başlandı. Ancak henüz kat edecekleri çok yol var.

Ülkemizde ki toplumsal gelişim ve ilerleme dinamikleri-damarları kesilerek, kopartılarak, yok sayılarak, yaşanmamış kabul edilerek, yürünmeye çalışılıyor. Tarihle gerçeklikle yüzleşmek onurlu insanların görevi ve işidir. Yok saymak inkar etmek kabul etmemek korkakların işidir. Bu yüzden tarihsel toplumsal gerçeklik ve hafıza her defasında ağır acı ve yakıcı bir şekilde karşımıza çıkmaktadır. Ermeni-Süryani-Keldani-Rum-Ezidi gerçekliği öte yandan ağır ve kocaman bir Kürt gerçekliği keza Alevi gerçekliği orta yerde durmaktadır. Gözler kapatılarak gerçekler ortadan kaybolmuyor ki. Bugün yapılan ve yapılmaya çalışılan gözlerin kapatılmasıdır. Yaşadığımız her toprakta kadim halklara ait izler, tanıklar, anılar o kadar çok ve zengin ki inkara gelinmeyecek, silinemeyecek, yok edilemeyecek kadar derin, köklü ve sağlamdır. Bu süreçte böylesi bir ortamda devrimci düşüncelerle tanıştım. Tıpkı Misak Manuşyan , Armenak Bakır, Manuel Demir, Nubar Yalım, Hrant Dink, Hayrabet Honca gibi. Saç tellerinden, sinir uçlarına, parmak uçlarımızdan iliklerimize kadar baskı ve zulmün her rengini her türlüsünü yaşadık, gördük ve tanıklık ettik.

İlk devrimci sosyalist kitapları Armenak bizlere getirdi. Okuduk. Roman-şiir-bilimsel eserler okuduk. Okuma öğrenme bilgilenme açlığı fazlasıyla vardı. Bu okuma anlama kavrama süreci aynı zamanda devrimci şekillenme süreci oldu. ve İbrahim Kaypakkaya’ nın devrimci düşüncelerine sempati duymaya başladım. Kaypakkaya’ nın Ermeni sorunu ve katliamı hakkındaki yaklaşımını bilimsel ve gerçekçi buldum. Düşünün yaklaşık kırk yıla yakın bir zaman dilimi öncesi Ermeni katliamına ilişkin kısa özlü, tarafsız ve bilimsel bir bakış açısı sunuyor. Tıpkı Kürt sorununda olduğu gibi. Kimsenin konuşmadığı yazmadığı kısaca düşünmediği bir süreçte genç bir devrimci aydın düşünüyor ve konuşuyor. Bütün ezberleri bozuyor. Bu beni oldukça etkilemişti. O sürece ilişkin kaynak ve belgelerin zayıflığı ve yetersizliği düşününce bir Türk kökenli devrimcinin attığı adımın önemi daha iyi anlaşılır.

4-Diyarbakır Cezaevine nasıl girdiniz? Size isnat edilen suç neydi?

12 eylül 1980 öncesi Komünizm propagandası yapma suçundan dolayı göz altına alındım. O dönemin koşullarına göre ağır bir işkenceye maruz kaldım. Kaba ilkel bir işkenceye uğradım. Bir yıla yakın bir süre cezaevinde yatıp çıktıktan sonra 12 eylül den hemen sonra yine yasadışı sol bir örgüt üyesi olmak-komünizm propagandası yapma suçlarından dolayı Siverek’te göz altında alındım. En kaba en ilkel işkence yöntemlerini ilk orada bana uyguladılar. Mehmet Beyhan adında bir devrimci arkadaşı orada öldürdüler. İfade vermeyi ret ettiğim, isnat edilen suçlamaları kabul etmediğim için Urfa merkez komutanlığına götürüldüm. Çevre ilçelerden Siverek-Halfeti-Suruç-Bilecik-Hilvan-Viranşehir-Ceylanpınar da toplanan tutsakları Urfa merkez komutanlığına getiriyorlardı. Her yaştan her kesimden keza farklı her sol örgütlerden insanları toplayıp getiriyorlardı. Ağırlıklı olarak da yoksul suçsuz günahsız köylüleri toplayıp getiriyorlardı. Yüzlerce binlerce insanı topladılar. Çevre ilçelerde özellikle Viranşehir-Siverek te ağır işkenceler yapıyorlardı. Bu yetmiyormuş gibi Urfa merkez de devam ediliyordu. Urfa da ayak bileklerinden kalın sicimlerle bağlanarak askıya alınan adı Davut Utkun olan PKK li arkadaşın durumu çok ciddiydi. Ayak bileklerinden uzun süre asılı kaldığı için ayak bileklerinde ki etler dökülmüş kemikleri görünüyordu. Çok vahşi bir şekilde işkence görmüştü. Durumu en ağır olan oydu. Ayaklarına battaniye ya da kalın bez parçası sarılmadan kalın sicimlerle bağlanarak uzun süre askıda kaldığı için ayak bileklerinin durumu içler acısıydı. Güler yüzlü bu güzel insanın ne kadar acı çektiğini çok iyi anlıyorum.
Siverek-Urfa-Diyarbakır olmak üzere bir mevsim boyu işkencede kaldım. İşkencenin her türlüsünü yaşadım ve yaşattılar. Filistin askısı başta olmak üzere ayak bileklerimden ters askı-falaka-elektrik-uykusuz ve aç bırakma- tek ayak üzerinde bekletme- su içinde çıplak cereyan verme gibi bir dizi yöntemleri üzerimde denediler. Bilgi alma dahil sadece zevk için “bir Ermeni’yi askıda görme zevki” için işkencelere maruz kaldım.
Gözlerim bağlı olduğu için yüzünü göremediğim bir işkence görevlisi tarafından sadece sigara içip dumanını yüzüme üflemek için beni Filistin askısına aldırıyor, işkence yapıyordu. Onlara ifade vermeyi kabul etmediğim için daha çok azgınlaşıyorlardı. O kadar uzun süre Urfa merkez komutanlığında kaldım ki izine gidip dönen askerler beni tekrar orada gördüklerinde hayretlerini gizleyemiyorlardı. Her işkence seansında eğitilmiş bir köpek havlamaya başlıyordu. Keza köpek her ezan sesini duyar duymaz yine havlamaya başlıyordu. Şartlandırılmış eğitilmiş bir köpekti. Keza Orhan Gencebay'ın “bir teselli ver” parçasını sürekli çalıyorlardı. Orhan Gencebay bilseydi bu müzik parçasının işkence de “teselli” parçası olarak dinletileceğini yine bestelerdi mi bilemem ancak üzüleceğini söyleyebilirim.
Bir defasında haberim ve bilgim olmadan Abdullah Öcalan’ın erkek kardeşi Mehmet Öcalan’ı gözaltına alıp getirmişlerdi. Ve tesadüfen mi bilerek mi bilmiyorum yerde başımız duvara yaslı bir şekilde oturmuş bir vaziyette dururken yanımda olduğunu sonradan öğrendim. Bir işkence görevlisi sırtıma tekmeyi vurunca irkildim adımı sordu. Adımı söyleyince kıyameti kopardı. Sonra yanımda yerde oturan Mehmet arkadaşa adını sordu, yanıtlayınca daha çok bağırıp çağırmaya küfretmeye başladı. Hem Mehmet arkadaş hem de ben sırtımıza yediğimiz tekmelerden dolayı fazlasıyla hırpalandık. Tekmelerin haddi hesabı yoktu. Bir işkence görevlisi “kim bu iki Ermeniyi yan yana koymuş!” diye askerlere bağırıyordu. O mu benim yüzümden ben mi onun yüzünden bilemiyorum ancak ağır bir işkence faslına maruz kaldık. Böylece gözleri kapalı bir şekilde Mehmet Öcalan'ın işkencede olduğunu öğrenmiş oldum. Suçsuz günahsız bir insanın ağabeyinden dolayı bu kadar ağır işkenceye uğraması insanlık mıdır? O dönemi anlamak kavramak açısından bu örneği verdim. Beni merak edip görmek isteyen bir çok üst düzey askeri görevli geliyordu. Sanki bir canavar yakalamışlar sanki insana benzer hiçbir yanım yokmuş gibi hayretle alayla bana bakıp küfürler ediyorlardı.

İşkence de en çok Kürtler vardı. Kürt devrimcileri, aydınları, köylüleri vardı. Hemen her örgütten taraftarlar vardı. En çok da PKK li arkadaşlar vardı. Yaşlı genç suçsuz günahsız yüzlerce insanla karşılaştım. Artık neredeyse o dönem orada bulunan herkes bir Ermeni’nin varlığından haberdar oluyordu. Failleri ortaya çıkmayan, çıkarılmayan yüzlerce olay ve bunlarla ilgili dosyalar vardı. Bir görevli “mutlaka sana bir suç dosyasını yıkacağız, seni boş göndermek yok, istediğini seç hangi öldürme olayını seçersen seç. ” diyordu. Kabul etmeyince direnince çıldırıyordu. İlk kez orada duyduğum, haberimin, bilgimin olmadığı bir suçu kabul etmek ne kadar adaletli olur? 12 eylülün mantığı hukuku adalet ve yargı anlayışı budur. Suçu olmayanlara suç yüklemek, boş gelenleri dolu göndermek! Traji komedi bir durum. Aziz Nesin yaşananları dinleseydi. Yazılanlardan dolayı Nobel ödülü alırdı.
Bir mevsim boyunca öldürülen, kolu yerinden çıkan sakat kalan, işkence yaralarıyla dolu sayısız insanla karşılaştım ve sayısız insan gördüm. Herkes de beni gördü. Duydu. Tanıdı. Koca işkencehanede bir tek Ermeni olmak, büyük bir şans olsa gerekir(!) Bugün bile hatırlayıp unutamadığım her defasında ismimi bağırarak çağıran görevlinin sesi kulaklarımda çınlıyor. İçimden “yine işkence faslı başlıyor” diyordum. Ve büyük bir direnişe başlamak için kendimi hazırlıyordum. İsmimi duymak, işkencenin yeniden başlama ritmi oluyordu. Bu yüzden ismimden, onu duymaktan ürker olmuştum. İsminden bu kadar ürken endişe duyan kaç insan var bilemiyorum, ancak ben çok endişe duydum. Bu isim her halde işkencecileri de ürkütüyordu.
Günlerce yerde soğuk, kanlı ve pislik içinde beton üzerinde çökmüş, aç, yorgun, bitkin, elleri ve kolları işkenceden dolayı tutmaz olmuş. Kir ve pas içinde saçı sakalı birbirine karışmış adeta mağara insanına dönmüştük. Kollarımda ki işkence yaraları artık kabuk bağlamış bir vaziyetteydi. İşkencecilerin sesleri, konuşma biçimleri yöntemleri o kadar çok birbirine benziyordu ki. Hemen hemen hepsinin sesinin aynı tonda olduğunu söyleyebilirim Suratlarını göremedim ancak suratlarının da benzer olduğuna inanıyorum. Kim bilir çocuklarını, eşlerini yakınlarını, akrabalarını görünce ne kadar tatlı sevecen ve güler yüzlü bir şekilde “seni seviyorum” diyebiliyorlar.
 Dudaklarından dökülen “seni seviyorum” sözcüğünün ne kadar sahte ve onursuzca olduğunu düşünüyorum. İşkencecinin sevgisi, sevgiye ait duyguları olabilir mi? Hep bunları düşündüm. Öldürüleceğimi düşündüm. İşkencehaneden sağ çıkamayacağımı düşündüm. Beni tanıma şansı olan onlarca arkadaş, tanıdık dostlar orayı terk edince gittikleri her yerde “Bir ermeni devrimciden-ağır işkenceler sonucu mutlaka öldürüleceğinden” bahsetmişler. Artık yaşıyor olabilmemin mucize olacağını düşünmüşler. Bir mevsim boyunca işkence gördüm. Yüzüme tüküren, küfreden, sırtıma zorla bindirilen, üzerime işeyen, birkaç kişi vardı. Farklı ortamlarda karşılaşınca yaptıklarından dolayı benden özür dilediler. Ne kadar çok nefret ve kinle işkence gördümse o kadar çok tutsakların sempatisini kazandım. Hatta bizlere işkence yapan bazı askerler bile bana saygı duymaya başladı. Gizlice helva ekmek getirip veren, kulağıma ”diren” diye alçak sesle mırıldanan askerler vardı.

Haftada bazen iki bazen bir defa Diyarbakır’a tutuklular götürülürdü. Urfa'dan Diyarbakır’a götürülenler işkencenin artık bittiğini, rahat ve işkencesiz bir soluk alacaklarını düşünerek yolculuk yapardı. Ancak herkes yanıldı. İşkence bitmedi. Daha ağır ve sistemli olanı başlıyordu.

 İŞKENCE MERKEZİ, 5 nolu zindan
5- Diyarbakır Cezaevi insanlık tarihinin en korkunç işkencelerinin uygulandığı yer olarak biliniyor. Bu cezaevinde bulunan pek çok devrimcinin ortak hafızasında size uygulanan işkenceler var. Esat Oktay Yıldıran'ın size özel uygulattığı işkencelerden ve isminizi değiştirdiğinden bahsediliyor. Orada Ermeni olarak var olmanın ne anlama geldiğini, yaşadıklarınızı anlatabilir misiniz?

Tanrı yukarıdan zulüm yağdırmış olsa her halde bu kadar güçlü yağabileceğini ve bu kadar azgın olabileceğini düşünemezdi. Cezaevi demek yanlıştır. Orası tam teşekküllü bir işkence merkeziydi. Fiziki ve psikolojik olarak sosyal bir topluluğa işkence yapma yönetmelerinde gelişkin ve gelişmiş işkence araçlarını kullanmada her yönüyle eğitilmiş, işinin uzmanı olan işkenceciler bizlere işkence yapıyordu. Dolayısıyla 5 nolu bir işkence merkeziydi. Zulüm merkeziydi. Her yılı her günü her anı işkence solunan, korku merkeziydi. İlk adımın atıldığı andan itibaren insana geçmişe ait her şeyin zorla zorbalıkla gasp edildiği, zorla sökülüp koparılıp alındığı, yok edildiği bir yerdi. Bir işkence laboratuarıydı. Her türlü yöntem ve aracın çok yönlü çok çeşitli denendiği bir işkence eğitim merkeziydi.
Nasıl ki katliamcılar kendilerinden önceki katliamlardan ders ve tecrübe çıkarıyorsa, 5 nolu işkence merkezi sonra oluşturulacak, kurulacak işkence merkezleri için muazzam deneylerle doludur. Bu merkezde yaşamının kısa orta uzun bir bölümünü geçiren her arkadaşın anlatımları dinlense de yine eksik yetersiz ve yarım kalacağına inanıyorum. Anlatacaklarım yaşadıklarımın hissettiklerimin sadece bir saat içinde olanları yansıtabilir. Daha fazlasını yansıtamaz. Yüzlerce binlerce anlatıcı arkadaşın anlattıklarının gerçek olduğunu söyleyeyim. Anlatımlarının sınırlı eksik olduğuna inanıyorum. Anlatacaklarım da öyle olacaktır. Değinmediğim, unuttuğum(herkes gibi ciddi bir hafıza sorunu yaşıyorum) çok şeyler olduğunu bilerek, anlatacağım.

İLK adım.
Siverek yatılı bölge okulunda, Urfa merkez komutanlıklarında bir mevsim yaşadığım işkencelerin daha sistemli, planlı, hedefli olanı 5 nolu da yaşadım. Sıraya dizilip, kimlik tespiti yapılınca, zorla soyundurulup çıplak vaziyete getirilince payıma en çok düşeni aldım. İlkler unutulmaz olur. Bir kez daha işkenceciler tarafından Ermeni olduğum keşfedildi. Bu merak ve yakın ilgi 5 nolu yaşantım boyunca üzerimden hiç eksik olmadı. Artarak çoğalarak devam etti. Her askerin, her subayın kısaca her işkencecinin yakın ilgisine maruz kaldım. Esat Oktay daha ilk günden itibaren beni sünnet edip, Müslüman yapacağını söyledi. Bunu o kadar rahat güler yüzle yapıyordu ki sanki normal doğal ve yapılması gereken bir iş yerine getirilmesi gereken bir görevi yerine getirmek ister gibi yapıyordu.

Adımın bundan böyle “Ahmet”, dinimin Müslüman olacağını bundan böyle Türk olacağımı söyledi. Bu ilk karşılaşma ve sonrası tanışmalar hep eklenerek, fazlalaşarak devam etti. Sanki bir canavar sanki normal olmayan bir yaratık vardı karşılarında. Ve öyle davranıyorlardı. Zindan da kaldığım yıllar boyunca bu tehdidi, baskı ve zulmü hep yaşadım. Oradan bir gün sağ çıkabileceğimi hiç düşünmedim. Ölüm her an baş ucumda bana yakın, benim içimdeydi. Bu kadar işkence görmek yerine bir kurşun darbesiyle ölmeyi herkes gibi ben de çok isterdim. Bu kadar zulüm ve onursuzca bir yaşama kimse dayanamaz ve hiç kimse kabul edemezdi. Siverek ve Urfa işkencehanelerinde bilgi-enformasyon-suç kabulü gibi uygulamalara ek olarak bu kez fazladan sünnet olma namaz kıldırma uygulamaları başladı. Bütün tutsaklara uygulanan işkence uygulamaları bana da yapıldı. Zorla Türkleştirme, kimliksizleştirmeye ek olarak din değiştirme yani Müslüman olma uygulamalarına maruz kaldım. Gözaltı süresince zaten çok ağır ve acı dolu işkencelere maruz kalmıştım.

Filistin askısından dolayı artık kollarım tutmuyordu. (şimdiye kadar aynı benzer acıları çekiyorum) Kollarımı hareket ettiremiyordum. İşkence izleri yaralara dönüşmüştü. Kabuk bağlamaya başlamıştı. Bitkin yorgun, sürekli acı çekiyordum. Bu durum yetmiyormuş gibi yeni koşullarda daha ağır bir yaşam yeni bir işkenceli süreç başlıyordu. İlk işkence faslında, çıkınında-torbasında sabun, san yağı, diş macunu, kağıt çıkan herkese zorla çıkınından çıkanları temizlemesi yani zorla onları yemeleri söylendi. Direnen, yemeyenler toplu asker dayağına maruz kaldı. Ellerim kollarım tutmadığı için ne çıkınım ne sabun ve diş macunum vardı. Ancak yine dayak yemekten kurtulamadım. çünkü 5 nolu zindan da dayak yemek için her zaman bir neden ve gerekçe vardır, bunun için önemli bir gerekçe aranmaz. Her şey bir gerekçedir. Varlık nedenimizin işkence nedeni olduğu bir yerde dayak yemek için başka bir gerekçe-neden aranır mı?

Bu dayak faslında komik diyebileceğimiz anlar da oluyordu. Cizreli bir at hırsızı fazla sayıda atları çalıp başka ilçelere götürüp sattığını öğrenen kurnaz bazı köylüler bu at hırsızını “Kürtçü-solcu” diye ihbar ediyorlar. Ve bu zavallı yaratık bizimle birlikte işkence faslına maruz kaldı. Ancak fiziki yapısı oldukça atletik ve yeterince çevikti, hızlı da koşuyordu. Çok sayıda askerin elleri arasından kurtulmayı başardığı gibi koridorun bir ucundan diğer ucuna bir düzine askeri peşine takmayı becerebiliyordu.
Daracık koridorda askerler koşuyor Cizreli kaçıyordu. Askerlerin Cizreli yi yakalaması kolay olmadı. En az birkaç tur askerlere attırdı. Bu durumu izleyen diğer tutsaklar bıyık altında gülüyordu. Ben de güldüm. Böylesi gülünç ve acı olaylar oluyordu. Dayak yemediğimiz günü bir yana bırakalım, dayak yemediğimiz saatler arası farkın ne kadar olduğunu söylemek bile çok güç olur. Her türlü işkence araçlarını ve her türlü yöntemi üzerimizde denediler. Duvarların tavanın her yanı Türk bayrakları şeklinde boyanmıştı. Kırmızı renkten, ışıktan, haki renkten nefret eder duruma gelmiştim. Sabahın köründen uyuyuncaya kadar hatta bazen uykudan uyandırılarak, tutukluların birbirine dayak atmaları yüzlerine tükürmeleri, birbirinin üzerine işemeleri söyleniyordu. Ne gündüz ne gece rahat yüzü yoktu. Her an her hangi bir zaman diliminde her hangi bir nedenden dolayı işkence görüyorduk. Bu yetmezmiş gibi işkence sesleri, dayak yiyen insanların bağırış ve çığlıklarını sürekli duymak, işitmek insan dünyasında nasıl derin izler bırakır. İşkence görmeye razıydım. Acılar bir süre sonra unutuluyor, geçiyordu. Ancak işkence sesleri çığlıkları şimdiye kadar kulağımdan gitmiyor.

İşkenceler her gün hızından bir şey kaybetmeden artıyordu. O kadar ileri gittiler ki bir gün bir arkadaşı koğuşun dışına zorla çıkardılar. Zorla cop kullandılar. O arkadaşın bağırtıları halen kulağımdadır. Sonra copu koğuştakilere verip temizlenmesini istediler. Böylesi onursuzca olaylar tekil olmaktan çıkıp sistemli bir işkenceye dönüşmüştü. Mahkemeye her gidiş dönüşte, karanlık-havasız, ayaktan zincirli arkadan kelepçeli ring arabasının içinde işkencenin dozu artardı. Konuşmak, savunma yapmak büyük bir bedel ödemeyi göze almaktı.
Mahkemede savunma yaptığım için ring arabasında başlamak üzere özel olarak, beş-on tabir edilen kalaslarla dövüldüm. Tesadüfen kalasın kırılması sonucu çırılçıplak edildim, daha ağır bir işkence faslına maruz kaldım. Keza o dönem Asala militanlarının eylemleri gündemdeydi. Bundan dolayı özel olarak işkence görürdüm. Gazete-kitap yoktu. Bazı özel günlerde bazı örgütlerden toplu ve önemli gözaltılar olduğunda gazete veriyorlardı. Moral bozmak, direnç kırmak için her türlü yöntem ve aracı kullanıyorlardı. Bir gün benim gibi üç arkadaşı zindan dan alıp yeniden Diyarbakır kolorduya işkence merkezine götürdüler. İşkenceci polisler günde üç fasıl dayak atıyorlardı. her fasılda on adet cop ellerimize vuruyorlardı. Yeni yakalanmalar olmuştu. İstediklerini alamayınca “ulan sizi boş yere mi buraya kadar getirdik” dediler. Bizleri tekrar 5 noluya göndereceklerini söyleyince orada biraz daha fazla kalmak istedik. İşkenceciler hayret içinde “ ulan buradakiler bir an önce cezaevine gitmek istiyorlar, sizler de burada kalmak istiyorsunuz” dediler. Düşünün 5 nolunun durumunu polis işkencehanesinden daha beter halini. İkinci kez polis işkencehanesinde iken çok ilginç insanları alıp getirmişlerdi.
Adının “Mahmut El yakut” olduğunu söyleyen Diyarbakır çocuğunun tavrı çok ilginçti. polis her yemek dağıtımından sonra ellerimize copla vuruyordu. Ona kadar sayıp, dayak faslını bitiriyor ve her dayak attığı tutukluya ana avrat küfrediyordu. Sıra Mahmut a gelince polisin ”annen var mı? “ sorusunda yanıt vermedi. ”dilini mi yuttun lan! Söylesene, annen var mı?” Mahmut annem var derse küfür işitecek, yok derse yalan atmış olacak, bir iki saniye bekleyip sessiz kalınca, polis bu kez yine aynı benzer soruyu” Annen var mı lan!” bu kez Mahmut polisten önce davranıp önce o polisin anasına avradına küfretti. “ he ulan ananı …. hem anam var hem de bacım var” deyip ilk küfürü o basınca küfürü işiten polis deliye döndü. Var gücüyle Mahmut'u dövmeye başladı. Her defasında ilk küfreden Mahmut olunca polis artık Mahmut'a “annen var mı?“ diye sormaktan vazgeçti.

Tarihini tam hatırlayamayacağım ancak içinde benim de olduğum Mehdi Zana, Mazlum Doğan ve şu anda ismini hatırlayamayacağım arkadaşlarla ilgili yurt dışında hakkımızda “öldü” iddialarını araştırmak için bir heyet bizleri görmeye gelmişti. “ Amnesty International” af örgütü gibi benzeri kurumlara sağ olmadığımıza, öldüğümüze dair, iddiayla müracaatlar olmuştu. Ölmediğimizi yaşadığımızı ispatlamak için bizleri heyetin karşısında çıkardılar. Bizleri heyet temsilcilerine gösterdiler. Özellikle vücudumuzda görünen hiçbir yara ve işkence izinin kalmaması için çok çaba harcadılar. Ancak gelen heyete “bizlere işkence yapıyorlar” diyemedik. Ne yabancı dil (o zaman) biliyorduk, ne de kendimiz ifade edecek bir yol bulabildik. Avukatların durumu da bizlerin durumundan farklı değildi. Onları da bir heyet karşısında çıkardılar. Onlar da “işkence var, bizlere ağır işkenceler yapılıyor” diyemedi. “Niçin demediler” in yanıtı 5 nolu korku ve zulüm merkeziydi.

İşkenceyle ilgili herhangi bir ifadede bulunmak demek, ölümlerden ölüm beğenmek demekti. Bu cesareti göstermek o dönem o koşullarda çok zordu. Tutuklu avukat arkadaşlar vardı. Şerafettin Kaya, Hüseyin Yıldırım vb eski milletvekilleri vardı. Ahmet Türk, Nurettin Yılmaz, Celal Paydaş gibi bu arkadaşlar da bizler gibi hatta bazen daha ağır bir şekilde hakarete işkenceye maruz kalıyorlardı. Yaşları (o zaman bizlere göre) ilerde olmalarına rağmen acımasız bir şekilde işkenceye uğradılar. Çocukları yaşında ki askerler tarafından işkence gördüler.

Yabancı heyetlerin beni gelip görmeleri sonucu özel uygulamada bir azalma oldu. Ancak herkes gibi payıma düşeni her zaman almaya devam ettim. Tutuklular arasında ihbarcılık, itiraf yapanlar oldu, oluyordu. Bunlar çok çirkin bazen çok aşağılık duruma düşüyorlardı. Birlikte aynı tabakta yemek yedikleri arkadaşlarını korku sonucu olsa ihbar ediyordu. Kaldı ki ihbar edilecek hiçbir şey olmamasına rağmen bunu yapıyorlardı. Kötü örnekler gibi güzel, onurlu örnekler vardı. Koğuşumuzda Hüseyin Yeşildağ adında bir arkadaş vardı. Bu güzel, onurlu insan her zaman bizler için benim için fedakarlık yapıyordu. Onu hiç unutamam. Şerafettin Kaya ağabeyi hiç unutamam. Bu güzel onurlu insan tutsakları mahkemelerde savunduğu için işkencelere maruz kaldı.

Kendini feda eden Mazlum Doğan arkadaş, kendini ateşin ortasına atan dörtler [Ferhat Kurtay, Eşref Anyık, Necmi Önen, Mahmut Zengin] unutulmaz. Ölüm orucunda yaşamlarını kaybeden Kemal Pir, Mehmet Hayri Durmuş, Akif Yılmaz, Ali Çiçek, arkadaşlar saygı ve sevgiye en fazla layık olanlardır. Saygıyla minnet duygusuyla onları hep andım. Onlar ilk direniş kıvılcımını bedenleriyle tutuşturdular. Ancak işkence durmadı. Zulüm çok büyüktü. Zalimler çok fazla kan istiyordu. 1983 yılında zindan da toplu direniş başladı. O gün en mutlu günümüzdü. Köleliğe, işkencelere onursuzluğa meydan okumaydı. İnsan olma, özgürleşme günüydü. Yaşamımda en güzel günlerden birini yaşadım. İşkenceye boyun eğmemek, başkaldırmak, insan olduğumuzu haykırmak, istediğimiz gibi konuşmak, özlem duyduğumuz her şeyi elde etmek, anlatılmaz güzellikte bir duygu. 5 nolu zindan da askeri (işkence) kuralları kabul ederek, köleleştik.

Direnerek özgürleştik. Önce özgürlüğümüzü ve insanlığımız kaybettik sonra çok büyük bedeller ödeyerek insanlığımızı kazandık. Özgürlüğümüzü tekrar kazandık. Bu yüzden kölelik ve özgürlüğün, teslimiyet ve direnişin ne anlama geldiğini en iyi 5 nolu zindan da yaşayan tutsaklar bilir. 1984 yılında ikinci toplu direniş başladı. Bu direnişte ölüm orucunun ilk ekibinde yer aldım. Yirmi kişiyle başladığımız 49 gün süren ölüm orucunun sonunda iki arkadaş yaşamını yitirdi. Onları yanı başımızda kaybettik. Ağır işkence ve tehdit koşuları altında ölüm orucuna başladık. İçecek su bile zor buluyorduk. Sadece su ile “beslendik” onur ve inançlarımızla beslendik. Midesiyle beslenenler bizi terk etti. Ancak beyniyle beslenenler direnişin sonuna kadar bizimle kaldı. Orhan Keskin ve Cemal Arat arkadaş yaşamını yitirdi.

Ayrıca bir çok arkadaşın vücudunda ciddi fiziki tahribatlar kaldı. Recep Maraşlı, Cemal Miran, Mustafa Karasu, Müslüm Elma vb arkadaşlar denge bozukluğu göz kayması, yürüyememe gibi ağır hasarlarla yaşamlarını devam ettiler. Yıllar geçmesine rağmen bir çoğu halen normal yaşama dönemedi. Ölüm orucuna girdiğim ilk günlerde “diğerlerini anladık, bir Ermeni olarak ölüm orucunda senin ne işin var” diyen subaylarla karşılaştım. Oysa en çok direnmeye, bu rezil ve onursuz yaşamı kabul etmemeye en çok benim ihtiyacım vardı. Herkesten daha fazla nedenlerle benim direnme hakkım vardı. Çünkü geçmişte Ermeni halkına yapılanların bir benzerini bana yaptılar. Kaderim halkımın kaderinden başka olamazdı.

Ölüm orucunda olanları caydırmak, vazgeçirmek için Cami hocası getirmişlerdi. “Allah kendi kuluna verdiği canı ancak kendisi alır, siz kendi canınıza kıyamazsınız. Bu can Allaha aittir. ” Türünden bir konuşma yapıyordu. Bişar Akbaş adında onurlu direngen bir arkadaşta ölüm orucunda bizimle birlikteydi. Cami hocasına dönerek ” bizimle birlikte bir Ermeni arkadaş var. sizi istemiyoruz, gidin bir kilise papazı getirin” dedi. Cami hocası “ ben onun için de buradayım. ” Deyince Bişar Akbaş ”bizden farklı işkence görünce sen onun yanında yoktun şimdi onun için de nasıl olabilirsin?” diyince cami hocası ancak mırıldanarak bir şeyler söylemeye çalıştı. Ancak kimse inanmadı.

Ölüm orucunda yerde beton üzerinde serili kirli kanlı döşekler üzerinde yatıyorduk. Soğuk buz gibi bir büyük koğuşta kalıyorduk. Ölüm orucuna girince tehdit, işkenceye uğradık. Ölme hakkımız bile elimizden alınmak isteniyordu. İşkencehanelerde, zindanda onurlarıyla direnen çok sayıda arkadaş vardı bunlardan Cafer Cangöz, Müslüm Elma, Hasan Hayri, Mustafa Karasu, Recep Maraşlı, Cemal Miran arkadaşları anmadan edemeyeceğim. Burada adlarını sayamayacağım isimsiz kahramanları, arkadaşları sevgi ve saygıyla andığımı, hatırlamaya çalıştığımı belirtmek isterim.

Bu güzel onurlu ve yiğit insanlar, direndiler. Recep Maraşlı arkadaşın annesi onu ölüm orucunda görmeye geliyor. Annesi ”oğlum ölürsen ben ne yaparım, ben de ölürüm“ diyor. Recep Maraşlı” iyi ya ölsek bile beraberiz” diyor. Bizler ölen arkadaşlarımızla beraber olduk. Onları hiç yalnız bırakmadık. Ölüm ve yaşam arasında ki o ince çizgide duran en önemli değer ONURDUR. YAŞAYARAK HER GÜN ÖLMEKTENSE ONURUMLA BİR KEZ ÖLMEYİ HEP TERCİH ETTİM. Ve gerekirse yine çekinmeden tercih ederim. 5 nolu zindan gerçekliği bana ve benim gibi binlerce insana bu yaşam ilkesini çok acı bir şekilde öğretti.

6- Bulunduğunuz hareket içerisinde ve cezaevinde sizin dışınızda Ermeni var mıydı?
İçinde yer aldığım devrimci hareket içinde ermeni arkadaşlar vardı. Ancak 5 nolu zindan da benden başka Ermeni arkadaş yoktu. Ancak 5 nolu zindan da ismimi duyup “anne annesinin Ermeni olduğunu” söyleyen arkadaşlarla karşılaştım. Sempatiden dolayı kendisinin Ermeni olduğunu söyleyen arkadaşlar vardı.
 7- O dönemde ve bugün Türkiye Sol Hareketinin 1915'te yaşananlara ve soykırıma ilişkin tavrını nasıl değerlendiriyorsunuz?
O dönemde hareketiniz içerisinde 'ermeni meselesine' ilişkin tutum nasıldı? Ermenilerin yaşadıkları konusunda bir bilinç ya da farkındalık var mıydı? Türkiye devrimci hareketin 1915 te yaşananlar la ilgili dersini iyi çalışmadığı bir gerçektir. Bu konuda yeterli ve başarılı bir sınavı veremediği de bir gerçektir. İbrahim Kaypakkaya yoldaşı bu tespitimin dışında tutuyorum.

Son yıllarda Türkiye devrimci ve sosyalist harekette belli düzeyde bir duyarlılığın, olgunluğun ve sorumluluğunun oluştuğuna inanıyorum. Ancak yeterli değildir. Daha fazla adım atmaları gerekir. Ancak kendisine “sol” diyen bazı hareketler var ki bunların külliyatı şöven-ırkçıdır. Bunların isimlerinin sol olmaları hiçbir şeyi değiştirmiyor tam aksine daha tehlikeli ve zarar vericidirler. Bunun yegane temsilcileri, İP-TKP ve benzerleridir.

Ülkemizde sayılı bazı onurlu aydınların, gazeteci ve sanatçıların (Bunlardan bazıları: Haluk Gerger - Ragıp Zarakolu - Temel Demirer - İsmail Beşikçi - Faik Bulut - Sırrı Sürreya Önder - Yıldırım Türker - Pınar Sağ - Kürt aydınları - isimlerini burada sayamadığım güzel ve onurlu sanatçılar, avukatlar, aydınlar, insanlar da var) vb dışında büyük bir bölümü ırkçı-milliyetçi ve sosyal şovendir. Özellikle TV ekranlarında sık sık boy gösteren dolar ve avroyla beyinleri ve vicdanları beslenen bazıları var ki bunların görevleri sadece zehir saçmaktır.

8- Diyarbakır cezaevinden ne zaman çıktınız ve çıktığınız tarihten sonra neler yaşadınız? (Bu konuda sizin doksanlı yıllarda tekrar bir cezaevine girdiğiniz yönünde bazı anlatılar var fakat sağlıklı bir bilgiye ulaşamadım. Diyarbakır'dan sonraki süreci anlatabilir misiniz?)

5 nolu zindanından 1987 yılında bırakıldım. Yaşamımı devam ettirmek için kitapçılarda çalıştım. 1990 1 mayısına katıldım. Harbiye de partizan korteji arkasında yürüdüm. Ve tutuklandım. 1990 1 mayısında yanı başımızda Gülay Beceren adında genç bir üniversite öğrencisi, devrimci arkadaş sırtından yaralandı ve sakat kaldı. Onu yaralayıp sakat bırakan faillerin bulunup yargılanması için uzun süreli açlık grevine gittik. Mahkemede suç duyurusunda bulunduk. Ancak bilinen adalet ve yargı sistemi sonucu failler bulunamadı. Herkes iki üç ayda tahliye olurken ben bir yıl sonra tahliye olabildim. Tek suçum polise ifade vermemek ve 1 mayısa katılmak oldu. 1 mayısın meşru olduğunu söylemek ve 1 mayıs katılmak suçtu. Ve ben bu suçun bedelini herkesten çok ödedim. 1 mayısa katılmamın bedelini herkes iki üç ay cezaevinde kalarak öderken ben bir yıl ceza evinde kalarak ödedim. Ayrıcalıklı oluşumu ve bana duyulan özel ilgiyi anlayın. Sağmalcılar özel tip cezaevinde tutuklulara yönelik havalandırma da yapılan bir askeri operasyonda ağır bir şekilde yaralandım. Ağır bir işkenceye maruz kaldım.

O dönem avukatım olan Ercan Kanar sırtımdaki cop ve kalas izlerini görünce bana bakmakta zorlandı. Ve hemen gidip suç duyurusunda bulundu. Bir haftadan fazla konuşamaz durumda kaldım, sesim soluğum kaybolmuştu. Askerlerin başlarında bir subay vardı. Subay askerlere düdükle talimat veriyordu. Onlarda düdük sesini duyunca bizlere saldırıyorlardı. Yine düdük sesiyle ara veriyorlardı. Koğuşta bulunan 1 mayıs tutukluları işkenceye maruz kaldı. Payıma düşeni fazlasıyla aldım. İşkence gördüğümden dolayı hastahaneye yolandım. Bir haftalık işkence raporu aldım.

9-Türkiye'de geçtiğimiz haftalarda Diyarbakır Cezaevinde uygulanan işkencelere ilişkin bir dizi soruşturma başlatıldı. 78'liler vakfı tarafından çeşitli suç duyuruları savcılıklara verildi. Tüm bunları nasıl değerlendiriyorsunuz?

5 nolu zindanla ilgili 78 liler vakfının attığı adımı olumlu ve onurlu bir çalışma olarak değerlendiriyorum. Suç duyurusunda bulunanların içinde olmayı çok isterdim. Suç duyurusunda bulunamayanların davacı olmadıkları anlamı çıkmaz. Yurt dışında olmalarından kaynaklı böyle bir talihsizlik yaşıyorlar. Bizlere işkence yapanlar yargılanmalıdır. Ancak unutmamak gerekir ki işkence bir devlet politikasıydı. Devletin resmi politikası olduğundan dolayı sadece fiziki anlamda işkence yapanlar değil, aynı zamanda bu uygulamayı resmi devlet politikası olarak gören kabul eden, uygulayanlarda hesap vermeli ve yargılanmalıdır. Sadece birkaç görevlinin yargılanmasıyla 5 nolu da açılan yaralar kapanmaz. 5 nolu bir müze olmalıdır. 5 nolu zindan betonlarında herkesin kanı olduğu gibi benim de kan damlalarım ve duvarlarında işkence izlerim var. 78 liler vakfının attığı adımlar onurlu ve olumludur. Onları kutluyorum.

10- Bugün geçmişte size yaşatılanlar yüzünden ne tür sıkıntılar yaşıyorsunuz?

Ruh ve beden sağlığınız nasıl? Hayatınızı nasıl geçiriyorsunuz? 5 nolu zindan da yaşamının kısa orta ve uzun bir bölümünü geçiren herkes gibi ben de ciddi şekilde yaralandım. Manevi dünyam yaralıdır. Kollarımın ve vücudumun bir çok yerinde görünen yara dolu işkence izleri bugün yok, ancak acılarım devam ediyor. Manevi ve duygu dünyam sürekli kanayan bir yaradır. Bugün halen kollarımda, koltuk altlarımda Filistin askılarından dolayı acılar var. Geçmeyen bitmeyen acılar. Halen acı çekiyorum. Ciddi bir denge ve görme sorunu yaşıyorum. Ciddi hafıza sorunu yaşıyorum. Her 5 nolu zindan konusu olduğunda ya da onunla ilgili anılar, haberler, isimler geçtiğinde farkında olmadan istemeyerek gözlerim doluyor. Ve hakim olamadığım göz yaşlarım yanaklarımdan aşağı dökülüyor. Bunun adı ağır depresyondur. Bunun adı iç depremdir. Bunun adı iç tsunamidir. 5 nolu zindanların da benim gibi işkence görmüş zulme uğramış yüzlerce binlerce arkadaşın da aynı benzer duygular ve acılar yaşadığına inanıyorum. Çünkü herkesin yüreği ve duyguları yaralıdır. Yangın yeridir. Tedavi oluyorum. Yurt dışında ilaç tedavisi oluyorum. Bütün bunlara bir de göçmen hastalığını ekleyin. Yani uzak olmak ağır hasret duyguları yaşamak.

11- Tüm bu yaşadıklarınıza olana bitene ilişkin son olarak söylemek istediğiniz?

İşkencecilerin sevgisi yoktur. Dünyanın en onursuz ve korkak insanları işkencecilerdir. En onurlu ve namuslu insanlar ise zulme karşı direnenlerdir. Bu röportaj vesilesiyle başta 5 nolu zindanlarında acı çekmiş arkadaşları saygıyla sevgiyle selamlıyorum.

Yaşamlarını özgürlük ve onur için vermekten çekinmeyenleri, her zaman başımın üzerinde tutuyorum ve yüreğimin en güzel yerinde saklıyorum. Onuru ve inancı için kardeşlik ve insanlık düşünceleri için katledilen Hrant Dink arkadaşı saygıyla anıyorum. Onun katledilmesinde duyduğum acı işkence gördüğümde çektiğim acılardan daha fazla oldu. Katledilmesi beni yaraladı. Kabullenemedim. Bir ermeni aydının, gazetecinin varlığına bile tahammül edemediler.

Uzun yıllar sonra Türkiyeli Ermenilerin yaşam ve var olma tarihlerinde ortaya çıkan cesur bir aydını, onurlu bir gazeteciyi, dünyanın en korkak ve kalleş insanları vurdu. O vurulduğunda sanki ben vuruldum. Kürt-Türk-Ermeni ve diğer milliyetlerden emekçilerin, ezilenlerin, aydınların arasında çözülmeyecek hiçbir sorun yoktur. Egemenler efendiler, zalimler kirli ellerini emekçilerin yakalarından bilinç ve vicdanlarından çekerse ülkemiz kardeş yeri olacaktır. Bunun geleceğine inanıyorum. Adalet hastalanabilir ancak asla ölmez.

Kaynak;http://mamasyria.blogspot.fr/2015/12/garabed-demircioglu-diyarbekir-5-no...

Sayfalar