Cuma Nisan 28, 2017

Misafir yazarlar

Güncele iliskin yazilariyla sitemize katki sunan yazar dostlarimiza ait bölüm

Tutsak YDK’lı yazdı “Riha zindanlarından yükselen sloganlarımız birçok yerde haykırıldı! Umutluyuz!”

Dışarıda yeni bir gün doğuyor. Bugün diğerlerinden çok farklı bizler için… Günlerdir hazırlığını sürdürdüğümüz, büyük bir heyecanla karşılamaya hazırlandığımız bir gün… Yeni günün ilk saatlerinde güneşin doğuşunu doyasıya seyredemiyoruz belki ama heyecanımız, coşkumuz ve inancımızla koğuşun içerisinde kendi güneşimizi doğuruyoruz. Bütün arkadaşlarımızla (toplamda 22 kişi olduk bile) uyandığımız andan itibaren saçlarımızı şekil şekil örgülerle bezeyerek, kollarımıza burada yaptığımız mor ağırlıklı bilekliklerimizi takarak, en güzel giysilerimizi giyerek güne hazırlanıyoruz. Bu hazırlıklar biraz uzun sürüyor ki, günün anlam ve önemin haykıracağımızı, sloganları atacağımız saati birkaç dakika kaçırıyoruz. Kaçırdığımızı ise diğer siyasi koğuştan gelen zılgıtlar ve sloganlardan anlıyoruz. Koşarak havalandırmaya çıkıyoruz. Kadın özgürlük mücadelesinde yaşamını yitiren tüm kadınlar için saygı duruşunun ardından Türkçe, Kürtçe sloganlarımızı, zılgıtlarımızı diğer koğuştan gelen seslere katıyoruz. Sonra başlıyor halaylarımız…

“OHAL’e, erkek ve devlet şiddetine karşı kadınların kocaman HAYIR’ı…”

Bugün 8 Mart dünya Emekçi Kadınlar Günü. Katledilen, şiddetin her türlüsüne maruz kalan, emeği yok sayılan kadınlar olarak isyanımızı haykırdığımız, erkek ve devletin saldırılarına karşı akın akın sokakları-meydanları doldurduğumuz bir gün. Bizler, yani erkek devlet tarafından bedenleri tutsak edilen ancak kadın bilinciyle bu duvarları da yıkan kadınlar olarak sokaklardaki ve meydanlardaki hemcinslerimizin sesine Riha zindanlarından ses katıyoruz.  İçeriden yükselttiğimiz sesimiz, dışarıda binlerce kadın tarafından haykırılıyor biliyoruz ki. Nitekim akşam saatlerinde izlediğimiz haberler bunu gösteriyor. Kadınlar meydanları doldurarak; OHAL’e, erkek ve devlet şiddetine karşı seslerini yükseltiyorlar.  Sesimizi kısmaya, sokağa çıkmamızı engellemeye, kendisine yönelik muhalefeti tümden yok etmeye çalışanlar, kadınların kocaman HAYIR’ı ile karşı karşıya kalıyorlar.

“Akşam oldu, havalandırma kapandı diye durur muyuz hiç?”

Tutsak kadınlar olarak bizler de HAYIR’a gün boyu ses veriyoruz. Sabah saatlerinden havalandırmanın kapatıldığı 17.30’a kadar sloganlarımızı zılgıtlarımız izliyor, zılgıtlarımızı halaylar… Her duraksadığımız anda diğer siyasi koğuştan kadın arkadaşlarımızın sesini alıyoruz. Yani gün boyunca kadınların isyan-direniş sloganları hapishaneden eksik olmuyor. Havalandırmanın kapatılması için gelen gardiyanlara “Jin, Jiyan, Azadi” diyoruz inatla. Akşam oldu, havalandırma kapandı diye durur muyuz hiç? Elbette ki durmuyoruz, yapacağımız etkinliğin hazırlıklarına girişiyoruz. Hepimiz günlerdir hazırlığını sürdürdüğümüz görevlerimizi layıkıyla yerine getirmek için didiniyoruz.

Ve etkinlik saati gelip çatıyor. Yatakhane kısmını sahne ve seyircilerin oturacağı kısım olarak ayırıyoruz. Herkesin bir görevi var etkinlikte, seyirci kısmında oturan yüzler değişiyor bu nedenle. 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nün tarihinin anlatılarak başladığı açılış konuşması, 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında OHAL ve KHK’lerle kadına yönelik saldırılardan bahsedilerek devam ediyor. Kapatılan kadın kurumları, emeğine sendikalı olarak sahip çıktıkları için ihraç edilen emekçi kadınlar, tutuklama furyasının kadındaki yansıması ile devam eden konuşmada darbe girişiminin ardından arşa çekilen “erkek iktidarı”nın saldırılarına da yer veriliyor. Bu saldırıların kadın mücadelesini engelleyemediği ve engelleyemeyeceğini söyleyen kadınlar Kürtçe-Türkçe yapılırken son söz “biat etmeyeceğiz” oluyor. Tiyatro, şiir ve koro ile devam eden program boyunca her “eksiği”mizi, aynı şekilde yanlışımızı alkışlar örtüyor, zılgıtlar heyecanımıza yenik düşmemizi engelliyor. Kadın dayanışmasının somutta ne olduğuna hapishane koşullarında tanıklık ediyoruz bir kez daha.

“Düşlerimiz yarım kalmayacak biliyoruz!”

Günlerdir hazırlandığımız programımızı bitirirken tatlı bir yorgunluk sarıyor hepimizi. Sanmayın ki uyuduk sonrasında! Saatler sürecek olan sohbetlerimizi, paylaşımlarımız başlıyor bir çay ve günümüze özel çıkardığımız lokum eşliğinde. Hayaller kuruyoruz dört duvar arasından sıyrıldığımızda neler yapacağımıza dair. Yarım kalmış hayallerimizi tamamlayacağımız günleri düşünüyoruz. Düşlerimiz yarım kalmayacak biliyoruz!

Umudumuz, coşkumuz ve inancımızla güneşi doğurduğumuz koğuşta, bu defa akşamı içimizde kendimize ve birbirimize verdiğimiz sözlerle bitiriyoruz. Karanlık basmıyor hiçbir yanı! Lambaları kapatırken bile! Umudumuz bizim ışığımız, o ışık hiç sönmeyecek…

Riha 2 No’lu T Tipi Hapishanesi’nden tutsak bir YDK’lı

Amed Zindanı eski tutsaklarından M. USTA: “Esas olarak sorunu yaratanlar derinleştirmeye devam ediyorlar!”

Amed 5 Nolu Zindanı’nda insanlık dışı işkencelere maruz kalan ama buna karşın devrimci direnişinden ve daha sonra da komünist hareket içerisinde örgütlü mücadelesinden taviz vermeyen M. USTA, Özgür Gelecek bürolarının gasp ve çalışanlarının darp edilmesine karşı yazdı: Bu yıkıcı pratiklerin hiçbir haklı gerekçesi olamaz. (...) Bu pratiğin kendisi, değerleri kirletmenin ta kendisi. (...) Sizin baskın düzenlediğiniz ve tartaklayarak dışarı attığınız devrimci basın çalışanları bu mücadelenin o alandaki ana değerleridir.”

 

Esas olarak sorunu yaratanlar derinleştirmeye devam ediyorlar!

Çok zor bir süreçten geçiyoruz. Egemen sınıfların ezilenlere ve onların sınıf bilinçli örgütlerine, demokratik kurumlarına dönük saldırıları her yeni gün, geçen günü aratıyor. Egemen sınıf sözcüleri “gerillayı yok etmekten” söz ediyorlar. Ve hedeflenen yaşadığımız topraklarda bir çöl sessizliği yaratmaktır. Elbette ki bunu başaramayacaklardır. Bunu onlar da biliyor. Ama ilerici-devrimci güçlere verebilecekleri her türlü zarardan da kaçınmayacaklardır. Kürt siyasetçilerine dönük yapılan yoğun tutuklamalar, sokak gösterilerinin yasaklanması, her farklı sesin, söylemin suç sayılması, yarına dair neler yapabilecekleri konusunda bize somut veriler sunmaktadır.

Tüm bu saldırılara karşı oluşan, oluşturulmaya çalışılan direniş cephesinin merkezinde yurtsever devrimci Kürt güçleri vardır. Kürt kurumlarına daha çok saldırıların yapılmasının nedeni de budur. Ama şu da bir gerçek ki, TC'nin hiçbir farklı sese, muhalif veya alternatif devrimci oluşuma tahammülü yoktur. Ezilenlere karşı yok et-sustur karşı devrimci siyaseti izlenmektedir.

Mevcut durumda bu saldırıları püskürtecek temelde geniş emekçi yığınları kapsayan güçlü devrimci bir merkez de söz konusu değildir. Diğer bir anlatımla bugün ne güçlü devrimci bir dalgadan söz edebiliriz ne de genel manada gelişen bir kitle hareketinden. Hiç kuşkusuz devrimci kitle hareketlerindeki bu gerilemeler geçicidir. Yaşanan ekonomik kriz, gün geçtikçe artan işsizlik, sınırlı olan demokratik hak ve ögürlüklerin giderek sıfırlanması, yaşadığımız toprakların adeta bir hapishaneye dönüştürülmesi, ezilen yığınların direnme hakkını kullanması için nesnel koşulların daha da olgunlaşmasına yol açıyor. Buna inanmalıyız. Sürece de bu bilinçle yaklaşmalıyız.

Görmemiz ve anlamamız gereken diğer bir gerçekse tüm bu görevler tek tek hareketlerle başarılacak görevler değildir. Her koşulda birleşik devrimci bir güce-ittifaklara ihtiyaç vardır. Bu ihtiyacın varlığına dikkat çekmek, esas olarak kendi gücümüze dayanma ilkesini yadsımak anlamına gelmez. Bilakis içinden geçmekte olduğumuz sürecin özgünlüğünü daha doğru bir tarzda kavrama anlamına gelir. Bu bir.

İkincisi, bu görevlerimizi asgari düzeyde yerine getirmenin yolu, iç bütünlüğümüzü sağlamaktan geçer. Ne yazık ki bugün içte parçalı bir duruş söz konusudur. Karşı karşıya olduğumuz saldırılar ve mevcut sorunlarımızın çapı böylesi bir tabloyu kaldıramaz. Bunda ısrar, tasfiyecilikte ısrardır. Bunda ısrar, partinin birliğini parçalamakta ısrardır. Dahası bu tablo, bu ruh hali ortaya devrimci bir enerji de çıkarmaz. Bilakis var olanı da tüketir. Tüm arkadaşların bu gerçeği görmesi gerekir.

 

Bu gerçeği göremeyen arkadaşlar, dergi bürolarına saldırdılar!

Yapı içinde hukuksal anlamda çıkan sorunların esas kaynağı irade tarafından yetkilendirilen ve yetki süreleri dolan bazı arkadaşların bu görevi yeniden iradeye teslim etmemelerinden kaynaklanıyor. Kuşkusuz bu sadece işin hukuksal boyutudur. Yaşanan tüm bu tartışmalar, ideolojik-siyasal bir zeminden soyutlanamaz. Bakış açısında ortaya çıkan farklılaşmalar görmezlikten gelinemez. Elbette ki bu kapsamlı bir meseledir. Burada esas olarak iki ana nokta üzerinde duracağım.

Yapı içinde yaşanan sorunlar artık herkes tarafından bilinmektedir. Bilinen bir başka gerçekse, tüm bu yaşananlara rağmen tartışmaları iç zemine çekmek ve mevcut olan krizden nasıl çıkılacağı sorularına cevap arayan, çözüm önerileri sunan yaklaşımların varlığıydı. Her ne kadar kimi arkadaşlar nezdinde yıkıcı tutumlar sürdürülse de, bunlara karşı ortaya konulan yapıcı tutumlar da mevcuttu. Dahası kimi arkadaşlarımız, koşullardan kaynaklı bu tartışmalara gerektiği düzeyde katılamamışlardır.

Anlaşılan o ki, devrimci bir yayının bürolarına yapılan saldırılar, mevcut çelişkileri daha da derinleştirme, var olan çözüm çabalarını da tümden engelleme girişimidir. Bu saldırılar, güçler, birleşin değil, herkes yerini belirlesin mesajını içermektedir. Haklı olarak şu soru sorulmak zorundadır. Nedir bu aceleniz arkadaşlar? Bu aceleci tutumunuzun temelinde devrimci kaygılar da yok. Deyim yerindeyse devrimci hareket bugün kıl köprüsü üzerinde yürüyor. Bu tür girişimlerle mevcut durumun daha da tahrip edildiğini ve bir bütün olarak devrimci harekete zarar verildiğini anlamak için fazla bir çabaya da gerek yoktur. Öncelikle tüm arkadaşların bu gerçekleri görmesi gerekir.

Arkadaşlar bugün açısından, dürüst bir devrimci ve yoldaş olmak bir tarafa dahil olmak değildir. Bugün yoldaş olmak, bu mücadelede en büyük değerimiz olan -kimden gelirse gelsin- arkadaşlarımıza yapılan saldırılara karşı net bir duruşa sahip olmaktır. Bunu yapanlardan hesap sormaktır. Samimi bir şekilde özeleştiri yapmalarına davet etmektir. Bu hesap sorulmazsa çaresizlik içinde çare arayan bu arkadaşlarımızın yeni hatalar yapması kaçınılmazdır. Çünkü doğru çözümler-çareler, karşı karşıya olduğumuz sorunları soğukkanlı ve mantıklı bir tarzda çözmeyi emreder. Görünen o ki, bu arkadaşlarımız an itibariyle bu iklimde yaşamıyorlar. O zaman şu gerçekleri hatırlatmalıyız: Bu saldırgan pratikler devrimci saflarda güvensizliği ve umutsuzluğu derinleştiren pratiklerdir. Bu pratikler halkın davasına değil, karşı devrim cephesine hizmet eden pratiklerdir. Bu yıkıcı pratiklerin hiçbir haklı gerekçesi olamaz.

Her şeyden önce devrimcilere karşı, devrimci olmayan yöntemleri izlemek ne zamandan beri değerleri korumanın bir aracı oldu? Bu pratiğin kendisi, değerleri kirletmenin ta kendisi. Elbette ki kişisel hırsın, öfkenin, hayal kırıklığının veya aklı firarda olan kafaların bu gerçekleri bir anda görmesi zor. Lakin unutmamak gerekir ki, bu gerçekleri görecek epeyce devrimci kafa var. ve anlatılmaya çalışılan masallara da karınları da tok. Sizin baskın düzenlediğiniz ve tartaklayarak dışarı attığınız devrimci basın çalışanları bu mücadelenin o alandaki ana değerleridir. Anlaşılan o ki; siz değer derken, bilgisayarları ve binanın içinde bulunan diğer malzemeleri anlıyorsunuz. Kaldı ki orada olan tüm malzemeler emekçi halkımızın, bu davaya gönül veren insanların sundukları yardımlarla alınmıştır. Gönüllü bir temelde sunulan yardımlara zorla el koymaya çalışmanız, en başta onların emeklerine karşı yapılmış bir saygısızlıktır.

Hiç kuşkusuz mücadelede samimi olan herkes sizin o el koyduğunuz ya da koymaya çalıştığınız araçları bulur. Yeni binalar kiralar. Ve yoluna devam eder. Yani gerçek manada adanmış yürekler için onlara ulaşmak çok da zor değildir.

Burada asıl kaybeden devrimci hukukla-ahlakla bağdaşmayan bu pratiklere yön veren kafalardır. Devrimci ahlakın-hukukun kirlendiği-kirletildiği yerde zaten kaybedilmiştir.

Bu konuda tarihi tecrübelerimizi de bilmiyorsunuz? Geçmişte devrimci saflarda yaşanan bu türden olumsuz pratiklere karşı net bir duruş sergileyen bir geleneğin temsilcisiyiz. Zaman zaman bu ve benzeri konularda yapı içinde ortaya çıkan olumsuz eğilimlere karşı da tutum alınmaktan geri durulmamıştır.

Haklı olarak yine sormak zorundayız. Ya geçmişte izlediğimiz çizgi doğrudur ya da bugün sizin yaptıklarınız. Hiç kuşkusuz içinde bir dizi yetersizlikler taşısa da, doğru olan bugüne kadar izlenen çizgidir. Mahkum edilmesi gereken sizin bugünkü tutumunuzdur.

Sonuç olarak, devrimci bir yayının bürolarına yapılan baskınlar ya da baskın girişimleri, bir süreden berider hem hukuksal boyutta hem de somut bazı sorunlar-siyasal gelişmeler karşısında sergilenen olumsuz tutumların bir devamıdır.

Tüm bu yaşananlarda esas olarak sorumlu olan da, merkezi düzeyde “yetkili” olduklarını iddia eden arkadaşlardır. Hala bu sorunları çözme iddiasında bulunmaları da, eğer bir şaka değilse, bugüne kadar yaşananlardan hiçbir şey anlamamaktır. Objektif olarak kendilerini iradeye dayatmaktır. Bu tutum da kabul edilemez.

 

M. USTA (Amed Zindanı eski tutsaklarından)

Mart 2017 

Garabed Demircioğlu: Diyarbekir 5 nolu zindanında bir Ermeni güvercin

Öncelikle çocukluğunuzun geçtiği atmosferi anlatmanızı istiyorum. nerede doğdunuz, kaç kardeşsiniz, anneniz babanız kimdir, aile içi ilişkileriniz nasıldı, 1915'te yaşananlardan aile olarak "nasibinizi" nasıl aldınız, ekonomik durumunuz imkanlarınız nasıldı, hangi okullarda okudunuz. Karakterinizi belirleyen çocukluk ve gençlik anılarınızdan aklınızda neler kaldı?

Diyarbakır (Kürtler Amed der, Haylar Dikranagerd der) da doğdum. iki kız ve dört erkek kardeşiz. iki kız kardeşlerim benden büyüktür. Erkek kardeşlerin en büyüğü ise benim. Emeğin, çalışmanın değerini bilen ve bunu yaşamı boyunca bilmeye devam eden bir aile içinde büyüdüm. Yokluk, yarını düşünme, idare etmeyi bilen bunu yaşamı boyunca duyumsayan bir aile içinde büyüdüm. Ne babam ne de annem okur yazar değildir. Ancak çocuklarını okutmak için her türlü fedakarlığı yapan çabalayan çalışan insanlardı. Okuma yazma bilmeyen ancak çocukları okusun diye eve gazete alan bir babam vardı. Çocukken bizleri Yılmaz Güneyin filmlerine götürürdü. Bunları bilinçli olarak yaptıklarını söyleyemem. Ermenilere ait toplumsal bir içgüdüyle çocuklarını okutmaya, eğitimli olmalarına çalıştıklarını düşünüyorum. Okumayan okutan, yemeyen çocuklarını aç bırakmamaya çalışan bir ailem vardı.
Çocukluk anılarım, her ermeni çocuğun sahip olduğu anılardan farklı değildir. Aile büyüklerimizin hepsi birer “Kılıç artığı” idi. Annemin annesi (büyük annem- yani yayam) Diyarbakır'da gözleri önünde kardeşinin ve aile büyüklerinin nasıl öldürüldüğünü anlatırdı. Kardeşiyle birlikte o büyük felaketten nasıl kurtulup, Suriye’ ye Kamışlı'ya, Halep'e kaçtıklarını anlatırdı. Bundandır ki her ermeni ailesinin parçalı-bölünmüş-sürgünlü halini bizler de yaşadık. Teyzelerim Suriye de (Kamışlı-Halep), deydi. Onlarla tel örgülerin arkasında görüşme yapardık. Tıpkı bugün her iki tarafta yaşayan Kürtlerin tel örgüler arkasında yaptığı görüşme gibi. Dayım Fransa da yaşardı. Ailemizin her bir ferdi mutlaka sürgün yemiştir. Sürgün-göçmen yaşamı kılıç artığı Ermenilerin ortak yaşamı ve ruhi şekillenişi içinde önemli bir yerde durmaktadır.
Çocukluk anılarım halkımızın katliam, kıyım, sürgün, açlık ve yokluk acılarıyla doludur. İnanıyorum ki her ermeni genci ve çocuğunun anılarında ortak ve benzer yanlar fazlasıyla vardır. Tıpkı Dersim katliamını, Kürt katliamlarını yaşayan Kürt halkının anılarının ortaklığı gibi. Anılar, yaşanmışlıklar, çekilen çileler o kadar ortak ki sanki hepsi aynı yazar tarafından kaleme alınmıştır. Her Malatyalı-Sivaslı-Diyarbakırlı-Silopili-Şırnaklı-Bitlisli-Adıyamanlı ermeni çocuğun anıları ve duyguları benzer ve kaderleri ortaktır. Keza bir Dersimli emekçinin anılarını kendi anılarıma benzetirim. Onları dinleyince sanki büyük annemi, annemi dinliyorum gibi oluyorum. Sanırım katliam yaşamış halkların duyguları ve iç dünyaları ortak oluyor. Uçurumlardan kendini suların derinliğine bırakan kadınları-genç kızların anıları... Fırat’ın, Munzur’un derinliğine gömülen genç gelinlerin çığlıkları, uçurumlardan yüksek kayalardan bedenlerini sonsuzluğa bırakan, parçalanan her genç Ermeni ve Kürt kızın feryatları ve bedenlerindeki acılar hep aynıdır. Aynı izleri taşır. Yürek ve duygu dünyaları derin izlerle doludur. Acıları, türküleri, melodileri hep aynıdır. Benzerdir. Bu yüzden büyük felaketler yaşayan, çile çeken halklar birbirine benzer. Anılar, türküler, ağıtlar, melodilerin notaları hep aynıdır. Bundandır ki “SARI GELİN” (DAĞ KIZI-GELİNİ) ezgisi duygu yüklü yürek sahibi her insanı alır geçmişe katliam ve kıyımlara, kendi yaşanmışlıklarına götürür. Ya da bir Kürtçe ağıt beni alır atalarımın yaşanmışlıklarına götürür.
Anılar ve yaşanmışlıklar kişiliğin temel doku taşlarını oluşturur. Çocukken kilise’ye gittiğimizde açık-gizli, sözlü-fiziki mutlaka bir biçimde tehdit baskı hakaret ve aşağılamaya saldırıya maruz kalırdık. Kiliseye gidinceye kadar annelerimiz ellerimizi sımsıkı tutardı. Ya da yol boyunca birbirimize göz kulak olurduk. Surp Giragos Kilisesinin kapısı tahtadan olduğu için mahalledeki çocuklar tarafından atılan taşlar sonucu kırılmıştı. Daha sonra demir kapı takmak zorunda kalındı. Kapısı en çok taşlanan kiliselerdir. Bu yüzden kiliseler Ermenilerin yaşamında sadece ibadet yeri olmamıştır. Aynı zamanda bir sığınma korunma yaşama yeri olmuştur.
Ermeni-Süryani-Keldanilerin kiliseleri bir tarih, kültür, dillerin korunduğu ocaklar olmuştur. Sokakta, otobüste ne ismimizi söylerdik ne ismimizin bilinmesini, duyulmasını isterdik. Ne de Ermenice konuşurduk. Korkar, çekinir ve ürkerdik. Diğer çocuklardan farklı olduğumu kiliseye ve Süleyman Nazif ilk okuluna giderken çok açık bir şekilde hissettim. “Diğer çocuklardan, öğrencilerden farklıyım” bunu bana yaşam ve ortam mahallemde ki çocuklar hissettirdi ve yaşattı.

Okula giderken diğer mahalle ve sokak çocukları mutlaka tenha bir yerde beni ve diğer Ermeni çocuklarını sıkıştırırlardı. İki elin işaret parmağını birleştirerek, yukarıya kaldırır ”Müslüman mısın?” ya da iki elin işaret parmaklarıyla haç yaparlardı “yoksa Hıristiyan-gavur-fılle misin?” derlerdi. Ve her defasında o tehdit dolu bakışlar hakaretler ve aşağılamalara, zorla Müslümanlaştırma saldırısına maruz kalırdık. Müslüman olmadığımız için mutlaka ya yüzümüze tükürürlerdi. Ya da tekme tokat bizlere girişirlerdi. Ya da çantamızı yere atıp tekmelerdi. Diyarbakır’da çocukluğumda en çok duyduğum “7 fılle öldürürsem cennete giderim” sözleri oldu. Cennete gitmek, mutluluk katına çıkmak için her gün yedi fılleden biri olma potansiyelini taşıyarak yaşadım. Gericiliğin, köleliğin en ağır saldırılarına uğradık. Kaç kavgada bu tehdidi yaşadığımı bilirim. Benim gibi diğer Ermeni çocukları ve gençleri mutlaka bu açık ve gizli tehdidi ve korkuyu yaşadı.

Çocuk dünyamız ve yıllarımız ilk baskıyı ilk hakareti, ilk aşağılanmayı ağır ve tamiri kolay olmayan yaraları alarak, yaşadı. Yüreğimiz duygularımız örselenerek, yaralanarak, içimizde kin ve öfkeyi büyüterek geçti. Hiç unutmam her gün çok sayıda çocukla birlikte beni döven bir çocuğu bir gün tek başına sokakta yakalayınca onu dövdüm ve hemen evimize kaçıp saklandım. Dayak yiyen çocuğun bütün ailesi ve etrafındaki komşular kalabalık bir grup oluşturup evimizin etrafını sardılar. Yaşlı ninem onları ikna edip evlerine yollayınca kadar korkudan dışarı bile bakamadım. Mahallemizde sokağımızda her Ermeni çocuğu ve genci mutlaka taşlı-sopalı- bıçaklı saldırıya maruz kalırdı. Sokağımızda yaşayan Ermeni çocuk ve gençlerinin her birisinin başına bu türden bela ve saldırılar mutlaka gelmiştir. Hatta sokakta bulunan çeşmeden su almak için sıraya giren Hay kızları-kadınları da benzer hakaret ve saldırılara maruz kalırdı.

 Çocukluğumda Diyarbakır’da ilk okula giden bütün ermeni çocuklar benim gibi bir biçimde “öteki” baskısına maruz kaldı. İsmini, kimliğini söylemekten çekinen, korkan, sokakta, mahallede rahat yürüyemeyen, kendi dilini konuşamayan, dolaşırken tereddütlü, ürkek bir güvercin gibiydik. Hran’tın ”ürkek bir güvercin” belirlemesi o kadar gerçek ve devrimci ki sanki bu belirleme bizler için özel yapılmıştır. İçinde yaşadığımız yaşamı ve taşıdığımız duyguların dolaysız anlatımıdır. Manevi dünyamızı tanımlayan başka bir cümle bu kadar güçlü bir şekilde bizleri tanımlayamaz. Hrant kardeşimin yazdıklarının ne anlama geldiğini neleri tanımladığını en iyi bizler biliriz. Bunu en iyi bir Ermeni çocuğu, bir Ermeni aydını, devrimcisi bilebilir, anlayabilir. Bu yüzden Hrant’ın, Armenak’ın, Nubar’ın, Manüel’in, Hayrabet’in yaşamını kendi yaşamıma benzetirim. Ve bizler gibi yaşayan aydın, ilerici, devrimcilerin yaşamı o kadar benzerlik taşır ki. Birini dinlediğinizde mutlaka bir diğerinin yaşamını anlatıyor zannedersiniz. Bu yüzden kendi yaşamımı Armenak’ın, Hrant’ın, Manuel’in, Nubar ve Hayrabet’in yaşamına benzetirim. Duygular, anılar, acılar hep aynı renkte ve dokudadır. Onların arkadan yediği her kurşun acısını en çok ben sırtımda hissettim, yedikleri bıçak darbesinden en çok benim yüreğim acıdı. İşkence altında öldürülüşlerinde en çok ben acı çektim. Ve bu yüzden bizler bir birimize çok benzeriz . Misak Manuşyan’ın yaşamını okudum. Her anlatımda kendimi buldum. ARMENAK’ı, HRANT’ı, MANUEL’i buldum. Bu kadar çok yaşam, duygu benzerliği olabilir mi? Bu yüzden yaşadıklarımızın ortak ve benzer oluşu bizleri duygu olarak da birleştirdi. Aynı benzer duyguları katliama uğramış, acı çekmiş, zulüm görmüş, işkencelere tanık olmuş Kürt-Alevi-Türk gençleriyle de yaşarım.

İlk okul üçüncü sınıfa kadar Diyarbakır da Süleyman Nazif ilk okulunda okudum. Yanımda oturan bir alevi kökenli çocuk vardı. Tesadüf bu kadar olur. İkimizde korkuyorduk. İkimiz de kimliğimizi gizlemek saklamak için özel çaba harcıyorduk. Çünkü kaderimiz, korkumuz aynıydı. Sonra sokağımızda mahallemizde semtimizde İstanbul’a okula gönderilen Ermeni çocukları ve gençleri gibi ben de gönderildim. Annem gitmeme hiç razı olmadı. Hasrete dayanamayacağını söylerdi. Ve bugün başıma ne tür kötülükler ve acılar geldiyse İstanbul’a gidişimle başladığını söyler.
İlk okulu üçüncü sınıftan sonrasını Halıcı oğlunda bulunan Nersesyan Ermeni ilk okulunda (yol yapımını bahane ederek yıktılar) okudum. Her tatilde Diyarbakırlı Ermeni çocuklar, trene biner bir kompartımanı doldurur, memlekete kadar birlikte yolculuk yapardık. Bazen Şırnaklı, Ermeni arkadaşlar da bizimle Diyarbakır'a gelir ve ondan sonra Kurtalan ekspresiyle yollarına devam ederlerdi. O zaman kömürlü trenler vardı. kömürle çalışırdı. Eve varınca yüzümüz gözümüz kara dumandan dolayı is pas içinde kalırdı.
Diyarbakır tren garını hiç unutmam. Diyarbakır garıyla ilgili iki unutulmaz anım var. Birincisi çocukluğumda yaşadığımdır. İstanbul’a okula giden Ermeni çocukların anneleri, babaları, kardeşleriyle birlikte gelirlerdi. Güzel ermeni yiyecekleri, dolma, içli köfte yapıp getirirlerdi. Yolculama anı çok buruk ve hüzün dolu geçerdi. Herkesin bir birine sahip çıkması tembih edilirdi. En büyük olana küçük çocuklar teslim edilirdi. Gözü yaşlı anneler mendil sallayarak bizleri yolcular, sonra da gözyaşlarını kuruturlardı. Sürgün ve hasret treni derdim, yolculuk yaptığımız trenlere. İkinci anım ise cezaevinden “tahliye” edildikten sonra ellerim kelepçeli ayaklarım zincirli silahlı iki asker tarafından askere götürülmemdi. Tren garında Kürt analar askerlere müdahale etti. Neden beni ayaklarımdan zincirlediklerini? suçumun ne olduğunu? Hemen zincirlerimi çözmelerini istediler. Bu yüzden askerlere bağırıp çağırdılar. O günü anı hiç unutmam. Kürt analarının bana sahip çıkışını, ekmek ve yiyecek verişlerini asla unutamam.

İLK DEVRİMCİ DÜŞÜNCELERLE TANIŞMAM.
2-Sol düşünce ile nasıl ve nerede tanıştınız?


Türkiye de devrimci ve sosyalist düşüncelerden gençliğin büyük bölümünün etkilenmesi gibi ben de etkilendim. Yokluk içinde büyüyen, bir çift kundura ayakkabıyı ceket ve pantolonu orta okula giderken giyen bir çocuğun yoksul dünyası sol ve devrimci düşüncelere açıktır. Üstüne üstlük istemediğiniz kadar ulusal-inançsal baskıya maruz kalmış, acıların tüm renklerini yaşamış, kılıç ve kıyım anılarıyla ve anlatımlarıyla büyümüş bir gencin sol ve devrimci düşüncelere hazır olması kadar doğal ne olabilir ki?
En yakınınızdan, en çok sevdiklerinizden katliam ve kıyımın anılarını dinlemişseniz, devrimci düşüncelere hazır bir ortam yeterince var demektir. Orta ve liseyi İstanbul’da Surp haç Ermeni lisesinde okudum. Yatılı okulumuzun kütüphanesi zengin ve çok çeşitliydi. Gerek Ermenice gerekse Türkçe kitaplar açısından zengin ve çok çeşitliydi. Özellikle roman-öykü-şiir türünden kitaplar, Rus-İngiliz-Amerikan-Türk-Ermeni edebiyatına ait klasikleri bulmak mümkündü. Hem zaman hem de olanaklar açısından okuma konusunda şanslı sayılırdık. O süreçte gençliğin okumaya, araştırmaya bilgilenmeye olan ilgisi ileri düzeydeydi. Dünya da devrimci, sosyalist düşüncelere olan ilgi duyarlılık ve merak büyüktü. Bu yüzden öğrencilerin büyük bir bölümü okumaya ilgi duyardı. Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Kemal Tahir, Sabahattin Ali, Fakir Baykurt burada sıralayamayacağım bir çok yazar ve şaire ait kitaplar okunurdu. Nazım Hikmet, Enver Gökçe, Hasan Hüseyin, Ahmet Arif gibi şairlerin şiirleri ezbere bilinirdi. Onurlu her gencin devrimci düşüncelere sempati duyduğu gibi ben de sempati duymaya başladım.

3- İlk devrimcilik yıllarınızda neler yaşadınız o günlere dair duygusal ve düşünsel değerlendirmeleriniz neler?

Okumak tutkumdu. Edebiyat ve şiire ilgim büyüktü. Ne yazık ki o dönem yeterince Ermeni şair ve yazarların kitaplarını okuyamadık. Örneğin çok sonraları YEĞİŞE ÇARENTS adında Kars doğumlu ünlü bir şairin varlığından haberim oldu. Yeğişe Çarents devrimci-sosyalist bir şairdir. Nazım Hikmek Türk edebiyatı ve şiiri için neyse Yeğişe Çarents Ermeni edebiyatı ve şiiri için o kadar değerlidir. Ermeni dili ve edebiyatının gelişkin ve ileri olduğunu daha sonra okul yıllarından çok sonra öğrenebildim. Keza Ermeni tarihi, edebiyatı, tiyatro ve kültürü hakkında bilgim ve bilgimiz çok sınırlı ve yetersizdi. Oysa bu güzel dilin akıcılığı, gücü ve zenginliğini öğrenince geçen yıllarıma acıdım. Henüz yeterli olduğumu düşünmüyorum. Çok fazla bilgiye ihtiyacımın olduğunu düşünüyorum. Henüz ne kadar değerli bir hazineye sahip olduğumuzun farkında değiliz.

Türkiyeli devrimcilerin, solcu ve aydınların yeterli ve güçlü bir donanıma sahip olmadığını düşünüyorum. Çoğunun Türk tarihi ve Türkiye merkezli olaylara sorunlara, geçmişe baktıklarını düşünüyorum. Bu durumu sadece tek başına onların, bizlerin eksikliği olarak görmüyorum. O süreçte bugünkü gibi yayınkaynak-bilgi zenginliği yoktu. Bilgi ve birikim eksikliği fazlasıyla vardı. Dolayısıyla Kürt sorunu Kürt edebiyatı-tarihi-mücadelesi hakkında daha fazla bilgiye sahiptik. Keza Türk edebiyatı-tarihi hakkında da daha fazla bilgiye ve birikime sahiptik.
Acı ve üzüntü verici bir durumdur ki bizler kendimize ait olandan uzak yabancı ve cahildik. Ülkemizin tarihsel zenginlik damarlarından en canlı ve zengin olan birini keserek, kopartarak, yok sayarak yaşanmaya çalışılıyor. Tarihi hafızası eksik ve yarım olanın özgürlüğü ve geleceği tutsak olur. Bundan dolayıdır ki ülkemizin Edebiyatı-sanat ve kültürü de yarımdır. Tarih-edebiyat-sanat-kültür ve gerçeklere, yaşanmışlıklara inkar ve şovenizm üzerinden, penceresinden bakan herkesin önemli bir bölümü yarım ve eksiktir. Türk aydınlarının hatırı sayılı bir bölümü şoven ve milliyetçidir. Bu durum son yıllarda kırılmaya başlandı. Ancak henüz kat edecekleri çok yol var.

Ülkemizde ki toplumsal gelişim ve ilerleme dinamikleri-damarları kesilerek, kopartılarak, yok sayılarak, yaşanmamış kabul edilerek, yürünmeye çalışılıyor. Tarihle gerçeklikle yüzleşmek onurlu insanların görevi ve işidir. Yok saymak inkar etmek kabul etmemek korkakların işidir. Bu yüzden tarihsel toplumsal gerçeklik ve hafıza her defasında ağır acı ve yakıcı bir şekilde karşımıza çıkmaktadır. Ermeni-Süryani-Keldani-Rum-Ezidi gerçekliği öte yandan ağır ve kocaman bir Kürt gerçekliği keza Alevi gerçekliği orta yerde durmaktadır. Gözler kapatılarak gerçekler ortadan kaybolmuyor ki. Bugün yapılan ve yapılmaya çalışılan gözlerin kapatılmasıdır. Yaşadığımız her toprakta kadim halklara ait izler, tanıklar, anılar o kadar çok ve zengin ki inkara gelinmeyecek, silinemeyecek, yok edilemeyecek kadar derin, köklü ve sağlamdır. Bu süreçte böylesi bir ortamda devrimci düşüncelerle tanıştım. Tıpkı Misak Manuşyan , Armenak Bakır, Manuel Demir, Nubar Yalım, Hrant Dink, Hayrabet Honca gibi. Saç tellerinden, sinir uçlarına, parmak uçlarımızdan iliklerimize kadar baskı ve zulmün her rengini her türlüsünü yaşadık, gördük ve tanıklık ettik.

İlk devrimci sosyalist kitapları Armenak bizlere getirdi. Okuduk. Roman-şiir-bilimsel eserler okuduk. Okuma öğrenme bilgilenme açlığı fazlasıyla vardı. Bu okuma anlama kavrama süreci aynı zamanda devrimci şekillenme süreci oldu. ve İbrahim Kaypakkaya’ nın devrimci düşüncelerine sempati duymaya başladım. Kaypakkaya’ nın Ermeni sorunu ve katliamı hakkındaki yaklaşımını bilimsel ve gerçekçi buldum. Düşünün yaklaşık kırk yıla yakın bir zaman dilimi öncesi Ermeni katliamına ilişkin kısa özlü, tarafsız ve bilimsel bir bakış açısı sunuyor. Tıpkı Kürt sorununda olduğu gibi. Kimsenin konuşmadığı yazmadığı kısaca düşünmediği bir süreçte genç bir devrimci aydın düşünüyor ve konuşuyor. Bütün ezberleri bozuyor. Bu beni oldukça etkilemişti. O sürece ilişkin kaynak ve belgelerin zayıflığı ve yetersizliği düşününce bir Türk kökenli devrimcinin attığı adımın önemi daha iyi anlaşılır.

4-Diyarbakır Cezaevine nasıl girdiniz? Size isnat edilen suç neydi?

12 eylül 1980 öncesi Komünizm propagandası yapma suçundan dolayı göz altına alındım. O dönemin koşullarına göre ağır bir işkenceye maruz kaldım. Kaba ilkel bir işkenceye uğradım. Bir yıla yakın bir süre cezaevinde yatıp çıktıktan sonra 12 eylül den hemen sonra yine yasadışı sol bir örgüt üyesi olmak-komünizm propagandası yapma suçlarından dolayı Siverek’te göz altında alındım. En kaba en ilkel işkence yöntemlerini ilk orada bana uyguladılar. Mehmet Beyhan adında bir devrimci arkadaşı orada öldürdüler. İfade vermeyi ret ettiğim, isnat edilen suçlamaları kabul etmediğim için Urfa merkez komutanlığına götürüldüm. Çevre ilçelerden Siverek-Halfeti-Suruç-Bilecik-Hilvan-Viranşehir-Ceylanpınar da toplanan tutsakları Urfa merkez komutanlığına getiriyorlardı. Her yaştan her kesimden keza farklı her sol örgütlerden insanları toplayıp getiriyorlardı. Ağırlıklı olarak da yoksul suçsuz günahsız köylüleri toplayıp getiriyorlardı. Yüzlerce binlerce insanı topladılar. Çevre ilçelerde özellikle Viranşehir-Siverek te ağır işkenceler yapıyorlardı. Bu yetmiyormuş gibi Urfa merkez de devam ediliyordu. Urfa da ayak bileklerinden kalın sicimlerle bağlanarak askıya alınan adı Davut Utkun olan PKK li arkadaşın durumu çok ciddiydi. Ayak bileklerinden uzun süre asılı kaldığı için ayak bileklerinde ki etler dökülmüş kemikleri görünüyordu. Çok vahşi bir şekilde işkence görmüştü. Durumu en ağır olan oydu. Ayaklarına battaniye ya da kalın bez parçası sarılmadan kalın sicimlerle bağlanarak uzun süre askıda kaldığı için ayak bileklerinin durumu içler acısıydı. Güler yüzlü bu güzel insanın ne kadar acı çektiğini çok iyi anlıyorum.
Siverek-Urfa-Diyarbakır olmak üzere bir mevsim boyu işkencede kaldım. İşkencenin her türlüsünü yaşadım ve yaşattılar. Filistin askısı başta olmak üzere ayak bileklerimden ters askı-falaka-elektrik-uykusuz ve aç bırakma- tek ayak üzerinde bekletme- su içinde çıplak cereyan verme gibi bir dizi yöntemleri üzerimde denediler. Bilgi alma dahil sadece zevk için “bir Ermeni’yi askıda görme zevki” için işkencelere maruz kaldım.
Gözlerim bağlı olduğu için yüzünü göremediğim bir işkence görevlisi tarafından sadece sigara içip dumanını yüzüme üflemek için beni Filistin askısına aldırıyor, işkence yapıyordu. Onlara ifade vermeyi kabul etmediğim için daha çok azgınlaşıyorlardı. O kadar uzun süre Urfa merkez komutanlığında kaldım ki izine gidip dönen askerler beni tekrar orada gördüklerinde hayretlerini gizleyemiyorlardı. Her işkence seansında eğitilmiş bir köpek havlamaya başlıyordu. Keza köpek her ezan sesini duyar duymaz yine havlamaya başlıyordu. Şartlandırılmış eğitilmiş bir köpekti. Keza Orhan Gencebay'ın “bir teselli ver” parçasını sürekli çalıyorlardı. Orhan Gencebay bilseydi bu müzik parçasının işkence de “teselli” parçası olarak dinletileceğini yine bestelerdi mi bilemem ancak üzüleceğini söyleyebilirim.
Bir defasında haberim ve bilgim olmadan Abdullah Öcalan’ın erkek kardeşi Mehmet Öcalan’ı gözaltına alıp getirmişlerdi. Ve tesadüfen mi bilerek mi bilmiyorum yerde başımız duvara yaslı bir şekilde oturmuş bir vaziyette dururken yanımda olduğunu sonradan öğrendim. Bir işkence görevlisi sırtıma tekmeyi vurunca irkildim adımı sordu. Adımı söyleyince kıyameti kopardı. Sonra yanımda yerde oturan Mehmet arkadaşa adını sordu, yanıtlayınca daha çok bağırıp çağırmaya küfretmeye başladı. Hem Mehmet arkadaş hem de ben sırtımıza yediğimiz tekmelerden dolayı fazlasıyla hırpalandık. Tekmelerin haddi hesabı yoktu. Bir işkence görevlisi “kim bu iki Ermeniyi yan yana koymuş!” diye askerlere bağırıyordu. O mu benim yüzümden ben mi onun yüzünden bilemiyorum ancak ağır bir işkence faslına maruz kaldık. Böylece gözleri kapalı bir şekilde Mehmet Öcalan'ın işkencede olduğunu öğrenmiş oldum. Suçsuz günahsız bir insanın ağabeyinden dolayı bu kadar ağır işkenceye uğraması insanlık mıdır? O dönemi anlamak kavramak açısından bu örneği verdim. Beni merak edip görmek isteyen bir çok üst düzey askeri görevli geliyordu. Sanki bir canavar yakalamışlar sanki insana benzer hiçbir yanım yokmuş gibi hayretle alayla bana bakıp küfürler ediyorlardı.

İşkence de en çok Kürtler vardı. Kürt devrimcileri, aydınları, köylüleri vardı. Hemen her örgütten taraftarlar vardı. En çok da PKK li arkadaşlar vardı. Yaşlı genç suçsuz günahsız yüzlerce insanla karşılaştım. Artık neredeyse o dönem orada bulunan herkes bir Ermeni’nin varlığından haberdar oluyordu. Failleri ortaya çıkmayan, çıkarılmayan yüzlerce olay ve bunlarla ilgili dosyalar vardı. Bir görevli “mutlaka sana bir suç dosyasını yıkacağız, seni boş göndermek yok, istediğini seç hangi öldürme olayını seçersen seç. ” diyordu. Kabul etmeyince direnince çıldırıyordu. İlk kez orada duyduğum, haberimin, bilgimin olmadığı bir suçu kabul etmek ne kadar adaletli olur? 12 eylülün mantığı hukuku adalet ve yargı anlayışı budur. Suçu olmayanlara suç yüklemek, boş gelenleri dolu göndermek! Traji komedi bir durum. Aziz Nesin yaşananları dinleseydi. Yazılanlardan dolayı Nobel ödülü alırdı.
Bir mevsim boyunca öldürülen, kolu yerinden çıkan sakat kalan, işkence yaralarıyla dolu sayısız insanla karşılaştım ve sayısız insan gördüm. Herkes de beni gördü. Duydu. Tanıdı. Koca işkencehanede bir tek Ermeni olmak, büyük bir şans olsa gerekir(!) Bugün bile hatırlayıp unutamadığım her defasında ismimi bağırarak çağıran görevlinin sesi kulaklarımda çınlıyor. İçimden “yine işkence faslı başlıyor” diyordum. Ve büyük bir direnişe başlamak için kendimi hazırlıyordum. İsmimi duymak, işkencenin yeniden başlama ritmi oluyordu. Bu yüzden ismimden, onu duymaktan ürker olmuştum. İsminden bu kadar ürken endişe duyan kaç insan var bilemiyorum, ancak ben çok endişe duydum. Bu isim her halde işkencecileri de ürkütüyordu.
Günlerce yerde soğuk, kanlı ve pislik içinde beton üzerinde çökmüş, aç, yorgun, bitkin, elleri ve kolları işkenceden dolayı tutmaz olmuş. Kir ve pas içinde saçı sakalı birbirine karışmış adeta mağara insanına dönmüştük. Kollarımda ki işkence yaraları artık kabuk bağlamış bir vaziyetteydi. İşkencecilerin sesleri, konuşma biçimleri yöntemleri o kadar çok birbirine benziyordu ki. Hemen hemen hepsinin sesinin aynı tonda olduğunu söyleyebilirim Suratlarını göremedim ancak suratlarının da benzer olduğuna inanıyorum. Kim bilir çocuklarını, eşlerini yakınlarını, akrabalarını görünce ne kadar tatlı sevecen ve güler yüzlü bir şekilde “seni seviyorum” diyebiliyorlar.
 Dudaklarından dökülen “seni seviyorum” sözcüğünün ne kadar sahte ve onursuzca olduğunu düşünüyorum. İşkencecinin sevgisi, sevgiye ait duyguları olabilir mi? Hep bunları düşündüm. Öldürüleceğimi düşündüm. İşkencehaneden sağ çıkamayacağımı düşündüm. Beni tanıma şansı olan onlarca arkadaş, tanıdık dostlar orayı terk edince gittikleri her yerde “Bir ermeni devrimciden-ağır işkenceler sonucu mutlaka öldürüleceğinden” bahsetmişler. Artık yaşıyor olabilmemin mucize olacağını düşünmüşler. Bir mevsim boyunca işkence gördüm. Yüzüme tüküren, küfreden, sırtıma zorla bindirilen, üzerime işeyen, birkaç kişi vardı. Farklı ortamlarda karşılaşınca yaptıklarından dolayı benden özür dilediler. Ne kadar çok nefret ve kinle işkence gördümse o kadar çok tutsakların sempatisini kazandım. Hatta bizlere işkence yapan bazı askerler bile bana saygı duymaya başladı. Gizlice helva ekmek getirip veren, kulağıma ”diren” diye alçak sesle mırıldanan askerler vardı.

Haftada bazen iki bazen bir defa Diyarbakır’a tutuklular götürülürdü. Urfa'dan Diyarbakır’a götürülenler işkencenin artık bittiğini, rahat ve işkencesiz bir soluk alacaklarını düşünerek yolculuk yapardı. Ancak herkes yanıldı. İşkence bitmedi. Daha ağır ve sistemli olanı başlıyordu.

 İŞKENCE MERKEZİ, 5 nolu zindan
5- Diyarbakır Cezaevi insanlık tarihinin en korkunç işkencelerinin uygulandığı yer olarak biliniyor. Bu cezaevinde bulunan pek çok devrimcinin ortak hafızasında size uygulanan işkenceler var. Esat Oktay Yıldıran'ın size özel uygulattığı işkencelerden ve isminizi değiştirdiğinden bahsediliyor. Orada Ermeni olarak var olmanın ne anlama geldiğini, yaşadıklarınızı anlatabilir misiniz?

Tanrı yukarıdan zulüm yağdırmış olsa her halde bu kadar güçlü yağabileceğini ve bu kadar azgın olabileceğini düşünemezdi. Cezaevi demek yanlıştır. Orası tam teşekküllü bir işkence merkeziydi. Fiziki ve psikolojik olarak sosyal bir topluluğa işkence yapma yönetmelerinde gelişkin ve gelişmiş işkence araçlarını kullanmada her yönüyle eğitilmiş, işinin uzmanı olan işkenceciler bizlere işkence yapıyordu. Dolayısıyla 5 nolu bir işkence merkeziydi. Zulüm merkeziydi. Her yılı her günü her anı işkence solunan, korku merkeziydi. İlk adımın atıldığı andan itibaren insana geçmişe ait her şeyin zorla zorbalıkla gasp edildiği, zorla sökülüp koparılıp alındığı, yok edildiği bir yerdi. Bir işkence laboratuarıydı. Her türlü yöntem ve aracın çok yönlü çok çeşitli denendiği bir işkence eğitim merkeziydi.
Nasıl ki katliamcılar kendilerinden önceki katliamlardan ders ve tecrübe çıkarıyorsa, 5 nolu işkence merkezi sonra oluşturulacak, kurulacak işkence merkezleri için muazzam deneylerle doludur. Bu merkezde yaşamının kısa orta uzun bir bölümünü geçiren her arkadaşın anlatımları dinlense de yine eksik yetersiz ve yarım kalacağına inanıyorum. Anlatacaklarım yaşadıklarımın hissettiklerimin sadece bir saat içinde olanları yansıtabilir. Daha fazlasını yansıtamaz. Yüzlerce binlerce anlatıcı arkadaşın anlattıklarının gerçek olduğunu söyleyeyim. Anlatımlarının sınırlı eksik olduğuna inanıyorum. Anlatacaklarım da öyle olacaktır. Değinmediğim, unuttuğum(herkes gibi ciddi bir hafıza sorunu yaşıyorum) çok şeyler olduğunu bilerek, anlatacağım.

İLK adım.
Siverek yatılı bölge okulunda, Urfa merkez komutanlıklarında bir mevsim yaşadığım işkencelerin daha sistemli, planlı, hedefli olanı 5 nolu da yaşadım. Sıraya dizilip, kimlik tespiti yapılınca, zorla soyundurulup çıplak vaziyete getirilince payıma en çok düşeni aldım. İlkler unutulmaz olur. Bir kez daha işkenceciler tarafından Ermeni olduğum keşfedildi. Bu merak ve yakın ilgi 5 nolu yaşantım boyunca üzerimden hiç eksik olmadı. Artarak çoğalarak devam etti. Her askerin, her subayın kısaca her işkencecinin yakın ilgisine maruz kaldım. Esat Oktay daha ilk günden itibaren beni sünnet edip, Müslüman yapacağını söyledi. Bunu o kadar rahat güler yüzle yapıyordu ki sanki normal doğal ve yapılması gereken bir iş yerine getirilmesi gereken bir görevi yerine getirmek ister gibi yapıyordu.

Adımın bundan böyle “Ahmet”, dinimin Müslüman olacağını bundan böyle Türk olacağımı söyledi. Bu ilk karşılaşma ve sonrası tanışmalar hep eklenerek, fazlalaşarak devam etti. Sanki bir canavar sanki normal olmayan bir yaratık vardı karşılarında. Ve öyle davranıyorlardı. Zindan da kaldığım yıllar boyunca bu tehdidi, baskı ve zulmü hep yaşadım. Oradan bir gün sağ çıkabileceğimi hiç düşünmedim. Ölüm her an baş ucumda bana yakın, benim içimdeydi. Bu kadar işkence görmek yerine bir kurşun darbesiyle ölmeyi herkes gibi ben de çok isterdim. Bu kadar zulüm ve onursuzca bir yaşama kimse dayanamaz ve hiç kimse kabul edemezdi. Siverek ve Urfa işkencehanelerinde bilgi-enformasyon-suç kabulü gibi uygulamalara ek olarak bu kez fazladan sünnet olma namaz kıldırma uygulamaları başladı. Bütün tutsaklara uygulanan işkence uygulamaları bana da yapıldı. Zorla Türkleştirme, kimliksizleştirmeye ek olarak din değiştirme yani Müslüman olma uygulamalarına maruz kaldım. Gözaltı süresince zaten çok ağır ve acı dolu işkencelere maruz kalmıştım.

Filistin askısından dolayı artık kollarım tutmuyordu. (şimdiye kadar aynı benzer acıları çekiyorum) Kollarımı hareket ettiremiyordum. İşkence izleri yaralara dönüşmüştü. Kabuk bağlamaya başlamıştı. Bitkin yorgun, sürekli acı çekiyordum. Bu durum yetmiyormuş gibi yeni koşullarda daha ağır bir yaşam yeni bir işkenceli süreç başlıyordu. İlk işkence faslında, çıkınında-torbasında sabun, san yağı, diş macunu, kağıt çıkan herkese zorla çıkınından çıkanları temizlemesi yani zorla onları yemeleri söylendi. Direnen, yemeyenler toplu asker dayağına maruz kaldı. Ellerim kollarım tutmadığı için ne çıkınım ne sabun ve diş macunum vardı. Ancak yine dayak yemekten kurtulamadım. çünkü 5 nolu zindan da dayak yemek için her zaman bir neden ve gerekçe vardır, bunun için önemli bir gerekçe aranmaz. Her şey bir gerekçedir. Varlık nedenimizin işkence nedeni olduğu bir yerde dayak yemek için başka bir gerekçe-neden aranır mı?

Bu dayak faslında komik diyebileceğimiz anlar da oluyordu. Cizreli bir at hırsızı fazla sayıda atları çalıp başka ilçelere götürüp sattığını öğrenen kurnaz bazı köylüler bu at hırsızını “Kürtçü-solcu” diye ihbar ediyorlar. Ve bu zavallı yaratık bizimle birlikte işkence faslına maruz kaldı. Ancak fiziki yapısı oldukça atletik ve yeterince çevikti, hızlı da koşuyordu. Çok sayıda askerin elleri arasından kurtulmayı başardığı gibi koridorun bir ucundan diğer ucuna bir düzine askeri peşine takmayı becerebiliyordu.
Daracık koridorda askerler koşuyor Cizreli kaçıyordu. Askerlerin Cizreli yi yakalaması kolay olmadı. En az birkaç tur askerlere attırdı. Bu durumu izleyen diğer tutsaklar bıyık altında gülüyordu. Ben de güldüm. Böylesi gülünç ve acı olaylar oluyordu. Dayak yemediğimiz günü bir yana bırakalım, dayak yemediğimiz saatler arası farkın ne kadar olduğunu söylemek bile çok güç olur. Her türlü işkence araçlarını ve her türlü yöntemi üzerimizde denediler. Duvarların tavanın her yanı Türk bayrakları şeklinde boyanmıştı. Kırmızı renkten, ışıktan, haki renkten nefret eder duruma gelmiştim. Sabahın köründen uyuyuncaya kadar hatta bazen uykudan uyandırılarak, tutukluların birbirine dayak atmaları yüzlerine tükürmeleri, birbirinin üzerine işemeleri söyleniyordu. Ne gündüz ne gece rahat yüzü yoktu. Her an her hangi bir zaman diliminde her hangi bir nedenden dolayı işkence görüyorduk. Bu yetmezmiş gibi işkence sesleri, dayak yiyen insanların bağırış ve çığlıklarını sürekli duymak, işitmek insan dünyasında nasıl derin izler bırakır. İşkence görmeye razıydım. Acılar bir süre sonra unutuluyor, geçiyordu. Ancak işkence sesleri çığlıkları şimdiye kadar kulağımdan gitmiyor.

İşkenceler her gün hızından bir şey kaybetmeden artıyordu. O kadar ileri gittiler ki bir gün bir arkadaşı koğuşun dışına zorla çıkardılar. Zorla cop kullandılar. O arkadaşın bağırtıları halen kulağımdadır. Sonra copu koğuştakilere verip temizlenmesini istediler. Böylesi onursuzca olaylar tekil olmaktan çıkıp sistemli bir işkenceye dönüşmüştü. Mahkemeye her gidiş dönüşte, karanlık-havasız, ayaktan zincirli arkadan kelepçeli ring arabasının içinde işkencenin dozu artardı. Konuşmak, savunma yapmak büyük bir bedel ödemeyi göze almaktı.
Mahkemede savunma yaptığım için ring arabasında başlamak üzere özel olarak, beş-on tabir edilen kalaslarla dövüldüm. Tesadüfen kalasın kırılması sonucu çırılçıplak edildim, daha ağır bir işkence faslına maruz kaldım. Keza o dönem Asala militanlarının eylemleri gündemdeydi. Bundan dolayı özel olarak işkence görürdüm. Gazete-kitap yoktu. Bazı özel günlerde bazı örgütlerden toplu ve önemli gözaltılar olduğunda gazete veriyorlardı. Moral bozmak, direnç kırmak için her türlü yöntem ve aracı kullanıyorlardı. Bir gün benim gibi üç arkadaşı zindan dan alıp yeniden Diyarbakır kolorduya işkence merkezine götürdüler. İşkenceci polisler günde üç fasıl dayak atıyorlardı. her fasılda on adet cop ellerimize vuruyorlardı. Yeni yakalanmalar olmuştu. İstediklerini alamayınca “ulan sizi boş yere mi buraya kadar getirdik” dediler. Bizleri tekrar 5 noluya göndereceklerini söyleyince orada biraz daha fazla kalmak istedik. İşkenceciler hayret içinde “ ulan buradakiler bir an önce cezaevine gitmek istiyorlar, sizler de burada kalmak istiyorsunuz” dediler. Düşünün 5 nolunun durumunu polis işkencehanesinden daha beter halini. İkinci kez polis işkencehanesinde iken çok ilginç insanları alıp getirmişlerdi.
Adının “Mahmut El yakut” olduğunu söyleyen Diyarbakır çocuğunun tavrı çok ilginçti. polis her yemek dağıtımından sonra ellerimize copla vuruyordu. Ona kadar sayıp, dayak faslını bitiriyor ve her dayak attığı tutukluya ana avrat küfrediyordu. Sıra Mahmut a gelince polisin ”annen var mı? “ sorusunda yanıt vermedi. ”dilini mi yuttun lan! Söylesene, annen var mı?” Mahmut annem var derse küfür işitecek, yok derse yalan atmış olacak, bir iki saniye bekleyip sessiz kalınca, polis bu kez yine aynı benzer soruyu” Annen var mı lan!” bu kez Mahmut polisten önce davranıp önce o polisin anasına avradına küfretti. “ he ulan ananı …. hem anam var hem de bacım var” deyip ilk küfürü o basınca küfürü işiten polis deliye döndü. Var gücüyle Mahmut'u dövmeye başladı. Her defasında ilk küfreden Mahmut olunca polis artık Mahmut'a “annen var mı?“ diye sormaktan vazgeçti.

Tarihini tam hatırlayamayacağım ancak içinde benim de olduğum Mehdi Zana, Mazlum Doğan ve şu anda ismini hatırlayamayacağım arkadaşlarla ilgili yurt dışında hakkımızda “öldü” iddialarını araştırmak için bir heyet bizleri görmeye gelmişti. “ Amnesty International” af örgütü gibi benzeri kurumlara sağ olmadığımıza, öldüğümüze dair, iddiayla müracaatlar olmuştu. Ölmediğimizi yaşadığımızı ispatlamak için bizleri heyetin karşısında çıkardılar. Bizleri heyet temsilcilerine gösterdiler. Özellikle vücudumuzda görünen hiçbir yara ve işkence izinin kalmaması için çok çaba harcadılar. Ancak gelen heyete “bizlere işkence yapıyorlar” diyemedik. Ne yabancı dil (o zaman) biliyorduk, ne de kendimiz ifade edecek bir yol bulabildik. Avukatların durumu da bizlerin durumundan farklı değildi. Onları da bir heyet karşısında çıkardılar. Onlar da “işkence var, bizlere ağır işkenceler yapılıyor” diyemedi. “Niçin demediler” in yanıtı 5 nolu korku ve zulüm merkeziydi.

İşkenceyle ilgili herhangi bir ifadede bulunmak demek, ölümlerden ölüm beğenmek demekti. Bu cesareti göstermek o dönem o koşullarda çok zordu. Tutuklu avukat arkadaşlar vardı. Şerafettin Kaya, Hüseyin Yıldırım vb eski milletvekilleri vardı. Ahmet Türk, Nurettin Yılmaz, Celal Paydaş gibi bu arkadaşlar da bizler gibi hatta bazen daha ağır bir şekilde hakarete işkenceye maruz kalıyorlardı. Yaşları (o zaman bizlere göre) ilerde olmalarına rağmen acımasız bir şekilde işkenceye uğradılar. Çocukları yaşında ki askerler tarafından işkence gördüler.

Yabancı heyetlerin beni gelip görmeleri sonucu özel uygulamada bir azalma oldu. Ancak herkes gibi payıma düşeni her zaman almaya devam ettim. Tutuklular arasında ihbarcılık, itiraf yapanlar oldu, oluyordu. Bunlar çok çirkin bazen çok aşağılık duruma düşüyorlardı. Birlikte aynı tabakta yemek yedikleri arkadaşlarını korku sonucu olsa ihbar ediyordu. Kaldı ki ihbar edilecek hiçbir şey olmamasına rağmen bunu yapıyorlardı. Kötü örnekler gibi güzel, onurlu örnekler vardı. Koğuşumuzda Hüseyin Yeşildağ adında bir arkadaş vardı. Bu güzel, onurlu insan her zaman bizler için benim için fedakarlık yapıyordu. Onu hiç unutamam. Şerafettin Kaya ağabeyi hiç unutamam. Bu güzel onurlu insan tutsakları mahkemelerde savunduğu için işkencelere maruz kaldı.

Kendini feda eden Mazlum Doğan arkadaş, kendini ateşin ortasına atan dörtler [Ferhat Kurtay, Eşref Anyık, Necmi Önen, Mahmut Zengin] unutulmaz. Ölüm orucunda yaşamlarını kaybeden Kemal Pir, Mehmet Hayri Durmuş, Akif Yılmaz, Ali Çiçek, arkadaşlar saygı ve sevgiye en fazla layık olanlardır. Saygıyla minnet duygusuyla onları hep andım. Onlar ilk direniş kıvılcımını bedenleriyle tutuşturdular. Ancak işkence durmadı. Zulüm çok büyüktü. Zalimler çok fazla kan istiyordu. 1983 yılında zindan da toplu direniş başladı. O gün en mutlu günümüzdü. Köleliğe, işkencelere onursuzluğa meydan okumaydı. İnsan olma, özgürleşme günüydü. Yaşamımda en güzel günlerden birini yaşadım. İşkenceye boyun eğmemek, başkaldırmak, insan olduğumuzu haykırmak, istediğimiz gibi konuşmak, özlem duyduğumuz her şeyi elde etmek, anlatılmaz güzellikte bir duygu. 5 nolu zindan da askeri (işkence) kuralları kabul ederek, köleleştik.

Direnerek özgürleştik. Önce özgürlüğümüzü ve insanlığımız kaybettik sonra çok büyük bedeller ödeyerek insanlığımızı kazandık. Özgürlüğümüzü tekrar kazandık. Bu yüzden kölelik ve özgürlüğün, teslimiyet ve direnişin ne anlama geldiğini en iyi 5 nolu zindan da yaşayan tutsaklar bilir. 1984 yılında ikinci toplu direniş başladı. Bu direnişte ölüm orucunun ilk ekibinde yer aldım. Yirmi kişiyle başladığımız 49 gün süren ölüm orucunun sonunda iki arkadaş yaşamını yitirdi. Onları yanı başımızda kaybettik. Ağır işkence ve tehdit koşuları altında ölüm orucuna başladık. İçecek su bile zor buluyorduk. Sadece su ile “beslendik” onur ve inançlarımızla beslendik. Midesiyle beslenenler bizi terk etti. Ancak beyniyle beslenenler direnişin sonuna kadar bizimle kaldı. Orhan Keskin ve Cemal Arat arkadaş yaşamını yitirdi.

Ayrıca bir çok arkadaşın vücudunda ciddi fiziki tahribatlar kaldı. Recep Maraşlı, Cemal Miran, Mustafa Karasu, Müslüm Elma vb arkadaşlar denge bozukluğu göz kayması, yürüyememe gibi ağır hasarlarla yaşamlarını devam ettiler. Yıllar geçmesine rağmen bir çoğu halen normal yaşama dönemedi. Ölüm orucuna girdiğim ilk günlerde “diğerlerini anladık, bir Ermeni olarak ölüm orucunda senin ne işin var” diyen subaylarla karşılaştım. Oysa en çok direnmeye, bu rezil ve onursuz yaşamı kabul etmemeye en çok benim ihtiyacım vardı. Herkesten daha fazla nedenlerle benim direnme hakkım vardı. Çünkü geçmişte Ermeni halkına yapılanların bir benzerini bana yaptılar. Kaderim halkımın kaderinden başka olamazdı.

Ölüm orucunda olanları caydırmak, vazgeçirmek için Cami hocası getirmişlerdi. “Allah kendi kuluna verdiği canı ancak kendisi alır, siz kendi canınıza kıyamazsınız. Bu can Allaha aittir. ” Türünden bir konuşma yapıyordu. Bişar Akbaş adında onurlu direngen bir arkadaşta ölüm orucunda bizimle birlikteydi. Cami hocasına dönerek ” bizimle birlikte bir Ermeni arkadaş var. sizi istemiyoruz, gidin bir kilise papazı getirin” dedi. Cami hocası “ ben onun için de buradayım. ” Deyince Bişar Akbaş ”bizden farklı işkence görünce sen onun yanında yoktun şimdi onun için de nasıl olabilirsin?” diyince cami hocası ancak mırıldanarak bir şeyler söylemeye çalıştı. Ancak kimse inanmadı.

Ölüm orucunda yerde beton üzerinde serili kirli kanlı döşekler üzerinde yatıyorduk. Soğuk buz gibi bir büyük koğuşta kalıyorduk. Ölüm orucuna girince tehdit, işkenceye uğradık. Ölme hakkımız bile elimizden alınmak isteniyordu. İşkencehanelerde, zindanda onurlarıyla direnen çok sayıda arkadaş vardı bunlardan Cafer Cangöz, Müslüm Elma, Hasan Hayri, Mustafa Karasu, Recep Maraşlı, Cemal Miran arkadaşları anmadan edemeyeceğim. Burada adlarını sayamayacağım isimsiz kahramanları, arkadaşları sevgi ve saygıyla andığımı, hatırlamaya çalıştığımı belirtmek isterim.

Bu güzel onurlu ve yiğit insanlar, direndiler. Recep Maraşlı arkadaşın annesi onu ölüm orucunda görmeye geliyor. Annesi ”oğlum ölürsen ben ne yaparım, ben de ölürüm“ diyor. Recep Maraşlı” iyi ya ölsek bile beraberiz” diyor. Bizler ölen arkadaşlarımızla beraber olduk. Onları hiç yalnız bırakmadık. Ölüm ve yaşam arasında ki o ince çizgide duran en önemli değer ONURDUR. YAŞAYARAK HER GÜN ÖLMEKTENSE ONURUMLA BİR KEZ ÖLMEYİ HEP TERCİH ETTİM. Ve gerekirse yine çekinmeden tercih ederim. 5 nolu zindan gerçekliği bana ve benim gibi binlerce insana bu yaşam ilkesini çok acı bir şekilde öğretti.

6- Bulunduğunuz hareket içerisinde ve cezaevinde sizin dışınızda Ermeni var mıydı?
İçinde yer aldığım devrimci hareket içinde ermeni arkadaşlar vardı. Ancak 5 nolu zindan da benden başka Ermeni arkadaş yoktu. Ancak 5 nolu zindan da ismimi duyup “anne annesinin Ermeni olduğunu” söyleyen arkadaşlarla karşılaştım. Sempatiden dolayı kendisinin Ermeni olduğunu söyleyen arkadaşlar vardı.
 7- O dönemde ve bugün Türkiye Sol Hareketinin 1915'te yaşananlara ve soykırıma ilişkin tavrını nasıl değerlendiriyorsunuz?
O dönemde hareketiniz içerisinde 'ermeni meselesine' ilişkin tutum nasıldı? Ermenilerin yaşadıkları konusunda bir bilinç ya da farkındalık var mıydı? Türkiye devrimci hareketin 1915 te yaşananlar la ilgili dersini iyi çalışmadığı bir gerçektir. Bu konuda yeterli ve başarılı bir sınavı veremediği de bir gerçektir. İbrahim Kaypakkaya yoldaşı bu tespitimin dışında tutuyorum.

Son yıllarda Türkiye devrimci ve sosyalist harekette belli düzeyde bir duyarlılığın, olgunluğun ve sorumluluğunun oluştuğuna inanıyorum. Ancak yeterli değildir. Daha fazla adım atmaları gerekir. Ancak kendisine “sol” diyen bazı hareketler var ki bunların külliyatı şöven-ırkçıdır. Bunların isimlerinin sol olmaları hiçbir şeyi değiştirmiyor tam aksine daha tehlikeli ve zarar vericidirler. Bunun yegane temsilcileri, İP-TKP ve benzerleridir.

Ülkemizde sayılı bazı onurlu aydınların, gazeteci ve sanatçıların (Bunlardan bazıları: Haluk Gerger - Ragıp Zarakolu - Temel Demirer - İsmail Beşikçi - Faik Bulut - Sırrı Sürreya Önder - Yıldırım Türker - Pınar Sağ - Kürt aydınları - isimlerini burada sayamadığım güzel ve onurlu sanatçılar, avukatlar, aydınlar, insanlar da var) vb dışında büyük bir bölümü ırkçı-milliyetçi ve sosyal şovendir. Özellikle TV ekranlarında sık sık boy gösteren dolar ve avroyla beyinleri ve vicdanları beslenen bazıları var ki bunların görevleri sadece zehir saçmaktır.

8- Diyarbakır cezaevinden ne zaman çıktınız ve çıktığınız tarihten sonra neler yaşadınız? (Bu konuda sizin doksanlı yıllarda tekrar bir cezaevine girdiğiniz yönünde bazı anlatılar var fakat sağlıklı bir bilgiye ulaşamadım. Diyarbakır'dan sonraki süreci anlatabilir misiniz?)

5 nolu zindanından 1987 yılında bırakıldım. Yaşamımı devam ettirmek için kitapçılarda çalıştım. 1990 1 mayısına katıldım. Harbiye de partizan korteji arkasında yürüdüm. Ve tutuklandım. 1990 1 mayısında yanı başımızda Gülay Beceren adında genç bir üniversite öğrencisi, devrimci arkadaş sırtından yaralandı ve sakat kaldı. Onu yaralayıp sakat bırakan faillerin bulunup yargılanması için uzun süreli açlık grevine gittik. Mahkemede suç duyurusunda bulunduk. Ancak bilinen adalet ve yargı sistemi sonucu failler bulunamadı. Herkes iki üç ayda tahliye olurken ben bir yıl sonra tahliye olabildim. Tek suçum polise ifade vermemek ve 1 mayısa katılmak oldu. 1 mayısın meşru olduğunu söylemek ve 1 mayıs katılmak suçtu. Ve ben bu suçun bedelini herkesten çok ödedim. 1 mayısa katılmamın bedelini herkes iki üç ay cezaevinde kalarak öderken ben bir yıl ceza evinde kalarak ödedim. Ayrıcalıklı oluşumu ve bana duyulan özel ilgiyi anlayın. Sağmalcılar özel tip cezaevinde tutuklulara yönelik havalandırma da yapılan bir askeri operasyonda ağır bir şekilde yaralandım. Ağır bir işkenceye maruz kaldım.

O dönem avukatım olan Ercan Kanar sırtımdaki cop ve kalas izlerini görünce bana bakmakta zorlandı. Ve hemen gidip suç duyurusunda bulundu. Bir haftadan fazla konuşamaz durumda kaldım, sesim soluğum kaybolmuştu. Askerlerin başlarında bir subay vardı. Subay askerlere düdükle talimat veriyordu. Onlarda düdük sesini duyunca bizlere saldırıyorlardı. Yine düdük sesiyle ara veriyorlardı. Koğuşta bulunan 1 mayıs tutukluları işkenceye maruz kaldı. Payıma düşeni fazlasıyla aldım. İşkence gördüğümden dolayı hastahaneye yolandım. Bir haftalık işkence raporu aldım.

9-Türkiye'de geçtiğimiz haftalarda Diyarbakır Cezaevinde uygulanan işkencelere ilişkin bir dizi soruşturma başlatıldı. 78'liler vakfı tarafından çeşitli suç duyuruları savcılıklara verildi. Tüm bunları nasıl değerlendiriyorsunuz?

5 nolu zindanla ilgili 78 liler vakfının attığı adımı olumlu ve onurlu bir çalışma olarak değerlendiriyorum. Suç duyurusunda bulunanların içinde olmayı çok isterdim. Suç duyurusunda bulunamayanların davacı olmadıkları anlamı çıkmaz. Yurt dışında olmalarından kaynaklı böyle bir talihsizlik yaşıyorlar. Bizlere işkence yapanlar yargılanmalıdır. Ancak unutmamak gerekir ki işkence bir devlet politikasıydı. Devletin resmi politikası olduğundan dolayı sadece fiziki anlamda işkence yapanlar değil, aynı zamanda bu uygulamayı resmi devlet politikası olarak gören kabul eden, uygulayanlarda hesap vermeli ve yargılanmalıdır. Sadece birkaç görevlinin yargılanmasıyla 5 nolu da açılan yaralar kapanmaz. 5 nolu bir müze olmalıdır. 5 nolu zindan betonlarında herkesin kanı olduğu gibi benim de kan damlalarım ve duvarlarında işkence izlerim var. 78 liler vakfının attığı adımlar onurlu ve olumludur. Onları kutluyorum.

10- Bugün geçmişte size yaşatılanlar yüzünden ne tür sıkıntılar yaşıyorsunuz?

Ruh ve beden sağlığınız nasıl? Hayatınızı nasıl geçiriyorsunuz? 5 nolu zindan da yaşamının kısa orta ve uzun bir bölümünü geçiren herkes gibi ben de ciddi şekilde yaralandım. Manevi dünyam yaralıdır. Kollarımın ve vücudumun bir çok yerinde görünen yara dolu işkence izleri bugün yok, ancak acılarım devam ediyor. Manevi ve duygu dünyam sürekli kanayan bir yaradır. Bugün halen kollarımda, koltuk altlarımda Filistin askılarından dolayı acılar var. Geçmeyen bitmeyen acılar. Halen acı çekiyorum. Ciddi bir denge ve görme sorunu yaşıyorum. Ciddi hafıza sorunu yaşıyorum. Her 5 nolu zindan konusu olduğunda ya da onunla ilgili anılar, haberler, isimler geçtiğinde farkında olmadan istemeyerek gözlerim doluyor. Ve hakim olamadığım göz yaşlarım yanaklarımdan aşağı dökülüyor. Bunun adı ağır depresyondur. Bunun adı iç depremdir. Bunun adı iç tsunamidir. 5 nolu zindanların da benim gibi işkence görmüş zulme uğramış yüzlerce binlerce arkadaşın da aynı benzer duygular ve acılar yaşadığına inanıyorum. Çünkü herkesin yüreği ve duyguları yaralıdır. Yangın yeridir. Tedavi oluyorum. Yurt dışında ilaç tedavisi oluyorum. Bütün bunlara bir de göçmen hastalığını ekleyin. Yani uzak olmak ağır hasret duyguları yaşamak.

11- Tüm bu yaşadıklarınıza olana bitene ilişkin son olarak söylemek istediğiniz?

İşkencecilerin sevgisi yoktur. Dünyanın en onursuz ve korkak insanları işkencecilerdir. En onurlu ve namuslu insanlar ise zulme karşı direnenlerdir. Bu röportaj vesilesiyle başta 5 nolu zindanlarında acı çekmiş arkadaşları saygıyla sevgiyle selamlıyorum.

Yaşamlarını özgürlük ve onur için vermekten çekinmeyenleri, her zaman başımın üzerinde tutuyorum ve yüreğimin en güzel yerinde saklıyorum. Onuru ve inancı için kardeşlik ve insanlık düşünceleri için katledilen Hrant Dink arkadaşı saygıyla anıyorum. Onun katledilmesinde duyduğum acı işkence gördüğümde çektiğim acılardan daha fazla oldu. Katledilmesi beni yaraladı. Kabullenemedim. Bir ermeni aydının, gazetecinin varlığına bile tahammül edemediler.

Uzun yıllar sonra Türkiyeli Ermenilerin yaşam ve var olma tarihlerinde ortaya çıkan cesur bir aydını, onurlu bir gazeteciyi, dünyanın en korkak ve kalleş insanları vurdu. O vurulduğunda sanki ben vuruldum. Kürt-Türk-Ermeni ve diğer milliyetlerden emekçilerin, ezilenlerin, aydınların arasında çözülmeyecek hiçbir sorun yoktur. Egemenler efendiler, zalimler kirli ellerini emekçilerin yakalarından bilinç ve vicdanlarından çekerse ülkemiz kardeş yeri olacaktır. Bunun geleceğine inanıyorum. Adalet hastalanabilir ancak asla ölmez.

Kaynak;http://mamasyria.blogspot.fr/2015/12/garabed-demircioglu-diyarbekir-5-no...

Anomali! [1] – H. Gürer

 M.Ö filozoflarından Aristo’nun geliştirdiği klasik mantık, doğru ya da yanlış sonuçlar doğuran siyah-beyaz meselelere odaklanır. Oysa gerçek hayattaysa, kafa patlattığımız şeylerin çoğu grinin tonlarını taşır! Bu yüzden Aristo’nun M.Ö geliştirdiği klasik mantık ile günümüz gelişmelerine bakmaya kalkarsak yanılırız. Neden? Çünkü siyah ile beyaz renklerinin ara tonlarını gör(e)meyiz. Hiç bir şey siyah-beyaz kadar kesin ve net değildir. Hele siyasette, asla! Üzülerek belirtmeliyiz ki, Türkiye Devrimci Hareketi, Diyalektik mantık ile yaşamı/olguları ve gelişmeleri tez, anti-tez, sentezdenkleminde formüle etmek yerine, “Aristo mantığı” ile ele alıp değerlendirmektedir. Bugün bunun tipik örneklerinden birini de TDH içinde kimi grupların anayasa ve başkanlık sistemi referandumunu “BOYKOT” söylemi ile ele alışında görmek mümkün.

Strateji ve taktik ustası Lenin’in “Nisan Tezleri” Bolşevik siyasi hattını belirleyen ve Ekim Devriminin gerçekleşmesini, Leninizm’in temellerinin atılmasını sağlayan öneme sahiptir. Lenin bu yapıtında özellikle taktiğe sıklıkla değinir ve “Taktiğin” önemine vurgu yapar. “yığınların pratik gereksinmelerini göz önünde bulundurarak” taktik belirlemekten bahseder, sonra “Demokratik Devrimde Sosyal-Demokrasinin İki Taktiği” adli yapıtında ise genişçe acar taktiği. Tabi ben Türkiyeli devrimcilerin sıklıkla yaptığı gibi, 100 yıl önce yazılan bu doğrulara takılıp uzunca alıntılar yaparak içinden kaybolmaktan yana değilim. Çünkü günün özgün ve nesnel gerçeklerini bilimsel kurallara bağlı kalarak “aslına en uygun ve nesnel olarak doğrulanabilir” şekilde ifade etmek zorunludur!..

Medyanın algı yönlendirme çabaları

Hatırlanacağı üzere, referandum tartışmaları başladığından bu yana medya el-ele vererek “HDP boykot mu edecek?” türünden haberler yaymaya başlamıştı. Aslında “EVET”çi kesimin arzularını ifade eden bu durum, bir tesadüf olmadığı gibi, sıradan asparagas bir haber de değildi. Bilinçli bir algı yönlendirme çabasıydı. Referandumu “ya HDP boykot ederse halimiz nice olur!” diyerek gerçekçi olmayan bir “panik hali” blöfü yaparak, sanki HDP seçmeni sandığa gitmeyince anayasa ve başkanlık sistemi/referandum geçerli olmayacakmış gibi tersten bir algı yaratıp HDP yönetici ve kitlelerini etkileme uğraşı güdüldü. “HAYIR” cephesinde buluşacak güçleri “Panikliyorlar o halde ‘BOYKOT’ tavrında bir keramet var” algısına sürükleme derdindeydiler. Algı operasyonları önemli bir kitle üzerinde etkili ol(a)madı. Ancak devrimci hareket kendi içinde “ben daha solcuyum, daha devrimciyim” çekişmesini sürdürerek kimileri birbirlerine karşı “daha sol” ve “daha radikal” öldüğünü ispatlamak/taban bulmak için “BOYKOT” tutumu içine girmiş bulunuyor. Bu yazıda “EVET” cephesinden çok, hala ikna edilebileceğine inandığım “BOYKOT” cephesinin üzerinde durmayı doğru görüyorum. Bu iknanın ise sadece doğru fikirlerle, anlatmalarla olmayacağını; kitlelerin bizzat eylem içinde kendilerini değiştirebileceklerini, bunu hızla ve kitlesel olarak yapabileceklerini, aynı zamanda toplumsal güçler, onların çıkarları ve konumlanışlarının belirleyeceğini de biliyoruz. Bu devinime en yakınımızdaki ile başlanmalıdır! Çünkü politik olarak en yakınınızdakini dönüştürmek, biraz uzağınızdakini kazanmak, en uzağınızdakini ise kendinize yakınlaştırmak durumundasınız. Bunu başka türlü de okuyabiliriz. Geri olanı kazanmak, kazanılmışı ise daha ileriye taşımak, karşıtın olanı ise tarafsızlaştırmak politik bir görev ve sorumluluktur.

Ancak, “BOYKOT” cephesi içerisinde yer alan bir kesimi ayırmak gerekiyor. Bu kesim ne yazık ki siyaset değil ‘futbol taraftarlığı’ yapan anlayışı temsil ediyor. Keza bu ‘taraftar’ anlayışı bilimin yaşayan ruhunu toprağa gömen, “bizim öğretimiz bir dogma değil, bir eylem kılavuzudur” diyen Marks ve Engelsin ve keza Lenin’in “Biz, Marks’in teorisini tamamlanmışve dokunulmaz bir şey olarak görmüyoruz; tersine biz onun, eğer yaşama ayak uydurmak istiyorlarsa, sosyalistlerin her doğrultuda geliştirmek zorunda oldukları bilimin sadece bir temel taşını koyduğuna inanıyoruz.”[2] açık ifadelerine karşın bilinçli olarak bir dogmaya dönüştürme çabası içerisinde olduğunu söylemek gerekidir.

Olasılık Kuramı ve referandumda “Olası” bir sonuç!..

Bu kuramı basitleştirerek, sade ve yalın bir şekilde ifade etmek gerekirse; loto oynayarak herkesin zengin olmadığını biliriz. Ancak loto oynamak yüz-milyonda bir ihtimalde olsa oynayan kişiye bir “olasılık” ve “ihtimal” değeri matematiksel olarak verir. Oynamamak ise bu “olasılık” ve “ihtimal”ı de yok etmek anlamına gelir.

Bunu “referandum”a uyarlayacak olursak, “HAYIR” demek iki olasılıktan biridir. Yani “EVET”in karşısında onu durduracak nesnel ve somut bir ifadedir.  Ancak ”BOYKOT” işe, nesnel durumda seksen-milyonda bir “olasılık” ve “ihtimal” olanağı verir. Neden? Çünkü 80 milyonluk bir ülke nüfusunun seçmen kitlesi içerisinde senin nesnel olarak örgütlü gücünle, kitlelerin senin politikalarını kabul görüp, politik kararlarını dinlemesi ve sana güvenmesi ile alakalıdır! 80 milyonun içinde 80 bin insan içinde dahi örgütlü bir gücün yokken, 80 bin insan dahi senin politikanı doğru bulmuyorken, 80 bin insan dahi seni dinlemeyecekken “BOYKOT”un değiştireceği şey nedir? Ne olabilir? Diyelim ki tam tersi, 80 bin kişiyi düşünsel olarak etkiliyor ve “BOYKOT” yaptırıyorsun, 80 milyon karşısında 80 bin kişilik tavrın neyi değiştirebilir?

İşi daha da uçlaştıralım: Diyelim ki, devrimci hareketin hepsi seninle aynı düşünüyor. İrili ufaklı 15 tane hareketin her biri senin gibi 80 bin kişiyi etkiliyor. 15X80=1 milyon 200 bin insan yapar. Yine bir şey değiştirmen mümkün değil. Kaldı ki devrimci hareketin böyle bir gücünün olmadığını, aynı düşünceyi ise savunmadığını pekâlâ iyi biliyoruz! Bu durumda ister devrimci realite açısından bakalım, ister nesnellik, ister “somut durumun somut tahlili” acısından, isterse olasılık kuramı çerçevesinden bakalım. Her halukârda “BOYKOT”un etkili bir pratik sonucu ol(a)mayacaktır.

“BOYKOT” nesnel durumda sol görünümlü sağ bir politikadır.

Sol içindeki dinamikleri gizli ve sinsice “EVET” cephesine kaydırmaktır!

“BOYKOT” tutumu bugün mevcut nesnel durumda ‘somut durumun somut tahlili’ni yapma vizyonunu taşıyan, bilimsel düşünüş yetkinliğine sahip kimselerin tutumu olamaz! Çünkü bugün BOYKOT=EVET niteliğindedir! “BOYKOT” demek “olasılık” değerini tümünden ortadan kaldırmak (80 milyonda 1’e düşürmek) olacaktır. Neden? Çünkü, cevapların sıfır (olasılık dışı) ile bir (kesinlik) arasında olması, dünyamız hakkındaki çok daha gerçekçi bir bakış açısı ve çevremizdeki hayatı anlamanın çok daha güçlü bir yolunu veriyor bize… Yani “olasılık kuramı” çerçevesinden bakıldığında, 80 milyonda 1 olasılığa sahip olacaksın! Bu kadar açık bir durum yel değirmenlerine karşı kılıç sallamaktan başka bir şey değildir! Bugün “BOYKOT”  demek bir tercih olabilir, ancak geleceğe karşı sorumlu bir yaklaşım değildir.

Fakat “HAYIR” yanıtının ‘olasılığı’ 2’de 1’dir. Yani 2 olasılıktan biridir! 80 milyonluk olasılık nerede 2/1 olasılığı nerede? Hangisi daha realistçedir? Şayet “HAYIR” sonucunun pratik bir olasılığı olmasaydı, o zaman, yoğun bir TEŞHİR politika ve pratiği içinde taşıyan güçlü bir “BOYKOT”a gidilebilirdi. Ancak, nesnel durum “BOYKOT”un hiçbir etkisinin dahi olmayacağını gösteriyorken, olasılık değeri son derece yüksek olan “HAYIR”dan yana neden tavır koyulmasın?!

“HAYIR”ın beğenelim veya beğenmeyelim hazır bir kitlesi mevcut. Bunun adı kimilerine göre Kemalist, sosyal demokrat, reformist, ulusalcı, oportünist vs. vs. olabilir. Beğenmediğimiz, düşünsel olarak bizim düşüncelerimize çok uzak olan kimseler ve gruplardan oluşabilir. Bu güçlerin toplamı hem engelleyici bir güce sahiptir, hem de demokrasi denilen şey aynı zamanda bu değil midir? Farklı düşüncelerin, anlayışların, farklı insan renklerinin, farklılıklarını yadsımadan bir arada bulunması, kendini ifade etmesi değil midir?  Kendisine devrimci-demokrat diyen cephe bu farklılıkları hazmedemezken, “EVET” cephesinde buluşan güçlerin hepsi tek tipte düşünen kimseler midir? Tabi ki değildir. Ama “EVET” cephesi bu kimselerin farklılıklarına bakmadan kapsayıcı davranabiliyor. O halde “EVET” cephesinin kapsayıcılığı senin kapsayıcılığından daha önde ve senden daha “demokratik” sayılmaz mı? Burada samimi bir şekilde kendimize çizdiğimiz dünyayı, demokrasi anlayışını gözden geçirmek/sorgulamak gerekiyor!

Geniş kitlelerin çıkarlarını gözeterek, kendi stratejik hedeflerine ulaşmak bu vb. güçlerle objektif olarak taktiksel ittifak yapman kaçınılmaz olabilir. Klasik belki ama Mao-Can Kay Sek ittifakı bunun tipik bir örneğidir. “BOYKOT” diyen güçler arasında “Maoist” olan kesimlerde mevcut. Kusura bakmayın ama siz Mao’dan daha da mı Maoist’siniz?

Maoist teorinin temel taşlarından “temel çelişki-baş çelişki”[3] felsefi uşavurum incelendiğinde bu daha iyi anlaşılacaktır! Haliyle, gerek felsefi, gerek stratejik ve taktiksel, gerekse olasılık kuramı üzerinden, gerek nesnel gerçekliğin ve kitlelerin gerçekliği masaya yatırıldığında, en açık matematiksel ve en akılcıl olasılık değeri ortadadır! Sen gibi düşünmeyen, farklı ideoloji ve akımların etkisinde olan kitlelerin gücüyle gücünü, dağınık elin parmaklarını birleştirip yumruğa dönüştürerek, temel çelişkinin yoğunlaşmış, şiddetlenmiş bir ifadesi olan ‘baş çelişki’ konumunda duran hasmina vurmaktan başka şansın yok. Aksi halde dağınık parmaklar gibi zayıf olur, kolay kırılırsın!..

Bir yere uIasmanın ıIk adımı, olduğumuz yerde kaİmayacağımıza karar vermektir.

Unutulmamalı ki, bu stratejik bir hamle değil, taktik bir hamledir! Stratejik hedeflere ise statik olmayan, kendini sürekli yenileyip üreten esnek ve akıl almaz taktik zenginliklerle varılabilir ancak. Sürekli aynı yöntemlerle muharebenin kazanıldığı nerede görülmüştür? “Savaş siyasetin başka araçlarla yürütülmesi” işe, senin taktiklerin, kitlelerin savaşının ve kullandığı silahların bir ölçütü olacaktır! Bilge Komutan Sun Tzu “Askeri taktikler suyun akışına benzer. (…) Suyun nasıl sabit şekli yoksa savaşta da sabit koşullar yoktur. Taktiklerini düşmana göre değiştirebilmeyi başaran komutan zafere ulaşacaktır.” der. Strateji ve taktiğe ilişkin kavrayış, her şeyden önce belirli bir bütünselliğe sahiptirler, genel bir süreci ve ona bağlı süreçleri ilgilendirirler. “HAYIR” diyerek somut pratik bir cephede girdiğin savaşı taktik olarak kazanmayı hedeflersin. Şüphesiz stratejiye hizmet eder bu. Taktik nesnel koşulları veri alan, ancak öznel/sübjektif alanla, bilinçle, güçle, belirli hedef ve amaçlarla ve bunlara ulaşılmasıyla ilgilidir.

Daha açık ifade edersek strateji, savaşın bütünü ile uğraşırken, taktik muharebelerle uğraşır. Stratejinin alanı geniş, taktiğinkiyse, stratejininkiyle kıyaslandığında, daha dar ve özeldir. Taktik, iktidar mücadelesinin bütününü değil, ama onun tek tek “muharebeleri”ni kazanma siyasetidir. Doğru bir taktik önderlik için zorunlu olan, ayakları havada olmayan, gerçekçi, realist, kendi güçlerini, dost ve müttefik güçlerin ve genel olarak kitlelerin farkında/bilincinde olmak gerekir!

Taktik ve doğru bir taktik önderlik, tamamen hareketin nesnel yönünün, tek tek eylemler ya da mücadele dönemlerinin nesnelliğinin ürünü olarak öne çıkan, kitlelerin etkisini/ihtiyacını en derinden hissettikleri, en acil ve can yakıcı taleplerini dikkate almamazlık edemez. Devrimci bir taktik platform nesnel dayanakları olmayan, keyfi olarak belirlenmiş taleplerin ileri sürülmesi üzerine kurulamaz!

“HAYIR” ama!..

Biz cephesinde “Hayır” demek, ne “demokratik şartların” varlığını iddia etmek ve savunmaktır ne de mevcut sistemin devam etmesine destek vermektir. “HAYIR” demek diğer “HAYIR” diyen güçlerin, siyasi akımların “HAYIR”dan çıkarsadığı sonucu çıkarsayıp “HAYIR” demekte değildir.

“HAYIR” çağrısı yaparken şu noktaları da belirtmeliyiz. Referandumda, “evet” ve “hayır” diyecek her iki tarafında bu cevapları “iktidar mücadelesinin bir aracı olarak” kullandığını, referandumun “egemenler arası bir kayıkçı kavgası” öldüğünü biliyoruz. Gerek Kürtleri, gerek diğer azınlıkları ve toplulukları, emekçileri, demokrasiyi, hukuku vb. ilgilendiren konuların her iki tarafın da umurunda olmadığını da biliyoruz. Ancak bu durum, egemenler arasında ki çelişkilerden kitlelerin yararına politik ve siyasal kazanımlar elde etmenin önüne geçmemelidir.

Sandıktan “HAYIR” çıkması halinde tüm bunlara dair sorunların çözülmeyeceğini, hiçbir şeyin güvence altına alınmayacağını da biliyoruz. Çünkü tüm bunların olabilmesi için, sistemin köklü ve sınıfsal bir devrimle değişime ihtiyacı olduğunu da pekâlâ biliyoruz.

Ancak tüm bunları bilirken, her şeyi devrimden sonraya erteleme tutumu içerisine giremeyiz. Çünkü devrim denilen olgu, bugünden kazanılan küçük-küçük muharebelerin toplamından oluşacaktır!

[1] Sapaklık. Normalden uzaklaşma veya sapma. Denksizlik, kaide dışında olma. Belli bir ölçüye, belli kurala uymama durumu. Hastalık niteliğinde olmamakla birlikte, düzgülüden belirgin durumda sapma gösterme durumu.

[2] V.İ.Ü. Lenin, “Programımız”, 1899

[3] Mao Zedung. “Teori ve Pratik” 

Tutsak Partizan Serda Göçer, Hasan Karakoç’u yazdı: “Bayrak yarışı bizimkisi...”

Güneş inzivaya çekilirken, yerini karanlığa bıraktı. Gün bitimi, yerine yarını bırakacağının habercisiyken, günün son işi olarak yastığa kafamı koymadan, zindan duvarına kimsenin görmediği sadece benim görebildiğim günün bitiminin ifadesi çentiği attım. Ve her gün yaptığım gibi bugün de bizden olanların/çalınanların hesabını tuttuğum listeye yenilerini ekledim. Susturulmaya çalışılan dilimizin, topraklarımızdan koparılışımızın, bodrum katlarında günlerce işkence edilerek katledilişimizin, sokak ortasında öldürülüşümüzün, yaşatılmayan çocukluğumuzun, maden ocaklarında göçük altında nefessiz bırakılışımızın ve onlarca, yüzlercesinin çeteresini tutuyorum. Unutmamak için, her gün yeniden hatırlamak, hatırlatmak için yazıyorum…

Kafamı yastığa koymamla hayal kapılarımı sonuna kadar açıyorum. Uykuya dalana kadar, başarılı firar eylemlerimi yaşama geçiriyorum. Hapishanenin soğuk, donuk duvarlarını terk edip kendimi toprağa, ormanın yeşiline bırakıyorum. Gökyüzünün uçsuz bucaksız maviliğinde kayboluyorum. Yeşilin bitimi mavinin buluşmasıyla gökyüzü koca okyanus oluveriyor. Manzaranın keyfini yakılan ateşte demlenen çayla çıkarıyorum… Her gün böyle dingin olmayan hayallerim, düş dünyamın zenginliğiyle hapishane duvarlarını aşan maceralara sürüklüyor beni…

Zaman akıyor günler geçiyor tarih gösteriyor. Bu defa zamanı geri almak istiyorum. Birçok akşam yüreğimi ısıtan gülümsemeleriyle beni sıkıca kucaklayarak karşılayan, ateşte demlenen çay eşliğinde sohbetler edip, manzaranın tarifsiz güzelliğinde düşlerime misafir olan yoldaşlarımdan ayrılmak istemiyorum. Birazdan kopacak fırtınanın, patlayan bombaların içinden yoldaşlarımla omuz omuza çarpışarak, onları yanan ateş çemberinden çekip çıkarmak istiyorum. Ancak zamana karşı durulmuyor. Kendi döngüsünde akıyor hayat. Yoldaşlarım ölüme meydan okuyarak tarihteki yerlerini alırken, güne bizden alınanların hesabı da ekleniyor. Bu defa kafamı yastığa koyduğumda dağ başındaki ormanın yeşilinin bitimi gökyüzünün okyanus suları gözlerimden taşıyor. Sonra güneş inzivaya çekiliyor, geceler hayalsiz geçiyor, okyanus peşimi bırakmıyor. Bir kere taşmış, sularını göz pınarlarımdan boşaltmak istiyor. Yarın oluyor, yoldaşlarımızın isimleri açıklanmaya başlarken hayallerimdeki kahramanların sülietleri tek tek beliriveriyor zihnimde.

Ah Hasan’ım, arkadaşım, dostum, başım sıkışınca, canım sıkılınca ilk aradığım dayım, hayalimin başkahramanı, en önemlisi yoldaşım bana yaşamım boyunca unutamayacağım üçüncü sürprizini de yaptın. Bu sefer sürprizinin haberini sen vermedin, veremedin, yoldaşlarımız verdi… Ölümsüzlüğe uğurladıklarımızın arasında sen de vardın...

Güneş inzivaya çekilirken, yerini karanlığa bıraktı. Ne çentik atabildim zindan duvarlarına ne de hayal kapılarımı açabildim. Karanlıktan yüreğimin ortasına çöreklendi. Bu defa kafamı yastığa koyduğumda ben senin son sürprizini düşünüp aydınlığı ararken hafızam geçmişe sardı. İlk sürprizine gidiverdim. Telefonda “sana sürprizim var” dediğinde merakla yan yana gelmeyi bekledim. Yan yana geldiğimizde de sabırsızlıkla bana sürprizini vermeni istedim. Bana artık “yoldaşız” dediğinde; benim gözlerimde şaşkınlık senin gözlerinde ise sonsuz bir mutluluk görülüyordu. Olması mümkün ama benim beklemediğim sürprizin beni o an şaşırtsa da “şaşırmaması gerekirdi”. Onurlandırmış ve aramızdaki bağın daha da kuvvetlendiği hissiyle sıkıca birbirimize sarılmıştık.

Sonra ileriye doğru zaman sarmaya başladı… Son sarılışımız ve ikinci sürprizin geldi hemen aklıma. Ben tutsaklığımın birinci ayını bitirmiş, ilk açık görüşe çıktığımda sen vardın. İkimiz göz göze geldiğimizde biraz şaşkın, biraz da tedirgin baktık birbirimize. Sen de beni burada görmenin hüznü, üzüntüsü, bende ise tutsaklığın acemiliğiyle ilk defa tattığım açık görüşün etkisiyle tedirginlik ve karşımda seni görmenin heyecanı vardı. Yaşamda geçip bitmeyen bir saatin artık nasıl da anlam veremediğim şekilde hızla akıp geçtiğinin şaşkınlığı… Bir saatin sonunda senin “gözüm arkada kalmayacak” cümlenle son kez göz göze geldik. Benim gözlerimde gene şaşkınlık seninkindeyse gene mutluluk, öylece ayrıldık. Şaşkınlığı üzerimden attığımda olması mümkün ve benim beklediğim sürprizini anladım. Bende yarattığın gururla koğuşa dönerken, sen mutlulukla Dersim’in yolunu tutmuştun…

Zaman ilerliyor, şimdiye geliyor… Derin bir nefes alıyorum, bir çentik daha atıyorum soğuk duvara. Tuttuğum listeye bugün de benden/bizden alınanların notunu tutmak için beklerken; bir ses Ahmet Telli’nin dizelerini kulağıma fısıldıyor sanki;

Coğrafyanın memelerinden

emdiğimiz süt

Kan olup akıyor yaralarımızdan

ama ben

Kendimi çağırdım senin yanına,

haysiyeti

Nedir ölümün görüp

yaşayalım birlikte

Sesini duyalım

topraktaki iniltinin ama sen

Seni unutma,

keder de onarır hayatı bazen

Ateşin lânetini İbrahim’e sor

ve suyu dinle

Şehri anlat, hâtıraları koru,

taş çölün rahmidir

Mermerin damarlarına sızmıştır

hikâyemiz

Suyu dinle, toprağı anlat,

seni unutma, diyor.

Ben de Telli’ye;

“O zaman unutmamak, anlatmak için, yaşamak ve yaşatmak için, haysiyeti, onuru, direnişi, baş eğmezliği, umudu inancı soyut sözcüklerden kurtarıp yaşamda somutlamak için ölümsüzlüğe uğurladığımız yoldaşlarımızın ardından onları bir kez daha dinleyelim. Çünkü onlar, kendimden öncekilerden devraldıklarıyla adımladılar patikaları. Onlar yaşamanın ve yaşatmanın mücadelede somutlama cüreti sergilediler. Kavgadaki duruşlarıyla yoldaşların umutları, özlemlerini de omuzlayarak yürüdüler bu yolda. Onlar Leylaları, Aşkınları, Hakanları, Orhanları… yeniden yaşattılar. Haysiyetin, onurun, direnişin… yeniden adı oldular. Şimdi sıra bizde: devrim yolunda sıralarını savan yoldaşların yüklerinde omuzlayıp daha ısrarlı ve kararlı devam etmeli bu yolda. Her ne kadar yükümüz giderek ağırlaşıyor olsa da, aynı zamanda bir o kadar yolumuzu kolaylaştıran, aydınlatan İbrahim’den Mehmet’e ölümsüzleşen sekiz yoldaşımıza, bıraktıkları izleri takip etmemiz yeterli!

Elimde kalem kâğıt bu sefer kendim için değil herkesin görebilmesi için yazıyorum. Unutturmamak, anlatmak için.

Hasan yoldaş, ben seninle vedalaşıp, demir parlaklıklar, tel örgüler arasından gökyüzünün uçsuz bucaksız maviliğinin görünen bir kısmına bakarken martılar beliriveriyor biranda. Heyecanla saymaya başlıyorum. 1, 2, 3, …, 7, 8… Martıların gökyüzünde süzülüşlerini hayranlıkla izliyor, hayal kapılarımı sonuna kadar açıyor, yükümü omuzlayıp gökyüzünde onlara eşlik ediyorum… Anlıyorum ki ne yaşanmışlıklarımızı ne hayallerimizi, düşlerimizi ne de siz olmasanız da yaşayabileceklerimizi elimizden alabilme/çalabilme güçleri var onların… Sana söz veriyorum. Bir gün sen görmeyecek olsan da ben o sürprizi yapıp, yaşayacağım…

 

Tutsak Partizan Serda Göçer

Gebze M Tipi Hapishane

“Örgütlüysek Her Şeyiz Değilsek Hiçbir Şey” de; Bu Nasıl Olacak?

Halk gençliğini, genç kadınları, liseli gençliği, LGBTİ+’ları, değişik inançlara mensup kitleleri ya da daha genel bir ifade ile geniş halk yığınlarını maruz kaldıkları, sömürü, baskı, şiddet, asimile etme, yok sayma ve imha etme politikasına karşı mücadelesinde örgüt, tarihsel önemde bir rol oynar.

Sitemin çarkları arasında can çekişen yığınların mücadele etmekten başka çıkar yolu yoktur. Zira mevcut sistem, varlığını sürdürdükçe dizginsiz bir sömürü, zincirlerinden boşanmış azgın bir şiddet sarmalında soluksuz kalmaya mahkûm kalacaktır.

Örgüt (organization), geniş emekçi yığınların, onları, ezen, sömüren hâkim sınıflara karşı vazgeçilmez aracıdır. Vazgeçilmez ve tarihseldir, çünkü kitleler ancak ve ancak örgütlü bir zor aracı olan, tüm kurumları ve organlarıyla bir ezme aracı olarak işlev gören en büyük örgüte, devlete başka türlü karşı koyamaz.

Yığınların insanca bir yaşayabilmek, temel hak ve özgürlüklerini koruyup geliştirebilmek adına mücadele etmekten başka yolu yoktur. Yığınlar söz konusu talepler uğruna mücadeleye giriştiğinde karşılarına tepeden tırnağa örgütlü bir güç bulurlar. Buna karşı koymanın, kendini koruyup, kazanım elde etmenin ve de kazanımları koruyup ileri taşımanın başlıca yolu örgütlenmekten, örgütlü hareket etmekten geçer.

İşte tam da bu yüzden örgüt, hangi düzey ve biçimde olursa olsun ezilen yığınların özgürlüğü ve kurtuluşu için kritik bir role sahiptir. Ezilenlerin yaşam koşullarını iyileştirecek her türlü demokratik oluşumlardan daha karmaşık ve sistemi doğrudan hedefleyen yapılara kadar hangi amaç ve hedef etrafında kurulmuş olursa olsun, her örgüt tam da bu özelliğinden dolayı sistemin hedefi haline gelir.

Kendisi mevcut örgütsel yapısını günün acil ihtiyaçları ekseninde sürekli yenileyip mükemmelleştirirken yığınların ne düzeyde olursa olsun örgütlü hareket etmesine, örgütlenmesine kesinlikle izin vermez. Olabildiğince böylesi taleplerin önüne engel çıkarır. Bunu başaramadığında kendisi için tehlike oluşturmayacak bir yaklaşımla hareket etmesi için yoğun çaba sarf eder. Çoğunlukla söz konusu örgütlerin mücadele çizgisini bulanıklaştırmaya, kendi sınırları içine çekmeye ve etkisizleştirmeye çalışır. Çoğunlukla da bunu söz konusu örgütlerin yönetici organlarını başka bir ifade ile önderliğini teslim almaya, onları kendi çizgisine çekmeyi amaçlar. Özellikle de yığınların öfke ve tepkisini biriktirdiği ve artık patlama noktasına geldiği dönemlerde sistematik bir politika olarak böylesi örgütlerin önünü açar. Böylece yığınların fay hattında biriken enerjiyi açığa çıkarmaya çalışır.

Öyleyse hâkim sınıflar açısından böylesine önemsenen ve tehlike olarak görülen örgüt nedir? Nasıl örgütlenir?

Panik yapma örgütlen!

Örgüt, belli bir fikir ve buna paralel ortaya çıkan ilke ve kurallar bütününden oluşur.

Örgüte niteliğini veren hedefleridir. Sözgelimi, bir yöre derneği; belli bir yörede yaşayan insanların bir araya gelmesi ve kültürünü yaşatabilmesi için kurduğu bir örgüttür. Çalışma ve örgütlenme prensipleri ve kriterleri de buna göre belirlenir.

Ya da üniversitede kurulan bir öğrenci derneğini ele alalım. Böyle bir örgüt kurulduğu üniversitedeki öğrencilerin yaşam koşullarını, özlük haklarını korumak ve ileri taşımak amacıyla ortaya çıkmıştır. Burada çerçeve geniştir. Her üniversite öğrencisine seslendiği için örgütlenme ilkeleri, tüzüğü ve programı da buna uygun belirlenmek zorundadır.

Ya da amacı mevcut sistemi yıkmayı, onun yerine de demokratik halk iktidarını kurmayı amaçlayan bir örgütü ele alalım. Söz konusu örgüt bahsi edilen amaçlarından ötürü sistemin yasaları ve hukukunu aşan bir hareket tarzına sahip olmak zorundadır. Aksi durumda hayatta kalma şansı yoktur. Doğal olarak örgütlenme prensipleri de legal, açık değil, gizli olmak zorundadır. Öyleyse örgütün niteliği ve nasıl örgütleneceğini onun amaç ve hedefleri belirler.

Peki, bu örgüt nasıl bir arada duracak, üyeleri arasındaki ilişkiyi nasıl örgütleyecek ve kimler tarafından yönetilecektir?

Bu soruların yanıtı örgütün amaç ve hedefleri yani program ekseninde ortaya çıkan tüzüğü ve hukukudur. Her örgütün önce bir programı, buna uygun bir örgütlenme modeli olmak zorundadır. Örgütü örgüt yapan onun organları, üyeleri arasındaki iş bölümüdür.

Tüzük ya da hukuk diyebileceğimiz bu durum örgütün üyelerini bir arada tutan onlar arasındaki ilişkileri düzenleyen bir içeriğe sahiptir ve örgüte ruhunu veren temel de burasıdır.

Her devletin üzerinde yükseldiği ve uyması gereken temel çerçeveyi anlatan nasıl bir anayasası varsa her örgütün de herkesin uyması gereken bir kurallar bütününden oluşan bir tüzüğü ve hukuku olmak zorundadır. Bununla, her ister dernek, isterse sendika, ister komünist gençlik örgütü isterse de kızıl ordu olsun her üyesinin uyması gereken temel parametreleri ortaya koymak zorundadır. Bunun olmadığı yerde bir örgütten söz etmek mümkün değildir.

Tüzük mü dediniz?

Tüzük, anayasa toplumsal bir sözleşmedir. Toplumun tüm üyelerinin temel haklarını ve çıkarlarını koruyan ve herkese eşit mesafede olan bir taslaktır. Kuşkusuz her sistem kendini devam ettirecek bir anayasayla ortaya çıkarır. Bu ilkel köleci toplumdan feodalizme, oradan kapitalizme ve halk iktidarından sosyalizme kadar böyledir. Ve gerçek anlamda eşitlik, halk iktidarı ve buradan komünizme giden yolda sağlanacaktır. Ne ki tartışmamız genel anlamda tüzük ve hukukun anlam ve önemi üzerinedir.

Bu tüzük ya da anayasa örgütün yönetici organlarını, bunlar arasındaki ilişkiyi görev ve yetkilerini açıkça ortaya koymalı. Örgütün yönetici organlarının görev süresini, yetkilerinin sınırlarını belirler. Örgüt üyelerinin onların nasıl denetleyeceğini, takip edeceğini açıkça ortaya koyar. Bugün egemenler arasında -başta başkanlık olmak üzere- gerilimin tırmandığı pek çok başlıkta tartışmaların yapılanın anayasaya uygun olup olmadığına gelmesi, getirilmesi boşuna değildir. Atılan her adımın anayasaya uygunluğunun tartışmaya açılması ya da söyleneni desteklemek veya çürütmek için anayasaya başvurulması bundadır. Zira anayasa savunulduğu haliyle tüm bir toplumun iradesini yansıtır ve en üst iradedir. Toplum mevcut anayasayı yenilemediği sürece geçerli olan budur.

Öyleyse diyebiliriz ki tüzük ve bunun etrafından gelişen hukukun sağlıklı doğru bir şekilde yaşama geçirildiği bir örgüt; canlı, dinamik bir örgüt olur.

Her örgüt geleceği hakkında söz söyleyebilecek her üyesinin, iradesini alarak gerçekleştirdiği genel kurullar, konferans ya da kongrelerle bir sonraki seçime kadar iradesini bir yönetici organa devreder. Bu organ iki dönem arasında söz konusu örgütü yönetmekle görevlidir. Yetkisinin sınırları ve diğer yönetici organlarla nasıl ilişkileneceği tüzük hükümleriyle belirlenmiştir.

Merkezi bileşimlerde (kurultay, konferans vb..) seçilen sayıdaki üyelerin oy birliği ya da salt çoğunluğu ile karar verilmek zorundadır.

Yönetici organda herhangi bir nedenle,(ölüm, hastalık ya da tutuklanma vb.) yaşanan bir azalma tüzük hükümlerine göre tamamlanmak zorundadır. Yani “ben zaten genel kurulda seçilen iradeyi temsil ediyorum” diyerek bir sonraki seçime kadar yönetim sürdürülemez. Bu zaten mevcut tüzüğün ihlali anlamına gelir.

Seçimlerle gelen yönetim salt çoğunluğunu kaybettiği, tüzük hükümlerine göre merkezi iradesini tamamlayamadığı durumda yetkisini kaybeder. Bu durumda bu örgüt olağanüstü kurultaya, konferansa gitmek zorundadır.

Bir örgüt tam da onu var eden üyelerini ve ilgi duyan kitleyi bir arada tutan adeta bir harç işlevi gören tüzük ve hukukuna uygun davrandığı zaman güçlenir, büyür. Devrimci iddiası olan ve her dönem düşmanın saldırısı altında bulunan bir örgütü gerçek anlamda yenilmez ve yıkılmaz kılan da yine bu özelliğidir.

Aksi durumda herkesin her istediğini bildiği gibi yaptığı, gücü elinde bulunduranın her istediğini yapmaya çalıştığı bir yerde, bir gelişmeden bahsetmek mümkün olmaz. Böyle bir örgütte bir arada durma, birlikte hareket etme duyguları körelir, ayrışma ve dağılma öne çıkar.

Önderlikte tüzüğe, hukuka uyacak mı?

Burada belirleyici olan seçimle işbaşına gelen yönetici organın tavrıdır. Bununla birlikte söz konusu yönetici organı denetleyen, onu mevcut tüzük ve hukuka uymaya zorlayan diğer organlar ve üyelerin tavrıdır.

Demokratik hesap sorma/verme kültürünün geliştiği bir örgütte bu zor değildir. Ne var ki demokratik devrimini gerçekleştirememiş bizim gibi ülkelerde ister çevre derneği olsun isterse de sendika olsun,  seçimle işbaşına gelen yönetici organın kısa sürede tüzük hükümlerini ayaklar altına aldığına sıklıkla tanık olunuyor. Benzer bir durum devrimci örgütlerde de karşımıza çıkabilmektedir. Hesap sorma, denetleme ve görev ve haklarını bilerek hareket etmenin zayıf olduğu bir politik iklimde yaşıyoruz.

Alt kademelerde görevlerin öne çıktığı, yönetici organlara çıkıldıkça hakların tartışıldığı bir ülkede yaşıyoruz. Sadece AKP hükümetinin son birkaç yılına bakmak bile bunu anlamak için yeterlidir. Özellikle 15 Temmuz sonrasında FETÖ’cü olduğu iddiasıyla on binlerce insan açığa alınıp, görevden atılıp tutuklanırken, onlarla yıllarca iş tutan ve suyun başında duranlardan hesap sorulmuyor. “Ne istediler de vermedik” diyenlerin bu işteki sorumluluğu tartışma konusu olmuyor.

Yönetici organ ya da önderlik bir örgütün en önünde yürüyen ideolojik, politik ve örgütsel anlamda gelişmeye en açık, en hareketli ve birikimli kadrolarından oluşmalıdır.

Önderlik, mevcut tüzük ve hukuka ilk uyması gereken organ olmalıdır. Zira onun hataları diğer organ ve üyelerinin yanlışlarından daha yıkıcı sonuçlar üretir. Merkezde bulunmasından dolayı hata ve zaafları kısa sürede örgütün bütüne hem de daha kapsamlı ve yıkıcı bir şekilde yansır. Önderlik, seçimle iş başına geldiği, derneği, sendikayı ya da devrimci örgütü geliştirmek istiyorsa en başta örgütün tüzüğünü uygulamak zorundadır. Bu yapılabildiğinde ve örgütsel işleyiş ve hukuk sağlıklı işletildiğinde canlı, nefes alan, düşünen bir örgütten söz etmiş oluruz. Böylece örgüt onu var eden zemine sıkı sıkıya sarılmış, nefes damarları açılmış olur. Amaçlarına uygun bir faaliyet örmesinin, böylece daha güçlü bir zemini olur. Tüzüğünü, mevcut hukuk ve ilkelerini, organlarını işletmeyen bir örgüt ne kadar doğru tespitler yapar ve politikalar üretirse üretsin bunu yaşama geçirecek enerji kaybettiği ya da bu ruhu yara aldığı için başarılı olamaz.

Önderlik tam da bunun için vardır. Örgüt, iradesi bir sonraki seçime kadar yönetici organa yetkisini vermiştir ancak onu da ortaya koyduğu tüzük ve hukukla her daim denetlediğini/ denetleyeceğini de deklare etmiştir.

Yönetici olmak bu organa her istediğini yapma hakkı tanımaz. Örgütün tüzüğü her şeyin üstündedir zira örgütü bir bütünün iradesini yansıtır. Bir sonraki bileşimde irade tarafından yeniden düzenlenene kadar buna uyulmak zorundadır. Öyleyse örgütü güçlü kılan; ilke ve kurallarına sahip çıkması diyebiliriz. Bunu ilk ilden yaşama geçirmesi gereken organ ise toplamın iradesini temsil ettiği için önderliktir. Önderlik bunu örgütün ilke ve hukukuna herkesten fazla sahip çıkarak yapar/yapmalı. Aksi bir durum yıkım anlamına gelir.

İlkelerine sahip çıkan, organlarını işleten ve bu çerçevede hareket eden bir önderlik, söz konusu örgütün niteliğine uygun bir şekilde gelişip güçlenmesine vesile olur.

Ortaya çıktığı amacı etrafından bir çekim merkezi haline gelir, yığınları örgütler ve sisteme karşı bir direnç odağı olur. Yığınlarda örgüt ve örgütlenme bilincini geliştirir. Bu sistemin ideolojik, politik, kültürel anlamda her saldırısına karşı inşa edilen bir duvar anlamına gelir.

Açıkça söyleyebiliriz ki, üzerinde yükseldiği programa uygun hareket eden, mevcut tüzük ilkelerini yaşama geçiren bir örgüt ve onun iradesini yansıtan ve örgüt hukukuna herkesten fazla sahip çıkan bir önderlik, yığınları kucaklamanın ve başarının anahtarıdır.

 

Yeni Demokrat Gençlik Dergisi Kasım 2016 sayısından alınmıştır.

Gelişimin diyalektik adı: MEHMET DEMİRDAĞ

Gelişimin diyalektiğini anlamak, kavramak için komünist önder Mehmet Demirdağ yoldaşın yaşamına, devrim ve parti sorunları karşısındaki duruşuna, devrimi ve Parti’yi örgütleme tarzına bakmak gerekir. O adım adım ilerleyerek büyümenin ve gelişimin zirvesidir. Küçük bir taş parçasının mücadele içinde parça parça büyüyerek granit kayalara ve oradan Dağlaşmaya varmasının adıdır. Toplumlar ve devrimler tarihinde özgürlüğü en güçlü düzeyde istemenin ve bunun savaşımını örgütlemenin öncülüğünü yapmaktır Demirdağ. Onu sıra dışı ve “özel” yapan onlarca özelliğin senteze varmasıdır. Genç bir militanın heyecan ve coşkusu, öğrenme ve kavrama isteği, mücadele azmi ve yürüme kararlılığıdır. O, yüzünü hep gerçeğe, gözlerini gerçeğe hükmeden yasaların keşfine çevirdi. Gözlem ve inceleme yeteneğini, algılama ve kavrama gücünü gerçeğe ve gerçeğin değişimi uğrundaki mücadeleye çevirdi. Devrim ve Parti sorunları üzerinde yoğunlaşma, çözüm bulma arayışı onun düşünsel temeliydi. O her yaşında genç kalmayı, öğrenmeyi ve kavramayı bilendi. Merdivenleri adım adım çıkarken bile genç kalmayı, heyecan ve coşku dolu yaşamayı başarandı. Çünkü O devrimi ve Partiyi en yüksek bilinç ve heyecanla sevdi. Proletarya Partisi’nin gelişimi ve büyümesi için çalıştı, mücadele etti. Bundan dolayıdır ki, O ilerleyen her yaşında genç ve yoldaş kalmayı başardı.

Demirdağ’ın yaşamı dağ gibi güçlü bilincin ve yüreğin çelikleşen iradesidir. Onun yaşamında genç bir militanın coşkusunu, bir partilinin bilincini; bir önderin bilgeliğini birlikte görmek mümkündür. Saf, hilesiz bir militanın heyecanlı devrimci yaşamı, bir partilinin olgunlaşan adımları ve bir önderin yüksek devrim sorumluluğunun tablosudur Demirdağ. Kısacık yaşamında taşıdığı devrim bilincindeki dokuda, zenginlik, yetenek ve başarı vardı. Devrimci yaşamda ortaya çıkan zorlukların ve engellerin aşılması mücadelesi onu bir yandan değiştirip, olgunlaştırırken, değişmeden kalan bir yanı ise devrimci gençliği, devrimci heyecan ve coşkusuydu. Umudun zayıfladığı en zor koşullarda, küçük bir direniş, bir karşı koyuş onu heyecanlandırıp, gözlerinin parıltısını artırdı. Olumsuzluk içinde, döşenmeye çalışılan her olumlu pratikten devrime olan sevinci ve inancı büyütmeyi başardı. Sınıf savaşımının her sorununa yaklaşımı, olgulardaki çelişmeler yasasını değerlendirmedeki bilimselliği ve çözüm önerileri onun nitel farkını ortaya koyardı. Umutsuzluğa, karamsarlığa, yılgınlığa karşı tahammülsüz, yalana ve inkara karşı, genç bir bilgenin bilimsel direngen duruşuydu. En geri olanın içinde bile ileri olanı, en zor surecin içinde bile devrimci bir dokuyu örmeyi bilen; bundan heyecan duyan ve bu heyecanı etrafına yayarak, devrimci kararlılığa dönüştürmesini bilendi. (...)

“Durum iyidir, çünkü çözümsüzlüğün değil çözümün, karamsarlığın değil umudun yolundayız!”

“Başımıza ne gelir değil düşmanın başına ne getiririz” diye düşünen Demirdağ, bu düşünceyi egemen kılınması, Proletarya Partisi’nin saldırı ruhunu kuşanması ve savaş yönelimine girmesi için çalıştı. Partinin devrimi gerçekleştirme seviyesine gelmesi için, kadro ve militanların görev ve sorumluluklarını yerine getirmesi, bütünlüklü ve kolektif bir çabanın örgütlenmesi gerektiğini sürekli vurguladı. Örgütlü militanların üzerine düşeni yapmaması durumunda ilerleyişin ağır aksak, parça parça süreceği, ancak bütünlüklü bir çaba ve emeğin ortaya konmasıyla, yürüyüş daha nitelikli hale geleceğini savundu ve bunun gerçekleşmesi için çalıştı. Hızlı düşünülmesi, hızlı davranılması; gevşekliğe, hantallığa, gecikmeye, laçkalığa yer verilmemesi gerektiği yönde uyarılarda bulundu. Devrimci duyarlılık, sorumluluk ve ciddiyet göstermede örnek bir komünist gibi davrandı.

Her bir direniş ve karşı koyuşun, her bir partili duruş ve yürüyüşün propaganda ve ajitasyon çalışmasının mutlaka yapılması için çalıştı. Kavgaya ve partiye adanmanın, feda ruhuyla donanmanın pratiğini her yana yaymaya çalıştı. Bunun bilince çıkarılması için büyük bir emek harcadı. Okunan, yazılan, organize edilen, planlanmak istenen her iş ve eylem savaşa göre şekillenmenin ve devrimci savaşın bir parçası olmanın perspektifiyle ele alınmalıydı. Devrimci savaşın neresindeyiz? İdeolojik sağlamlıktan ne anlaşılmalıdır? İdeolojik sağlamlılığın neresindeyiz? Partide ideolojik sağlamlığın niteliği ve düzeyi nedir? Bu sorular onun vazgeçilmez temel sorularıydı. Devrimci savaşla ideolojik sağlamlık arasındaki diyalektik bağı ve ilişkiyi sorgular, doğru yanıtlar aramaya çalışırdı.(...)

Sınırlı bir yaşamı sınırsız bir davaya adayan bilinç

Devrimci savaşı ve yasalarını öğrenmek için yoğun çaba harcıyordu. (…)

Her tehlikeli ve riskli durumda partiyi ve değerlerini korumanın, bireyi korumaktan önce geldiğini her pratik yürüyüşünde tavır ve davranışında ortaya koyardı. Bedel ödemeyi göze alma cesaretini gösteremeden fedakarlıktan, kararlılıktan; örgütlenmeden ideolojik sağlamlıktan, devrimci savaştan ve partiden bahsetmenin anlamsız olduğunu ortaya koyardı. Devrimci adalet anlayışı, hesap sorma bilincinin örgütlenmesiyle güçlenir. Bu bilinç devrim bilincidir. Bu bilinci ortaya koymak için zor ve imkansız denilen koşullara boyun eğmemek gerekir. Zor ve imkansızlıkların arkasına sığınarak, görev ve sorumluluk yerine getirilemez. “Devrimin bilgili, fedakar ve atak kadroları olun” şiarın, şiarımızdır. Teorimize ve stratejimize yaşadığımız topraklara ve dünyadaki gelişmelere vakıf, diyalektik materyalist yöntemi içselleştirmiş politik olarak üretken, planlı, disiplinli, hedefli bir çalışma tarzını uygulayan her an öğretmen, her an öğrenci, 24 saat komünist deneyimli, dersler çıkarmayı bilen çıkardığı dersleri uygulayan, kolektivizmi içselleştirmiş, geniş kitlelerle canlı siyasal bağları olan savaşçı, fedakar, gözüpek, inisiyatifli, ufku geniş, karmaşık problemlerin içinden ustaca çıkabilen, eleştiri-özeleştiride bilimsel, hesapsız; yaşamın hiçbir anında hiçbir kişisel çıkarı rahat ve kolayı gözetmeyen tamamen partiye, devrime, halka ve yoldaşlarına kendini adamış kadro yapısına sahip olmadan” demokratik devrim zafere varamaz. (...)

“Durum iyidir, çünkü çözümsüzlüğün değil, çözümün dağılmanın değil, birleşmenin, karamsarlığın değil, umudun yolundayız” deyip en zor koşullarda bile umudu devrimci savaş toprağında, Karadeniz’de büyütmesini bilendi. Mehmet yoldaş, partinin ağır sürecinde Partiyi Demirdağlaştırmaya çalıştı. Onun yaşamı bütünlüklü incelendiğinde görülecektir ki devrimin, partinin ve halkın dağ gibi görev ve sorumluluğunu Demirdağca yerine getirme coşkusu yüksek çabası ve heyecanı görülür. Demirdağ sadece partinin değil genç parti adaylarının, genç komsomolun da önderiydi. Düşünceleri, savaşımı ve yaşamı örnek olmaya devam edecektir. Onun yaşamı, partinin sürecini ve yönelimini, görev ve sorumlulukları kavramak için öğretici ve eğiticidir. Ona bakmak bugünü örgütlemek, geleceği kazanmaktır. Ona bakmak devrimci savaşı partiyi ve kitleleri örgütlemektir. Ona bakmak partiyi demokratik halk devrimini örgütleme seviyesine getirmektir. Kabullenilmiş bir öncüyü yaratma mücadelesini vermektir. Ona doğru ve bilinçli bakmayı öğrenelim. Süreç Demirdağlaşma sürecidir. (Bir yoldaşı)

(19 Kasım-2 Aralık 2004 tarihli İşçi Köylü gazetesinden kısaltılarak alınmıştır.)

Patriyarkal sistemin kadınlara yönelik her türlü saldırısı politiktir! Korkmuyoruz/Susmuyoruz!

Kadınların rengi, dili, inancı, yaşadığı coğrafya ne olursa olsun, maruz kaldıkları her türlü şiddetin kaynağı bugün olduğu gibi, her dönem patriyarkal sistem olmuştur. Egemenler kendi çıkarları gereği, kadının toplumsal görevini anne/ eş olarak sınırlayıp, yaşamın her alanında kadının emeğini ve bedenini en katmerlisinden sömürüp kârlarını katlarken, aynı zamanda kadın üzerinden korkutulmuş/ susturulmuş/ biat eden bir toplum yaratmaya da çalışmaktadırlar. Kapitalizm ve patriyarka birbirini besleyen dinamikler olup, kadın bedeni ve emeği üzerinden şiddeti toplumsal yaşamın her alanında tekrar tekrar üreterek kendi varlığını korur.

Kadınlar patriarkal kapitalist sistemi kökten dinamitleyecek güce sahipler

Egemenler, belirlenen sınırları kabul etmeyen, insanca yaşanabilecek bir dünya yaratma mücadelesinde yerini alıp patriyarkaya ve kapitalist sisteme kafa tutan kadınları, en büyük tehlike olarak gördükleri için zorbalıkta sınır tanımıyorlar… Çünkü biliyorlar ki; kadınlar kontrolden çıkarsa, toplumu kontrol altına almak mümkün olmayacaktır ve bu kadınlar, egemenlerin iktidarını kökten dinamitleyecek argümanlara ve güce sahiptir.

25 Kasım; Mirabel Kardeşlerin Mücadeleci Kadınlara Armağanıdır

Mirabel kardeşler de, Dominik Cumhuriyeti’nde Trujillo diktatörlüğüne karşı boyun eğmeyi değil, mücadeleyi seçmişlerdi. Her zorbalığa rağmen yıldıramadıkları Mirabel kardeşler, 25 Kasım 1960 günü, Trijillo’nun kolluk güçleri tarafından tecavüz edilerek ve dövülerek hunharca katledildiler.. 1981’de Dominik’te toplanan Latin Amerika Kadın Kurultayı’nda; 25 Kasım, “Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü” ilan edildi. 35 yıldır tüm dünyada kadınlar, her 25 Kasım’da sokağa çıkarak kadına yönelik her türlü şiddete, patriyarkal sisteme, homofobiye, eşitsizliğe, emperyalist savaşlara, ırkçılığa karşı öfkelerini haykırıyorlar.

Patriyarkal sistem mücadeleci örgütlü kadınları hedef haline getiriyor.

Emperyalistler, Ortadoğu başta olmak üzere, dünyanın birçok coğrafyasını kan gölüne çevirirken, milyonlarca insan evsiz/ barksız/ geleceksiz bırakılarak göç yollarına sürükleniyor. Savaş alanlarında, göç yollarında, göç ettikleri ülkelerde taciz, tecavüz de dahil her türden şiddete açık hale getirilerek, en fazla çocuklar ve kadınlar madur edilmekte. Dünya genelinde işsizlik, yoksulluk sürekli tırmandırılırken, kadınlara yönelik toplumsal cinsiyet ayrımcılığı, şiddet ve katliamlar kanayan yara olmaya devam etmekte.

Tüm bu yaptırımlara karşı patriyarkaya ve kapitalist sisteme baş kaldıran, onurlu yaşamdan yana olan, kadının eşitlik ve özgürlük mücadelesini büyütmeye çalışan kadınlar ise, dünyanın bütün coğrafyalarında egemenlerin hedefi haline gelerek ya katledilmekte ya da yıllarca tutsak edilmekteler. 1,5 yıldır Bayern hapishanelerinde tutsak edilen 10 ATİK aktivistinden biri olan Dr. Banu Büyükavcı, 2016’nın Nisan ayından beri Zürih Hapishanesi’nde tutsak tutulan İspanyol gazeteci Nekane Txapartegi son sürecin örnekleridir.

Türkiye ve T.Kürdistanı’nda ise; TC devletinin günümüz temsilcileri R.T.Erdoğan, şürekası AKP ve çeteleri, devrimci, demokrat, ilerici, kadın, genç, LGBTİ, Alevi, Kürt, Ermeni vb. muhalif tüm kesimlere karşı olan faşizan saldırılarını, 15 Temmuz “darbe girişimi” seneryosu, OHAL ve KHK larla meşrulaştırdılar… Özgür basın ve muhalif TV kanalları kapatılırken, gazeticilere ve akademisyenlere yönelik tutuklama furyası ile topluma ayar çekme, gözdağı verme politikalarını genişlettiler. Tüm zorbalıklarına rağmen direnişleri bastıramayınca, milyonlarca halkın özgür iradesiyle seçilmiş HDP belediye başkanları ve milletvekillerini tutuklayarak saldırılarını zirveye taşıdılar. Bu saldırı genelde Kürt halkına, ilerici, devrimci muhalif kesimin demokrasi mücadelesine yönelik gerçekleştirilmiş bir saldırı olmakla birlikte, özel olarak kadınların mücadelesine yönelik bir saldırıdır. Çünkü milyonlarca kadın seçmenin oyunu alan HDP, aynı zamanda bir kadın partisidir.

25 Kasım’da Kadınlar, Verilen Mesajlara Yanıt Veriyorlar;

Türkiye ve T.Kürdistanı’ndaki kadın gazeteci ve akademisyenlere, HDP Kadın vekillerine, Almanya’da Dr. Banu Büyükavcı’ya, İspanya ve İsviçre’de İspanyol gazeteci Nekane Txapartegi’ye yönelik saldırılarla biz kadınlara gönderilen mesajı okumamız istenmektedir. Bizler de bu mesajlara, 25 Kasım’da alanlarda daha güçlü bir şekilde yerimizi alarak kendi dilimizden cevap veriyoruz. Alanlardaki gücümüz ve öfkemiz yanıtımızdır!

  • Jin, Jiyan, Azadî!
  • Katliamlarınız, Tutuklamalarınız, Şiddet Yöntemlerinizin Hiçbiri Zılgıtlarımızı Bastıramıyacak!
  • Yaşasın Enternasyonal Kadın Mücadelesi!

Sıra İzmir belediyesine de gelecek! Çetin Çetin

15 Temmuz darbe girişimini bahane ederek tüm muhalif kesimlere açıkça savaş açan RTE ve AKP hükümeti denetimi altına aldıkları yargı vasıtasıyla tüm muhalif kesimlere karşı gözaltı ve tutuklama saldırısı başlattı. Öyle ki 6 milyon oy alarak parlamentoda 3. parti konumundaki HDP’nin eşbaşkanlarının içinde bulunduğu 11 milletvekili tutuklanarak çeşitli hapishanelere konuldu. Öyle bir kin, öyle bir düşmanlık güdülüyor ki eşbaşkanlar ve milletvekilleri aile ve yakınlarından çok uzak yerlerdeki hapishanelere konularak aile ve çevrelerine de zulüm ediliyor.

HDP’li vekiller AKP’nin başı RTE’nin talimatıyla gözaltına alınıp tutuklanmışlardır. RTE’nin talimatıyla HDP’nin eşbaşkanları Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ ve diğer HDP milletvekillerinin tutuklanmasına yol açan süreç on yıllardır sistemleşmiş olan Kürde yönelik yok sayma, baskı, saldırı ve katliam politikalarının yani devlet terörünün yeni bir halkasıdır.

Gözaltı ve tutuklamaların, işten çıkarmaların, KHK’lerle mal varlıklarına el konulmaların giderek arttığı bir süreçten geçiyoruz. Bu uygulamalardan sonraki kısa bir süreçte de gözaltında kaybedilmelerin yaşanması hiç de şaşırtıcı olmayacaktır. OHAL’le 30 günlere varan gözaltıların, işkencelerin, çeşitli baskıların yaşandığı bu süreçte RTE’nin talimatıyla idam cezası gündeme getirilmeye çalışılmaktadır.

Tutuklanarak çeşitli hapishanelere konulan HDP eşbaşkanları ve vekiller ‘’silahlı terör örgütü üyesi’’ olarak değerlendiriliyor ve tek kişilik hücrelerde izolasyona tabi tutuluyorlar. Burada parantez açarak şunu belirtmekte yarar var. HDP eşbaşkanlarından S.Demirtaş kriminal tutukluların ve radikal dinci örgüt elemanlarının bulunduğu blokta tek kişilik hücrede tutulmaktadır. Bu bilinçli bir politikanın ürünüdür. S.Demirtaş’ın yaşamı tehdit altındadır…

‘’Silahlı terör örgütü’’ denilince T.C.’nin kimi kastettiğini artık herkes öğrendi/biliyor. Ama burada bir ayrım yapmak gerekiyor. Terörü uygulayan kim? Teröre karşı mücadele veren kim?

T.Kürdistan’daki çatışmalarda Sur’u, Gever’i, Şırnak’ı tank atışlarıyla, helikopterlerden bombalamalarla yerle bir eden, taş taş üstünde bırakmayanın PKK olmadığını dünya, alem biliyor. Bilmeyenlere, kabul etmek istemeyenlere PKK’nin helikopteri olmadığını söylemek yeterli olsa gerek. Devam edelim; çatışmalarda ölen gerillaları panzerlerin arkasına bağlayarak sürükleyenler panzerleri olmadığına göre PKK’liler olamaz herhalde. Esir aldıkları gerilla kadınları katledip çırılçıplak soyarak sokağa atıp teşhir edenler (Ekin Wan örneği) olsa olsa T.C. askeri güçleridir. Roboski’de ekmek parası için sınırı geçen 34 Kürt gencini bombalayan-parçalayan uçakların kuyruğunda Türk bayrağından başka bayrak mı vardı?

Terörden, terörist eylemlerden bahsedenler, halkımızı bu şekilde kandırmaya çalışanlar şöyle başlarını ellerinin arasına alıp düşünseler ve politikayı ve propagandayı sonra yapsalar nasıl olur?

Yukarıdaki örnekler yetmiyorsa AİHM’den örnekler verilebilinir. AİHM’de yargılanıp mahkum edilen dosyalara baktığımızda T.C.’nin askeri güçlerinin suçları ortaya saçılıyor. AİHM’de Kürt köylülerine insan dışkısı yedirmekten T.C.’nin askeri komutanları mahkum oldu. Yine T.C.’nin silahlı güçleri Uğur Kaymaz, Ceylan Önkol… ve daha birçok çocuğun oyun oynarken veya okul dönüşü evine giderken kurşunlanarak öldürülmesinden AİHM’de mahkum oldular. Son bir örnek vererek noktayı koyalım: Türk hakim sınıflarının ‘’silahlı terör örgütü üyesi’’ olmakla suçladığı ve Belçika’da yargılanmasını istediği Kongra-Gel üyelerinin devam eden mahkemeleri 4 Kasım 2016 tarihinde sonuçlandı.

Mahkemenin verdiği karar aynen şöyle: ‘’Türkiye’deki durum silahlı mücadele kapsamındadır. Terörizm değildir’’, ‘’Belçika terör yasaları kapsamında yargılama yapılamaz’’ dedi.

Tekrar yazımızın başına dönersek AKP hükümeti seçimlerde kaybettiği belediyeleri KHK çıkararak, buralara kayyum atayarak ele geçirmeye çalışıyor. Amed, Wan, Batman, Siirt, Dersim başta olmak üzere 30 un üzerinde Kürt belediyesi işgal edildi. Belediye başkanları, meclis üyeleri tutuklanarak hapishanelere konuldular. Bu belediyeleri sandıkta seçimler yoluyla kazanamayan, bir dönem ‘’her şey sandık’’ diyen AKP hükümeti bu belediyelere kayyum atayarak el koydu.

Öncelikle Amed belediye eşbaşkanları Gültan Kışanak, Fırat Anlı görevden alınarak tutuklanıp hapishaneye gönderildi. Bu durumu kabullenmeyip protesto gösterilerine, basın açıklamalarına yeltenenlere de saldırıldı. Tomadan kurtulanlar polisin copuyla tanıştı, dövüldüler, tutuklanıp hapse atıldılar. Tam bir devlet terörü estiriliyor Kürdün başında…

RTE ve AKP hükümetinin tüm bu saldırıların geniş halk kitleleri tarafından öğrenilmesini engellemek için görsel ve yazılı basına yönelik saldırıları devam ediyor. Çok sayıda muhalif tv kanalı, gazete ve derginin kapatılması, yasaklanmasından sonra en son Cumhuriyet gazetesine de bir sabah operasyonu gerçekleştirilerek 9 yazar ve yöneticisi gözaltına alınarak tutuklandı. Cumhuriyet gazetesine yönelik baskınla yandaş olmayan, RTE’nin yaptıklarını az da olsa eleştiren basına ‘’yaşam şansı vermeyiz’’ deniliyor açıkça.

Tüm bu yaşananlara karşı hakim sınıfların muhalefetteki diğer kliği bu yaşananlardan rahatsızlık duymamışçasına RTE ve AKP hükümetine mahcupça desteğini sürdürüyor. Saraya soytarıları yakıştıranlar soluğu sarayda aldılar. 15 Temmuz darbe girişiminden sonraki Yeni Kapı mitingine katılarak RTE’ye ve AKP’ye desteğini ifade eden CHP’nin başkanı Kılıçdaroğlu arada bir hükümetin faşizan uygulamalarına karşı sesini yükseltiyor! Son günlerde MYK’yı toplayarak bildiri yayınlaması gibi. İnsanın sorması geliyor. T.Kürdistan’ında sandıkla, seçimle iş başına gelen bu kadar belediye başkanı KHK’larla görevden alınıp, tutuklanıp hapse gönderilirken neden sesiniz çıkmaz? Bu insanlar-başkanlar Kürt olduğu için mi? Bir şeyler yapmak neden aklınıza gelmez? Yoksa İzmir belediyesine kayyum atanmasına mı nefesinizi saklıyorsunuz? İzmir belediyesine kayyum atanınca mı sokağa çıkacaksınız? Sokağa çıkmak için yanınızda insan bulabilirseniz…

AKP hükümeti yükselen halk muhalefeti, Kürt ulusal direnişi ve gerilla savaşı karşısında sıkışmış durumdadır. Darbe girişimini kendi lehine çevirerek toplumsal direniş güçlerine karşı saldırıya geçmiş bulunuyor. OHAL ilan etmiş, çıkardıkları KHK’larla ülkeyi yönetmeye çalışıyorlar. Ülkemizde şu an yaşanan açık faşist dikta rejimidir-yönetimidir.

Faşist diktatörlüğe ve onun bugün ülkemizdeki uygulayıcısı RTE’nin başında bulunduğu AKP’ye karşı devrimciler, ilericiler açısından her alanda mücadeleyi büyütmekten başka bir seçenek ve yol kalmamıştır.

Devrimciler, ilericiler, Kürtler, Aleviler… birleşerek bu topyekûn saldırıya karşı direnişi örgütlemelidirler.

Emperyalizm ve Ortadoğu -3- Müslüm Elma

ATİK dava tutsaklarından Müslüm Elma’nın savunmasının “Emperyalizm ve Ortadoğu” başlıklı bölümünden alınmıştır.

Nitekim Türk devletinin, gerek Suriye’de ve gerekse Irak’ta esas hedefinin PKK ve PKK’ye paralel hareket eden yurtsever Kürt güçleri olduğu açıktır. “Osmanlı’da oyun çoktur” söylemi bugün pratik olarak yine gündemdedir. Türk devleti, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetim Başkanı Mesud Barzani aracılığıyla Kürt kazanımlarını yok etmeye, Kürtler lehine bölgede ortaya çıkan yeni olanakları etkisiz kılmaya çalışıyor. Bu konuyu ayrı bir başlık altında ele alacağımız için şimdilik geçiyoruz.

Diğer bazı gerçeklere gelince; her şeyden önce, hiçbir şey bir anda oluşmaz. Her şey belli tarihsel koşullar içinde şekillenir. Bu şekillenişin mutlaka iç ve dış nedenleri vardır. Eğer nesnel koşullar mevcut değilse, iradi zorlamalarla toplumsal değişimler yaratılamaz, geniş yığınlar belli amaçlar için harekete geçirilemez.

Bugün IŞİD denilen örgütün Müslüman halklar arasında bu denli destek bulmasının iç ve dış koşulları vardır. Bu koşulların başında emperyalistlerin bölgeye müdahaleleri, yeraltı-yerüstü zenginlik kaynaklarını talan etmeleri gelmektedir. Bu müdahaleler, bölge halklarının daha da yoksullaşmasına yol açmaktadır. Bölgede burjuva demokratik devrimlerin yaşanmaması, demokratik hak ve özgürlüklerin yok denilecek derecede az olması, feodal kalıntıların, dini gericiliğin sosyal ve siyasal yaşamda etkin olması, IŞİD vb. Ortaçağ zihniyetiyle beslenen oluşumların ortaya çıkmasına nesnel bir zemin sunmaktadır. Dolayısıyla, IŞİD olgusunu emperyalistlerin bölgedeki baskı ve sömürü politikasında bağımsız düşünemeyiz. IŞİD olgusunu bölgedeki demokratik, laik-ilerici ve sosyalist hareketlerin zayıf olmasından bağımsız düşünemeyiz.

Tarih boşluk tanımıyor. Sosyalist maskeli bürokratik burjuva diktatörlüklerin yıkılmasıyla birlikte, emperyalist-kapitalist sistem ve dünya gericiliği bilimsel sosyalist fikirlere karşı her cephede saldırıya geçti. Sosyalist maskeli bürokrat burjuvaların sosyalizm adına yıllarca işledikleri suçların kitleler nezdinde yaratmış olduğu prestij kaybına, bir de emperyalistlerin ideolojik saldırıları eklendi. Diğer bir ifadeyle, iç ihanetle dış saldırılar birleşince, bu prestij kaybının boyutu daha da genişledi. Hiç şüphesiz Ortadoğu ve yakın çevresinde doğan bu boşluğu İslamcı hareketler doldurdu. Filistin hareketinde olduğu gibi geçmişin ilerici-laik hareketleri dahi dini gericiliğin etki alanına girdiler. Emperyalistlerin bu hareketlerin gelişmesinde oynamış olduğu rolü Afganistan pratiğinde ortaya koymuştuk, yeniden tekrar yapmayacağız.

Gelinen aşamada IŞİD gibi karşı-devrimci güçler şahsında İslami cephede yaşanan tartışmalara dair de bir kaç söz söylemek istiyoruz: Kimi İslami çevreler IŞİD’in pratiğinin İslamiyet’le asla bağdaşmadığını ileri sürerken, daha objektif bir çizgide bakanlar ise, bunun İslam’la bir bağının olduğunu ileri sürmektedirler. İddialarını ise, İslam tarihinde peygamberin damadı ve torunlarının katledildiği, kadınların konumunun değiştiği, yaşanan iç iktidar hesaplaşmalarının sayısız insanın yaşamına mal olduğu gerekçelerine dayandırmaktadırlar. Bizce de gerçeğe daha yakın olan ikinci görüştür. Dolayısıyla IŞİD İslam değildir, yaklaşımı doğru bir yaklaşım olmadığı gibi, ikna edici de değildir. Doğru tutum; bu pratiklere kaynaklık eden ideolojik zeminin sorgulanmasıdır.

“Müminlere karşı şefkat, kafirlere karşı şiddet” zihniyeti İŞİD gibi, Boko Haram, El Şabab, El Kaide vb. oluşumların ortaya çıkmasına zemin hazırlıyor. Dünya İslam Alimleri Birliği Başkan Yardımcısı Yusuf El Kardavi şöyle diyor: “Suriye’deki kız çocukları cihatçılara helaldir. Savaşta siviller öldürülür. Eğer masumsa zaten cennete giderler.” Şu bir gerçek ki; yukarıda adını saydığımız örgütlerin toplu katliamlar yapması, başka dinlerden ve mezheplerden kadınların, çocukların kaçırılması (Şengal’de işlenen vahşet yakın tarihimizin en acı örneklerinden biridir) her türlü insanlık dışı uygulamaya maruz bırakılması tam da yukarıdaki anlayışın ürünüdür. Bu anlayış sahipleri İslam’ı bağnaz bir tarzda yorumluyorlar demekle İslam’ı aklamış olmuyorlar. Örneğin; çağımızda kafa kesmek derken akla ilk Müslümanlar geliyorsa, tüm samimi ve dürüst inançlı insanların, bu anlayışa kaynaklık eden nedenleri sorgulaması gerekir. Ki; bu sorgulama bugün belli kesimler tarafından yapılıyor ve yapılmak zorundadır. Duyarlı kimi yazarlar tarafından yapılan şu değerlendirmeler, gelinen aşamada işin vardığı tehlikeli boyut hakkında bize ikna edici veriler sunmaktadır: “Eskiden Allahu Ekber sesi duyulunca insanlar ibadet için camiye koşuyordu, şimdi Allahu Ekber sesi duyulunca insanlar kaçıyor, sığınacak yer arıyor.”

Çünkü, bu güçler tarafından tüm cinayetler “Allahu Ekber” nidaları eşliğinde yapılıyor. Bugün yaşanan gerçek tablo bu. Eğer gerçekleri olgularda arayacaksak -ki aramamız gerekir- o zaman hiç kimse bu tablo karşısında kör-sağır-dilsiz rolüne bürünemez. Gerçekleri görme yerine bağnaz ve soyut argümanlarla karşı savunmaya geçmek; en başta inanç ve vicdan özgürlüğü çerçevesinde inanan tüm samimi Müslümanlara karşı saygısızlıktır. Dahası gerçekler inkar edilerek, yanlışlara karşı mücadele edilemez.

Burada görülmesi ve pratik tutum alınması gereken diğer bir başka gerçek ise; bu karşı-devrimci örgütlenmelerin pratiğinden hareketle Müslüman halklara karşı oluşan ön yargıdır. Bu ön yargılı tutumlara karşı net bir duruş sergilemek gerekir. Her Müslüman’ı IŞİD’çi görme anlayışı ön yargılı ve tehlikeli bir anlayıştır. Bu anlayış farklı inançlarda, dinlerde halkların birlikte yaşamasını objektif olarak ortadan kaldıran bir anlayıştır. Özünde IŞİD gibi karşı-devrimci güçlerin değirmenine su taşıyan bir anlayıştır. Kaldı ki; soruna biraz daha soğukkanlı ve objektif bakan herkes bugün IŞİD’e karşı ağırlıklı olarak savaş yürüten güçlerin önemli bir bölümünün kendisini Müslüman olarak ifade ettiği gerçeğini de görecektir.

Özet olarak; dikta rejimleriyle yönetildiği, demokratik hak ve özgürlüklerin yok denilecek derecede az olduğu, hırsızlığın-çürümüşlüğün neredeyse gelenek haline geldiği bir bölgede böylesi bağnaz, gerici hareketlerin ortaya çıkması bir ölçüde kaçınılmazdır. Sorunun altında yatan ideolojik-siyasal-ekonomik nedenleri bulunup ortaya çıkarılmazsa, çözüme dair ortaya objektif bir reçetede de konulamaz. Hiç şüphesiz bugüne kadar bu konuda en gerçeğe yakın-uygun çözüm önerileri yurtsever, devrimci-demokratik, sosyalist güçler tarafından ortaya konuldu. Şimdi yapılması gereken bölgede bu gerici güçlerin etki alanlarını daraltmak için, daha esnek ittifak politikalarıyla en geniş kesimlerin bir araya getirilmesini sağlamaktır. Yine bölgedeki laik ve ilerici güçlerin mücadelesine destek sunmaktır. Bölgedeki halklar arasında gerçek manada bir birliğin sağlanması, dinsel ve mezhepsel çatışmaların engellenmesi ancak bu güçlerin bölge siyasetinde etkin bir konuma gelmeleriyle mümkün olabilir. (Bitti)

Sayfalar