Salı Ekim 24, 2017

Misafir yazarlar

Güncele iliskin yazilariyla sitemize katki sunan yazar dostlarimiza ait bölüm

Serdar Can’dan “Armenak Bakırcıyan” kitabına dair değerlendirme

Partizan geleneğinin yürek işçisi Serdar Can, yaşamı boyunca devrimci geleneğin değerli isimlerinden biri olarak yaşamını bu davaya adamıştır. Bu doğrultuda vakıf olduğu tarihi olayların anlatımında da objektif olunması için elinden gelen çabayı göstermiş ve sorumluluk gereği düzeltilerde bulunmak için makaleler kaleme almıştı. Hasan Hayri Aslan’ın yazdığı “Ölümden de Öte” kitabına dair yazdığı değerlendirme de bu minvalde kaleme alınmış ve “sezarın hakkı sezara” düsturu ile hareket etmeye çalışmıştı. Son olarak yaşamını yitirmeden önce de Hüseyin Can’ın kaleme aldığı “Armenak Bakırcıyan” adlı kitaba dair bir değerlendirmeyi kaleme almış, fakat teknik aksaklıklardan dolayı okuyucularla paylaşılamamıştı. Değerlendirmenin aslına sadık kalarak sadece teknik düzeltmeler yapılarak siz değerli okuyucularımızla olduğu gibi paylaşıyoruz.

“Armenak Bakırcıyan” kitabına dair kaleme alınan değerlendirme şu şekilde

“Yazar ve tarihçi sorumluluğu büyüktür. Yazar veya tarihçi olarak sorumluluk, arşiv-belge ve olgu toplayıcılığı ya da toplanmış belgeleri ve yorumları derlemek değildir. Birine arşivcilik, diğerine derlemecilik diyebiliriz. Yazarlık ise olguları ya da dışındaki dünyayı tanımaktan hareketle yorumlamak ve sonuçlara ulaşmaktır. Diyebiliriz ki bunu herkes kendi çapında yapabilir. O zaman da herkesin yazar ya da tarihçi vs. olabileceği “düz mantık” bir sonuca ulaşırız. Tabii ki böyle değil…

Yazar, olguları ya da “şey”i yorumlarken onu sorgular. Aralarındaki bağıntıyı ortaya koyar ve olguları tarihi perspektifleri içinde ele alır. Onların sosyal-siyasal vs. nedenlerle çevrili olan toplumsal çeperini irdeler, onlarla etkileşimini ortaya çıkarır. Bu sosyal-siyasal çeperin ulusların konjonktürdeki yerini tespit eder vs. Olguları-olayları yorumlarken bir sosyal bilimci olmak zorundadır, bir doğa bilimci, insan bilimci olmak zorundadır. Yani bir entelektüel olmak zorundadır.

Bir olgunun yorumlanışı doğru ya da yanlış ele alınsa bu subjektif bir yorumlama olur. Çünkü bir veya birkaç kişi kendi birikimleri doğrultusunda bu yorumları yapmışlardır. Onun ya da onların yargı ve önsezileridir bunlar. İşte bu anlamda her yorum subjektiftir. Yazarın ya da tarihçinin dünyayı yorumlayışındaki doğru ve yanlışları belirleyen, ortaya çıkaran kendileri değil, onların dışındaki dünyadır. İşte yorumlayışın nesnel-objektif olup olmadığına, olaya dışarıdan bakanların, onların eğilimlerinin vardığı sonuçlarla ulaşabiliriz.

Sürecin yorumlanışının hayatla buluştuğu yerin uyumu yakaladığında nesnellik ortaya çıkar. Bu da bir süreç sorunudur. Örnek vermek gerekirse vidalarla monte edilen aşamalı bir mekanizmanın alt parçalarının vidalarını sonuna kadar sıkmayın, sonra üst parça yerine oturmazsa bu sıktığınız vidaları yeniden gevşetmeniz gerekecektir. Eğer üst parçayı monte ederken bizi uyaranın dediklerini yapmak zorunda kalırsak onun olaya bizden daha nesnel yaklaştığına karar veririz. Gerçekle yani hayatla buluşan yorum onun yorumudur. Bir süreç yaşanmıştır ve sürecin sonunda “yorumcunun” dışındaki dünya yorumcunun nesnel olduğu sonucuna ulaşmıştır. Ancak tarihsel ve toplumsal olay ve olgulardan yola çıkılarak yapılan değerlendirmeler sonucu oluşturulan manifesto, program vb.lerinin hayatla-gerçekle buluşma süreci, insan veya kuşakların ömrünü aşabilir. Yukarıda verdiğimiz örnekteki gibi kısa bir sürede sonuç ortaya çıkmayabilir. Peki, böyle bir durumda “nesnel” bir durum belirlemesi yapmak mümkün değil midir? Mümkündür. Diyalektik ve tarihsel materyalizm bunun formüllerini bize verir. Bu formülasyonun zaman ve mekanla buluşturulması, şeyin nesnelliği konusunda bizi doğru kararlar vermeye yöneltir.

Bunun matematiksel yüzdeliğini hesaplamak, işin felsefi boyutuna gireceği ve konumuzun dışına taşacağı için geçiyoruz. Ancak hiçbir zaman realiteyle yani gerçeklikle buluşup miadını tamamlamayan hiçbir sorun tartışmasız ve çatışmasız ele alınmayacaktır. İspatlan(may)ana kadar her şey teori düzeyinde kalacaktır. Tarihçi yazar ya da tarihsel olaylara değinen yazar dürüst olmak zorundadır. Soruna yaklaşırken dışındaki dünyayı kendi kafasındaki modele uysun diye tarif etmemelidir. Tahrifat sadece meşhur “tarihçi” Halaçoğlu’nun yaptığı gibi belgeler üzerinde kalem oynatmak değildir, genel yönelim ya da genel eğilimi görmezden gelerek başka bir şeymiş gibi göstermek de tahrifattır. Ya da olguları yorumlarken diyalektik yöntemi unutup kafasındaki modellere uydurmak için asla çıkarılmaması gereken sonuçları bilinçli olarak çıkarmak da bir çeşit tahrifattır. Mesela gerici İslam ideologlarının bir menkıbesine değinelim. Hz. Ömer’in adaletine örnek olsun diye açlıktan çocuklarına yiyecek bir şey bulamayan bir kadının  “taşı kaynatarak” yemek yaptığını ancak bunu gören Hz. Ömer’in hemen bir iki çuval erzak getirerek kadının ihtiyacını karşıladığını ve bunun eşsiz bir adalet örneği olduğunu neredeyse yüzyıllardır anlatırlar. Olayı aktarıp hemen yorumlayarak bir de bunu gizemli ve “kutsal” kisve içine sokmakla tarihsel gerçeklik çarpıtılır ve olumsuzlanması gereken şey aksine olumlanarak yansıtılır. Böylece okuyucu–dinleyicinin kafasında soru işaretleri oluşmadan uydurmalar, menkıbeler birbirini takip eder. Kimse bu kadın niye aç, bu nasıl bir düzen, insanlar niye bu hale gelmiş vb. sorularını sormadan Hz. Ömer’in “eşsiz adaleti” ile yüzleşir.

Konumuza gelecek olursak, işte Armenak Bakırcıyan adlı kitap da bunun gibi onlarca örnekle doludur. Yazar Maoizm’e olan düşmanlığını siyasal-teorik olarak tek bir kelimeyle bile ortaya koymamıştır. Ama insanı bıktırırcasına neredeyse yüzlerce kez “Mao’ya revizyonist” derken, “Mao’ya 1957’den itibaren revizyonist diyen Armenak”, “Anti-Maoist birini arıyorlarsa bu Armenak”, “Armenak’ın Mao’yu bir tarihten sonra revizyonist ilan etmesi” , “Mao’yu reddeden Armenak”, “Armenak’ın Mao için 1957’den itibaren revizyonisttir” vb. vb.

İnsanı çileden çıkarırcasına tekrar tekrar tekrar… Partizan, Armenak için bunu demiş, tekrar, Halkın Günlüğü, Armenak için şunu demiş, tekrar, Bolşevik Partizan şöyle demiş, tekrar, Ahmet şunu yazmış, tekrar, Mehmet şöyle demeç vermiş, tekrar…

 Kitap neredeyse bir tekrarlar bütünü… Üç-beş paragraf ya da sayfa arayla “olgular-belgeler”, “nesnellik-objektiflik” oraya bir “anti-Maoist Armenak” sıkıştırılır yeniden “belgelerle” konuşma… (“Bir de düşünün ki sorumluluğum gereği ben bu kitabı iki defa okumak zorunda kaldım”.)  “Üç yüz otuz sayfalık bir kitap yazınca insana madalya mı takıyorlar” diye sormadan geçemiyor insan. İçinden alıntı ve tekrarlar çıkarıldığında otuz-kırk sayfaya sığabilecek bir kitabı insan niye bu kadar uzatır, niçin tekrarlarla boğar ya da buna niye gerek duyulur! Acaba yazar bir şeyi ne kadar çok tekrar edersem okuyucuyu da o kadar inandırırım diye mi düşünüyor?

Ama bu, medreselerde dini eğitim verenlerin yöntemidir. Onlar sabahtan başlar Maoizm’e, bitene kadar tekrar ederler… Böyle bir yöntem bizim yöntemimiz olmamalıdır. Elde tespih yüz defa bismillah ya da estağfurullahla kendinizi kandırmaktan öteye geçemezsiniz. Maoizm’e ve Armenak Bakır’ın mensup olduğu Proletarya Partisi’ne düşmanlık için başka bir çalışma yapılmalıydı. Bunun yöntemi Armenak’ı koltuk değneği gibi kullanarak kafalarda “Anti-Maoist” olgu yaratma şeklinde olmamalıydı. Türkiye Devrimci Hareketinin önderleri içinde hakkıyla yerini almış olan Armenak ya da Orhan Bakır’a kendine devrimci-demokratım diyen herkes sahip çıkabilir. İdeolojik tutum ve davranışıyla ve örnek yaşamıyla bunu sonuna kadar hak etmiş devrimci bir önderdir o. Örgütsel pozisyonlarını bunun üstüne çıkararak gölgelemek beyhude bir çabadan öteye geçmez. TKP/ML’nin bir kadrosu, bir önderi olarak başka bir şeydir, kurumsal anlamda MK üyesi olmak başka bir şeydir. Bir iki kariyerist (R-S gibi) oynadıkları ayak oyunları ile Armenak ve nice komünistin hakkı yemiş ve olması gereken yerde olamamışlardır. Eğer iki çizgi mücadelesi kaçınılmazsa bu da kaçınılmazdır ve partiler, devletler insan hayatından çıkana kadar devam edecektir. Bunu sanki bir parti topyekûn birleşmiş ve bir kişiyi ekarte etmek için elinden geleni yapıyormuş gibi gösterirseniz bunu ancak parti düşmanlığı olarak açıklayabiliriz.

Dönem itibariyle onu cezaevinden kaçırmak için bir dizi fedakarlığı göze alan yoldaşlarını birkaç ay sonra gene ona yönelik bir komplonun içerisinde göstermek her şeyden önce gerçeklikle uyuşmamaktadır. Zorlama senaryoları peş peşe sıralamanın bu yönüyle mantığı zorlamanın açıklaması “yazmak için yazmak” ya da sürekli tekrarlayarak hafızalarda algı yaratmaktan başka bir şey olamaz. Olur olmaz her konuda ama her konuda yorum yapılıp ve ezberlenmiş klişeler gibi her konu bitimine İbrahim Kaypakkaya ya da onun vücut bulduğu partiye bir gönderme yapılıyorsa bunun adı başka bir şey olur.

Gerekli gördüğümüz, bizce bahis konusu bile yapılmaması gereken noktalara esas itibariyle değinip geçeceğiz. İsim üzerinden yapılan polemiği aymazlık olarak bile açıklayamıyoruz. Ayrıştıkça birçok bildiri ve yazıdan alıntılar yaparak Armenak yoldaşın ismi üzerindeki kapışmayı gene proletarya partisine bağlamak ideolojik anlamda karşı koyamayan burjuva politikalarının “belden aşağı vurmak” taktiklerinden öte bir şey değildir.

Ülkemiz toprakları içinde doğuştan devrimci sayılabilecek niteliklere sahip olan Ermeniler, gene neredeyse doğuştan lakap kullanırlar. Ohannesler Orhan, Varujenler Varol, Hrantlar Fırat olarak yaşarlar. Bunun tarihsel kökleri zaten mevcuttur. Bir de günümüze kadar devam eden soylarının inkar ve ret aşaması etrafında şekillenen “ötekileştirme”, “mahalle baskısı” vb. düşünüldüğünde bu insanların gerçek isimlerini kullanmaktan niçin imtina ettiklerini izaha gerek duyamayacak bir şekilde anlayabiliriz. nihayetinde onlar işlerini daha kolaylayabilmek en azından kalabalığın içinde sıradan görüntüye sahip olmak için gidip adlarını değiştirmiştir.

Bu yönüyle bakıldığında Orhan Bakır ismi bir anlamda onun kitlelere mal olmuş ismidir. Ve bu ismi kullanmakta hiçbir sakınca görmüyorum. Birçok kimse ve proletarya partisindeki yoldaşları da sonradan öğrendikleri gibi Orhan, gerçekte Orhan değil Armenak’mış. Problem yok dediler… Kitlelere mal olmuş ismiyle beraber Armenak olarak anılmaya başlandı. Hatta hassasiyetler göz önünde bulundurularak Armenak ismi öne çıkarıldı. Özellikle Ermeni milliyetine mensup yoldaşların normalde zaten birden fazla isim kullanmalarına bir de örgütsel pratikler içinde kullandıkları isimler eklenince ortalığı tam bir isim enflasyonu kaplıyor. Mesela henüz dün şehit olan TKP/ML’nin enternasyonalist üyesi Fermun Çırak için ortaya atılan isimler neredeyse bir elin parmaklarını geçti. Devrimciyan Demircioğlu olarak ya da Nubar Yalım özellikle Yalımyan olarak yazılıyor, bunları garipsememek lazım. Ermeni milliyetine mensup devrimciler, demokratlar yitirdiğimiz Ermeni yoldaşların, soyadlarının yanına hangi milliyetten olduklarının anlaşılması için “yan” ekinin kullanılmasını ısrarla öneriyorlarsa gene bu hassasiyetleri göz önünde bulundurmak lazım.

Biraz önce de değindiğimiz gibi bu milliyet, doğuştan devrimci doğan bir milliyettir. Yüzyılın en büyük ve en acımasız soykırımına maruz kalmış ve bütün hayatları boyunca bu hikayelerle büyümüşlerdir. Birçoğu travma eşiğine geldiği için kaçıp gitmek zorunda bırakılmıştır. Şimdi bu milliyete mensup insanlar kendi milliyetleri içinden çıkan devrimcilerin komünistlerin soyadlarının milli özelliklerini yansıtmak için yaptıkları önerileri “hayır bu milliyetçilik olur” diye geri mi çevirmeliyiz? Tabii ki hassasiyetleri göz önünde bulundurma zorunluluğu olmalıdır. Biz yoldaşlarını “Orhan Bakır” dediği için istihzar bir tavırla neredeyse suçluyor ve her bildiriden ayrı ayrı alıntılar yaparak getirip bunu TKP/ML ile ilintilendiriyorsunuz. Mesela Bakırcıyan nereden çıktı? Kitabınızın adı Armenak Bakırcıyan… Yoldaşları da mezarına yaptıkları anıta Bakırcıyan yazdılar. Burada isim enflasyonu üzerine polemik yürütmenin ya da bundan pay çıkarmanın size çok bir yararı olmaz. Orhan veya Armenak Bakır yani bizim Ali Ağa ister Ohannes deyin, ister Orhan, ister Armenak; Bakır olsun ya da Bakırcıyan bizim Ali Ağa’dan söz ediyorsunuzdur. Ölüm yıldönümlerinde onu anma günlerinde yazılan bildirilerden gene sıra sıra alıntılar yapılıyor ve onun milliyetinin vurgulanması bir “suç”muş gibi yansıtılıyor. Yazar bunu eleştiriyor ve lafı döndürüp dolaştırarak Orhan diyenleri tiye alarak arkasından isim konusuna bir açıklık getiriyor. Kitabın birinci sayfasında birinci satırdan itibaren başlayarak “Ermeni ulusuna mensup…” , “Mensubu bulunduğu Ermeni ulusunun…” diye milliyet vurgulamaları yapabiliyor, bu normaldir ve olabilir ama onunla anı programı benimsemiş silah arkadaşları bunu yaparsa bu olmaz! Niye? Yazarın girişte yaptığı bir sayfalık açıklamanın Partizan veya Halkın Günlüğü’nün herhangi bir anma bildirisinden farkı nedir? Hüseyin Can bunu yapabilir ama silah arkadaşları yapamaz! Ne zamandan beridir bir komünistin milliyetine değinmek suç oldu? Yazar gaipten suç yorumluyor.

Komünistler Ermeni milliyetine mensup bir devrimci için özellikle hassasiyet gösterirler. Nasıl Stalin’in Gürcü olduğunu biliyorsak, Armenak’ın da Ermeni olduğu öğrenmemiz herhangi bir suç unsuru yaratmamalıdır. Siz kendinizi nereye oturtuyorsunuz Hüseyin Can? Ne gibi bilmediğimiz bir hak ve ayrıcalığa sahipsiniz? Yoldaşlarının birer satırlık milliyet vurgulamalarına sayfalar dolusu dil döküyor ve eleştiriyorsunuz. Bir Ermeni devrimcinin Ermeni olduğunu vurgulamak neden yanlış oluyor, bu onun komünist niteliğine halel mi getiriyor sanıyorsunuz? Eğer gerçekten böyle düşünüyorsanız siz niye onun mensubu olduğu milliyete vurgu yapıyorsunuz? Nasıl bir mantık yapınız var, gerçekten yazmak için mi yazdınız bunları? Üç sayfa eksik çıksaydı kitabınız!

Yazar, alıntıcılığın 12 Eylül öncesinden kalan kronik hastalığını hala üzerinden atamamış. Önce Lenin’den alıntı yapıyor, sonra Lenin’i doğrulayan Stalin’den iki alıntı daha yaparak noktayı koyuyor. Sanki Lenin’in dedikleri açıklamaya muhtaçmış gibi aynı şeyleri tekrarlamak için Stalin’e başvuruluyor. Armenak Bakır’ı anma bildiri ve yazılarından hareketle Stalin’den bir alıntı yapılıyor. Özetle yitirilen bir partilinin ardından onun hatalarını da vurgulamanın gerekliliğinden söz ediyor Stalin.

Yitirilen bir kadro veya önderin ardından analitik bir çalışma yapılırken tabii ki o kadronun mücadele hayatı boyunca yaptığı hatalar veya içine düştüğü zaaflar incelenir ve bunlardan yapıcı dersler çıkartılır. Bu gereklidir. Nitekim Süleyman Cihan için yazılan kitabı okuduğumuzda önderimizin bütün yönleriyle içine düştüğü hata ve zaaflar da olmak üzere başlı başına ele alındığını görürüz. Ancak konu didaktik bir çalışmadan öte bir anma veya yad etme momentindeyse böyle bir şeye başvurmak düpedüz absürtlük olur.

Anma yıldönümünde anılan şahsiyetin yarattığı değerler ön plana çıkarılır. Yazarın şu anki entelektüel konumuna karşılık gelmeyebilir ama bu kitleler nezdinde bir ajitasyon yöntemidir. Hem de bunun etkili bir yöntemidir. Cezaevi kapılarının ilk dirençlerinden olan annemin sempatisi İ. Kaypakkaya’nın ideolojik politik görüşleri değil, onun işkencehanelerde “ser verip sır vermeyen bir yiğit” olması özelliğiydi. Bunu da ajitasyon propaganda ve gene aynı alana giren türkülerle marşlarla benimsemiştir. Stalin’in de bu konuda farklı düşündüğünü sanmıyoruz. 2. Dünya Savaşı’ndan Sovyet cephelerinde direnişlerinde savaşan partizanların yüceltilerek kitlelere aktarılması onların aktif rollerinin öne çıkarılarak kitlelerin ajite edilmesi Stalin’in başında olduğu SBKP politikalarından biriydi. Yani bir devrimci önderin anma gününde yapılan ajitasyon ile onun ideolojik politik ve örgütsel duruşunun değerlendirilmesi birbirine karşılaştırılmamalıdır. Biri ajitasyon propaganda, diğeri ideolojik siyasi bir eğitim alanına girer.

Şöyle ki Türkiye Devrimci Hareketinin önderleri olarak saydığımız Mahir Çayan’ı anma gününde her ne kadar “seçtiğimiz yol Gazi Mustafa Kemal’in açtığı yoldur” demişse de …  diyerek anamayız. Ya da Deniz Gezmiş için her ne kadar “Gençlik bütün Kemalist güçlerle yek vücut olmak zorundadır” ya da TBMM’nin ilanından önceki Rum ve Ermeni direnişlerine “ABD emperyalizminin tezgahı” olarak bakmışsa da … diyerek anamayız. O devrimcileri anma günleri birer ajitasyon ve propaganda faaliyetleridir. Bu günlerde bu karakterlerin katkıları öne çıkarılır. Onların yaptıkları katkılara duyulan sempatiyle kitleler devrime kanalize edilmeye çalışılır. Tersi yapılırsa yani bir özel anma gününde anılan devrimcilerin hata zaaf ve yanlışlarından dem umarsanız onları suçlamış olursunuz. Suçlamak komünistlerin tarihte asla başvurmayacağı bir yoldur.

Diğer sanat dallarıyla yapılan ajitasyon-propagandanın örneğin Yılmaz Güney’in sinema ile Aşık Emekçi ve Şivan Perver’in müzikle binleri, on binleri devrim cephesine kattığı nasıl inkar edilebilir ki. Bu çalışma tarzını yok saymak kadro politikası ile kitle politikasını birbirine karıştırmak veyahut yazarın iddia ettiği gibi kitle politikasının bir yararı olmadığını savunmak cehalet sergilemekten başka bir şey değildir. Yoldaşları anma günlerinde Armenak Bakır’ı örgütçülüğündeki disiplin ve ustalığından dolayı yüceltir, savaş alanlarındaki korkusuzluğu ve yiğitliğini ön plana çıkarırlar ve onun milliyetine de vurgu yaparlar. Bunlarda yanlış bir şey yoktur. Partizan ve Halkın Günlüğü’nün bildirilerini birebir kopya verip ya da alıntılar yaparak eleştirmek ve iler tutar yanı olmayan önermeler sıralayarak proletarya partisine saldırmaktır yanlış olan.

“Yazmış olmak için yazmak” anlayışına onlarca örnek sıralayabiliriz. Bunların hepsine teker teker değinirsek yazarla aynı tekrar hatasına düşmüş oluruz ki sadece önemli gördüğümüz bir iki noktaya daha değinip geçeceğiz. Hasan Hayri Aslan’ın kitabından hareketle bilince çıkarılması gereken üç örnek verme birkaç sayfalık bir yazımız yayınlanmıştı. Konu, önderliğin kendi tekelinde olmadığı yani bir atılıma hayatıyla destek vereceğini söyleyen Kemal Pir, çıkması muhtemel olmasına rağmen devrimci tutsakların yaşamı hakları konusunda ölüm orucunun kritik eşiğine kadar devam eden Recep Maraşlı ve yoldaşları ölüm orucuna girerken hastalığından ötürü kenarda bırakılan Hasan Hayri’nin bunu reddederek ortaya atılışındaki feda ruhu idi. Son paragrafında da “feda ruhu!” demiştik. “Proletarya partisinin kurucusuyla başlayan devrimci fedakarlık, aynı yolda yürüyen Armenak Bakır, Süleyman Cihan, Kazım Çelik, Manuel Demir ve daha niceleriyle devam etmiştir.”

Yazar hiç üşenmeden sıkılmadan Armenak’la ilgili yazdığımız bir satır yazı için tam bir sayfa yazı yazmış. Gene keskin Stalin savunucusu rolleri kuşanmış. Hâlbuki Sovyet direnişinin, Alman faşizmine karşı verilen barikat savaşlarının destansılaştırılarak, kahramanların idolleştirilerek anlatılması konusunda İlya Ehrenburg’a görev verilir. SBKP politikası olduğundan haberi yok. Bunların Stalin’in faşizme karşı topyekûn anavatan savunmasında başvurduğu en temel taktik manevralarından biri olduğundan haberi yok. Yazara göre kitle politikası diye bir şey yok, bunun bir faydası yok, hatta bu yolla devrim saflarına katılmış kimse de yok. Herkes kendisi gibi kadrodur ve bütün hitap yöntemi böyle olmalıdır. Ve biz feda ruhuna vurgu yaptığımız bu yazıda bir parantez açarak onun farklı düşünceleri olduğunu belirtecekmişiz.

Bunun feda ruhunu anlatmak ile ne ilgisi var? (Armenak’ın farklı düşünceleri var mıydı? Yazımızda bunu geleceğiz.) Fakat “feda ruhu” anlatılırken verdiğiniz bir örneği açarak onun farklı düşünceleri olduğundan bahsederseniz insanları kendinize güldürürsünüz. Saçmalamak kişinin kendi tasarrufunda olan bir şeydir. Bunu niye Partizan ve Halkın Günlüğü bildirileri ya da yazımdan dolayı bana dikte ediyorsunuz?

Yazmak için yazmak, birkaç sayfa daha eklemek için olur olmaz her şey için yazmak… Murat Kahraman’ın roman kurgusu içinde yaptığı betimlemelerin tümünü gerçekmiş gibi alıp eleştirmek, Sarkis Haspariyan tarafından Nubar Yalım kaynak gösterilerek hezeyan düzeyinde söylenenleri sırf proletarya partisinin zan altında bırakıyor diye yayımlamak, olur olmaz insanların uyduruk kulaktan duyma karalamalarını çok ciddi metinlermiş gibi cevaplamak...

Tümüne birkaç sayfa daha yazmış olmak için başvurulan bir yöntem olarak buluyoruz. Aynı gereksiz yazma anlayışını, olur olmaz her şeyi eleştirme huyunu Hasan Aksu’nun yazdığı “Şafak Alazında Harpagosa Kafa Tuttuk” anı kitabına verdiği onlarca sayfalık cevabıyla devam ettiriyor. Burada yazar biraz daha kendini aşarak Hasan Aksu’yu gerçeği yansıtmamakla, yalancılıkla suçluyor. Kendince Hasan Aksu’nun “yalanlarını” “nesnel ve objektif olgulardan” doğru “tanıklıklardan” hareketle sözüm ona ispat etmiş oluyor.     Hasan Aksu’nun yazdıklarını ne kadar araştırdınız ya da süreci yaşamış kaç kişiyle sohbet ettiniz de bu kesin sonuca vardınız diye sormadan geçemiyoruz.

Hasan Aksu’dan yapılan alıntı şöyle: “Topal önce Elazığ’a oradan Orhan Bakır yoldaşın feodal ilişkilerine ulaştırıldı. Bu uzun süreci Orhan yoldaş bireysel olarak organize etti. Topal’ı ailesine ulaştırdı. Ailesine teslim ettirdi. Artık Topal tamamen bizim inisiyatifimizden çıkmıştı. Orhan Bakır yoldaş kendi ailesinden Topal’ın ailesiyle ilişki kurduğunu ve oradan ayrıldığını öğrendi.”

Alıntı Hasan Aksu’nun kendince Armenak’ın insancıl yönüne vurgu yapan yanıyla devam ediyor. Armenak’ın göğsünün şurasında bir kalp taşıdığını, onun da bütün insanlar gibi duygulara sahip olduğunu adeta kabullenemiyor yazar. Onu kendince idolleştiriyor, makinanın ruhsuz ve duygusuz bir aparatıymış gibi gösteriyor. Armenak için yapılan bütün duygusal tanımlamaları, onu ideolojik çizgisinden, politik kişiliğinden soyutlama olarak değerlendiriyor.

İzninizle bir tanıklıktan da biz bahsedelim.

Dersim’de kurulan halk mahkemesi sonucu partiyle ilişkisi kesilen “Topal” kısa bir süre sonra Diyarbakır’da görüldü.

Diyarbakır’da sorumlu bulunan partili, Partizan çevresine şu sözlü talimatı verdi.

- Kesinlikle deşifre edilmeyecek!

- Hiçbir şekilde yatay bir ilişkiye girilmeyecek!

- Hissettirilmeden gözetilecek korunacak!

Topal bir, belki iki ay Diyarbakır’da kaldı ve sonra sırlara karıştı. Yıllar sonra Bulgaristan’da yakalanıp Türkiye’ye teslim edildiğini burjuva basınından öğrendik.

Bu tanıklık, yazarın çok bahsettiği “nesnel tanıklıklar’dan” biri olarak kabul edilir mi yoksa Hasan Aksu’ya yaptığı gibi bizi de yalancılıkla suçlar mı bilemiyoruz ama bizim çok şahidimiz var. Bu olgular şunu gösteriyor ki; partisiyle ilişkisi kesilmiş ve devrimci bir örgüt tarafından ölümle cezalandırılmak istenen bu eski militan orta yerde savunmasız bırakılmamıştır.

Duygularıyla vefa ve vicdan hassasiyetiyle sol yanında bir kalp taşıyan Armenak tarafından “bireysel” olarak sahiplenilmiş ve korunmuştur. Armenak’ın bu yönünü vurgulamak onu “ideolojik çizgisinden, politik kişiliğinden soyut”lamak değildir. Çünkü Armenak, sınırları “ideolojik çizgi” ile çizilmiş içi “politik kişilik”le doldurulmuş bir robot, bir metal yığını değildi; aksine etiyle kemiğiyle her şeyiyle kendisini halkı ve partisine adamış, duyguları olan, senin benim gibi bir insandı.   

Belgelerle ispatlama, olguları ve tanıklarıyla ortaya koyma nesnel gerçekliği sergileme vs. vs. o kadar çok lafız var ki okuyucuda her sayfa çevirişinde karşısına bir “belge” çıkacakmış hissi uyandırılmaktadır. Biz de “belgeler” “ha çıktı ha çıkacak” diye heyecanla okuyoruz. Yazarın Maoizm ve Proletarya Partisi konusunda hiçbir ideolojik altyapıya değinmeden sadece yaftalama ve teşhis koyma tekerrürlerinden gına geldiğinde kitabı kapatıyor ,bütün yüzüne yayılmış gülümsemesiyle Orhan yoldaşımızın resmine bakarak kasveti üzerimizden atmaya çalışıyoruz. (Bu arada kitabın en güzel yerinin kapak resmi olduğunu belirtelim.)

249. sayfaya gelip de “Belgeler” üst başlığını görünce nihayet belgelere geldik diye rahatlıyorsunuz. Bu bölümde Orhan hakkında kim ne yazmışsa toparlanıp sırayla yansıtılmış. Anılar ve yorumlar bölümü… Yaşanmışlıklardan tutun kurgulara kadar makaleler röportajlar, “Belgeler” başlığı altında verilmiş.

Belge nedir? Lafı evirip çevirmeye gerek yok, şunun bunun hezeyanını esnetip gevşetmeye gerek yok, belge bizzat Orhan’ın elinden çıkmış yazı veya yazılardır. Belge nedir? Belge Orhan’ın parti içi problematiğe ait düşüncelerinin belirtildiği tutanaklardır. Yukardan aşağıya inersek Merkez Komitesi, Bölge Komitesi, Alt Bölge Komitesi veya Mahalli Komite Toplantı tutanaklarıdır. Kitabın başından sonuna kadar göz önünden kaçmıştır diye ikinci kez okuyarak böyle bir belgeye rastlayamadık. Yazarın kendisi birkaç kez üstüne basa basa “arşiv kayıtlarının” olmadığını, bunlara ulaşamadığını söyler ve birkaç kez de bunların yayımlanması gerektiğini dile getirir.

Aslında kendisi de elinde bir belge olmadığını çok iyi biliyor. Olmayan bir belge için bile fırtına koparan yazar, kazara bir belgeye ulaşmış olsaydı neler söylerdi tahmin edemezsiniz. Bunu geçelim. Belge yok. Fakat olguya tanıklıklar da iddiaları doğrulayan bir düzlemdeyse yüzde yüz sayılmazsa da nesnel format içinde değerlendirilebilir. Böyle bir şey de yok. Yani yazar Armenak’la ilgili olarak çalışmasını yaparken başvurduğu kaynaklardan da iddialarını destekleyen bir referansa sahip değildir. Tanıklığına başvurduğu onca yoldaşın istisnasız yüzde doksanı onun iddialarını doğrulayan tek bir kelime dahi söylemiyor. Çünkü bu yazıyı kaleme almadan önce sorumluluk gereği biz de Armenak Bakır’la onun üstünde ya da altında örgütsel çalışmalarda bulunmuş ama altı ay ama bir yıl, bir buçuk yıl bir şekilde temasta bulunmuş bir düzine arkadaşla konuştuk. Hiçbirinden ama hiçbirinden “Orhan Bakır Maoizm’i reddediyor” ya da “şu tarihten sonra reddediyordu” diye bir enformasyon almadık. Konuşmadığımız, konuşamadığımız bir kişi hariç –ki bu büyük ihtimalle bu büyük Armenak’la ilgili Bolşevik Partizan bildirisini yazan kişidir- hiç kimse Armenak’ın Proletarya Partisi’nin temel belgeleriyle çelişen bir tutum içinde olduğunu söylemedi. Ve gene ezici bir çoğunluğu onun “MK’yı sağ oportünist” olarak değerlendirdiğini vurguladı. Zaten onu yakından tanıyan arkadaşların tanıklıklarını bir yana bırakalım, kendi pratiği bunun en büyük ispatıdır. Koşulların merkezi görev olarak gerilla savaşını yükseltip tırmandırma, bu yönde hamleler yapmayı dayattığını her fırsatta vurgulayan ve örgütsel konumunun elverdiği ölçülerde yapan bir yoldaştır. Onun MK’nın aldığı “içe dönük çalışma esastır” kararını savunduğunu söylemek kuru bir iftiradan başka bir şey değildir.

Uyurken bile silahını yanından ayırmayan biri için bu tespitlerde bulunmak onun manevi şahsına hakarettir. Yazar sonradan yandaşı olduğu siyasal eğilimlerle Armenak arasında bir köprü kurmak için adeta cambazlık yapıyor. Nedense hep bir tarafa mensup (Bolşevik Partizan) bir iki kişinin ağzından duyduğu saptamalarla Armenak’ı değerlendiriyor ve dolayısıyla aksini söyleyen onlarca yoldaşını yalancılıkla, çarpıtmayla, gerçekleri gizleyip üstünü örtme gibi çirkin terimlerle suçluyor. Bazı yazarlar vardır ki geleceğe yönelik düşünceler, idealler kısacası ideolojik fonksiyonlar bakımından sizinle aynı yerde bulunmasalar, hatta taban tabana zıt olsalar da yaptıkları “durum tespiti” bakımından onlara “gerçekçi” damgası vurabilir ve hatta zamanın “en gerçekçi yazar” ya da ideoloğu diye değerlendirebilirsiniz. Biliyoruz ki Marks aynı yaklaşımıyla Machiavelli’yi böyle değerlendirmişti. Bazı yazarlar bunu elinde olmadan yaparlar. Bilmeden yaptıkları durum tespitiyle “gerçekçi” sıfatıyla tanımlanırlar. Gene Mark bir monarşist olan Balzac’ı değerlendirirken aslında eserleriyle feodal-monarşist yönetim biçiminin, bunu toplumsal yaşama karşılık düşen yoz ve geri yaşam tarzını gözler önüne sererek onun bir “gerçekçi” olduğu tespitini yapar.

Hüseyin Can öznel eğilimleri ne olursa olsun farkında olamadan devam tespiti yapıyor. “Dönem, devrimci saflara akan militanları örgütleme dönemidir. Zira politik şartlar ve gelişmeler silahlı mücadelenin rolünü öne çıkartmıştır. Tam da bu ortamda Halk Savaşı ve gerilla savaşı söylemi çok sayıda cesur insanın gelişini ve elbette giderek örgüt içindeki etkisini artırmıştır.” (s. 33)

Evet, dönem için aynen bu tespiti yapıyor. “Zira politik şartlar ve gelişmeler silahlı mücadelenin rolünü öne çıkarmıştır” diyor. Dönem için “içe dönük tartışma”nın esas alınmasını, merkezi görev olarak savunulması gerektiğini söyleyen birinin yukarıda verdiğimiz şeyleri söylemesi ne kadar da çelişkili değil mi?

… “Şartlar ve gelişmeler silahlı mücadelenin rolünü öne çıkar”ıyorsa bu ülkede devrimci durumun mevcut olduğu, özetle yönetenlerin eskisi gibi yönetemediğini bilince çıkardıkları, kitlelerin kendiliğinden eylemliklere başvurma ve patlamalar eşiğinde olduğu sonucunu çıkarır. Bir KP bu şartlarda “devrim manevraları” için hazırlanmak zorundadır. Bunlar tarihsel fırsatlardır. Bir kıvılcımın bütün bozkırı tutuşturabileceği tarihsel döngüleridir. KP’lerde önderliklerin rolü böylesi sosyal ve toplumsal süreçlerde ortaya çıkar. Böylesi süreçler 30-40 yılda bir ya da iki kez meydana gelir. Anın bütün kadro ve militanları içinde ideolojik olarak öngörüye sahip olanlar işte gerçek anlamda önder ya da önderliklerdir. Bunu görür ve hamle yaparlar. Halk Savaşı stratejisinin vazgeçilmez devrim yolu olduğu bizim gibi ülkelerde öngörüye sahip önderlikler “yol alır”, aksine “geri çekilme”yi esas görev olarak belirleyenler ise dizlerini döver. Vedat Aydın’ın (Temmuz 1991) öldürülmesinden sonra ve nispeten tam olmasa da “Gezi olayları” sırasında bu eşiğe yaklaşılmıştır. Kürdistan özgülünde de yeterli ideolojik öngörüye sahip olamayan cılız ve zayıf önderlikler bu eşiklerden sıçrayamamışlardır.

Konumuza dönelim “devrimci durum” tespiti yapan ancak “MK’nın aldığı içe dönük tartışma esastır” tespitinin doğru olduğunu söyleyen yazar ya önceden bu fikre sahip değil, sonradan edindi ya da aynı Balzac örneğinde olduğu gibi elinde olmadan bunu yapıyor.

KP’lerde iç tartışmalar ya da kadro politikası çerçevesinde kadro eğitimi doğduğu günden itibaren başlar ve KP’ler miadını doldurup yeryüzünden silinene kadar devam eder. Bu başka bir şey, herhangi bir örgütlenme politikasının “esas” alınması, “merkezi görev” olarak hayata geçirilmesi başka bir şeydir. Büyük bir hamlenin eşiğinde partiyi buna göre hazırlayarak örgütlemek yerine “içe dönük tartışmayı ‘esas’ almaya yöneltmek” “sağ oportünizm”le bile tanımlanamaz. Bu düpedüz  “devrim satıcılığı”dır. Objektif olarak “karşı-devrime” hizmettir. Ancak KP’ler içinde Maoist tarz yani iki çizgi mücadelesi subjektif hassasiyetler üzerinde yürütülür. Yani farklı bir çizgiyi dolayısıyla burjuva çizgisini temsil edenlerin “burjuvazinin bilinçli ajanları” olduğu öne sürülerek yapılmaz. Değerlendirme yazımızın girişinde ortaya koyduğumuz izlekten hareketle olay ve olgulara başka yönlerden bakarak, başka sonuçlara ulaşma ya da olgu ve olaylar karşısındaki bağlantıyı nesnel bir şekilde kuramamanın yarattığı sonuçlar ortaya çıkar. Yani bir parti içinde bulunan yoldaşlar farklı çizgileri temsil etseler de bu onların devrim yolundaki samimiyetlerine gölge düşürmez. Çünkü gerçekten doğru gördükleri için öyle değerlendirdikleri için o çizgiyi temsil ederler. İşte bunun için iki çizgi mücadelesi şart ve gereklidir. İşte bunun için iki çizgi mücadelesi kaçınılmazdır. İki çizgi mücadelesi faşizmin ya da burjuvazinin bilinçli ajanlarıyla KP içinde bir arada olmak değildir.

Biri “saptır” diğeri “samandır” asla birbirine karıştırılmamalıdır. Mao Zedung’un ölümünden sonra Arnavutluk Emek Partisi revizyonizminin başlattığı saldırı salvosu ana gövdesi küçük burjuvazi olan bütün irili ufaklı bir yığın devrimci örgütte zelzele etkisi yaratmıştır. Bir kıvılcımı meşale sanan ya da yediği her darbeden sonra “silahlarını duvara asan” küçük burjuva karakteristiği Arnavutluk Emek Partisi’nin saldırılarına göğüs gerememiş ve HK, DHB, HB, TİKB, HY, DHY, KAWA vb. birçok örgüt Troçkist kırması AEP revizyonizminin safında yer almıştır. “Güç Tapıcılığı” , “sırtımızı yaslayacağımız sosyalist bir ülke olsun” “sendromu”, “Maoist” görünen küçük burjuva karakterli örgütlerde de etkisini göstermiş ve topyekûn  “anti-Maoist” kesilmişlerdir. Hatta bunlardan biri olan HK’nın, AEP’nin “biz faşizmle idare edilen hiçbir ülkeyle ekonomik anlamda bir ilişkiye  girmeyiz” dedikten sonra ticari bir anlaşma yapması Türkiye için yaptığı “FAŞİZM” tahlilinden vazgeçmesine neden olmuştur. Kendi ülkeleri için yaptıkları yönetim biçimi tahlilinden AEP teorileriyle çelişiyor diye komik biçimde vazgeçmiş, yönetim biçimi üzerine uyduruk tahliller yapmışlardı. “Komünist” olduğunu iddia eden bir yapı kendi ülkesi için yaptığı tahlilden AEP’i eleştirmemek için vazgeçiyordu. Kendi kitle tabanı neredeyse Arnavutluk nüfusundan fazla olan bu örgüt, akıma göğüs geremiyor, uydu bir örgüte dönüşüyordu.

Mao, ML bilimine en büyük katkılarından biri olan “iki çizgi mücadelesi” formülasyonuyla “sınıf uzlaşmacısı” olarak değerlendiriliyordu. Günümüzde “iki çizgi mücadelesi” teorisinin artık tartışılmadığını görüyoruz. Zira aradan geçen bu 35-40 yıllık yaşam pratiği, adını saydığımız bütün örgütsel yapılara “iki çizgi mücadelesinin kaçınılmaz olduğunu” öğretti.

Hatta 50 yıllık mücadele arkadaşını makamında tabancasını çekip vurarak öldüren Enver Hoca’ya bile ölmeden önce hayat öğretti diye düşünüyoruz.

1970’li yılların sonunda Mao Zedung yoldaşın ölümünden sonra başlatılan uluslararası karşı saldırıdan Proletarya Partisi de etkilenmişti. Bir-iki yıl sonra ortaya çıkan Bolşevik Partizan bu akımın ürünüydü. Proletarya Partisi içindeki bu çizginin netleşmesi dönem olarak aynı zamana denk düşüyordu. 57-60 Deklarasyonu kitaplaştırılmış, nereden çıktığı belli olmayan “Mao Zedung’tan seçme saçmalar” adlı kitaplar elden ele dolaşmaya başlamıştı. Mao Zedung’un 5. Cildi üzerine her ilde tartışmalar sürdürülüyordu. Aynı süreci yakından yaşamış biri olarak süreçten etkilenmeyen bir tek Partizan’ın olabileceğini düşünüyoruz. Maoizm’e karşı dünya çapında başlatılan bu ideolojik-politik saldırıların Türkiye ayağında Proletarya Partisi’nden başka hiçbir örgüt kalmamıştı. Burada Proletarya Partisi’nin önderliğinden ayrı olarak düşünmediğimiz Fahri Üyelerin yol göstericiliği yadsınamaz bir gerçektir. Böylesi bir ortamdan PP’nin hiç etkilenmeden çıktığını söylemek doğru bir yaklaşım olmaz. Tartışmaların odak noktası iki çizgi mücadelesi idi. Üç Dünya Teorisi’nin Mao’ya ait olduğunu açıklayamayan çevreler iki çizgi mücadelesi yaklaşımını “sınıf uzlaşmacılığı” olarak değerlendiriyor ve PP’ye bu şekilde yükleniyorlardı. PP neredeyse tek başına bütün revizyonistlere karşı bunu hakkıyla savunmuştur. 1970’li yılların son çeyreğinde TDH içindeki siyasal yapılanmaları, örgütsel ve ideolojik konumlanmalarının tarihsel perspektifleri içinde değerlendirmek lazımdır. O günün koşullarında mücadele yürüten bir partiyi bugünkü bilinç düzeyimiz veyahut bugünkü örgütsel donelerle kıyaslarsak varacağımız hiçbir sonuç nesnelliğe yakışmaz. Her fırsatta kah alıntılar yaparak, kah kendi yorumlarıyla PP’nin “kadro düzeyinin gerçekliği”, “siyasal-politik eksikliği” vs. üstünde ahkam kesen yazar aynı hastalığa düşmekten kurtulamıyor. 1978-79 yıllarının birikimini 40 yıl sonra ulaşılan bilinç düzeyiyle kıyaslamak veya 40 yıl önceki örgütsel durumu 40 yıl sonrakilerle kıyaslamak gerçekçi bir bakış açısı olamaz. 1978-79 yıllarındaki TKP/ML’yi aynı yıllarda örgütsel faaliyette bulunan yapılarla kıyasladığımızda “nesnel” yorum çerçevesi içerisine oturtabiliriz. Mesela Parti içi yazılarımızdaki politik düzeyi zamandaş politik yazıların düzeyiyle mukayese etmeliyiz. İki çizgi ve sosyo-ekonomik yapı üzerine parti içinde çıkan yazılar dönem itibariyle diğer siyasal hareketlerin politik düzeyinden hiç de geri kalmayan bir yerdedir. Hatta iddia edebiliriz ki ortalamanın çok çok üzerindeydi. Gene örgütsel kurumların MLM öğretiye göre konumlanışını kıyasladığımızda demokratik hiyerarşinin esas alındığı neredeyse tek örgüt diyebiliriz. TKP/ML’nin dışında kalan hemen tüm siyasal yapılanmalar “kişi sultasında” demokratik hiyerarşisi olmayan “alt-üst” ilişkileri içerisinde ya da feodal aşiret örgütlenmesi gibi bir örgütlenme içindeyken PP’nin durumu bundan çok farklıydı. “Sol içi şiddet ve çatışmalar” noktasında eline neredeyse (çünkü bir iki istisnai olay vardır) kan bulaşmamış tek örgüt TKP/ML idi. Siyasal iktidara alternatif olma perspektifiyle çıkmış devletin bir bekçisine bile kurşun atmadan elini onca devrimcinin kanına bulaştırmış bir-iki değil onlarca örgüt vardı. Onların hangisiyle kıyasladık da “kadro düzeyimiz” düşüktü diyoruz. Ne örgütsel yapılar içinde kurdukları “despotik” merkezileşmeye ne içinde ve dışında katlettikleri devrimciler için hala özeleştiri yapmamış örgütler var. 1979’daki TKP/ML’yi kimle ne ile kıyaslıyoruz? Örgütün hem içindeki devinimi hem diğer “sol” çevrelere karşı tutumu ve hem de devlet karşısındaki yerini tesis eden kadroları değil midir? Bunu uzaylılar mı gelip yaptı? Tabii ki kendi kadroları yaptı. Nasıl oluyor da bu kadar zayıf bir örgüt “ideolojik-politik düzeyi geri”, “kadroları zayıf ve bilinçsiz” olan bir örgüt tek başına AEP (Arnavutluk Emek Partisi) revizyonizmine karşı koyabildi. Hiçbir örgüt hiçbir zaman örgütsel ve ideolojik anlamda “yeterli donanıma” ulaşamaz veya “yeterlilik belgesi” diye bir belge olamaz. Bu diyalektiğe, şeyin tabiatına aykırıdır. Ama “Sezar’ın hakkı Sezar’a” diye de bir deyim vardır. Şimdi konuşabildiğimiz üç-beş süslü püslü lafın alt yapısında bile o örgüt ve o örgütün kadrolarının verdiği eğitim vardır. İnkarcılık ya da istihza ile küçümseme, bunu yapanların küçük burjuva karakterlerinden ayrı düşünülemez. TKP/ML’nin kadroları zamanının KAWA, HB (Halkın Birliği) ya da AEP çatışmamak için ülkeye yönelik tahlillerini revize eden HK’nın (Halkın Kurtuluşu) kadrolarıyla karşılaştırıldığında doğru yaklaşım ortaya çıkar. Ya da en ufak ayrışmada silah elde birbirlerini kovalayan DY (Dev yol)-DS (Dev Sol) kadrolarıyla karşılaştırdığımızda nesnel gerçekleri görürüz. Bu iş işkembe-i kübradan atarak olmaz. 40 yıl sonra şimdi üstüne “kasaba kurnazlığı” da koyduğunuz süslü püslü jargonla yargılanamaz. Tarihsel perspektif diyalektik materyalizmdir. Başka metodlarla açıklayamayız.

Serdar Can”  

Diyarbakır zindanının solduramadığı bir “beton gülü”nü,Zeynep’imizi kaybettik. (Erdal Emre )

Kahkaha ve gözyaşı ortağın Delço ile birlikte Cumartesi günü ziyaretine gelecektik. Öyle anlaşmıştık...

On-altı yıllık direnç rezervlerinin sonlarına yaklaştığın biliniyordu. Ama onca yıl dayanan yaşama coşkun bir zaman daha dayanır sanıyorduk. Biraz da bu nedenle ağırdan aldık... Bağışla..!

Birkaç hafta önceden randevulaşmıştık.
Tüm bedenini istila eden o illetin, o amansız melanetin seni bir daha çıkmamak üzere bir klinik odasına mahkum edeceğine inanmak istememiştik belki de. Son telefon konuşmamızın üzerinden on gün bile geçmemişti daha. Ziyaretine gelme düşüncesinin kendisi bile kahreden duygular yaratıyordu... Bir vedalaşma gibi anlayabileceğinden de çekiniyorduk doğrusu. 
“Görüş günümüz” için Delço’yu “sakın Zeynep’in yanında ağlayayım deme !” diyerek sıkı sıkya tembihlemeyi düşünüyordum… Onun ne kadar duygusal olduğunu sen de biliyordun. Duygularını saklamaz/saklayamaz ve etrafındakilerini de ağlatırdı...
Ama yetişemedik, geç kaldık. Aslında sen erken bırakıp gittin…

“Ne haber kız kaynana” diyerek sohbete başlayamamak, biraz utangaçça gülüşünü,şakalara dahi karşılık verirken en uygun ve ölçülü cevap arayışını bir daha yaşayamamak, görememek…

İç-Dersim’in tanıdığım en narin, saygılı, doğasında kırıcılığın kırıntısı yok denli kibar ve candan kızı yok artık.

Zeynep, KAYPAKKAYA'nın şahsında Komünal bir dünya düşüyle tarihin en köklü eşitsizliklerini sorgulayan direnişçi bir kuşağın az sayıdaki kadın militanlarından biriydi. 
Arkadaş canlısı, dostluk ve yoldaşlığına sıkı, sevdiklerinin ihmalkârlığına içten içe çok üzülen, yersiz ihtilaf ve didişmelerden değil huzurdan, yapıcı/samimi kollektif ilişkilerden beslenen bir kişilikti Zeynep.

34 yıl önceki ilk karşılaşmamızda ondaki şu kişilik değerini hiç unutamamıştım : Bulunduğu ortamlara o zarif ruhuyla –konuşmasa bile- belirgin, kendiliğinden bir etki taşıyor, sakin ve saygın bir ilişki iklimi oluşmasını sağlıyordu. Zeynep'in bulunduğu ortamlarda en meşe mamülü arkadaşlar dahi üslup ve davranışlarına bir çekidüzen verirlerdi.

İnsan ilişkilerindeki güven bunalımının, yabancılaşmanın, yalnızlaşmanın derinleştiği, cazgırlığın, reklama ve ranta dönük yüzeysel ilşkilerin alan kazandığı bir zaman diliminde Zeynep’in zerafetini, narin gülüşünü, içtenliğini, yoldaş sıcaklığını, insan ilişkilerindeki kalite düzeyini çok ama çok arayacağımızı sanıyorum.

Yaşam serüvenine bundan böyle anılarımızda devam edeceksin Zeynep ! 

Emeğin mirasçısıyız: Özden Çiçek

Felsefe tarihine ilişkin okumalar yapıldığında sayısız önemli kaynak kitapların yanı sıra,  bir dönemin en çok okunan (bestseller) felsefe kitapları listesinde Sofie`nin Dünyası adlı felsefi romanına da  rastlamışsınızdır. Felsefe kitaplarına olan ilginin  başladığı ilk dönemlerde  Sofie`nin Dünyası romanının pek çok kişide bıraktığı etki önemlidir. Asıl önemli olan ise kitabın önsözünden önce Johann Wolfgang von Goethe (1749-1832)`ye ait olan meşhur sözüdür. Nice sözler vardır söyleyemediklerimizi bir çırpıda anlatıveren, nice sözler vardır bizleri ayağa kaldıran. Yüzeysel bilgilerin geçerli olduğu çağımızda da, "üç bin yıllık geçmişinin hesabını yapamayan insan günübirlik yaşayan insandır" diyen J. W. Goethe'nin, varlığımızı sorgulatan sözüydü beni de ayağa kaldıran.
 

Bilindiği gibi 15. yaşgününü kutlamaya hazırlanan Sofie, bir gün posta kutusunda "kimsin"  sorusunun sorulduğu  yazılı bir not bulur. Bu sorudan hareketle, bütün bir felsefe tarihinde sorulmuş soruları ve cevapları, sürükleyici bir roman kurgusu içinde Jostein Gaarder anlatıyor. 
 

Yazıda sözü edilmek istenen bunca yıl sonra kitabın tanıtımı ya da kitabı anlatmak değil. Aksine üzerinde tekrar tekrar düşünülüp tarşılması gereken  J. W. Goethe`nin bu önemli  sözü üzerine birkaç söz ekleme isteğidir. 
 

Düşüncenin tarihi üç bin yıl ise, bugünkü bilincimizle insanlık tarihinden bizim payımıza düşenin ne olduğu, bu bağlamda  meseleleri nasıl ele almalıyız ve dahası yarını nasıl yaşayacağımız soruları sorulmalı. ‘Sorgulamak’ sözü en çok materyalist felsefe ve sol literatürde kullanılan fiildir. Kutsallık söylemleri içersinde yer alan inançlar, din vs. ‘sorgulamak’ eylemine doğası gereği yer vermeyecektir. O nedenle kutsallık aidiyetleri olmayan felsefenin ve de diyalektik materyalizmin, sorgucu oluşu onun en önemli varlık nedenidir.
 

Tekrar J. W. Goethe`nin  sözüne geri dönecek olursak, insanlık tarihini emek kavramıyla da başlatırsak yanlış bir belirleme olmaz sanırım. İnsanlık tarihi boyunca neler yapılmış ve neler söylenmiş, tüm her şey bizlerin üzerinde bir miras olarak durduğunun yanı sıra, emekle başlayan tarih okuması içersinde emeğin de mirasını taşıyoruz. Bu anlamıyla düşünen, sorgulayan insan için sorumluluk hafif olmasa gerek. Yaygın bir hikaye vardır, kısaca anlatmak gerekirse; devrimcinin biri, yaptığı bir eylemden dolayı tutuklanır ve hakkında dava açılır. Mahkemede, hakim devrimciye iddialar karşısında savunma yapması söyler. Devrimci, savunmasına başlar ancak o gün bitiremez ve derken bir sonraki gün de devam eder, daha sonraki gün de bitiremez. En sonunda hakime şöyle der: -Gel gelelim hakim bey, ilkel komünal topluma...
 

Evet söylendiği gibi bizler, bilincinde olalım ya da olmayalım her anlamıyla insanlığın mirasını devralıyoruz. Eğer emek tarihinin de mirasçısı isek; insanlık tarihine ne kattığımızın önemi büyük. Günübirlik yaşam tutumu bizleri birkaç bin yıllık geçmişimizden alıkoysa da, gerçekliği değiştirmiyor tabii ki. Doğmatik düşünceye bir dünya sığmadığı gibi, doğmalarla bilimin işçisi olmak hiç mümkün değildir. Bu nedenle her şey felsefenin yani düşünmenin sorularıyla hayat bulur. Bu nedenle varlığımızı yani  bizi biz yapan şeyleri sorgulamak ancak ve ancak felsefe ile mümkündür. İnsanlık tarihi bir başka okumayla sınıflar tarihi ise; sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya özlemiyle sınıf mücadelesi yürütmeye çalışanlar için sorgulamak elzem bir ihtiyaçtır. 
 

Bu nedenle işe öncelikle, üç bin yılın sorusu/sorgusuyla başlamak gerekiyor. Tekrar düşünelim bu söz üzerine, emeğin mirasını kimlerden nasıl aldık ve yarınlara nasıl bir miras bırakacağız. 

"Gitmekten Korkmayana; Mücadelenin Kızılını Hep Yanında Taşıyana…"Aslı Ceren Aslan

Toprağa dikenli bir tel koydular. Etrafını mayınlara bezediler. Yetmedi duvar diktiler. İnsanların acısını, sevincini, kederini, keyfini dilimlediler. En çok da düşmanlaştırmaya çalıştılar. Parçaladılar, böldüler ve böylece yönetmeye çalıştılar. Değişmeyen şey katliam, zulüm ve sömürü oldu.

Her bir toprak parçası ise katliam, zulüm ve sömürüye karşı ayrı bir renk kazandı. Kimi menekşenin moru (Hayastan), kimi toprağın kahvesi (T. Kürdistanı), kimi sarının en sıcağı (Rojava) ve daha fazlası… Hepsi yan yana gelse gökkuşağı! Renkten renge atlayarak gökkuşağını oluşturmaya çalışanlar çıkmadı mı peki? Çıktı elbette ve çıkmaya da devam ediyor. O da menekşenin morundan, toprağın kahvesine ve sarının en sıcağına atlayanlardandı. Tel örgüleri ve duvarları tanımıyordu; yeter ki gökkuşağı oluşsun; her yaşananın öfkesi birleşsin ve başkaldırıya dönüşsün. Mücadelenin en kızılını benimsedi. Renklerden ve toprakların rengine bunu katmayı düşledi. Sadece düşlemekle kalmadı, sıyrıldı her şeyden bir çırpıda her seferinde ve gitmeyi bildi her zaman. Gitmekten korkmadı, ardında bırakacaklarını düşündüyse de gitmek onda önemliydi. Belki de ardındakileri düşünmekten dahi sıyrılmıştı artık, gökkuşağı için kim bilir.

“Kısa” ömür mücadelenin kızılı ile boyandıkça büyür. Yaş kaç olursa olsun… İster 20, ister 40, ister 60… Gökkuşağına adanan yaşam, kendi yaşamını ve diğer yaşamları büyütür. Oda yaşamını ve yaşantıları büyütmeyi seçti. Dört dubar ve bir çatının anahtarına sahip olmadı hiçbir zaman ama daha önemli bir anahtarı ezilenlerin ezenlere karşı zaferini oluşturacak mücadelenin kapısını açmak üzere sahiplenenlerdendi. Tek bir evi olmadı bu yüzden. Gittiği her ev ona evdi.

Dedik ya gitmekten korkmadı diye. Duyduğu özlemdendi en çok bu. Gidemediği her yer; özellikle de mücadelenin kızılı o yere düşmüşse bir defa en büyük özlemiydi. Arkasında aynı özlemi duyacak nicelerini bıraktı, son “gidişinde”. “Özlemek alışkanlıktan mıdır?” diye soruyor yazarın biri, bir öyküsünde. Oysaki o her özlemine doğru yol alışında alışkanlıklarını da geride bırakıyordu. Bilineni, yaşamında tekerrür edeni, yeniye yol almasını engelleyecek her şeyi bırakıyor; renkleri aşıyordu her seferinde.

Deli gibi çarpar yüreği insanın heyecandan bir renkten diğerine ilerlerken. Korkar amacına ulaşamamaktan. Saf bir korkudur bu. Bir an önce olsun ister. Alıştığına uzaklaştıkça zihnindeki çatışmalar azalır, azaldıkça özgürleştiğini hissedersin. Yola her çıkışta yaşanır mı bu bilemeyiz ama ilkinde yaşamış mıdır acaba? Öğrenme şansımız yok, yaşadığını varsayarsak zihnindeki çatışma ortamından alışkanlıkları yenerek galip çıktığı, özgürleştiği açık.

Kendisini özgürleştirmekten alıkoyan her şeyi reddediyordu aslında. “Sahip olmak” mesela... Ona verilen her şeyin en iyisini yoldaşlarına verirken kendisini özgürleştirdiği kadar yoldaşlarına ve dostlarına da özgürleşmenin yolunu gösteriyordu. Ne statü ne de “rütbe”! Gökkuşağını oluşturmanın önünde engel teşkil eden hiçbir şeyi kabul etmiyor, renklere kara çalmaya çalışan zihniyeti böylece mahkûm ediyordu.

Yıldızlara, gökyüzünün mavisine, gecenin lacivertine yolcularken onu; gökkuşağını yaratma yolu bizlerde en çok! Öğrettikleriyle, ardında bıraktığı değerler bütünüyle. “Nasıl bir yaşam?” sorusunu cevaplandırma arzumuzu pekiştirerek ve ardında önemli yanıtlar bırakarak. Mücadelenin kızılının her “yangın” yerine taşınmasının önemini göstererek.

***

Nubar Ozanyan’a yazılmıştır bu yazı. Diğer ismiyle Orhan Bakırcıyan. Nubar yoldaş, ardından bıraktığı saydığımız her şey ve daha fazlası kadar bir parça-bütünü daha gözler önüne seriyor aslında. Yaşar Kemal’in “İnce Memed” isimli eserini bilen bilir. Gözler önüne serileni “İnce Memed” eşliğinde anlatalım-anlayalım bir kez daha.

İnce Memed yönünü dağlara çevirir ağaların zulmüne karşı. Önce köyüne ve kendisine eza çektiren Abdi Ağa’yı öldürür. Sonra başkaca ağaları… Köylüler kimi zaman “şahinim” der yüreğine basar onu, kimi zamansa ağaların peşine takılır. Ancak İnce Memed’in destansı direnişi büyüdükçe “şahinim” diyenler çoğalır. İnce Memedler de çoğalır. İnce Memed bir şahıs olmaktan çıkar, Çukurova’da ağalara karşı direnişin adı olur.

İnce Memed ağaları öldürdükçe yerlerini yenileri alır. Bir gidenin yerini bir alır. Kara kara düşünürken bu işin sonunu fark eder ki bir gidip bir gelen ağaya karşı, bir Memed gitse on, yüz, bin, milyon Memed alacaktır yerini.

Orhan Bakırcıyan gitti yerin Nubar gibi onlar, yüzler aldı.

Ve Nubar gitti, yerine binler gelecek!

O anılarda değil, mücadelede yaşayanlardan olacak. Çünkü “Nasıl bir yaşam?” sorusunun cevabını kolaylaştıranlardan Nubar yoldaş…

Tutsak gazeteci Aslı Ceren Aslan 

Dersim’den İstanbul’a uzanan bir mücadele

Yaşamını yitiren Cumartesi İnsanları’ndan Güzel Şahin’in Dersim’den İstanbul’a uzanan mücadelesini kızı Meral Nergis Şahin, “Ötekileştirilen kim varsa tereddüt etmeden yanına giderdi” sözleriyle anlattı.

“Kaybedilen her çocuk benim evladımdır” diyerek Cumartesi Anneleri’nin 22 yıldır Galatasaray Meydanı’nda verdiği mücadeleye destek veren ve geçtiğimiz günlerde yaşamını yitiren Cumartesi İnsanları’ndan Güzel Şahin’in mücadelesinin altında kendi hayat öyküsü yatıyor.

Dersim’in Pülümür ilçesinde 1943 yılında dünyaya gelen Şahin (Güzel Ana), 12 yaşına geldiğinde evlendirilir. Çocuk yaşta evlendirilmenin zorluğu ile karşı karşıya kalan Şahin, bütün zorluklara rağmen hayat mücadelesine aralıksız devam eder. 1960 yılında yaşadıkları ekonomik sıkıntılar nedeniyle İstanbul’un Maltepe ilçesinde bulunan Gülsuyu mahallesine eşi ile birlikte göç eden Şahin, burada kendi elleri ile bir gecekondu inşa eder.

Şahin, bu mahallede tanıştığı devrimcilere bütün ekonomik sıkıntılara rağmen inşa ettiği gecekondunun kapısını açar. Gecekonduda dünyaya getirdiği 5 çocuğunu da devrimcilerden öğrendiği yaşam biçimi ile yetiştiren Şahin, o günden sonra haksız ve hukuksuz uygulamalara karşı mücadelesini bırakmaz.

“Hayatımı anneme borçluyum”

Yıl 1992’ye geldiğinde Şahin’in ikinci çocuğu olan Fedai Şahin, İstanbul’da gözaltına alınır. Bunun üzerine İstanbul Emniyeti ve Valiliği başta olmak üzere birçok yere başvuran Şahin, oğlundan herhangi bir cevap alamaz. Gittiği her yerde üstüne kapılar kapanan Şahin, yaklaşık iki hafta çalmadığı kapı kalmaması üzerine oğlunun Kocaeli Emniyeti’nde olduğunu öğrenir. Bir süre gözaltında kaldıktan sonra tutuklanan oğlu Şahin, daha sonra cezaevinden çıktıktan sonra “Hayatımı anneme borçluyum” diyerek, yurt dışına gitmek zorunda bırakılır.

“Kaybedilen her çocuk benim evladım”

27 Mayıs 1995’te kaybedilen yakınlarının akıbetini sormak ve faillerin yargılanması için Galatasaray Meydanı’nda Cumartesi Annelerinin eylem başlatacağını duyan Şahin, tereddüt etmeden gelip eyleme katılır. Evladını ve yakınını kaybetmemesine rağmen başlatılan bu eylemde o günden sonra yerini alan Şahin, eyleme katılmasını şu sözlerle anlatır: “Kaybedilen her çocuk benim evladımdır.”

Her hafta Galatasaray’daydı

O günden bu yana bütün zorluklara rağmen her Cumartesi günü, Galatasaray Meydanı’na gelmek için Gülsuyu’ndaki evinden ayrılan Şahin, 22 yıldır sürdürülen bu mücadeleye aralıksız destek verir. Kaybedilen her çocuğu, evladı olarak gören Şahin, 20 Eylül’de tedavi gördüğü hastanede dünyaya gözlerini yumar.

“Herkesin Güzel Anası”

Şahin’i anlatan kızı Meral Nergis Şahin, annesinin herkes tarafından sevildiğini belirterek, “Kim olursa olsun herkese yardım ederdi. Ötekileştirilen kim var ise, kendinden gördüğü kim var ise tereddüt etmeden yanına gider, onunla ilgilenir bir haksızlık gördü mü dayanamazdı. Biz ona Gorki’nin Ana’sını okuduk ve bir süre ona Gorki Ana dedik, ama o sadece bizim değil, herkesin Güzel Ana’sı olarak bilindi, tanındı” dedi. Annelerinin yıllardır vermiş olduğu mücadelenin yeni olmadığına dikkat çeken Şahin, hemen hemen tüm yaşamı boyunca nerede bir hak arama mücadelesi var ise orda olmaya özen gösterdiğini anlattı. 

“Yerim Cumartesi Annelerinin yanı”

Son yıllarda annesinin sağlık sorunları nedenlerinin çoğalmasına rağmen alanları terk etmediğini söyleyen Şahin, annesinin alanlardan kopmaması için sağlığına özen göstermeye de çalıştığını belirtti. Güzel Ana’nın sağlık sorunları artması ile birlikte doktorların evden çıkmasını yasakladığını dile getiren Şahin, “Evde durduğu zaman da üretimden geri kalmıyordu. Kendisini meşgul edecek bir şeyler hep yapardı. Bir gün reçel yapmak için ağaca tırmandı yere düştü. Başka bir gün çatıyı onanırken düştü. Ve ‘Beni bıraksaydın bana bir şey olmazdı. Benim yerim Cumartesi Annelerinin yanıdır’ diyince bir şey diyemedim ve yine ait olduğu yere gitti” diye konuştu.

“Darp eden polise ödül verildi”

Annesinin katıldığı hak arama mücadelelerinde çoğu zaman gözaltına alındığını, darp edildiğini sözlerine ekleyen Şahin, annesi ile ilgili anıları şu sözlerle anlattı: “Bir gün Üsküdar polis merkezine gittim. Gelen herkes ya çocuğunu ya kardeşini soruyordu. Polis, ‘Sen kimi arıyorsun?’ diye sorduğunda ‘Annemi arıyorum’ şeklinde yanıt verince ‘Şuna bak herkes kızını, kardeşini sorar bu anasını soruyor. Anası böyle ise kızı kim bilir nasıldır’ demesinin ardından küfürler etti.

Çoğu zaman polisin yaptığı saldırılarda annem yaralanırdı. Bir başka seferinde ailece 1 Mayıs’a gittik. Şahin ailesi olarak ben dahil 4 kişi gözaltına alındık. Annem bizim yanımıza geldiğinde polis anneme, ‘Evde örgütlemediğin kimse kaldı mı? Onları da gidip alalım’ demesi üzerine annem, ‘Kedi köpek vardı onlar da birazdan buraya gelir, merak etme bizim evde herkes örgütlü, herkes devrimci’ diyerek çekinmeden ve tereddüt etmeden yanıtladı.

Bunların yanında en ilginci ise, 1 Mayıs 1998’de annem polisin şiddetine maruz kalıyor bayılınca tutup bir köşeye atıyorlar. Atıldığı yerden ise başka bir polis gelip onu çekiyor ve bir gazeteci de bu anı fotoğrafladı. Daha sonra bu polise yaşlı kadına yardım ettiği için ikramiye verildi. Annem öfkelendi. Ardından basın açıklaması düzenleyerek, ‘O polis beni kurtaran değil darp edendi’ dedi.”

Yatağının başucunda Hrant Dink

Annesinin kendisini, “Önce dünyalıyım, sonra insanım, sonra Dersimliyim” şeklinde tanımladığını ifade eden Şahin, öldürülen gazeteci Hrant Dink’i çok sevdiğini söyledi. Ermeni halkına ayrı bir sevgisi olduğunu dile getiren Şahin, annesinin yatağının başucunda Hrant Dink’in fotoğrafının hiçbir zaman eksik olmadığını sözlerine ekledi. 

“Her devrimci onun evladıydı”

Güzel Şahin ile birçok kez gözaltına alınan ve birlikte mücadele ettiğini dile getiren gelini Çiğdem Şahin de, 1996’da cezaevlerinde hak arama mücadelesi ile 52 gün süren ölüm orucuna destek olmak için annesinin katıldığını anlattı. Ölüm orucunun kitleselleşmesi ve dışarıda da destek olmak için tartışmaların olduğunu belirten Şahin, “Annem, ‘Onlar benim evlatlarım, onlar aç iken ben tok olamam’ diyerek tereddüt etmeden o da açlık grevine girdi. Herkese direnişi ve mücadeleyi anlatırdı.

Ve zaferle sonuçlanınca en çok onun sevindiğini gördüm. Kendi oğlu ölüm orucunda değildi. Onun için her devrimci onun evladıydı” dedi. 

GÜNEY KÜRDİSTANDA REFERANDUM (Hasan Ali Köse)

HER ULUS GİBİ KÜRT ÜLÜŞÜ DA AYRILIP AYRI DEVLET KURMA HAKKINA SAHİPTİR. HİÇBİR GEREKÇE İLE BU HAK GÖRMEZDEN GELİNEMEZ, İNKAR EDİLEMEZ. KÜRTLER İSTER “ BÖLGESEL ÖZERKLİK, İSTER KÜLTÜREL ÖZERKLİK,İSTER DAHİL OLDUKLARI SINIRLAR İÇİNDEKİ DİĞER HALKLARLA, BİRLİKTE YAŞAMA , İSTER FEDERAL BİR YÖNETİM BİÇİMİNİ TERCİH ETME, YA DA AYRILIP AYRI DEVLET KURMA” TERCİHİNDE TAMAMEN ÖZGÜRDÜRLER. BU ÇERÇEVEDE BARZANİ ÖNDERLİĞİNDE GÜNEYDE 25 EYLÜL 2017 DE REFERANDUM YAPMA KARARI ALMIŞ OLMALARI EN TABİ HAKLARIDIR, BUNU ŞU YA DA BU GEREKÇE İLE BASTIRMAK, YÖK SAYMAK MARKSİST-LENİNİST”LER İÇİN KABULEDİLEMEZ BİR TUTUMDUR.

KÜRTLERİN AYRILMALARI HALİNDE “İKİNCİ BİR İSRAİL” OLACAKLARI, BÖLGE ÜLKELERİNİN SINIRLARINI DEĞİŞTİRMEYE YÖNELECEKLERİ, HALKLAR VE ULUSLAR ARASINDAKİ GERGİNLİKLERİ KÖRÜKLÜYEREK DAHA ÜST BİR SEVİYEYE, SAVAŞ ORTAMINA SÜRÜKLEYECEKLERİ VB..GEREKÇELERLE REFERANDUMA KARŞI ÇIKMAK, ULUSLARIN KENDİ KADERİNİ TAYİN HAKKINI , SOMUT OLARAK KÜRTLERİN KENDİ KADERLERİNİ KENDİLERİNİN BELİRLEME HAKKINI YOK SAYMAK, TANIMAMAKTIR.

DÖRT PARÇAYA BÖLÜNMÜŞ DURUMDAKİ KÜRDİSTANIN BİRLEŞME VE BİRLEŞİK BİR DEVLET OLARAK ÖRGÜTLENME HAKKI İNKAR EDİLEMEZ, AYAKLAR ALTINA ALINARAK ÇİĞNENEMEZ. BAŞTA TÜRKİYE, IRAK, İRAN ,SURİYE VE DİĞER “HAYIRCI” GÜÇLERİN KÜRT ÜLÜŞÜNÜN HAKLARINA BÖYLESİNE KARŞIT VE SALDIRGANLIK İÇİNDE BULUNMALARI ASLA BENİMSENEMEZ, SAVUNULAMAZ.

ÖZET OLARAK BELİRLEDİĞİMİZ YUKARDAKİ GENEL DOĞRULAR IŞIĞINDA SORUNU BİR DE ” HAK, HUKUK” BAĞLAMI DIŞINDA SİYASİ VE TOPLUMSAL GERÇEKLİKLER VE DAHA DA ÖNEMLİSİ EMEKÇİ SINIFLARIN ÇIKARLARI VE GELECEKLERİ AÇISINDAN ELE ALMALIYIZ. BU BAĞLAMDA DURUM KABACA ŞU MERKEZDEDİR.

GÜNEY KÜRDİSTAN KÖRFEZ SAVAŞI VE IRAK”IN ABD EMPERYALİZMİ TARAFINDAN İŞGALİNDEN BU YANA, “YARI DEVLET” KONUMUNDADIR. BİR BAŞKA ANLATIMLA, “ SÖMÜRGE” STATÜSÜNDEN ÇIKMIŞTIR. RESMEN “TANINMIŞ DEVLET” OLMAS DA YAPILANMASI VE SÜRDÜRDÜĞÜ POLİTİKA İLE BİR DEVLETTİR. KÜRT ÜLÜŞÜ BU PARÇA DA BURJUVA DEVRİMİNİ YAPMIŞ DURUMDADIR. BU VE DAHA SAYABİLECEĞİMİZ BAŞKA NEDENLERDEN DOLAYI, “ SÖMÜRGE KÜRDİSTAN” SÖYLEMLERİ GÜNEY VE KUZEY- BATI PARÇALARI İÇİN GERÇEK DURUMU İFADE ETMEMEKTEDİR. DAHA ANLAŞILIR BİR DİLLE DÖRT PARÇADAN İKİSİ “ SÖMÜRGE” KONUMUNU YIKMIŞTIR. BU ALANLARDAKİ “ BAĞIMSIZLIK “ SORUNU, FİLLEN VAROLAN DEVLETSEL YAPIYI “ ULUSLARARASI HUKUK” ÇERÇEVESİNE OTURTMAK, MEŞRU VE YASAL STATÜ KAZANMAK HEDEFİNİ İÇERİR. BUNUN BİÇİMİ, KANTON VE YA BÖLGESEL ÖZERKLİK OLABİLECEĞİ GİBİ AYRI DEVLETLER OLARAK “ BAĞIMSIZLIK” İLANI DA OLABİLİR.

İÇİNDE YAŞADIĞIMIZ DÜNYADA BUGÜN TEK BİR SOSOYALİST DEVLET YOK. 1917 EKİM DEVRİMİNİN DÜNYA GENELİNDE “ULUSAL KURTULUŞ “ HAREKETLERİ VE DEVRİMLERİ İÇİN SUNDUĞU AVANTAJLI VE ELVERİŞLİ ŞARTLAR ARTIK YOK. GEREK DOĞRUDAN EMPERYALİZME KARŞI, GEREKSE ÇOK ULUSLU ÜLKELERİN EGEMEN SINIFLARINA KARŞI YÖNELMİŞ ULUSAL HAREKETLER İÇİN SOVYETLER BİRLİĞİ VE DİĞER SOOSYALİST ÜLKELERİN VARLIĞI ÇOK BÜYÜK BİR OLANAKTI. ULUSAL KURTULUŞ HAREKETLERİ BU GÜÇLERLE İTTİFAK VE GÜÇBİRLİĞİ HALİNDE “ BAĞIMSIZLIK” HEDEFLERİNE ULAŞMA BUNU GERÇEKLEŞTİRME İMKAN VE KOŞULLARINA SAHİPTİLER. NİTEKİM 20. YÜZYILDA BUNUN PEK ÇOK ÖRNEĞİNE TANIĞIZ.

GÜNÜMÜZDE ULUSAL HAREKETLER EMPERYALİZMİN ŞU YA DA BU DEVLETİNE YASLANMAK YA DA ÇOK YÖNLÜ İŞBİRLİĞİNE GİTMEK ZORUNDADIRLAR. BU SADECE KÜRT ÜLUSAL HAREKETLERİ İÇİN DEĞİL TÜM ULUSAL HAREKETLER İÇİN GEÇERLİ BİR OLGUDUR. BUNUN BÖYLE OLMASI BİR ZORUNLULUKTUR. ULUSAL HAREKETLERE ÖNDERLİK EDEN GÜÇLERİN PROGRAM VE NİYETLERİ EMPERYALİZME KARŞI OLMAYI AMAÇLAŞA DA, GÜNÜMÜZ GÜÇLER DENGESİ VE GELİŞMELER SÜRECİ BUNU KAÇINILMAZ KILMAKTADIR. GÜNEY KÜRDİSTANIN BUGÜNKÜ KONUMUNA ABD EMPERYALİZMİ DESTEĞİ, İLE GELDİĞİNİ KİM İNKAR EDEBİLİR Kİ. ? YİNE ROJAVA DA Kİ GELİŞMELERİN DE GÜNEY DEKİ YOLU İZLEME YÖNÜNDE GELİŞTİĞİNİ GÖRÜYORUZ. BU ANLAMDA 21.YÜZYILDAKİ VERİLİ KOŞULLARDA ULUSAL HAREKETLERİN “ANTİ EMPERYALİST” OLMALARINI BEKLEMEK SAFLIKTAN BAŞKA SİYASİ KÖRLÜKTÜR. 20. YÜZYILIN SONLARINA DOĞRU DÜNYADAKİ ULUSAL “BAĞIMSIZLIK” HAREKETLERİ VEYA DEVRİMLERİ GENEL OLARAK TAMAMLANMIŞTIR. BU MANADA ULUSAL KURTULUŞ HAREKETLERİNİN SOSOYAL TEMELİ ALABİLDİĞİNE DARLMİŞ VE ZAYIFLAMIŞTIR. FLİSTİN, KÜRDİSTAN VB... DURUMLAR DÜNYA ÖLÇEĞİNDE GENEL DURUMU İFADE EDEN GERÇEKLİKLER DEĞİL, İSTİSNAİ VE ÖZEL DURUMLARDIR. BUNUN İÇİNDİRKİ, UKKTH ŞİARI 19. VE 20. YÜZYILDAKİ ÖNEMİNİ YİTİRMİŞTİR. GÜÇLÜ SOSOYALİST DEVLET VEYA DEVLETLERİN YOKLUĞ KOŞULLARDA BU ŞİAR ; GENELDE BÜYÜK EMPERYALİST GÜÇLERİN YENİDEN PAYLAŞIM SAVAŞLARINDA KULLANIŞLI BİR SİLAH HALİNE DÖNÜŞMÜŞTÜR. BUNUN EN BARİZ ÖRNEĞİ BALKANLARDA YAŞANDI. TÜM BUNLARI DİKKATE ALMAYAN YAKLAŞIMLAR GÜNÜMÜZ GERÇEKLİĞİNİ DOĞRU BİR BİÇİMDE OKUYAMAZLAR.

KÜRT SORUNU UZUN BİR DÖNEMDEN BERİ TEK TEK ÜLKELERİN BİR İÇ SORUNU OLMAKTAN ÇIKMIŞ VE ULUSLARARASI BİR NİTELİK KAZANMIŞTIR. EN BAŞTA BÜYÜK EMPERYALİST DEVLETLER OLMAK ÜZERE TÜM ULUSLARARASI GÜÇLER BU SORUN KARŞISINDA KAYITSIZ DEĞİLLER. KÜRT HAREKETLERİNİN TOPLUMSAL VE POLİTİK GÜÇ OLARAK TARİH SHNESİNE ÇIKIŞLARI BU İLGİ VE ALAKAYI DAHA DA ARTIRMIŞTIR. POLİTİKA DOĞRUDAN GÜÇ SORUNUYLA İLİNTİLİDİR. EĞER SİZ ORTADOĞUDA TAŞLARI YERİNDE OYNATACAK , SINIRLARI YENİDEN BELİRLEYECEK BİR TOPLUMSAL VE POLİTİK GÜCE SAHİPSENİZ, SİZİNLE EMPERYALİSTLERİN VE BÖLGE DEVLETLERİNİN İLGİLENMEMESİ DÜŞÜNÜLEMEZ. BU İLGİ VE ALAKANIN SINIRLARINI, AMACINI, OYNAYACAĞI ROLÜ KARŞILIKLI “ YARARLANMA” İLİŞKİLERİ BELİRLER. “ YARARLANMA” İLİŞKİLERİNDEKİ BELİRLEYİCİ GÜÇ İSE GÜNÜMÜZ KOŞULLARINDA BÜYÜK EMPERYALİST GÜÇ VEYA GÜÇLER OLACAKTIR. HİÇ KUŞKUSUZ KONUMUZ BAZINDA BÖLGESEL BİRER EMPERYAL GÜÇ OLAN TÜRKİYE VE İRAN DEVLETLERİ DE BU BELİRLEME İŞİNDE GÜÇ VE GÖREV “ SAHİBİDİRLER.”

GEÇMİŞ SOSYALİST VE YENİ DEMOKRATİK DEVRİM DENEYİMLERİNİ KABACA DİKKATE ALDIĞIMIZ DA GÖRÜRÜZ Kİ, DİĞER PEK ÇOK ŞEYİN YANINDA BU DENEYİMLER , KAPİTALİST-EMPERYALİST KUŞATMAYA KARŞI DİRENEBİLMEK, İŞÇİ VE EMEKÇİLERİN ÇIKARLARINI KORUMAK ,TÜM FARKLI KİMLİKLERDEN EMEKÇİ HALKLARIN TAMAMEN GÖNÜLLÜ BİRLİKTELİĞE DAYANAN EŞİT HAKLAR VE KOŞULLAR ALTINDA YAŞAMLARINI SÜRDÜREBİLMELERİ İÇİN ALABİLDİĞİNCE GÜÇLÜ BİR BİRLİKTELİK İÇİNDE OLMALARINI KAÇINILMAZ KILMAKTADIR. BİR BAŞKA ANLATIMLA, SOSOYALİST VE YA YENİ DEMOKRATİK DEVRİMLERİN KAPİTALİST KUŞATMA ALTINDA İŞÇİ VE EMEKÇİLERİN İKDİDARINI GELİŞTİRME, SAĞLAMLAŞTIRMA VE GELECEĞE TAŞIMA YOLUNDA BAŞARILI OLABİLMELERİ PEK ÇOK ETMENLE BİRLİKTE GÜÇLÜ VE BÜYÜK ÜLKELERDE BU DEVRİMLERİN GERÇEKLEŞMİŞ OLMA KOŞULUNA BAĞLIDIR. KOMÜNİSTLER ÖNDERLİĞİNDE KÜÇÜK ÜLKELERDE ZAFER KAZANACAK OLAN DEVRİMLERİN BİLE UZUN SÜRE EMPERYALİST-KAPİTALİST SİSTEM DIŞI YAŞAMLARINI SÜRDÜRMELERİ GÜNÜMÜZDE NERDEYSE İMKANSIZDIR. HİÇ BİR ZAMAN TUTARLI BİR “ ANTİ EMPERYALİZM” PERSPEKTİFİNE SAHİP OLMAMIŞ , KÜRT ÜLUSAL HAREKETLERİNİN BU ALANDA DAHA İŞİN BAŞINDA “ HAVLU ATMALARI” İŞİN DOĞASI GEREĞİDİR.

İÇİNDE YAŞADIĞIMIZ DÜNYA KOŞULLARINDA, GÜNEY KÜRDİSTAN GİBİ EKONOMİK VE SİYASİ HAKLAR BAKIMINDAN OLDUKÇA GERİ BİR KONUMDA BULUNAN “ YÖNETİM ALANLARINDA “ULUSAL SORUN”UN BÖYLESİNE GÜNCEL VE YAKICI OLMASI KAÇINILMAZDIR. KALDI Kİ, 21. YÜZYILDA GLOBAL KAPİTALİZİM ÖNÜMÜZE YEPYENİ BİR BAŞKA SORUN DAHA KOYMUŞTUR. KAPİTALİZMİN EN GELİŞMİŞ ÜLKELERİNDE, ULUSAL HAKLARINA BÜYÜK ÖLÇÜDE SAHİP OLAN TOLULUKLAR VE ULUSLARIN “KENDİLERİNDE OLMAYAN” FAKİR VE GERİ KALMIŞ HALKLAR VE ULUSLARDAN AYRILMA İSTEK VE ÇABALARINA TANIK OLMAKTAYIZ. İSPANYA, İNGİLTER, BELÇİKA, İTALYA VE DAHA BAŞKA ALANLARDAKİ “ BAĞIMSIZLIK” VE “AYRILIK” İSTEMLERİNİ GÖRÜYORUZ. DEMEK Kİ SORUN TEK BAŞINA “ TEMEL ULUSAL HAKLARA SHİP OLUP OLMAMAK” LA SINIRLI DEĞİL. KÜRT ÜLÜŞÜNÜN İÇİNDE BULUNDUĞU, TOPLUMSAL VE SİYASAL KONUMDAN ÇOK DAHA “İYİ” BİR KONUMDA BULUNAN “ULUSLAR BİLE” AYRILIK, “BAĞIMSIZLIK” PEŞİNDE KOŞUYORLAR . BU OLGU , KAPİTALİST-EMPERYALİST SİSTEMİN ULUSAL SORUNDAKİ ÇÖZÜM ANLAYIŞINI VE PRATİĞİNİ AÇIKÇA ORTAYA KOYMAKTADIR. BAŞTA AVRUPA OLMAK ÜZERE KAPİTALİST DÜNYANIN “ÇOK KÜLTÜRLÜLÜK” ADINA ORTAYA KOYDUĞU “BİRLİKTE YAŞAMA” PROJESİ, İÇİNDE KİMİ DEMOKRATİK ÖGELER TAŞISA DA ESAS OLARAK “ PARALEL TOPLUMLAR” YARATMA VE TOPLULUKLARI, ULUSLARI BİRBİRİNDEN AYRIŞTIRARARK “ YUTULACAK KÜÇÜK LOKMALAR” HALİNE DÖNÜŞTÜRME SİSTEMİ VE YÖNETİM TARZIDIR. UZUN LAFIN KISASI ŞUDUR. ULUSAL AYRILIKLARIN TEK VEYA ANA NEDENİ HER DURUMDA TEMEL ULUSAL HAKLARDAN YOKSUN OLMA DURUMU İLE AÇIKLANAMAZ VE ANLAŞILAMAZ. SORUN ÇOK DAHA KARMAŞIK VE DERİNDİR. KAPİTALİST- EMPERYALİST SİTEMİ TAMAMEN KARŞISINA ALAN , İŞÇİ VE EMEKÇİ ÇIKARLARINI SAVUNAN BİR SİSTEME, BİR SOSOYALİST ÇÖZÜM PROJESİNE İHTİYAÇ VARDIR. BU KONUDA HİÇTE “FİKİRSİZ” VEYA ÇARESİZ DEĞİLİZ. 1917 EKİM DEVRİMİ İLE ESAS OLARAK SOVYETLER BİRLİĞİNDE İZLENEN POLİTİKALAR, SAVUNULAN TEORİK ÇÖZÜMLEMELER VE PRATİK UYGULAMALAR BİZLERE OLDUKÇA ZENGİN BİR MİRAS BIRAKMIŞTIR. GÖREV BU MİRASI ÜSTLENMEK VE DAHA DA GELİŞTİREREK İŞÇİ-EMEKÇİ ÇÖZÜM YOL VE YÖNTEMLERİNİ AÇIK BİR BİÇİMDE ORTAYA KOYMAK VE BUNUN GERÇEKLEŞMESİ İÇİN ZORLU BİR SAVAŞIM SÜRDÜREBİLMEKTİR. HİÇ BİR ULUSUN VEYA ULUSAL AZINLIĞIN TEMEL HAKLARINDAN YOKSUN BIRAKILMASI, ZOR YOLUYLA İŞGAL VE BELLİ SINIRLARA HAPSEDİLMESİ BİZİM İÇİN ASLA KABULEDİLEMEZ. HER ULUSAL TOPLULUK BAŞTA ANADİLİ OLMAK ÜZERE ULUSAL VE KÜLTÜREL HAKLARINI ÖZGÜRCE KULLANMA VE KENDİ KENDİNİ YÖNETME BİÇİMLERİNİ BELİRLEME ÖZGÜRLÜĞÜNE SAHİHPTIR. BU “ ÖZGÜRLÜĞÜ KÖTÜYE KULLANMA” YÖNÜNDE BİR TERCİHTE BULUNSA BİLE, ONA KARŞI ZOR KULLANMA, SAVAŞ VE YOKETME YOLUNA GİTME KOMÜNİSTLERİN TAVRI OLAMAZ. ANCAK KOMÜNİSTLER BİLİRLERKİ, ASIL OLAN İŞÇİ VE EMEKÇİLERİN ÇIKARLARI VE GELECEKLERİDİR. TEK BAŞINA “ULUSAL HAKLARA” SAHİB OLMAK İŞÇİ VE EMEKÇİLER İÇİN KURTULUŞ OLAMAZ.

SON OLARAK, GÜNEY KÜRDİSTANDAKİ REFERANDUM VE BUNUN DİĞER KÜRT BÖLGELERİ İLE İLİŞKİLERİ VE OLASI BAZI GELİŞMELER HAKKINDA KISACA BELİRLEMELERDE BULUNMAK İSTİYORUM.

25 EYLÜL GÜNÜ YAPILACAK OYLAMADA BÜYÜK İHTİMALLE “BAĞIMSIZLIK İSTİYORUZ “ TALEBİ ORTAYA ÇIKACAK. BU SONUÇ BARZANİ VE BÖLGESEL KÜRT YÖNETİMİNİN ELİNİ GÜÇLENDİRECEKTİR. BAŞTA IRAK DEVLETİ OLMAK ÜZERE BÖLGE DEVLETLERİ VE ULUSLARARASI GÜÇLERLE PAZARLIKTA GÜÇLÜ BİR KOZ OLARAK KULLANILACAKTIR. BARZANİ NİN ZAYIFLAMIŞ BULUNAN GÜCÜNÜ YENİDEN TESİS EDECEK VE MUHALİF PARTİ VE GÜÇLERİN GELİŞMELERİNİN ONU KESİLMEYE ÇALIŞILACAKTIR. DAHA DA ÖNEMLİSİ İÇİNDE BULUNULAN EKONOMİK DARBOĞAZ, HIRSIZLIK, SÖMÜRÜ, YOKSULLUK, HAK EŞİTLİĞİNDEKİ ADALETSİZLİKLER, KÜRT İŞÇİ VE EMEKÇİLERİNİN SİYASİ VE ÖRGÜTSEL HAKLARDAN YOKSUNLUĞU, PARLEMENTER SİSİTEMİN VE BURJUVA DEMOKRATİK KURALLARIN İŞLETİLMEMEMSİ GİBİ GERÇEKLERİN ÜZERİ BİR DÖNEM DAHA ÖRTÜLMÜŞ OLACAKTIR. KISACASI İŞÇİ VE EMEKÇİLER AÇISINDAN HAYATİ SORUNLAR OTELENMİŞ OLUNACAKTIR. VS...

BU REFERANDUM NE TÜRKİYE, NE İRAN NE DE IRAK İÇİN YAKIN DÖNEMDE FİLLİ BİR TEHDİT DEĞİLDİR. TÜRK DEVLETİNİN “TEZKERE” YA DA SAVAŞ NARALARI ASLINDA, REFERANDUM SONRASI İÇİN BARZANİ YÖNETİMİ İLE PAZRLİK GÜCÜNÜ ARTIRMANIN, GÜÇLENDİRMENİN ADIMLARIDIR. TABİ Kİ BİR DE İÇE DÖNÜK, TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ VE ŞOVENİZMİNİ KÖRÜKLEME VE BÖYLECE İKDİDAR YAPISINI SAĞLAMLAŞTIRMA DEVAMLI KILMA AMACINA YÖNELİKTİR. YAKIN GELECEKTE UFUKTA NE BİRLEŞİK BİR KÜRT DEVLETİ GÖRÜLMEKTE, NE DE TÜRK DEVLETİNİN GÜNEY KÜRDİSTANA SAVAŞ İLANI. BUNA RAĞMEN BİZLER TÜRK DEVLETİNİN MİLLİYETÇİ- ŞOVEN ÇIĞIRTKANLIĞI KARŞISINDA PROLETER ENTERNASYONALİST TUTUMUMUZU ISRARLA VE KARARLILIKLA SÜRDÜRMELİYİZ. TEZKERE VE SAVAŞ ÇİĞİTKANLIĞINI İŞÇİLER, EMEKÇİLER VE TOPLUMUN TÜM KESİMLERİ ARASINDA GÜÇ VE İMKANLARIMIZ ORANINDA TEŞHİR ETME GÖREVİNE SAHİBİZ. BAŞTA TÜRK İŞÇİ VE EMEKÇİLER ARASINDA OLMAK ÜZERE TÜM ÇALIŞAN HALKLAR ARASINDA ENTERNASYONALİST FİKİRLERİ YAYDIĞIMIZ, BUNA UYGUN PRATİK ADIMLARI GELİŞTİRDİĞİMİZ ÖLÇÜDE HALKLAR ARASNİDA TAMAMEN GÖNÜLLÜ BİRLİKTELİĞE DAYANAN, EŞİT HAK VE KOŞULLARDA BERABER YAŞAMANIN TEMELLERİNİ GELİŞTİRMİŞ OLACAĞIZ. BU ZORLU GÖREVİ BAŞARAMADIĞIMIZ SÜRECE HER TÜRLÜ MİLLİYETÇİ FİKİRLER VE POLİTİK TUTUMLAR GELECEĞİMİZİ DAHA FAZLA EMPERYALİST-KAPİTALİST SİSTEMİN EGEMENLİĞİNE TESLİM EDECEKTİR.

 

Güzel Ana'nın öyküsüdür: ‘Dünyanın bütün anneleri birleşin’(Ayşegül Tözeren)

Güzel Şahin’in önce hastaneye kaldırılış haberi kulağıma çalındı. Ardından farkettim ki sokakta gördüğüm, tanıştığım kim varsa Güzel anne için endişeleniyor, onun kaldırıldığı hastaneye koşmuş. Fotoğrafına baktım, Cumartesi Anneleri oturumlarından, cezaevi önündeki özgürlüklerinden tanıdık bir dost yüzü olduğunu anladım. Birkaç gün sonra da vefat haberi geldi. Yaşıtları pek evden bile çıkmazken, o politik eylemlilikten hiç kopmamıştı. İster istemez Güzel annenin hikayesini merak ediyordum. Bazen insanın kalbi bir hikayenin peşine düşer ya... Öyle oldu.

Güzel annenin ölüm haberinin ardından, Dr. Onur, hekimlere ait bir iletişim grubunda yazmaya başladı: “Güzel anne, eylem var diye E-5’ten tepeye çıkamayan İETT otobüslerini ben kefilim diyerek son durağına kadar götürürdü. İnsanlara eziyet olur diye erkenden indirilmelerine mani olurdu.” Bu cümlelerden sonra, Onur’un peşine düştüm, bana Güzel Şahin’i anlatsana dedim. Bana bir kitaptan sayfalar göndermeye başladı. Erdoğan Yıldız’ın Kendi Sesinden Gülsuyu-Gülensu kitabından… Gülsuyu Mahallesi’ndeki seslerden biriydi Güzel anne… 

Sayfaların arasından bizden yavaş yavaş uzaklaşan o sese kulak verdim.

Güzel Şahin, 1943’te doğmuş. Ben bilmem, siz hesaplayın yaşımı, zaten yıl başında doğdum, diyor. 74 yaşındaymış vefat ettiğinde, sağlığı el verdiğince protestolara koşuşturduğunda… Yirmili yaşlarına geldiğinde artık evli, bir çocuklu, bir diğerine gebe bir kadın olmuş. Bingöl’ün bir köyünde iş güç peşinde. Çünkü her yıl ağanın haracı var. Hem o haracı toparlamak zorundalar, hem de karınlarını doyurmak… Bir gün ağa sınırı aşıyor, davarlarını da istiyor. Güzel Şahin aslında o gün Güzel Ana oluyor, eşine, “Hayır, ağaya davarımızı vermeyeceğiz,” diyor. Ne köylüler bu kararına destek oluyor, ne yakınları. Ama Güzel Ana davarını vermiyor. Ağanın tehdidine de pabuç bırakmıyor. Ancak çocuklarına zarar verir diye korkuyor ve ailecek İstanbul’a göçüyorlar. Güzel Ana büyük kentte de başka ağalar, başka ağalıklar olduğunu öğreniyor…

İstanbul’da pek yaşama karışamıyor, dil bilmiyor, yani biliyor da bilmiyor. Güzel Ana “yarı Kürtçe, yarı Dersimce” dediği bir dili konuşuyor, İstanbul’un sokaklarında konuşan dili de anlıyor, ama konuşamıyor. Bir gün kapısını bekçi çalıyor ve mahalleyi teröristler bastı, diyor. Bu haberin ardından Güzel Ana hep ağlıyor, çünkü koskocaman kente belli ki yırtıcı hayvanlar, canavarlar inmiş, hem de onun mahallesine… Her an evlerin kapısını kırıp içeri girebilirler. Zaten kapı da kapı değil. Her gün dereye uçuyor, oradan bulup getiriyorlar gecekondunun derme çatma kapısını… Sonradan öğreniyor terörist nedir… 

Mahallede bir gecekondu direnişi başlıyor üniversite öğrencileriyle birlikte… Güzel Ana da direnişin içinde, eşi bilmiyor, bilse “Güzel Ana’nın dediğine göre onu lime lime edecek.” Direnişin içinde dediysem, anlatayım. Bir gecekondu mu yıkılacak, Güzel Ana koşuyor oraya, evin hanımının karnına bağlıyor yastığı, yıkım ekibi gelince, “Bakın evde doğum var,” diyor. Ertesi gün başka bir evde, çok yaşlı bir nene ölüm döşeğinde oluyor. Böyle böyle gecekondu yıkımlarını geciktiriyorlar…

Güzel Ana’nın gecekondu direnişiyle başlayan politik tavrı, İstanbul’un büyük sokaklarına, caddelerine, meydanlarına da açılıyor. Bu arada oğulları büyüyor, onlar da annelerinin adımlarını takip ediyorlar. Seksen darbesinde artık bir oğlu cezaevinde Güzel Ana’nın. O günleri anlatıyor: “Zekiler içeri alındı. Tabii o cezaevinin süreci, gidip gelme, çocuklar ölüm orucundalar, Metris Cezaevindeler, ölüm orucundalar. Görüyorsun, çırılçıplaklar. Çırılçıplak mahkemeye çıkarıyorlar. Sen ne olabilirsin? Bir annesin. Bunları gördükçe ne yapabilirsin? Gittikçe bir adım ileri, bir adım ileri, bir adım ileri. Bir cop yedikçe bir adım daha ileri attım, geri çekilmedim. Cop yedikçe bir adım daha ileri attım. Adımlarım öyle çoğaldı.”

Güzel Ana, İstanbul’un büyük meydanlarına doğru adımlarını çoğaltırken, artık Cumartesi Anneleri oturumlarının da bilindik bir yüzü oluyor. Elbette, bir politik tavrı var. Ama o insan hakları savunucusu. Böyle tanımlıyor kendini: “Ben her şeyden önce bir insanım. Bu nedenle nerede bir ezilen, bir haksızlığa uğrayan ve darda kalan varsa onun yanındayım. Alevi darda ise Alevi’nin yanındayım, Sünni darda ise Sünni’nin yanındayım, Laz dardaysa onun yanındayım. Biz bir sürü katliam gördük. Biz insan hakları savunucularıyız herkesi bir tutuyoruz.”

Yaşamından, köyden kente göçü anlatırken, “Aç kaldım, susuz kaldım ama onurlu kaldım, yavrum” diyor. Şimdilerde mahalleli komşularının politik duyarsızlığından yakınıp, bazen kızsa da… Anılarını anlatırken sözcüklerinde hep umut var. Güzel Ana günlerden bir gün ameliyat olacak. Ameliyatın iyileşme dönemi de tam mayıs ayına geliyor. Olacak iş mi! Güzel Ana, genç doktoru önüne alıyor, “Ben sosyal bir insanım. 1 Mayıs’ta da alanda olmak istiyorum. Lütfen ameliyatımı öne alın” şeklinde derdini anlatıyor. Güzel anneye saygısı bir kat daha artan doktor, sadece ameliyatı öne almakla kalmayıp, özel oda ayarlıyor, özel odaya da onar onar hekim arkadaşlarını getirip, Güzel Ana’yla tanıştırıyor. 

“Evde ölmek istemiyorum” diyen Cumartesi Anneleri’nden Güzel Ana, son konuşmalarından birinde, annelere seslenmişti: “Biz yaz, kış, sıcak, soğuk demeden buradayız ve çocuklarımıza sahip çıkıyoruz. Asker ve polis anneleri de buraya gelse… Eğer tüm anneler birleşirse kimse ölmez ve analar ağlamaz.”

Güzel Şahin’in Bingöl’ün bir köyünde başlayan yaşantısı, onun istediği gibi sonlandı. Politik bir insanın cenaze töreninde rahatsızlandı.

Evinde ölmedi.

Şimdi Güzel Ana’nın “Dünyanın bütün anneleri birleşin” diye atan kalbi, insan hakları savunucularının taşıyacağı en değerli miras. 

Bizim Ulaş'lar...Şemdin Şimşir

"Bir acının izini sürdüm durmadan/ Aydınlık bir gelecek adına./ Geçmişte kalanı kitaplardan aldım/ Yaşadığımı koydum üstüne / Hayatı bir yoğun acıda kavradım..."

Bizimkileri anlatmak zordur, bizim Ulaş'ları, çünkü bizimkiler inançları uğruna ölümün eşiğinde bükülmeden duranlardır. Spartaküs, Marks, Engelslerle başlayan bizimkiler. İlk onlar direnç ve bilimle donatılar kavgayı, tarihin yasalarını, geleceğin yönünü yine onlar, yani bizimkiler çizdiler.

Bizimkiler, burjuvaziyi ilk kez iktidarda deviren, proletaryayı ilk kez muzaffer kılan Paris Komünar'larıydı. Bugünün Komünar'ları olan bizim Ulaş'lar...

Bizim Ulaş'lardı umudu yeniden yeşertmek üzere, tarihi bir kez daha ama bu kez yenilmemecesine yazmak üzere kavgaya atılmanın zamanıdır diyen. Sosyalizmin yenilgi ve zafer dolu tarihini yolumuza ışık ederek yürüyoruz. Geçmiş yenilgi ve zaferlerimizden çıkardığımız derslerle zaferimizin güvencesi olan yönelimleriyle adım atıyoruz.

Bizim Ulaş'lardı, bir dönemi kapatıp yeni bir dönemi açan. Ülkemizin sınıflar mücadelesinde Marksizm adına çöreklenmiş altmış yıllık reformist, revizyonizme dur deyip halklarımızın kurtuluş yolunu ortaya koyan öncülerimiz, Mahir'ler, Deniz'ler, İbo'lar ve Ulaştı sarılıp mavzere çarpışanlarımız. Ulaş'ça düştüğünde Arnavutköy'de. Binlerce fırtına yaratarak, isim oldu çocuklarımıza, inancımıza istim, canımıza can oldu.

Ve iz düşümünün, toprağa düşen filizin tohumları boy verdiğinde, barikatlarda, sokak çatışmalarında, Gezi ayaklanmasında günümüzün Dehak'larına karşı Kobanê'ye, Rojava'da boy veren filizler, aynı ruh, aynı coşkuyla, kararlıkla yine Ulaş'larımız sahnedeydi.

Çünkü onlar unutulmaya çalışılan, hüküm kurmuş, tortulaşmış solculuğun parçalanıp, yok edilmek, yok sayılan savaşkan sosyalizmin yeniden hatırlatanlarımızdı.

Orhan'la başlayan bir dönemin kapanması ve yeni bir dönemin başlamasının öncüleriydiler. Tıpkı önderlerimizin yetmiş bir çıkışı gibi. "Fedai bir kuşağa laik olma" şiarıyla fedaileşmek gerektiğini bilenlerimizdiler. Yanı başlarında süren mücadele ve yaşanan katliamları gözlerini kapayanlar, marksizm adına legalizmin, reformizm kulvarlarında boy gösterenler gibi bir devrimciliği, bir öncülüğü red edenlerimizdiler. Kürt özgürlükçülüğüyle ortaklaşarak Ortadoğu halklarıyla birlikte tarihinin tekerleğini terse çevirmek için fedai bir ruhla donanmak gerekliliğinin bilincinde olanlarımız. 
"Her ölüm erken ölüm değildir, devrimci adımların öncüsüdür" belirlemesiyle iyi biliyorlardı. Yetmiş bir çıkışı ve ardından yaşanan tıkanıklıklar ve yaşanan yenilgilerden dersler çıkarıp tıpkı Mahir'ler, Deniz'ler, İbo'lar ve Ulaş gibi şimdi kendi zamanlarında, Orhan ve Ulaş'larımız bir dönemi kapatıp yeni bir dönemi açmanın öncüleri oldular.

Onlar değil miydi dokundukları her yerde iz bırakanlar. En zor amansız koşullarda bile yüzlerinde tebessümü eksik olmayan, kendi gitmedikleri hiçbir yere yoldaşlarını yollamayanlar.

Yeni yönelim ve bir devrin kapatılıp yeni bir devrin açılmasında başta kendileri yürümeyi ilke haline getirenlerdiler. Soluksuz, sınırsız bir devrimcilik ve yaşamın her anında ona kilitlenmek hem savaşçı, hem önder komutanlaşmayı başaranlardı. Onlar sadece kendi dar grupsal çıkarları ve hesapları peşinde değillerdi. Böyle olmadıklarını da yaşam ve pratikleriyle her defasında gösterdiler. Çünkü aslolan grupsal büyüme değildi, aslolan köhnemiş, çürümüş bu vahşi sistem karşısında ezilen, sömürülen, yok sayılan haklarımızın kurtuluşu ve onun mücadele bayrağının en yükseklere çıkmasıydı. Bunun içindir ki birleşik devrim bilincinin yaratılması ve savunulması konusunda en çok çaba sarf edenlerimiz oldular. Türkiye işçi sınıfı ve ezilenlerin mücadelesinin Kürt halkının özgürlük mücadelesiyle bütünleşmesi olmadan başarının mümkün olmadığını kavrayan, kavratmak için emek sarf edenlerdi. Bunun içindir ki en amansız çatışmada; "Yaşasın Kürt ve Türk halklarının mücadele birliği" şiarını haykıranlardı. Gezi'den Kobanê'ye uzanan direniş çizgisinin öncü militan komutanıydılar.

İşte bu ruh ve perspektifiydi onları savaş alanlarında, cephelerden cepheye sürükleyen. Ortadoğu halkları ve Kürt halkıyla aynı yapı yerinde, aynı idealle bağımsızlık, demokrasi, sosyalizm kavgasının ortak idealinin savaşçısı olmak. Çünkü tüm dünya ezilenlerinin Komünar ruhuyla devrim yolunun yoldaşları olarak bakanlarımızdı. Karanlığa boğulmaya çalışılan halklarımıza ışık, zulüm ve katliamla yok edilmek istenen, teslim alınmak istenen insanlığa umut olup kavgamız sürüyor mesajı olmaları bundandır.

Bugün onların ardından methiyeler dizmek değil, onlara layık olmak, onların mücadelesini zafere taşımak ancak onlar gibi olmayı bilince çıkarmakla onlara layık oluna bilinir. Çünkü kendisini her şeyiyle mücadeleye adayanlar iyi bir savaşçı, iyi bir komutan olmakla kalmazlar, halkların dilinde türküleşirler...

Çok iyi biliyoruz ki mücadele bedel istiyor, bugün içinden geçtiğimiz savaş koşularında kavga her zamankinden daha büyük bir inanç, kararlılık, fedakârlık ve cesaret gerektiriyor. Düşenlerimize layık olmak, onların yerini doldurmak için daha ileriye atılmamız gerekiyor. Gidenlerimize layık olmanın yolu Komünarlar ruhuyla, onların emekleriyle şekillenen özgürlük güçleriyle onları yaşatmak, geliştirmek ve zafere taşımak görevi bizleri bekliyor. 

Şemdin Şimşir  

Hatun Tuğluk Ezilen Halkların Vicdanına Yer Etmiştir, Unutulmayacaktır! – İmera Fera Yeşilgöz

İnsanlık değerlerinin günbegün yok edilmeye çalışılması yeni değildir. Evvelden beridir, AKP iktidarı , iktidarını kendinden olmayanın yok edilmesi üzerine kurmuştur. İşçi sınıfının ve halkların sürekli ve yeniden sömürülmesi ile güç elde etmiş ve bu gücü gerçekleştirdiği katliamlarla, toplum içerisinde kutuplaşma ve beraberinde ayrıştırma yaratarak elinde tutmayı hedeflemiştir.

Faşizm, beslendiği temelin gereği olarak kendisini zorla devam ettirmek durumundadır. AKP-IŞİD faşizmi bu gerekleri en açık haliyle ortaya koymaktadır. Çünkü açık bir diktatörlük biçimidir de aynı zamanda. Bu gerekleri gerçekleştirecek taraftarları kendisine yaratmak devamlılığının dayanağıdır. Ülke içerisinde çok fazla geriye gitmeden yaşananlara baktığımızda kendilerini bir yanlış düzelticisi olarak görüp müdahale edenlerin hepsi AKP-IŞİD faşizminin bir ürünü olarak varlardır.

Şort giyen kadınlara fiziksel şiddet uygulanması , başfaşist Erdoğan’ın cinsiyetçi söylemleri, esasında kendi tabanına verdiği talimattır. Son olarak yine başfaşist Erdoğan’ın her gün Kürt halkına yönelttiği nefreti tabanında karşılık buldu ve HDP Mv. Aysel Tuğluk’un annesi Hatun Tuğluk’un cenazesine faşistler tarafından saldırı gerçekleşti. Gerçekleşen saldırı sonucunda cenaze, Dersim’de gömülmek üzere gömüldüğü yerden çıkarıldı.

Bu durum bile-isteye sistemli bir şekilde gerçekleştirilen bir eylemdir. Gerçekleştirilen bu eylem, AKP-IŞİD faşizmine karşı savaşan ve bu uğurda ölümsüzleşen Türkiyeli devrimcilerin soluksuz bedenlerini aylarca sınırda bekleten zihniyetin ürünüdür. Aziz Güler yoldaşımızın bedeni 59 gün, Eylem Ataş yoldaşımızın bedeni 101 gün sınırda bekletildikten sonra doğup büyüdüğü topraklara uğurlandılar. Muzaffer Kandemir yoldaşımızın bedeninin bekletilmesi 140 günü aşmış ve ardından yoldaşımız Rojava topraklarında defnedilmiştir. Bedrettin Akdeniz, Aziz Güler yoldaşlarımızın mezarlarına tıpkı HDP Mv. Aysel Tuğluk’un annesi Hatun Tuğluk’un cenazesine gerçekleştirilen saldırı gibi faşist gruplar tarafından saldırı gerçekleştirilmiştir. Bakur Kürdistan’da gerçekleşen özyönetim direnişlerinde devlet güçlerinin açtığı ateşle katledilen Taybet Ana’nın cenazesini almak isteyenlerin üstlerine devlet güçleri ateş açarak engel olmuş ve cenaze 7 gün boyunca sokakta bekletilmişti. Ekin Wan önce devlet güçleri tarafından işkenceyle katledilmiş, sonrasında cenazesi çıplak bir biçimde sokak ortasına atılmıştı. Hacı Lokman Birlik’te devlet güçleri tarafından katledildi ve bedeni akrep aracının arkasına bir iple bağlanarak metrelerce sürüklenmişti. Bir anne, sokağa çıkma yasağı olduğu için evladını defnedememiş, çocuğunun cenazesini günlerce buzdolabında saklamak durumunda kalmıştı.

Başfaşist Erdoğan bu saldırı -özelinde cenazelere yönelik- biçimini, devrimcileri ideolojik ve iradi olarak teslim alamadığı için kullanmaktadır. Ve sürekli olarak bu saldırı biçimi üzerinden örgütlenerek zeminini dinamik tutmaya çalışmaktadır. Olaylara müdahale etmek, bu saldırıların karşısında durmak insani yönlerini kaybetmeyen herkes için görevdir. Olaylara tepkisiz kalmak insanın kendi ve toplumsal değerlere yabancılaşmasıdır. Bunun sonucu insanlıktan uzaklaşmaktır. Devlet tarafından yaratılmak istenen tam manasıyla budur; birer mahluk yaratmak. Biz buna teslim olmayacağız.

Faşizme karşı direniş talimatı içimizdeki Özgürlük Gücüdür!

Şort giyen kadınlara saldıran, cenazelerimize saldıran faşistler özgürlük gücünü hisseden herkesin hedefi olmalıdır. Faşist güruhun insanlık değerlerine gerçekleştirdiği bu saldırıları kabul etmeyen herkes için gerekli talimat içimizde bulunan ÖZGÜRLÜK GÜCÜDÜR.

Erdoğan iktidarı ile mücadele faşizm ile mücadeledir. Faşizm ile mücadele halkların, işçi sınıfının, gençlerin örgütlülük zemininde cepheleşmesi ile mümkündür. Herkes faşizme karşı direniş cephesinde yer almalıdır. Özgür yaşamdan başka yaşam yolu yoktur. Özgür yaşamın örgütleyicileri olan ÖZGÜRLÜK GÜÇLERİ ezilen halklardır, işçi sınıfıdır, kadınlardır, gençlerdir, Alevilerdir. Mutlak zaferimizin kesinliğine olan inancımızla alanlarımızı savunalım, Özgürlük güçlerini örgütleyelim. AKP-IŞİD faşizmini ezelim!

İmera Fera Yeşilgöz 15.09.2017 

Sınıf Bilinçli Proletarya Hareketi Bir Emektarı Olan Serdar Can' Kaybetti!

Her ölüm çok erkendir denilebilir. Serdar yoldaş için de öyledir. Daha verim verecek çağda, daha yapılacak çok işleri vardı ama bir kalp krizi onu beklenmedik şekilde aramızdan aldı. 

Serdar Can, 1961 doğumlu, daha 56 yaşında  genç sayılabilecek bir yaşta onu yitirdik. Serdar yoldaş, Kulp ilçesi Araşka köyünden olup 1920'lerde Amed'e göç etmiş kalabalık bir ailenin oğludur.

Nenesi Ermeni soykırımında tesadüfen hayatta kalanlardan, dedesi Kürt olan aileden gelmektedir. Her iki ulusun soykırımının acılarıyla büyüdü. Bunun da etkisiyle genç yaşta siyasetle tanıştı. Siyasi mücadelede eski TKP-İGD ve sonra kısa süre Kıvılcım'cıların Vatan Partisi ile ilişkisi olduktan sonra 1979'da Proletarya hareketinin görüşlerini benimsedi. Sıkıyönetimin ağır koşulları altında siyasi faaliyetlerini sürdürdü. 1979  ortalarında Siverek çatışmalarından sonra 1980 darbesi gelince kırsal alanda gerilla faaliyetine katıldı. 24 Ocak 1981'de Amed /Hazro ilçesine bağlı Kırmataş (İhsan Parçacı'nın)  köyünde yapılan bir ihbar sonucu devlet güçleriyle çatışma da Hüseyin Aslan ve İhsan Parçacı katledilmiş, Serdar da yaralı esir düşmüştü.

Serdar, yaralı olmasına rağmen aylarca ağır işkencelerden geçirilip tutuklanarak “Diyarbakır E tipi cezaevi”ne götürüldü.

Tutuklandı ama herkesin bildiği gibi "Diyarbakır" hapishanesi yıllarca siyasi şubedeki işkenceleri aratır durumda oldu. Hapishanenin yıllar süren sistemli ağır işkence, baskı ve teslim alma saldırılarına karşı direnen direnişçilerle birlikte oldu. Hapishane devrimci tavırlarını,  mahkemelerde meydan okuyucu tavırlarını sürdürenlerden oldu. Açlık grevleri, sürgünler yıldırmadı. İdamla yargılandı. Hapisteyken Parti Üyeliği kabul edilmişti. 1991 şartlı tahliyesiyle çıktı. Hapishaneden çıkınca mücadelesine  kaldığı yerden devam etmekte tereddüt etmedi.  Partisinin 1991  4. Konferansının Alt Konferansında yoldaşları onu delege olarak seçmişlerdir. Yoldaşları onu  4.Konferansta  MK'ne seçmiştir. Askeri komisyon da görev vermişlerdir. O dönem Ortadoğuda olan kampa görevli olarak göndermişlerdir. Bir süre sonra geri çekilmiştir. Ama partisine zarar verici, güvensizlik geliştirici yol ve yöntemlere başvurmadığı gibi, bu yönlü yanlışlara eşlik etiği duyulmamıştır.  O partisinin görüşlerinden ve çeperinden uzaklaşmamıştır.  Son dönemin parti yıkıcısı tasfiyeci darbecilerine karşı partisini sahiplenme çabasını veren  yoldaşlardan olmuştur.  Parti çevresinde bir aydın olarak, devrimin bir emektarı olarak son nefesine kadar devrimci kalmasını bilmiştir. Onu hiç bir zaman unutmayacağız.

Başta eşi, Zöhre olmak üzere aile çevresi ve yoldaşlarının acısını paylaşıyor, aramızdan ayrılan yoldaşların bizlere bıraktığı emaneti onurla taşıyarak onları kavgamızda  yaşatacağımıza söz veriyoruz.

Emek kahramanı, Amed zindanı direnişçisi Serdar Can ölümsüzdür. Onu mücadelemizde yaşatacağız! 

Mücadele Arkadaşları 

Sayfalar