Cumartesi Nisan 29, 2017

Partizan'dan

Partizan'dan; Gündem ve güncel gelismelere iliskin politik aciklamalarin yazilar.  

 

Devrilen “Çözüm” Masası Ve Topallayan Barış Süreci Üzerine…

7 Haziran seçimlerinin yaklaşması ile birlikte, seçimler ve ardından gelişecek süreç de şimdiden görünür hale gelmeye başlamıştır. Anketlere yansıyan rakamlar AKP’nin, son süreçte daha da ivmelenen gerilemesinin resmiyken, Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı ardından yaşanan AKP içerisindeki çatırdamalar ve güvensizlik iklimi bu gerilemeyi büyütmektedir.

Tüm bu tablo içerisinde ise, Kürt Hareketinin on yıllara yayılan mücadelesinin sonucu olan ve AKP’nin de büyük beklentilerle yaklaştığı “barış ve müzakere” süreci, AKP’nin kaderi açısından belirleyen pozisyondadır. Erdoğan’ın başkanlık hayalleri kurduğu bir süreçte, alanlarda “400” milletvekili istediği bir dönemde, bu belirleyici pozisyondan ötürüdür ki, AKP en çok da bu alanda kart oynamakta, kaderi ile imtihanı olacak olan seçimlerde, kendi saflarını sıklaştırmak adına bu alandan gerilimi yükselterek girmektedir.

Tüm bunların son görüngülerinden olan “barış ve müzakere” süreci açısından ciddi kırılmalar yaratan bir dizi gelişme de, son günlerde yaşanmıştır. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Kuveyt dönüşü yaptığı “çözüm masası da yok, Kürt sorunu da yok” ve ardından İmralı Müzakere Heyeti’nin yaptığı “masa devrildi, süreç hükmünü yitirdi” içerikli açıklamalar, bu gelişmelerin topluma yansıyan ve seçimler sürecinde de belirleyici etkide bulunacak olan gelişmelerdir.

AKP’nin son sığınağı: Kaos

Seçimlere bir ay kala gerçekleşen bu açıklamaların, kuşkusuzdur ki ne Erdoğan’ın iktidar merakı ile açıklanacak hali vardır, ne de egemenlik sevdası ile. Olayın kodları, AKP’nin seçim sürecine yaklaşımı ve toplumsal dinamiklerin bu seçimlerde nasıl konumlandığı ile ilintilidir.

Şöyle ki, AKP’nin 12 yıllık iktidarı boyunca Kürt sorununu temel bir politik argüman olarak işlediği bilinmektedir. Özellikle 2007’den beri süren çatışmasızlık iklimi AKP’nin iktidarının sürdürülebilirliği açısından işlevsel bir alan olagelmiştir. Tüm bu süreç içerisinde ise AKP bu sorunu, kendi hareket salahiyeti açısından işlevsel olarak kullanırken Kürt hareketini ise özellikle KCK operasyonlarından da görüleceği gibi sürekli bir markajlama çabasında olmuş ve özü imha ve asimilasyona dayanan faşist saldırganlığı çeşitli biçimlerde (Roboski katliamı vb) sürdürmüştür.

Temel eksen böyle olması ise süreci ve sürece AKP’nin mecbur kılındığını gölgelememektedir. Şöyle ki, temeli açıktan Kürt ulusunun reddine dayanan TC klasiği çizgide yaşanan değişim ve bunun egemenleri müzakere çabasına zorlaması, Kürt Ulussal Mücadelesi’nin ürünüdür. Ancak gelinen aşamada bu tablo varlığını korurken, AKP’nin sürece yaklaşımı ise üstte bahsettiğimiz temelden ayrılmamıştır.

Bu ahval içerisinde ise, AKP kendi gerilemesinin kaynağında, özellikle de HDP’nin son süreçte yakaladığı gelişimle de birlikte bu konuyu görmektedir. Zira bilinmektedir ki, Rojava Devrimi ve Kobanê Direnişi ile birlikte, AKP’nin devreye soktuğu hiçbir araç bu gelişimi engellememiş; AKP eliyle üretilen yolsuzluk ve faşist saldırganlığın artması HDP’nin çekim merkezi olmasını sağlamıştır.

Tam da bu temelde, Ortadoğu yöneliminin çökmesi, parti içi bunalımların da artmasına paralel AKP, durduramadığı bir gerileme evresine girmişken HDP’nin barajı aşma sinyalleri vermesi, hükümeti de toplumsal gerilimi arttıracak bir dizi adıma itmiş bulunmaktadır. Bunun en çarpıcı görüngüsü ise, Ağrı’daki askeri operasyon ve sonrasında yaşananlardır. 15 askerin açıkça ölüme terk edilmesi toplumu yeniden bir provokasyon ortamına itme çabasının ürünü iken, buradan umduğunu çıkartamayan hükümet şimdi de “masadan onlar kalktı” yaklaşımı ile kendi tabanında safları tahkim etmeye girişmiştir.

AKP’nin yeniden çatışmalı bir süreci göze alabilmesi, kendi ipini çekmesiyle eşdeğerdir ancak hükümetin iç dinamiklerinde yaşadığı sarsıntı, gerilimden beslenen bir ortamı ihtiyaç haline getirmektedir. Tıpkı Kobanê serhıldanı sonrasında olduğu gibi, AKP her gerileme yaşadığı dönemde saldırganlık düzeyini arttırmayı borç bilmektedir.

Zira bilinmektedir ki,  parti içerisindeki güvensizlik hali ve bunun AKP tabanında bulduğu yansıma, AKP açısından gerileme ve güç kaybı demek olup; bu da, buradan HDP’nin kazanımla çıkması ise “hedef 2023 konseptine” darbe anlamı taşımaktadır.

“HDP’nin barajı aşması tehlikelidir”

Bu nedenledir ki, Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan seçimlere dair yaptığı bir açıklamada “HDP’nin barajı aşması tehlikelidir” demektedir. Yani temel kaygı, hükümetin yaşadığı gerilimden, parti içi çatışmalardan sıyrılmak adına, ülkeyi kaosa sürükleme girişimidir. Yani AKP’de görmektedir ki, güncelde AKP sultasını yıkacak tek güç HDP’dir ve bu nedenledir ki böylesi bir süreç ihtiyaç haline gelmiştir.

Ve HDP…

HDP ve müzakere heyeti açısından ise açıklama isabetli ve seçim sürecinin temel kaygılarına uygun bir niteliktedir. Kastımız, HDP güçleri açısından uzlaşı yolundan radikal bir kopuşun gerçekleştiği şeklinde gerçek dışı bir yorumda bulunmak değildir. Ancak görünen odur ki, AKP’nin krizini derinleştiren bu adım, iktidar sultasına ve onun oyalayıcı hamlelerine güçlü bir darbe niteliği taşımaktadır.

Ek olarak, seçimlere ramak kala atılan bu adımla, HDP güçleri sadece hükümetin maskesini düşürmemiş, aynı zamanda seçimler ve sonrası süreç için safları sıklaştırarak, daha güçlü mücadelelere hazırlanarak (kendi niteliğine uygun şekilde) “AKP’ye ve Başkanlık sistemine geçit vermeme” mücadelesine daha fazla kenetlenme mesajı da vermiştir.

 

P/C’nin kuyunun dibinde gördügü gökyüzü!

Yürüyüş dergisinin 29 Mart 2015 tarihli 462. sayısında “Partizan’da tercihini parlamentarizmden yana yapmıştır” başlıklı bir eleştiri yazısı yayımlandı. Bu eleştiriye dair edinilen ilk izlenim, Yürüyüş ve P/C’nin ideolojik-politik mücadele yürütürken, meseleyi sadeleştirerek anlatmakla yüzeyselliği ve sığlığı iç içe geçirmeye devam ettiğidir. Çoğu zaman olduğu gibi de fena halde karıştırmayı sürdürdüğüdür.

Okurun anlayabilmesi için sorunu sadeleştirmek, meselenin özünü yakalamak önemlidir. Ancak Yürüyüş meseleleri sade bir dille anlatmaya çalışırken yüzeyselleştirip, çiğleştirmektedir. Sade anlatmak yüzeyselleştirmeden yapıldığı zaman anlamlı olur. Sade anlatım, meselenin çok yönlü ve karmaşık yapısını derinlikli çözümlemenin önünde engel değildir. Ama küçük-burjuva, idealist anlayış sade anlatmaya çalışsa da, sorunu derinlikli analiz etme yeteneğini çoğu zaman beceremez. Bu anlayışın sade anlatma derdi, idealizmin basitliğini üretir. Yürüyüş ve P/C, bu topraklardaki devrimci hareketler içinde bu tarzın öncü kurmayı olma onurunu kimseye bırakmamaktadır.

O, karmaşık ve çok yönlü çelişkilerin özüyle değil ilk yarattığı algıyla ilgilidir. O sebepten bilgiye ulaşmada, algısal bilgiden ussal olan bilgiye geçmeyi beceremez ya da bu kaygıyı taşımaz. Algısal bilgiyle meselelere yaklaşmak kolay olandır çünkü! P/C için bu bir tercih değildir. Onun sınıf karakteriyle ilgilidir. Küçük burjuva sınıfın üretim ilişkilerinin yarattığı siyasal, ideolojik, felsefi, teorik konumlanıştır onunkisi! Bu sınıfın devrimci damarı olan P/C,politik olarak sol sekterizmden, felsefi olarak iseidealizmden muzdariptir. Bu onun tercihi değil kaderidir. Ve daha da kötüsü P/C bu kaderiyle övünmektedir!

Kendi Gündemini Yaratma Komedisi ve Gerçekler!

P/C çizgisinin savunucusu Yürüyüş’ün Partizan’a yönelik bahsi geçen eleştirisine de; başlıktan başlayarak yazının sonunda yapılan çağrıya-“davete”- kadar bu yaklaşım sinmiştir.

Yazının başında tüm sol hareketin P/C hariç esas gündemi seçimlerdir diye başlayan bir tespit yapılmaktadır. Bu kendine bir övgü diğerlerine eleştiridir. Seçimler genel olarak sol hareketin değil tüm ülkenin gündemidir. Eğer geniş kitlelerin içine dâhil olduğu seçim gibi politize olmuş bir gündemi politik bir örgüt gündem dışı tutuyorsa o örgüte politik örgüt demek dışında sanırız her şey denebilir!

P/C seçimleri politik bir gündem olarak ele almayı “günah”görüyorsa bizim ona tavsiyemiz politik bir örgüt olma gerçekliğini sorgulamasıdır. Sorun seçimi esas gündem yapma değildir! Nasıl gündem yaptığındır? Ezilen toplumsal kesimlerin sorunlarının da tartışıldığı bu politik gündeme, ezilenler lehine, devrim lehine çevirecek şekilde dâhil olmaktır. Asıl günah böylesi bir politik ortamdan devrimci bir hareketin azade olmaya çalışmasıdır.

P/C bu günahı işliyor mu? Söylemine rağmen hayır! Peki tutarsız olmak pahasına bu eksende demagoji yapıyor mu? Kesinlikle evet! Yürüyüş’e şu aynayı tutalım: Arkadaşlar, siz bu gündemden uzak durmak istesenizde, o gündem sizden uzak durmuyor. Yani sizin iradeci idealizminiz bile buna engel olamıyor. Ve maalesef seçim sizin de gündeminiz! Üzgünüz gerçek bu!

Reformizmi Ararken Zücaciye Dükkanındaki Fil Gibi Olmak!

Yürüyüş Partizan’ın 7 Haziran seçimlerinde HDP’yi destekleme tavrını “parlamentarizm”, “reformizm” olarak görmektedir. Partizan’ın destek tavrını belirlerken sıraladığı gerekçelerin gerçek nedenini şöyle tespit etmektedir: “devrim-iktidar hedefinden uzaklaşmalarıdır. Uzaklaştıkları içinde düzenin demokrasicilik oyununun bir parçası olma güzergâhına girmişleridir.” Yazının devamında bunun hangi tarihsel dönemde başladığına dair tespitlerde var. 2000 yılında F tipi hapishaneler ve Ölüm Orucu sürecini ele alışın, buna politik zemin sunduğunu ve bugün içinde artık karakterize olduğunu iddia etmektedirler.

Partizan’ın genel seçimlerde HDP’yi desteklemesinden parlamentarizm, reformizm, Kürt ulusal hareketinin kuyrukçuluğunu yapma gibi köşeli tespitler yapmak devrimci ciddiyetle bağdaşmaz. Eleştiriler, reformizmin, tasfiyeciliğin, parlamentarizmin etkisinde kalmak, buna karşı doğru bir politik konumlanış alamamak gibi eleştiriler değildir. Eleştiri artık Partizan’ın parlementerist, reformist çizgiye kaydığıdır!?

Reformizm sistemleşmiş uzlaşmacı, legalist, sistem içi olanaklarla emekçiler lehine yeni sosyal-ekonomik koşulların gerçekleşmesini savunan ideolojik-siyasi bir çizgidir. Bir hareketin bu karakterde olduğunu tespit etmek için genel çizgisine, pratiğine ve sosyal-toplumsal sorunların çözümüne yönelik yol-yöntem ve araçları nasıl tespit ettiğine bakmak gerekir.

Reformizm iki yönlü kendini gösterir. Birincisi, ezilen geniş kitlelerin sosyal, siyasal, ekonomik yaşamını ve çıkarlarını iyileştirme mücadelesini devrimin karşısına diker. Bunu barışçıl, uzlaşma ve evrim yoluyla uzun erimli bir değişim olarak görür. Bu bağlamda siyasal iktidar biçiminin zor yoluyla değişimini inkâr eder.

İkincisi ise, zorun tarihsel rolünü kabul eder. Ancak bunu toplumsal-sosyal gerçeklikten kopararak belirsiz bir döneme, olgunlaşması gereken koşullara bağlar. Yine zor, kimi reformist anlayışın elinde uzlaşmak, sistem sınırları içinde hak elde etmek eksenine oturan bir araca dönüşür. Her ikisinde de siyasal çizgi iktidarı almak, sınıfsal ya da toplumsal sorunu tam anlamıyla çözmek eksenine oturmaz. Reformizm bu iki karakterle kendini gösterir.

Reformizmi tespit etmek için parlamentonun kullanılması, reformlar ekseninde mücadele örgütlenmesi, barışçıl biçime bürünmüş faaliyetler vs. belirleyici değildir. Meseleyi bununla sınırlamak MLM ustalar, devrimi gerçekleştirmiş komünist ve devrimci örgütlerde dâhil hepsini reformist ilan etmek anlamına gelir.

Partizan’ı HDP’ye destek sunduğu için reformist ilan etmek yüzeysel bir reformizm kavrayışının ve diyalektik materyalizmle arasına mesafe koymanın sonucu olabilir ancak! Ya da eleştirmek için gerçekleri çarpıtmak, meselelere devrimin çıkarıyla değil de küçük burjuvazinin “ben”iyle bakmak gerekir.

P/C’nin Diyalektik-Materyalizme Karşı Suikast Girişimi: Kürt Hareketini Kavrayışı!

Şunu bir defa tespit edelim; Kürt ulusal hareketi genel siyasi çizgisiyle reformist bir ulusal harekettir. Ulusal soruna dair paradigması ve çözüm anlayışı, uzlaşmanın esas çatışmanın tali olduğu yönlü felsefi yaklaşımı, toplumsal kurtuluş paradigması, silahlı mücadeleyi ele alış biçimi, onun reformizmini karakterize eder. Ancak Kürt ulusal hareketi aynı zamanda demokratik niteliklere haiz ilerici bir harekettir.

Partizan, Kürt ulusal hareketinin demokratik talepler içeren mücadelesini desteklemekte ve sahiplenmektedir. Kürt ulusal sorunu gibi toplumsal katmanların üzerine çöreklenmiş, faşist-gerici sınıfların şoven politikasını üretmenin aracı haline gelmiş ve sosyal ilerlemeyi tıkayan bir sorunun; reformlar yoluyla hak elde etme mücadelesinin bir parçası ve unsuru olması gerçekliği ortadadır. Bu devrimci, demokrat herkesin omuzlaması gereken bir sorumluluktur.

Ancak Partizan Kürt ulusal sorununun sahici ve gerçek çözümünde Kürt ulusal hareketinden köklü şekilde ayrılmaktadır. Reformların sorunu çözmeyeceği, Kürt ulusunun bağımlı ulus yapısını ortadan kaldırmayacağını, Türk egemenlerinin ezen ulus egemenliğinden vazgeçmeyeceğini öteden beridir savunur. Bu eksende bu sorunun bir uzlaşmaz karşıtlık olduğunu, sorunun tam çözümünün de Özgürce Ayrılma Hakkı’nın sağlanması olduğunu kabul eder.

Bu temel tezleri üzerinde Kürt ulusal haklarının reformlar yoluyla iyileştirilmesi mücadelesine sırtını çevirmez. Kürt ulusal hareketinin öncülük ettiği bu talepler karşısında tavırsız değildir Partizan! Bunun sokak, anfi, dağ, meydanlarda yankılanmasının yanında olduğu gibi, koşullara-duruma göre bu hareketin özgürce siyaset yapma talebi, parlamento aracılığıyla demokratik reformcu talepleri dillendirmesinin yanında olur. Birincisi esas iken ikincisi tali ve duruma göre değişen, koşullar göz önüne alınarak taktik politika olarak yaşama geçer. Ancak her ikisinide gerçekleştirirken belirlediği devrimci politika ve yönelime tabi kılar. Esas devrimci görevlerinin bir yan unsuru olarak ele alır.

Ancak Kürt ulusal haklarının reformcu temelde gerçekleşmesini desteklemeyi seçimleri-parlamentoyu dışında tutarak değerlendirmez. Bu ele alış reformizmle araya çekilmeye çalışılan yapay bir çizgidir. Bunu desteklemek reformist yapmayacağı gibi bunu desteklememekte bir siyasi hareketin reformist karakterini ortadan kaldırmaz. ÖDP, TKP gibi reformist partiler HDP’yi desteklemediği için nasıl reformist olmaktan çıkmıyorsa, Partizan’da desteklediği için reformist olmamaktadır. Ya da P/C gibi Kürt ulusal hareketine “milliyetçi” deyip, araya kalın çizgiler çekince devrimci olunmuyor!

PC’nin Haklılık İçeren Kaygısı!

Partizan kuşkusuz bu süreçte reformları destekleme ve bunun için mücadele ile reformizm arasındaki ince çizgiyi daha fazla gözetmekle yükümlüdür. Yürüyüş’ün şu tespiti bir yanıyla doğrudur ve bizce tartışılması gereken esaslı noktalardan biridir: “HDP’nin seçim barajını aşması mücadelenin hangi ayağına olumlu etkide bulunacaktır? Halkların gerçek kurtuluşunun biricik yolunda silahlı mücadeleyi mi yükseltecektir? Yoksa ‘reformlar için değil, devrim için, iktidar için’ de anlamını bulan pratik mücadeleyi mi geliştirecektir? Ya da Türkiye halklarının ekonomik, demokratik mücadelesinin önünü mü açacaktır.”

Evet, sürecin genel karakteri reformist, uzlaşmacı, tasfiyeci ve parlamentarizm eksenlidir. Bu güçlü bir ideolojik dalgadır. Devrimci hareketler açısından mücadelenin olabildiğince güçlü yapılması gereken bir yanıdır. Bu reformist, uzlaşmacı, tasfiyeci sürecin motor gücü ise kuşkusuz Kürt ulusal hareketidir. Sadece Kürt sorununun değil sosyal ve toplumsal devrimin çözeceği sorunsalların da parlamento, barışçıl biçim ve uzlaşma ile çözüleceğine dair bir rüzgar yaratmaktadır. Ezilen geniş kitlelerin bu bağlamda radikal, devrimci söylemlerle sistemiçileştirilmesi odaklı bir çizginin temsilcisidir.

Bu süreç aynı zamanda silahlı mücadeleye yönelik bir ideolojik saldırıyıda içermektedir. Zira hedef ve amaç silahlı mücadelenin tasfiye edilmesidir. Kürt ulusal hareketi merkezli gelişen bu akımın genel politik iklimi ve devrimcileri etkilememesi düşünülemez. Yürüyüş’ün bu eksende belirlemeleri ciddiye alınması gereken ve doğruluk payı olan belirlemelerdir. Sürecin demokratik hakların gelişmesi olanağını sağlayacağı ne kadar gerçekse, ideolojik olarak tasfiyecilik, silahlı mücadelenin kuşatılması, reformizm, barışçıllık da bir o kadar gerçektir. Bu tehlikelere karşı uyanık olmak her devrimcinin görevidir.

Ancak P/C meselenin bu yanını görürken demokratik hak ve özgürlük olanaklarının gelişmesine el veren yanını külliyen ret etmektedir. “HDP’nin seçim barajını aşması(ya da aşmaması)halkların devrim mücadelesine hiçbir olumlu katkıda bulunmayacaktır” diyerek tek yanlılıktan kurtulamamaktadır. Reformların olması, bu eksende kazanımlar elde edilmesi devrimci sürecin ürünü olduğu gibi aynı zamanda hem toplumsal gelişmeye hem de devrim mücadelesine dolaysız katkı sunar. Bu objektif bir gerçektir. Bunu ret ettim demekle yok sayılmaz.

Partizan’ı P/C anlayışından ayıran noktalardan birisi sorunu ikiye bölmesidir. P/C bu açıdan idealizmi, Partizan ise diyalektik materyalizmi savunmaktadır. P/C’nin öğretisinde esas ve tali ayrımı, şeylerin ikili karakteri gibi bilimsel ele alış yoktur. O her şeyi tek yanıyla ele alır ve onun hapishanesinde mahkûm kalır. Bu sorunda da bu hapishaneye tıkılmış görünmektedir.

Burada P/C’nin HDP meselesinde düşüncesini yönlendiren dillere destan sosyal-şoven yanını da eklemek gerekir. Kürt hareketinin demokratik muhtevasına yönelik gözlerini ısrarla kapatması ya da buna olabildiğince miyop bakışı söz konusudur. Bu noktada emperyalizm meselesi ve emperyalizmle ilişkiyi dayanak yapmaktadır. Evet, emperyalizme karşı konumlanış bir hareketin demokratik niteliğine dair temel barometrelerden biridir.

Ancak P/C, Kürt ulusal hareketinin bu ilişkisini de yine tek yanlı ele alarak sunmaktadır. Kürt hareketinin emperyalist güçlerle kurduğu her ilişkiye kestirmeden işbirlikçilik olarak sunmaktadır. Oysa gerçeğin bilgisine bu yöntemle ulaşılamaz. Eğer meseleye öyle bakacak olursak Stalin’in ABD ve İngilizlerle İkinci Paylaşım Savaşı’ndaki ilişkisi, Mao’nun ABD Başkanı Nikson’la 70’lerde kurduğu ilişki de aynı yaklaşıma kapı aralar. Ya da kendilerine göre sosyalizmin son kalesi Küba’nın ABD ile bugün kurduğu ilişki, Raul Castro’nun Obama ile kamuoyu önünde el sıkışması da daha büyük bir işbirliği ve günah olarak görülmelidir.

Ama hayır arkadaşlar! Emperyalist güçlerle görüşmek, belli diplomatik ilişkiler geliştirmek ve hatta taktik yakınlaşmalar emperyalizmle işbirliği anlamına gelmez. Emperyalizmle işbirliği demek stratejik bir tercihi tespit etmek üzerine kurulur. Bunun içinse sadece görüşmeler yapmak vs. kanıt olamaz. Ancak Kürt ulusal hareketinin taktik politikaları eleştirilebilir, stratejik yakınlaşmaya kapı aralayan muhtevaları hedefe konabilir. Ki bu noktada bizimde eleştiri ve kaygılarımız vardır. P/C her konuda olduğu gibi bu nokta acımasız köşeli tespitler yapıp, sonrada emperyalizm testini işaret ederek sonuca ulaşıyor. Bunun arka planında ise derinlere işlemiş bir sosyal-şovenizm kodları vardır.

Anlaşılsın Diye: Reformizmin Değil Reform Mücadelesinin Yanındayız!

Peki, Partizan reformist bir hareketi niye destekler? P/C’nin anlamadığı ve kabullenmediği, reformizm sonucu çıkardığı bu meseleyi berraklaştıralım. Ulusal sorun Lenin yoldaşın deyimiyle “toplumsal gelişimin önündeki en büyük engellerden biridir.”Bu bağlamda ulusal soruna yaklaşım oldukça hassas dengelerde kurulmalıdır. Ulusal hareketin reformist çizgiye kayması bu hassasiyeti ortadan kaldırmaz.

Ulusal hareketin reformist çizgisi; tekçi, faşist biçimde tahkim edilmişezen ulus şovenizmine karşı, ulusal hak ve toplumsal gelişmeye tekabül eden, demokratik muhtevalı bir özerklik anlayışını savunmaktadır. Bunun karşılığında ise silahlı biçimi sonlandırmayı taahhüt etmektedir. Ulusal sorunda bir ilerlemeye denk düşen ancak altını çizerek vurgulayalım gerçek çözümünü içermeyen bu yaklaşım bir hareketin tercihidir. Bu tercih belirlendikten sonra komünist-devrimcilerin görevi buna karşı politik bir konumlanış belirlemektir. Bu yönelime karşı tavrını ve yaklaşımını ortaya koymaktır. Lenin yoldaşın bize öğrettiği budur.

Anlaşılması için Lenin yoldaştan bir alıntı zaruridir: “Kuşkusuz hiçbir Marksist -hatta tutarlı hiçbir demokrat bile- Avusturya tacının topraklarını ve (Avusturya tacının toprakları kadar kötü olmamakla birlikte, gene de çok kötü olan) Rus eyalet ve ilçelerini savunmaz ve bu eskimiş idari bölünmeler yerine halkların ulusal bileşimini olanaklar ölçüsünde göz önüne alan yeni bölünmeler kabul etme gereğine karşı çıkmaz. Ve en sonu kuşkusuz, küçücük olsa bile, türdeş ulusal bileşimi olan ve çevresinde, aralarında kuracakları her türlü ilişkiler ve özgür derneklerle, ülkenin ve hatta dünyanın ayrı ayrı noktalarına dağılmış olan o ulusal topluluktan insanların birleşik halde hareket edebilecekleri özerk küçük idari bölünmeler yaratmak, her türlü ulusal baskıyı ortadan kaldırmak için son derece önemlidir. Bütün bunlar tartışma götürmez ve bunlara ancak gerici ve bürokratik bir açıdan karşı çıkılabilir.” (UKTH, Sol Yayınları, 7. Baskı, s. 53-54).

Bu bizim ülkemizde faşist tekçi yapının parçalanması olarak uyarlanabilir. Kuşkusuz böylesi bir özerkliğin ulusal baskıyı tam ortadan kaldırmayacağı, ancak Kürt ulusal haklarının gelişmesinde ve gerçekleşmesinde yeni bir demokratik durum olacağı açıktır.

P/C’nin önemsemediği ancak Partizan’ın önemsediği nokta burasıdır. Buna gerici ve bürokratik temelde ya da silahlı mücadelenin tasfiyesi gerekçesiyle devrimci gerekçelerle karşı durmayı, bunu yok saymayı Partizan kabul etmemektedir. Kürt ulusal meselesinde demokratik gelişimi önemsemektedir. Bunun tasfiyecilik içeren yanına karşı ideolojik tutum ve gerçek devrimci çözümü savunurken, aynı zamanda ileri olan muhtevaya dönem itibariyle somut destek vermeyi devrimin, sosyal gelişimin gereği olarak görüyor. Parlamento ayağıda olan bu reform mücadelesini, Partizan mücadele konusu yaparken; HDP’nin reformist sistem içi karakterine karşı kendi devrim iddiası ve programını esnetmeksizin sürdürme amacı taşımaktadır.

Kuşkusuz bu destek ve sıkı ilişkilenme biçiminin politik risklerinin olmadığına dair idealist bir tutum takınmayacağız. Reformizm, barışçıllık, parlamentarizmin temsilcilerini desteklemek bu hastalıkların bulaşma, devrimci faaliyeti belli oranda zehirleme riskleri vardır. Ancak Partizan bu riskleri göze alarak, bunlarla mücadele etmeyi benimseyerek, reformlar eksenine oturan mücadeleyi devrim mücadelesinin parçası haline getireceği iddiasına sahiptir. Çünkü kendi devrim çizgisinde, Halk Savaşı’nda, silahlı mücadelenin gereklerinde esnemediği zaman taktik politikasını, elle tutulur bir sosyal gelişimin ve demokratik kazanımları içeren bir mücadelenin parçası olarak ele alma hamlesi yapmıştır.

P/C bir taktik politikadan çok büyük sonuçlar çıkarmaktan vazgeçmelidir. Bilimsel olmalıdır! Dün Partizan Cumhurbaşkanlığı seçiminde dönemin özelliklerini göz önüne alarak boykot etmiştir, bugün destek tavrı belirlemiştir. P/C seçimlerdeki tavra göre siyasal etiketler yapıştırmaya kalkışırsa “taktik” denen MLM biliminin ciddi literatür oluşturulmuş kavramına yabancılaşır. Bu hayatın akışını yakalamaktan uzaklaşmak demektir. Ciddiyetini kaybeder.

Kendini Sevmenin Sınırsızlığında Sorunun Kaynağını Bulamamak!

P/C Partizan’ın reformizme giden yolunu F tipi hapishaneler sürecini karşılayamamasına da şıpınişi bağlamış. Her kötülüğün kaynağı P/C’ye göre buradan başlamaktadır. Arkadaşlar, sizde dâhil hiçbir politik güç F tipi saldırısını siyasal anlamda karşılayamamıştır. Bu konuda sizlerle sayfalarca polemik yaptık. Yeniden bu meseleye girmek gereksiz. Konuya dair yazılacak her şey yazıldı. Hayal dünyasında dolaşmanın manası yok. F tipi hapishaneler gerçekliği ortada durmaktadır. Partizan’ı direnmemekle suçlamak çiğliktir, devrimci sorumluluğa yakışmamaktadır.

P/C dahil bütün devrimci hareketler sürece can bedeli karşı durma ekseninde bir irade göstermiş ve bu açıdan ideolojik bir birikim ve kazanım elde etmiştir. Ancak ortada politik ve pratik anlamda elde edilmiş bir kazanımda yoktur. P/C’nin tam 8 yıl önce “ara verdiği” Ölüm Orucu karşılığında da, sonrasında da tecrit-tretman sistemi yerli yerinde durmaktadır. Hala direnişte devam etmektedir. P/C de diğer devrimci örgütlerde mücadele biçimlerini değiştirerek direnmeye devam etmektedir.

Eğer ideolojik, politik temelde reformizme kapı aralayan süreç buradan kaynaklanıyorsa P/C’ninde son noktada kazanım elde etmeden Ölüm Orucu’nu bitirme (pardon “ara verme”) durumu göz önüne alırsa, aynı sorundan azade olmaması gerekir. Ancak devrimci harekette reformizm, barışçıllık, uzlaşmacılık ekseninde sorunların kökenleri buradan tartışmak sorunun daha derinlikli olan nesnel ve öznel yanlarını en fazla karartır. Buradan ne siz doğru bir devrimci çıkış bulursunuz ne de sağlıklı bir ideolojik mücadele hattı oluşturursunuz. O ünlü Çin atasözündeki bahsi edilen kuyuya düşmüş kurbağanın gökyüzü ile olan ilişkisinin ötesine geçemezsiniz.

Partizan’ın Protestosunu Kavrayamamak!

Kürt hareketinin kuyrukçuluğu ve reformizm hattından dolayı Partizan’ın size tavır aldığını ifade etmişiniz. Sizin için her şey çok kolay. Savcı, yargıç, avukat ve cellat rollerini üstlenerek sorunları irdeliyorsunuz. Partizan’ın size karşı aldığı tavır bir dert anlatma biçimidir. Bir protestodur. Devrimci gördüğümüz bir harekete karşı sert bir uyarıdır. Kuşkusuz bu ilkesel yada ebed-müddet sürecek bir tavırda değildir. Siz hala dost ve devrimci bir güçsünüz bizim için. Alınan tavrı dost bir gücün güçlü bir protestosu olarak kavramanızda fayda var. Bu bir kuyrukçuluğun sonucu değildir.

Sizin siyaset yasakçılığınız, devrimci ve demokrat güçler arasında olması gereken demokratik yarış ve mücadelenin ruhuna karşı suikast girişiminize karşı bir konumlanıştır. Devrimciler ve demokratlar başka devrimci ve demokratlardan izin alarak faaliyet yürütmeye zorlayan bir kültür oluşturmaya çalışıyorsunuz. Bunun hiçbir gerekçesi ve nedeni olamaz. Bu kabul edildiğinde bir alanda bölgede güç olan herkes başkalarına faaliyet için izin kâğıdı şartı koşmaya kalkar. Bu utanç verici bir yasakçılıktır. Müttefik güçler arasındaki demokratik yarış ve ortak mücadele ruhuna aykırıdır. Buna karşı tavrımız bir kuyrukçuluğun sonucu değil tahammül edilmez bir tutumun protestosudur. Derdimizi anlamadığınız ya da anlamazlıktan geldiğiniz belli oluyor. Meseleyi irdeleyerek, politik eleştiriler yaparak yaklaşmanız faydalı olacaktır. Kolaycılığa kaçmak yerine sorumlu davranıp neden doğru bulmadığınız üzerine derinlikli tartışmanızı tercih ederdik. Bu bizede çok şey katardı kuşkusuz sizede.

Sonuç olarak, P/C Partizan’ı reformist olmakla eleştirerek yüzeysel, ciddiyetsiz bir ideolojik mücadele yürütmektedir. Seçimlere katılmak, destek vermek bağlamında bir hareketi parlamentarist olarak görmek MLM (P/C göre ML) biliminden zerre kadar anlamamak demektir. İdeolojik ve politik geriliğin sefalet düzeyine düşmesidir.

Son Söz!

Bitirirken bir konuya mecburen değinmeyi gerekli görüyoruz. Bu meşhur “Megafon Olayı”dır! Bu mesele, her polemikte bize karşı kullandığınız bir argüman olmaktadır. Bu konuda özeleştiri verildiği ve gerekli açıklamanın yapıldığını bilmiyor değilsiniz. Ama halen bu argümanı kullanmaya devam etmeniz, hiç kuşkusuz ki devrimci kaygılardan hareket edilmesinden değil, Partizan’a karşı malzemenizin az olmasındandır!

“Megafon olayında” yaşanan ve tarafımızca mahkûm edilip, cezası verilen, devrimci olmayan tutuma bu kadar sarılmanız, ondan hala medet ummanız pek hayra alamet değil. İş o raddeye vardı ki o megafon artık P/C’nin elinde durur hale geldi. Bunu ise siz başardınız. Özeleştiriye rağmen bu ciddiyetsiz tutum dostça bir yaklaşım değildir. Megafon olayı bu demagojik tutumunuzla artık sizin alnınıza yazılmış kara bir lekedir. Elinizde ise hiç kuşkusuz ki o megafon vardır!


Partizan: “Acı ve öfkeyle soykırımın hesabı sorulacak”

Osmanlı Devleti döneminde, 19. yüzyılın sonlarına doğru kurulan “Hamidiye Alayları” ile başlayan “farklılıklardan temizlenme” operasyonu, Osmanlı’nın zayıflaması sonucu İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC)’nin bayrağı devralmasıyla devam etti.

İTC hükümeti önderliğinde, İTC’nin bir katliam örgütlenmesi olarak açığa çıkan Teşkilat-ı Mahsusa çeteleri 20. yüzyılın başından 1915’lere kadar azınlıklara yönelik katliam ve kırım politikalarının birebir uygulayıcısı oldular. Osmanlı’nın ve ardından da TC’nin homojenleştirilmesi uğruna, hapishanelerden yüzlerce kana susamış halk düşmanı çıkartılacak, azınlıklara yönelik katliamlar, bu çeteler aracılığıyla düzenli ve sistematik bir şekilde hayata geçirebilecekti.

Bundan tam 100 yıl önce 24 Nisan 1915’te İttihat ve Terakki Cemiyeti kadroları; binlerce Ermeni aydınını, örgüt liderini, kanaat önderini bir gecede “ölüm seyahati”ne çıkartarak Çankırı ve Ayaş’a sürgünü sırasında katletti. Yapılan katliamla, başta Ermeni halkı olmak üzere Rum, Süryani, Keldanilerin savunmasız bırakılması ve oluşabilecek uluslararası kamuoyu baskısı engellenmek isteniyordu.

1915’lerde hız kazanan ve günümüze kadar belli etkileri ile devam eden bu politikalar, 1.5 milyon Ermeni’nin kendi topraklarında yok edilmesi ve sermayesinin Türkleştirilmesi temelli bir harekâttı. Sermayenin gasp ve yağma yolu ile Türkleştirilmesi ve Ermenilerin kendi topraklarında yok edilmek istenmesinin iki yolu, İttihat ve Terakki tarafından bulunmuştu. Homojen bir TC, ya az olanın daha fazla azaltılması, hatta mümkünse yok edilmesi ya da çok olanın daha da artırılması ile sağlanacaktı. İttihat ve Terakki Cemiyeti ve ardından İttihatçı kadroların Mustafa Kemal çevresinde biraraya gelerek oluşturulan Mudafaa-i Hukuk Cemiyeti, bu iki yöntemi de olabildiğince kanlı bir biçimde uyguladı.

Ermeniler, Rumlar, Keldaniler, Süryaniler; yani faşizmin “Türk- Sünni” çerçevesine sığmayanlar, önce tehcir ve büyük bir kırımdan geçirildi, ardından da kültürleri yok edilmeye çalışıldı. 1928 yılında birkaç İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencisinin “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyasını başlatması ile Türkçe dışındaki dillerin kırımları ile girişildi.

Devletin bu saldırıları sonrasında, kültürel anlamında ciddi bir çarpıklıkla birlikte boşluk da oluştu. Bu boşluğu TC; yağma, talan ve barbarlık ile doldurmaya çalıştı. Bu politika küçümsenmeyecek boyutta kitlelerde de etkisini gösterdi.

Temelinde inkar olanın toplamı yok saymadır!

100 yıllık soykırım ve TC tarihi işte bu şekilde yazıldı. Muktedir ve homojen bir TC’yi oluşturmak için Ermeni ve Rum sermayesi talan, yağma ve gasp ile Türkleştirilirken bir taraftan da “Anadolu” ve İstanbul’da yaşayan müslümanlık inancına sahip olmayan kesimler önce devlet kurumlarından, ardından da özel şirketlerden uzaklaştırıldı. Bu uygulamalarla Türkiye topraklarında azınlıklara yaşam hakkı tanınmaması tasarlanıyordu.

100 yıl sonra, günümüze geldiğimizde yapılan soykırımın kabul edilmesi bir tarafa, soykırımı lanetlemek için sokağa çıkanlara ırkçı saldırılar örgütleniyor; soykırım, medyada hala bir “suçlama” olarak reklam ediliyor. Çünkü inkâr ve “gayrimüslim” mallarının zorla Türkleştirilmesi yoluyla kurulan tarih bunu şart koşuyor. Böylece inkâr siyaseti daha TC kurulmadan önce başlamışken sonrasında da devam ediyor.

Mustafa Kemal, Aralık 1917’de Almanya’nın Strasbourg şehri valisi Nikolaus von Dallwitz’in Ermenilere yönelik saldırılar ile ilgili soru sormasına şaşırarak şu sözleri söylemişti: “Siz neden Ermenilerin lehine bir düşünceye kapılıyorsunuz! Tarihin bilinmeyen bir zamanında millet olduğunu iddia ederek ve bu milletin varlığını ispata kalkışanlara böylece dünyayı kandırarak Türkiye’ye zarar vererek maddi ve manevi her türlü desteği veren bir savaş müttefikinizin desteğini riske sokuyorsunuz.”

Reddetme ve inkârı, yine ilk ağızdan duymak için Mustafa Kemal’in 16 Mart 1923 tarihinde Adana esnafına karşı yaptığı konuşmaya bakalım: “Ermeniler sanat ocaklarımızı işgal etmişler ve bu memleketin sahibi gibi bir vaziyet almışlardır. Şüphesiz haksızlık ve küstahlığın bundan fazlası olamaz. Ermenilerin bu feyizli ülkede hiçbir hakkı yoktur. Memleketiniz sizindir, Türklerindir. Bu memleket tarihte Türk’tü, o halde Türk’tür ve ebediyen Türk olarak yaşayacaktır.”

Bütün bunlar bir kez daha gösteriyor ki TC’nin temeli; yok sayma ve inkâr ile atılmıştır. Bu yüzdendir ki temelin üzerine çıkılan her katta bu inkâr ve yok sayma ile karşılaşmaktayız. TC devletinin tarihi ters düz ederek yok sayıp inkâr ettiği gerçekleri açığa çıkartanlar, açığa çıkartmak için çaba gösterenler bugün de ya öldürülüyor ya ölüm tehditleri alıyor ya da kitlesel eylemlerde gaza boğulup, en hafif haliyle polis barikatları ile karşılaşıyor.

Der Zor (Der-ez Zor)’a sürgün edilirken 1.5 milyon Ermeni, Süryani, Keldani’’nin katledilmesiyle uygulanan soykırım politikaları devam ediyor. 5 Şubat 2006 tarihinde, Trabzon’daki Santa Maria Katolik Kilisesi Rahibi Andrea Santoro’nun 16 yaşında bir genç tarafından öldürülmesi, 19 Ocak 2007’de Ermeni yazar Hrant Dink’in editörü olduğu Agos gazetesi önünde öldürülmesi, 18 Nisan 2007 tarihinde, Malatya’da Hıristiyanlıkla ilgili yayın yapan Zirve Yayınevi katliamı, İstanbul Samatya’da Ermenilere yönelik saldırılar, Sevag Balıkçı’nın 24 Nisan’da Batman’da askerliğini yaparken “dikkatsizlik sonucu” vurularak öldürülmesi gibi örnekler, soykırım politikaların hala diri olduğunun göstergeleridir.

2015’in 24 Nisanı’na gelirken hala tekçi-ırkçı bir anlayışla, toplumu homojenleştirme isteğinin bir sonucu olarak; asimilasyon, yok sayma, inkâr, çarpıtma siyaseti sürekli olarak pompalanıyor. “Affedersiniz bana ‘Ermeni’ dediler” diyebilecek kadar imha ve inkar siyasetini tepeden yürüttüğünü her fırsatta kanıtlayan TC devleti, 100. yıl vesilesiyle kendisine dönük soykırımı kabul etme çağrılarına ülkedeki Ermenileri sınır dışı etme tehdidini tekrarlayarak cevap vermiştir.

TC devletine sesleniyoruz. Soykırımı kabul et, hesap ver ve Ermeni halkı üzerinden kirli ellerini çek! Ermeniler, senin iki dudağın arasından çıkacak kelimeye bakan “misafir” değil, bu coğrafyanın daimi halkıdır. Üzerine konduğun, yandaşlarına peşkeş çektiğin birçok varlığın, toprağın sahibidir. Hiç kimsenin halkımızı “güvercin ürkekliğinde”, diken üstünce yaşatmaya hakkı yok! Soma’da, Torunlar’da, Ermenek’te yüzlerce işçiyi katleden; DAİŞ gibi örgütleri besleyerek Ortadoğu’yu kana bulayan siz; kafanızdaki “beyaz bere”nizi çıkarın ve hesap verin!

Bizler soykırımın 100. yılında katledilen halkımızın acısı ve öfkesi ile alanlarda olacak, örgütlenecek olan ırkçı-faşist saldırılara karşı barikat olacağız. Halklar arasına nifak sokmaya çalışan TC devletine karşı Gomidas’ın dilsiz öfkesi, Armenak Bakır, Nubar Yalımyan yoldaşların savaşma bilinci, Paramaz Kardeşlerin cesareti ile soykırımın elbet hesabını soracağız!

PARTİZAN

 

İstanbul İçin 24 Nisan Eylem Programı:

Ermeni Aydınlarını Anma

24 Nisanda ölüme gönderilen aydınlardan Gomidas, Dr Rupen Sevag, Dr Avedis Nakkaşyan’ın evlerine hafıza taşı konulacak.

Buluşma Yeri: Cumhuriyet Caddesi No: 87 Elmadağ

Sevag Balıkçı Anması

24 Nisan 2011’de askerlik hizmetini yaparken ırkçı saiklerle öldürülen Sevag Şahin Balıkçı anılacak

Saat: 15.30

Yer: Şişli Ermeni Mezarlığı

Ermeni Soykırımı’nın Kurbanlarının Anılması

100’üncü yılda, tüm dünyadan Ermeni diyasporası mensupları ve insan hakları aktivistleriyle birlikte Ermeni Soykırımı’nın kurbanları anılacak

Saat: 19.15

Yer: İstiklal Caddesi girişi (Fransa Konsolosluğu önü)

Düzenleyen: Ermeni Soykırımı’nı Anma Platformu 

 

Partizan: ATİK ve Yeni Kadın’ın mücadelesini sahipleniyoruz

"Bir yandan Ortadoğu’daki savaşın bizzat besleyicisi olduğu ayan beyan ortadayken bir yandan demokrasi havariliği yapan kapitalizm; kendi sınırları içinde yaşayan göçmenlerin hak arama mücadelesine yıllardır yaptığı gibi saldırmaya devam ediyor. Avrupa'da antiemperyalist, antikapitalist mücadele yürüten ve 7 Haziran Genel Seçimlerde HDP'ye desteğini açıklayan Avrupa Türkiyeli İşçiler Konfederasyonu (ATİK)'e; Almanya ve İsviçre'de operasyon gerçekleştirildi. Komando tipi polislerin yer aldığı ve terörize edilerek gerçekleştirilen baskınlarda 8 ATİK ve Yeni Kadın üyesi gözaltına alındı ve TKP/ML üyeliği iddiasıyla 129 a /b maddelerine binaen çıkarıldıkları mahkeme tarafından tutuklandı.

Kurulduğu tarihten bu yana, başta T. Kürdistanı olmak üzere Türkiye’den Avrupa’ya yerleşmiş göçmenlerin örgütlendiği ATİK ve Yeni Kadın’a yönelik yapılan bu saldırı gerçekleri tekrar ortaya koyuyor. Kadınların, toplumsal cinsiyete karşı mücadele ettiği Yeni Kadın’a ve keza işçilerin, kadınların, başta Kürtler olmak üzere tüm ezilen ulus ve milliyetten halkın örgütlenerek Avrupa’nın en büyük muhalif gücü haline getirdiği ATİK’e yönelik bu saldırılar gösteriyor ki, emperyalizm ve kapitalizm, kendisine tehdit olarak algıladığı muhalefet söz konusu olunca “özgürlükçülük” naralarının altındaki faşizm ortaya çıkıyor.

Ekonomik krizin derinleşmesiyle birlikte toplumda ortaya çıkan muhalefet ve örgütlenme isteğinden korkan egemenler, bu nedenledir ki halkın örgütlenme alanlarına saldırıyor, saldırmaya da devam edecektir. Özellikle genel seçimlerin yaklaştığı bu günlerde bu operasyonların aynı zamanda HDP’yi yıpratmak amaçlı yapıldığını, dolayısıyla devam edebileceğini görmek de zor değil. Ayrıca katliamcı TC’nin bu saldırıya ortak olduğunu da biliyoruz, “iç güvenlik paketleri”ni boşuna hazırlamadığını da. Ancak bu da böyle biline ki; onlar saldırdıkça bizler Ortadoğu’da, Avrupa’da ve Türkiye’de zulmün ve haksızlığın her zaman karşısında olduk, olmaya devam edeceğiz.

Bu saldırıların altında yıldırma/korkutma ve tasfiye etme amacının yattığı da aşikâr olmakla birlikte tekrar pahasına yineliyoruz; her zaman egemenlerin karşısında, ATİK ve Yeni Kadın ile omuz omuza olacağız. Bizler, gücünü ezilenlerden alan meşru demokratik kitle örgütleriyiz; saldırılardan korkmuyoruz, susmuyoruz, asla boyun eğmiyoruz.

Gözaltılar, tutuklamalar, baskılar bizleri yıldıramaz

Yaşasın örgütlü mücadelemiz

Partizan

 

Zindanlardan Kobanê’ye; Coşkuyla Çarpan Bir Yürek

Zindanlarda şehit yoldaşlarımızın dostlarımızın haberi bir başka yankılanır. Erkanın gidişi de yüreğimizi yaktı, kavurdu. Şüphesiz sınıf kinimiz daha bir bileylendi. Onlara layık bir devrimci, bir Partizan olmak, onurla devrettikleri bayrağı aynı bilinç ve sorumlulukla devralmak…İşte budur isteğimiz…

Erkan’ın Kobanê direnişine katılması beni hiç şaşırtmadı. Çünkü Erkan mücadeleci kararlı ve inançlı bir devrimciydi. Kendisiyle yaptığımız sohbetlerde anlatmıştı;”bir gün tahliye olursam aransam da gidecek bir yer yoksa bile Avrupa’ya gitmem. Bu coğrafyada devrim mücadelesini sürdüreceğim” Bu sözlerindeki gerçekliği görmek ve hissetmek mümkündü. Şehit düşmeden 2-3 ay önce bana mektup yazmıştı.

Mücadeleden hiç kopmadığı yazdığı mektuplardan anlaşılıyordu. Gezi ayaklanmasından işçi direnişlerinden Rojava’daki gelişmelerden bahsederdi. Ve çok iyi bir dönemde tahliye olduğunu yazıyordu.

Onun en büyük sevinciydi. Yaşanan gelişmeler Erkan’ın tüm dünyası mücadeleydi. Sürekli okuyan araştıran biriydi. Okuduklarını paylaşır, tartışırdı her okuduğu kitabı mutlaka tavsiye ederdi. Araştırmalarını yazıya döküp dergiye gönderirdi.

 Bulunduğumuz hücreden alınıp isteğimiz dışında zoraki olarak farklı hücrelere konulmanın yoğun yaşandığı bir dönemde beni Erkanların yanına götürmüşlerdi. Erkanla orada tanıştık.

Daha önce koridorda ya da sohbet alanlarının penceresinden birbirimize el sallamalar dışında hiç karşılaşmamıştık. Erkanlarla yaklaşık iki yıl birlikte kaldık. Erkan ve yoldaşı “uzun tutukluluk” nedeniyle tahliye oldular.

 Erkan 2000 yılında başlayan büyük ölüm orucu direnişçilerindendi. Neredeyse bir yıla yakın ölüm orucu direnişini kesintisiz sürdürmüş. Örgütün kararıyla ölüm orucunu bitirmişti.

Erkan ölüm orucunun yarattığı fiziksel ve psikolojik tahribatını büyük bir azim ve başarıyla atlatmıştı. İnsan onu gördüğünde o kadar uzun süre ölüm orucunda kaldığına inanmazdı. Yaz kış demeden düzenli spor yapardı. Planlı programlı yaşayan biriydi. Oraya gittiğimde zaman komünist önderlerin klasiklerini yeniden okuma kararı almışlardı. Bana da önermişti. “İstersen beraber okuyabiliriz” demişti.

Bende memnuniyetle karşılamıştı. Birimiz sesli okur daha sonra üzerine sohbet eder güncel durumla karşılaştırır fikir yürütürdük. Bazen çeşitli gazetelerde Lenin ile ilgili çarpıtmalar çıkardı revize edilen kavramlar ve görüşlere rastlayınca gülerdi. Yeni fikirleri Marksizme dair çıkan kitapları ilgiyle okur onlardan notlar alırdı. Erkan politik olarak kendini yetiştirmişti. Zeki bir devrimciydi. Algı ve sezgileri kuvvetliydi.

 Erkan çok paylaşımcı ama aynı zamanda tutumlu bir o kadarda titizdi. Günlük yaşamını pek boş geçirmezdi. Güler yüzlü espirili ve dost canlısıydı. Nazım Hikmetin şiirlerini çok sever bildiği onlarca şiirimi keyifle okurdu. Bertolt Breht Neruda ve Shekes Peare’i okurdu.

Radyoda bazen şehit gerilla Delilanın Şevtari (Di Şevek Tarda) şarkısı çıkardı, radyonun yanına koşar dikkatle dinlerdi. Sözlerini çevirmemizi istemişti. Birde Delilanın şehit düştüğünü öğrendiğinde çok üzülerek “büyük bir kayıp” demişti. Delilanın”DıŞevek Torida” sözlerini şimdi düşündüğümde sanki Delila Erkana ağıt yakmış gibi hissediyorum.

 Erkan “uzun tutukluluktan” tahliye olacakları günlerde idare onun” 10 günlük hücre cezasını” uygulamaya koymuştu.

Erkanı zorla hücreye götürmüşlerdi. Hücredeyken tahliye olacağını düşündük fakat yargıtaydaki dosyası bir türlü gelmemişti. Hücreden döndükten sonra tahliye oldu. Tahliye sırasında onu “Avusturya İşçi marşını” okuyarak uğurladık. Gerçektende “hayat denilen kavgaya çelik adımlarla” girmişti.

Hapishaneden tahliye olan birçok tutsak içeridekilere pek yazmazlar. Ancak Erkan öyle yapmadı. Tahliye olduğu ilk zamanlardan itibaren nerdeyse şehit düştüğü zamana dek hep yazardı. Dergi kitap gönderiyor ailelerimizi arayıp hal hatırlarını soruyor bazende telefonlara dahi geliyordu.

Yazdığı son mektupta yine dışarıdaki gelişmelere değinmiş hapishanede baskıların devam edip etmediğini sormuştu. Gittiği Kitap Fuarından beğendiği kitapları alır, gönderirdi. Birlikte kaldığımızda Kürt sosyalist şair Ciğerxwinin şiir kitaplarının bazı yayınevlerince özellikle sosyalizm Lenin, Stalin Bolşevikler ve SSSCB ile ilgili bölümlerinin sansürlendiği üzerine sohbet etmiş orijinal baskı bulmaktan bahsetmiştik.

Erkan aklında tutmuş olacak ki adıma koliyle ceğerxwinin orijinal baskılarını bulup yollamıştı, o gün inanılmaz bir sevinç ve mutluluk yaşamıştım. Burada kalan birçok devrimci tutsağa mektup yazar dergi gönderirdi.Yaşadığı dönemde herkes ondan söz ederken övgüyle bahsederdi.

Erkanın aramızdan ayrılması gerçekten büyük bir kayıp. Erkan daima yaşayacak Kobanê’nin kahramanca direnişinin şehidi olan Erkan Altun(Komünist Nefer) ile yaşamımın iki yılını aynı hücrede paylaştığım iççin onurluyum. Anısı önünde saygıyla eğiliyorum.

Tekirdağ 1 No’lu F Tipi Hapishanesinden Bir Tutsak Partizan


Partizan: “12/15 Mart Şehitleri Ölümsüzdür! Unutmadık, Hesap Soracağız!”

Katliamlar ve kıyımlar insanlık tarihi kadar eskidir. Yaşadığımız coğrafyada da ülkemiz egemenleri onlarca katliamın altına imza atmıştır. Dersim'de, Maraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta halkımızın yaşadığı tarifsiz acılara bu sefer de Gazi ve Ümraniye katliamı eklenmiştir.

Bundan 20 yıl önce 12 Mart 95’te İstanbul’un emekçi semtlerinden Gazi Mahallesi’nde devletin kontra güçleri yeni bir katliama imza attı. Kahvehanelerin, işyerlerinin uzun namlulu silahlarla taranmasıyla başlayan katliam, devrimcilerin müdahalesi ile bir direnişe evirildi. Devlet Alevi-Sünni çatışması yaratmak isterken karşısında devrimcilerin öncülüğüyle direnişe geçen, katilini tanıyan ve doğrudan onu hedef alarak karakollara yönelen bir halk buldu. Bu direniş karşısında acizleşen devlet daha da azgınca saldırarak, Gazi halkının üzerine ateş açtı ve 17 kişiyi katletti. Gazi’deki direnişe ülkenin birçok yerinden destek gelirken, halkın öfkesinin yükseldiği bir diğer semt 1 Mayıs Mahallesiydi. Devrimcilerin emekleriyle, halkla birlikte kurdukları semtler direnişin sahiplenildiği, faşizme karşı direniş bayrağının yükseltildiği merkezler haline geldi. Nitekim sokaklara dökülen ve hesap soran halka, egemenlerin cevabı yine katliam oldu. 15 Mart günü 1 Mayıs Mahallesi’nde 5 kişi polisin üzerine açtıkları ateşle katledildi.

Tarihinde katliamdan, zulümden, acıdan başka bir şey olmayan TC Devleti bilmelidir ki aradan yıllar değil on yıllar da geçse şehitlerimizi sahiplenmeye devam edeceğiz. Bizlere direniş mirası bırakan şehitlerimizi halkımızın direniş geleneğinde ve mücadelemizde yaşatmayı sürdüreceğiz.

Gazi, Ümraniye, Roboski’nin Katili Patron Ağa Devletidir!

Dün Gazi’de, 1 Mayıs’ta halkın üzerine kurşun yağdıran devlet katliam geleneğini elden bırakmayarak Roboski’de 34 Kürt gencini uçaklardan üzerlerine attığı bombalarla katletmiştir. Dün Gazi’de direnen devrimcileri yargılayan, kaçırarak gözaltında işkenceyle katleden devlet, bugün Gezi’de isyan eden milyonları yargılamaya, katillerini ise korumaya almaktadır. Aradan geçen yıllar boyu değişen hiçbir şey yoktur! Faşist Türk Devleti katletmeye, halkın üzerinde korku yaratarak sindirmeye, tutsak etmeye, katillerini korumaya devam etmektedir.

Ancak halkın direniş geleneğinde ve mücadelesinde değişen bir şey olmadığı bilinmelidir. Gazi’de, 1 Mayıs’ta barikatlarda direnen halk, Gezi İsyanında, Kobané serhıldanın da milyonlar olup sokaklara dökülmüş, aynı mevzilerde, barikatlarda düşmanla çarpışmıştır. Gazi’de, Ümraniye’de devrimci dayanışmanın, birliğin gücü Gezi’de ve Kobané’de vücut bulmuş, halkın dayanışması, gücü ve birliği bir kez daha ispatlanmıştır. Bundan 20 yıl önce Karakollara yürüyerek sokakları terk etmeyenler devletin saldırılarına karşı mücadeleyi sürdürmektedir.

Bugüne değin katliamlara, baskılara boyun eğmeyen halk, Gezi isyanı'yla, Kobané Serhıldanıyla bir kez daha yıkılmaz kalelerin kitleler olduğunu göstermiştir. Devletin tüm bu katliamlarının hesabını soracak olan, Gazi’de, Ümraniye’de Gezi’de, Kobané’de bedenlerini barikatlarda siper eden, meydanları işgal eden, korkusuzca düşmanın üzerine yürüyen halkın adaleti ve öfkesidir.

Gazi’de ve 1 Mayıs’ta katleden patron-ağa devletinden hesap sormak için, 20. yılında 12-15 Mart şehitlerini bir kez daha anarken, tüm halkımızı sokağa, hesap sormaya ve şehitlerimizi sahiplenmeye Partizan saflarında olmaya çağırıyoruz.

Devrim Şehitleri Ölümsüzdür!

12-15 Mart Şehitlerini Unutmadık Unutturmayacağız!

Anma Programı

Gazi Mahallesi:12 Mart (Perşembe)  09.30Yürüyüş-Eski Karakol

1 Mayıs Mahallesi:15 Mart (Pazar)09.00 Mezar Ziyareti/14.00 Yemek (PSAKD)/15.00 Yürüyüş (Cennet Düğün Salonu önü)

PARTİZAN

 

Demirci Kawa’dan Kobané’ye İsyan, Serhıldan, Zafer !

Baharın coşkusu, Demirci Kawa’nın öfkesi ve cüreti ile harmanlanan bir direnişin, isyanın simgesidir Newroz. Dört bir yanı yangın yeri olan bir halkın tereddütsüz ve korkusuzca yine aynı yangının üzerine zılgıtlarla, sloganlarla yürümesidir. Yok, sayılan kimliğinin, yasaklanan dilinin özgürleştirilmesi uğruna direnenlerin mevzisi, teslimiyete karşı Dörtlerin zindanlarda tutuşturduğu ateşle yanmaktan kendini sakınmayanların adresidir Newroz. Kalekollarla, kazılan hendek ve örülen duvarlarla sınırları aşan direnişin kuşatılmasına ve tecrit edilmesine karşı birleşme ve mücadeleyi büyütme çağrısıdır Newroz.  Ünye/Fatsa’da, Arhavi’de, Dersim’de ve birçok yerde HES’lere, yaşamın ve doğanın katledilmesine karşı bedenini iş makinelerinin önüne barikat yapanların direnişidir. Türkiye Kürdistanı’nda açığa çıkan toplu mezarları çağrıştıran katliamları Soma’da, Ermenek’te, Torunlarda “fıtratında ölüm var” diyerek işçi katliamlarını olağanlaştıranlara karşı işçi ve emekçilerin büyüyen öfkesidir Newroz. Kadın cinayetlerine karşı Özge Can Aslan şahsında isyana duran ve erkek egemenliğine karşı mücadeleyi yükselten kadınların cinsel şiddete, tacize ve tecavüze karşı başkaldırısıdır Newroz. İdam sehpasında Denizlerin haykırışı, Kızıldere’de Mahirlerin direnişi, Amed  işkence hanelerinde İbrahim’in ihtilalcı isyanı ve Mazlumların sönmeyen ateşidir Newroz. Dersim dağlarında Beşlerin kavga çağrısı, kadın özgürlük mücadelesinde Sakinelerin tavizsiz duruşudur Newroz.

Binlerce Kawa olup Meydanları dolduralım

Newroz coşkusu hiç kuşku yok ki içinden geçtiğimiz süreçte daha büyük bir önem ve anlam kazanmıştır. Direniş ve kavga şiarlarıyla barikatları sel olup yıkanlar Gezi İsyanı’ndan Kobané’ye mücadeleyi zaferle taçlandıranlar Ortadoğu’nun mazlum halklarına, işçi ve emekçilere, ezilenin ezileni kadınlara, halk gençliğine baharın müjdesini vermiştir. Zafer coşkusuyla dört bir yanda yakılacak isyan ateşlerini katliamlarla, inkâr ve asimilasyonla söndürmeye çalışanlara inat Newroz, serhildanlarla harlanarak egemenlerin ve şovenizm zehrini yayanların etrafını saracaktır. 

Kadınlar, Gençler, İşçiler, Emekçiler, LGBTİ’ler!

Bizlere düşen en önemli görev Kobané’de Kawa olup savaşan Arin’in, Sarya’nın, Kader’in, Paramaz’ın, Serkan’ın, Saruhan’ın, Alişerin ve kavgada ölümsüzleşen şehitlerimizin savaşarak yükselttiği bayrağı dalgalandırarak meydanları doldurmaktır. “Kobané direnişi direnişimizdir’’ diyerek düşmana karşı aynı cephede mevzilenen Partizanların coşkusuyla Newroz ateşini birlikte harlayarak zafer halayına birlikte tutuşmaktır. Cizre’de devlet tarafından katledilen Ümit’in, Yasin’in, Barış’ın, Amed’te Ceylan’ın, Kadir’in ve Gezi İsyanında Berkin’in, Ethem’in, Ali’nin, Mehmet’in, Abdullah’ın, Hasan’ın, Ahmet’in ve Medeni’nin hesabını sorma bilincini kuşanarak kavgaya omuz vermektir.

Halkımızı zafer coşkusuyla dört bir yanda tutuşturulan Newroz ateşini harlamaya, direnişi ve mücadeleyi büyütmeye çağırıyoruz.

Newroz Pîroz Be!

Bijî berxwedana Kobanê!

PARTİZAN


Kobanêʼden, direniş ve umuda dair notlar-1-2-3-4-5

Kobanê: Kobanê’de süren savaşın 134. günü sonunda ezilenlerin tarihine yazılan destana 21. yy. Stalingrad’ı demekte abartmış olmayız herhalde. Çünkü keleşlere karşılık tank ve top ile mücadele edildi. 3710 IŞİD çetesi öldürülürken 426 YPG, MLKP ve diğer örgüt savaşçıları şehit düştü. AKP ve diğer devlerin IŞİD’e destek vermesine rağmen yokluktan var edilen bir zafer de diyebiliriz.

Tabi bu destan yazılırken bizlerde Özgür Gelecek Gazetesi olarak sınır hattında elimizden geldiğince sınırın alt tarafı ve üst tarafından(Bin xet ve ser xet) gelişmeleri takip etmeye ve aktarmaya çalıştık.

Yani yüzlerce insanın gelip sınır hattından dürbünleri ile ya da ellerini gözlerinin üstüne koyarak güneşin yakıcılığını engelleyerek 500 metre ötesinde yazılan tarihi direnişten bir parça görme umudunun bazen sınırın öte tarafında direnişin bir parçasına dönüştüğünü ve umudu direnişin türküsünde “Rizgariye Soza Me” yani kurtuluştur sözümüz diyerek sınırsız direnişin bir parçası olduk.

“1, 2 Kobanê yolcusu kalmasın”

Tabi Özgür Gelecek Gazetesi olarak bizlerde 134 gün sonra özgürleştirilen Kobanê kent merkezinde olmak ve direnişin en ön saflarında savaşan YPG/YPJ, MLKP, TKP/ML TİKKO ve BÖG savaşçıları ile tarihi kutlamanın bir parçası olmak isterdik fakat koşullar buna el vermedi. Ve bizde kutlamalardan üç gün sonra Pirsûs(Suruç) hattındaki köylere giderek Kobanê’de yaşananları aktarabilme umuduyla nasıl geçeceğimizi araştırmaya koyuluyoruz. 

Fakat Riha(Urfa) Valiliği sadece iki saat ve ya AKP karşıtı haber yapmazsan 5 saat gibi bir uygulama koyarak Kobanê’nin tam olarak aktarılmasının önüne engel olabilmek için bu yaptırımı önümüze koyduktan sonra sınır kapısından resmi yollarla geçemeyeceğimiz anlamamız çokta geç olmadı. Geçersek de çok bir şey çıkmayacağı da verilen süreden belli zaten. Bizde savaşa katılan savaşçıların kullandığı yolu kullanarak geçmek istedik. Tabi biraz uğraştırdı fakat uygun koşulları yaratmıştık artık.

Kobanênin kurtuluşunun üzerinden henüz çok az bir zaman geçmişti. İki günlük bekleyişin ardından Kobanê’ye gideceğimiz netleşince bizlerde hazırlığımızı yaptık ve bekledik. Beklemek tabi bu durumda sabrında sınırlarını zorlayan bir durum oluyor. Çünkü heyecan ve belirsizlik yerinde duramamana ve “Ne zaman?” gideceğiz sorusuna takılıyor.

Tabi uzun ve belirsiz bekleyiş bittikten sonra araç bekleyenleri almaya geldi ve bir ses arkadan “1, 2 Kobanê yolcusu kalmasın”a takıldı. Güldük. Sonra aracın içerisindeki durumu gözlemeye koyulduk. Araçta Fransız, Kürt ve Türklerden oluşan savaşçı, öğretmen ve gazeteci bir grubun olduğunu öğreniyoruz. Ve yarım saat süren yolculuktan sonra sınıra yani geçiş yapacağımız noktaya geliyoruz.

Sınırı nasıl geçeceğimiz anlatıldıktan sonra kâh koşturmacalı kâh başlar eğik bir yürüyüşle sınıra yetiştik. Sınır güvenliği alındıktan sonra sınır tellerinin üzerine bırakılan kalasın açtığı yol ile Kobanê tarafına geçtik. Tabi uzun yürüyüşümüz devam etti. Heyecan, sabırsızlık “Ne kadar kaldı?” sorusuna dönmüştü artık.  10 dakikalık yürüyüşün ardından bir köy göründü ve yolculuğumuz o köye doğru devam etti. Ve tam köye girecektik ki köyün girişinde yuvarlak bir karartı belirdi, karartının arasından bizlere yaklaşan biri oldu ve “Xêr hatin!”(Hoşgeldiniz) dedi.

Bu sonradan adını öğrendiğimiz Tim Komutanı Xemê’ydi. Ve diğerleri ile selamlaşmamızdan sonra köyde yaşayan var mı diye sorduk? Köyde 72 yaşında sağır yaşlı bir amca ve o karartıdan çıkan beş savaşçının da kendi köylerini koruduğunu öğrendik. Sonra siz gelmeden yarım saat önce IŞİD’in bir önceki köye ateş açtığını fakat kurşunlarının gelip başlarının üstünde geçtiğini anlattılar. Tabi bunları anlattıktan sonra “Bir müzik dinlercesine” alışkın olduklarını da eklemeyi unutmadılar. Hep birlikte gülüştük. Sonra araçlara binmek için bölüştürüldük.

Kobanee 3Birkaç kişi haricinde herkes bizim araca bindi. Yolculuğumuz başlarken aracın MP3 playeri Koma Çiya’dan, sonra Kazım Koyuncu, Sezen Aksu, Teoman ve Müzeyyen Senar çaldı. Tabi Türkiye’den gelen birkaç kişi haricinde bu şarkıların neyi anlattığını bilmiyordu. Nasıl mı? Tim Komutanı Xemê’nin ben Türkçe bilmiyorum ama çok seviyorum demesiyle yapay tel örgülerin engel tanımadığını da gösteriyordu. Tabi bu sanatçıların şarkıları ilk defa o karanlık gecenin heyecanıyla mı bilmem ama karmaşık duygular haline sevk etti bizi.

Tabi yolda not almaya da başlamıştım köye vardıktan sonra farklı ne yaşarsam not alacaktım. Ve araçta ikinci karşılaştığım tanışma vakasını heyecanla not almaya başladım.

Konuştuğumuz kişilerden biri de adını öğrendiğimiz Tim Komutanı Xemê’ydi. Ona selamlaşmamızdan sonra “köyde yaşayan var mı?” diye sorduk. Köyde 72 yaşında sağır ve yaşlı bir amca olduğunu ve de YPG savaşçılarının köylerini koruduğunu öğrendik. Sonra biz gelmeden yarım saat önce IŞİD’in bir önceki köye ateş açtığını ve kurşunların başlarının üstünde geçtiğini anlattılar. Tabii bunları anlattıktan sonra kurşun seslerine “müzik dinlercesine” alışkın olduklarını da eklemeyi unutmadılar. Hep birlikte güldük. Sonra araçlara binmek için bölüştürüldük.

Birkaç kişi haricinde herkes bizim araca bindi. Yolculuğumuz başlarken aracın MP3 playeri Koma Çiya’dan sonra Kazım Koyuncu, Sezen Aksu, Teoman ve Müzeyyen Senar çaldı. Tabii Türkiye’den gelen birkaç kişi haricinde bu şarkıların neyi anlattığını bilmiyordu araçtakiler.

Tim Komutanı Xeme’nin “Türkçe bilmiyorum ama çok seviyorum bu parçaları” demesiyle yapay tel örgülerin engel tanımadığını da görülmüş oldu bir kez daha. Bu isimlerin şarkıları ilk defa o karanlık gecenin heyecanıyla mı bilmem ama karmaşık duygulara sevk etti bizi.

Arînlerin gülüşüyle özgürleşen kent

Evet, yolculuğumuz ayın aydınlattığı yollardan, yüreklerin özgürleştirdiği Kobane’ye doğru devam ediyor göründü” dedi. Evet, ışıklar göründü/gördük. İçinde bulunduğumuz araç hızını artırdı Kobane’ye doğru. Farları açtı. Önünü de görebiliyordu artık Xeme. Şunu da belirtelim; Kobane’ye yakın bir yerde değilseniz yer tespiti yapacak ışığı ya da aydınlığı hiç kullanmıyorsunuz! Kullanacak olanlara dair sonradan anılar anlatılırken, Xeme’nin bizi gözlerine güvenerek getirme ihtimali en doğru olan oluyor.

Kobane’deyiz artık ama çok ağır bir koku var her tarafta.

Mazot kokusu bu! Her yer mazot kokuyor. Kobane'ye gelen elektrik kabloları kesildiği için jeneratörler çalışıyor, koku da bu yüzden. Kobane sokaklarında ilerliyoruz… Savaşın izlerine dair çok bir şey görünmüyor o an. Evler sapasağlam, yollarda çukurlar var ama onlar da Koalisyonun attığı kazan bombalarının açtığı çukurlar. Bu düşüncelerle gece kalacağımız yere -Mala Gel’e (Halkın Evi) varıyoruz. Ev çok güzel. Hemen uyuyacak yerler düzenlendi ve uyuduk.

Kobanee 2Sabah uyandığımızda bir şeyin eksikliğini hissetmeye başladık, “neydi bu?” diye düşünürken mazot kokusunun gelmediğini anladım. Jeneratörler haricinde ısınmak için de mazot kullanılıyor. Mazot ile kullanılan bir soba ile ilk defa karşılaşmıştım. Öyle ki soba bir parça peçete ile bütün gece yanmaya devam etti. Hazırlıklar tamam. Haber yapmak için çok heyecanlıyız!

Gazetecilerden sorumlu arkadaş geldikten sonra hangi basının nereye gideceğini belirterek ayrılıyor yanımızdan. Sokağa iniyoruz ve sağ tarafımızdaki yola örtü çekildiğini görüyoruz. Kobane’de bunu birçok yerde görebilirsiniz. Neredeyse keskin nişancılardan korunmanın tek yolu bu. Sonra bir gazetecinin “bak!” dediği yere baktığımda patlamamış bir havan bombası görüyoruz.

Gözlerimiz umudu var edenleri ararken asayişten Hesen İsa’nın “Savaş Kobanê’den çok uzağa gitti. Ancak araçla gidebilirsiniz?” demesi beklentilerimizin bir kısmını sildi bir anda. Hesen İsa ile Kobane içerisindeki yolculuğumuz devam ederken savaşta yaralanan savaşçıları görüyoruz. Parçalı bulutlu bir havada bir kapının önüne oturmuş sohbet ediyorlardı. İleride ise bir aile kapının önünde ayakta güneşin sıcaklığına bırakmış kendini.

 Annenin elleri birbirine sarılı halde bekleyişi yaşadıkları zorlu günlerin göstergesi gibiydi. Savaş boyunca evlerinden, topraklarından ayrılmak zorunda kalan ve Kobane’nin özgürleştiğini duyan yüzlerce kişinin bir kısmı şehre geri döndüğünden sokaklarda savaşı tüm çıplaklığıyla gözlerinde taşıyan çocuklarla karşılaşmak mümkün.

Sonrasında savaşın gerçekten yaşandığı sokaklara, caddelere giriyoruz. Her şey yıkılmış, yanmış ya da bir duvar altında kalmış. Akşamın karanlığında gördüğümüz yerlerin savaşta YPG’nin elinde kalan % 10’luk bölümüymüş. Bu bölüm haricinde sağlam kalan bir yer gezdiğimiz sürece göremedik.

Savaşın gerçekten de çok zor koşullarda yaşandığını hem Hesen İsa hem de görüp konuştuğumuz savaşçıların anlatımıyla bir kez daha anlamış olduk.

Gezdiğimiz sokaklar, caddeler, yıkılmış evler, binalar ve bunlarla beraber savaşçıların anlattıkları, “on metre ötemizdeydiler” sözleri tarihi direnişin gerçekten de ne zor koşullarda kazanıldığını gözlerimizin önüne seriyor. Dolaşmaya devam ediyoruz! Ve her sokak başında şehit düşen savaşçıların

isimleri söyleniyor bizlere, nasıl şehit oldukları anlatılarak. O anda orada olmaya çalışıyor bir yanımız. Attığımız her adımda, artık bir şehidin anısını ya da IŞİD çetelerinin kaçarken arkalarında bıraktığı mayınları arar hale geliyoruz. IŞİD’in kaçarken birçok yere mayın döşediği ve son zamanlarda şehit düşen savaşçıların da bu mayınlardan dolayı yaşamını yitirmesi savaşın hala uzağında olmadığımızı da gösteriyor bize.

Özgür Gelecek olarak özgürlüğüne kavuşmasının ilk anlarına tanık olduğumuz Kobane’den gerçekleştirdiğimiz söyleşileri yayımlamaya başlayacağız.

“Kobanê’deki devrimciliğin bize verdiği olanaklar muhteşem ve çok büyük.”

Kobanê: Özgür Gelecek: Bize biraz kendinizden bahseder misiniz?

Hikmet Acun: Ahlak olarak da tarz olarak da kendimle ilgili pek konuşmayı sevmen bir insanım. Bu Nejat’ta da çok bariz vardı. Belki aile alışkanlıklarımızla da ilgili bir şeydir kendinden çok fazla söz etmemek.

Burada nasıl bir Kobanê ile karşılaştınız? Devrimci örgütlerin buradaki duruşu ve varlığını nasıl tanımlıyorsunuz?

Buraya geldim ve anlamaya çalıştım Kobanê’yi ve fark ettiğim şey şu oldu! Türkiye’deki Kobanênin buradaki Kobanê ile alakası yok. Bu IŞİD içinde geçerli. Bizzat savaş içerisinde deneyimlenmiş olan IŞİD, Türkiye’deki IŞİD ile aynı değil. Gerçi Türkiye’de IŞİD’i doğru dürüst tahlil eden siyasi bir yapı çıkmadı şu ana kadar. O da işin paradoksu. Kobanê’yi de konuşan, tartışan ve Kobanê üzerinden devrimci geleceği anlamaya çalışan tartışmalar gördüm Türkiye’de.

Hikmeta cunTabi bunlar kamuya açılmadı. Açılmamasının nedenleri var. Türkiye sol hareketinin aslında geldiği yeri de gösteriyor bize Kobanê. İşaret oldu Kobanê. Şunu söyleyebilirim çok çetin bir savaş var burada. Çok gerçek bir savaş bu. Yani insanların aksiyon filmlerinde izledikleri gibi değil. Ölüm çok gerçek. Mevzi, mayın ve kurşun çok gerçek. Ve bunların karşısında devrimci iradeyi yükseltmekte çok gerçek. Burada kavramlar dünyası soyut. Anlamlar dünyası inşa etmiyor devrimciliği.

Devrimci, çok fiili bir şekilde siper ve cephe savaşı gerçekliğini inşa ediyor. Ve bu anlamı ile buradaki devrimciliği oluşturan saiklerle Türkiye’de solculuğu oluşturan solcu saikleri de birbirinden ayırıyorum. Görünen ilk şeylerden bir tanesi bu. Bu anlamı ile şöyle bir işaret çıkıyor. Türkiye solu şuna gebe; Kobanê’de ortaya konulan devrimci bir dirilişi kendisine yol edinmesi gerekir. Kendini buradan var edecek ve buradan hareket etmeye çalışacak. Türkiye’deki işlerini görevlerini, buradan halledecek. Buradan anlamaya çalışacak ve kendisini yeniden konuşlandıracak.

Ya da burası arı bir yer olarak kalacak. Türkiye solu giderek aynı örgütün ve partinin içinde olsa bile buradaki cephenin karşısında gerileşecek. Bu çok açık. Bu benim soyut bir tespitim değil buradaki savaşın ortaya çıkardığı ipuçlarıdır. Ne düzeyde anlarlar onu bilmiyorum ama umarım anlarlar.

Burada başka bir şey daha var! Ortamda şakalar yapmaya çalışıyorum. Bilinçli olarak ortamı sulandırmaya çalışıyorum çocuklar savaştan geldikleri için. Onlar ise gündelik yaşamlarında ölümü, savaşı sıradanlaştırmaya çalışıyorlar. Bu çok hoş ve güzel.

“Bir örgütün altında bulunmak insanı devrimci de yapmaz”

Evet devrimci olmanın da özelliklerinden biri bu. Tesadüfen ölmüyorsun ve onu kendi yaşam habitatında sıradanlaştırıyorsun bu çok güzel bir şey. 

Tabi burada çok genç arkadaşlar tanıdım. Çok kıymetli insanlar. Yani hangi parti veya örgütten olursa olsun burada olmaları onların kişisel kararlarıydı her şeyden önce. Bu çok önemli ve kıymetli bir şey. Hiç kimse onları buraya zorla göndermedi. Kendi özgür kararları ile geldiler. Karar vermek insanın hayatında bir durum ile çıkar ve bu durum senin devrimciliğini sınar. Ve vereceğin karar tarihin toplam okumasıdır. Ya oradan saparsın ya da o anın içerisinde olursun. Bu anlamı ile burada genç arkadaşların bireysel devrimci tarihleri açısından bile çok kıymetli bir şey bu. Yani bir örgütün altında bulunmak insanı aklamaz, insanı devrimci de yapmaz. Hatta şu ve ya bu şekilde mekanizmanın bir yerinde olmakta bir insanı tek başına devrimci yapmaz. Çünkü devrimciliğin bizatihi kişiseldir. Onun fiili eyleminin kolektif olması başka bir şey devrimciliğin bizatihi kişisel tarihimizle ilgilidir. Tarihimizi biz kendimiz yaparız.

Burada devrim Ahmet, Mehmet, Mazlum’un fiili elemi içerisinde gerçekleşiyor devrim. Bizatihi onun kararı onun iradesi içerisinde şekilleniyor. Çok gerçekçi çok somut. Yani mazlum varsa o anda devrim var. Bu anlamıyla herşeyi çok kıymetli ve değerli tarihsel bir eylem üstleniyorlar. Yani Türkiye solu bu anlamıyla buraya çok başka bakmak durumunda. Bambaşka okumak durumunda. Bizatihi teorisini buranın üzerinden doğru şekillendirmek zorunda.

08Değişik yazılar yazmayı düşünüyorum. Walter Benjamin’in ifadesiyle tarihin geri çağırılması üzerinden okuyabiliriz. Bunu teorik olarak bir üniversitede konuştuğun vakit çok soyut kalabilir. Ama Walter Benjamin’in o soyut çevrede konuşulan tarih kavramının gerçeği burada benim sağımda solumda. Tarihin geri çağırılması diyor Benjamin. Tarihi geri çağırdığın zaman devrimlerle karşılaşırsın ya da devrimci bir ana girersen geçmişten çağırırsın. Mahir Çayan burada, işte tarihi çağırmak dediğimiz olay bu. İbrahim Kaypakkaya burada, Deniz Gezmiş burada. Yani bütün öncülerin geçmiş bir zaman diliminde kaldığı sanılan bütün hikayesi, öyküsü devrimcinin bugünü. Tarih geçmişten çağrılıyor işte. Varlık burada. Zamanla varlığın kesiştiği an burası. Yani şunu anlatmak istiyorum.

Kobanê’deki devrimciliğin bize verdiği olanaklar muhteşem ve çok büyük. Bunu abartı anlamında falan söylemiyorum. Buraya bizim nasıl baktığımızla ilgili bir şey. Bu anlamıyla TDH gelecekte düşünsel zemininde varoluşsal zemininde geçmiş. Tarihle kurduğu ilişkiyi de artık ne ise artık bunu okumakla mükellef.

Kobanê’yi böyle gördüm ve çok etkilendim. Bu çok kıymetli ve önemli bir eşik odlunu düşünüyorum. Rojava devrimi TDH açısından bütün tarihinde, bütün zamanlarında çok önemli bir eşik. TDH’nin bu eşikle kuracağı ilişki, onun geleceğini belirleyecek.

Rojava ile ilişkilenen hareketler tarihi alıp götürür. Bu anın dışında kalan örgütler tarihten silinecektir. Bu benim keyfi bir soyutlamam değil bu tarihin bize gösterdiği çok sarih bir durum. 

87Burada nasıl bir yönetimle karşılaştınız ya da beklediğiniz tablo böyle miydi? 

Buranın yönetimi için konuşmak çok erken. Şu anda konuşursak haksızlık edebiliriz. Daha doğrusu haksızlık da değil. Yanlış ve eksik şeyler söyleyebiliriz.

Suphi Nejat’ın şehit düştüğü yere gittiniz, o anki duygularınızı anlatabilir misiniz?

Miştenur’a gittiğim zaman öyle gözümün önünden bir aktı. Çok kıymetli bir şey Nejat’ın orda olması, ölümü de çok anlamlı. Nejat’ın Kobanê’ye esas geliş nedeni şuydu, birilerinin kısa devre olması gerekiyordu. Denizlerin, İbrahim Kaypakkayaların kısa devre olduğu gibi. Kısa devre olursa, arkası gelir diye Nejat Kobanê’ye  geliyor. Kaleme aldığı broşüründe de buna çok önem verir.   

Hayat bizi şuna zorluyor “Hayat bir iç savaş” Nejat’ın dediği gibi. O iç savaşa katılsak ta, katılmasak ta bir iç savaş. Çünkü burjuva kapitalist ilişkilerini durmadan üretiyor. Sömürü çok gerçek, sefalet çok gerçek, ekonomik şiddet çok gerçek insanların borçlandırarak köle edilmesi çok gerçek, kadın sorunu çok gerçek her şey çok gerçek ve bu bir iç savaş. Hayatı bir iç savaş olarak anlamayan gider.

“YPJ: Kobanê’de yaşam kadının öncülüğünde inşa edilecek”

Kobanê: Özgür Gelecek: YPJ’nin ortaya çıkardığı irade ile “Arin’in gülüşüyle” Kobanê’nin özgürlüğe kavuşmasında kadınlar nasıl bir rol onadı?

YPJ Komutanı Berîtan Kobanê: Öncelikle Kobanê’nin özgürlüğünü Sayın Abdullah Öcalan ve devrim şehitlerine adıyoruz. Kobanê’deki atılımımız çok büyük bir direnişle başladı. Arin’in öncülüğünde başladı. Heval Baran’ın öncülüğünde başladı ve en son heval Hebun ile başladı. Tabi bu atılım bizim için önemli bir yerde duruyordu.

Kobanê’deki bu özel atılımımız, bütün Ortadoğu için de bir sembol olmuştur. Özellikle de YPG/YPJ savaşçılarının düşmanın vahşetine karşı büyük bir direniş sergiledi. Ve şu ana kadar da Kobanê’nin özgürleştirilmesi bizim için çok önemliydi. Tabi şunu da belirtebiliriz! Kobanê, önderliğin iradesiyle inşa edildi. Şehitlerin iradesiyle inşa edildi. Bu bizim için önemliydi.

 YPJ sonuna kadar kendisini burada gösterebildi. Heval Arin’in öncülüğünde. Heval Zehra’nın öncülüğünde. Heval Revan’ın öncülüğünde. Heval Sayra’nın öncülüğünde, sonuna kadar bu direnişi kendilerine bir güç olarak gördüler.

Son gelişmelerle birlikte savaşçılar, büyük bir alanı ele geçirmişlerdir. Bu bizim için mühim bir durum. Önderliğin çizgisinde hareket eden kadının inşası için önemlidir. Tabi bu gelişmelerle birlikte ezilen halklar nerdeyse özellikle de ezilen kadınların olduğu yerde bu güç ile kazanacağız.

68Şehit düşen yoldaşlarımız bizlere öncü oldu sonuna kadar. Yani heval Zehra’nın öncülüğünde, önderliğin önümüze koyduğu kadının kurtuluşu teorisi bütün Ortadoğu kadınlarına, ezilen halklar nezdinde büyük bir sembol olacaktır.

Genel olarak dünya üzerinde YPJ’nin ortaya çıkardığı güç tartışılıyor. Bu da bizim için bir güçtür. Moral, motivasyonu yerine getiren bir durumdur açıkçası. Çünkü bu moralin nedeni, verilen direnişte kadının öncü olmasındandır. Mevzilerini sonuna kadar terk etmeyen, vahşi saldırılara karşı direnen YPJ güçlerinin ortaya koyduğu iradesidir.

Ve bu duruşuyla da şu ana kadar gerçekleşen ihanetlerinde önüne geçmiştir. Her zaman son kurşununu, son bombasını kendine kaldırması önemli bir noktadır ve bu durumlar bize kuvvet verdi. Şunu da biliyoruz ki bu özel direnişte başarılı olmak bizlere güç ve moral oldu.

Kobanê’nin kurtuluşundan sonra köylerin kurtuluşunu sağlamaya geçtik. Çünkü yerlerinden yurtlarından edilen Kobanêliler başka devletlerin himayeleri altında yaşamak zorunda kaldılar. YPJ olarak bizim isteğimiz de ezilen halkların, çocuklarının, kadınlarının gelip kendi topraklarında yaşamasıdır. Kendi vatanlarında yaşamalarıdır. En önemlisi de bu. Bunun içindir ki biz daha güçlü ilerliyoruz.

Köylerin kurtuluşunda da kadının rengi kendini gösteriyor. Şu ana kadar yüzden fazla köy kurtarıldı. Bu da heval Hebûn ve heval Zehra öncülüğünde gerçekleşti. Örneğin heval Hebûn! YPJ’nin komutanlarındandı. Yoldaşlığıyla, çevresine verdiği moral ile kişisel duruşuyla da önderdi. Bu hususta örgütçü bir kadındı. Onun öncülüğü bize güç veriyordu çevresindeki kadınlara. O, kadınların her zaman ileriye atılmasını istiyordu. Önemli bir öncümüzdü. Tabi heval Zehra’da onun gibiydi. Onu gördüğünde bile bir güç sarıyordu seni. Her zaman şunu da “Ya biz burayı IŞİD’e cehenneme çevireceğiz ya da son kurşunumuza kadar direneceğiz” sözünü hatırlatıyordu. Bu kadınların öncülüğünde, IŞİD’e karşı bir cehenneme döndü. Bir mezarlık oldu IŞİD’e.

86Kadın savaşçılar cephede en ön safta yapılacak olan saldırılara dahil olduklarında, DAİŞ’in korkusu kadınların zılgıtlarıyla daha da arttı ve Kobanê’nin kurtuluşunu sağladı. Tabi çekilen zılgıtların onlardaki psikolojik etkisi çok fazlaydı. Bu zılgıtlar bize moral verirken onlar olan morallerini de kaybediyordular. Örneğin ele geçirdikleri yerleri tekrardan almak güç oluyordu ama kadınlar öncülüğü moral çökmesine neden oluyordu onlarda. Bazen günlerce su içmiyorduk. Ama biz o öncülerimizden aldığımız güçle direniyorduk.

Çok büyük bir direniş sergilendi burada. Her dört parçadan kadınlar buradaki savaşa dahil oldu. Sosyalist kadınlar, devrimci kadınlar ve Ortadoğu’nun kadınları burada savaştı. Bu bize moral veren bir gerçektir. Kadınların bayrağı olan YPJ bayrağı bize güç veriyordu. Ve bu bizim için önemliydi. Savaşan çoğu kadın “Ya Kürdistan’ın gelini olacağız ya da bu vatanı asla terk etmeyeceğiz” diyordu. Hiç kimsenin himayesine girmeyeceğini, özellikle de kapitalist sisteme dahil olmayacaklarını söylüyorlar.

Yani YPJ’ye katılan bütün kadınlar bunları ifade ediyor. Özellikle de kapitalist sistemin şu ana kadar bizlere bir şey vermediğini görüyoruz diyerek burada da kendi olduklarını, kadın olduklarını görüyoruz diyorlar. Kendilerine bir yol buldular. Kendilerine Ortadoğu’daki kadına öncülük edecek rolü gördüler. Bu önemliydi tabi bizim için. Biz kendimizde bu kapitalist sistem içerisinden geldik.

Savaşa katılan kadınların, katılımlarından önce ve katılımdan sonraya dair nasıl bir değişim yaşandı, neler gözlemlediniz?

Kadınlar ilk geldiklerinde silah sıkmada zorlanıyordular. Fakat öncüleşen kadınları gördüklerinde kadının sonuna kadar direneceğini gördüler. Heval Zehra, Roza gibi. Örneğin Zehra’nın bir kurşun görmüşlüğü dahi yoktu. Heval Roza İranlı bir kadın ve her zaman saldırılara katılmak için ısrar ediyordu. O inancı ile güç alıyorduk. Ve o inanç ile her zaman düşmanın üstüne üstüne gitmeyi sağlıyordu. DAİŞ’in üstüne giderken de çekilen zılgıtlardan saklanacak yer arıyordular. Kendilerini kadınların öldürmelerini istemiyordular. Ama bizde onları öldürecektik Kobanê’yi ele geçirmemeleri için.

Kadın savaş içerisinde kendi öncülüğünü inşa ettiğini belirttiniz. Peki, kendisini ifade etmeye çalıştığı diğer alanlardaki durumu açabilir misiniz?

İlk geldiklerinde kendilerini ifade etmekte çok zorlanıyordular. Ama burada öyle bir güç, bağlılık var ki kendi kuvvetlerini görmeleri, kendi ayakları üzerinde durmaları ve geleceklerini oluşturabilmeleri anlamında gerçekten öncülük edebileceklerini gördüler. ypj gucleri 5 okagi cetelerden temizledi h4824Ezilen binlerce kadına öncülük edeceklerini gördüler. Pratik içerisinde çok çabuk öğreniliyor. Örneğin sistemin içerisinde iken kırmızı kırmızıdır. Ama kırmızının hangi süreçlerden geçerek kırmızı olduğunu öğrenmek, bir kadın için kırmızı içerisinde yüzlerce rengi görebilmek anlamına geliyor. Ve kadın artık kendini tanımaya başlıyor. Kendindeki cevherine vardı. Köleliğe karşı öncü adımlar attı. Kendi öncülüğünde kendini tanıdı. Şunu da belirtebiliriz Ortadoğu kadınları mücadelelerinin YPJ’de ortaya çıkan güç gibi isimlendirilmesini istiyor.

Önderliğinde dediği gibi “Dünyanın öbür ucundaki bir kadın acı çekiyor ise sizinde sancısını çekmeniz lazım.” Bizimde amacımız bu ezilen bütün kadınlar için mücadele vermek. Biz sadece Kürt kadını için savaşmıyoruz. Dünyanın her yerinde baskı gören kadınların savaşını veriyoruz. Mesela önderlik neden “Jin jiyane” diyor? Çünkü kadın yaşamda olmadığında o yaşam yıkık olur. Kadın savaş içerisinde de böyle. Oluşturduğu düzen ve disiplini ile tanınır. Rengi ile, gücü ile, düşmana saldırısı ile, dünyaya olan bakış açısı ile tanınır. Yani meselenin aslı kadın bir savaşta olmadığında o savaş yenilgiye mahkûmdur.

Tabi bizim kavgamız yalnızca elimize silah alıp düşmana saldırarak var olmak değil. Çünkü bu savaş içerisinde binlerce sorun ile savaşıyorsun. Çünkü yaşamı kazanmadığında savaşı kazanamazsın. Aslında savaş bir aynadır. İnsanın kendisini tanıdığı bir aynadır. Bizim yoldaşlığımızda böyle. Özellikle de kadının öncülüğünü yaptığı alanlarda. Yani biz birbirimizin aynasıyız. Kendi eksikliklerimiz görüyoruz ve en büyük silahımız olan eleştiri özeleştiri ile daha öndeyiz. Ve daha da öne çıkmayı istiyoruz. Yani Kobanê DAİŞ için bir cehennem oldu.

Kobanê’de oluşturulacak olan yeni yaşamda elbette kadınların omuzlarında yükselecek. YPJ olarak ta sizlerin yeni yaşama dair tasarısı ya da çalışmaları var mı?

Kobanê’de yaşam kadının öncülüğünde inşa edilecek. Çünkü çok kadın hala kendini tanımıyor. Ve başlangıçta bu kadınlarda bir değişim yaratacağız. Kadın evleri yaratacağız. Kadınlarla birlikte bir eğitim sürecinden geçeceğiz. Çünkü kadınların öncelikle kendilerini tanımaları lazım.  İdeolojilerini tanımaları lazım. Kobanê’nin inşası da öyle olacak. Kadının eli ile rengi ile inşa edilecek. Ortak yaşamı, komünal yaşamı inşa edeceğiz. Çünkü çok büyük bir emekle bir direniş sergilendi. Her sokak başı şehit düşen yoldaşlarımızın kanıyla sulandı çünkü. Ve bunun içindir ki inşa edilecek yeni Kobanê bütün dünyaya bir sembol olacaktır.

Ve şehitlerimizin yolunda kanımızın son damlasına kadar mücadelemize devam edeceğiz.  

 

“Kobanê savaşının kendi savaşımızın olduğunu söylüyoruz”

 

Kobanê: Özgür Gelecek-Kobanê sizin için en anlama geliyor? Buradaki varlığınızı tanım tanımlıyorsunuz?

 

TİKKO savaşçısı Bawer: Partimiz, Kürt halkına yönelik saldırı politikasını, Ortadoğu’daki gelişmeleri, bu yakıcı sorunları derinden hissettiğinin bir göstergesidir bizim burada olmamız. Biz bugün savaşın birebir içerisindeyiz. Cephelerdeyiz. Mevzilerdeyiz. Savaşın olduğu her alanda bizde varız.

Partimizin Kürt halkına yönelik sorumlulukları temelinde başlatmış olduğu yönelimini bugün Kobanê’de sürdürüyoruz. Partimizin, 2008 yılından bu yana ulusal sorun ekseninde, eksikliklerinin giderilmesi ve şovenizmin kırılmasına yönelik ortaya koyduğu yönelim kapsamında, Kürt halkına yönelik her saldırıya tepki gösterme, özne olma tavrını önüne koydu. Halkımızı ilgilendiren tüm sorunlar esasında partimizin sorunudur. Bu çerçeveden doğru, partimizde birçok adım atmış oldu.

Seçimlerde ulusal hareketin göstermiş olduğu adayların desteklenmesi tavrı, örneği, politik sürecin ihtiyacı olmakla beraber, içimizdeki şovenizm ile savaşmanın da bir yönünü oluşturmaktadır sözgelimi.

Kobanê için de, Lice’de yaşanan katliama karşıda TİKKO hesap sorucu duruşunu ortaya koymuştur. Bu politikanın, yönelimin bir parçası olarak bizlerde bugün Kobanê’deyiz. Bu yakıcı sorunun da her yerinde olacağımızı belirtelim. Bu anlamda bu sorunu Kobanê savaşının kendi savaşımızın olduğunu söylüyoruz. Partimizin bu doğrultusunda bende buraya bir savaşçı olarak geldim.

Gençlerimize çağrımızdır! Rojava’daki devrime ve partimizin belirlemiş olduğu yönelime güç katmalıyız. Sınıfsal olarak değerlendirdiğimiz zaman emperyalizme karşı direnme noktaları, emperyalizm var olduğu sürece ortaya çıkmıştır. Örneğin tarihte bunlardan biri Stalingrad'tır, İspanya’da 5. ordunun kurulması örneğidir enternasyonalist anlamda. Bizde partimizin çağrısıyla, direnişin bir parçası, öznesi olmak adına olarak buraya geldik. Bugün sözünü ettiğim direnme noktalarından bir tanesini de Kobanê direnme savaşı oluşturdu. Kobanê, tüm dünya halkları nezdinde DAİŞ’e karşı koyuşu, duruşu ile bu onurlu bir direniş odağı haline geldi.

Kobanêye dönük işgalin en sıcak günlerinde bura ayak bastık. Geldiğimiz günden bu yana TKP/ML saflarında savaşmaktayım. Ve bu süreçte birçok gözlem ve deneyim elde ettik parti olarakta. Burada savaşın genelde ihtiyacına göre kendimizi konumlandırdık. Özellikle mevzilerde ihtiyaç vardı. Kendi ayarlamamızı ona göre yaptık ve mevzilere geçtik.

Emperyalistlerle DAİŞ arasında nasıl bir ilişki var, ne yapılmak isteniyor? Biraz açabilir misiniz? 

IŞİD/DAİŞ aslında emperyalizmin Ortadoğu'daki görünen yüzü olmuştur. Emperyalistlerin, Ortadoğu'daki politikalarını şekillendirirken, IŞİD üzerinden bir yön verme çabasına tanık oluyoruz. Özellikle Irak ve Suriye’deki dengeleri dağıtıp tekrardan kendi politik açısı bakımından birleştirmek için kullandı/kullanıyor.  

Hâli hazırda IŞİD'in yöntem anlamında bir yönelimi bulunmakta. Bu korku'dur. İşkenceler yaparak bir korku paranoyası yaratmaktadır. En son olarak Ürdünlü pilotun yakılarak, bir reklam videosu şeklinde gösterilmesi de bu yönelimi ile gerçekleşen bir durumdur.

Tabi bunun bir diğer yanı da var olan bir direnişin üstünü kapatmaktır. Birçok yerden zaferle ayrılmalarına rağmen mesele Kobanê olunca, kendi yenilgilerinin üstünü kapatmak için, Ürdünlü pilotun katledilişini işkence yaparak basına verdiler. Bu anlamda IŞİD'in bu yaptıkları aslında sömürü, talan çarkından bağımsız değil.

Ortadoğu'da yürütülen daha önceki savaşlardan Amerika'nın Irak'ı işgali bu çarktan bağımsız değil. Tabi bunu artık kendisi değil kurduğu, kurulmasına öncülük ettiği ya da önünü açtığı, destek verdiği örgütler aracılığıyla yapıyor.

Emperyalizmin kendisinin yeniden tesisi için IŞİD gibi bir vahşetin ortalığa kan ve korku yayması ve bunu birinin toparlaması gerekiyordu. Yani ABD kurtarıcı olarak “Bizim uçaklarımız vuruyor ve IŞİD'i geriye çekiyor” imajını yarattı.

IŞİD'in Fransa'daki Charlie Hebdo katliamında olduğu gibi, Avrupa ve ABD'deki İslamafobiyi geliştirme, Amerikan saldırılarının aslında o taban açısından da, kendine kazanma açısından da, kendisine yönelik tepkiselliğin yani kendi emperyalist yönetimlerine karşılık duyulan öfkenin “gazını alma” işlevi gördü. İşte ABD'deki seçimler yaklaşıyor. Obama'nın tekrardan kendi yerini sağlamlaştırma çabası, klik dalaşında söz konusu politika böyle bir işlev görüyor.

kobaneABD'nin, koalisyonun IŞİD'e karşı “konumlanışının” nedenlerini bunlar oluşturuyor. Aynı zamanda ilişkileri devam ediyor. Zaten IŞİD, merkezi bir karargah tarafından, üstten yönetilen bir örgüt. Tabanı ise gericilikle örgütlenen bir taban.  Tabi bilinç düzeyini tam olarak bilemeyiz ama bunun bir şekilde dizayn edildiği ve IŞİD”in askeri bir stratejiye göre hareket ettiği de açık. ABD emperyalizmi içinde geçerli, yarın bir şeyleri değiştirmeye çalıştığı zaman “IŞİD saldırısı var ve uçakların devreye girmesi lazım” diyecektir.

IŞİD'in bir bütün olarak yok edilmesi için emperyalistler açısından söz konusu örgüte ihtiyacın bitmesi gerekir ancak bunun sonucunda yeni bir örgüt öne çıkabilir ya kurulabilir.Bilemiyoruz tabi belki çalışmalara başlamışlardır.   IŞİD'in ABD'den ve Türkiye’den bağımsız olduğunu düşünemeyiz.

IŞİD bölgede nasıl bir politika izliyor? Hangi toplumsal kesimlere dayanıyor?

Şöyle başlamak lazım aslında, Kobanê 130, 140 veya 150 gündür direnen bir şehir değil aslında. Yıllardır direnen bir şehir. En başta ÖSO'ya karşı, sonrasında El Nusra'ya karşı bir direniş sergiledi. En sonunda ise IŞİD'e karşı oldu. Bu anlamda da yarın Kobanê'ye IŞİD'in bir tehdidinin olmadığını düşünmek yanlış olur.

Mart 2011’de Suriye’de halkın öfkesi ile başlayan süreçte, Suriye hükümeti etkisiz kaldı. Kendi merkezine çekilmek, kendini korumak eksenli bir politika geliştirmek zorunda kaldı. Ondan sonraki süreçte özellikle emperyalizm buraya birçok örgüt yığdı. Hatta irili ufaklı, Körfez ve emperyalist devletlerin desteklediği yüzlerce örgüt ortaya çıktı.

Birçok cihatçı örgütte Suriye'ye yerleşti. Bu örgütler Sünni Arap halkının Esada yönelik öfkesine yaslanmaya çalıştı.  Daha öncesinde de Esad'ın baskısı bu kesimlere yönelikti. Özelliklede Sünni Arap kesimi üzerine çok baskısı vardı.

IŞİD Suriye’de esas olarak bu toplumsal kesimlere dayanma stratejisi izledi.

IŞİD buna paralel askeri bir plana göre hareket etti. Önüne hedefler koydu ve Musul'u ele geçirdi. Tabi daha öncesinde Felluce'yi almıştı. Kendisinin de aldığı Irak Şam İslam Devleti(IŞİD) isminden de anlaşıldığı gibi stratejik bölgelerden doğru gelerek bir savunma hattı kurarak, Şiilerin olduğu bölgeleri çevreleyerek bölgeleri aldı. Savaşı Kürt bölgelerinin kenarlarına yığarak, ele geçirdiği büyük şehirlerden uzak tutmaya çalıştı. Taktiksel olarak sürdürdüğü bu durumu bir anda değiştirdi. Kobanê'ye doğru bir değişim oldu. Kobanê IŞİD için stratejik bir yer ifade etmiyor askeri anlamda baktığımızda. Stratejik anlamda da Türkiye ile ilişkilerini, lojistik, savaşçı vb. ihtiyaçlarını zaten Tel Abyad ve Cerablus üzerinden çok rahat yapıyordu. Kobanê'nin batısına düşen Ezaz ve Cerablus kentlerinin kobbaneTürkiye üzerinden iletişimi vardı. Askeri anlamda buralardan Türkiye'nin desteğini sağlayabiliyordu. Kobanê TC devleti tarafından bir sıkıntı haline gelene kadar bir sorun yaşanmıyordu. DAİŞ için Kobanê/ Rojava, inşa ettiği yaşama karşılık bir alternatif olarak yükselmeye başladıkça bir tehdit haline geldi. Tıpkı TC’de olduğu gibi. TC'nin Kürt ulusunun kazanımlarına yönelik politikaları, yaklaşımları ve müdahalelerinin de etkisiyle çok büyük bir gücünü buraya yığdı. Askeri anlamda tam olarak bilmesekte YPG'nin açıkladığı rakamlara göre 7 binden fazla ölüsünün olduğunu biliyoruz.

TC’nin IŞİD ya da El Nusra vb. cihatçı örgütler arasındaki ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?   

Türkiye'nin IŞİD'e desteğinin birçok örneği var. Bu herkesçe bilinen bir gerçek. İleriki süreçte de, Ortadoğu'da DAİŞ’in TC ile bağlantısını kesmeyeceği, TC’nin ihtiyacına paralel IŞİD'e başvuracağı da görülecektir.

Kürt halkına yönelik politikada da, yaklaşımda, “Bakın bizim IŞİD'imiz var” tavrı, demoklesin kılıcı gibi sürekli gösterilecektir.

Türkiye'de o dönem, Rojava’da Kürt halkının öz yönetimlerini kurduğu süreçte ne oluyordu sorusu bizi devletin yaklaşımını anlatır. O dönem müzakere sürecinin geliştiği ve tasfiyeci bir sürece evrildiği süreçte, ulusal demokratik anlamda kazanımları vardı. Kendi paradigmasal bakış açısı anlamında bir yaşam kurmayı hedefliyordu. Aslında Türkiye açısından da tehdit oluşturan unsur, bunun Türkiye'ye yansımalarından kaynaklıydı.

Yani Rojava’daki gelişmeler, kazanımlar bütün Kürt halkını motive ediyordu. Herkesin gözü kulağı Rojava'daydı. Rojava'da ki gelişmeler yaşanırken devlet açılım süreci vs. demokratik adımlar atılacağını söylüyordu. Süreç ilerlerken, devletin kendisini güçlendirme ve daha güçlü saldırma olanaklarını yaratması açısından bir boşluk alanı aradığı ve tıkanmışlığını aşmak üzere çaba sarf ettiğini biliyoruz.

Genel siyaset anlamında tıkanmışlık durumu vardı. Yolsuzluk operasyonları, seçimlerin üst üste gelmesi, klik dalaşının derinleşmesi, kendini tekrardan tesis etme aşamalarının olduğu süreçti. Bu noktadan politik olarak çok tıkanmış bir durum vardı. Hem savaşıp hem kendi iç çelişkileriyle, iç çatışmalarıyla uğraşması onu çok yoruyordu. Yani politik bir alan yaratarak, savaşı durdurarak kendini yeniden güçlendirecek bir alan yarattı. Karakollardır, barajların yapım sürecini de biraz böyle işletti. Tabi bunlar halkın gözünden kaçan şeyler değildi. Lice'de 3 kişinin katledilmesi, sonrasında Kobanê’de yaşanan gelişmelere karşı düşmanlığı, Kürt halkının temel talepleri adına adım atmaması, “açılım yapacağım”, “demokratikleşme paketleri açıklayacağım” demesine rağmen, demokratikleşme süreci işletiyoruz demesine rağmen sürece ilişkin hiç bir göstergesinin olmaması vb. birçok baskıcı politikasını hayata geçirmesi Kürt halkı nezdinde bir öfke biriktiriyordu.

Bunu, IŞİD'in Kobane'deki kazanımları boğma girişimi ve buna karşı 6-8 Ekim serhildanında gösterilen tepki Türk devletini inanılmaz bir politik tıkanıklığa itti. Yani gelişen sürecin, bu kadar katletmenin olduğu bir yerde kitlenin bu birikmişliği 6-8 Ekim'de muhteşem bir serhildana dönüştü. Kitlelerin harika yaratıcılığı vs. gözlerimizin önündeydi. Devletin etkisiz kalması, tıkanması, OHAL ilan etmesi, militer güçlerini ortaya sürmesi çok ciddi bir politik tıkanıklığı göstermektedir. Askeri tekrardan şehre yığması nasıl bir çıkmazın içinde olduğunu gösterdi. Kobanê'deki dengelerde hem yerel hemde uluslararası alanda değişmiş oldu Kürt halkının sokağa çıkmasıyla beraber!

Bu sürecin aslında birçok kazanımı oldu bunlardan birincisi Türk devleti politik çıkmazlığından kaynaklı geri adım atmak zorunda kalmasıdır. Bu defa sokağa çıkanlar yalnızca Kürt haklıda değildi. Artvin Hopa'da, İstanbul'da birçok yerde eylemlerin olması bize bunu gösteriyor. Yani Kürt olmayan diğer toplumsal kesimlerden, diğer milliyetlerden emekçilerde sokağa çıktı. Bu anlamda da bir kazanım olarak muazzam bir kazanım önümüzde duruyor. Aynı zamanda da oluşan kamuoyunun Kürtlerin serhildanı sadece Türkiye'de değil Avrupa’daki o sinerjisinin de Koalisyon üzerinde çok güçlü bir etkisi oldu.

Tüm bunlar hem Türk devletinin hem de Koalisyonun geri adım atmasına sebep oldu.

PYD'nin Rusya ve ABD ile kurduğu ilişkiler kimi kesimlerde “acaba PYD emperyalistlerle işbirliği mi yapıyor?” gibi bir soru işareti ortaya çıkarttı. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?    

Bu süreci taktiksel anlamda değerlendirmeliyiz. Emperyalistlerin, Rojava üzerinde, geleceğe ilişkin birçok projesi vardır elbette. Rojava’nın demokratik kazanımlarını kullanması da bundandır. Kendi himayesi altında götürmeyi isteyecektir doğası gereği. Ancak PYD açısından durum böyle değildir.Çünkü burada birçok bedel verildi ve halende bedel verilmeye devam ediliyor. Bu durum taktiksel bir hamledir PYD açısından.

Öte yandan emperyalistler açısından da bir taktik politika söz konusudur. Koalisyon, en başından isteseydi bire bir Peşmergeyi ya da kendi özel gücünü öne sürerdi. Hatta IŞİD'i bir bütünen Kobanê çevresinden temizleyebilirdi. Ama yapmadı. Onun yerine Kürt halkına sürekli bir tehdit olarak, “ben burada olmazsam uçak vurmazsa IŞİD sizi öldürür” kozunu öne sürdü/sürüyor.

Eğer kendi gücüne güvenmeme durumu gelişirse, sürekli bir uçağa ihtiyaç duyma gereksinimi doğabilir. Ve emperyalistler IŞİD gibi çeteleri bir tehdit olarak kullanacaktır. PYD bu noktada direnç göstermez ise, bu çemberin içine girme riski vardır. Ancak şu anki durumda, savaşın kontrolünü kendi ellerinde tutuyor PYD/YPG.

Emperyalistlerin Rojava Kürdistan’ı için planladıkları nelerdir? Kobanê’nin, kentin mevcut durumu nedir?

Emperyalistler doğası gereği buradaki petrol kuyularını hesaplıyor. Mesela Rojava’da 4000 petrol kuyusu var. Bunları hesaplıyordur ama bunlardan çok onu esas ilgilendiren şey var olan PYD’nin savunduğu özerk yönetim biçimidir. Birçok ulus ya da milliyet, inançların bu yönetimde kendi ifade etmesi durumu var. Ortadoğu’nun genel tablosunu dikkate aldığımızda; anti-demokratik birçok uygulama, azınlık milliyetlere yönelik katliamlar örneğin Ezidilerin katledilmesi gibi, Şii ve Sünni iktidarların birbirleri üzerinde hakimiyet kurma mücadelelerinde halka yaptıkları zulümlerden söz etmek mümkün.

Bu bağlamda PYD’nin inşa ettiği demokratik özerk yönetimler Ortadoğu gerçeğinde emperyalistler için ciddi bir sorun olarak görülmektedir.

Bugün kentte çok az sağlam yapı kalmış durumda. Onlarda darbe almıştır. Bu haliyle kentte en fazla on bin kişi yaşayabilir.  Ama normalde yüz bin kişi yaşıyormuş burada. Tabi köylerle birlikte nüfus daha fazla. Uçakların vurmasıyla kentin bir bütün düzeni dağıldı. Hala çok sayıda DAİŞ cesedi var, açıkta yıkıntılar arasında. Cesetlerin temizlenmesi veya binaların onarılması çok ciddi maliyet gerektiriyor. Kentin tekrardan yapılandırılması uzun vakit alacakmış gibi gözüküyor.

Bu bahsettiğin yıkım karşısında PYD ne yapmayı düşünüyor?

Yeni bir şehir planı var. Kobanê savaşa hazırlıklı bir kent değil. Sürekli bir tehdit altında ve savaşa hazırlıklı bir kent haline getirilmesi düşünülüyor. Bunu sığınaklar yaparak, ağır top atışlarına dayanıklı yani savaşa hazırlıklı binaların inşa edilmesi gerekiyor. Kentin en önemli özelliği şehir mevzi savaşının uygun olmasıdır. Yani kır gerilla savaşı gibi değil. Cephe savaşı verilebilir ve mevzin ne kadar güçlü ise kendini o kadar koruyabilirsin. Bu anlamda binaların bu şekilde dizayn edilmesi gerekiyor. Kobanê’de savaş köylerde sürse de en önemli tartışma siyasal düzlemde yürüyor. Yani halkın hem kendini örgütlemesi hem de siyasal olarak buradaki zaferin dışarıya yansıması gerekiyor.

Dünyanın her tarafından insanlar buraya gelerek savaşa dâhil oldu…

Biz buraya bir Arjantinli genç ile birlikte geçtik. İtalyan, Fransız vs. çeşitli ülkelerden gelen insanlar var. Bu anlamda Kobanê, IŞİD Irak’ta kentleri bir günde alırken ve karşısında ülkeler duramazken, hem askeri hem nicelik anlamda son derece yetersiz gücüne rağmen büyük bir direniş geliştirdi.Mesela, Kobanê’nin nüfusu Musul’un 10/1 kadar. DAİŞ karşısında burada hiçbir askeri hiçbir kuvvet duramazken, ilerici, demokratik bir örgüt duruyor. Demokratik temelde özerk bir yaşamı savunan bir anlayışın DAİŞ’e kök söktürmesi tüm dünyanın ilgisini çekti.

Koalisyonun gündeme olmadığı süreçlerde direnişi 40’lı 50’li günlere kadar taşıdı.

Biliniyor ki bu örgüt, kitleler tarafından takip ediliyor. Emperyalizmin de dediğimiz gibi bir korku paranoyası mevcut ve IŞİD’in de kendini bu şekilde yansıtması var. Korkuyla kitleleri denetim altında tutuyor ama buna karşı o korkutuculuğuna rağmen direnişi büyüten YPG savaşçıları oldu. Bu da dünyadaki demokrat, ilerici, devrimci, komünist kesimlerin dikkatini çekti. İçinde olmak, onlara anlamlı geldi ve o yüzden de buraya geldiler.

T. Kürdistanı’ndan bu kadar insanın sınır tanımadan, canla başla gelmesi, sınırın bir anlamda yok sayıldığını gerçekte olmadığını gösteriyor. O tellerin T.C devleti tarafından korunması da sadece onlar açısından önem taşıdığını ortaya koyuyor. Bu tellerin olması onlar için çok önemli.

Ulusal hareketin Kobanê’yi merkezine alması “kırmızı çizgimizdir” demesinin ne anlama geliyor?

Aynı örgüt olmamalarına rağmen PKK ile PYD/YPG arasında ideolojik bir benzerlik var.

Bu süreç hem PKK hem de PYD açısından can alıcı bir sorun oluşturduğu için bu sürece müdahale ettiler. Hem Türkiye’de 6-8 Ekim serhildanında hem de bu süreçte Kürt halkı için yakıcılığı bu kadarken aynı zamanda Avrupa da vs. gündemleştiren ulusal hareketti.

Buradaki kazanımlar doğrudan Türkiyeyi etkileyecek.TC’nin Kobaneye yönelik yaklaşımı esas olarak kendi sınırları içinde yaşama geçirdiği politikadan besleniyor. Bu anlamda bir benzerlik var. Yaklaşımı özetle; Kürt halkının yok sayılması, mücadelesinin engellenmesi ve en önemlisi kazanımlarının yok edilmesi.

TC 90 yıldır uyguladığı politikayı Kobanê’ye taşımış oldu. Ulusal harekette Kürt halkının kazanımlarının hem ideolojik anlamda hem moral anlamda korunması ve geliştirilmesine dair bir yaklaşım geliştiriyor. Kürt halkının kazanımı elbette PKK’nin kazanımıdır. Burada yapılacaklar, inşa edilecek yönetim vs. PKK’nin kazanımı olacaktır.

Kobanê’de nasıl bir siyasal yaşam örgütlenmesi düşünülüyor, nasıl bir yönetim modeli inşa edilecek?

Kent hala savaşın çok yakınında onunla iç içe. Bu yüzden tartışmaların buradan doğru şekillenmesi lazım her şeyden önce. Yani bugün Türkiye’nin etkisini de biliyoruz. Bu direnişin Türkiye özelliklede T. Kürdistanı’nda etkisini biliyoruz. Bu bakımdan KObaneyi ve buranın geleceğini yalnızca burayla sınırlı tartışamayız.

Elbette işin merkezinde burası var. Ancak şehrin inşa edilmesi sürecine tüm devrimci, ilerici ve demokrat kamuoyunun olanaklarını, güçlerini, desteğini sunması gerekiyor. Somut anlamda, PYD kent için meclis türü bir yönetim tarzı düşünüyor. Mahalle ve sokak temsilciliği ve onlar ile ilgilenen bir meclis. Alttan üste doğru mahallenin kendi komitesi oluşturuluyor ve şehir üzerinden alınan kararlarında o meclisler üzerinden alındığı bir mekanizma düşünülüyor. Tabanın kendi temsilcilerini seçtiği bir model söz konusu.

***********************************

 

“Özgürlüğe giden yolda yükü beraber göğüslemeliyiz.”

 

Kobanê: Özgür Gelecek- Buraya gelmenizdeki etken nedir ve geldikten sonraki sürecinizi anlatabilir misiniz?

 

Orhan Bakır: Bende buradaki diğer tüm yoldaşlar gibi partimizin çağrısıyla buraya geldim. Buraya geliş sürecimde açıkçası zorlanmadım. Geldikten sonrada doğu cephesinde savaşmak için kendimi önerdim ve cepheye gittim. Burada 20 gün kaldıktan sonra partimizin düzenlemesiyle güney cephesine geçtim.

 

Daha sonra partimiz burada Türkiye devrimci örgütleri ile ortak bir tim oluşturma ve ortak bir mevzi tutma temelinde bir karar aldı. Bu devrimci hareket içerisinde, Birleşik Özgürlük Güçleri(BÖG), MLSPB Devrim Cephesi ve TKP/ML TİKKO olarak biz vardık. Aldığımız karar sonrasında sayımızın artmasıyla ikinci timi kurduk. İkinci tim ile birlikte bir takım olduk. Takım olduktan sonra cephede en öne doğru ilerlemeye başladık ve yirmi beş gün o mevzilerde kaldık. Hemen her akşam düşman saldırısının yoğun olduğu bir noktaydı. Tabi bu cephede her gün saldırı vardı ve birçok kez ölümden dönerken defalarca kez de düşmanı püskürttük.

 

Devrimci disiplin ve devrimci ahlakı elden bırakmamak gibi bir durumumuzda vardı. Çünkü düşmanın ne zaman saldıracağı ya da sızmaya çalışacağı belli değildi. Bunun için disiplin şarttı. Bu disiplin ve şekillenişimizle belli bir ilgi uyandırdığımızı söyleyebiliriz.

 

19 Ocak’ta Güney Cephesine yoğun saldırılar gerçekleşti ve bu saldırı esnasında ciddi bir direniş göstererek düşmanı geri püskürttünüz. Bize o günü anlatır mısınız?

 

Tim komutanları olarak en son olarak yaptığımız toplantıda edindiğimiz bilgi DAİŞ’e ciddi bir insan ve mühimmat desteğinin geldiğiydi. Doğal olarak intihar eylemlerinin yoğun olacağı noktasında hem fikirdik. Tuttuğumuz mevziler açısından da intihar saldırısının olması ihtimali yüksek bir yerdi. Ve bundan sonra durumumuzu daha dikkatli değerlendirmeye başladık.

 

Sonunda 4 bombalı araç saldırısı oldu. İkisi tank diğer ikisi de hammer tipi zırhlı araçlarla gerçekleşti. Ve tanklardan biri mevziye 6 metre falan kala patladı. Tabi patlamanın hemen ardından çok yoğun çatışma gerçekleşti. Düşmanın sızma girişimleri oldu. Bizde bu saldırıda hemen karşılık verdik. Bu arada da diğer tim ile olan bağlantımız kesilmişti. Durumlarının nasıl olduğunu bilmiyorduk. İlerleyen zamanda iletişimi kurduk. Tim komutanının, tankın intihar eyleminden sonra yıkılan duvarın altında kaldığını öğrendik. Bu arada 8 IŞİD çetesi öldürüldü, bir zırhlı araçları imha edildi. Bu cephede yoğun saldırılar yaklaşık 6 saat sürdü. 

 

Tankın intihar eyleminden sonra yıkılan duvar altında kalan tim komutanını çıkarmamız gerektiğini kararlaştırdıktan sonra yoğun saldırı altında yıkılan duvarların olduğu bölgeye arkadaşlarımız geçti. Bulduğumuz bir araç krikosu ile beton altından çıkarmaya çalıştık. Artık açık hedef haline gelmiştik fakat o an onu düşünemiyorsunuz. Aynı zamanda da askeri anlamda bir eksiklik ama yoldaşımız enkazın altında kalmış ve kurtarmamız gerektiğinin farkındayız. Ve yoğun bir çaba ve yaralanmalardan sonra yoldaşı kurtardık. Daha sonra bağlı olduğumuz timin mevzisine dönerek çatışma devam ettik. O gün oradaki direnişimizle düşmanı geri püskürtmüştük.

 

Yaşanan çatışmadan sonra sizler ile kurulan ilişkiler ne yönde gelişiyordu?

 

19 Ocak saldırısı öncesi ve sonrasında sürekli ziyaretlerin yapıldığı bir timdik, kurduğumuz ilişkiler bakımından. Bir merak da vardı öğrenme ve kavrama anlamında. Tabi bu sonra bir eleştiri konusu oldu. Çok ziyaret edilmemiz. Güvenlik zafiyetine neden olduğu üzerinden. Gerçektende çok sık ziyaret edilmeye başlanmıştık ve bizim time katılım talepleri oluyordu.

 

Tabi bu süreçte kurduğumuz ilişkiler durumun bir parçasını belirlerken partimiz TKP/ML TİKKO’yu da anlatma çabası güdüyorduk. Buraya niçin geldiğimizi, ne yapmak istediğimizi, bundan sonra ne yapacağımızı anlatmaya çalışıyorduk. İnsanlar etkileniyordu muhtemelen bizleri merak edip ziyaret ediyorlardı. Birçok tim komutanının gelip mevzi yapımından tutalım da yaşamı nasıl örgütlediğimiz noktasında fikir alışverişinde bulunuyordu. Dönem dönem aramızda kalanlarda oluyordu bu süreçte. Tabur Komutanı yardımcısı kaldı 4 veya 5 gün boyunca.

 

Yaşanan çatışma ve direnişten sonra diğer Tim komutanları ve savaşçılarla daha fazla yakınlaşma durumu ortaya çıktı.

 

Süreç kendi içinde belli eksiklikler barındırmasıyla beraber olumluydu. Şu gerçektir ki, Kobanê’de devrimciler birçok kez cesaretini kanıtlamıştır fakat kurumsal anlamda değerlendirdiğimizde de şehir savaşında birçok şeyi yeni öğreniyorduk burada. Bu anlamda bütün yoldaşların sürecin ruhuna uygun hareket ettiğini de belirtebiliriz. Bundan sonraki süreçte muhtemelen böyle işleyecektir. Yani partimizin bizlere vereceği görevler noktasında elimizden geleni değil fazlasını yapacağımızı biliyoruz.

 

Son olarak belirtmek istediğiniz ya da çağrınız var mı?

 

Komünist Önder İbrahim Kaypakkaya’nın 43 yıl önce çizdiği güzergahtan ilerliyoruz. Kaypakkaya ulusal sorunda çok somut çözümlemeler yapmıştır. Bugün bizde Kobanê’yi diğer dört parçadan bağımsız ele alamayız. Kobanê/Rojava’da Kürt ulusu kendi geleceğine dair belli bir tartışma yürüttü, proje geliştirdi ve bu anlamada önemli pratikler geliştirdi.

 

Bu noktada bizde görevimiz gereği, görevin sorumluluğu ve yükümlülüğünü bilerek Kobanê’ye geldik. Elimizden gelen çabayı sarf ettik ve sarf etmeye devam edeceğiz. Tabi sadece Kobanê’de değil Rojava’daki diğer kantonlarda da elimizden geleni yapmaya devam edeceğiz. Şunu da belirtmek gerekir; Adres değişebilir. Çok önemli değil. Sınırın çok büyük bir hükmü yok. Nerede bir zulüm varsa, ezilen halkların kurtuluşu ve özgürlüğü için orada oluruz.

 

Şu çağrıyı da yapmak istiyorum; Bütün yoldaşlara, dostlara ve emekçi halkımız gençliğine şu çağrıyı yapabilirim, Partimiz saflarında örgütlenip özgürlüğe giden yolda yükü beraber göğüslemeliyiz.

 

19 Ocak’ta gerçekleşen saldırıda orada olanlardan biriydiniz? Bize o anı anlatabilir misiniz?

 

Kawa Zerdeşt: 19 Ocak’ta patlamanın yaşandığı yere yaklaşık 70-80 metre uzaklıktaydım. Munzur yoldaşların mevzisine daha yakındı patlamanın olduğu yer. Bende Munzur yoldaşların 20-30 metre ilerisindeydim.

 

Orada 3 tank vardı ama tanklardan birinin intihar eylemi yapması sonrası içinde mevzilerimizin olduğu evler yerle bir oldu. Birkaç şehidimiz ve birkaç kişi de o intihar eyleminde yaralandı. Burada edindiğimiz bilgilerden doğru her patlamadan sonra saldırı gerçekleşir normalde. Fakat o gün patlamanın ardından tamamen organize olmuş bir durum vardı. Patlamanın olduğu yere bizim de müdahalemizle suikastçılar üç ayrı yerden çalışmaya başladı. Bu keskin nişancıların da, nasıl nişancı olduklarını yaşamak ile anlatmak aynı değil. Emin olabilirsiniz, sizi istediği yerden vurabilir! Anlayacağınız organize bir şekilde çalıştılar. Geriye kalan tanklardan biri içimize girmek istedi ama o da gelemedi. Sonra iki hammer geldi. Patlamanın hemen ardından duvarlar yıkılınca bir boşluk oluştu hammer’ın biri 400 metre kadar içimize girdi. Daha sonra ona müdahale ettik. Mayınlı bir araçtı ve mayında patlamadı. Arkadaşlar düzeneği söktüler.

 

Sonrasında patlamanın olduğu alanda mevzilerin altında kalan, yıkılan evlerin altında kalan şehitlerimiz vardı. Yani işin açıkçası söylemek gerekirse 40 kişi civarındaydık ve o olaya müdahale eden kişi sayısı 7 veya 8 kişiydi. O hengamede, panikleyen ve geri çekilenler oldu. İşte Munzur yoldaşların grubu birde bizim bir veya iki arkadaşımız, cephe komutanımız ve yardımcısı vardı. Onlardan başka kimse kalmadı orada.

 

 

 

 

Genel seçimlerde oylar HDP'ye


Genel seçimlerin yarattığı hareketlenmenin gündemde başat rol oynadı ve kitlelerin politikaya ilgisinin daha da boyutlandığı bir döneme girmiş bulunuyoruz. Politik bir yapı olarak, halkımızın gündemini giderek daha fazla kaplayacak olan parlamento seçimleriyle nasıl ilişkileneceğimizi, bu kapsamdaki hedeflerimizi, mücadele araçlarımızı ve bunlara bağlı olarak ittifaklarımızı belirlememiz ve zaman kaybetmeden çalışmalara başlamamız gerekmektedir.

Legal ve barışçı tüm mücadele yol ve yöntemleri esasta egemen sınıfların kuralları ve onların sahasında oynanan bir niteliğe sahiptir. Bu yanıyla parlamentonun bir araç olarak kullanılması da seçimlerde belli bir partiyi/ittifakı aktif olarak desteklemek de burjuvazinin oyun sahasına girmek olacaktır. Esas olanın, sisteme dışarıdan devrimci şiddet yoluyla darbeler vurmak olduğunu bilerek; bu oyuna dahil olunup olunmayacağı, politik öncünün içinden geçilen anı ve koşulları somut bir şekilde, titizlikle inceleyerek varacağı sonuçlara bağlıdır. Çünkü, politika konjonktürel olarak ve güç dengelerine bağlı bir şekilde, en üst verimi alabilme hedefiyle yapılır. Bu nedenle komünist devrimciler, “kollarını bağlamaz, faaliyetini peşinen saptanmış herhangi bir planla ya da peşinen saptanmış politik bir mücadele yöntemiyle sınırlatmaz.” (Lenin)

Somut koşulların somut tahlili ilkesinin en can alıcı olduğu alan, politik alandır. Politikanın an ve koşullara bağlı niteliğinden hareketle seçimlerdeki tavrımızı saptarken, mücadelemizi büyütme, kitlelerle ilişkilerimizi daha fazla geliştirme, örgütlenmelerimizi yaygınlaştırıp/derinleştirme, devrimci ve demokratik güçlerin mücadele birliğini oluşturma, egemenlerin krizini derinleştirip ezilenleri sınıf mücadelesinde daha aktif hale getirme gibi kıstasları dikkate alacağız.

Bunlarla eşdeğer ölçüde bizim için önemli bir diğer kıstas da Kürt sorununun geldiği boyutun seçimlerle ilişkisinin değerlendirilmesidir. Kürt ulusunun tam hak eşitliği kapsamında yürüttüğü mücadelenin sadece destekleyenleri değil sahiplenicileri de olarak, legal alanda önemli roller üstlenen, Kürt hareketinin temel ve öncü güç olarak rengini verdiği HDP de değerlendirmelerimizde mühim bir yer tutacaktır.

Politikamızı belirlerkenki bazı kıstaslarımız

Bir politik hareketin zafere ulaşması her çeşit mücadele yol ve yöntemini ustalıkla birleştirebilmesi ve ihtiyaç duyulduğunda her çeşit aracı devreye sokabilmesiyle ilgilidir. Komünist öncü, ihtiyaç duyduğu araç ve yöntemlerin her birine sadece devrime hizmet ettiği müddetçe anlam atfeder. Bu meyanda, parlamento yoluyla sistemin demokrat laştırılabileceği, devlete demokrasi taşınabileceği, ezilenlerin iktidar olabileceği vs. şeklinde hayallere sahip olanlarla aramızda kalın bir teorik/ideolojik çizgi olduğunu ve bu hayallere karşı ideolojik/teorik mücadelemizi kesintisiz bir şekilde vereceğimizi belirtiyoruz. Aynı şekilde seçimlere girmekle veya parlamentoyu bir araç olarak kullanmakla reformist olunacağı, halkın umudunun düzen içi yollara sevk edilmiş olunacağı, her koşulda boykotun tek yöntem olduğu şeklindeki politik alana uymayan, dar, dogmatik ve sekter yaklaşımlara da prim vermeyeceğiz. Biz hiçbir aracın kendi başına içinden geçilen süreçteki misyonundan bağımsız şekilde devrimci veya reformist tanımlamasıyla değerlendirilemeyeceğini savunuyoruz. Politika içinde bulunulan koşulların değerlendirilip, en uygun araç ve yöntemlerle mücadelenin lehine çevrilmesidir. Araç ve yöntemler ancak böyle bir bütünsellikte bir nitelik kazanır.

Seçimlere katılıp katılmamada veya parlamento aracının değerlendirilip değerlendirilmeyeceğinde önemli bir kıstas ta, emekçi kesimlerin “düşünsel, politik, pratik” (Lenin) olarak neye hazır olduklarıdır. Bu kesin bir doğrudur! Fakat “politik olarak ömrünü doldurdu? Bu başka bir sorundur” (Lenin, Seçme Eserler, c. 10, s. 112) biz de tarihsel olanla politik olanı ayırıyoruz. Türkiye’de tarihsel olanla politik olanın henüz çakışmadığını ve politik olarak parlamentonun ömrünü doldurmadığını görüyoruz. “Düşünsel, politik ve pratik” olarak emekçi kesimlerin gözünde önemli bir dönemeç olan seçim süreci ve kürsü olarak parlamento, kitlelere ulaşabilmede ve evet paradoksal şekilde parlamentonun tarihsel olarak miadını doldurduğunu açıklamada halen önemli bir politik araç olarak durmaktadır. Bizler çalışmalarımızı çok yönlü hale getirmek, sistemin teşhirini yapabilmek ve alternatif güç olduğumuzu ortaya koyabilmek için kitlelerin yüzünü dönmüş olduğu “her gerici kurumda” çalışabilmeyi becerebilmeliyiz. Seçim süreci ve sonrasındaki çalışmalar kitlelere burjuva kurumlarından neyi, ne kadar elde edebileceklerini yani sistem içi çözümlerin sınırını ve alternatifini görmelerini sağlar. 

Politika, kitlelerin “düşünsel, politik, pratik” olarak neye hazır olduklarını, kendi dilek ve görüşlerimizle değil somutta belirlemek ve buna uygun araç, yol ve yöntemlerle kitlelere ulaşabilmek, kitlelerin sisteme yönelik hayallerinden vazgeçirebilme yeteneğini gösterebilmek demektir.

Tüm seçim süreçlerinde boykot da aktif katılım veya bir siyasi partiyi aktif destek de tartışılabilecek seçeneklerdir. Politik bir öznenin yöntemini belirlerken dikkat edeceği kıstaslardan biri de etki gücüdür. Yani subjektif durumdur. Bir düelloda bile hasımlar en iyi kullanabilecekleri, kendilerini en iyi hareket şansı tanıyacak silahları seçerler. Savaşımın herhangi bir anında, düşmanın hamlesine karşı etki gücü olmayacak araçlar kullanmak, sadece bu yanlış tercihi yapana zarar verecektir. Düşman karşısında hem bizi hem de içinde bulunduğumuz devrimci-demokratik cepheyi güçlendirecek yol ve yöntemi ustalıkla belirlememiz gerekir. Politika, hasmına en çok zarar verebileceğin, kendi gücünü kitlelere kabul ettireceğin en iyi yol ve yöntemi seçebilmek demektir. Hızla yaklaştığımız genel seçimlere, politika için belirlediğimiz bu kıstaslardan hareketle hazırlanacağız.

Egemenler cephesinde durum

İktidar partisi AKP ve onun cumhurbaşkanı Erdoğan, bu seçimlerle birlikte 12 yıllık iktidarlarını, asgari 2023’e ve hatta 2071’e kadar devam ettirebilecekleri bir “padişahlık ve veziri azam” sistemine dönüştürmeyi arzuluyor. Halkımızın ve öncü güçlerinin, sistemin bu uzun vadeli istikrar arayışına izin vermeyeceği gerçeğini yazımızın ilerleyen kısımlarında inceleyeceğiz. Fakat, AKP ve Erdoğan’ın bu arzularını kendi içlerindeki dalaşla birlikte değerlendirmeli ve egemenlerin bu dalaşının politik alanda yarattığı kriz halinin oluşturduğu imkanları görmeliyiz. Başkanlık sisteminin salt Erdoğan’ın özellikleriyle değerlendirilmesi büyük hatadır. Bu sistemin Türkeş’ten Özal’a Demirel’e son 40 yılda sıklıkla dile getirildiğini bilmek dahi bunun kişilerin hırsıyla değil, egemenlerin sistemde duyduğu değişim ihtiyacıyla değerlendirilmesi gerektiğini gösterir. Başkanlık sistemi merkezileştirmeyi artıracak ve yönetimde olan sermaye kliğine diğer gruplar üzerinde tamamen hakimiyet kurma olanağı tanıyacaktır. 

Her ne kadar şimdiki yönetim sisteminde benzer özellikler mevcutsa da aradaki temel fark, 1 yıl öncesinden itibaren cumhuriyetin kuruluşundan günümüze kadar devleti yöneten kliğin birçok kurumdan önemli oranda tasfiyeye başlanmasıyla birlikte, AKP ile temsil olunan muhafazakar olarak kodlanan sermaye kliğinin bu atağı yapmasıdır. İktidarı elde etmek kadar kendi sınıfdaşları karşısında korumasının da zor olduğunu, dayandıkları Menderes’in yaşadıklarından iyi biliyorlar. Sömürücü bir sınıfın iktidarını sağlamlaştırmanın tek yolu baskı ve zor yöntemlerini sürekli biçimde artırmasıdır. Erdoğan ve şürekası, Haziran seçimlerini istedikleri vekil sayısına ulaşarak anayasayı değiştirmenin ve başkanlık sistemini getirmenin bir fırsatı olarak görüyorlar. 

Başkanlık sistemi ile ilgili çatışmalar her ne kadar AKP ve diğer sistem partileri arasındaymış gibi örünse de, AKP etrafındaki çıkar birliği içinde de yarılmalar olduğu açıkça ortaya çıkmıştır. Fethullah Gülen cemaatiyle zirve yapan çatışmaların etkisi sürmekteyken, Abdullah Gül’ün etkisizleştirilmesi, Fidan’ın milletvekili adayı olması ve Merkez Bankası’nın politikaları konusunda yaşanan tartışmalar küçümsenemez. Egemenlerde “dava arkadaşlığı” çıkarların çatıştığı yere kadardır. Bu çıkar çatışmasının yaratacağı her kriz, yönetmede oluşturacağı zaaflar nedeni ile ezilenler lehine kullanılabilirdir. Ortaya çıkan bu tür krizleri derinleştirebilecek politikalar, konjonktürel olarak belirlenmelidir. Egemenlerin her türlü krizinin artması, ezen kesimlerin öncü güçlerinin politik ustalığına göre legal-illegal her yöntemi kullanarak sonlarının yaklaşmasını sağlayacak bir işlev görebilir. Bu risk bilindiği içindir ki güvenlik paketi hazırlanmıştır. 

HDP’nin barajı aşmasının, Erdoğan ve şürekası arasındaki başkanlık krizini artıracağı aritmetiksel olarak da ortadadır. HDP’nin hakkı olan sandalye sayısına sahip olması egemenlerin, sistemlerinin baskıcı mekanizmalarına karşı legal alandaki mücadele yöntemlerinden biridir. Bu düzlemde HDP‘ye destek olmak yaptıkları hesaplara çomak sokmak anlamına geldiği için de doğrudur.

CHP, önemli bir ideolojik-politik yenilenmeye gitmezse egemenlerin siyaset arenasında figüran rolüne kadar düşecek gibi görünüyor. Türkiye devletinin kurucusu ve faşist ideolojisinin kaynağı olma özelliğini taşıyan bu partinin katliamcı, asimilasyoncu, tekçi kimliğinin teşhiri özellikle Alevi halkımızın yaşadığı yerlerde önem taşımaktadır. Laiklik ilkesini halkımızı bölmek için kullanan CHP, resmi din olarak Sünniliğin devletçi yorumunu oturturken ve iktidarda olduğu zamanlar boyunca Alevilerin hiçbir hakkını tanımamış ve onları yok saymışken Alevilere din-devlet işlerini ayıran parti görümünü vermiş ve Alevi oylarını önemli oranda hep kendine çekebilmiştir. Bununla birlikte AKP’nin bilinçli olarak Sünni-Alevi halkımız arasında yarattığı kutuplaşma da Alevilerin CHP’yi seçenek olarak görmelerine yarayan bir rol üstlenmektedir.

CHP’nin -başkanı Kılıçdaroğlu’nun bir televizyon kanalına verdiği demeçte hiç çekinmeden belirttiği gibi- iktidar olma şansı yoktur. Ama CHP misyonunu “sol” görünümüyle oynamaktadır. Faşizan yapısına rağmen, emekçi kesimlerin devrimci-demokrat kesimlere yüzlerini dönmelerini engelleyen bir partidir. Birleşik Haziran Hareketi de bunun bir parçasıdır. Genel anlamda CHP’nin ve onunla birlikte hareket eden tüm yapıların emekçi düşmanlıkları ve şovenist çizgileri teşhir edilmelidir. Kürt sorunu üzerinden milliyetçi oylara talip olan MHP ile CHP’nin kardeşliği, cumhurbaşkanlığı seçimleri ile çok daha net ortaya çıkmıştır.

Ezilenler cephesinde durum

Gezi İsyanı’ndan bugüne yaklaşık olarak iki yıl geçmiş bulunmaktadır. Gezi İsyanı’nda kitlelerin öfkesini, yaratıcılığını, kahreden gücünü bir kez daha gördük. Kendiliğinden gelişen bir hareket olarak isyanın etkileri aylarca sürdü. İsyan bize bir kez daha ezilenler cephesinde öncünün eksikliklerini, hazırlıksızlığını gösterdi.

Gezi İsyanı’nın artçıları 17-25 Aralık’ta ortaya saçılan yolsuzlukların protestolarında da devam etti. Yaşanan bu eylemlilikler halkımızın AKP iktidarının yolsuzluklarına, sömürüsüne, çevre katliamlarına inançsal baskılarına, tekçi söylemlerine, LGBTİ’lere yönelik nefret söylemine, kadınları eve kapatmalarına, kadın cinayetlerine karşı isyandı. Soma katliamı bir kez daha emekçilerimizin canının bir kilogram kömür bile etmediğini, çalışma koşullarının kölelik sistemini aratmadığını gösterdi. Yırca’nın zeytinliği, IMF politikalarının AKP eliyle uygulanmasıyla neo-liberalizmin hakim olduğu tarımın geldiği noktayı bize gösterdi. Yalvaç’ta bir minibüse kapatılan tarım işçisi kadınların cinayet gibi bir kazada ölmeleri Türkiye’de tesadüfi bir olay değildir. Her gün ülkenin farklı yerlerinden gelen iş cinayetleri haberleri örgütsüz, güvencesiz ve taşeron çalıştırmanın, ucuz iş gücü cenneti haline dönüşmenin sonuçlarıdır. Birleşik Metal-İş’in grev kararı ve devlet eliyle yasaklanması, TMMOB’un yetkilerini elinden alan yasa tasarısı, atanan ve atanamayan öğretmenlerin bitmez çilesi, öğrencilerin ticarethaneye dönüşen okullardaki durumu, hapishanelerde gittikçe artan tecrit uygulamaları, hasta tutsakların durumu ve Kürtlere yönelik katliamcı, baskıcı, asimilasyoncu politikaların uygulanması... Türkiye’de ezilenlerin sistemle çelişkilerinin her konuda patlama noktasında olduğunu göstermektedir bu saydıklarımız. İşte tam da biriken tepkinin farkında oluşları nedeni ile egemenler yeni güvenlik paketlerine ihtiyaç duymaktalarken, ezilenlerin her alanda ve yöntemi kullanarak ve asgari müştereklerde birleşerek ortak bir mücadele hattı oluşturabilmesi büyük önem taşımaktadır.

 

Ezilenler cephesinde çelişkiler bu ölçüde boyutlu olmasına rağmen, bunların parçalı ve birbirinden yalıtık tarzda gelişmeleri, sistemi hedeflememeleri etki güçlerini azaltmaktadır. İşte bu nedenle, komünist öncünün kitlelere ulaşabileceği ve bütün bu mücadele alanlarını birleştirebileceği her olanağı kullanması, içinde yer alması önem taşımaktadır. Şu anda devrimci yapıların tümünün en belirgin karakteristik özelliği belli şehirlerin, belli semtlerine ve hatta belli evlerine sıkışmış olmalarıdır. Bu darlaşmış, ezilenlerin büyük çoğunluğundan kopuk, örgüt için politika tarzını kırmanın tek yolu, çalışmalarımızın “çerçevesini genişletmek”tir. (Lenin) Bu kapsamda, mücadele araç ve yöntemlerimizi genişletmesi, yeni alanlara açılımda platform sağlaması ve en geniş devrimci-demokratik cepheyi sağlaması nedeniyle seçimlerde HDP’yi desteklemeyi önemsiyoruz. 

Ezilenlere yönelik politika oluşturanların artık “halkımızın inancına saygılıyız” genel söylemi ile üzerinden geçemeyecekleri din konusunu da gündeme almaları gerekmektedir. AKP’nin din üzerinden yarattığı kutuplaşmanın ve kökeni çok derinlere inen devrimcilerin muhafazakar kesimle olan kopukluklarının üstesinden gelebilmek için, hiç gidilmeyen alanlara açılmanın politikaları oluşturulmalıdır. Bu kapsamda da HDP’nin izlediği politikanın ve ortaya çıkan olanakların kullanılmasını, mevcut engellerin aşılması açısından önemsiyoruz.

Kürt sorunu bağlamında seçimler

Haziran seçimlerinin önemini artıran birincil bağlığın Kürt sorunu ve onun ekseninde yaşanan gelişmeler olduğu aşikardır. 2013 Newroz’u ile birlikte başlayan süreç, devletin tüm hile ve oyalamalarına rağmen ulusal hareketin dirayetiyle devam ettirilmeye çalışılmaktadır. 40 yıllık savaşın sonucunda devletin mecburen kabul ettiği bir aşamadan geçiyoruz. Devletin tekçilikle karakterize olan faşizan yapısının ne gelinen aşamayı ne de yaşanan süreci kabul etmediğini ve süreci “bir şey vermeden”, PKK’yi tasfiye ederek “mutlu son”a ulaştırmayı amaçladığı bilinmektedir. Devletle masaya oturulan bu süreçte de dahil olmak üzere, Kürt hareketinin legal-illegal, silahlı-barışçıl yönelimlerini, Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkı ve tam hak eşitliği kapsamında destekleyeceğimizi, müzakerelerin gerçekleşmesinin bu işin doğasında olduğunu bilerek hareket edeceğimizi açıkladık. Ortadoğu ülkelerinde yaşanan iç savaşlar ve Kürtlerin bu savaşları kendi öz yönetimlerini oluşturma yönünde ustaca kullanmaları karşımıza çok önemli ve yeni koşulları çıkarmıştır.  En önemli gelişme de Kürdistan’ın dört parçasının arasında 100 yıl önce oluşturulan yapay sınırların ilk defa bu ölçüde silikleşmesidir. Egemenler bunu çok hızlı fark ettikleri içindir ki, bölgede Kürtlerin güç olabilmelerine karşı ittifaklar yaratmışlardır. El Nusra ve IŞİD eliyle askeri olarak Kürtlerin kazanımlarına yönelmişlerdir. Ayrıca Güney Kürdistan’ın Barzani hükümeti ile ilişkiler geliştirmiş ve Rojava’daki özerk kanton yönetimleri yok edilmek istenmiştir. Bu anlamda artık Kürt sorununu sadece T. Kürdistanı ile bağlantılı ele almak içinden geçilen tarihsel süreç açısından giderek zorlaşmaktadır. 

Bu tarihsel sürece komünist öncü Kürt ulusunun savaşı ve direnişinin içinde aktif olarak yer alarak cevap olmuştur. Bu cevabın bütün alanlarda verilmesi, savaşın çok yönlü sürdürüldüğünün görülmesi ve mücadelenin zafere ulaşabilmesi için gereklidir, anın görevidir. Bu düzlemde uzun yıllardır dönem dönem Dersim’de ve son olarak Kobanê savunmasındaki ortak düşmana karşı ortak mücadele politikası seçimler sürecinde, yasal alanda da bir kez daha taşınmış olacaktır.

Kürt hareketinin omurgasını oluşturup yönelimini belirlediği HDP’nin seçimlerde karşısına konulan barajı aşmasının, mücadelenin tüm ayaklarında olumlu etki yaratacağını, Kürt ulusunun taleplerinde yalnız kalmadığını göstereceğini, egemen kliklerin bahsini ettiğimiz krizini derinleştirmede rol oynayacağını öngördüğümüzden bu seçimlerde HDP’ye tüm alanlarımız ve tüm bileşenlerimizle aktif destek vereceğiz. HDP’nin ezilenler cephesinde bölgesel çapta bir etki alanı mevcuttur. Devlet tam da bunu bildiği için, barajı hiçbir şekilde indirmeye yanaşmamıştır. Yüzde 10 barajının başta Kürt ulusunun iradesinin önüne konulan bir baraj olduğunu bilerek Kürt güçleriyle birlikte onu yıkmak anın görevlerindendir. Kürt ulusunun ve Kürt hareketinin yanında olmak tereddütsüzce bunu gerektirmektedir.

SONUÇ OLARAK; başta Kürt hareketine destek amacı ile beraber HDP’nin kadın, çevre, ezilen uluslar ve azınlıklar, LGBTİ bireyler, ezilen inançlar ve gençlik için sundukları program, güçlü bir demokratik muhtevayı taşıması nedeni ile bizim açımızdan devrimci mücadelemizde sahiplenilecek bir niteliğe sahiptir. Seçimlerde HDP’yi destek kapsamında yürütülecek çalışmalar devrimci ve demokratik cepheyi güçlendirecek, şovenizmi kırmada önemli bir rol oynayacak ve uzak kaldığımız birçok bölgeye açılımımızı sağlayıp daha geniş kitlelerle buluşturma imkanı sağlayacaktır. Tüm gücümüz ve yaratıcılığımızla sürecin tek devrimci politikasının bize yüklediği görevlere dört elle sarılmalıyız. Partizan güçleri olarak bu süreçte devrimci demokratik cepheyi genişletmek kadar kendi çalışmalarımızı derinleştirme, genişletme ve örgütlülüğümüzü büyütme sorumluluğuyla hareket etmeliyiz.

PARTİZAN

1 Mart 2015


Kaypakkaya,16 Mayıs 2015 tarihinde Ludwigshafen`de anılacak‏

 

Özgür Gelecek Dergisi Avrupa Temsilciliğinin 18 Mayıs Gece Tertip Komitesiyle Yaptığı Röportaj;

ÖG: Bu yıl yapılacak Komünist Önder İbrahim Kaypakkaya yoldaşı anma gecesi hakkında genel bilgi verir misiniz?

GTK: Bu yıl Komünist önderin işkencede katledilişinin 42 Yılı. Faşist diktatörlük onu bundan 42 yıl önce Diyarbakır hapishanesinde katlettiğinde, Kaypakkaya’yı sadece fiziki olarak değil, aynı zamanda fikirleriyle birlikte yok ettiğini sandı. Dönemin istihbarat raporları ‘Türkiye’nin en tehlikeli düşüncesine sahip Komünist’ diyerek Kaypakkaya’yı çok önceleri, zaten listesine yazmıştı. Katledilmesinde bu etken hiçbir zaman unutulmamalıdır.

ÖG: Neydi bu düşünceler biraz açar mısınız?

GTK: Kaypakkaya’nın Türkiye’nin genel toplumsal yapısını tahlil, devrimin niteliği, devrimin yolu vb görüşlerinin yanı sıra, Kemalizm ve Kürt ulusal sorunundaki tahlilleri faşist diktatörlüğün Kaypakkaya üzerinde yoğunlaşması ve katledilmesindeki en önemli nedendir. Türkiye devrimci hareketinde ve ilerici çevrelerde Kaypakkaya’nın katledilmesi, örgütsel ilişkilerini vermeyerek direnmesi olarak algılandı. Bu eksiktir. Evet, bu da bir etkendir, ancak esas etken onun görüşlerinin toplamıdır.

ÖG: Kaypakkaya’nın işkencede katledilmesine rağmen onun görüşlerinin yok edilememesindeki en temel neden sizce ne olmuştur?

GTK: Bu etken en doğru olarak partimizin varlığı olarak belirtilmelidir. Kaypakkaya yoldaş katledildikten sonra, geriye kalan çok sınırlı kadro ve sempatizan, partinin yaşaması ve sınıf mücadelesindeki öncülüğünü oynaması için kararlı bir duruş sergilediler. Partimiz yenilgi almasına rağmen korkmadılar. Cesaretli, bir duruş sergileyerek, partiyi bölgesel dönemden I.Konferansa taşıdılar. Merkezi önderliğe kavuşan partimiz hem teorik olarak, hem kitlesel olarak, hem de kadro olarak büyüdü ve Türkiye devrimci hareketinin öncü gücü olarak kabul edilir bir güç olarak kendisisini bugüne taşıdı.

ÖG: Bu yıl ki gece programı hakkında biraz bilgi verebilir misiniz?

GTK: Bu yıl ki anma gecemiz 16 Mayıs 2015 tarihinde Avrupa merkezi olarak Almanya’nın Ludwigshafen şehrinde gerçekleştirilecek. Anma gecemizin kültürel programında Marsis, Pınar Aydınlar, Hozan Cömert, Umuda Haykırış ve Pervin Çakar yer almaktadır. Ayrıca konuşmalar, sine-vizyon ve mesajlar da yer alacaktır. Gecemiz saat 15.30 başlayacaktır. Bu anlamda anma gecemize katılacak olan tüm bölgeler şimdiden otobüsleri tutmalı ve en geç saat 15’de gece salonunda olmalıdırlar.

ÖG: Gece materyalleri olarak kamuoyuna neler yayınlanacak?

GTK: Komitemiz 7 bin el ilanı, 5 bin afiş ve 10 bin bilet bastırmayı kararlaştırdı.

ÖG: Hedef kitleniz ne kadar olacak?

GTK: Bu yıl hedef kitlesi olarak 4-5 bin kişi bekliyoruz.

ÖG: Bilindiği gibi 2015 yılı Ermeni soykırımının 100. Yılı. Gecede bu soykırıma ilişkin bir programınız olacak mı?

GTK: Gece komitemiz bu konuyu ayrıntılı olarak tartıştı ve bazı kararlar aldı. Gecemizde Ermeni soykırımına ilişkin özel bir program olacak. Bu program Bir sine-vizyon, özel bir panel ve bir Ermeni müzik grubu yer alacak. Panelde; Agos gazetesinden Pakrat Estukyan, yazar Ragıp Zarakolu ve Partizan dergisinden bir temsilci yer alacak. Ayrıca salona Soykırımı dile getiren Ermenice ve Türkçe pankartlar asılacak.

ÖG: Verdiğiniz bilgilerden dolayı teşekkür ederiz.

GTK: Bizde gece komitesi olarak şahsınızda tüm okurlarınıza ve size teşekkür ederiz.

 

Sayfalar