Perşembe Mart 23, 2017

Proleterya Partisi

Proleterya Partisi'nden gundeme iliskin yazilar

TKP/ML TİKKO Rojava Komutanlığı

TKP/ML TİKKO Rojava Komutanlığı Ortadoğu halklarının Newroz’unu selamladı. Rojava Komutanlığı “İçinde bulunduğumuz tarihsel süreç bizden büyük sorumluluklar beklemektedir. Bu anlamda Kawa’nın Ortadoğu’ya yaydığı özgürlük ateşini harlandırmak en temel görevimiz olmalıdır” dedi.

“Kawa’nın tutuşturduğu özgürlük ateşini direnişle harlayalım!”

Açıklamada “Direnişin özgürlüğün sembolüdür NEWROZ… Ezilen mazlum halkların zalimlere başkaldırısıdır NEWROZ… Aydınlığın karanlığı parçalamasıdır NEWROZ… Yeni bir gün yeni bir yaşamdır NEWROZ… Yeni bir dünya yaratma iradesidir NEWROZ...

Ezilen mazlum halklar her tarihi dönemde zalimlere, zorbalara karşı görkemli direnişler sergileyerek özgürlüklerini elde etmişlerdir. 21 Mart’ta zalim Dehak’a karşı Kawa’nın tutuşturduğu özgürlük ateşi ezilen mazlum Kürt halkının mücadele tarihinde direnişin sembolü olmuştur” denildi.

“Dün Dehak’ın zorbalığını bugün faşist TC devleti sürdürmektedir”

Rojava Komutanlığı açıklamasını “Emperyalist-kapitalist sistem ve yerel işbirlikçileri mazlum dünya halklarına azgınca sömürü ve baskı uygulamaktadır. Bugün Türkiye ve Türkiye Kürdistanı’nda faşist TC devletinin temsilcisi AKP Türk-Kürt ve diğer azınlık milliyetlere baskı ve zulüm uygulamaktadır.

Kürt halkını inkar, imha ve yok etmeye yönelik her türlü kirli savaş yöntemlerine başvurmaktadır. Gözaltılar tutuklamalarla Xeraba Bave köyündeki gibi katliamlarla biat ettirme siyaseti gütmektedir. Dün Dehak’ın zorbalığını bugün faşist TC devleti sürdürmektedir. Bu zorbalığa karşı Cizre, Sur, Nusaybin... halkı görkemli direnişlerle zorbalığın üzerine inen yumruk oldu.

Mehmetler, Pakizeler, Seveler ve Çiyagerler...” şeklinde sürdürdü.

“Tarihsel süreç bizden büyük sorumluluklar beklemektedir”

Açıklama şu şekilde sonlanıyor:

“Aynı zihniyetin temsilcisi barbar DAİŞ çeteleri Rojava’da Kürt halkını yok etmeye çalıştı. DAİŞ’in barbarlığına karşı Rojava halkının örgütlü direnişi yeni bir yaşam yarattı. Kawa’nın tutuşturduğu ateş Rojava’da harlandı.

Keza aynı şekilde kan emiciler Şengal’de emellerine ulaşamadılar. Şengal halkı Kawa’nın bilinciyle zalimlerin beyinlerinde patlayan öfke oldular.

İçinde bulunduğumuz tarihsel süreç bizden büyük sorumluluklar beklemektedir. Bu anlamda Kawa’nın Ortadoğu’ya yaydığı özgürlük ateşini harlandırmak en temel görevimiz olmalıdır. Örgütlü mücadelemizle sokaklarda, dağlarda, fabrikalarda, barikatlarda, zindanlarda… Kawa’nın örsüyle hayır’ımızı, itirazımızı egemenlerin beyninde patlatmak ve onun karşısında yeni bir özgür yaşamı kurmak en temel görevimizdir.

Bu görev bilinciyle tüm Kürt ve Ortadoğu halklarının Newroz Bayramı’nı kutluyoruz.

Bijî Newroz bijî Berxwedan!

Yaşasın ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı!

Kahrolsun emperyalizm, faşizm ve her türden gericilik!

Yaşasın halk savaşı!”

TKP/ML-GYDK;NEWROZ ATEŞİNİ SANDIKLARA TAŞIYARAK AKP'Yİ HAYIR OYLARIMIZLA YAKALIM!

NEWROZ PİROZ BE

Newroz başkaldırı ve özgürlük bayramıdır. Demirci Kawa'nın Asur Hükümdarı zalim Dehag'a karşı başlattığı isyan 2600 yıldır ezilen mazlum halklara yol göstermeye devam ediyor. Bir Kürt olan Demirci Kawa'nın 21 Mart günü tüm insanlığa armağan ettiği bu direniş geleneği, tarihin serüveni içinde sadece Kürtlerin sahiplendiği bir direniş olmaktan çıkarak, tüm Ortadoğu halklarının sahiplendiği bir güne dönüşmüştür.

İnsanlığın ezen ve ezilenler olarak ayrıştığı günden bu yana, ezenlerin amaç ve hedefleri hiçbir zaman değişmemiştir. Kölecilik döneminde köle sahipleri, feodalizmde feodal ağalar, kapitalist-emperyalist sistemde patronlar değişen sitemlerin yeni sahipleri olarak isim değiştirseler de, ezenlerin tek amacı kendi iktidarlarını korumak olmuştur. Bunun için ezmekten, katletmekten geri durmamışlardır.

Kürtler var olduklarından bu yana hep ezildiler, yok sayılıp katledildiler. Lozan'da paramparça edilen Kürdistan toprakları baskıcı ve inkarcı dört devlet; Irak, İran, Suriye ve Türkiye arasında paylaştırılarak bölündü. Türk hakim sınıfları, yarattıkları yeni ulus devletlerinde kendi dışındaki hiçbir ulusa ve ulusal azınlığa yaşam hakkı tanımadı. Türkiye Kürdistanı'nın Türk hakim sınıflarına bırakılmasından hemen sonra, Kütleri bekleyen baskı ve zulüm çok geçmeden uygulamaya kondu. 1925'teki ilk Kürt isyanının kanla bastırılmasıyla Kürtlerin bitirildiğini ve bir daha bir isyanın olmayacağını sanan Türk hakim sınıfları, ard arda başlayan isyanlarla yanıldıklarını kısa sürede anladılar. Faşist Kemalist diktatörlük Kürtler için özel kanunlar çıkartarak isyanları bastırmak istediyse de, Zilan, Koçgiri, Dersim isyanları Kürtlerin baş eğmeyeceklerini defalarca kanıtladı.

1984 yılında birkez daha ve yeniden başlayan Kürt özgürlük mücadelesi, döneminin en ileri isyanı olarak tarihteki yerini aldı. Bu özgürlük mücadelesi karşısında Türk hakim sınıfları oldukça zorlandırlar. Kısa sürede bastıracaklarını sandıkları bu özgürlük mücadelesiyle 33 yıldır baş edemeyen faşist diktatörlük, dönem dönem 'barış, müzakere' vb diyerek, Kürt Özgürlük Hareketiyle masaya oturduysa da, bunların sadece Türk devletinin güç ve zaman kazanmaya yönelik manevralar kısa sürede ortaya çıktı.

AKP, 14 yıllık hükümeti döneminde sürekli olarak bu sahte manevralara başvurdu. Oyalamanın da bir sınırının olduğu şartlarda, daha fazla ileri gidemeyeceğini anladığı her koşulda Kürtlere saldırdı. 1990'lardaki Çiller hükümetinin tüm kirli savaş silahlarını devralan AKP, Erdoğan'ın ağzından 'çocuk da olsa, kadın da olsa, yaşlı da olsa güvenlik güçlerimiz gerekeni yapacaktır' diyerek gerçek amacını ve hedefini açık olarak belirtmiş oldu. 2016 yılı Kürt ulusuna uygulanan en kanlı katliam tarihlerinden biri oldu. Evlerin bodrum katlarında 10'ar 20'şer insanların toplu olarak yakıldığına, kurşunlandığına, yaralıların ölüme terk edildiğine, ölü bedenlerin zırhlı araçların arkasından sürüklendiğine, sağ olarak ele geçen gerillaların infaz edildiklerine defalarca tanık olundu.

AKP, tüm bu baskıcı ve katliamcı uygulamalarla Kürt Özgürlük Hareketini yok edemeyeceğini biliyor. Kendi ömrünü uzatmak için yeni saldırı planları yapmaktadır. Yanına aldığı faşist ve ırkçı MHP'yle birlikte, mevcut yasalarda değişiklikler yaparak, katliam ve baskılar için daha güçlü yasal zemin oluşturarak sadırılarını tırmandırmak istiyor. AKP'nin 18 maddede yaptığı değişiklikle toplumun önüne koyduğu 'yeni anayasa' 'referandumun'dan çıkacak evet'le nefes alamak istiyor. Başkanlık sistemi denilen devletin yeniden reorganizesini içeren bu değişim, aynı zamanda Türk komprador burjuvazisinin ve toprak ağalarının da bir istemidir. Burjuvazi, yeni Başkanlık sistemiyle devletin daha da baskıcı bir düzeye çekilerek, ulusal ve sınıfsal mücadelenin rahatça bastırılabileceğini düşünmektedir.

AKP, hükümete geldiği 2002 yılından bu yana devletin yeniden organize edilmesi için sürekli çalıştı. AKP, bunu yürürlüğe koymanın en iyi fırsatı olarak da 15 Temmuz 2016 tarihini seçti. Darbe Girişimi sonrası bunu ''Allahın bir lütfu'' olarak gören AKP'nin, apar topar 'Başkanlık Sistemini' gündeme getirmesi boşuna değildir.

'Anayasa referandumuna' güçlü bir HAYIR'la karşı konmuştur. AKP, bu güçlü karşı koyuştan korkmaktadır. Bunun için Hayır kampanyası yürüten tüm muhalif güçlere saldırmaktadır. HDP Eş Başkanları başta olmak üzere 11 Milletvekilinin yanı sıra, binlerce HDP yönetici ve çalışanı boşuna tutuklanmamıştır. Aynı saldırılar HAYIR kampanyası yürüten tüm devrimci ve ilerici güçlere karşı da devam ediyor.

Yeni bir Newroz'u kutladığımız bu günde, Newroz'un ateşini sandıklara taşıyarak AKP'yi Hayır oylarımızla yakalım. Newroz'un ruhu ve direnişi tüm ezilenlerden, Kürtlerden, işçilerden, kadınlardan, gençlerden bunu bekliyor. Bunu tüm devrimci, ilerici ve yurtsever güçlerle yapacak güçteyiz. Gücümüzü 16 Nisan'da AKP'ye göstereceğiz!

YAŞASIN NEWROZ!

NEWROZ PİROZ BE!

YAŞASIN ULUSLARIN KENDİ KADERLERİNİ TAYİN HAKKI!

KAHROLSUN EMPERYALİZM, FAŞİZM VE HER TÜRDEN GERİCİLİK!

MART 2017

TKP/ML-GYDK

“Kaypakkaya’yı pratiğiyle çizilmiş yolu izleyerek sarsılmaz bir kararlılıkla anıyoruz”

Katledilişinin 44. yıldönümünde, önder yoldaş İbrahim Kaypakkaya’yı onun teorisinin bakış açısında durarak ve pratiğiyle çizilmiş yolu izleyerek sarsılmaz bir kararlılıkla anıyoruz!

18 Mayıs 1973!

Bu tarih, yoldaş Kaypakkaya'nın Diyarbakır zindanlarında aylar süren işkenceler sonucu faşist devletin sivil-asker av köpekleri tarafından katlediliş tarihidir. Bu tarihle birlikte Türkiye devrimci ve komünist hareketi, yol gösteren pusulasından, kendisine deniz feneri rolü gören bir büyük dava adamından yoksun kalıyordu. Ne var ki, onu aramızdan koparıp alan faşist güçler, 44 yıldır, onun kurduğu tunçtan “eser”ini yok edemediler. Bu büyük eser, onun ardı sıra miras bıraktığı Türkiye ve Türkiye-Kürdistanı proletarya ve emekçi halkının yegane komünist öncüsü TKP/ML'ydi.

Bu öylesine büyük bir eserdi ki ve ideolojik-politik olarak öylesine mükemmel kalıba dökülmüştü ki, aradan geçen bir kaç on yıllık süre sonra, bırakalım onlarca devrimci örgüt gibi yok olmayı, devrimci hareketin yönü üzerinde etkide bulunarak binlerin, on binlerin elinde kızıl bayrak olarak göğe yükseliyordu. Çünkü ona ruh, kan ve can veren şey, işçi sınıfının çıkarlarının bilimsel ifadesi olan Marksizm-Leninizm Maoizm'di.

Yoldaş Kaypakkaya'nın “ser verip sır vermezliği” elbette ki çok büyük bir öneme sahiptir. Ne ki, onu bugünlere taşıyan asıl şey, devrimin evrensel ilkelerinin onun tarafından ülkemiz toplumunun kendine özgü özellikleriyle kaynaştırılmasında yatar. O, bu bakımdan bilgelikle mantık gücünün, evrenselle özgülün, bütünle parçanın, genelle özelin, teori ile pratiğin iç içe harmanlanmasının en kalifiye temsilcisi ve Türkiye komünist hareketinin entelektüel zekasıydı. Revizyonizmle cenkleşe cenkleşe partiyi kurarken de, Suphi sonrası biriken revizyonist pisliği silip süpürürken de, pasifizm, reformizm ve Marksizm elbisesi içindeki revizyonizmi vaaz eden elli yıllık süreçle köklü bir kopuşu sağlarken de ülkemiz komünist hareketinin ağırlık merkezi olarak kaldı. Onu, zamandaşları devrimci önderlerden ayıran en temel ayrım çizgisi de buydu.

Uluslararası komünist hareket içindeki mücadele sürecinde Kruşçev'in sahte komünizmine bayrak açarak Mao önderliğindeki ÇKP'nin yanında saf tutması ve sonraları BPKD'ni partinin kuruluş yıllarında dayanılacak temel kolonlardan biri olarak görmesi son derece büyük bir öneme sahipti. Ve elbette onun uzun süreli ve dağınık halk-gerilla savaşını, bizi kurtuluşa götürecek yegane savaş tarzı olarak ele alması ayırt edici özelliklerinin başında geliyordu. Kemalizm ve Kürt ulusal sorunu konusunda, devrimci hareketin tümünden, herkesten uzağa nişan alması, Kürdüm demenin yasaklandığı, aşırı Türk milliyetçiliğinin, yani şovenizmin yüceltildiği bir dönemde Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkını kayıtsız-koşulsuz savunması, dillerin ve milletlerin tam hak eşitliğini öngören berrak çözümleri, Kemalizm noktasında dokunulmaması gereken tabuları yıkarak onun faşist niteliğini açığa çıkarması bulutsuz havada çakan bir şimşek oldu Türkiye devrimci hareketi ve egemen akıma dalkavukluk edenler için.

Yoldaş Kaypakkaya'nın katledilişinin bu yılki yıldönümünde Türkiye yeni bir dönemece yuvarlanmış bulunuyor. Bu, Tayyip'in önderlik ettiği AKP'nin dümeninde olduğu burjuva-feodal faşist devletin başta Kürt halkı olmak üzere, tüm devrimci ve demokratlara, tüm işçi ve emekçilere, aydın, yazar, gazeteci, HDP'li milletvekilleri, LGBTİ, kadın ve genci içine alan geniş bir kesime karşı girişilen tam kapsamlı imha, inkar, teslim alma, saldırı ve savaş planıdır. Bu plan, faşist devletin içine sürüklendiği bataklıktan çıkmayı, askeri araçlarla sonuç almaya dolaysızca bağlaması ve dolayısıyla da azgın ve hastalıklı bir milliyetçi histeri üzerinden, Kürt düşmanlığı ve dini gericilik kulvarında Türkiye'nin ateşle sarsılmasını bile göze alarak temel rota olarak bellemesidir.

Bu durum elbette ki eskinin bir devamıdır. Ne ki yeni olan Türk şovenizminin bakış açısında demirleyen burjuva-feodal düzenin bu imha ve inkara ve teslim almaya derinlik ve genişlik kazandırmasıdır. Bu plana, nisan ayındaki referandum üzerinden meşruiyet kazandırılacak (eğer evet çıkarsa) ve böylece de devlet ve onun kurumları yeni mücadele ve savaş düzenine göre, imha ve teslim almaya ve yok etme düzenine göre yeniden kalıba dökülecek. Bunun için de burjuva parlamentarizmin temel niteliğini belirleyen yasama ve yürütme erkinin ayrılığına son verilecek ve yasama, yürütmenin yani sultanın-başkanın egemenliği altına alınarak burjuva parlamentarizmin bozulmuş bir hali de olsa, karikatürü de olsa buna son verilerek, bu yeni savaş düzeni üzerinden kararlar tek elden, tek merkezden, gücün son derece merkezileştirildiği ve hiçbir aracıya ve hesap vermeye yol açmayacak biçimde hızlı, çabuk ve tüm hukuksal kurumlar atlanarak alınacak. Bu demektir ki; tarihin bizi soktuğu bir sınavla karşı karşıyayız.

Görevimiz: referandumla kurulan bu “tuzağı” hayır oyumuzla bozmak ve faşist ablukayı dağıtmaya gelişme olanağı sağlayarak geleceğe dair umudu büyütmek olmalıdır. Emeğin köleleştirilmesine dayalı faşist devlete egemen olan komprador burjuvazi ve büyük toprak ağaları, tarihin yok olmaya mahkum ettiği bütün sınıflar gibi davranarak, korkakça bir kudurganlıkla ve 1 azgınca saldırmaktadırlar, bizse bu saldırganlığı devrimci bir öfkeyle ve devrimci safları sıklaştırarak ve daha çok demokratik halk devrimine sarılarak yanıtlayacağız. Bunu da koşulsuz bir cesaret ve kararlılıkla ve devrimci bir içtenlikle yapacağız.

Halk demokrasisi, bağımsızlık, sosyalizm ve altın çağ mücadelesi ağır bedellere yol açmadan zaferle taçlanamaz. Ama biz şunu biliyoruz ki, Türkiye proletaryasının yegane öncüsü, onlarca yıllık deneyimi ile, denenmiş komünist kimliğiyle, geleceği halk devrimiyle kazanma cüret ve cesaretine ve sınıf kinine yeterince sahiptir. Ali Boğazında yakın zamanda 8 yoldaşımızın gösterdiği sarsılmaz kararlılık ve gözüpeklik, bunu yeterince kanıtlamıştır.

Sekizlerin Aliboğazı’nda kandan ve ateşten harflerle yazdığı destan, halk savaşını sürdürme kararlılıkları ve “başarırız”ı yaşamın yaşayan gerçeği haline getirmedeki komünist tutumları, Öncü'yü yenilmez yapmada her şeydir. Onlar, yoldaş Kaypakkaya'nın ayak izlerine basarak ve ondan öğrenerek, onun direniş ruhunu kuşanarak şehit düştüler ve ardıllarına, yoldaşlarına paha biçilmez bir miras, yaslanabilecekleri, ilham alabilecekleri bir miras bıraktılar. Ve de yoldaş Kaypakkaya'nın ardılları olduklarının bulunmaz bir örneğini verdiler.

Yoldaşlarımızdan almış olduğumuz bu bilinç ve inançla düzenlemiş olduğumuz Komünist Önder İbrahim Kaypakkaya'yı anma etkinliğine tüm devrimci, demokrat, yurtsever halkımızı katılmaya çağırıyoruz.

Şan ve Şeref Olsun Önder Yoldaş Kaypakkaya'ya!

Gece Tertip Komitesi 

 

Anma gecesi programı

Katledilişinin 44.yılında Komünist Önder İbrahim Kaypakkaya’yı anma etkinliğine HDP Milletvekili Garo Paylan, Ahmet Nesin, Barış Atay, İlkay Akkaya, Erdal Bayrakoğlu, Koma Berxwedan, Mehmet Ekici, Umuda Haykırış, Özden Çiçek ve Hozan Qamber katılacak.

Çeşitli demokrat sanatçılarında yer alacağı etkinlik iki bölümden oluşuyor. Türkü, marş ve oyunların yer aldığı 1’inci bölümün ardından 2’inci bölümde konuşmacılar arasında HDP Milletvekili Garo Paylan, gazeteci yazar Ahmet Nesin ve Partizan temsilcisi olacak.

 

Yer: Friedrich Ebert Halle

Erzberger Str. 89 67063 Ludwigshafen am Rhein

Saat: 15.30

Tarih: 20.05.2017

TKP/ML Kadın Komitesi

 

Kadın Komitesi: “Kadınların öfkesi, isyanı ve örgütlü iradesi karşısında hiçbir diktatör duramayacak!”

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’ne dair bir açıklama yayınlayan TKP/ML Kadın Komitesi “Özgürlüğümüzü, geleceğimizi emekçi kadın ellerimizle yaratalım! Buna gücümüz, buna bilincimiz, buna inancımız var! Unutmayalım, öfkemizin, isyanımızın ve örgütlü irademizin karşısında hiçbir diktatör, hiçbir iktidar sahibi duramaz!” dedi.

Elimize e-posta yoluyla ulaşan bir habere göre Türkiye Komünist Partisi/Marksist Leninist’te bağlı Kadın Komitesi 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’ne dair bir açıklama yayınladı. “Kadınların öfkesi, isyanı ve örgütlü iradesi karşısında hiçbir diktatör duramayacak!” diyen Kadın Komitesi “8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü'nün tarihsel anlamını mücadeleyle güncelleyen kadınların direnişi, ataerkil sömürücü sistemlere, faşizme, baskı ve otoriterleşmeye karşı meydan okuyor!” şeklinde açıklamasına giriş yaptı:

“Tıpkı İzlandalı, Arjantinli, ABD’li, Türkiyeli, Kürdistanlı kadınlar gibi…”

Açıklama şu örnekler verilerek sürdürüldü: “Tıpkı aynı işi yapmalarına karşı erkeklerin yüzde 66.25'i oranında ücret alan İzlandalı kadınların ‘eşit işe eşit ücret’ talebiyle binlerce kadının katıldığı grevi örgütleyerek cinsiyetçi ücretlendirmeye karşı durdukları gibi... Ki İzlanda, kadınların en iyi şartlara sahip olduğunun iddia edildiği bir ülke konumundadır...

Tıpkı Polonya'da kürtajın tamamen yasaklanması yasa tasarısına karşı genel grev ilan ederek milyonları sokaklara döken kadın hareketi gibi... Ki Polonya, halihazırda Avrupa'nın en katı kürtaj yasalarından birine sahip bir ülke durumundadır....

Tıpkı Fransa'da yine ‘eşit işe eşit ücret’ talebiyle iş bırakma eylemi ve gösteriler düzenleyen kadınlar gibi... Fransa'da kadınlar ile erkekler arasındaki ücret fark yüzde 15.1 oranındayken, bunun anlamı ise kadınların yılın 38.2 iş gününde erkeklere kıyasla bedava çalıştıkları anlamına geliyor...

Tıpkı Arjantin'de kadınların, 16 yaşındaki kız çocuğunun tecavüze uğrayıp katledilmesinin üzerine ilan ettiği grevle, milyonlarca kadını sokağa dökmesi ve ‘Ni Una Menos!’ (Bir eksik olmayacağız!) demesi gibi...

Tıpkı ABD'de ırkçı-cinsiyetçi Trump'ın başkan seçilmesine karşı ABD'den Yeni Zelanda'ya, Avustralya'dan İngiltere'ye, Myanmar'dan Danimarka'ya birçok ülkede on binlerce kadının katıldığı eşzamanlı mitingler örgütlenmesi gibi...

Tıpkı ülkemizde çocukların, kendilerine tecavüz eden erkeklerle evlendirilmesini öngören yasaya karşı direnen ve yasayı OHAL koşullarında, sokaklarda geri çektiren kadınlar gibi... Tıpkı Her Halde Direniriz diyerek, sokaklardan çekilmeyen kadınlar gibi...

Ve yine tıpkı Kürdistan topraklarında, öz yönetim direnişlerinde, Rojava'da yıllardır DAİŞ'e karşı mücadelede düşmanın dizlerini titreten Kürt kadınlar gibi...”

“Sömürünün olduğu kadar direnişin de öznesiyiz”

“Kadın isyanı, direnişi, mücadelesi emeğinin, bedeninin ve kimliğinin sömürülmesine, yok sayılmasına karşı büyürken 2017 8 Mart'ının da gündemini ve hareket tarzını gösteriyor” diyen Kadın Komitesi, “Binlerce yıldır ezilmenin, yok sayılmanın, sömürülmenin öznesi olan kadınlar, artık giderek büyüyen boyutlarda direnişin ve mücadelenin de öznesi olduklarını kanıtlıyor. Kendi iradesi ve dayanışmasıyla dışarı taşırdığı isyanının karşısında ataerkil sistemin ve hiçbir taşıyıcısının duramayacağını öğreniyor ve öğretiyor” şeklinde sürdürdüğü açıklamasında “Geleceğin yaratıcısı kadınlardır” vurgusunu yaptı.

“İsyanlar, ayaklanmalar itiraz etmekle başlar”

Kadınların “hayır” da diyebileceğini öğrendiğinde ve ilk kez hayır dediklerinde büyük bir eşik atlamış olduklarına vurgu yapan Kadın Komitesi; sorgulamaların, isyanların, ayaklanmaların itiraz etmekle başladığına dikkat çekerek şunları söyledi:

“O güne kadarki ezilmenin, yok sayılmanın, sömürülmenin, toplumsal cinsiyet rollerinin sorgulanması için yolun açılması demektir bu. Zira, tüm sorgulamalar, tüm isyanlar, ayaklanmalar bir ‘itiraz’la başlar. İtirazın ilk baştaki büyüklüğü-küçüklüğü değildir isyanın niteliğini belirleyecek olan. Başlangıçtaki cılız bir ‘hayır’, kıvılcım olup bozkırı tutuşturabilir, iktidarları sallayabilir ve hatta yıkabilir. Yeter ki, itirazlar doğru bir noktada birleşsin, doğru yere yönlendirilsin. İşte biz de bu yıl 8 Mart'ı, güçlü bir şekilde itirazda bulunmamız, ‘hayır’ dememiz gereken bir süreçte karşıladık ülkemizde.

Zira AKP iktidarının 14 yıllık döneminde, yaptığı her icraatın, attığı her adımın kadın düşmanlığıyla yüklü olduğunu elbette en iyi bizler bilmekteyiz. Kadına yönelik şiddetin, tacizin-tecavüzün, cinayetlerin her gün katlanarak büyüdüğü, otoriter bir rejim olarak en büyük saldırıların kadınlara yöneltildiği koşullarda egemenler, daha çok sömürü için uyguladıkları faşizmi bir basamak daha yükseltmek için önümüze başkanlık sistemini koymuştur. Bu anayasa değişikliğinin en başta biz kadınların yaşamlarını tehdit ettiği açıktır. Bu gerçeklik, sadece AKP'nin karşısında yer alan kesimden kadınlar için değil, tüm emekçi, ezilen kadınlar için geçerlidir. Dolayısıyla emekçi kadınlar olarak, bu sisteme, ataerkiye güçlü bir HAYIR diyoruz!”

“Erk’in vesayetinden kurtulmayan bilinç, ataerkiyi yeniden üretir”

“Kadınların özgürleşmesinin ve nihai kurtuluşunun garantisi olan Partimiz TKP/ML'ye bağlı Kadın Komitesi olarak, kadınların özgür iradesini, bilincini, direnişini ve mücadelesini içermeyen hiçbir hareketin başarıya ulaşamayacağını kısa bir tarih okumasıyla dahi görebildiğimizi ifade ediyoruz. Cinsiyet bilinciyle harmanlanmamış, onun süzgecinden geçirilmemiş hiçbir siyasetin, anlayışın, zihniyetin bizim kurtuluşumuzu öngöremeyeceğini ilan ediyoruz” diyen Kadın Komitesi, erk’lerin vesayetinden kurtulmayan bir kadın bilincinin ataerkiye yeniden üreteceğinin atını çizerek açıklamasını şu vurgularla sonlandırdı:

“Kadınlar olarak, ne kadar politikleşirsek politikleşelim, hangi çeşit mücadeleye girişirsek girişelim, sınıf bilincimize cinsiyet bilincini katmadığımız, erk'lerin vesayetinden kurtulmadığımız sürece ataerkinin başka şekillerde ve fakat yeniden ve yeniden üretilmesine hizmet edeceğimizin farkındayız. Bunun için, mücadelemizi de erk'in gölgesinden kurtarmak zorunda olduğumuzun bilinciyle hareket ediyoruz. Çünkü biliyoruz ki bizim emeğimizin üzerinden yükselen iktidarları sallayarak yıkacak olan yine biz kadınların devrimci gücüdür. Biz'siz olmaz, Sen'siz olmaz!

Devrimci gücümüzü faşist ataerkil sisteme, diktatörlere karşı savaşta seferber edelim. Özgürlüğümüzü, geleceğimizi emekçi kadın ellerimizle yaratalım! Buna gücümüz, buna bilincimiz, buna inancımız var! Unutmayalım, öfkemizin, isyanımızın ve örgütlü irademizin karşısında hiçbir diktatör, hiçbir iktidar sahibi duramaz!”

TKP/ML - GYDK ;Anayasa değişikliği referandumuyla tasarlanan tam kapsamlı kuşatma ve ezme tuzağını "HAYIR"oyunla boz,faşist ablukayı dağıt!

Anayasa değişikliği referandumuyla tasarlanan tam kapsamlı kuşatma ve ezme tuzağını "HAYIR"oyunla boz,faşist ablukayı dağıt!

Önümüzdeki Nisan ayında anayasa değişikliği için referandum yapılacaktır. Toplumun tüm kesimleri anayasa referandumunda, pratik politikanın konusu olan bu sorunda tavırlarını ortaya koyacaklardır.

Bu bakımdan bu güncel ve son derece önemli olan sorunda ne düşündüğümüzü, biz de ana çizgileriyle ortaya koymak istiyoruz. Bilinir ki bu konuda birkaç seçenek var. Biri boykot, diğeri hayır ve üçüncüsü ise evettir.

Referanduma dair güncel politika ve taktiğimizin özgül çizgisi ne olmalıdır? Bu sorun hem ülkemizin sosyo-ekonomik yapısının kendine özgü özgüllüklerinin tutarlı bir değerlendirmesinden hem MLM'nin bu sorunda bilinen tezlerinin, formüllerinin ve geleneklerinin bütününden ve hem de tarihin akışının yarattığı yeni dönemin, verili mecranın kendine özgü özelliklerinin, özgünlüklerinin ve koşullarının toplamı içinden çıkartılabilir.

Önce şu: Bizler yarı-sömürge, yarı-feodal ekonomik-toplumsal statüdeki bir ülkede, yani ülkemizde, “sol” radikalizmin bakış açısında durmuyorsak eğer, seçimler ve parlamentoya katılımı ilke olarak reddetmeksizin bu katılımın ülkemiz gibi koşullardaki ülkelerde son derece dar ve sınırlı değeri olduğunu bilerek hareket ediyoruz. Seçilmiş milletvekillerin apar-topar gece yarıları evlerinden alınarak önce gözaltına alınması ve sonra on yıllarca ve hatta birkaç elli yıllık hapis cezası istemi ile tutsak edilmelerinin, buna en ikna edici güncel bir kanıt olduğunu söylemek bile gereksiz.

Süreğen bir faşizmin, dolayısıyla yerleşik demokratik alışkanlık ve geleneklerden yoksunluğun, sınırlı siyasal özgürlüklerdeki güvencesizliğin sistemin tipik bir özelliği halini aldığı, ulusal sorunun çözümsüzlüğünün ezen-ezilen ulus çelişmesinde yarattığı son derece derin kutuplaşmanın ülkeyi patlayıcılar yığını haline getirdiği bir tabloda, bırakalım demokratik, devrimci kurum ve kuruluşları, egemen sınıfların rakip kurum ve kuruluşları bile güvenceli olmaktan uzaktır. Devrimci ve komünistlerin kendi siyasal faaliyetlerini olağan araçlar, mücadele ve örgüt biçimleriyle yerine getirebilme olanağı ya yoktur ya da yok denecek kadar azdır.

Bütün bu elverişsiz ve uygun olmayan etmenlere ve koşullara karşın, gene de böylesi bir alanı, sıradan emekçi kitleler için politik ömrünü hala doldurmamış böylesi bir alanı, “anayasal hayallere” kapılmadan, ona karşı mücadeleyi biran olsun elden bırakmadan, milyonlarca emekçi kitleyi parlamenter budalalıkla alıklaştırmadan sınıf mücadelesinin bir alanı olarak görmemek, akıllı olmayan devrimcilere özgü anarşistçe bir davranış biçimidir. Ama bundan boykot vb. mücadele aracının gelecekte de hiçbir rol oynamayacağı ve öneminin olmadığı anlamına gelmez, tam aksine ülkemiz, bu aracın gündeme gelmesini sağlayan güçlü potansiyel etmenler deposu.

Ne demişti Lenin; boykottan tüm zamanlar için vazgeçemeyiz, bu şiarı uygun anda ileri sürmeye hazır olmalıyız… Ve de eklemişti; boykot şiarı özel tarihsel bir dönemden doğmuştur. Kaldı ki ülkemiz bunu doğuran koşullar için, “bu özel tarihsel dönem”ler için son derece uygun toprağa sahip. Demokratik-devrimci mücadele araçlarının ve örgütlenmelerin resmi devlet terörünün kahredici kuşatması altında olabildiğince işlevsiz hale getirildiği koşulların devrimci bir yükselişle birleştiği durumlarda bu çok daha büyük bir ehemmiyete sahip olur.

Bu demektir ki, ülkemizin kendine özgü koşulları, süreğen faşizm hali daha başından bize bu ve benzeri mücadele aracını, yani seçimler, parlamento vb. katılımı daraltan bir ortam sunuyor ama gene de bu elverişli ve uygun olmayan koşullara karşın, bu mücadele arenasını ilke olarak yadsımıyor ve bu kürsüye devrim ve sosyalizm mücadelesini geliştirmenin bir aracı olarak bakıyoruz. Ve bu kurumdan devrimci amaçlarla yararlanmayı önemsiyoruz, fazla vekil çıkarma ve orada çoğunluğu sağlayarak sistemi bu çoğunluk üzerinden alt etme alıklığıyla, burjuva bakış açısında durarak değil.

Bu demektir ki, parlamentoyu ortadan kaldıracak denli güçlü olmadığımız sürece onun içine girip o “ahırı” bir kürsü olarak, bir mücadele arenası olarak devrimci amaçlarla kullanmaktır aslolan. Burjuvazinin kullandığı bu alanı bizler neden kullanmayalım ki? Aradaki fark, bizim bu kürsüyü devrimci amaçlarla kullanmamızdır. “Parlamento içinde de parlamentoyu yıkmak için mücadele etmek zorundayız” derken Lenin taşı gediğine koymamış mıydı yıllar önce.

Sonra şu: Devrimci ve komünist hareketin geçmiş deneyimlerini, geleneklerini ve bunlardan uç verip yetkinleşen teorik tezlerini ve formüllerini de yaslanacağımız mirasımız ve bir emsal olarak görüyoruz. Bu şu demektir ki, gerek Rus devrim deneyimi, gerek Çin ve diğer ülke devrim deneyimleri, on milyonların pratiğinden süzülüp gelen bu deneyimler, bizim için “deniz feneri”dir. Çin’i bir yana koyarsak, çünkü orada, parlamento ve seçimlere katılım daha başından kesilmişti, Stalin’in sözleriyle devrim karşı-devrimle savaş halindeydi ve parlamento yararlanılması gereken bir mücadele aracı olmaktan daha başında çıkmıştı, “yararlanabileceğimiz bir parlamentomuz yoktur” diyordu Mao, bu ve daha başka nedenlerden toplamından ötürü.

Özellikle bu konuda zengin bir deneyimi arkasında bırakan Ekim Devrimi pratiği fevkalade önemdedir. Gerek 1905’teki Buligin ve 1906’daki Vitte Duma’sı ve gerekse üçüncü devlet Duma’sı, yani Stolipin Duma’sı ve dördüncü Duma’ya ve sonraki seçimlere Bolşeviklerin tavrı son derece büyük öneme sahiptir.

Bolşevikler, devrimci yükseliş ve alçalışa uygun olarak bu Duma’lar konusunda özgül taktik çizgilerini belirlemişlerdir. Örneğin Lenin, Buligin Duma’sının boykot edildiği süreci şöyle açıklayacaktı, çünkü diyordu Lenin, “boykot kesin olarak öne çıkmış bir yükselişe uygun bir şiardı”. Halk yığınlarının dosdoğruca başkaldırısı için koşullar demindeydi. Ocak 1906 yılında Lenin, Devlet Duma’sını Boykot Etmeli mi? Başlıklı makalesinde, Duma’yı otokrasinin kurduğu bir tuzak olarak görür ve der bizler, seçimlere katılmayı reddederek bu tuzağı bozmak zorundayız. Ve politika ve taktiğin bu özgül çizgisi seçimlere katılmaktan çok daha amaca uygun düşüyordu. 1907’deki üçüncü ve dördüncü Duma ise boykot edilmedi; birçok Bolşevik’in yığınların dolaysız bir ayaklanmasına yol açan koşulların varlığından hareketle birinci ve ikinci Duma geleneklerini, yani boykotu yinelemeyi istemelerine karşın. Bilinir ki, 1907 yılındaki III. Duma seçimlerinde Bolşevikler Sosyal-Devrimcilerle “kısa süreli resmi bir siyasal blok kurmuşlardı.” Sonraki dönemde de Bolşevikler, parlamentoyu, seçimleri vb. sınıf mücadelesinin bir alanı olarak gördüler. Lenin’in Otzovistler ve Ültimatistler üzerine bakış açısını söylemeye bile gerek yok; onların nasıl partiden kovulduğunuda Ve Lenin özellikle “Sol” Komünizm kitabında Bolşevik geleneklerin açık ve anlaşılır bir tahliliyle bu sorunda Batı Avrupa’daki çocukluklara Rus deneyimi üzerinden mükemmel öğütler verdi. Evet, Bolşevikler üçüncü ve dördüncü Duma’ya katılmakla devrimci taleplerinde geçici olarak vazgeçmişlerdi ama bu koşulların zorlayıcı baskısından dolayıydı. Çünkü diyordu Lenin, güç dengesi, belli bir süre bizim için devrimci kitle mücadelesini imkânsız kılmıştı ve savaşın uzun süreli hazırlığı için, böyle bir “domuz ahırı” içinde çalışmayı da bilmek gerekiyordu. Ve ekleyecekti: Tarih Bolşeviklerin bu düşüncesinin tamamen doğru olduğunu göstermiştir. Lenin sözünü ettiğimiz kitabında Rus deneyiminden hareketle, “Rus deneyimi der bize, Bolşevikler tarafından boykotun bir kez (1905) başarılı ve doğru, bir başka kez de (1906) yanlış uygulanışını verdi.” Boykot başarılı ve doğruydu, çünkü özgün tarihsel mecranın özgül koşullarından çıkıp gelmişti. Yani parlamento dışı devrimci eylemlerin, yığınların alttan gelen girişkenliğinin son hızla büyüdüğü, alttakilerin üsttekilerin iktidarını ve politikasını desteklemediği ve dahası sınıfın ve köylülüğün grev ve “tarım hareketiyle” geniş halk yığınları üzerinde etki sağladığı bir durumdan çıkmıştı. Oysa 1907’deki üçüncü Duma’da durum farklıydı. Yükseliş yerini alçalışa bırakmış ve 1905’in parlamento-dışı devrimci eylemi ve halk yığınlarının yükselişe olan inancı tavsamıştı. Yani kitlelerdeki devrimci ruh halinin tavsaması. Dolayısıyla anın özgül politik çizgisi de buna denk gelmeliydi. Sonraki yıllarda Kurucu Meclisin 1918 başında dağıtılmasına kadar gerek Ekim’den önce ve sonra Bolşevikler Kurucu Meclis seçimlerini boykot etmediler ve tutarlı bir politika izlediler.

Dolayısıyla Rus örneği, seçimler, parlamento vb.ni proletarya ve kitleleri aydınlatma, bilgilendirme ve eğitme aracı olarak, devrim ve sosyalizm yolunda siyasal bir savaşım araçlarından biri olarak ele almıştır. Rus devrimcileri, parlamento-içi mücadeleyi sınıf mücadelesinin bir biçimi olarak ele almışlardır.

Buradan hareketle diyebiliriz ki, bu mücadele aracı, belli özgül koşullarda başvurulması gereken bir araçtır. Fakat diyor Lenin: “sınıf mücadelesini parlamento-içi mücadeleyle sınırlamak ya da böyle bir mücadeleyi en yüksek, tayin edici, tüm diğer biçimleri kendisine tabi kılan bir mücadele olarak görmek, gerçekten de burjuvazinin safına, proletaryaya karşı savaşa geçmek demektir.”

Geriye şu soru kalıyor: Parlamento ömrünü doldurmamış mıdır? Önce şu: Emperyalizm ve proleter devrimleri çağından sonra, yani proletarya diktatörlüğü çağından sonra parlamentonun “tarihsel” olarak ömrünü doldurduğu doğrudur. Ama onun “politik” olarak ömrünü doldurduğu söylenemez.

Lenin, “radikal”” komünistlere verdiği yanıtta bu sorunu etraflıca işler ve der ki, evet, burjuva parlamentosu tarihsel olarak ömrünü doldurmuştur ne ki bu yalnızca propaganda anlamında doğrudur; fakat pratikte parlamentarizm alt edilmiş olmaktan uzaktır. Öte yandan dünya tarihi anlamında tarihsel olarak ömrünü doldurmuştur, yani burjuva parlamentarizmi çağı son bulmuş, yeniçağ proletarya diktatörlüğü çağı başlamıştır. Fakat tarihsel olarak ömrünü dolduran parlamentarizm, pratik politikanın bu sorununda dünya tarihi ölçeğine dayanmak en büyük teorik yanlış olur der Lenin. Çünkü dünya tarihi açısından ölçek birkaç on yıllar olamaz ve bunun bir önemi de olmaz diyor. Güncel pratik bir siyasal sorununda dünya ölçeğine dayamak yanlışta direnmek demek olur. Peki, politik olarak ömrünü doldurmuş mudur?

Burada soru şudur: Komünistler ve devrimciler için ömrünü dolduran parlamentarizm, sıradan işçi için, tarla yaşamının yalnızlığına gömülü köylü için, emeğin köleleştirilmesine dayalı sistem tarafından sapıtılmış, şaşırtılmış ve aptallaştırılmış sıradan emekçi için, yani sınıf ve geniş emekçi yığınlar için parlamento ömrünü doldurmuş mudur?

Bizim için ömrünü dolduran parlamento diyor Lenin, kitleler için de ömrünü doldurmuş mudur? Tek kelimeyle hayır. Bunun tersini kanıtlamaya kalkmak bile düşüncesizliğin en uç noktası olur. Bu demektir ki, bizler, pratik politikanın bu sorununu tarihin terzisinde ölçmekle yükümlüyüz. Bu ölçek bize şunu emrediyor: “Burjuva parlamentosunu ve tüm diğer gerici kurumları dağıtacak güçte olmadığınız sürece, bu kurumlar içinde çalışmakla yükümlüsünüz, çünkü tam da buralarda hala, papazlar tarafından ve kırın yalıtılmışlığı nedeniyle aptallaştırılan işçiler bulunmaktadır.” Eğer bu pasajı ülkemiz açısından güncelleştirirsek; dini gericilik ve Türk milliyetçiliği ile gözlerine tül perdesi çekilerek burjuva-feodal sistemin bakış açısında duran milyonlarca işçi ve emekçi için

parlamento hala ömrünü doldurmamıştır. Kürt ulusal sorununda egemen Türk burjuvazisinin bakış açıyla ağulanan olabildiğince geniş işçi ve emekçi kitleler için parlamento hala ömrünü doldurmamıştır.

Tersini düşünmek “devrimci hamlık” olur! Lenin özellikle vurgulamıştır ki, illegal mücadele yöntemlerini kullanmayı beceremeyen ya da kullanmak istemeyen parti ve liderler oportünisttir ve sınıfına ihanet ediyorlar ama öte yandan “illegal mücadele yöntemlerini bütün legal yöntemlerle birleştirmeyi bilmeyen devrimciler çok kötü devrimcilerdir.” Ne ki burada son derece önemli olan bir nokta kalıyor geriye. O da şudur ki, “halkın kazanılmasını sadece burjuvazinin egemenliği altında yapılan seçimlerde oy çoğunluğuyla sınırlamak ya da bununla koşullandırmak, iflah olmaz bir akıl kıtlığına delalet eder ya da işçilere düpedüz ihanete çıkar.”

Şunu biliyoruz ki, ”son tahlilde toplumsal yaşamın sorunları, sınıf mücadelesinin en şiddetli, en keskin biçimiyle, yani iç savaşla karara bağlanır.” Bu demektir ki, parlamento-içi mücadele biçimi mutlak biçimde “yeraltının ruhuna”, devrim ruhuna uygun olarak yapılmalı, her daim devrimle ilişkilendirilmelidir. Bununla ilişkilendirilmeyen her demokratik mücadele, reformist niteliğe bürünür.

Şimdi artık tarihin bizi soktuğu bu yeni dönemeci, yukarıda genel çerçevesini çizdiğimiz tablo içine kendine özgü özellikleri ve özgünlükleriyle oturtabiliriz. Bu bir yanıyla ülkemizin ekonomik-toplumsal genel yapısı, diğer yanıyla da devrimci Marksizm’in genel ve temel tezleriyle çizilmiş bir genel çerçeveydi.

Her şeyden önce güncel olan şey, anayasa değişikliği için yapılacak olan referandumdur. Bu bir parlamento seçimi değildir. Dolayısıyla, bu sorundaki tutumumuz parlamento seçimlerindeki tutumumuzla bütünüyle aynı sayılmaz ama özde ayrı da sayılmaz. Yani sınırlılıklarımız parlamento seçimleri kadar çok değil, özgürlük alanımız daha geniş bu güncel değerlendirme için. Ne ki yukarıdaki açıklamalarımız, yani parlamento, seçimler vb. hakkında açıkladığımız tezler ve ülkemizin ekonomik ve toplumsal yapısı hakkındaki tespitlerimiz üzerinden, bu genel tablo üzerinden sorunu ele alacağımız da açıktır, çünkü işin iliği ve özüdür bu. Ülkemizin içine sürüklendiği dönemeç, içinde tepe noktasına varan çelişme, uzlaşmazlık ve çatışmaları barındıran bir mecradır. Bu dönemeci karakterize eden şey de burjuva-feodal faşist devletin tam kapsamlı vahşi bir savaş ve saldırı planı ile başta Kürtler olmak üzere tüm emekçi ve işçileri dize getirme, teslim alma ve sindirme konseptidir. Çelişme ve çatışmaların özgül ağırlığının geçen her gün arttığı bir Türkiye, Kürt coğrafyası ve Ortadoğu gerçeğiyle karşı karşıyayız. Türkiye’nin içine sürüklendiği ya da daha doğru bir tanımla kendisini içine sürüklediği bu alanın patlayıcılar yığını haline geldiğini ve bunun da toplumsal ve ulusal bir yangına, milliyetçi, dinci, mezhepçi boğazlaşmalara yol açan bir rotada yol aldığı apaçıktır.

Burjuva-feodal faşist devlet ve onun dümenindeki Tayyip önderliğindeki AKP hükümeti vahşi bir devlet terörü ile başta Kürt halkı olmak üzere işçiyi ve emekçiyi, aydını, gazeteciyi, halkoyuyla seçilmiş milletvekilleri, kadını, genci, LGBTİ’liyi ve diğerlerini tam kapsamlı bir saldırı ile teslim alma sürecini çoktandır başlatmış bulunuyor. Kürtler imha ve inkârla kendi yerlerinden yurtlarından sürüldü ya da Cizre, Sur vb. örneklerde olduğu gibi anavatanları yaşanmaz hale getirildi. Başta Kürt gazeteci, yazar, televizyon kanalı, milletvekili, eş başkanlar, il ve ilçe eş başkanları olmak üzere, onlarca demokrat-devrimci-komünist, gerilla ya apaçık biçimde ya infaz edildi ya da gece yarıları evlerinden alınarak tutuklanmış durumdalar. Millet, devlet, bayrak vb. üzerinden yürüyen “tekçi” politika yaşamın her alanında, kültür, sanat, mezhep, cinsiyet, etnik vb. alanları da manyetik alanına çekerek derinlik ve genişlik kazanıyor. Öyle ki, farklı diller, kültürler, inançlar, uluslar,ulusal azınlıklar ötekileştirilerek Türk kimliği içinde bu “tekçi” kimlik içinde eritilmeye ve yok sayılmaya devam ediliyor. Ülke içinde koyu bir faşizm toplumun üzerine bir karasaban gibi çökmüş durumda.

Milliyetçi ve dincilikle harmanlanmış politik çizgi, en başta Kürt ulusal güçlerine dünyayı dar edip onlara mecliste bile çalışma ortamını sınırlayıp eş başkanları dahil onun üzerinde milletvekili örneğinde olduğu gibi yok ederken, belediyelere atanan kayyımlarla, demokratik kurum ve kuruluşlarını kuşatarak ve yasaklayarak azgın bir Kürt düşmanlığı politikasını başta Rojava olmak üzere tüm Kürt coğrafyasına yaymış bulunuyor. Bu bakımdan artık birbirlerinin cephe gerisi halini almış olan Kürdistan’ın farklı parçaları, özellikle Suriye-Kürdistanı ve Irak-Kürdistanı üzerinden faşist Türk güçleri tarafından kuşatma çemberi altında alınmak ve böylece de Kobani ile Afrin, Türkiye-Kürdistanı ile Suriye Kürdistanı arasındaki doğal toprak birliği engellenmek ve böylece de “Birleşik Kürdistan”a açılan kapılar ve koridor kesilmek istenmektedir.

Bu bakımdan Türkiye’nin geleceği milliyetçi histerilerle Türkiye’nin ötesine taşırılarak sistem kendisini bölgesel sorunun bir parçası haline getirmiş bulunuyor. Ne Türkiye eski Türkiye’dir ve ne de Suriye ve Irak Kürdistanı eski Kürdistan’dır. Ne ki AKP yanına milliyetçilikte yarıştığı MHP’yi de alarak “tekçi” politikaları üzerinden Kürt düşmanlığını yalnızca içte değil, dışarıya, tüm Kürt coğrafyasına taşırarak altından kalkamayacağı denli batağa sürüklenmiş bulunuyor. Bunun için de fermanın padişahta olduğu, gücün aşırı merkezileştirildiği bir düzeni, bir padişahlık düzenini, her şeye tek kişinin karar verdiği bir yönetim biçimini anayasa değişikliği temelinde halka dayatmış bulunuyor. İçte ve dışta savaş histerisine kapılan faşist diktatörlük ve onun komutasındaki Tayyip önderliği safları, devletin kurum ve kuruluşlarını yeni bir mücadele/savaş düzenine göre yeniden kalıba döken konsepti tam bir askeri disiplin, gücün demirden bir disiplin üzerinden merkezileştirildiği bir düzenlemeyi anayasa değişikliğinin temeli haline getirmiş bulunuyor. Türkiye’nin sürüklendiği politik duruş, salt Tayyip’in “ihtirasları” ile açıklanmayacak denli büyük, derin ve faşizmin güncel bir ihtiyacıdır ve bu bir yanıyla da elbette ki, tek merkezde toplanan yetkiler üzerinden ülkenin İslami bir renge büründürülmesine sağlayacağı gelişme olanağı dolayısıyladır.

Elbette ki bu düzenleme, faşist Türk devletinin hem ekonomik ve hem de ulusal ve toplumsal krizi alt etme mücadelesinin tek elden ve en seri şekilde karar almasına ve böylece hiçbir ara engele takılmadan hızlı ve seri kararları anında hayata geçirmeye büyük olanak sağlıyor. Bu bakımdan sorunun temelinde çok daha derin nedenlerin, Kürt sorunu, kriz sorunu, ülke içinde gelişecek devrimci ve demokratik muhalefeti sindirme ve diz çöktürmeyle dolaysızca ilişkilidir. Bu yeni anayasa konsepti sermayenin emeğe tam kapsamlı saldırısıdır; bu yeni konsept, egemen kattakilerin Kürt ulusal güçlerine her alanda tam kapsamlı saldırı, imha ve yok etme kudurganlığıdır. Bu yeni konsept, çözüm reçetelerini tüketen faşizmin son nefes borusudur.

Siyasal, ekonomik, mali, kültürel, askeri tüm alanlarda maddi, düşünsel ve ruhsal dünyanın hemen hemen tüm sorunlarında tek karar verici bir başkan, fermanı verecek bir sultan diktasıdır anayasa referandumuyla halka kurulan tuzak. Rojava devriminin de son derece elverişli koşullar sağladığı Kürt ulusal güçlerinin mücadelenin hem silahlı ve hem de legal alanda kazandığı parlak zaferler, mevziler ve güçlerini yeni ve taze güçlerle büyütme ve Türkiye devrimci hareketiyle kurduğu ittifakın yarattığı dinamizme karşı en sert, en acımasız ve etkili yollar ve araçlarla, dolaylı mekanizmalara, formalitelere ihtiyaç duymadan ezme ve yok etme planıdır kurulan tuzak.

Eskinin parlamentarizme dayalı, çoğulcu, az-çok, kırıntı halinde de olsa, sallantılı ve güvenilmez de olsa, her an karşıtına dönüşme hali de taşısa burjuva demokratik alışkanlık ve geleneklerden beslenen, muhalefeti dikkate alan, onun öneri ve eleştirilerine açık ve onunla ortak paydada hazırlanmış Rousseau’nun “Toplum Sözleşmesi” diye adlandırdığı bizde de onun “güçten düşmüş bir biçimini” ya da daha tam ifadeyle onun bir “karikatürünü” teşkil eden “sözleşmenin” temel kolonları yok edilerek, yerine, ABD başkanında bile olmayan yetkilerle donatılan bir süper başkanlık için, herkes adına karar alan, herkes için düşünen, herkes için konuşan, herkes ve ülke için yasamayı da yürütmeyi de fiilen üstlenmiş olan yargıyı da dolaysızca denetimi altına alan bir Sultan için nisan ayında sandık başına gidecek herkes. Bu yeni düzenlemede yasama-yürütme-yargı tümüyle başkana bağlı ve dolayısıyla kuvvetler ayrılığı denen şey pratikte bütünüyle işlevsiz. Yeni seçilen başkan halkın oylarıyla seçilmiş meclisi feshedebiliyor vb. vb. Ama yeni anayasa değişikliğinde kendisini öylesine koruma zırhına büründürmüş ki, onu yargılamak yaptıklarının hesabını sormak adeta imkânsız hale getirilmiş durumda.

Çok daha önemlisi, bu anayasa değişikliğinde demokratik hak ve özgürlüklerin kırıntıları bile yok. Kürt halkının özgürleşmesine dair, onun kendi yazgısını özgürce belirmesine yönelik ve hatta onun daha geri biçimleri olan özerklik vb. dahil hiçbir madde içermeyen, demokratik hak ve özgürlükleri hiçe sayan, halkıyla, Kürt’le, emekçi ve işçiyle savaşma menzilene oturmuş bir anayasa, tekçi, sıkı bir merkeziyetçi, hesap vermeyen, hesap soran bir başkanlık teziyle bezenmiş bir anayasa, halka ve onun demokratik taleplerine kendisini kapatmış bir anayasa, işçinin ve emekçinin anayasası olamaz.

Kürdün özgürleşmesini hesaba katmayan, onun dil, kültür ve millet olarak eşitlik haklarını hesaba katmayan, geniş emekçi yığınların hak ve özgürlüklerini, kadının, işçinin emekçinin, LGBTİ’lerin, farklı inanç gruplarının, muhalif kesimlerin ötekileştirilenlerin çıkarlarını gözetmeyen, tam aksine AKP-MHP ortaklığında Türk milliyetçiliği üzerinden hazırlanan bu “tekçi”, aşırı merkeziyetçi, farklı kimlikleri hesaba katmayan bu anayasaya tavrımız “hayır” olmalıdır. Onlar içte ve dışta içine girdikleri açmazı ve süreğen krizini aşmak ve yönetmek için, kurdukları faşist ablukayı daha da daraltmak, daha fazla imha ve inkârı, daha fazla topyekûn saldırı ve devlet terörüne daha fazla derinlik ve genişlik kazandırarak soluklanmak ve ayakta kalmak istiyorlar.

Ama nafile! Bunu anayasaya hayır demekle bir tuzağı açığa çıkarıyor ve aydınlık geleceğe dair olan halkın umudu ve beklentilerine gelişme olanağı sağlamış olacağız ve bu aynı zamanda sistemi krizin girdabına daha çok çekerek onu çözümsüzlük reçeteleriyle baş başa bırakarak güçten düşürecektir de.Peki, bundan bizim eski anayasayı olumladığımız sonucuna varılabilir mi?

Elbette ki hayır!1982 anayasası (ve diğerleri) ne kadar faşist nitelikliyse bu da o denli faşist niteliklidir. Tek fark birinin parlamentoya dayanan onu yasama organı olarak en üst irade gören anlayış çizgisindeki parlamenter maskeli süreğen bir faşizmin aracı olması, diğerinin ise tek kişinin yönetimine, onun otoritesine dayalı burjuva-feodal faşist karakterde olmasıdır. İlkinde var olan bozulmuş, daraltılmış ve eksiltilmiş bir biçimde de olsa burjuva demokratik hak ve özgürlüklerin bu yeni anayasada tümüyle rafa kaldırılması ve ülkenin Ortadoğu denkleminde savaşa sürüklenmesine, ülke içinde ise milyonlarca geniş emekçi kitlesine dünyayı dar etmesine büyük fırsatlar sağlamasıdır. Eğer çeşitli sınıfların mücadele alanıysa parlamento ve bu güçlerin çıkarları ve mücadeleleri parlamentoya yansımasının yolu üzerine frenleyici engeller konuyorsa bu yeni sistemde, bu demektir ki, bu yeni düzenleme eski faşist anayasaya göre daha geri bir biçimdir; kötünün de kötüsü diyebileceğimiz bir durumdur karşı karşıya kaldığımız. Referandumda hayır oyuyla eskiyi benimsemiyoruz, tam aksine yeniye karşı yaptığımız ajitasyonumuzu her adımda eskiye karşı ajitasyonumuzla birleştiriyoruz. Birini her adımda diğeri izleyecektir.

Anlaşılır ki, anayasa değişikliği referandumundaki “hayır” oyumuz, ve ona rengini veren özgül politik çizgimiz, genel tablo içine oturttuğumuz güncel verili durumdan çıkıyor. Ve hayır oyumuz için yapacağımız kitlesel çalışma, bizi yeni kitlelerle buluşturmada, bize yeni kanallar açmada, toplumun en yalıtılmış kesimiyle ilişkilenmemizde gerçek fırsat ve fevkalade olanakların da kapısını aralayacaktır. Evet, aktif bir hayır oyu kampanyası örgütlerken, aynı zamanda geniş yığınlara kendi politik duruşumuzu da anlatmada yeterince ajitasyon serbestisine sahip olacağız. Bu da az bir şey olmasa gerektir.

Bu verili tablo bize şunu dayatıyor: Tam kapsamlı faşist saldırı ve ablukayı, imha, inkâr ve yok etmeyi Türkiye ve Türkiye-Kürdistanı’nın (ve hatta Suriye-Kürdistanı da ihtimal dahilinde) her santimetre karesine yayarak derinleştirmek isteyen ve bunun için temel kurumlarını yeni mücadele düzenine, savaş düzenine, soykırım ve yok etme düzenine sokan bu yeni düzenlenmeye, anayasa değişikliğine “hayır” oyunuzla dur diyerek kurulan tuzağı bozmak boynumuzun borcudur.

Şubat 2017  TKP/ML - GYDK

Katledilişinin 44.yılında komünist Önder İbrahim Kaypakkaya'yı anıyoruz!

Katledilişinin 44. yılında Komünist önder İbrahim Kaypakkaya yoldaşı anmak için düzenleyeceğimiz geceye siz emekçileri, devrimcileri, yurtsever ve yoldaşlarımızı katılmaya çağırıyoruz.

Türkiye proletaryasının komünist önderi İbrahim Kaypakaya yoldaşın Diyarbakır işkencehanelerinde katledilişinin 44. Yılındayız. 

Kaypakkaya yoldaşın bize miras olarak bıraktığı o muazzam temel teorik görüşüyle, HALK SAVAŞI güzergahında, Demokratik Halk Devrimini gerçekleştirmek için, yüzlerce kadro, üye, savaşçı ve militanını ölümsüzlüğe uğurladı. Bugün Kaypakkaya yoldaşın ardıları Dersim’den Kobane’ye savaşı büyütmeye devam ediyorlar.

Avrupa’da her yıl düzenlenen Kömünist Önder İbrahim Kaypakkaya anmasına bu yıl HDP Milletvekili Garo Paylan, oyuncu Barış Atay ve gazeteci-yazar Ahmet Nesin katılacak.

Katledilişinin 44.yılında Komünist Önder İbrahim Kaypakkaya’yı anma etkinliğine HDP Milletvekili Garo Paylan, Ahmet Nesin, Barış Atay, İlkay Akkaya, Erdal Bayrakoğlu, Koma Berxwedan, Mehmet Ekici, Umuda Haykırış, Özden Çiçek ve Hozan Qamber katılacak.

Çeşitli demokrat sanatçılarında yer alacağı etkinlik iki bölümden oluşuyor. Türkü, marş ve oyunların yer aldığı 1’inci bölümün ardından 2’inci bölümde konuşmacılar arasında HDP Mv. Garo Paylan, gazeteci yazar Ahmet Nesin ve Partizan temsilcisi olacak.

Öte yandan Gece Tertip Komitesi tarafından yapılacak olan etkinliğe tüm devrimci, demokrat ve yurtsever kamuoyu davet ediliyor.

 

Anma etkinliği programı

Yer: Friedrich Ebert Halle

Erzberger Str. 89 67063 Ludwigshafen am Rhein

Saat: 15.30

Tarih: 20.05.2017 

TKP/ML’ye bağlı komiteler ve Komsomol’dan “hizip” tartışmasına karşı ortak açıklama:

Türkiye Komünist Partisi/Marksist Leninist (TKP/ML)’ye bağlı Ortadoğu Bölge Komitesi, Türkiye Marksist Leninist Gençlik Birliği (TMLGB), Kadın Komitesi, Enternasyonal Büro, Geçici Yurt Dışı Komitesi (GYDK), … Komitesi “Kamuoyuna Zorunlu Açıklama” başlığıyla ortak bir açıklama yayınladı. Elimize e-posta yoluyla ulaşan açıklamanın; geçtiğimiz günlerde “İşçi Köylü Kurtuluşu” adlı bir sitede, TKP/ML MK imzası kullanılarak yapılan “hizip” konulu açıklamaya dair yapıldığı belirtiliyor.

Açıklama yapan komiteler ve GB, Yapılan bu açıklamaya ilişkin söylenecek oldukça fazla şeyin olduğu bir gerçektir. Ancak biz, partimiz içinde boy veren ve bu açıklamayı kaleme alanların aksine partimizin birliğini gerçekleştirme çabamızın hala son bulmamasından dolayı kamuoyunda açık bir tartışmaya daha fazla girmeyeceğiz. Sadece birkaç noktaya açıklık getirmek ve kamuoyunu bilgilendirmekle yetineceğiz” dediler

“Süreç kendisini hazırlamayanları ve yenilemeyenleri affetmemektedir”

Açıklamada şunlara değiniliyor: “Ocak 2017 tarihinde ‘İşçi Köylü Kurtuluşu adlı bir sitede ‘Partimiz TKP/ML’ye gönül vermiş Türk-Kürt ve çeşitli milliyetlerden işçi sınıfı ve emekçi halkımıza, partimizin üye ve militanlarına’ başlığıyla ‘İLAN EDİYORUZ: ‘GYDK’ İMZALI AÇIKLAMALAR, ÖRGÜTLENEN FAALİYETLER PARTİMİZDE YEŞERMİŞ YURT DIŞI MERKEZLİ HİZİBİN ÇALIŞMALARIDIR. PARTİMİZ TKP/ML DİSİPLİNİ, PARTİ İŞLEYİŞİ VE HUKUKUNUN DIŞINDADIR. YANİ BU OLUŞUM PARTİ DIŞI KALMIŞ BİR HİZİP ÇALIŞMASIDIR. PARTİMİZLE ARTIK İLGİSİ KALMAMIŞTIR. YAPACAĞI HİÇ BİR FAALİYET PARTİMİZİ BAĞLAMAMAKTADIR’ şeklinde TKP/ML-MK imzalı bir açıklama yayınlandı.

Partimiz TKP/ML’nin halihazırda devrim yapma iddiasında olduğu topraklarda, o toprakları da kapsayan Ortadoğu coğrafyasında ve tüm dünyada emperyalist-kapitalist sistemin krizinin derinleştiği, ezilen ve sömürülen halk kitleleriyle düzen arasındaki çelişkilerin giderek keskinleştiği, Türkiye Kürdistanı’nda Kürt ulusunun faşist Kemalist diktatörlüğe karşı can kan pahasına verdiği mücadele koşullarında, yani tam da bir komünist partiden beklentilerin ve görevlerin daha somut ve elverişli hale geldiği bir süreçte, bir kez daha Partimizin yaşadığı sorunlara ilişkin açıklama yapmak zorunlu hale gelmiştir. Bu noktada ‘bir kez daha’ ve ‘zorunluluk’ kavramları özel bir vurgu içermektedir.

Dünya üzerinde emperyalist-kapitalist sistemin yaşadığı ekonomik ve siyasi krizlerin yol açtığı, halk kitlelerinin ayağa dikilmesiyle karşılık bulan isyan silsilesinin ülkemizde vücut bulan hali karşısında ideolojik-politik tıkanıklık yaşadığımız ortadadır. Partimizin yaşadığı kaos tam olarak yaşadığımız bu tıkanıklık ile kitle hareketlerinin itici kasırgası ve egemenlerin buna karşı toptan imhaya varan yöntemlerle diz çöktürmeyi hedeflediği saldırı dalgası arasında kalma durumundan ileri gelmektedir. Süreç ve halk kitleleri; bu tıkanıklığı aşma adına yoğunlaşmayanları, çözüm üretme mekanizmalarını işletmeyenleri, itici kasırga ve saldırı dalgası karşısında kendisini bu sürece hazırlamayanları ve yenilemeyenleri affetmemektedir!”

“Yaşananlar karşısında kitlelerin umudunun kırılmasının üzeri örtülmeye çalışılıyor”

Dolayısıyla yoğunlaşmanın, daha fazla birleşmenin, sisteme karşı çıkan tüm güçlerle daha fazla ortak hareket etmenin önemine sürekli vurgu yaparken, aksine bir pratikle Partimiz yine geçmişte benzer süreçlerde olduğu gibi bir kez daha bölünme, tasfiye edilme, darbelenme açıklamasıyla karşı karşıya kalmıştır. Bu durum, en başta açık bir şekilde tarihimizi diyalektik bir tarih okumasına ve değerlendirmesine tabi tutmayışımızın, dolayısıyla da kendi tarihimizden dersler çıkarmayışımızın ve bu noktadaki dogmatizmimizin bir sonucudur” diyen komiteler ve GB açıklamasını şöyle sürdürüyor:

“Yine daha önce de tecrübe edildiği gibi bu açıklamayı yapanlar, Partinin hukukuna, tüzüğüne işleyişine yönelik darbe ve bu darbeye karşı tavır alanlara yönelik tasfiye operasyonunun üzerini ‘tasfiyecilik, Menşevizm, kuyrukçuluk, hizipçilik, komploculuk, ayrılıkçı, bozguncu, legalist, parlamentarist, barışçıl, sınıf uzlaşmacı, reformist, sivil toplumcu, ekonomist, otonomucu, muhtariyetçi, ilkesiz, popülist, eklektik, dar grupçu, alancı, şehir küçük burjuvazisinin sağ kanadı vs.’ çoktan seçmeli, onlarca sözde ideolojik, politik, örgütsel ithamlarla kapatmak istemektedir. Ne kadar çok kavram kullanılırsa o kadar gerçekçi olunacağına olan inanç ise açıklamayı okuyanların zekasıyla alay edercesine MLM olarak savunulmaktadır. Üstüne üstlük yine daha önceki tecrübelerde olduğu gibi Parti kitlesi ve kamuoyu ‘programcılar ve anti-programcılar’ olarak karşı karşıya getirilip aldatılarak, programcılık adına dogmatizmin, ilkeler adına statükoculuğun propagandası yapılmaktadır.

Halbuki sorunların ayyuka çıktığı sürecin başından itibaren parti tüzüğünü ayaklar altına alan, tüzüğün ‘olağanüstü koşullarda uygulanmayabileceğini’ dahi propaganda ederek egemenlerin OHAL keyfiyetini partiye uyarlama çabasında olan bir yaklaşım sergilenmekte, inisiyatif alanlarındaki tüm komiteler işlevsiz hale getirilerek, faaliyet alanları kolektivizmden uzak adeta ‘başkanlık sistemi’ ile yönetilmek istenmekte ve bu yöntem bir bütün partimize dayatılmaktadır.

Yine yaşananlar ‘bölünme değil arınma’ söylemiyle tarif edilmeye çalışılarak Partinin güç kaybetmesinin, kitlelerin umudunun kırılmasının üzeri örtülmeye çalışılmaktadır. Ki bunun devamında gelecek olan açıklama, ‘ideolojik, politik ve örgütsel olarak arındık, şimdi daha güçlü şekilde iktidara yüründüğü’ şeklinde olacaktır. Bu ve benzeri açıklamaları yapanların/yapacakların Avrupa’dan ahkam kesmelerinin de ayrıca düşündürücü olduğu bir gerçektir.

Ancak sistem, işçi sınıfı ve tüm diğer ezilenlerin, Kürtlerin, kadınların, gençlerin, LGBTİ’lerin vd. kesimlerin yaşamı ve geleceği üzerine karabasan gibi çökmüşken, bu ajitatif, fakat boş sözlerin bir kıymeti harbiyesi bulunmamaktadır. Halk kitlelerinin artık bu tür anti-bilimsel, gerçek dışı sözlere itibar etmediğini göremeyenlerin sonraki adımı ise Partinin tüzüğünü, hukukunu savunanlara yönelik şiddete varacak söylem ve pratiklerdir; ki bunun adımları bu süreç içerisinde çeşitli şekillerde atılmaya çalışılmıştır. Gayri-meşru bir şekilde de olsa adını kullandıkları ve ayrıca seslendikleri ‘Partimize emek veren çilekeş halkımız ve onun çizgisini omuzlayan yoldaşlarımız’ın emek verdikleri, çizgisini omuzladıkları örgütün isminin TKP/ML olduğunu unutanlar, Parti kitlesinin ve yoldaşlarımızın ‘ideolojik, politik, örgütsel’ arınma adı altında Partinin parçalanmasına artık tahammülünün ve itibarının kalmadığının, şiddet vb. tehditler konusunda ise hiçbir zaman taviz vermediğinin farkında dahi değillerdir.”

“Partimizin birliğini gerçekleştirme çabamız hala son bulmadı”

Yapılan bu açıklamaya ilişkin söylenecek oldukça fazla şeyin olduğu bir gerçektir. Ancak biz, partimiz içinde boy veren ve bu açıklamayı kaleme alanların aksine partimizin birliğini gerçekleştirme çabamızın hala son bulmamasından dolayı kamuoyunda açık bir tartışmaya daha fazla girmeyeceğiz. Sadece birkaç noktaya açıklık getirmek ve kamuoyunu bilgilendirmekle yetineceğiz” şeklinde açıklamasını sürdüren Ortadoğu Bölge Komitesi, Türkiye Marksist Leninist Gençlik Birliği (TMLGB), Kadın Komitesi, Enternasyonal Büro, Geçici Yurt Dışı Komitesi (GYDK), … Komitesi; üç konu başlığına ilişkin şu bilgileri vererek açıklamasını sonlandırdı:

“1) Partimizin illegal yayın organı İşçi Köylü Kurtuluşu’nun internette bir site açılarak yayın hayatına devam etmesine ilişkin partimizin bir kararı yoktur. Ocak 2017 tarihi itibariyle internette yayınlanan ‘İşçi Köylü Kurtuluşu’ partimizi bağlamamaktadır. Bu site resmi değildir. Dolayısıyla buradan yayınlanan imzalı açıklamalar da kurumumuza ait değildir ve partimizi bağlamamaktadır.

2) Partimizde ‘yeşermiş yurt dışı merkezli’ bir ‘hizip’ çalışması yoktur. GYDK, partimizin resmi bir organıdır ve dönemin MK’sınca da onaylanan bir komitedir. Açıklama sahiplerinin ilk olarak dedikodu ve hedef göstererek alanları karşı karşıya getiren ve düşmanlaştıran bir yaklaşım izlenmesinin ardından özellikle ‘yurtdışı’ vurgulu bir ‘hizip’ açıklaması yapması çok açıktır ki yurtdışı alanına yönelik bir yargı yaratma amacı taşımaktadır. Hatırlatmalıyız ki, manipülasyonlarla devrim mücadelesi verilmez.

3) Eylül 2016 tarihi itibariyle MK içinde yaşanan istifa nedeniyle parti tüzüğümüzün ilgili maddesince MK iradesini yitirdiği için hiç kimsenin MK adına hareket etme ve MK imzasını kullanma yetkisi kalmamıştır. Dolayısıyla bu tarihten itibaren MK adıyla yapılan açıklamalar, atılan adımlar/alınan kararlar geçerli değildir!” 

 

(TKP/ML) Ortadoğu Bölge Komitesi,

Türkiye Marksist Leninist Gençlik Birliği (TMLGB)

(TKP/ML) Kadın Komitesi

(TKP/ML) Enternasyonal Büro

Geçici Yurt Dışı Komitesi (TKP/ML- GYDK)

 … Komitesi

TKP/ML - TİKKO Rojava Komutanlığı: “Onlar devrimimizin kızıl kurşunları olacaklardır!”

Devrim ve Komünizm Şehitlerini Anma Haftası’na ilişkin bir açıklama yapan Türkiye Komünist Partisi/Marksist Leninist (TKP/ML) Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş Ordusu (TİKKO)’na bağlı Rojava Komutanlığı “Onlar kavgamızın sönmeyen meşalesi, devrimimizin kızıl neferleri olarak mücadelemizde yaşayacaklardır” dedi.

Elimize e-posta yoluyla ulaşan habere göre “Sınıf mücadeleleri tarihi kanla yazılmıştır. Geçmişten günümüze kadar olan toplumsal süreçte ezilen-sömürülenlerin, ezen-egemenlere karşı yürüttükleri kavgada birçok bedel ödemiştir. Bedelsiz hiç bir mücadele biçimi yoktur ve olamaz da. Mücadelenin kazanımları bedeller üzerinden yükselmiştir. Spartakistler özgürlüklerine birçok bedelle kavuştular. Kadınlar feodal zihniyete karşı savaşımda binlerce kadın ‘cadı kazanlarında yakıldı’ en temel hakları olan eşitlik ve özgürlük uğruna” denilen açıklama şu şekilde devam ediyor:

Ve Paris komünü kadınlı-erkekli  çocuklar ve yaşlılar… Ortak yaşam şiarı ile komünü kurdular birçok bedel karşılığında. Sovyetler komün bedellerinin yarattığı deneyim üzerinden yükseldi. Keza Çin’de aynı şekilde komün ve Sovyet deneyimi üzerine… Sovyet devrimi Türkiye-Türkiye Kürdistanı topraklarına taşıyıcısı olan Mustafa Suphi ve yoldaşları Ocak ayında Karadeniz sularında faşist Kemalist diktatörlük tarafından katledildi… İbrahim yoldaş yeniden doğrultur TKP/ML’yi Türkiye-Türkiye Kürdistanı topraklarına. Vartinik’te boy verip filiz açtı… Vartinik’te atılan tohumu ardılları en iyi şekilde devrettiler bir sonrakine… Ser verip sır vermeyen mirasın taşıyıcıları…

“Bu sevdadır onları değiştirip dönüştüren…”

“Kimileri; düşmanla girdiği çatışmada son mermisine kadar kahramanca savaşmış, parti değerlerinin düşmanın eline geçmemesi için silahını kırarak şehit düşmüşlerdir.

Kimileri; yoldaşına bedenini siper etmiştir.

Kimileri; diri diri yakılmış parti sırlarını ve yoldaşlarının yerlerini vermemiştir.

Kimileri; işkencelerde, ölüm oruçlarında düşmanın beyninde patlayan mermi olmuşlardır.

Kimileri; Cizire’de, Sur’da, Nusaybin’de Kürt halkının özgürlüğü uğruna diz çökmeyeceğiz şiarı ile destansı direnişleri ile tarihin en güzel sayfalarında yerini almışlardır.

Ve daha nice şehitlerimiz…  Devrim koşusunu en iyi koşanlardı. Hiçbir çıkar gözetmeden-beklemeden bir tek şunu bilirlerdi; halkın çıkarı benim de çıkarımdır. Bu sevdadır onları umutlu, kararlı ve inançlı kılan. Bu sevdadır onları bıkmadan, usanmadan, yorulmadan çalışkan kılan. Bu sevdadır onları fedakar-özverili ve alçakgönüllü kılan. Bu sevdadır onları değiştirip dönüştüren…

Partimizin kuruluşundan, 1972’den bugüne burjuva-feodal karakterli sisteme karşı yürütülen mücadele tarihimizde ezilen emekçi halkımızın tarihini yön gösteren, yürüttükleri destansı direnişleriyle özgürlük değerlerimizi yaratan şehitlerimiz dünümüz, günümüz ve geleceğimizdir… Bu direniş tarihimizin her bir karesinde duruşları yürüyüşleri ve gösterdikleri fedakarlıklarıyla mücadele tarihi boyunca dünya halkının zalimlere zorbalara boyun eğmeyen, başı dik olmasını sağlamışlardır şehitlerimiz.”

“Onlar devrimimizin kızıl kurşunları…”

“Bu anlamıyla şehitlerimizin her bir pratiğinden öğrenmek, onların bize bıraktığı en değerli mirası temsil etmekten geçer. Bu bilinçle hareket etmek her anımızı he günümüzü yeniden-yeniden yaratmak onlara bağlılık sözü yaşamımızda onlarla birlikte yaşamaktır. Çünkü şehitlerimiz bizde yaşamı sürdürüyorlar. Biz onların bir parçasıyız. Onlara verdiğimiz değer ancak bu şekilde somutlaşır. Bu görevi onlara yakışır şekilde yerine getirmeliyiz nasıl ki şehitlerimiz egemenlerin dayattığı köle gibi yaşama hayır dedilerse, biz de onların bıraktıkları mirası sahiplenerek her zaman her yerde her saat… Faşist zorbalıkların dayatmalarına karşı çıkarak halk savaşımızı büyüterek sınıfsız sömürüsüz özgür bir dünya yaratma azmi, pratik kararlılığını sürdüreceğiz… Demokratik Halk Devrimi, Sosyalizm ve Komünizmi yaratana kadar özgürlük savaşımızı dün olduğu gibi bugün de, yarın da sürdüreceğiz. Onlar devrimimizin kızıl kurşunları olacaklardır…” 

TKP/ML Enternasyonal Büro YUNANİSTAN KOMÜNİST PARTİSİ/MARKSİST-LENİNİST ÖNDERLERİNDEN GRİGORİ KONSTANTİNEPOLİ YOLDAŞI KAYBETMENİN ACISINI YAŞIYORUZ

YKP/ML'nin önder kadrolarından, partimiz TKP/ML'nin onur üyesi Grigori yoldaşı 23 Ocak 2017 tarihinde kaybettiğimizi öğrenmiş bulunuyoruz. Başta kardeş partimiz YKP/ML olmak üzere tüm Yunanistan halkına baş sağlığı mesajımızı gönderiyoruz.

Ne tesadüftür ki, partimizin 1978 yılında birinci parti konferansında ilan ettiği Parti Ve Devrim Şehitleri Haftasında Grigori yoldaşı kaybetmiş bulunuyoruz. Bu tarihin partimiz açısından ayrıca büyük bir anlamı vardır. Ocak ayı, hem partimiz ve hem de UKH açısından özel bir önem ve anlamla yüklüdür. Partimizin mirasçısı olduğu TKP’nin kurucusu yoldaş Mustafa Suphi ve ondört yoldaşı bu ayda Kemalistler tarafından katledildiler. Uluslararası Komünist Hareketin önderi yoldaş Lenin bu ayda aramızdan ayrıldı. UKH’in en kalifiye temsilcileri Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht bu ayda Alman tekelci burjuvazisinin silahlı güçleri tarafından hunharca katledildiler. Partimizin en değerli kadroları, Ali Haydar Yıldız, Meral Yakar, Atilla Özkan ve onlarca yoldaşımız bu ayda şehit düştüler. Ve de partimizin önderi, kurucu-kuramcısı, yoldaş İbrahim Kaypakkaya bu ayda düşman güçleri tarafından tutsak edildi. İşte tam da bu nedenden dolayı partimiz TKP/ML, Yoldaş Grigori'yi bundan böyle her yıl Ocak ayında andığımız Parti Ve Devrim Şehitleri Haftasında anarak onun anısını sonsuza kadar yaşatacaktır. Grigori yoldaş ölümsüzdür.

Grigori yoldaş tüm yaşamını Yunanistan devrimine atayan büyük bir devrimciydi.

1945 yılında dünyaya gelen Grigori yoldaş, genç yaşta devrimci fikirlerle tanıştığından itibaren Yunanistan'da devrimin gerçekleşmesi için mücadele etti. 1967 yılında Yunanistan'da yapılan Albaylar Cuntasından sonra, başlayan devrimci avını savuşturmak için bir süreliğine Kanada'da yaşamak zorunda kaldı. 1974 yılında Cuntacıların tekrar kışlalarına geri dönmesinden sonra birçok devimci gibi Grigori yoldaşta ülkesine döndü. Grigori yoldaş Yunanistan'a döndükten sonra, 1980 yılında YKP/ML'nin kurucu kadroları içinde yer aldı. YKP/ML MK ve MKSB'de görev alan Grigoru yoldaş, YKP/ML'nin devrim stratejisini belirlemede politik bir önder olarak büyük katkılar verdi. YKP/ML dendiğinde Grigori, Grigori dendiğinde ise hep YKP/ML akla gelmiştir. Bu onun devrimci kişiliğinin partisiyle nasıl bütünleştiğine en güzel örnektir. Tüm hayatını partisinin gelişip büyümesi ve devrim yapmasına adayan Grigori yoldaş, YKP/ML içinde de saygın ve kabul edilen bir kişilik olmuştur.

Grigori yoldaş partimiz içinde büyük bir kayıptır.

1980 yılından bu yana TKP/ML'nin bir üyesi gibi partimizle yakın bir ilişki içinde olan, partimizin her sorunuyla yakından ilgilenen, olanaklar sunan, görüş ve önerileriyle sürekli fikir üreten, deney ve tecrübelerini aktaran Grigori yoldaşın kalbi sadece Yunanistan devrimi için değil, Türkiye devrimi içinde atıyordu. O, bir komünist olarak; Yunanistan ve Türkiye hakim sınıflarının iki halk arasında yarattıkları düşmanlığa karşı büyük bir mücadele vererek her zaman iki halkın kardeşliğini savundu.

Grigori yoldaş, 1980 yılında Türkiye'de Askeri Faşist Cuntasının bir darbeyle iş başına gelmesinden sonra, Yunanistan'a çıkmak zorunda kalan yüzlerce politik mülteciye yardım etmiş, evinde misafir ederek enternasyonalist bir dayanışma içinde bulunmuştur. Partimizin önemli kadrolarının Yunanistan'da barındırılması, ülkeyle bağlarının sağlanması için elindeki tüm olanaklarını seferber ederek, partimizin bir kadrosu gibi çalıştı. Aynı azim ve cabayı hasta olmasına, sağlık koşulları pek iyi olmamasına rağmen, Nisan 2015 tarihinde Yunanistan Devletinin de içinde yer aldığı uluslararası bir operasyonda tutuklanan yoldaşlarımızın serbest bırakılması için de olağan üstü bir çaba sarf etti. Tüm imkan ve olanakları seferber ederek Yunanistan'da yürütülen kampanyanın başarıya ulaşmasında Grigori yoldaşın emeğini hiçbir zaman unutmayacağız.

Grigori yoldaş ömrünün son günlerini yaşamasına rağmen, Münih'te yargılanan yoldaşlarımızı ziyaret ederek onlara büyük bir moral verdi. Hasta olmasından dolayı ''gelme'' önerilerine, ''son kez yoldaşları görmek istiyorum'' diyerek gelip yoldaşlarını görmüştür.

Onu tanıyan herkes bilir ki, sade yaşamı, devrimci kararlığıyla dünyanın tüm mazlum halkları için atan kalbiyle hep örnek olmuştur. Grigori yoldaşla tanışan yüzlerce yoldaşımızın kalbinde atede ta bir taht kuran bu büyük devrimciyi hiçbir zaman unutmayacağız.

Grigori yoldaş uluslararası komünist hareket içinde büyük bir kayıptır.

Enternasyonal ilişkilere büyük önem veren Grigori yoldaşın emeği unutulamaz. YKP/ML'nin kardeş, dost örgüt ve partilerle kurduğu ilişkilere her zaman büyük bir önem veren Grigori yoldaşın esprili, neşeli ve içten geliştirdiği ilişkilerle enternasyonal alanda da saygın bir edinmiştir. Grigori yoldaş kardeş partilerin sık sık görüşmeler yapmasına, tecrübe alışverişinde bulunmasına, uluslararası alandaki gelişmeleri değerlendirme, anti-emperyalist mücadeleyi yükseltmeye her zaman önem Verdi. Enternasyonal alanda önemli etkinliklerin Yunanistan'da örgütlenmesinde sarf ettiği çaba ve gösterdiği komünist duyarlılıkla bu alanda da kardeş partilerin taktirini kazanmış bir komünist olarak hiçbir zaman unutulmayacaktır.

Grigori yoldaş ölümsüzdür.

O, her zaman kalbimizde yaşayacaktır.

TKP/ML Enternasyonal Büro   

TKP/ML Kadın Komitesi “Umudun öyküsünü yazıp özgürlüğü fethedenlere sözümüz…”

Ocak ayının devrim ve komünizm şehitlerini anma haftasına dair bir açıklama yayınlayan TKP/ML Kadın Komitesi “Umutsuzluğu umuda çeviren yoldaşlarımıza söz veriyoruz ki; faşist ablukayı, sömürü düzenini, cinsiyetçiliği, şovenizmi paramparça etmeden, düşmanı yere sermeden durmak yok!” dedi.

Elimize e-posta yoluyla ulaşan bir habere göre Türkiye Komünist Partisi/Marksist Leninist’e (TKP/ML) bağlı Kadın Komitesi devrim ve komünizm şehitlerini anma haftasına ilişkin bir açıklama yayınladı. “Umudun öyküsünü yazıp özgürlüğü fethedenlere sözümüz; Direncinizi umutsuzluğa cevap, yenilmezliğinizi karanlığa şafak edeceğiz!” diyen Kadın Komitesi saldırıların artmasının yalnısca daha fazla kavga sebebi olabileceğini vurguladı:

“Onlar için en güzel dize zafer çığlığı, en güzel ezgi halkın dilinde...”

“Onlara, en sevgililerimize dair yazılan en güzel dize savaşın ortasında atılan zafer çığlığı olmalı, en güzel cümle egemenlerin karşısında verilen kavga alanlarında yazılmalı, en güzel ezgi ezilen sınıf, cinsiyet, ulus, inanç ve kimliklerin dilinde söylenmeli! Çünkü onlar hayata sundukları ömürlerinin direnç, gençliklerinin kavga ateşi ile bunu hak ettiler! Çünkü onlar dorukları fethedip oraya kanlarıyla halkımızın acılarını yazdılar; sokaklarda, hapishanelerde, fabrikalarda, tarlalarda, gecekondularda devrimin kanlı ama onurlu yolunu nakış nakış ördüler! İşte bu yüzden onlara dair söylenecek en güzel söz, bu yolu tamamlamaktan geçmektedir!

Bugün nakış nakış örülen; ama canla, ama kanla ilerlenen bu yol daha da çetrefilli, daha da zorludur. Heyhat! İmkansız olanın yalnızca daha fazla zaman alacağına inanan, binlerce yıllık sömürü düzenini ters yüz etmeye kendini adayan komünistler için bu zor, ancak daha fazla kavga, daha fazla savaşma sebebi olabilir!”

“Ülke nefes alınmayacak hale getirilmeye çalışılıyor”

Faşist Kemalist diktatörlüğün ekonomik ve siyasi krizinin derinleşmesi ile bir çıkmaza girdiğine, bataklığa gömüldüğüne ve buna çare olarak ülkeyi kan gölüne çevirip halkı daha fazla yoksulluğa biat ettirmekte bulduğuna dikkat çeken Kadın Komitesi; “Emperyalist-kapitalist sistemin özelde 2008 sonrası yaşadığı ekonomik ve siyasal krizin faturasının dünya halklarına savaş ve yoksulluk olarak döndüğü sürecin ülkemize yansıması olan tüm bu yaşananlar bir kaosun tam ortasında olduğumuzu göstermektedir. Ve bu, bugün mücadele etmek ve savaşmak için daha fazla sebebimizin mevcut olduğuna en açık kanıttır” dedi.

“Çöktürme-çökertme” adı altında kaos ve katliam dolu bir sürece soyunan faşist devlet ve temsilcisi AKP için “bu süreçte; mitinglerde, sokaklarda, düğünlerde halkımızı hedef alarak DAİŞ eliyle bombalar patlatmış, Rojava ve Türkiye Kürdistanı’nda Kürt ulusunun kazanımlarını hedef alıp ‘baş üstünde baş, taş üstünde taş bırakmama’ fermanıyla kentleri kuşatmış, işgal etmiş, ‘Allah’ın lütfu’ olarak değerlendirilen bir Temmuz darbe girişimi ve ardından OHAL süreçleri ilan etmeye başlamış, ev baskınları ile infazları, gözaltı ve tutuklama terörünü, ihanetini, ihbarı sıradanlaştırmış, KHK’ler ve tüm keyfiyetiyle binlerce insan ekmeğinden-işinden edilmiş ve demokratik tüm haklara el koyarak adeta ülkeyi nefes alınmayacak bir hapishaneye çevirmiştir” diyen Kadın Komitesi açıklamasını şu şekilde sürdürdü:

“Kadının sokaktan evine dönmesi için kollar sıvandı”

“Egemenler tüm bunları gerçekleştirirken elinden-dilinden düşürmediği, kendisine koltuk değneği yaptığı patriarkayı iyice cilalamış, toplumsallaştırmış ve kadın-LGBTİ-çocuk düşmanlığını adeta ödüllendirir hale getirerek bu iktidarını katillere, tecavüzcülere, istismarcılara pay etmiştir! Kadın ve LGBTİ cinayetlerinde (ve bu cinayetlerin vahşet oranında) % 50’ye varan artış yaşanmış, hemen her gün ülkenin bir yerinden çocuklara dönük istismar haberlerinde ve erkek egemenliğinin, iktidarının çocuk bedeni üzerindeki acı tahakkümünün örneklerinde adeta patlama yaşanmıştır. Bir yandan bu saldırıları gerçekleştiren erk sahipleri cezasız bırakılarak ödüllendirilmiş, istismarı meşrulaştıran yasalar hazırlanmış, buna karşı sokakları ve savaş alanlarını terk etmeyen devrimci, yurtsever, ilerici kadınlar hedef alınmıştır. Kadın savaşçıların bedenleri teşhir edilmiş, işgal edilen kentler JÖH-PÖH’ün sistematik cinsel saldırısı altında bırakılmış, kadın devrimciler vajina ve göğüsleri hedef alınarak kurşunlanmış, yurtsever ve devrimci kadınlar gözaltı ve tutuklama terörü ile ‘terbiye edilmeye’ çalışılmıştır!”

Bu dönemin en önemli özelliklerinden birinin de kadın kazanımlarının hedef alınması olduğuna dikkat çeken Kadın Komitesi eşbaşkanlık sistemi ile yönetilen belediyelere, açılan kadın kurumlarına, dayanışma evlerine, sığınaklara el konulduğunu, kayyım atandığını ya da kapatıldığını hatırlattı. Açıklamada “Kadınların yıllarca dağda, şehirde, kırda mücadelesini verdiği her türlü kazanım, tek tek adeta kadınlarla alay edilerek, aşağılanarak ellerinden alınmaya çalışılmasıdır, bu süreci zorlu kılan temel nedenlerden biri... Nitekim patriarkayla kol kola ilerleyen iktidardan kadınların kazanımlarına saygı duyması, ilmek ilmek örülen kadın isyanı ve direnişini ayakta alkışlaması beklenemezdi! Tüm nefreti ve olanca öfkesi ile ilk fırsatta bu kazanımlara saldırdı ve erk’e itaat etmesi beklenen kadının sokaktan evine, dört duvar arasına dönmesi için kolları sıvadı” denildi.

“Kadınlar özne değilse, o devrim ağır yaralıdır, eksiktir!”

Bu kazanımların her birinin kadınların can bedeli, uzun süreli mücadelelerle elde ettiğine, uğruna nice emekler verildiğine, görünmez kılınan bu emekle devrim ve demokrasi mücadelesinin nice tıkanan damarlarının açıldığına dikkat çeken Kadın Komitesi; açıklamasını “Ancak açıktır ki; bu kazanımlara gereken değer ve önem; Türkiye devrimci hareketinin ilk şehidi Maria ve ardından partimizin ilk şehidi olan Meral Yakar’dan bu yana 51 kadın şehidiyle komünist ve öncü partimiz dahil olmak üzere devrim ve demokrasi mücadelesinin özneleri tarafından da verilmemiştir. Erkek egemenliğinin kirlerini üzerinde barındırdığı müddetçe hiçbir alanda kadına tam hak eşitliğinin olmadığı ve olmayacağı tarih boyunca sayısız örneklerle karşımıza çıkmış ve hala da çıkmaktadır. Kadınların inşasında özne olmadığı ya da özne olmasına rağmen emeğinin görülmediği hiçbir devrim, milyonlarca emekçi kadını ve taleplerini karşılamayacak ve erk-eklikle ağır yaralanmış, eksik bir devrim olacaktır” şeklinde sürdürdü.

“Bugün şehitlerimizi anarken, onlara devrim sözümüzü yeniden en ateşli yeminlerimizle tazelerken, devrim bilincimizi de cinsiyetlerin tam hak eşitliğiyle yenilemenin kaçınılmazlığını görmek durumundayız” diyen Kadın Komitesi, Proletarya Partisi’nin kadın şehitlerinin mücadelenin kadınlaşmasının yolunu döşediğine vurgu yaptı:

“Dirençleri umutsuzluğa cevap, yenilmezlikleri karanlığa şafak…”

“Bedeni hedef alınarak köy meydanlarında teşhir edilen komutanımız Yıldız Çiçek, işkencehanelerde cinsel saldırılarla esir alınmaya cevabı direnişleriyle veren yoldaşlarımız Kamile Öztürk ve Cahide Karakaş, kadınların önderleşmesinin sembolü olan Beşlerimiz, tüm engellerini geride bırakarak koşa koşa özgürlüğe koşan Kara Kız’ımız/Çiğdemimiz, kalemi ve fotoğraf makinesini birer silaha çeviren Suzan’ımız; Ayfer’imiz, Nurhayat’ımız, Özlem’imiz, Süheyla’mız, Dilek’imiz, Münire’miz, Nergiz’imiz, Nesibe’miz, Perihan’ımız... Her biri egemenlere, halk düşmanlarına karşı devrimin birer neferi olarak devrime giden yolu döşedikleri kadar partimizin, devrimci hareketin, dağların, şehirlerin kadınlaşması yolunu da döşemiştir!

 

Bizler bugün gücümüzü, mücadele azmimizi, direncimizi, tam hak eşitliği mücadalemizi, eşitsizliğe, kadın ve LGBTİ düşmanlığına karşı öfkemizi onlardan alıyoruz. Çünkü onlar devrim umudumuzun öyküsünü yazanlar, özgürlüğü fethetme cesaretini canları pahasına gösterenlerimizdir! Umutsuzluğu umuda çeviren yoldaşlarımıza söz veriyoruz ki; faşist ablukayı, sömürü düzenini, cinsiyetçiliği, şovenizmi paramparça etmeden, düşmanı yere sermeden durmak yok! Bunun için de direncinizi umutsuzluğa cevap, yenilmezliğinizi karanlığa şafak edeceğiz!” 

Sayfalar