Salı Mart 28, 2017

Agop Ekmekciyan

Caption: 
Agop Ekmekciyan

Özellikle azınlıklar üzerine yazdığı yazılarıyla tanıdığımız yazarımız,diğer birçok konuda da makaleleriyle tatınmaktadır.

agop@kaypakkaya-partizan.net(Hazırlanıyor)

Altın eller ile kanlı eller -2-

Der Zor: “Mama ben ölürsem sen de benim etimden onlara verme!”

Der Zor, Ermeni halkının hafızasında önemli yer tutmaktadır. Çünkü İttihat ve Terakki Merkez Komitesi’nin, eli kanlı teşkilat üyelerinin ölüm için seçtiği son nokta ve çevresidir. Marat, Suvar, Şeddadiye arkasından Musul istikametgahında hayatın olmadığı çöller, toplu ölümlerin en ağırlarının yaşandığı, Ermeniler için bugün dahi anmaların eksik olmadığı, kutsal mekanların olduğu hafızalardan silinmeyen yerlerdir buralar. Bu yüzden Ermeniler arasında ölümün yaşama tercih edileceği cehennem olarak bilinmektedir. Der Zor ve çevresinde işlenen katliamlarla Ermeni Soykırımının tamamlanmış olduğunu söyleyebiliriz. Bütün sürgünlerin geçiş güzergahı burası olduğu için ‘’temizlik’’ artık tamamlanmıştır. Kafilelerin gelmesiyle değişik transit kamplar kurulmuştur.

Der Zor kaymakamı, Ali Suat Bey’dir. Rakka’da olduğu gibi Ermeniler şehrin sanaatkarları ve ticaretle uğraşan kişileri olarak ekonomiyi canlandırmışlar, diğer halklar da Ermenilerin gitmesinden yana değillerdi. Kaymakam Ali Suat Bey gibi insanlara İttihatçılar arasında bile bazen rastlamak mümkündü. Fakat 1916 Temmuz’undan sonra atanan Salih Zeki’yle her şey bir anda değişti. Der Zor, Osmanlı yöneticilerine göre elverişli bir bölge değildi. 1914 yılında muhacirlerin bölgeye iskanı gündeme geldiğinde Talat Paşa “muhacirleri oralara gönderip çöllere serpecek olsaydık oralarda cümlesi ölecekti” dedikten on ay sonra Ermenileri ölüme buraya göndermiştir. Cemal Paşa Talat Paşa’ya gönderdiği şifreli telgrafta “itimat edilecek cüretkar birisinin gönderilmesini rica ederim” diye talepte bulunmuştur. Der Zor’a atanan Salih Zeki, gelmeden önce Kayseri Develi /Everek kaymakamı idi. Göreve başlayınca Meskene, Rakka ile Der Zor arasında gidip geliyor, alanı kontrol ediyordu. Meskene kampında Aram Andonyan ile karşılaşan Salih Zeki “sakın Der Zor tarafına gelme” uyarısında bulunarak, deyim yerindeyse katliam uyarısı yapmıştır. Ermeniler arasında yayılan bu haberden sonra, sevkiyat amirlerine rüşvet vererek aşağı inmekten yani ölümden kurtulanlar olmuştur. Durumu iyi olan Konya Ermenileri de buna dahildir. Bunun üzerine Ermeni aydın Aram Andonyan, Naim Efendi’ye rüşvet vererek Halep’e sevk edilmeyi sağlamış, 5 günlük yolculuktan sonra kazasız belasız Halep’e varmış, ölümden kurtulmuştur.

Der Zor’a ulaştığı gün çarşıları gezen Salih Zeki, Ermenilerin durumunu görünce öfkesinden yerinde duramamış, “yaşadıkları şehirleri Ermenistan yapmışlar” demiştir. Şam, Hama, Humus’ta olduğu gibi çarşı, onların elindedir. İlkin çarşıda herkes tarafından sevilen, halkın doğal önderi konumunda olan Levon Şaşyan öldürülür. Gelen emirler uyarınca “buradaki Ermenilerin ikametgahı değiştirilecek ve başka yere gönderilecektir” denilerek aşiret reislerinden ve Çerkeslerden oluşan silahlı milisler kurularak katliama girişilir.

Der Zor’da soykırım sorumlusu Salih Zeki katliamlarda en gaddar, en zalim yönleri ile arkadaşları ve çevresinde tanınıyordu: “Artık merhaba demeye hiçbir Ermeni kalmamalıdır. Herhangi bir damarın Ermenilere karşı acıma duygusu ihtiva ettiğini öğrendiğim zaman onu keserim ve dışarı çekip çıkarırım” sözlerinden ne olduğunu rahatlıkla anlayabiliriz. Der Zor’dan çöllere sürgüne gönderilen Ermeniler Marat’a, Savar, Şeddadiye’de hayatlarını kaybettiler. Bu kadar insanı öldürmek kolay olmadığı için, aç bırakılarak, çöllerde yürütülerek, susuz doğa koşullarında insanlar ölme noktasına gelince “sürgünler önce eşek, köpek ve kedileri kesmişler daha sonraları ise at ve deve leşlerini yemişlerdir. Yiyecek bir şey kalmadığında ise yamyamlık baş gösterdi. Cesetleri özellikle de küçük çocuk cesetlerini kemiriyorlardı. Bu acınacak haldeki kurbanlar akıllarını yitirmişlerdi” diye aktarıyor Andonyan.

 

İttihat’çılıktan komünistliğe...

Ermenileri yok etmek, öldürmek üzere görevlendirilen Salih Zeki, görevde kaldığı süre boyunca 192.750 kişinin ölümünden sorumlu olmuştur. Katliamlar bittikten sonra Ermenilerden elde ettiği altınları sandıklarla İstanbul’a beraberinde getirmiştir. Kendisi Mondros Mütarekesinin ardından ülkeyi terk eden İttihatçılar arasındadır. Divan-ı Harp Mahkemelerinde yargılanan Salih Zeki ve çeteler, 1920 yılında idam cezasına çarptırıldılar. Bunlardan Halil (Kut), Küçük Talat, Bahattin Şakir, Nuri (Kıllıgil), Salih Zeki kaçarak Almanya’da sonra Bakü’de toplandılar. 1920’li yıllar komünistler açısından zor ve karmaşık olarak tarihe geçmiştir. Ermenileri Türkiye’de yok eden, tarih sahnesinden silen İttihatçılar ise bu sefer yurtdışında boş durmamış ve yeni hile ve entrikalar için planlar kurmaya başlamışlardır.

1917 Ekim Devriminin etkisi bütün dünyaya yayılırken Almanya’da komünist partisinin bir güç haline geldiğini gören burjuvazi Parti önderlerini cezaevlerine atmıştır. Bunlardan en önemlisi Radek’tir. Kendilerini gizleyen, bu sefer “komünist” maskesi altında kurulan Yeni Türkiye Cumhuriyetine kendisi de bir İttihatçı olan Atatürk’e destek olmaya başladılar. İlişkilerini gizli gizli yazışarak sürdürdüler. Talat Paşa Hollanda’da toplanan II. Enternasyonal Kongresi sırasında Sosyalist Enternasyonal’in liderleriyle görüşmelerde bulunur. 1919 yılında Talat Paşa ile Enver Paşa cezaevinde Bolşevik Partisi Merkez Komite üyesi Radek ile görüşürler. 1920 yılında Karl Radek’in davetiyle Rusya’ya giderler, burada SBKP yöneticileri ile görüşmelerde bulunurlar. Bakü’de de boş durmayan İttihatçılar, Türkiye Komünist Fırkası’nı kurarlar. Mustafa Suphi ve arkadaşlarının Bakü’ye gelmesiyle feshedilen TKF yerine, 1920 yılında 75 delegenin katılımıyla komünist örgütlerin katılımıyla gerçekleştirilen I. Kongresi ile TKP’nin kuruluşu 1920 yılında ilan edilir. MK üyeleri arasında 200.000’e yakın Ermeni’nin katili Salih Zeki de bulunmaktadır. Kendilerini gizleyen eli kanlı İttihatçılardan 1920’de Bakü’de Komüntern’in düzenlediği Doğu Halkları Kurultayı’na Türkiye delegesi olarak Salih Zeki de katılmıştır.  “Komünist” olduğunu iddia eden Salih Zeki ile bir mülakatta ortaya çıkan gerçek ise çok şaşırtıcıdır. “Senin için 10.000 Ermeni imha ettin diyorlar” denmesine karşılık “benim namusum var, 10.000’e tenezzül etmem, daha çık bakalım” diye yanıt vermiştir.

Ankara Hükümeti’nin gizli bürosu şeklinde yurtdışında halen faaliyetlerde bulunan İttihatçılar Türk-İslam Projesi ile Almanya’nın bölgesel çıkarlarını hayata geçirmek için Kafkaslar’da bulunmaktadırlar. Enver Paşa’nın amacı Rusya’ya darbe vurmak, Türk cumhuriyetlerine ulaşarak buraları ele geçirmektir. Çok değil, 1915 yılında Ermenilerin soykırıma uğrayarak yok edilmelerini göremeyen Mustafa Suphi ve arkadaşları, onların devamı olan Kemalist hükümet ile iyi ilişkiler kurmakta geri kalmamıştır. Topraklarının bir bölümünü kaybeden Ermenistan’ın işgalci Türk orduları, Kazım Karabekir tarafından Taşnak burjuva hükümeti diyerek işgalini desteklemiş, bu politikalar kendisinin ölümüyle sonuçlanmıştır. Karadeniz’de şehit olmadan önce görüşmelerde bulunmak üzere Salih Zeki, Kazım Karabekir ile Erzurum’a gelerek görüşmüş, Atatürk’ün Mustafa Suphi ve arkadaşlarını davetinden sonra bir komployla Karadeniz’de hunharca öldürülmüşlerdir.

Marat Kampı: Konyalı bir makinist olan Kevork ve karısının bizzat tanık oldukları bir olay artık pes doğrusu dedirtmişti. Öyle ki çocuklar yaşadıkları sırada ebeveyenlerinin kendilerini yemeleri düşüncesine alışmışlardı: “Bir çadırın altında aç bir yetişkin ve küçük bir kız, küçük kız ölüme yakın bir durumda uzanmış pişmekte olan etin kokusu kıza kadar gelmektedir. Bu kıtlık günlerinde bu büyük bir ayrıcalıktı. Yetişkin ve küçük kız birbirlerine bakmaktadırlar. Bir süreden beri artık eşek eti satılmıyordu. Artık hiç öldürecek eşek kalmamıştı. Muhtemelen yine küçük bir çocuk ölmüştü ve şüphesiz onun etini pişiriyorlardı. Küçük kız annesine: ‘Anne, artık dayanamıyorum onlardan bir parça istemeye git’ der. O, çadırı terk eder ve bir müddet sonra çok kırgın ve kızgın bir şekilde kızının yanına döner. Küçük kız ona vermediklerini anlar, fakat ümidinden ve arzusundan çok çabuk vazgeçmek istememektedir. Ve sorar ‘Ondan vermediler mama’, ‘Hayır kızım ... kör olsunlar’. Küçük kız o zaman yazgısına boyun eğerek annesine öğütte bulunarak talep eder. ‘Mama, ben de ölürsem, sen de onlara benim etimden verme...’ Sözün bittiği yerdir.

Meskene Kampı: Halep ve Fırat üzerinden gelen yolların arasında kavşak noktasında bulunan ilk önemli istasyondur. 1916 kış süresi boyunca kampın nüfusu yüz bine ulaşmıştı. Kamp yöneticiliğine kör olarak adlandırılan Karlık Kampında kafile şefi olan Kör Hüseyin’i “orada caniliğiyle, vahşetiyle ürkütücü bir ün bırakmıştı. Şişman, kör, kısa ve tıknaz son derece sefil, rezil ve adi biriydi” diye aktarıyordu Aram Andonyan. Daha önce kamp yöneticisi olan Hüseyin Avni’nin tanıklığına göre “…tifüsten, koleradan diğer hastalıklardan ve açlıktan burada ölen Ermenilerin resmi rakamı 88.000 olarak değerlendirilirken, gerçek sayı mezarcı başının tuttuğu ünlü çetelenin (rakamları hatırlayabilmek için değneğin üzerine kertikler konulurdu) gösteremediklerinden çok daha önemli, daha fazlaydı. Bu adam tamamen okur yazar değildi. Ve ele aldığı her ceset için bir kerti atmakla yetinmekteydi. Birçok insan olağan bir şekilde gömülen cesetlerin sayısının Fırat’a atılan cesetlerin sayısını kapsadığını ondan öğrendi. Takriben en az 100.000 insan” ölürken 1917 başlarında kampta 2100 kişinin kaldığını konsolos Rösler raporlarında belirtmiştir.

Meskene kampı aynı zamanda bir transit geçiş özelliği taşımaktaydı. Arkasından kafilelerin ölüm yolculuğu Der Zor’da son bulacaktı. Meskene baştan sona iskeletlerle dolmuş, bir kemik tarlasını andırıyordu. Halep’ten Res ül Ayn ve Meskene üzerinden 200.000 Ermeni gönderildi. Bu büyük grupta sadece 5-6 bin kişi sağ kurtuldu. Çocuklar Fırat nehrine atıldı. Kadınlar yollarda jandarma ve çetelerin barbarca ve vahşi hücumları sonucu süngülenerek, üzerlerine ateş edilerek öldürüldüler. Meskene’de İzmit’ten gelen bir Papaz da bulunuyordu. Papazlar hakkında verilen kararlar ise daha korkunçtu “doğrudan öldürün” deniyordu. Göçmen sevkiyat memuru olarak Meskene’ye gönderilen Naim Efendi’yi yola çıkmadan önce yanına çağıran Göçmenler Müdürü Eyüp Bey “Naim Efendi, Meskene’ye gönderdiğimiz sevkiyat memurlarının hiçbirinin bize faydası olmadı. Sen işin içinde bulundun, gelen emirleri de biliyorsun, bu adamları (Ermenileri) sağ bırakma, gerekirse kendi ellerinle öldür. Unutma bunları öldürmek bir eğlencedir” nasihatinde bulunmuştur. Ermeni aydını, anılarını, burada kamplarda yaşayan tanıkların anlatımlarından kaleme almıştır. 5 ay kendisi de sürülmeden önce Meskene’de kalmıştır. Rüşvetle Halep’e gitmiş, ölümden kurtulmuştur.

Altın Eller ile Kanlı Eller

Anadolu'da yaşayan,ama bugün varlıklarınan söz edilemeyen kadim halklardan Ermeni'ler,Süryani'ler,Yahudi'ler,Rum'lar,Ezidi'ler üretken,yaratıcı,sanatkar topluluklardı.Yüz yıl önceden inşa edilen saraylar,kiliseler,yalılar,köşkler,binalar tüm tarihi dokunun gerçek sahipleri olurken,bu zenginliklere tepeden inme bir şekilde el konmuş,bunları inşa eden Altın elleri adım adım tarih sahnesinden silmiştir.Var olanın üstüne aradan yüz yıl geçmiş olmasına rağmen hiç bir zenginlik-değer inşa edememiş ancak kan akıtmakta maharetli olduğunu göstermiştir.Önce Ermeni'leri,Süryani'leri,Yahudi'leri,Rum'ları,Ezidi'leri fısatını bulduğu uygun bir anda kana boğmuştur.Toplumun en ileri kesimleri aydın,siyasetçi ve yazarları ise öldürerek ortadan kaldırmıştır.Bugün toplumun bütün kesimleri tarafından açıkça itiraf edilen,kadim halkların Altın ellerin boşluğunun hissedilir oluşu ve yerlerinin doldurulamamasıdır.

Altın ellerin kan ile boğulmasından sorumlu Kanlı eller maalesef yıkanmamış,kanlardan arınmamıştır.Bugün yeniden yaşadığımız çatışmaların,ölümlerin,kırımların sebebi Kanlı ellerin temizlenmek istenmemesinden kaynaklıdır.2016 yılında yaşanan Sur,Cizire,Şırnak..gibi kürt illerinde yaşanan kırımlardan PÖH-JÖH gibi,eli kanlı Akp'nin özel savaş birlikleri sorumludur.Tehcir edilen,evleri ocakları yıkılan 7'den 70'e herkesin uğradığı zulüm Ermeni soykırımında yaşanılanları aratmamak- tadır.Henüz yaralar sarılmadan,travma atlatılmadan Mehmet Ağar'ın ekibinden hızlı İçişleri bakanı Süleyman Soylu'nun kan kokan ''baharda görecekler'' sözlerinden sonra kırımlar uygulamaya konuldu.Dün ''hendek-barikat'' ı mana ederek kürt illerini yakıp yıkanlar,bugün ne gerekçe gösterecek- ler doğrusu merak konusudur.İlkin Xerebe Bava köyünü Özel harekatçılarla kuşatan elleri kanlı çeteler,köyleregiriş ve çıkışları yasaklamış,elektrik su telefon gibi doğal ihtiyaçları kesmiş,köylüleri köy meydanında toplayarak işkenceden geçirmiş,kaç ölü ve yaralı olduğu henüz belli değilken do - zerlerle köy yıkılmış,yaralılar sağlık ihtiyaçlarından mahrum bırakılarak ölüme terkedilmişlerdir. Herşeyin yasaklanması,engellenmesi özel harekatçıların yüzlerini maske ile kapatması ''acaba İŞİD'çiler de operasyonlarda yer mi aldı ?'' sorusunu sormadan edemeyeceğiz.Şimdiden basına yansıyan halkın açıklamaları ''sakallı,arapça konuşan kişiler'' bunu doğrulamaktadır.Suriye'de yaşanan acı ve göz yaşının arkasında da bu kanlı eller bulunmaktadır.Yüz yıl önceden bugün aynı bölgelerde Der Zor'da,Halep'de,Fırat havzasında,Meskene (Emar)'da,Res ül Ayn'da,Rakka'da...Ermeni'lerin acıları halen sanki dün olmuş gibidir.Teşkilat-ı Mahsus'a çetelerinin yerini bu sefer İŞİD çeteleri almıştır.

Ah Mama...Bu kadın kendi çocuğunu öldürdü...

Soykırımın bir diğer yüzü el konulan kadınlar ile çocuklardır.Kadınlar sadist ve kirli emelleri için kullanılıyor ve satılabiliyordu.Evlerinde 2 veya 3 kadına kadar görülebiliyor,işine gelmeyince öldürülüp atılabiliyordu.Kafilelerin mayıs ayından itibaren Halep'e ulaşması ile birlikte çocukların ne olacağı önemli sorun olarak kendini gösteriyordu.İlkin Halep'te yetimhaneler kurulmuş olsa da sonradan burda bulunan çocukların akıbeti de ebeveynlerinden farklı olmamıştır.Talat Paşa'nın emri ile yetim çocukların Sivas'a gönderileceği söylenmiş ama para bulunamamıştır.Yetimhanelerin açılmasında yabancı misyonerler,konsolosluk yetkilileri üstlenmişler kamplar açılmıştır.4.ordu komutanı Cemal Paşa bu konuya şiddetle karşı çıkmış '' İstanbul ve Anadolu'ya nakillerini istemiştir'' Bugün Cemal Paşa'nın Talat ile Enver'den farklı olduğunu savunan görüşler burada yanılmışlardır. Cemal'in de onlardan farklı kalan bir yanı olmamıştır.Sivas'a bir türlü para bulunup gönderilemeyen çocukların sayısı her geçen gün yükselmiş,2500'e varmıştır.Talat çocukların kesinlikle istan bul'a gelmemeleri için talimat verirken.Koya,İzmit,Balıkesir ve Adapazarı'na dağıtıldılar.Yabancı' ların,konsolosluk'ların açtıkları kamplar da 1917'ye kadar kapatıldılar.

Ankara,Kayseri,Şam,Halep ve Beyrut'ta açılan yetimhaneler çocukları korumak,kollamak için değil çocukları bir Türk gibi yetiştirmek ''devşirmek'' amaçla kurulmuştur.Görevliler arasında Halide Edip Adıvar gibi aydınlar bu işe seve seve aday olmuşlardır.Eğitim ve kültür alanında çalışmalarda bulunan İttihatçılar,Cemal Paşa'nın emir subayı Falih Rıfkı Atay,Nakiye Hanım,Hamdullah Suphi gibi edebiyatçılar Türk-İslam sentezinin mimarları olmuşlardır.Halepte kapatılan yetimhane- ler için Talat Paşa telgrafında şöyle diyordu ; ''Duygularımıza boyun eğip bu çocukları besleyerek ömürlerini uzatmaya harcayacak vaktimiz yoktur. 26 Eylül 1915 '' diyerek çocukların kafilelerle Der-Zor'a gönderilmesini emretmiştir.Talat'ın dikkat çeken başka bir telgrafında ise ''ebeveynlerine uygulanan zulümleri hatırlayamayacak yaşta olan çocukların bakım için toplanmasını diğerlerini sürgün kafileleri ile birlikte gönderin 25 Aralık 1915 '' talimatını vermiştir.Günümüze ulaşan görün- ce insanları şaşkına çeviren fotoğrafları ise Alman Sağlık Misyonu görevlisi Armin Wegner tarafından 8 bin adet çekilmiştir.

Yetim kalmış çocukların dramını anlatırken Hrant Dink'in ölümü ile sonuçlanan Atatürk'ün manevi kızı olarak gösterilen Sabiha Gökçen (Hatun Sebilciyan) yetimhaneden alınmış,Ermeni'dir. Annesi ve babası kardeşleri ile beraber Halep'e Tehcir edilen ailelerden G.Antep'li Cibin köyündendir. 700 kişilik kafile gurubunda bulunanAnnesi Maryam dört çocuğu ile uzun yola dayanamayacağı için iki çocoğunu Amerikan Koleji Yetimhanesine bırakır.Diruhi (6),Hatun(2) yaşındadır.Cibin kilise papazı da sürgünün içindedir.Ölümlerden geçerek Halep'e sığınırlar.Mondros Mütarekesinden sonra Papaz Nerses bazı ailelerle birlikte geri dönerler.Maryam kampta kızlardan Diruhi'ye ulaşır. Fakat Hatun kayıptır.Maryam hanım çocuğunun acısı içerisinde hayatını kaybeder.Fakat yeğeni Abraham Garabedyan izini sürer Hatun'a ulaşır.Atatürk'ün kızı olduğu ortaya çıkar.Yanına gelir ziyaret eder.Hatta fotoğraf bile çekilir.Sabiha yüklü bir miktar para verir geri Halep'e döner.Yine tanınmış halk ozanı Ruhi Su'da Van'da yetimhanede büyümüştür.Ailesinden hiç bir kimse yoktur bugüne kadar da bulunamamıştır.Yine Ortadoğu ve Kafkaslar'da en çok dinlenen Dengbej müziğinin yorumcusu Garabete Xaço da yetim kalmış tüm ailesini kırımlarda kaybetmiştir.

Halep'te bulunan yetimlerin ölmesinden sorumlu Sevkiyat Müdürü Hakkı Bey'dir.Bütün cinayetlerden Meskene'den (Emar) Rakka'ya oradan Der-Zor'a tüm hat boyu çocukları kapsamaktadır.Hakkı Bey İçişleri Bakanı Talat Paşa'nın telgrafına göre hareket etmektedir.Telgrafta ''İçişleri bakanlığından Halep valiliğine şifre telgraf:Harbiye Nezareti emriyle ordugahlar tarafından toplanarak beslenen belli şahısların (Ermenilerin) çocukları Göçmen Müdürlüğü tarafından beslenecekleri bahanesiyle guruplar halinde alınarak şüpheye mahal verilmeden yokedilmesi ve sonucun bildirilmesi 7 Mart 1916 İçişleri Bakanı Talat '' telgrafını alan Hakkı Bey ''Meskene Der Zor yolu üzerindeki son sürgün kalıntılarını katlettikten sonra bütün yetimleri toplayarak Der Zor'a sürdü.Orada kıtallar durmuştu.Çünkü katledilecek kimse kalmamıştı.Toplanan yetimler 300 kişiden fazlaydı.Ancak onlardan yaklaşık 100 kişi Der Zor'a gidemedi '' diye Aram Andonyan anılarında aktarmıştır. Raymond Kevorkian'ın Soykırım'ın II.Safhasında Aram Andonyan'ın kamplarda yaşayan tanıklar- dan Mesken kampındaki vahşeti anlatırken Ermeni'lerin haberleşmek için kullandıkları ''gizli gazetelerden'' alınmıştır.Hayatta kalan insanlar yaşadıklarını bulabildikleri kağıt parçalarıyla anında kayda alıyor,gizlice diğer bölgelere gönderiyordu.Bu haberleşmede dikkat çekmemek için en çok çocuklar kullanılmıştır.

Tanıkların anlatımına göre ''Hakkı bey Meskene güzergahının güneyindeki çocukları son bir kere topladığı ve bütün kamplardan alınmış çocukları sıraları geldikçe Zor'a gönderdiği sırada sekiz yüzden fazla küçük çocuk,çoğu hasta ve sakat olarak,hayatın bu şartlarında tükeniyor,yok oluyorlardı.Sekiz yüz yetim onyedi arabanın içinde...gönderildi.Der Zor'daki yetimlerle beraber aynı anda canlı olarak yakıldılar '' bir başka tanık Krikor Ankut'un '' Hamam kampında sağ olarak...takriben üçyüz erkeği ve genci özel bir kafileyle güneye sevk etti.Rakka'da onlar hakkında,Sebka'nın güneyin'de katledildiklerini bildiren kesin bilgiler ulaştı.Diğer taraftan,Şamiye yöresinde,üç yüz çocuğun mağaranın bir oyuğunun içine atılmış,üzerlerine gaz dökülmüş ve canlı olarak yakılmış olduklarını kesin bir şekilde öğrendik '' diye anlatmıştır.

Fırat boyunca sürgünler Der Zor'a yaklaştıkça ölümlerin en acısına aileler ve çocuklar tanık olmuştur.Habur ırmağı kıyılarında Suvar,Şeddadiye,Mergadeh'de yaşanılanlara tanıklık eden Pipe Karademirciyan'ın anlattıkları sözün bittiği noktayı göstermektedir. ''...Bu kadınlar arasında,bir elinde İncil,öbür eliyle Yervant'ın karısını gördüm.Beni görür görmez,ağlamaya başladı ve bana :''İşte üç gündür ki bu atın toynağıyla hayatta kalıyorum.Benim sevgili tek çocuğum öldü.Onun yok olmasına üzülmüyorum,fakat diğerleri ben görmeden,gizlice onun cesedini çaldılar,pişirdiler ve sonra yediler.İşte bu bana çok acı veriyor.kıvrandırıyor,aklımdan hiç çıkmıyor '' dedi.

İkinci gün,oradaki Arapların yanında bir parça ekmek üzerine elimi dokundurabildim.Bu ekmeği,açlıktan ağlayan kızıma verdim.Küçük bu ekmeği eline aldığı zaman,bana bakarak ağlamaya başladı.Ona niçin ağladığını,neden ekmeğini yemediğini sordum;Bana aynı anda hem enfes,çok güzel ve hem de dokunaklı içlendirici bir bakış attı ve dedi : ''Ahh...Mama,sen burada yok iken,bu kadın kendi çocuğunu öldürdü ve şu anda onu yemeleri için pişiriyor.Sen de benimle aynı şeyi mi yapacaksın ? ''.Bunun üzerine gözlerimgöz yaşlarla dolu kendimi benim sevgilime güç vermek onun toparlanmasını sağlamak için zorlandım.Bunu çok zorlukla başarabildim.Ve ona ekmeği yedirdim..''

Der Zor : '' Mama ben de ölürsem sen de benim etimden onlara verme ''

Der Zor,Ermeni halkının hafızasında önemli yer tutmaktadır.Çünkü İttihat ve Terakki Merkez komitesinin,eli kanlı teşkilat üyelerinin ölüm için seçtiği son nokta ve çevresidir.Marat,Suvar,Şeddadiye ..arkasından Musul istikametgahında hayatın olmadığı çöller toplu ölümlerin en ağırlarının yaşandığı Ermeni'ler için bugün dahi anmaların eksik olmadığı,kutsal mekanların olduğu hafızalardan silinmeyen yerlerdir.Bu yüzden Ermeni'ler arasında ölümün, yaşama tercih edileceği cehennem olarak bilinmekteydi.Der Zor ve çevresinde işlenen katliamlarla Ermeni soykırımının tamamlanmış olduğunu artık diyebiliriz.Bütün sürgünlerin geçiş güzergahı burası olduğu için ''temizlik'' artık tamamlanmıştır.İlkin 15000 civarında olan nufüs kafilelerin gelmesiyle değişik transit kamplar bu yüzden kurulmuştur.İlkin Der Zor kaymakamı, Ali Suat Bey'dir.Rakka'da olduğu gibi Ermeni'ler şehrin sanaatkar,ticaretle uğraşan kişileri olarak ekonomiyi canlandırmışlar diğer halklar da Ermeni'lerin gitmesinden yana değillerdi.Kaymakam Ali Suat Bey gibi insanlara İttihatçılar arasında bazen rastlamak mümkündü.Fakat 1916 Temmuz'undan sonra atanan Salih Zeki'yle herşey bir anda değişti.

Der Zor, Osmanlı yöneticilerine göre elverişli bir bölge değildir.1914 yılında muhacirlerin bölgeye iskanı gündeme geldiğinde Talat Paşa ''muhacirleri oralara gönderip çöllere serpecek olsaydık oralarda cümlesi ölecekti '' dedikten on ay sonra Ermeni'leri ölüme buraya göndermiştir.Cemal Paşa ,Talat Paşa'ya gönderdiği şifreli telgrafta '' itimat edilecek cüretkar birisinini gönderilmesini rica ederim '' diye talepte bulunmuştur.Der Zor'a atanan Salih Zeki, gelmeden önce Kayser'i Develi /E – verek kaymakamı idi.Göreve başlayınca Meskene,Rakka ile Der Zor arasında gidip geliyor.Kontrol ediyordu.Meskene kampında Aram Andonyan ile de karşılaşan Sali Zeki '' sakın Der Zor tarafına gelme '' uyarısında bulunarak,deyim yerindeyse katliam uyarısını yapmıştı.Bu yüzden Ermeni'ler arasında yayılan bu haberden sonra,sevkiyat amirlerine rüşvet vererek aşağı inmekten,yani ölümden kurtulan olmuştur.Durumu iyi olan Konya Ermeni'leri buna dahildir.Bunu üzerine Ermeni aydın Aram Andonyan,Naim Efendi'ye rüşvet vererek Halep'e sevk edilmeyi sağlamış,5 günlük yolculuktan sonra kazasız belasız Halep'e varmış,ölümden kurtulmuştur.

Der Zor'a ulaştığı gün çarşıları gezen Salih Zeki Ermeni'lerin gelişen durumunu görünce öfkesin den yerinde duramamış,yaşadıkları şehirleri ''Ermenistan yapmışlar'' demiştir.Şam,Hama,Humus'ta olduğu gibi çarşı onların elindeydi.İlkin çarşıda herkes tarafından sevilen,halkın doğal önderi konumunda olan Levon Şaşyan'ı öldürdü.Emirler vererek ''buradaki Ermeni'lerin ikametgahı değiştirilecek ve başka yere gönderilecektir.'' diyerek,aşiret reislerinden ve Çerkes'lerden oluşan silahlı milisler kurarak katliamlara giriştiler.Der Zor'da soykırım sorumlusu Salih Zeki katliamlarda en gaddar,en zalim yönleri ile arkadaşları ve çevrede tanınıyordu :''Artık merhaba demeye hiç bir Ermeni kalmamalıdır.Herhangi bir damarın Ermeni'lere karşı acıma duygusu ihtva ettiğini öğrendiğim zaman onu keserim ve dışarı çekip çıkarırım.'' sözlerinden ne olduğunu rahatlıkla anlayabiliriz.Der Zor'dan çöllere sürgüne gönderilen Ermeni'ler Marat'a,Savar,Şeddadiye'de.. hayatlarını kaybettiler.Bu kadar insanı öldürmek kolay olmadığı için,aç bırakılarak,çöllerde yürütülerek,susuz doğa ko -şullarında insanlar ölme noktasına gelince '' sürgünler önce eşek,köpek ve kedileri kesmişler daha sonraları ise at ve deve leşlerini yemişlerdir.Yiyecek bir şey kalmadığında ise yamyamlık baş gösterdi.Cesetleri özellikle de küçük çocuk cesetlerini kemiriyorlardı.Bu acınacak haldeki kurbanlar akıllarını yitirmişlerdi '' diye aktarıyor Andonyan.

İttihat'çılıktan,Komünist'liğe...

Ermeni'leri yok etmek,öldürmek üzere görevlendirilen Salih Zeki görevde kaldığı süre boyunca 192 750 kişinin ölümünden sorumlu olmuştur.Katliamlar bittikten sonra Ermeni'lerden elde ettiği altınları sandıklarla dönüşte İstanbul'a beraberinde getirmiştir.Mondros mütarekesinin ardından ülkeyi terk eden İttihatçılar arasındadır.Divan-ı Harp Mahkemelerinde yargılanan Salih Zeki ve çeteler 1920 yılında idam cezasına çarptırıldılar.Bunlardan Halil (Kut) Paşa,Küçük Talat,Bahattin Şakir,Nuri(Kıllıgil) Paşa,Salih Zeki ..kaçarak Almanya'ya sonra Bakü'de toplandılar.1920 yılları komünist'ler açısından zor ve karmaşık olarak tarihe geçmiştir.Çünkü Ermeni'leri Türkiye'de yok eden,tarih sahnesinden silen İttihatçılar bu sefer yurt dışında boş durmayan yeni hile ve entrikalar için planlar kurmaya başladılar.

1917 Ekim devriminin etkisi bütün dünya'ya yayılırken Almanya'da Komünüst Partisi'nin bir güç haline geldiğini gören burjuvazi Part önderlerini cezaevlerine atmışlerdır.Bunlardan en önemlisi Radek'tir.Kendilerini gizleyen bu sefer ''komünist'' maskesi altında kurulan Yeni Türkiye Cumhuriyetine kendisi de bir İttihatçı olan Atatürk'e destek olmaya başladılar.İlişikilerini koparmayıp gizli gizli yazışarak sürdürdüler.Talat Paşa Hollanda'da toplanan II.Enternasyonal Kongresi sırasında sosyalist Enternasyonal'in liderleriyle görüşmelerde bulunur.1919 yılında Talat Paşa ile Enver Paşa cezaevinde Bolşevik Partisi Merkez komite üyesi Radek ile cezaevinde görüşürler.1920 yılında Karl Radek'in davetiyle Rusya'ya giderler,burada SBKP yöneticileri ile görüşmelerde bulunurlar.Bakü'de boş durmayan ittihatçı'lar Türkiye Komünist Fırkasını kurarlar.Mustafa Suphi ve arkadaşlarının Bakü'ye gelmesiyle fesh edilen TKF yerine,1920 yılında 75 delegenin katılımıyla Komünist örgütlerin katılımıyla gerçekleştirilen I.kongresi ile TKP'nin kuruluş 1920 yılında ilan edildi.MK üyeleri arasında 200 000'e yakın Ermeni'nin katili Salih Zeki de bulunmaktadır.Kendilerini gizleyen Eli kanlı ittihat'çılar 1920'de Bakü'de Komünter'nin düzenlediği Doğu Halkları Kurultayı'na Türkiye delegesi olarak Salih Zeki de katılmıştır.''Komünist'' olduğunu iddia eden Salih Zeki ile bir mülakatta ortaya çıkan gerçek ise çok şaşırtıcıdır.''senin için 10 000 Ermeni imha ettin diyorlar'' demesine karşılık '' benim namusum var 10 000'e tenezül etmem,daha çık bakalım '' diye yanıt vermiştir.

Ankara Hükümeti'nin gizli bürosu şeklinde yurt dışında halen faaliyetlerde bulunan İttihat'çılar Türk-İslam Projesi ile Almanya'nın bölgesel çıkarlarını hayata geçirmek için Kafkaslar'da bulunmaktadırlar.Enver Paşa'nın amacı Rusya'ya darbe vurmak,Türk cumhuriyetlerine ulaşarak buraları ele geçirmek amacındadır.Çok değil,1915 yılında Ermeni'lerin soykırıma uğrayarak yok edilmelerini göremeyen Mustafa Suphi ve arkadaşları,onların devamı olan Kemalist hükümet ile iyi ilişkiler kurmakta geri kalmamıştır.Topraklarının bir bölümünü kaybeden Ermenistan'ın işgalci Türk orduları,Kazım Karabekir tarafından Taşnak burjuva hükümeti diyerek işgalini desteklemiş...bu politikalar kendisinin ölümüyle sonuçlanmıştır.Karadeniz'de şehit olmadan önce görüşmelerde bulunmak üzere Salih Zeki,Kazım Karabekir ile Erzurum'a gelerek görüşmüş,Atatürk'ün Mustafa Suphi ve arkadaşlarını davetinden sonra bir komployla Kardeniz'de hunharca öldürülmüşlerdir.

Ermeni'lere mezar olan ölüm kamplarında yaşananlar...

Marat Kampı : Konya'lı bir makinist olan Kevork ve karısının bizzat tanık oldukları bir olay artık pes doğrusu dedirtmişti.Öyle ki çocuklar yaşadıkları sırada ebeveyenlerinin kendilerini yemeleri düşüncesine alışmışlardı : '' Bir çadırın altında aç bir yetişkin ve küçük bir kız,küçük kız ölüme yakın bir durumda uzanmış pişmekte olan etin kokusu kıza kadar gelmektedir.Bu kıtlık günlerinde bu büyük bir ayrıcalıktı.Yetişkin ve küçük kız birbirlerine bakmaktadırlar.Bir süreden beri artık eşek eti satılmıyordu.Artık hiç öldürecek eşek kalmamıştı.Muhtemelen yine küçük bir çocuk ölmüştü ve şüphesiz onun etini pişiriyorlardı.Küçük kız annesine :''Anne,artık dayanamıyorum onlardan bir parça bir parça istemeye git '' der.O çadırı terk eder ve bir müddet sonra çok kırgın ve kızgın bir şekilde kızının yanına döner.Küçük kız ona ondan vermediklerini anlar, fakat ümidinden ve arzusundan çok çabuk vazgeçmek istememektedir.Ve sorar ''Ondan vermediler mama '',''Hayır kızım...kör olsunlar''.Küçük kız o zaman yazgısına boyun eğerek annesine öğütte bulunarak talep eder .''Mama,ben de ölürsem,sen de onlara benim etimden verme...'' Sözün bittiği yerdir.

Meskene Kampı:Halep ve Fırat üzerinden gelen yolların arasında kavşak noktasında bulunan,ilk önemli istasyondur.1916 kış süresi boyunca kampın nufüsu yüz bin'e ulaştı.Kamp yöneticiliğine kör olarak adlandırılan ,Karlık kampında Kafile şefi olan kör Hüseyin'i '' orada caniliğiyle vahşetiyle ürkütücü bir ün bırakmıştı.Şişman kör ve kısa ve tıknaz son derece sefil rezil ve adi biriydi '' diye aktarıyordu Aram Andonyan.Daha önce kamp yöneticisi olan Hüseyin Avni'nin tanıklığına göre ''..tifüsten,koleradan diğer hastalıklardan ve açlıktan burada ölen Ermeni'lerin resmi rakamı 88 000 olarak değerlendirilirken,gerçek sayı mezarcı başının tuttuğu ünlü çetele (rakamları hatırlayabilmek için değneğin üzerine kertikler konulurdu ) 'nin gösteremediklerinden çok daha önemli,daha fazlaydı.Bu adam tamamen okur yazar değildi.Ve ele aldığı her ceset için bir kertikatmakla yetinmekteydi.Bir çok insan olağan bir şekilde gömülen cesetlerin sayısının Fırat'a atılan cesetlerin sayısını kapsadığını ondan öğrendi.Takriben en az 100 000 insan '' ölürken 1917 başlarında kampta 2100 kişinin kaldığını konsolos Rösler raporlarında belirtmiştir.

Meskene kampı aynı zamanda bir transit geçiş özelliği taşımaktaydı.Arkasından kafilelerin ölüm yolculuğu Der Zor'da son bulacaktı.Meskene baştan sona iskeletlerle dolmuş,bir kemik tarlasını andırıyordu.Halep'ten Res ül Ayn ve Meskene üzerinden 200 000 Ermeni gönderildi.Bu büyük gurupta sadece 5-6 000 kişi sağ kurtuldu.Çocuklar Fırat nehrine atıldı.Kadınlar yollarda jandarmalar ve çetelerin barbarca ve vahşi hucümları sonucu süngülünerek,üzerlerine ateş edilerek öldürüldüler.Meskene'de İzmit'ten gelen dini bir Papaz da bulunuyordu.Papaz'lar hakkında verilen kararlar ise daha korkunçtu '' doğrudan öldürün '' deniyordu.Göçmen Sevkiyat memuru olarak Meskene'ye gönderilen Naim Efendi'yi yola çıkmadan önce yanına çağıran Göçmenler Müdürü Eyüp Bey ''Naim Efendi,Meskene'ye gönderdiğimiz sevkiyat memurlarının hiçbirinin bize faydası olmadı.Sen işin içinde bulundun gelen emirleri de biliyorsun,bu adamları (Ermeni'leri) sağ bırakma,gerekirse kendi ellerinle öldür.Unutma bunları öldürmek bir eğlencedir '' nasihatında bulunmuştur.Ermeni aydını anılarını,burada kamplarda yaşayan tanıkların anlatımlarından kaleme almıştır.5 ay kendisi sürülme den önce Meskene'de kalmıştır.Rüşvetle Halep'e gitmiş,ölümden kurtulmuştur.

Res ül Ayn kampı:Bağdat Demiryolu hattında bulunduğu için önemli konuma sahipti.Çeçen'lerin daha çoğunlukta olduğu yerleşim alanları vardı.Kaymakam Yusuf Ziya Bey katliam görevini yerine getirmediği için görevden alınmış,Çeçen göreve getirilmişti.Naim Efendi,Meskene (Emar)'ye gelmeden önce Res ül Ayn'da reji katibi görevinde bulunuyordu.Naim Efendi kamp'taki durumları şöyle aktarıyordu.''..o geceyi hiç unutmayacağım...Ama kışın bu iş zordu nitekim gecenin derin sessizliğinden soğuktan ve açlıktan can çekişenlerin iniltileri duyulmaya başladı.Köyün çeçen sakinleri bu iniltileri duymalarına karşın hiçbirinin vicdanı rahatsız olmuyordu....onların ölümü trajikti,ama cesetlerin aç köpekler tarafından parçalanma manzarası daha da can acıtıyordu.Bunlar Sivas,Diyarbakır ve Harput'tan orda kalan göçmenlerdi.5-6 vilayetin yaklaşık 1 milyona varan sakinleri sürülmekteydi.Sürgün noktalarına varana kadar her bir kervandan ancak 100-150 kadın ve çocuk kalmaktaydı.Bu da onların yol boyunca kırılmakta olduklarının deliliydi...''

Halep'te Abdulahad Nuri Bey göreve atanınca aynı zamanda ben de onun baş katibi görevine atandım.Res ül Ayn'da bulunduğum sırada gözlerimle gördüğüm halde o cinayetlerin amacını anlayamamıştım.Ancak işin aslını daha sonra idrak edebildim..Bütün bir millet kendi kadın ve çocuklarıyla ölüme mahkum edilmişti.Ermeni'ler için yerleşim bölgesi olarak Halep'in Mara,Bab ve diğer bölgelerini belirleyen hükümet kararı Habur nehri çevresi Der Zor olarak değiştirince durumun basit bir dram olmadığını daha korkunç şeyler olacağını algıladım,diye durumun vahametini sevkiyat memuru olan Naim Efendi hatıratında belirtmektedir.

1915 Kasım ayında gelen telgrafta ''...onlar nerede iskan edilirlerse edilsinler lanet olası ve musibet fikirlerinden vazgeçmeyecek olduklarından sayıları mümkün mertebe azaltılmalıdır '' emri üzerine Göçmenler müdürü Eyüp Bey,Abdülahad Nuri Ermeni'lerin nasıl yokedileceği üzerine görüştüler.Eyüp doğrudan imhadan yanaydı.Çok kurnaz bir kişi olan Abdülahad Nuri bey bu teklife karşı çıktı.Ona göre en iyi yöntem,Ermeni göçmenlerin mahrumiyet ve kış hava şartlarına karşı korumasız bırakarak ölmelerini sağlamak ve böylece de onların doğal ölümle öldükleri tezini güçlendirecek en uygun yoldu.10-15 000 Ermeni'nin bir haftada toplanmaları kısa sürede mahrumiyeti açlık ve hastalığı da beraberinde getirecek ve aniden yerlerinden kaldırılınca doğal olarak nakil aracı bulamayacaklarından yürümek zorunda kalacaklar ve yol boyunca telef olacaklardı.Sonuçta Abdul-ahad Nuri Bey'in fikri galip geldi.

Gerçekten de tam düşündükleri gibi oldu.Bizlere hergün açlık soğuk ve hastalıktan yüzlerce insanın ölüm haberi ulaşıyordu.Azaz,Bab dolmuştu.Ölüm,Ermeni'leri değil yerli halkı da etkiliyordu.Kaymakam Abdulahad'a ölümler Mezopotamya'yı tehdit ediyor,bu gidişle bölgede develerden başka kimse kalmayacak denilince,Nuri Bey de gülerek ; '' oğlum dedi,iki zararlı elemanı bir seferde imha ediyoruz.Ermeni'lerle birlikte geberenler Arap'lar değil mi ? Fena mı?Böylece Türk'lüğün istikbali için yol açılmış oluyor '' diye hatıratında Naim Bey anlatıyordu.Çeçen'leden oluşan silahlı çeteler,güvenlik içinde çıkış adı altında kafileleri soydular ve öldürdüler.Bu katliamların çıkış noktası olan Cırcıb kıyıları ile Şeddadiye'ye inen yolda katliam planları uygulamaya kondu.Sonuç'ta Abdulahad Nuri bey katliamların sonuçları istenen telgrafa 7 Mart 1916 tarihinde şöyle cevap gön-dermiştir : '' Alınan bilgilerden anlaşıldığına göre şimdiye kadar Bab Meskene yöresinde 30 000, Halep Sevkiyat yönünde (Kadlık) 10 000,Dipsi,Abuharar ve Hamam yöresinde 20 000,Res ül Ayn'da 35 000 olmak üzere toplam 95 000 kişi çeşitli sebeplerden ölmüşlerdir.Genel Müdür vekili 7 Mart 1916 Abdulahad Nuri '' diye,Talat Paşa'ya bildirmiştir.

Dipsi kampı:Meskene (Emar)'den 5 saat uzaklıkta bulunan kamp öldürme yeri vazifesi görüyordu.Çok kötü sürgünler buraya gönderiliyordu.6 ay faaliyet gösteren kampta 30 000 insan hayatını verdi.Meskene'de ölüme mahkum edilmişlerin hepsi biraz daha acı çekmeleri için Dipsi'ye gönderilmişlerdi.Dipsi'yi,Meskene'nin mezarı olarak kabul edebiliriz.Kasım 1915 ile Nisan 1916 sonlarında kapanan kampta artık yürüyemeyecek zor durumda olanların da içinde bulunduğu çadırlar ateşe verildi.Son kafile de Abuharar'a doğru ölüme gönderildiler.

Munbuc kampı:Cemal Paşa'nın özel isteği üzerine papazları halktan izole etmek için 1915 yılında kurulan bu kamp,binden fazla evli papaz ailelerini burada tuttu.Bu kampın durumu çok özeldir.Çünkü kampın kuruluşunda esas alınan en yüksek psikoposlardan en sade köy papazlarına kadar bütün kilise adamlarının burada toplatılması planlanmıştır.

Rakka Kampı:Fırat nehrinin sol kıyısında yayla üzerinde bulunan önemli şehirlerden birisidir.Buraya ilk ulaşan sürgünler Sivas'ın Zara,Yenihan,Koçhisar sürgünleridir.Urfa ile Tokat Ermeni'leridir.Buraya gelebilen7/8 bin civarında Ermeni'ler resmi görevlilere rüşvet vererek burada kalabildiler.Rakka,Ermeni nufusunun yerleştirilerek nufüslandırılması için ayrılan bölgelerden biriydi.ayrıca buraya sürgünlerin yerleştirilmesi için yardım da geliyordu.Birkaç ay içerisinde ticaretin,sanatın gelişmesinde önemli katkıları olmuştur.Bu yüzden Rakka'ya gelmek ölümden kurtulmak anlamına geliyordu.Fakat nehrin karşı yakası olan Sebka kampı'nda durum hiç de öyle değildi.Hergün cesetler kaldırılırken insanlar açlıktan yamyamlığa soyunmuşlardı.Bu yüzden Ermeni'ler Rakka'ya gelebilmek için sevkiyat memurlarına rüşvet veriyorlardı.Sebka kampı kapanınca hepsi ölüme Der Zor'a gönderilmekten kurtulamadılar.1916 Sonbahar'a kadar burada 3000 civarında Ermeni kalmıştı.Rüşvet vererek yaşama tutundular.Geri Urfa'ya,Antep'e dönen ailelerin nerede nasıl öldürüldüklerinden haber alınamamıştır.

...Ve İntikam , ''Ben yatağımda ölmeyeceğim,Talat Paşa ''

Her eli kanlı diktatör yaptıklarının hesabını birgün verecek olmasının korkusuyla yaşar.Bu yüzden her gün,ölür ölür dirilirler.Talat-Enver,Cemal Paşa'lar bu korku içerisinde ülkelerini terk ederek kaçmışlardır.Kurtulacaklarını sanmışlar ama yanılmışlardır.Yaptıklarının hesabını vermekten kaçanlar nerede olurlarsa olsunlar birgün bedelini en ağır şekilde ödeyeceklerdi.Ermeni halkına bu acıyı yaşatan İttihat ve Terakki eli kanlı ekipi,de Ermeni halkının elinden kurtulamamışlardır.1 Kasım 1918 gecesi bir Alman denizaltısı ile ülkelerinden kaçan eli kanlı,katiller Almanya'ya sığınmışlardır.Hanımına ''ben yatağımda ölmeyeceğim'' diyen Talat Paşa ölümü ensesinde hissetmiştir.Türkiye'den kaçıran altı İttihat-Terakki Merkez Komite üyesini ülkesinde ağırlayan Almanya,uşaklarına sahip çıkarak vefalı olduğunu göstermiştir.Bugünkü köklü ilişkiler yüz yıl öncesine dayanmaktadır.1919 yılında Ermeniler tarafında kurulan ''Suikast Bürosu'' tarafından takibe alınan İttihat'çılardan Talat Paşa Berlin'de,Enver Paşa Batum'da,Cemal Paşa Tiflis'te,Teşkilat-ı Mahsus'a lideri Bahattin Şakir ile Trabzon valisi Cemal Azmi yine Berlin'de intikam kurşunları ile öldürüldüler.Bir çok elikanlı katil ise 1934 yılında Atatürk döneminde çıkarılan soyadı kanunu ile kimliklerini değiştirerek toplumun arasında kayboldular.Sali Zeki, Der Zor'daki katliamlarından sonra Salih Zeki Zor olarak soyadını değiştirdi.İzine halen bugün rastlanılmadı.

Katillerin Ermeni Fedai'ler tarfından cezalandırılması dünyanın dört bir tarfına dağılan Ermeni'ler arasında Halep'te Paris'te,Los Engeles'te,Erevan'da..günlerce sevinç naralarıyla karşılanmıştır.

Fırat havzasında Ermeni kıyımları

Beş yıldan bu yana Suriye'de devam eden savaşta insanoğlu II.Dünya savaşından sonra ekonomik ve sosyal yıkımların en ağırlarına tanıklık etmektedir.Henüz gelinen aşamada görüşmeler ülkeninasli unsurlarının olmadığı,istenmediği ortamda yapılması çözümün ne kadar gerçekçi olacağı ayrıbir sorun olarak kendini gösteriyor.Arap,kürt ve mazlum halkların kaderi ve geleceği emperyalisthaydutların alacağı kararlara bağlanmış savaşın sona ermesini beklemektedir.Bugüne kadar savaşın bilançosu çok ağır olmuş daha da artmaktadır.Nerdeyse nufusun yarısı yerlerini değiştirmiş,beş-yüzbin insan hayatını kaybetmiş,iki milyon insan yaralanmıştır.Dört milyon Suriye vatandaşı,dünyanın değişik ülkelerine iltica talebinde bulunmuşlardır.Esad'ın devrilip yerine şeriat rejimi getirilmek istenen savaşta emperyalist efendileri Türkiye,Suudi Arabistan ve Katar'a önemli görevler vermişlerdir.Askeri lojistik ve her türlü yardım Türkiye üzerinden yapılırken ''yol geçen hanına'' dönen Türkiye sınırları,binlerce cihatçı,dünyanın değişik ülkelerinden Suriye'ye giriş yapmışlardır.Kan gölüne dönen Suriye'de yurt dışından gelerek savaşan muhalifler için,PYD (Demokratik Birlik Partisi) Eşbaşkanı Salih Müslüm Türkiye destekli kafa kol kesen cihatçılar için '' onlar ne özgür, ne suriye'li,ne de ordu '' dur,diyerek çetelerin çapulcuların durumuna açıklık getirmiştir.

XX.yüzyılın başında Osmanlı Suriye toprakları katliam,sürgün ve soykırıma tanık olmuştu.Bugünbu acı daha değişik biçimlerde devam etmektedir.Yaşadığı topraklar üzerinde tarihin ilk soykırımına uğramış Ermeni ulusu,yok edilirken Soykırımın II.Safhası olan Mezopotamya çöllerinde,Fırat boyunca Anadolu'dan kafileler halinde Tehcir edilen,sürgüne gönderilen Ermeni'lerin Halep,Der -Zor,El -Bab,Munbuç,Rakka...da bugün günlük hayatta sürekli duyduğumuz şehirlerde,kurulan kamplarda soykırım tamamlanmıştır.Hayatta kalan Ermeni'lerin imhası için açlık,tecavüz,hastalık ve ağır doğa koşullarında yok etmek planlanmıştır.Ermeni'lerin yaşadıkları yerlerden alınarak kafileler halinde uzaklaştırılıp sonlarını getirmek istenmiştir.Mezopotamya çölleri,Fırat nehri boyunca Der-Zor,Mergadeh Ermeni'lerin mezarları olmuştur.Bunu için İttihat ve Terakki Merkez Komitesi gizli kararı ile Bütün Ermeni'lerin Mezopotamya'ya doğru gönderilmeleri görevini üstlenecek Halep'te Göçmen Genel Müdürlüğü kuruldu. '' Türkiye'nin bütün noktalarından,Ermeni'ler Der-Zor Sancağına ve Mezopotamya'ya doğru yönlendirilmek zorundadır.Bu İttihat ve Terakki komitesi'nin geri alınamaz,bozulamaz kararıdır.Bitirdikten sonra ,kitle halinde Rum'ların dışarı atılmasına başlayacağız.Fakat şu an için bu noktaya dokunmayacağız '' şeklinde alınan kararları bugün daha açık ve net olarak anlıyabiliyoruz.Her türlü yalan,inkar ve gerekçe üretilerek tasarlanan planın özü Ermeni,Rum,Kürt'lerin olmadığı bir cumhuriyet'in inşasıdır.Bu planın son halkası olan bugün kürtler yok edilmeye çalışılmaktadır.

Yerevan'da Ermeni soykırımında ölenlerin anısına inşa edilen Soykırım Anıtı ile müzesinin bulunduğu,Kırlangıçlar Tepesi olarak anılan Anıt-mezarın bir benzeri Suriye'de Der-Zor'da inşa edilmiştir.Küllerinden yeniden doğuşun simgesi olan Kilise ile anıt mezar Ermeni halkının kutsal değerleri arasındadır.Buraya inşa edilmesinin sebebi Ermeni'lerin Auschwitzi olarak bilinen Mergadeh'de-bulunan toplu ölüm kampıdır.Burada halen soykırımın izlerine rastlamak mümkündür.Suriye'de süren savaşta İŞİD'in eline geçen yerlerde tüm tarihi,turistik değerler yok edilirken tarihi Nahadagas (Kutsal Ermeni şehitleri ) kilisesi de bombalarla parçalanmıştır.Bu yıkım yurt dışına kaçan Ermeni'ler ve diaspora arasında derin üzüntüye sebep olmuştur.

İttihat ve Terakki Merkez komitesi'nin aldığı Tehcir Karar'ı ile yurtlarından edilen 800 000 Ermeni 1915 yaz sonuna kadar imha edilirken,Soykırımın II.Safhası ise 1915 sonbaharında başlamıştır.Osmanlı Suriye'sinde 870 000 Ermeni'nin yok edilmesiyle sonuçlanan kıyımlar Der-Zor'a kadar varmış en ağır sonuçlar burada yaşanmıştır.Türkiye'de soykırım tartışmalarında bu ikinci ve en önemli evre II.Safhası kamuoyu tarafından bilinmemektedir.İşte bu açığı Ermenş tarihci Reymond H.Kevorkian sayesinde öğrenebilmekteyiz.Halep,Fırat ve Der-Zor'da yaşanılan acı olaylar yaşayanların anlatımlarından,özellikle kamplarda yaşanılanlar,çocukların yokedilişi araştırmaları ile tarihe ışık tutmaktadır.Bu rakamlar belki abartılı olur diye düşünürken Osmanlı müfettişlik bürosu arşivlerin den sorumlu namık Bey '' 700 000 Ermeni yürekler acısı dayanılmaz bir durumda Zor sancağına sürgüne gitmekteyken...onları tamamen soyuyor,üstlerindeki herşeyi alıyorlar.Sivas'ta hiç bir Türk ailesi yoktur ki ebeveynlerinden alınmış küçük Ermeni kız çocuğu bulundurmasın ve Ermeni'lere ait olan malları almamış olsun '' diye açıklamış resmi ağızlarca sürgünlerin gerçek sayısı hakkında bilgi sahibi olmaktayız.

İlk önce Talat Paşa,kafileler halinde sürgüne gönderilen Ermeni'lerin sevk ve idare edilebilmesi için Halep Sürgünler Müdürlüğü'nü inşa etmiştir.Tamamen kendine bağımlı özel bir yapıya sahip,sürgünler müdürlüğü başkanlığına Şükrü Kaya tayin edilmiştir.Bu kişi Talat'ın sözünden çıkmayan zalim olması ile tanınmaktadır.Bu hallerinden dolayı,Mondoros mütarekesinden sonra yargılanan ve kurtulan İttihatçılardandır.Cumhuriyet Türkiye'sinde yeni kadro olarak Atatürk tarafından İçişleri bakanlığında görevlendirilmiştir.Teşkilat-ı Mahsus-a şefi Bahattin Şakir ile 4.Ordu komutanı Cemal Paşa hepsi sevkiyatlarda,Ermeni'lerin yokedilmeleri için koordineli olarak çalışmışlardır.'' Ermeni'lere iyi davranıyor '' diye ihbar edilen Ali Suat Bey başka yere tayin edilerek yerine Şükrü Kayagetirilmiştir.Talat Paşa'nın kayınbiraderi olan Abdülhalad Nuri de aynı zamanda son darbeyi vurmak için vali olarak Halep'e gönderilen kişidir.Bu kişiler özelliklerinden dolayı seçilmiş buralara atanmışlardır.Hiç kimsenin sahip olmadığı ''gaddarlığı ve ölüm makinası '' olarak arkadaşları arasında tanınıyordu.1922 yılında İzmir'in yağmalanıp ve yıkılmasında İzmir valisi olarak atanmıştı.TBMM başkanlığına kadar yükselmiş,Atatürk'ün ölümünden sonra kısa bir dönem cum hurbaşkanlığı bile yapmıştır.

15 Eylül 1915 yılında göreve atanan bu kişiler Talat Paşa telgraf çekerek yapılması gereken emirler yağdırmıştır. ''Daha önce bildirildiği gibi Cemiyet'in talimatı üzerine hükümet Türkiye'de yaşayan bütün Ermeni'leri yok etme kararı almıştır.Bu karara ve bu emre karşı çıkan memurlar görevden alınacaktır İmha yöntemleri ne kadar trajik olursa olsun,vicdani duygulara kulak açılmamalı,kadın çocuk hasta ayırımı gözetmeksizin varlıklarına son verilmelidir '' diyerek planın uygulanmasına geçilmiştir.

Ölüm Kampları...

İlkin Halep'te toplanmak üzere sürgüne gönderilen Ermeni'ler için 1915 Haziranve Temmuz başlarında sevkiyat başladı.I.Güzergah'ta 130 bin Ermeni Erzurum (Karin),Erzincan,Sivas,Samsun,Merzifon,Amasya'dan gönderilen sürgünler Malatya üzerinden acı ve sefalet içerisinde Halep'e gitmek için Res ul-Ayn'e ulaşırlar.Burada trenlere bindirildiler.Bu güzergahta sağ kalanların oranı genelde daha yüksektir.II.Güzergah'ta Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da Diyarbakı,Van ve Bitlis vilayetle rinden toplanan Ermeni'ler,Diyarbakır-Mardin yoluyla Suriye'ye Res ul-Ayn'e getirilmiştir.Bu güzergahta 150 bin Ermeni Suriye kapılarına dayanmıştır.III.Güzergah'ta bulunan Ermeni'ler İstan bul'dan-Pozantı demiryolu üzerinden Suriye'ye ulaştılar.İstanbul,Çanakkale,Trakya'dan,İzmit san cağından,Bursa,konya,Niğde,Antalya'dan,Kastamonu-Adana-Ankara vilayetlerinden toplam 590 bin Ermeni Suriye'ye sevk edildiler.

Resmi düşünceye göre '' güvenli bir şekilde,can ve mal güvenliğ sağlanmış '' vaziyette Suriye'ye sürgün edilen kafileler için sanki '' doğal '' bir yolculuk havası gibi gösterilmektedir.Osmanlı suriye topraklarında Ermeni'ler hiç bir hazırlığı olmayan,alt yapısı ve barınma koşullarından mahrum kalmış ölüm ile karşı karşıya bırakıldılar.Kafileler suriye'ye gelmeye başlayınca barınma güvenlik iaşe önlemi yoktur.Yol kenarlarına biriken cesetler kolera,tifüs gibi hastalıklara sebep olmuş,yaygınlaşınca görevliler endişelenmeye başladılar.Oysa kafilelerden önce Dicle (Tigris),Fırat (Yeprad) nehrinin sürüklediği cesetler görülmeye başlamıştır.

Kuzey'den gelen kafilelerin durumunu gören Halep Alman konsolosu Rösler şöyle demektedir : ''...Bu sistematik hazırlık tedbir ve düzenleme cinayetlerin katletmelerin tesadüfi olmadığını fakat özellikle resmi yetkililer tarafından tasarlanan genel bir imha etme,yok etme planının söz konusu olduğunu göstermektedir...Bir çok gün aradan sonra cesetler sayıları gittikçe daha çok artarak yeniden görünmeye başladılar.Bu sefer asıl söz konusu olan kadınlar ve çocuklardır..''

Musul Halep konsolosu Holstein de büyükelçisine telgraf çekerek olayları aktarırken farklı şey dile getirmemiştir. ''...Diyarbakır'dan dışarı atılmış ve Musul'a doğru çıkarılan 614 Ermeni (kadın erkek,çocuk) hepsi sal üzerindeki yolculuklar sırasında Dicle üzerinde öldürüldü..Bu kelekler boş ulaştılar...Diğer kafilelerdeki Ermeni sürgün gurupları şu anda yoldalar ve muhtemelen onları bekleyen de aynı kader,aynı sondur...'' der.

Fransa'nın emekli konsolosu M.Guys raporunda yine durumun vahametini aktarmaktadır : ''...Geçen mayıs ayından beri binlerce insanın hepsi Gregoryan ermeni'lerinin bizzat Halep şehrinden geçişi...Bir iki veya üç gün kendileri için ayrılan bu yerlerde kaldıktan sonra çoğunluğunun erkek çocukların kızların kadınların ve yaşlıların oluşturduğu bu zavallı bahtsızlar genel inanışa göre kendileri için mezarlığa dönüşecek İdlib,Mara,Rakka,Der-Zor,Res ul-Ayn ve Mezopotamya çöllerine gitmek için emir almaktadırlar..'' demiştir.Kafileler Munbuç üstünden Bab'a oradan Halep'e gitmeleri gerekiyordu.Kendilerini bekleyen tehlikenin farkında değillerdi.

Kafileler halinde Suriye'ye gelen Ermeni'leri kamplarda ölüm bekliyordu.Yazın sıcağından bulaşıcı hastalıklardan,kışın ise soğuğundan biçare insanlar ölümü kurtuluş olarak her zaman düşünmüşlerdir.Talat Paşa'nın emri ile yerli nufusun %10'unu geçmeyecek şekilde dağıtılmalarını,sürekli yer değiştirmelerde amaç ,insanların zayıf düşerek,açlık ve hastalıktan ölmeleri hedeflenmiştir.1916 Şubat'ına kadar konsolosluk görevlilerinin raporlarına göre halen hayatta olan Ermeni'lerin,yani ölümü bekleyen halkın sayısı 486 bin kişiyi buluyordu.1915'den itibaren yapılan hazırlıkların başında ise kamp çalışmaları gelmekteydi.Toplam kampların sayısı ise 20'ye yakındır..

I.Hatta,Bağdat Demiryolu boyunca bulunan Suruç,Kobane ve Serekaniye kamplarıdır.Islahiye hattında Mamura,Bab,Lale,Tefrica,Ahterim,Rajo,Azaz ile Munbuç'dur.En ölümcül ve kötü olarak bilinenleri ise Fırat boyunca bulunan kamplar olmuştur.Meskene,Suvar,Dipsi,Seddadiye,Mergadeh,Abuharar,Hamam ile Rakka kamplarıdır.Zaten arkasından gelen Der-Zor,Ermeni'lerin 200 bin kayıp verdikleri ölümlerin en acısını yaşadıkları,insanoğlunun şahit olduğu en kötü barbarlıklar olarak bilinir.Bunun için Der-Zor Ermeni soykırımının Auschwitzi olarak anılmaktadır.Toplu imha yöntemleri arasında yığınlar halinde gelen toplulukların ölümleri de toplu imha edilerek ol muşlardır.Ya kitleler halinde Fırat'a atılarak boğulmuşlar veyahut toplu halde evlerde samanlıkların ateşe verilmek suretiyle ölümleri sonuçlanmıştır.Bu yöntemler karadeniz'de kitleler halinde toplu olarak denize atılmak ile olmuştur.Sevk ve sürgünlerde Halep'e varan kafilelerin çokluğunu gören Talat Paşa rahatsız olmuş bazı sıkı önlemler için talimatlar yağdırmıştır.Ölümlerden kurtulmak için Ermeni'lerin Türk'lerle evlenmelerine engel olunmasını istemiştir.Sürgün yerine ulaşan Ermeni'ler islamiyeti seçmiş olsalar bile kabul edilmeyecektir.Çocukların yok edilme yaşı 15'den,7'ye indirilmiştir.Kafilelerin birbirinden 5 saat uzak tutulmasını,parçalanarak değişik yerlere gönderilmesini emretmiştir.

Der-Zor cehenneminde sağ kurtulmuş kişilerin sonradan anlatımlarına göre polis şefi Mustafa Sıtkı Ağustos 1916 yılında kafileden en güzel kızları seçmiş,Fırat ırmağının üstünde bir köprüye götürerek tecavüz etmiştir.Sonradan kurbanlarının tümünü ırmağa atmıştır.Aynı poılis şefi 24 ekim 1916 yılında 2000 kadar Ermeni yetimin el ve ayakları bağlı halde Yeprad'a (Fırat) götürülmesini emretmiştir. Boğulmaları seyretmekten zevk alan polis şefi günahsız insanları ikişer ikişer nehire atmıştır.Amerika'nın Türkiye konsolosu Morgenthau bir konsolosluk raporu hazırlamış raporda ''yüzlerceçocuk Türk'ler tarafından sürgülendi ve Yeprad'a (Fırat) atıldı '' diye rapor etmiştir.

Vicdanlı müslümanlar ...

Bunca kötülüklere rağmen bugün dahi saygıyla anacağımız,vicdanının sesine kulak verip,belki ölümle yargılanacak,tutuklanıp ağır cezalara çarptırılacak,ermenilere yardım etmiş olan osmanlı memurlarını unutmayacağız.Halep'te gelecek kuşaklara ders olması bakımından miras olarak kalan değerler arasında olan,iki şahsiyet dikkat çekeni olmuştur.Bunlardan birisi Hat komiseri Hayri Bey ile Halep valisi Celal Bey'dir.Halep Hat Komiserliğinde görevli bir hükümet görevlisi olan HayriBey,ailesi ile birlikte çok sayıda Ermeni kadın ve kızı İstanbul'a kaçırarak hayatlarını kurtarmıştır.Önce ailesiyle iki,daha sonradan kendisiyle üç Ermeni kızını İstanbul'a getirmiştir.Hayri Bey trenlerin güvenliğinden sorumlu kişidir.Hükümetin izni dışında kimsenin seyahat etmemesi gerekirkenErmeni kızlara çarşaf giydirerek İstanbul'a kaçmalarını sağlamıştır.Hatta kızlardan birisi yakalanmış,Hayri Bey'in kefil olmasıyla serbest kalmıştır.Bu durumu duyan Talat Paşa çok öfkelenmiştir.Çünkü Suriye ile ilgili haberlerin İstanbul'da duyulmasından çekinmektedir.

Halep,Cemiliye'de görevde bulunduğu sırada çocuklarının eğitimi için tuttuğu iki Ermeni kızın isimleri Diruhi ile Zaruhi'dir.Dört yolda öğretmen oldukları zaman kafileler ile Halep'e sürgün edilen guruplar içerisindedir.Halep'te Baron oteli sahibi aracılığıyla Hayri Bey ile tanıştırılır.İstanbul'a gelebilmeleri için seyahat belgelerinde,kızları '' baldız ''ı olarak gösterir.İsimleri ise Leman ve Belkıs olarak değiştirildi.Hayri bey ise kendi ile dönüşte üç Ermeni getirmiş bunlar Halep'ten Bab'a oradan daha aşağı Der-Zor'a sürgüne gidecek olanların arasındadır,Hayri bey sayesinde İstanbul'a gelmiş kurtulmuşlardır.Bunlar Mari,Armina ile Siranuş'tur.Siranuş din değiştirerek Hayri Bey'in hizmetine girmiş,ismini Fatma olarak değiştirmiştir.Bu durumlardan haberdar olan Talat Paşa acele bir telgraf çekerek şöyle demiştir ;''...ibret olmak üzere vazifesini kötüye kullanmış olan Hayri Bey hakkında gereken muamelenin şiddetle uygulanmasını ve sonucun bildirilmesini özellikle rica ederim'' 22 Ekim 1916 Talat Paşa Halep ve Konya valisi olan Celal Bey emirlere karşı gelen görevliler arasındadır.Halep ile Konya'da kafileler halinde gelen ölüm yolculuğunda olan Ermeni'lerin Halep'te ölümlerine karşı çıkmış Konya'da ise görevde bulunduğu dört ay içerisinde ölüm yolculuğundan kurtarmıştır.I.Dünya savaşı başladığı zaman zaman Halep valisidir.İttihat-Terakki'nin ,Tehcir başlamadan önce göndermiş olduğu telgraflardan endişelenen Celal Bey bu durumu Almanya'nın konsolosu Rösler'e bildirmiştir.Tehcir başladıktan sonra ise '' Ermeni'lerin imhasının amaçlandığını '' anlamıştır.Bu kuşkularını Amerikan,İtalya konsolosları ile paylaşmıştır.Hükümete engel olmaları için baskı kurmalarını ister.'' bunları İstanbul büyükelçiliğinize iletin,iki hükümet nezdinde girişimlerde bulunsunlar.Yoksa emin olabilrsiniz,tüm ermeni milleti yok olacak '' demiştir.

İttihat ve Terakki Celal Bey'in bu durumundan rahatsız olmuş ayağını kaydırmak niyetindedir.Sonuçta görevinden alınır.Halep'te görevde kaldığı dönem boyunca Ermeni'lere karşı gelen emirleri uygulamakta ''yumuşak '' davranmıştır.İki Ermen milletvekili Kirkor Zohrab aynı zamanda kalp hastasıdır.Vartkes Sevangülyan'ların sürgüne gönderilmelerine karşı çıkmış Halep'te kalmalarını sağlamıştır.İstanbul'a mektup yazarak sürgünlerinin durdurulmasını önermiş ama kabul ettirememiştir. ''Halep'te kaldığım sürece kendilerine göndermeyeceğimi vaat ettim ve vaadimi yerine getirdim '' demiştir.Halep'ten ayrıldıktan bir gün sonra sürgüne gönderildiler.Urfa'ya sonra Diyarbakır'a gönderilirler.Yolda pusu kuran Çerkes Ahmet çetesi tarafından vahşice öldürülürler.Kısa bir süre Konya'da görevde kaldığı sürece '' konya'daki ermeni'ler de çıkarılacak ise bu işi yapacak başka birisini bulsunlar '' diyerek karşı çıkmıştır.Kafileler halinde başka yerlerden gelen geçişgüzergahı olan Konya'da otuzbin Ermeni'nin kalmasını burada bulunan Ermeni'lerin ise sevk edilmelerine engel olmuştur.

* * * *

Ermeni kasabı olarak anılan Osmanlı Sultanı Abdülhamid Han'ın torunu olan Nilhan Osmanoğlu hanıma basında artık sık sık rastlamaktayız.Ermeni katliamlarından sorumlu olan Abdülhamid Han'ın 5.kuşak torununu koyu bir Erdoğan yanlısı olarak görüyoruz.Osmanlı hayalleri kuran dedelerinden kaldığını iddia ettiği saraylar,köşkler,araziler,suada gibi zenginliklerin peşine düşmüşmiras kavgası vermektedir.Oysa, insanlara miras kalan,kıymetli hazine Celal Bey'lerin,Hayri Bey'lerin ,zalimlere karşı örnek alınacak duruşlarıdır. 

Devam edecek

Naim Efendi'nin Hatıratı ve Talat Paşa Telgrafları

HDP İstanbul milletvekili Garo Paylan'ın Anayasa görüşmelerinin yapıldığı sırada söz alarak Meclis kürsüsünden yaptığı konuşma AKP-CHP-MHP'lilerce oluşturulan Milliyetçi Cephe tarafından lince dönüştürüldü. Tarihin en düşük, itibarsız ve onursuz milletvekilleri olarak anılacak olan bu bayların işi Saray'a biat etmek ile ellerini oylamalarda indirip kaldırmaktan başka hiçbir şey olmamıştır. Garo Paylan'ın ''1913-23 yıllarında Ermeniler, Süryaniler, Rumlar, Yahudiler kaybedildi. Büyük katliam ve soykırımlarla bu topraklardan sürüldüler ya mübadelelere uğradılar. Ben adına soykırım diyorum, siz ne derseniz deyin'' sözleri duyulur duyulmaz vahşi boğanın arenada kırmızı rengi görüp saldırması gibi saldırıya uğradı. Meclis başkanvekilinin ''hal ve hareketlerinize dikkat edin, bu milleti yaralayıcı ifadeler kullanamazsınız'' tehditlerinden sonra, Milliyetçi Cephe mecliste saldırıya geçerek Soykırım kelimesinin meclis tutanağından silinmesini ve üç oturum meclis görüşmelerine katılmamasını onaylattılar.

Soykırım suçlamasından korktukları için her Soykırım kelimesinden kan basınçları yükseliyor, kalp atışları hızlanıyor duruma geliyorlar. Rantların, iktidarların, zenginliklerin paylaşımında birbirlerini boğazlayanlar Ermeni-Kürt-Alevi düşmanlığında her şeyi unutup birleşiyorlar. Dünyada 1915 yılında Ermenilere yapılan uygulamaların Soykırım diyen ülkelerin sayısı her geçen gün artarken, yalnızlaşan, tek başına kalan, barbarlar olarak anılmaktan hiç rahatsız olmayan, yüzleşme ve özür gibi erdemlerden şimdilik çok uzaklarda durmaktadır. Soykırım tartışmalarına ışık tutacak belge, bilgi, eserlere bugünlerde bir yenisi daha eklendi. Anlayana bu anlamda ''sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az'' demekten başka söz bulamıyoruz. Milli güvenlik gerekçesiyle tarihçilere, araştırmacılara kapalı olan arşivlere ancak yurtdışında ve aradan yüz yıl geçmiş olsa dahi yeni yeni ulaşılıyor. Gizlenen her şey gün yüzüne çıkıyor.

Taner Akçam'ın ''Naim Efendi'nin Hatıratı ve Talat Paşa Telgrafları – Krikor Gergeryan Arşivi''  adlı son kitabı bu anlamda önemlidir. Bir Osmanlı memuru olan Naim Sefa Efendi'nin Halep sevkiyat müdürlüğünde görevli iken Talat Paşanın telgrafları ile bunlara ilaveten hatıratını kaleme aldığı, dönemin Ermeni aydınlarından sürgünde olan Aram Andonyan'a verdiği dokümanlar önemlidir. Tarihidir. Soykırım tartışmalarında sorunu getirip belgelerde aramak ''bu var mı, yoktu'' gibi söylemlere dönüştürmek asla kabul edilmez yöntemdir. Soykırım, tarihte ekonomik, sosyal ve kültürel varlıkları yok edilen bir ulusun bugün artık Garo Paylan'ın ''bir zamanlar yüzde kırktık, bugün binde biriz'' sözünde saklıdır. Gün soykırım tartışmalarından ziyade ''soykırımın inkarının cezalandırılması'' gibi yasalarla güçlendirilmesini öngörmektedir. Bugün asla kabul edilemeyecek gerçeklerdir. Ne Talat Paşa, ne Atatürk, ne Nurettin paşa, ne Topal Osman, ne Erdoğan ne Kenan Evren ne de Mehmet Ağar katil ve soykırım suçlusu olduklarını asla kabul etmezler.

Tertemiz olduklarını her daim ileri sürmüşlerdir. Bu yüzden katilden belge istenmez, çünkü asla katil olduğunu kabul etmeyecektir. Resmi görüşün bir kitapta toplandığı tezler 1983 yılında ilk defa Süreyya Yuca-Şinasi Orel tarafından yayınlandı. ''Ermenilerce Talat Paşa'ya atfedilen telgrafların gerçek yüzü'' adlı kitapta öz olarak ''Naim Efendi diye bir Osmanlı memuru yoktur. Dolayısıyla olmayan bir insanın hatıratı da olmaz, Talat Paşa'ya ait olduğu söylenen telgraflar sahtedir. Tüm belgeler Aram Andonyan tarafından üretilmiş, sahte belgelerdir'' denilmektedir. Bu çalışmaya önderlik eden her zaman Ermeni sorunu gündeme geldiği zaman görüşlerine başvurulan yeminli Ermeni düşmanı Kamuran Gürün önderliğinde Türk Tarih Kurumu'dur.

Naim Sefa Efendi Kimdir?

1915-16 yıllarında Halep ve Meskene'de Sevkiyat müdürlüğünde çalışan Naim Efendi adlı bir Osmanlı memurudur. Talat Paşa'nın gönderdiği telgraflar ile kişisel gözlemlerini içeren Osmanlı belgelerini yani telgraf ve hatıratlarını Aram Andonyan'a satmıştır. Bugüne kadar belgeler üzerinden konuşulduğu için, kayıtlarda böyle birinin isminin geçmemesi, orijinal belgelere ulaşılamadığı için kesin olarak tartışma yürütülemedi. Bu konuda belgelerin gerçek olduğunda ısrar eden Yves Ternon ile Vahakn Dadrian olmuştur. Ama bugün aradan uzun bir zaman geçmiş olmasına rağmen böyle bir Osmanlı memurunun varlığı ortaya çıkmıştır. Bu kadar önemli Osmanlı belgeleri Krikor Gergeryan arşivinde ortaya çıkmıştır. Aslen Sivaslı olan Gergeryan, 16 kardeşin en küçüğüdür. Anne ve babasının ölümünü gözleri ile görür. Hayatta kalan ağabeyi ile Beyrut'a ulaşınca orada yetimhaneye alınır. Roma’ya gelip rahip olmaya karar verir. Aynı zamanda doktora çalışmasında bulunur. Hayatı boyunca akademik çalışmalarını devam eder.

İşte bu arşiv hayatı boyunca çalışmasının sonuçlarıdır. Gergeryan rahip olduktan sonra Kahire'ye yerleşmeye karar verir. Burada Kürt Mustafa Paşa ile tanışır. Bu kişi 1919-21 yılları arasında İstanbul'da görülmekte olan İttihat-Terakki Divan-ı Harp yargılamalarının başkanlığını yapmaktadır. Gergeryan'a çok önemli bilgiler verir. Bütün arşivin Kudüs Ermeni Patrikhanesinde olduğunu söyler. Çünkü İstanbul Ermeni Patrikliği İttihat-Terakki yargılamalarında taraf olarak bulunuyordu. Tüm evrakları alma hakkına sahipti. Gergeryan Kudüs'e giderek arşive girer kendi deyimiyle ''ne gördüysem filmini çektim'' der.

Bundan başka 1950 yılında Paris'te bulunan Boğos Nubar Kütüphanesine gider, Andonyan'ın arşivine de ulaşır. Andonyan'ın Halep'te bulunduğu yıllarda kamplarda bulunan Ermenilerin başından geçenleri yazdırmış, Talat Paşa telgrafları ile Naim Efendi'nin hatıratına burada rastlayınca filmlerini çekmiştir. 2015 yılında Amerika'da yaşayan Gergeryan ailesinden arşivler alınarak, kamuoyu ile paylaşılmıştır. Ayrıca yeni ortaya çıkan Osmanlı belgelerinde, İstanbul İttihat ve Terakki yargılamaları sırasında, soruşturma komisyonu tarafından ele geçirilen yazışmalar, telgraflar, sanıkların ifadeleri ile şahitlerin mahkeme tutanakları bulunmaktadır. Bunlar I. Dünya Savaşı yıllarında Ermenilere yönelik katliam ve tehcirlerin nasıl planlandığını, uygulamaya geçirildiğini anlaşılması bakımından önemlidir.

Çünkü bugüne kadar ''arşivler açık'' denilmesine rağmen, İstanbul yargılamalarının tutanakları gizlenmiştir. ''Krikor Zohrab'ın katline ait üç parça resmi belgenin hala bugüne kadar basılmamış asıllarının'' bulunmakta olduğunu, bu belgelerin ileriki dönemde okuyucularına ve kamuoyuna duyurulacağı belirtilmektedir. Aram Andonyan, Talat Paşa telgrafları ile hatıratlarından oluşan 52 Osmanlı belgelerini 1918 yılında Naim Efendi'den almıştır. Andonyan 24 Nisan 1915 yılında diğer aydınlarımız gibi tutuklanmış, yolda ayağı kırıldığı için ölümden dönmüştür. Meskene kampı ile Halep'te sürgün yıllarına geçirdi. Halep’te bulunan Naim Efendi belgeleri Andonyan'a para karşılığı satmıştır. Andonyan belgelerin alış biçimini hangi gün nerede ve ne zaman aldığını da belirtmiştir. Halep'te bulunan Onnik Mazlum yan'a ait Baron Oteli'nden belgeleri parça parça almıştır. Andonyan bu belgelerden oluşan Ermenice bir kitabı 1920 yılında yayınlanmış, kitap İngilizce ve Fransızca'ya çevrilmiştir. Kitapta Talat Paşa telgraflarından dikkat çekenlerden bazılarına bakılacak olunursa 29 Eylül 1915'te Halep Valiliği'ne çektiği telgrafta şöyle demektedir:

''...hükümet için önemli bir bela teşkil eden Ermeni unsurunun imhası niyeti önceden beri mevcut olmakla birlikte, şartlar oluşmamış ve bu kutsal niyeti gerçekleştirmek mümkün olmamıştı. Şimdi bütün engeller kalkmış ve vatanı bu zararlı unsurlardan kurtarma zamanı gelmiş olduğundan, merhamet ve acıma duygularına kapılmadan, onların tümünün varlığına son vererek Türkiye'de Ermeni isminin kalmaması için, canla başla gayret gösterilmesi'' gerektiğini söyler. 16 Ekim 1915 tarihli Hatırattaki orijinal telgrafta halkın Ermenilere yönelik işleyecekleri cinayetlerin hükümetin amacına uyum içinde olduğu ve bu nedenle soruşturma açılmaması gerektiğini bildirir.

14 Aralık 1915 tarihli hatırattaki orijinal telgrafta ''vücutlarının ortadan kaldırılması gereken sınıfın başında din adamlarının geldiğini ve kendilerine buna göre muamele yapılması gerektiğini'' söyler. Naim Efendi'nin var olup-olmadığı, tartışılırken Halep'te ilkin sevkiyat müdürlüğünde görevli iken daha sonra Vali olan Abdülahad Nuri'yi çok yakından tanıdığını kaleme aldığı hatıratında görülmektedir. Yine vali olan Mustafa Abdulhalik hakkında ''...bu adam bir Ermeni düşmanıydı ve Türklük adına Ermenileri yok etmek gayreti içindeydi'' der. Peki olmayan bir insanın nasıl yazısı oluyor, hatıratı oluyor? Bunun önce açıklanması gerekmez mi? 1916 Kasım ayında yapılan rüşvet ve yolsuzluk soruşturmalarında ifadesine başvurulan kişilerden birisi de Naim Efendi'dir. Tutanaklara ''...Silifke'li 26 yaşında, evli, Hüseyin Nuri oğlu Naim efendi” olarak geçmektedir. Bu yazı Genelkurmaybaşkanlığı arşivinde altında imzası ile mevcuttur. Bu yüzden Ermenilerin imha ve yok edilmeleri için telgraflar, hatırat ve Naim efendinin varlığı gün gibi ortadadır. Andonyan belgelerinin sağlandığı Halep Baron oteli içki, kumar, kadın, rüşvet, yolsuzluk gibi işlerin döndüğü yer olarak adı çıkmıştır. Bu tür olaylar ileri boyutlara varınca bazı memurlar Baron oteli hakkında İstanbul'a Talat Paşa'ya özel olarak raporlar göndermişlerdir.

Duruma içerlenen Talat Paşa, Halep valisine bir yazı yazarak '' ...otel sahibi tarafından içki, kumar yoluyla etki altına alınan bu memurların isimlerinin listesini istemektedir.'' Halep valisi Mustafa Abdulhalik ''Baron hakkındaki istihbarat doğrudur... Kadın ve kumara mukavemetleri olamayan her memur en nihayet Baron'un dostu olmağa mecburdur'' diye cevaplamıştır. Andonyan'ın da sürgünde saklanmakta olduğu otelde Naim Efendi ile ilişkilerinde ''bana hiç ihanet etmedi'' der. Yine mektubunda Naim efendiyi ''iflah olmaz bir içici ve kumarbaz'' olarak tanımlamaktadır. ''İflah olmaz bir içici ve kumarbaz'' olması sadece ''ihanet'' etmesine yol açan ''kusurlarıydı'' derken aralarında bir ''güven'' ilişkisinin oluştuğunu söylemektedir. Naim Efendi kaçmalarına yardımcı olduğu Ermeni ailelerine şantaj yapmamış, sadece paraya sıkıştıkça, Andonyan aracılığı ile para istemiştir.

Andonyan'a göre ''zaten Naim beyin istediği miktarlar çok küçüktü'' demiştir. Aralarında bir güven ilişkisi oluşunca hatırat ve telgrafların satın alınması ile sonuçlanmıştır.

Yollarda Çekilen Fotoğraflar

Naim Efendi'nin hatıratında Amerikan ve Alman konsolosluklarının yollarda gördükleri bilgi ve belgeler de vardır. Almanya, Osmanlı müttefiki olurken, tarafsız gözlemciler, misyonerler, Amerikan konsolosluklar düzenli olarak yollardaki yığılmış cesetlerin durumunu İstanbul'a bildirmişlerdir. Hatta bu bilgiler, resimler batı basınına kadar ulaşmış Alman-Amerika elçilikleri vasıtasıyla notalar verilmektedir. Osmanlı hükümeti bu durumdan çok rahatsız olmuştur. Bunun için bu bilgilerin İstanbul'a ulaşmasını engellemek istemektedir. Naim Efendi bu durumla ilgili 1 Aralık 1915 tarihli Talat Paşa telgrafını gösterirken 'şehir kasaba ve merkeze yakın bölgelerde bulunan Ermenilerin sevki esnasında dikkat çekecek olayların olmamasına özen gösterilmesini ister. Haberleri konsolosluklara ulaştıranlar tutuklanarak Divan-ı Harp'te yargılanmalıdır' der. Ayrıca yabancı uyruklu vatandaşların geçecekleri yollarda ''Ermeni kafilelerin bulundurulmamasını ister, yardım yapılmasına engel olunmasını, bunlara müsamaha gösteren Osmanlı memurlarının cezalandırılacağını'' bildirir. Tüm yabancı uyruklu kişilerin özellikle Suriye bölgesinde dolaşması yasaklanır. Naim Efendi alınan önlemler arasında yollarda Ermeni cesetlerin temizlenmesi ve fotoğrafların çekilmesinin engellenmesi için bir takım önlemler alınıyordu derken 11 Ocak 1916 tarihli Talat Paşa telgrafında ''yol boylarında yığılmış kalmış olan malum şahısların cesetlerinin zabıtan-ı ecnebiye tarafından görülüp fotoğraflarının alındığı işitilmekte olduğundan bunların hemen definiyle açıkta bırakılmamasını ehemmiyetle'' bildirir. Naim Efendi ise bu telgrafa ek olarak kendi gözlemlerini şöyle belirtmiştir.

''Felaket, sefalet, hastalık yüzünden günde yedi, sekiz yüz Ermeni ölüyor. Bunlar yollarda çamurlara gömülmüş, vahşi kuşlar tarafından her tarafı delik deşik olmuş, vicdan-ı beşeri sızlatacak halde idi. Alman, Avusturya zabitleri bu manzaraları görüyorlar, memleketlerine yazıyorlardı. Bunu haber alan Talat Paşa, bu cinayetlerini bir kürek toprakla saklamak örtmek istedi. Fakat bu faciayı müellimeyi kainat alt üst olsa unutturulamaz, saklanamaz'' diyerek hatıratında not düşmüştür. 1916 Ocak Şubat aylarında Talat Paşa ikinci telgrafında ''Bab'da hiç Ermeni'nin kalmasına müsaade etmeyeceksiniz... Yalnız yollarda meydanda ceset bırakmamaya dikkat ediniz'' der. Naim Efendi bu ikinci telgrafa ilişkin de açıklayıcı not belirtmiştir. ''Son talimat gereğince, Bab'daki tüm göçmenler 24 saat içinde tahliye edileceklerdi... Bu tahliye sonuçta onların ölümü demekti. Mevsim kıştı, tepeden tırnağa çıplak yola çıkarıldılar. Yol kenarında düşüp ölüyorlardı. Bab'tan Meskene'ye kadar yol kenarındaki tarlalar Ermeni cesetleriyle doldu. Cesetler bir avuç toprakla bile örtülmüyordu. Cesetlerin ortada bırakıldığı duyumunu alan hükümet telaşlandı. Bu cesetlerin yabancılar tarafından görülmesi olasılığına karşı, gömülmesi için emir verdi. Kazma, kürek temin edildi, ölü gömücüler tayin edildi ve cesetler gömülerek, o vahşi cinayetin izleri sözde yok edilmiş oldu''.

1918-21yıllarında Tehcir ve imhalardan yargılanan, İttihat ve Terakki Merkez komite üyeleri, Teşkilat-ı Mahsus-a liderlerinin dava dosyalarında yine birçok telgraflara rastlanmaktadır. Bunların arasında Talat Paşa ile 4. Ordu Komutanı Cemal Paşa'nın telgrafları özel yer tutar. 14 Temmuz 1915 Diyarbakır valisine bir tel çeken Cemal Paşa ''Fırat nehrinin güneyine doğru sürüklediği cesetlerin ayaklanmada öldürülmüş olan Ermenilerin cesetleri olması muhtemel bulunduğundan bahisle bunların mahallerinde defin ettirilmesi ve meydanda cesetler bıraktırılmamasını'' ister. Diyarbakır valisi de bu tele verdiği cevapta ''sürüklenen cesetlerin Erzurum, Mamuretülaziz cihetlerinden gelmeleri muhtemeldir. Burada ayaklanmada öldürülenler terk edilmiş ve derin mağaralara atılma yahud ekseriyetle yakılmak suretiyle'' ortadan kaldırılmaktadır diye cevap verir.

Tüm bu emirlere rağmen cesetlerin temizlenmesi ve saklanması çok zordur. Sadece boş araziler değil Dicle nehri Ermeni cesetleri ile doludur. Diyarbakır’dan atılan cesetler, Musul'a ulaşıyordu. Dönemin Almanya Musul Konsolosu Holstein ''ölüm tarlası'' olarak görülen köylerden geçerken çok sayıda  ''sadece yarı yarıya gömülmüş cesetle'' karşılaşmıştı. Bunları tuttuğu raporlarla, çektiği fotoğraflarla İstanbul'a yollamıştır. Tüm bunlara engel olamayan Cemal Paşa, bu tür çalışmalarda bulunan Alman ve yabancı misyonerlerin suçlu olarak yargılamakla tehdit etmekten geri kalmamıştır.

Demiryollarında çalışan Ermenilerin sürülmesi

Naim Efendi, Talat Paşa tarafından 8 Ocak 1916 tarihinde Bağdat Demiryolu yapımında çalışan Ermeniler ile ilgili bilgiler vermiştir. İntilli, Ayıran mevkiiden Halep'e kadar hat boylarında ekserisi kadın ve çocuktan ibaret 40-50 bin Ermeni bulunmaktaydı. Genelde demir yollarında çalışan işçiler Ermeni olduğu için ''ihanet etmelerinden korkarak'' isimleri istenmiştir. İşçilerin sevk edilmelerini ve kendisine bildirilmesini isteyen Talat Paşa'nın bu isteği Alman Demir yolu firması karşı çıkmışlardır. Çünkü ''Ermeni işçilerin uzaklaştırılması inşaatın durması'' olacağından, bazı işçilerin kalmasına, ailelerinin de Halep civarına yerleşmesine müsaade edilmişti.

Fakat bu durum uzun sürmedi aileler işçiler ile beraber tümü Der Zor’a sürüldüler. Bu karar alıncaya kadar Harbiye Nezareti sevklerin ertelenmesinden yanadır. Bazı işler son derece önemli teknik bilgi gerektirdiği için sevkiyatın kademeli olarak yapılması düşünülmüştür. Cemal Paşa sürgünlerin fazla bekletilmesinin sakıncalı olacağından derhal yapılmasını istemiştir. Enver Paşa da bu görüşü desteklemiştir. Halep'in hepten Ermenilerden boşaltılması için İstanbul'dan gelen Emniyet Müdürü İsmail Canpolat da bizzat Halep'te bulunur. Aynı sevkler Türkiye içerisinde de uygulamaya konulur. Hiçbir Ermeni kalmamak koşulu ile herkes sevk edilecektir. Adana'ya vali olarak atanan Cevdet Bey göreve gelir gelmez demiryollarında çalışan Ermenileri sürmeye başladı. Alman Şirketi'nin kalifiye eleman sıkıntısı yaşanacağından karşı çıktığı sevklere Talat Paşa'nın ısrarları ile Cevdet Bey Almanların ''yaygaralarına ehemmiyet verilmeyecek'' deyip Adana ve çevresinde bulunan işçileri, ailelerini Ermenilerin tümünü'' bir daha geri dönmeyecek şekilde kovduğunu söyler.

***

İstedikleri kadar inkar ve red etseler dahi marşlara, şiirlere konu olmuş ''demir ağlarla ördük biz bu cumhuriyeti'' övgüsünün altında Ermenilerin acısı, gözyaşı ve kanı vardır. 

(Ana sayfadaki resimde görülen ARAM  ANDONYAN  dir)

(Devam Edecek)

Sevan Nisanyan'a özgürlük,Tutuklu gazetecilere özgürlük

2 Ocak 2014'den bu yana cezaevinde bulunan dilbilimci,yazar ve turizmci Sevan Nişanyan,ceza hukuku çiğnenerek,sadece savunmuş olduğu düşüncelerinden dolayı tutuklu bulunuyor.Soykırım tartışmalarında geleneksel türk tezlerini çürüten,aynı zamanda tarihçi kimliği ile tanıdığımız,siyasal islamın ipliğni pazara çıkaran,sözünü esirgemeden,bedeli her ne olursa olsun,ister ölüm,ister cezaevi çekinmeyen ve bu yüzden AKP hükümeti'nin linç kampanyaları ile karşılaşan Nişanyan en son tutuklanarak 16 yıl 7 ay hapis cezasına çarptırıldı.

Hakkında isnat edilen suçlamalarda,her nedense bu güne kadar Türkiye'de cezaevinde bulunan bir allahın kulu yoktur.Cezaevinde ''kültür ve tabiat varlıklarını koruma kanunu ''na muhalet ile ''islam peygambere Muhammed'e hakaret ettiği '' gerekçesiyle bu suçlamalardan tutuklu tek siyasetçidir.Yani kaçak yapılanmaların olmadığı,müslümanlık adına yapılan hırsızlık,pedofili gibi ağır ceza gerektiren,yüz kızartıcı suçlardan insanlar,beyefendiler,yorumcular,milletvekilleri gezerken Sevan Nişanyan'ın hapiste tutulmasının tek sebebi siyasidir.

Türkiye'de Torbalı Cezaevi,Buca cezaevi,Şakran Cezaevi,Aydın Yeni Pazar Kapalı Cezaevi,Sultan Hisar cezaevi,Söke cezaevleri'ne sürgün edilerek ilerlemiş yaşına bakılmaksızın,bazen cezaevlerinde yerlerde yatırılarak,kapasitesinin dışında koğuşlarda ,her türlü suça bulaşmış,uyuşturucu,katil,hırsız gibi adli mahkumlarla bırakılarak can güvenliği hiçe sayılmıştır.Yani bir bilim adamına kö tülüklerin en kötüsü ile zulüm yapılmıştır.

Ermenistan Diaspora Bakanlığının her sene geleneksel olarak verdiği William Saroyan nişanına bu sene Sevan Nişanyan layık görüldü.Ama cezaevinde olduğu için ödülünü alamadı. '' 15 Kasım Tutuklu Yazarlar Günü '' dolayısıyla,''Uluslararası Sevan Nişanyan'a Özgürlük ve Adalet Komitesi''cezaevlerindeki gazetecilere,Sevan Nişanyan'a sahip çıkarak,mahkemelere aktif destek çağrısında bulundu.Komite aracılığıyla kamuoyuna Türkiye'de insan hakları ihlalleri,gazetecilerin tutuklanması hakkında görüşlerini belirten Nişanyan HDP eşbaşkanları S.Demirtaş ile F.Yüksekdağ tutuklanmalarından duyduğu endişeleri dile getirmiştir. '' Kürt siyasetinin yok edilişi ve anayasal düzenin çöküşü,eninde sonunda trajik geçmişini aşacağını umduğumuz bu ülkenin kasvetli geleceğine işaret ediyor '' değerlendirmesini yapmıştır.

''Türkiye'nin son dönemde şiddet ortamına ve mutlakiyete düşüşü çoğumuzu feci bir hayal kırıklığına uğrattı.Benim hapsedilmem gelen felaketin belki de bir ön ihtarıydı '' açıklamasını yine cezaevinde Index on Censarship dergisi ile geniş olarak yaptığı reportajda yine tutuklanan akademisyen gazeteci yazarlarla ilgili de '' Türkiye'de ifade özgürlüğü hiç bir zaman hayranlık uyandıracak bir düzeyde değildi,şimdi ise berbat ve gün be gün daha da batıyor '' değerlendirmelerini yapmıştır.

''Cumhurbaşkanı,Erdoğan ve hükümeti hayatta kalamama korkusu içindeler ve iktidarı devretmenin sonuçlarından dehşete düşüyorlar.Tüm muhalefete saldırmalarının ve bu ülkede zaten kırılgan olan insan haklarına karşı haşin oluşlarının sebebi bu,belki de islami yobazlığı kalpten benimsemeleri bir tür hayatta kalma stratejisidir.Su yüzünde kalabilmek için cahilleri seferber ediyorlar '' diye içinde bulunduğumuz dönemin gerçeklerini açıklamıştır.

Sevan Nişanyan siyasetçi olduğu kadar,turizmci,tarihçi aynı zamanda dilbilimcisidir.Cumhuriyet'in kuruluşundan bu yana TDK'nun yapamadığı,Türk dilinin ''yirmi yılımı verdim '' dediği etimolojik sözlüğünü cezaevinde geliştirerek tamamlamıştır.Hatırlanacağı üzere TDK'nun ilk genel sekreteri dil bilimcisi,Ermeni Agop Martar Dilaçar olmuştur.Kemal Atatürk tarafından atanmış,Türk dilinin gelişimine önemli katkılarından dolayı soyadını K.Atatürk '' Dilaçar '' olarak koymuştur.'' Atatürk''soyadını ise Agop M.Dilaçar, M.Kemal'e öneri olarak getirmiş,soyadı kanunu ile kabul edilmiştir.Dilaçar,Ermenice ve Türkçe'nin yanısıra yedi dil konuşan aynı zamanda dil bilimcisidir.

Sevan Nişanyan'ın tutuklanmasına sebep olan İzmir'in Selçuk ilçesi Şirince mahallesinde yıkık dökük,harabe olmuş evleri onararak zengin tarihi özelliklerini koruyarak turizme açmış,yeni yaşam alanları açarak binlerce insanın ekonomik ve sosyal olarak ilerlemesine katkıda bulunarak '' suç ''işlemiştir.Devlet vatandaşına götüremediği hizmeti,vatandaşın sorumluluğu üstlenerek çok büyük yeniliklerle Şirince'yi canlandırmış olmasından devlet rahatsız olmuştur.Şirince'nin tarihine bakacak olursak eski bir Rum yerleşim yeridir.

'' ÇİRKİNCE '' , '' ŞİRİNCE '' OLDU ;

Eskiden Rum'ların oturduğu Şirince'nin adı '' Çirkince '' idi.Rumlar zamanında altı bin nufuslu çok gelişmiş bir kasabaydı.Çevre köylerden gelen insanlar alışverişlerini buradan yaparlardı.Verimli toprakları ile tanınır,incir,şeftali,zeytin ve kirazın en verimli olduğu topraklar burada bulunurdu.Harika doğa manzarası ile kaplı Şirince'de rivayete göre derebeyi köylüleri azad edince ,kendilerine bir yerleşim yeri bulmuşlar,o kadar güzel doğa harikası olduğu için, köylüler başkalarının gelip yerleşmemeleri için adına '' Çirkince '' koymuşlar. 1922 mübadele yıllarında Türk ordusu geliyor diye Rum halkı büyük bir panik ve korku içerisinde herşeyini bırakarak kaçtı.Çevre köylerden gelen insanlar ne bulurlarsa alıp götürdüler.Yağmaladılar.Mübadele yıllarında Selanik ile Girit'ten gelen müslümanlar buralara yerleştirildiler.Ama maalesef bu doğa harikasının güzelliğini ve verimliliğini devam ettiremediler.Koruyamadılar.Ağaçlar kırılmış,topraklar verimsiz,evler bakımsız olunca köylüler bu sefer valiliğe başvurarak adının '' Şirince '' olarak değiştirilmesini talep etmişler.Yetkililer de bunu onaylamışlardır.

Zamanında Sebahattin Ali gelip Çirkince'yi görmüş ve hayran kalmış.Aradan bir hayli zaman geçtikten sonra bir daha ziyaret edince ,muhacirlerin tahribatını görmüş ve tanık olmuştur.Bunun üzerine ''muhacirler geldi,köyü harap etti '' diye yakınmıştır.Aynı şekilde Yunanistan'ın Yeni Efes köyüne yerleşen Rum'lar '' biz gideliden taşı taş üstüne koymamışlar,evlerimiz harap olmuş '' diye yakınmışlardır.

Doğa harikası Şirince'nin bu günkü hali ise içler acısı durumda idi,yıkık,harabe olmuş SİT alanı evlerin eski haline kavuşması hatta onardıktan sonra '' tarihi eser '' olarak tescil ettiren,çoğu evlerin bakımı ve onarımını tamamlayıp turizme kazandıran,senede 600-800 bin insanın gelip ziyaret ettiği yer haline dönüştüren,devletin görüp sesini çıkarmadığı,aslına uygun olarak yapılan evlerin izin istenmesine rağmen verilmeyen,turistlerin hayran kaldığı '' ne güzel bina '' dediği,sosyetenin sık uğrak yeri,fiyatların tavan yaptığı yere dönüşen Şirince'deki gelişmeler devleti rahatsız etti.Turizm cennetine dönüşünce devlet S.Nişanyan'ı tutukladı.

S.Nişanyan tarafından onarılan evler Turizm Bakanlığı'nın Turizm tanıtım kataloklarında utanmadan gösterilmesi ayrıca kendi çelişkileridir.Tamir edilen evler bugün otel olarak turizme açıldı.Sosyal alanda ise Türkiye'de ilkler burada yaşandı.Ali Nesin tarafından oluşturulan Matematik köyü de eğitim ve matematik alanında araştırma merkezi olarak hizmet vermeye başladı.Dünyaca tanındı.Tiyatro okulu oluşturuldu.Her sene burada festivaller düzenlenerek Türkiye'nin tanıtımı için iyi bir sosyo-kültürel adım oldu.

SİT alanı olarak kabul edilen,bütün başvurulara rağmen cevapsız kalan,herkes gibi kendi toprağı üstüne inşa ettiği 60 m2 kare ev çok görülerek yıkıldı,bu yetmiyormuş gibi tutuklanarak cezaevine atıldı.Oysa Anayasa mahkemesi TCK yasalarına göre izinsiz olarak yapılan,ev sahiplerinin ceza landırılmasını iptal etmiştir.Hal bir hristiyan,bir Ermeni olunca yasalar rafa kaldırılarak hiçe sayılmıştır.Yani kişiye özel kanunlarla cezalandırılan,bu tip davalardan cezaevinde olan tek bilim adamıdır.Aynı şekilde diğer evlerin hiç birine dokunulmamış,hiç biri hapis cezasına çarptırılmamıştır.

Memlekette hukuk düzeni olmadığı zaman,orman kanunları devreye girer.Oysa,C.Başkanlığı köşkü,camii ve konutlar '' kültür '' merkezi olan Atatürk Orman Çiftliği talan edilerek,izinsiz yasalar hiçe sayılarak inşa edilmiştir.Ankara'nın en büyük yeşil alanı üzerinde inşa edilen Kaçak saray'ın bulunduğu alan 1992 yılında '' doğal ve tarihi SİT alanı '' olarak koruma altına alınmıştır.Ama AKP hükümeti bu kanunda bulunan '' tarih '' statüsünü değiştirerek, KHK ile Hazineye devretme kararı aldı.

Erdoğan'ın her zaman söyleyip de yapmadığı '' yasalara uymadılar '' ''mahkeme kararı '' diye avazı çıktığı kadar bağırdığı meydanlarda Kaçak saray'ın durdurulması için Ankara Barosu'nun ve Hukuk'çuların itirazları reddedildi.Tarihi SİT alanı üzerine inşa edilen Kaçak Saray'ın durdurulması çağrısı,yasalar rağmen devam etti.Her seferinde itirazlar ''devlet sırrıdır'' denilerek karşı çıkıldı.Yıkım kararı da verilen yargıya Erdoğan '' güçleri yetiyorsa yıksınlar '' diyerek bildiğini okumuş,yasaları çiğnemiştir.İki olay,iki örnekte Erdoğan devlet imkanlarını kullanmış,Sevan ise mağdur edilerek üstelik hapise atılmıştır.Bunun adı çifte standard değil de nedir ?

Bu günlerde sıkça rastladığımız,beğenilmeyenin,muhaliflerin,gazetecilerin tutuklanıp cezaevine atılmaları için uydurulan '' halkı kin ve düşmanlığa tahrik '' suçlaması ile birçok insan cezaevine hiç bir suçu olmadığı halde atılmaktadır.Muhafazakar yazar ve yorumcuların her akşam tv ekranlarında içler acısı durumlarını şaşkınlıkla izliyoruz.Savundukları düşüncelerin ne medeni kanunla,ahlak kuralları insanlığın ortak değerleri ile uzaktan yakından alakası yoktur.Hal böyle iken Sevan Nişanyan'ı '' dini değerleri aşağılamak,nefret suçu '' işlediğini ve bu yüzden cezalandırılması için kampanyalar düzenleyerek hapis istenmesi ayrı bir çelişkiler yumağıdır. Muhammed'in ve islamın eleştirisini yaptığı '' nefret suçlarıyla mücadele etmeli '' yazısında '' bundan yüzlerce yıl önce Allahla kontak kurduğunu iddia edip bundan siyasi mali ve cinsel menfaat temin etmiş bir Arap lideriyle dalga geçmek nefret suçu değildir '' düşüncesini savunduğu,bu kısa ve özlü anlatımdan rahatsız olunduğu için cezaya mahkum edilmiştir.

İŞİD'e karşı olduklarını iddia eden,oysa ki muhafazakar ve şeriat sistemini getirmeye çalışılan an layış on dört yıldır iktidardadır.Çok eşli evlilikler,9/12 yaşlarında çocukların evlendirilmesi,cinsel istismara uğrayan çocukla,suçlunun evlendirilmesi,70 yaşında dahi olsa evlendirilmesini öngören yasanın meclisten geçirilmesi,gibi çağdışı,medeni toplumlarda olmayan sapık,pedofili olarak görülen suçlardan kendilerini arındırmaları gerekirken,Sevan Nişanyan için '' dini değerleri aşağılamak''gibi suçlama getirmek hükümsüzdür.İnsan onur ve şahsiyetini ayaklar altına alan bu insanların ahlak ve edeb ile alakaları yoktur.Olamaz.

KALEM KILINÇTAN KESKİNDİR !

Bu güne kadar yeryüzünde hür düşüncenin hiç bir kuvvet,silah veyahut cezaevi ile engellenmesi mümkün olmamıştır.Tutuklanan gazeteciler,akademisyen ve yazarların tek silahı ise kalemdir.Her zaman iktidarlar,diktatörler düşünceyi ifade eden kalem karşısında mahkum olmuşlardır.Türkiye'de de böyle olacaktır.Toplumun en ileri kesimini susturarak,hapishanelere atarak amaçlanan Erdoğan'ın '' kral '' olabilmesidir.Aceleye getirilmek istenen Anayasa'nın meclisten geçirilmesi varsayalım olmuş olsa bile sorunun kendisi çözülmüş olmayacaktır.Aksine kar topu gibi büyüyerek çoğalacaktır.Ahmet Şık'ın tutuklanması gerçeklerin gizlenmesi için korkunun ifadesidir.Çünkü Erdoğan ile Gülen'in bir ve aynı olduklarını,ipliğini pazara çıkaran ilk gazetecidir.Bunun için hedef olmuştur.Erdoğan'ın Suriye politikalarını eleştiren,İŞİD ile ilişkilerini kamuoyuna anlatan Hüsnü Mahalli,basın kartı iptal edilen Amberin Zaman,Akademisyen Prof.Dr İştar Gözaydın,Mahir Kanaat,Diha'dan Ömer Çelik,Metin Yoksu,Sevan Nişanyan,Derya Okatan,Tunca Öğreten,Eray Saygın... ve daha niceleri toplumun gür sesi, susmayan öncüleridir.Amaç gerçeklerin halka ulaşmasını engellemektir.

Tutuklandığı ilk günden bu yana haksız yere ağır cezalarla karşı karşıya kalan Sevan Nişanyan gibi bir bilim adamına ,eksiklikleri bahane edilerek,duyarsız kalınmıştır.Sevan Nişanyan'ı, özgürlüğünü savunmak herzamankinden daha acil görevlerimiz arasındadır.Ethem Mahçupyan veya Markar Eseyan gibi Saray soytarıları olmuş olsaydı,bugün Sevan Nişanyan,Erdoğan'ın baş tacı olurdu.Ama O,halkını savunduğu,soykırımı inkar edenlerin kafalarına vura vura,teşhir ettiği için,100.yılında cezaevine atılarak susturuldu.

Her dönemde devlet kendi çocuklarını yaratmış artık bu bir gerçeklik halini almıştır.Önceden bir döneme damgasını vuran '' iyi çocuklar '',yerini '' öfkeli çocuklar '' a devretmiştir.Terörist demeye dili varmayan,koruyan,besleyen,silah ve cephanelik gönderen devletin artık bugün bütün icraatları ortya çıkmıştır.Yargılanmak ve hesap verme korkusu şimdiden başta Erdoğan ile tüm yandaş çevreleri sarmış durumdadır.Erdoğan'ı iktidar yapan bugünlere getiren, misyon yükleyen efendilerine karşı çıkmaya başlamıştır.Bunun için güvenilir liman olarak gördüğü Putin'e sığınmıştır.Bu git-geller,artık çığrından çıkmış efendileri Erdoğan için son '' nokta ''yı koymuştur.

'' Öfkeli çocuklar '' 2017'nin ilk saatlerinde Yeni yıl kutlaması yapan kalabalık kitle içerisine silahla girerek acımasız ve barbarca savunmasız insanları öldürmüşlerdir.Bu tür saldırılara daha önceden de tanık olmuştuk.Reina'ya yapılan saldırı,Türkiye'nin Bataclan'ıdır.Orada da tiyatroda konser izleyen kitle taranmış yüze yakın masum insan öldürülmüştü.Bu sefer aynı saldırıyı İstanbul'da ortaya koydular.Üstelik polisin aşırı güvenlik önlemleri altında,insanlar öldürüldü.Katil elini kolunu sallayarak kaçtı.Tüm bunlar hemen yanıbaşında bulunan karakola çok kısa mesafede gerçekleşiyor.Olaydan sonra faili olduğu ileri sürülen kişi ile hedef şaşırtılarak,katil veya katillerin kaçması sağlandı.Tanıklar olayda birden fazla kişinin olduğunu söylemesine rağmen,polis tek kişi üstünde durarak,48 saat sonra resmini yayınlayark çok geç davranmış,katilin kaçmasına göz yummuştur.

Esas acı olanı ise,barbarlığın son halkası muhafazakar,yobazların '' oh oldu '' diyerek sosyal medya aracılığıyla sevinmeleri,öldürülen insanları bir kere daha öldürmüş,kemiklerini sızlatmış yakınlarına ve insanlığa derin acılar yaşatmıştır.

* * * *

YENİ YILINIZ KUTLU OLSUN,SERSALA WE PİROZ BE 2017, ՇՆՈՐՀԱՒՈՐ ՆՈՐ ՏԱՐԻ

EL KONULAN MEZAR TAŞI İLE YIKILAN ANIT MEZAR

Bir daha mezar yıkımlarının yaşanmaması ve artık bu son istirahatgahında rahat uyuması için,Dersim'de inşa edilen Pembelik barajında suyun altında bırakılan yaşam alanları,kutsal değerler Dersim halkının özverili çalışmaları sonucu kendi mezarları ile Armenak Bakırcıyan'ın mezarının da kurtarılarak daha yüksek bir alana,Ermeni soykırımının 100.yılında inşa edilmiş,törenle açılışı yapılmıştı.Ermeni aynı zamanda devrimci olmaktan kaynaklı mezarı şimdiye kadar çeşitli defalar saldırıya uğramış,yıkımlar geçirmiştir.Ama her seferinde,düşmana inat yoldaşları ve halk sahip lenmiş tekrar inşa etmiştir.Dileğimiz ve arzumuz artık bu son olur demiştik ama yanılmışız.

Türkiye devrimci hareketinde mezarı bu kadar saldırıya uğramış başka bir olaya şimdiye kadar rastlanılmadı.Resminin ve isminin ermenice yazılı olduğu mezar taşına önceden el konuldu.Dersim halkının ve Armenak'ın mezarının olduğu abide yıkıldı.Bu zulüm,bu topraklardan unutturulmak istenen,varlığına dahi tahammül edemeyen,mezar taşları,semboller,kutsal değerler,kin ve nefret ile dolu faşizmin ölülerimizden ve mezarlarımızdan korkunun ifadesidir.

Siyasetçilerin,aydınların,gazetecilerin,akademisyenlerin her konuşanın,düşünenin muhalif kimliği ile sosyalistlerin,devrimcilerin tutuklanıp cezaevlerine atıldığı,HDP binalarının ateşe verildiği cezaevlerinin tıka-basa dolu olduğu olağanüstü bir dönemden geçiyoruz.

 Tek kişi diktatörlüğünün hüküm sürdüğü ülkemizde artık hukuk ve üstünlüğünden,demokrasiden ahlak ve değerlerin ayaklar altına alındığı,şehit mezarlıkların dozerlerle yıkıldığı,islami-faşizmin bütün insanlık dışı uygulamalarına artık tanık olmaktayız.

Sözcü gazetesinin muhabirlerinden saygı Öztürk'ün ''Türkiye'de Ermeni terörist için anıt mezar diktiler '' başlıklı haberinden sonra Tunceli Valiliği'nin Armenak Bakırcıyan'ın Anıt Mezarı'nın yıkılmasına karar verildi.Yandaş medyanın ve kalemlerinden kan akan uşak basın mensuplarının,tetikçilerinin bugünlerde istemedikleri kişileri veya kurumları hedef göstermelerine artık sıkça rastlamaktayız.

1915 Ermeni soykırımı 100.yılı anmalarında ,Dersim halkının özverili çalışması ile 2015 yılında inşa edilen Anıt Mezar,yurt dışında yaşayan ırkçı,milliyetçi,faşist gurubun Anıt Mezar'ı hedef göstermesiyle başladı.Aralarında Ülkücülerin,sözde sivil toplum örgütleri,Azerbeycan'dan yazarlar,siyasetçiler,Talat paşa komitesinin elemanlarının oluşturduğu emekli askerlerin girişimiyle,Dersim valiliğine yapılan yıkılma çağrısı karşılık bulunca,valilik kararıyla yıkıldı.

Anıt Mezar'ın yıkılmasını da ''doğu ve güney doğu Anadolu'daki müslümanlara '', '' Azerbeycan'da Karabağ'da Ermeni'ler tarafından öldürülen Türklere '', ''öldürülen Türk diplomatlara '' adıyoruz diye açıklamalarda bulunarak '' bu hepimizin başarısıdır '' denilmiştir.Gazete aynı zamanda Ermeni ulusal kahramanı olan Enternasyonal devrimci,aslen Amerikalı olan Monte Melkonyan'ın resmini basarak hedef göstermiştir.

1991 yılında Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra,ayrılarak Bağımsızlığını ilan eden Ermenistan'a,Karabağ parlamentosu karar alıp bağlanmak istemiş,yüzde yüz Ermeni'lerden oluşan topraklarda başlayan savaşta ilkin düzenli ordusu olmayan Ermenistan'ın direnişi bölgesel gurupların,direniş komitelerinin savaşmaları ile olanaksızlıklar içerisinde olan,arkasında Türk işgalci güçlerinin desteği ile savaşan Azerbeycan ordusuna karşı savaşı kazanmasını bilmiştir.

Bu savaşta öne çıkan iki halk önderlerinden olan Monte Melkonyan ile Leonid Azdgaldyan savaşın gidişatını değiştiren savaşçılardır.Bu yüzden ulusal kahramanlar olarak anılmaktadırlar.TSK'nın Azerbeycan ordusuna askeri,siyasi,lojistik ve eğitim alanında her türlü desteği sağlarken,Karabağ savaşında Türkiye'den getirilen ülkücüler de savaşa katılmışlardır.Ama her türlü desteğe rağmen savaşı kaybetmişlerdir.Enternasyonal devrimci,Amerikan vatandaşı olan Monte'nin ve bir bilim adamı,fizikçi olan Leonid'in mücadeleleri düşman cephesinde onarılmaz yaralar açmıştır.Bu yüzden bu insanlar hedef tahtasına konulmuştur.

Halk tarafından sevilen adeta tapılan önderler,1915 Ermeni soykırımında ölüme çaresiz mahkum olan halk gibi değil savaşarak,direnişler örgütleyerek Van'da,Muş'da,Sasun'da,Diyarbakır'da,Bitlis' de..İttihat ve Terakki çetelerine karşı savaşan Ermeni halkının değerli evlatları,kahramanları olan Antranik Ozanyan'ların,Serop Paşa'ların Ağpür Serop'la rın,Sultanahmet'te idam edilen devrimciler Paramaz'ların direniş ve mücadelelerini,anılarını bugün devam ettiren önderler olmuşlardır.Bu yüzden hedef olmuşlar karalama kampanyalarının merkezinde gösterilmişlerdir.

Yurt dışında,ülkede birleşen Azeri-Türk faşist çetelerinin kirli emellerinin bir ve aynı olduğu bellidir.İki devlet,Tek millet şeklinde sloganlaşan,Kafkasya'ya hakim olmak,ardından Enver Paşa'nın ülküsü olan Türk cumhuriyetlerine açılma politikası Karabağ savaşında yenilgiye uğramıştır.Aynı zihniyet bugün Suriye'de devam eden savaşta ortaya çıkmıştır.BM tarfından tanınan meşru bir devleti içeriden yıkmak ve parçalamak,müslüman bir iktidar yerine getirmek için aynı Türk çeteleri, İŞİD ile birlikte Suriye'de savaş yürütmektedir.Başka milletlerin topraklarında her daim gözü olan işgal ederek ele geçirmeye çalışan Türk devleti,Kıbrıs'ta başarılı olmuştur.Ama başka yerlerde heveslerine ulaşamamışlardır.

1915 DEVAM EDİYOR...

100.yılında dikilen tüm mazlumların,soykırıma uğramış tüm halkların,uçurumlardan atılan,dipsiz kuyularda öldürülen,Munzur'da,Fırat'ta,Kemah boğazında sulara atılan isimleri ve mezar taşları olmayan bu insanlar adına dikilen bu anıt mezar Türkiye'de bir ilk olma özelliğini taşımaktaydı. Antranik Paşa'dan,Paramaz'lara sonradan Armenak Bakırcıyan'a gelene kadar kan revan haline getirilen Anadolu topraklarında Gomidasın çığlığının, adının, anıtlarda 100 yıl geçmiş olsa dahi bu topraklarda yaşatılmasına tahammül edemedikleri için yıktılar.

Hiç bir zaman Ermeni halkının değerlerini kabul etmeyen,bunu elinden gelen her fırsatta yok etmeye çalışan,kiliseleri,tarihi dokusunu,mezarları yıkan..bu ülkede hiç bir ize tahammülü yoktur.Hiç bir yazı,resim ve sembole kutsal değerlere izin vermemiş yok etmiştir.Anıt mezar için yaptırılan üzerinde Ermenice, ԱՐՄԵՆԱԿ ԲԱՔՐԶՅԱՆ 1953-1980 yazılı mezar taşına dahi mezarına inşa edilmeden el konulmuş engellenmiştir.Bu derin korku ve tahammülsüzlük,anıtlardan,cenazelerimizden korkunun ifadesidir.Kutsal değerlerimize saldırı,inkar ve red politikalarının sonucudur.

2015, Ermeni soykırımının 100.yılı olması dolayısıyla önemli bir tarihi süreçti.Türk devleti yeni bir yüzyılın başında işlediği insanlık suçunun telafisi için özür dileyerek,dünyaya dağılmış olan ermenilerin acısını hafifletebilirdi.Ama bu dahi yapılmadı.Özür dileyerek,demokratikleşmenin ilk adımı atılmış,diaspora ile ilişkilerin yeniden düzenlenmesi için bir vesile olabilirdi.Ama olmadı.Henüz yapısal değişikliklerin zemininin oluşmadığını,siyasal yapının köklü değişikliklere ihtiyacı olduğu ortaya çıktı.

2015,halen Tek devlet,Tek millet,Tek dil,Tek bayrak olan resmi zihniyetin Türkiye'de yaşayan herkes Türk'tür şeklinde kendini gösteren anlayış Ermeni'lerden özür dileme bir yana,Kürt'leri çökert-mek,dize getirmek ve yok etmek planının devreye sokulduğu,uzun bir dönem Kürt sorununun çözümü için yapılan görüşmelerde ,Erdoğan tarafından ''masanın devrildiği '' yıllardır.1915'de Ermeniler için '' yabancı devletlerle işbirliğ yaptılar '',1938'de Dersim soykırımında '' devlete isyan ettiler '',2016'da Kürt'ler için ''barikat ve hendek kazdılar '' diyerek,katliam ve soykırımları yalanlarla gerekçelendirmeye çalıştılar.

Erdoğan'ın başkan olabilmesi için,Kürtler oyalanarak zaman kazanma planı uygulanırken bazı aydınlarımız, buna inanmışlar bedelini bugün cezaevlerinde tutuklanarak ödemektedir.Krala biat eden Kürt'ler ile televizyonlar kuruldu,sonunda iflas eden Alevi açılımları oluşturuldu,hiç bir yaptırımı olmayan ve görevlendirilen akil adamlar ile toplumla dalga geçilmeye başlandı.

Toplumdaki ana sorunların kaynağı olan Ermeni sorunu ile yüzleşme ölçüt olacaktı.Özür ve yüzleşme olmadığı için samimiyet testinden sınıfta kalındı.Demokratikleşmenin önü kapatıldı.Kürt'leri imha ve yok etme politikaları devreye sokuldu.6 milyon oyu ile seçilmiş milletvekiller tutuklandı.Politika yapamaz halde linç kampanyaları ile karşı karşıya kaldılar.Evler yıkıldı.İnsanlar göçe zorlandı.Mezarlıklar hale yıkılıyor,şehitliklerde taş üstünde taş kalmadı,insan cesetleri arabalara bağlanarak çekiliyor.Bu vahşet tablosunun sorumlusu Erdoğan'dır.

Devletin ermeni düşmanlığı artık resmi ağızlardan hiç eksik olmamış her dönem sıkça kullanılır olmuştur.Erdoğan '' benim için çok daha çirkin söyleyenler oldu,Ermeni dediler '',daha dün Numan Kurtuluş '' bizim için bağımsızlık gavura ''gavur'' diyerek karşısına dikilebilmektir '' sözleriyle tepki alınca yanlış anlaşıldığını söyledi.Meral Akşener ırkçısının bakanlığı döneminde söylediği nefret söylemi '' ermeni dölü '' ise hala unutulmadı.Eskiden Ermeni ve yahudi'lerin ticaret merkezi olarak yoğunlukta olduğu Eminönü bölgesine İstanbul müftüsünün Yeni camiinin tanıtımında söylediği skandal sözler '' o bölge pis bir yahudi ve hristiyan mahallesiydi '' açıkça ermeni düşmanlığıdır.

2015,Nisan ayında İmralı'da müzakere masasının devrilmesiyle arkasından kürt illerinde başlayan yıkım ve katliamlar Ermeni, Boğos Nubar Paşa'nın sözleri ile bugün ispatlanmış oldu. ''Bize yapılanlar yarın siz kürtlerin de başına gelecektir.Sözümü unutma siz de sıranızı bekleyeceksiniz ''dedi.Kürt halkının haklı ve meşru davasında uluslararası alanda kabul edilen,Türkiye'nin de kabul ettiği bütün sözleşmeler rafa kaldırıldı.

Sivil yerleşim alanlarının yıkılması,bombalanması,sivillerin topluca yakılarak öldürülmesi,gerillaların savaşta kimyasal gazlarla öldürülmeleri,yaşlı,bebek,kadın ayırımı yapılmadan hedef seçilip öldürülmesi,İŞİD-El Nusra gibi çeteleri militarist güç olarak kullanılması hele hele son zamanlarda artan kutsal olarak görülen,savaşta dahi dokunulmayacak mezarlıkların,şehitliklerin parçalanmaları asla kabul görülmeyecek suçlardır.Bu uygulamalar savaş suçu sayılmaktadır.

* * * *

Bu topraklar üzerinde silinmek istenen ve unutturulmaya çalışılan tarih istediği kadar yokedilmeye çalışılsa da Aliboğazı'nda Orhan'lar,Kobane direnişinde Paramaz'lar olarak devam ediyor..Armenak'ın mücadelesi ve anıları hiç unutulmayacak sonsuza dek yaşayacaktır.

 

ERMENİ DEVRİMCİLER

Teslim olmayacağız!

Sanatçısına ,yazarına,siyasetçisine,aydınına düşman bir devlet yeryüzünde hangisidir denildiğinde,kuşkusuz ilk akla gelen TC devleti olacaktır..Bu düşmanlık ve zulüm 1915 ile başlamış artarak bu güne gelmiştir.Kendinden olmayanı ayrı düşüneni hiç tereddütsüz öldürmüştür.Bir gece evlerinden alınan müzikolog olan Gomidas Vartabed,Özgürlük Savaşımı gazetesi yazarı Nerses Papazyan,mizah dergisi yazarı Krikor Torosyan,Emek gazetesi yazarı Sarkis Parseğyan,Vatanın sesi yazarı Levon Larents...gibi sayıları yüzlere varan basın emekçileri ölüm yolculuklarında dağbaşlarında vahşice öldürülenlerden sadece bazılarıdır.

15 Temmuz'da düzenlenen ve bugün komplo olduğu yavaş yavaş ortaya çıkan darbe girişiminin ardından,başlatılan cadı avında gazeteci,yazar,akademisyen,sanatçılar yani tüm muhalif kesim üstünde estirilen terörle tutuklanmış cezaevinde bulunmaktadır.150'ye yakın gazetecinin tutuklu bulunduğu Türkiye dünya sıralamasında ilk yeri almaktadır.Aradan yüz yıl geçmesine rağmen

özünden,intikamcı,ırkçı,tekçi yapısından hiç bir şey kaybetmeyen ceberrut devletin aynı uygulamalarına bugün de tanık olmaktayız.Hukuk devleti iddiasında olanlar gece vakti meclisten geçirdikleri ''torba yasaları'' ile HDP eşbaşkanları Figen Yüksekdağ,ile Selahattin Demirbaş'ın evlerinin kapılarını kırarak tutuklamışlardır.İlerlemiş yaşlarına rağmen,hasta olan Aslı Erdoğan,Necmiye Alpayların durumu da onlardan farklı değildir.Gazeteci İnan Kızılkaya,Zana (Bilir) Kaya,Zeynel Abidin Zehra Doğan,Hülya Karakaya ..ların akıbeti de aynı Ermeni dostlarından farklı olmamışlardır.

Avrupa Birliği kapısında üye olmak için sırasını bekleyen Türkiye'nin tüm bu olanlardan haberi yokmuşçasına,Erdoğan'ın ''sen kim oluyorsun'' diye kafa tutuması anlaşılır gibi değildir.Hak ve özgürlükler, düşünce ve ifade özgürlüğü Avrupa'nın ''olmazsa'' olmazları arasındadır.Her yıl geleneksel olarak düzenlenen Uluslararası Yazarlar Birliği,PEN'in dünyanın değişik ülkelerinde tutuklu yazar ve gazeteciler için yapılan çağrılarda Türkiye'de tutuklu bulunan Aslı Erdoğan'a dikkat çekildi.Aynı zamanda PEN üyesi olan Aslı Erdoğan,Özgür Gündem danışma kurulu üyesidir.Hastalığı nedeniyle felç olma durumu ile karşı karşıyadır.

Yeni kurulan 1923 Cumhuriyet Türkiye'sinde ölümler durmamış aksine daha da hız kazanmıştır.Talat-Enver-Cemal üçlüsünün yerini Atatürk-İnönü-Bayar üçlüsü almış aydınlar yazarlar bu dönnemde de ağır hapis cezaları,yasaklar ve ölüm olayları ile karşı karşıya kalmış tarihi vakalarla doludur.Topluma mal olmuş yazar,şaiir Sabahattin Ali muhalif kimliği ile bilinen bir yazardı.Bunun için çeşitli defalar cezaevlerinde kaldı.Her defasında tutuklanmaktansa yurt dışına gitmeye karar verince,devletin ajanları tarfından yakalanıp kafası taşla ezilerek infaz edildi.Halen bugün mezar yeri belli değil,olayın failleri halen ''meçhullar''.Eserleri aradan uzun bir zaman geçmiş olsa dahi halk tarafından halen anılmaktadır.Bugün türkülere çevirilen şiirlerini Leylim Ley,Geçmiyor Günler Geçmiyor,Mapushane Türküsü'nü Sinop,Paşakapısı,Konya cezaevlerinde yattığı sırada kaleme almıştır.

Sosyalist kimliği ve muhalif yazar-şaiir Nazım Hikmet hayatının büyük bölümünü hapishane ve sürgünlerde geçiren dünyaca tanınmış yazarlarımızdandır.Baskılardan en çok etkilenen Nazım Hikmet,Türk edebiyat tarihinde kitapları elliden fazla ülkede çevirisi yapılmış,ama malesef yurdunu terkederek kaçmak zorunda bırakılmış,sürgünde hayatını yurt özlemi içerisinde kaybetmiştir.12 yılını cezaevlerinde geçirmiş,en ağır cezayı vatandaşlıktan çıkartılarak verilmiştir.Ama o yılmamış türkülere konu olan şiirlerini cezaevlerinde kaleme almıştır.Nazım Hikmet'e bunlar reva görülmüştür.Yine o şiirleri kalemi ile düşmana inat düşüncelerini aktarmış gönüllerdeki yerini almıştır.Dediği gibi...'' Mesele esir düşmekte değil teslim olmamakta bütün mesele '' demiştir.

Orhan Kemal,Yaşar Kemal,Ahmet Arif,Ruhi Su,Musa Anter,Enver Gökçe,Ahmet Kaya,Yılmaz Güney...gibi dünyaca tanınmış yazar,sanatçı ve düşünürlerimizden cezaevine girmemiş,mahkum olmayanı yoktur.Hepsinin de akıbeti 1915'teki aydınların durumundan farklı olmamıştır.Bu yüzden bizim ülkemizin şaiirlerinin eserleri romantik değil yaslı olmuştur.Ahmet Arif'in ilk ve tek şiir kitabının kaç baskı yaptığını kimse bilemez,sebebi bu olsa gerek.

1943 yılında Van'ın Özalp ilçesinde öldürülen 33 Kürt köylüsü ile 2013 ''Yeni Türkiye''sinde,Roboski'de yaşananlar aynıdır.Yine 34 Kürt köylüsü Devlet zulmü ile öldürülmüşlerdir.

Ahmet Arif bu katliamı dizelerinde şöyle dile getirmiştir ;

''Vurulmuşum dağların kuytuluk bir boğazında '',

Vakitlerden bir sabah namazında ,

Yatarım kanlı upuzun,

Vurulmuşum düşün gecelerden kara ''.... diyerek

Ahmet Kaya,Yılmaz Güney gibi dünyaca tanınmış sanatçılarımız,ülkemizde ise en gericisinden,en aykırı düşünenine kadar herkesin gönlüne taht kurmuş sevilen aydınlarımız maalesef devletin baskıları neticesinde yurt dışında ölmüşlerdir.Ancak bugün timsah gözyaşları dökerek onları anmak gayreti içerisinde olmuşlardır.Ancak onların ölülerini sahiplenirler,yoksa yaşadığı zaman onlar en ağır suçlamalarla zan altında bırakılmışlardı.Bu yüzden Devlet için ''en iyi aydın ölü aydın'''dır.

ASLI ERDOĞAN ONURUMUZDUR !

 50 yıl önce ile 50 yıl sonrasında toplumun yüz akı aydınlarımızın akıbeti hiç değişmemiş olduğu gibi devam etmektedir.Göz altı,ağır cezalar,sürgün,ölüm tehditi artık günlük yaşantımızın bir parçası olmuştur.OHAL ilan edildikten sonra KHK ile idare edilmeye başlayan,Erdoğan islam-faşizmi toplumun en ileri kesiminin sesini kısmak,teslim almak olmazsa en ağır cezalara çarptırmak olmuştur.Aslı Erdoğan'lar,Necmiye Alpay'lar,Sevan Nişanyan'lar,Kızılkaya'lar,İnan'lar...bu zulmun en son halkası olmuştur.Can Dündar'ın gazetesinde Erdoğan'ın İŞİD terör örgütüne yardım malzemeleri adı altında silah sevkiyatını yazması sonrasında yaşananlar hepimizin hatırındadır.Silahlı saldırıya uğramış,cezaevine atılmış en son yurt dışına çıkmakta karar kılmıştır.Bu haberin önemli olmasının sebebi ileriki zamanda Erdoğan'ın uluslararası mahkemede yargılanmasına sebep olacak haber değeri taşımasındandır.Türkiye'nın yargılanmasına sebep olacaktır.

KHK ile kapatılan basın ve yayın organlarına girişilen saldırıların başında Özgür Gündem gazetesi gelmektedir.Bu saldırılar ne ilk'dir ne de son olacaktır.Kurulduğu ilk günden bu yana hedef tahtasına konan Özgür Gündem gazetesi,birçok defa bombalı saldırıların hedefi oldu.Çalışanların çoğu faili meçhul cinayetlerine kurban gitti.Yazarları tutuklandı.Ağır cezalar ile karşı karşıya kaldılar.Çeşitli defalar kapatılmış olsa da yayın hayatına Kürt halkının sesi olmaya devam etti.Gerçekleri,karanlık noktaları,yandaş medyanın kirli propagandalarına rağmen gazetecilik görev ve sorumluluklarını,tereddütsüz,korkmadan,susmadan yerine getiren gazete olma özelliğini taşıyor.Bunun için hedef seçildi.

Özgür Gündem Gazetesi genel yayın danışma kurulu üyesi olan Aslı Erdoğan'ın tutuklanma gerekçesi olan ''örgüt üyeliği'' ile ''devletin bütünlüğünü bozmaktan'' suçlamalarına kaynaklık eden yazıları Sur,Cizire,Şırnak,Nusaybin ilçelerinde halka karşı girişilen katliam ve savaş suçlarını dile getirmiş olmasıdır.Zaten bir gazetenin ve gazetecinin de görevi budur.Devletin işlediği suçları hele hele bu zor dönemde yazmak,ancak gerçek gazetecilerin işidir.PEN kulübü üyesi de olan Aslı Erdoğan'ın kitapları romanları,dünyada çeşitli dillere çevrilmiş,dünyaca tanınmış yazarımızdır.Cezaevi koşullarından kaynaklı sağlık nedeniyle felç kalma durumu ile karşı karşıyadır.Savunmak hepimizin,insanım diyen herkesin görevleri arasındadır.

Bilim ve insanlık düşmanı islami çevrelerin,yandaş,satılmış saray kalemşörlerin hiç bir zaman erişemeyeceği bilimsel çalışmalarda da bulunan Aslı Erdoğan'ın asıl mesleği bilgisayar mühendisliğidir.İsviçre'de bulunan tüm dünyadan bilim insanlarının çalışmalar yaptığı CERN'de Türkiye'den katılmıştır.Fakat toplumsal sorunlar,Kürt sorunu karşısında tarafsız kalınamayacağı için yazıları ile elini taşın altına koymuştur.

Dilbilimci,yazar çevirmen olan Necmiye Alpay cezaevleri ile yeni tanışmamıştır.12 Eylül Askeri Faşist darbesinde de aynı şekilde tutuklanmış Mamak askeri cezaevinde 3 yıl kalmıştır.Demokrasi özgürlük ve insan hakları için ödenmesi gereken bedel neyse Barış'ı savunarak ödemektedir.Fakat diğer yanda kaçak sarayda bir korku imparatorluğu kurmaya çalışan Erdoğan basın yayın organları ile televizyonları karartarak muhalifleri susturarak sadece kendisi ve ailesinin güvenliğini garanti altına almak istiyor.

Her akşam sadece toplumu yalan va yanlışgerçek dışı yorum ve analizleri ile kanal kanal dolaşan araştırmacı-yazar görünümünde olan cambazların da görevi bilgi kirliliği yaratmaktır.Sahte diplomalı bir cumhurbaşkanını savunmak,İŞİDE giden silahları,müslümanlara gıda yardımı diye yutturmak,seçimle iş başına gelen miletvekillerini ihbar etmet,tutuklanmalarını istemek...gibi kirli görev üstlenmişlerdir.Meslektaşları binlercesi ,işsizlik ordusuna katılırken,tutuklanırken bu yalakaların maaşları milyonlara varmaktadır.Boğazlarda villalarda oturan gazeteciler ordusuna dahil olmuş lardır.Nagehan Alçı'lar,Hilal Kaplan'lar,devşirme Kürt'ler Mehmet Metiner'ler,Şamil Tayyar'lar Alişan'lar... gün gelecek devran dönecek,Erdoğan'la birlikte sizin de sonunuz gelecek.

Em hamu Kurd'ın! Em hamu Hadep'in!

On beş yıldan bu yana iktidarda bulunan AKP'nin yeni hedefi Erdoğan'ı Türkiye'nin yeni kralı, yeni başkanı yapmaktır. AKP, bugüne varana kadar hedeflerine adım adım ilerlerken aydınların, yazarların, ilericilerin, askeri vesayete karşı olanların da desteğini alırken insanları kandırabilmiştir. Ama öbür tarafta onu çok iyi tanıyan yol arkadaşları, kurmayları terk etmiş ve tek başına kalmıştır.

Türkiye'nin önünde duran en önemli, en acil sorunlarından Kürt sorunu karşısında da ilkin inkar etmeyerek ''Kürt sorunu benim de sorunumdur'' diyerek çözümden yana tavır alsa da hiçbir adım atmamıştır. Çözüm süreci için yapılan görüşmelerde “benim siyasi hayatıma da mal olsa devam edecektir” dediğinde, amaç sadece senelerce süren, hiçbir sonuç çıkmayan görüşmelerle oyalamak, zaman kazanmak, başkan olduktan sonra ''öldürücü darbeyi'' vurmaktır. İstediğini alamayan Erdoğan ''çözüm sürecini buzdolabına kaldırdık''diyerek görüşmeleri koparmıştır.

Erdoğan’dan geri kalmayan düşük profilli başbakan Binali Yıldırım da aynı açıklamalara devam etmiş''çözüm mözüm yok o fırsatı kaçırdılar'' diyerek, Kürdistan’da yıkım, katliam, vahşet politikalarını uygulamaya koymuştur. Kürtlere diz çöktürmede başarılı olamayınca 1 milyona yakın insan tehcir edildi. Kürtler yeni bir soykırım ile karşı karşıya bırakıldı.10 milletvekili bunu için tutuklandı. On binlerce partili cezaevine atıldı, parti binaları kapatıldı.

Düzen partilerinin hepsinin mutabakat içerisinde oldukları konuların başında Kürtlerin imha ve yok edilmesi olmuştur. MHP’nin başı ile Erdoğan'ın seçimlerden önce ve sonra gizlice görüşüp, AKP'nin uygulamak istedikleri politikalara yeşil ışık yaktığı, önerileri ile Erdoğan'ın koltuk değneği olduğunu göstermiştir. Bunun karşılığında Erdoğan’dan, parti içi muhalefetin kongre taleplerini yasal yollardan engellemiştir.

CHP Erdoğan'a karşı görünüyor olsa da bugünkü ortamın hazırlanmasında pay sahibidir. Yenikapı ruhuna alet olmuş, sınır ötesi operasyonlarda teskereye yeşil ışık yakmış, dokunulmazlıkların kaldırılmasını onaylayarak, HDP’lilerin tutuklanacağı görülmesine rağmen dur dememiştir. Parlamentoda ''Evet'' oyları ile AKP'ye hizmet etmiştir. Eğer ''Red'' oyu kullanılmış olsaydı, Erdoğan’ın planları boşa çıkacaktı. ''Evet'' oyları ile her zaman gelenekçi milli cephede, olan CHP'nin bu tavrını Genelkurmaybaşkanı H. Akar'ın, Kılıçdaroğlu'nu ikna etmesiyle olmuştur.

REİS = FÜHRER

Erdoğan'ın kendisine model olarak Almanya'da Hitler rejimini örnek olarak gösteriyor olması, İslami çevrelerde yandaş yazar ve düşünürlerin Erdoğan'ı Abdülhamit Han'la karşılaştırırken O'na benzetmeleri boşuna değildir. Faşizmin en koyusunun yaşandığı Almanya'da A. Hitler'e nasıl ki ''FÜHRER'' denilmişse bizde de Erdoğan'a boşuna ''REİS'' denilmemiştir. Erdoğan, Hitler'i kendisine örnek alırken Hitler Almanyası için ''üniter sistemde başkanlık baktığımızda var, Hitler Almanya'sına baktığınızda da bunu görürsünüz'' diyerek Hitler sistemini, Hitler'i kendine örnek almıştır. Yani bir anlamda ''fikri neyse, zikri de o olmuştur''. Hitler de başbakanlıkla, cumhurbaşkanlığını birleştirerek “başkanlık'' sistemini kurarak hayata geçirmiş, tek adam olarak, diktatörlüğünü yasal zemine oturtturmuştur. Arkasından gelen komplolarla Naziler tarafından düzenlenen Reichhstag yangını bahane edilerek komünistler parlamentodan atılmış, işgal ve yağma ile dünya savaşına gidilmiş, milyonlarca insanın ölümüne sebep olunmuştur.

Bugün ülkemizde yaşananlar Hitler Almanya'sına tıpa tıp bezemektedir. Komplo, yalan, gerçek dışı suçlamalarla HDP susturulmak ve tasfiye edilmek istenmektedir. Tıkanan parlamento, yolsuzluk, savaş suçlusu bir yapılanma ve buna karşı tek başına barış,özgürlük ve temel hakları savunan HDP’nin dik duruşu REİS'i çılgına çevirmiştir. Engel olarak görülen HDP'nin operasyonlarla tutuklanmaları öngörülmüştür.

Abdülhamit Han'a benzetilen Erdoğan'ın birçok yanları elbette ki uyuşmaktadır. Kaçak Saray yetmiyormuş gibi, kendisine Abdülhamit Han'ın İstanbul'da bulunan Yıldız sarayını restore ettiren, altın varaklarla donatan Erdoğan'ın kral olma hevesleri boşuna değildir. Ermeni soykırımının ilk denemesini krallığı döneminde yapan Abdülhamit Sasun, Zeytun, Adana, Bitlis, Sivas ... ve Kumkapı katliamları ile bilinmektedir. Ermeni Patrikhanesi kayıtlarına göre üç yüz bin Ermeni'nin ölümünden sorumludur. Bu yüzden ''kızıl sultan'' olarak anılmaktadır.

Aynı bugün yaşanılan bütün katliam, komplo, entrika ve saray darbelerinin hazırlandığı, kanlı planların tezgahlandığı Erdoğan'ın sarayı ile Yıldız sarayı birbirine çok benzemektedir. Abdülhamit Han da aynı şekilde muhalifleri tutuklamış, basını susturmuş, iç hesaplaşmanın kanla sonuçlandığı ağır bir dönem yaşanmıştır. Sonuçta İttihat ve Terakki'ciler darbe ile Abdülhamid Han'ı devirmiş sürgüne göndermişlerdir. Erdoğan'ın da akıbetinin Abdülhamid gibi olmayacağının garantisini kimse veremez.

SENİ BAŞKAN YAPTIRMAYACAĞIZ!

HDP Eşbaşkanları S. Demirtaş ve F. Yüksekdağ ile 10 milletvekilinin tutuklanmasının, HDP’nin Meclisten tasfiyesine gerek görülen çıkış S. Demirtaş'ın 7 Haziran seçimlerinden önce parlamentoda yaptığı tarihe geçen kısa ve özlü konuşmasında saklıdır. ''Sayın Erdoğan HDP var oldukça, HDP'liler bu topraklarda nefes aldığı müddetçe sen başkan olamayacaksın'' , ''Sayın Erdoğan seni başkan yaptırmayacağız, seni başkan yaptırmayacağız, seni başkan yaptırmayacağız'' diyerek gerçek muhalefet partisinin HDP olduğunu ispatladı. HDP ile AKP başkanlık konusunda anlaştı deyip HDP'yi zan altında bırakanlara ağızlarının payını vermiş oldu.

7 Haziran seçimlerinden güçlenerek çıkan 80 milletvekili ile meclisin üçüncü partisi durumuna gelen HDP'nin yükselişini başta AKP olmak üzere, devleti tedirgin eder duruma geldi. Her gün birkaç kadının öldürüldüğü, Erdoğan’ın kadınları hiçe sayan anlayışının aksine, aynı zamanda bir kadın hareketi olan HDP, seçim bildirgesinin ilk bölümünü kadınlara ayırdı. ''Özgürlük, eşitlik için kadınlar kazanacak''sloganı ile bir ilki gerçekleştirdi. Komşuları ile iyi ilişkiler içerisinde olmayı hedefleyen Ermenistan'a uygulanan ekonomik ambargonun kaldırılmasını isteyen, sınırların açılmasını savunan asgari ücretin yükseltilmesinden yana olan, köylülere sunulan destek ... programları ile şimdiye kadar mecliste olmayan en ileri program olarak kendini gösterdi. Bu yüzden devlet tedirgin oldu.

Her seferinde ''millet karar verecek'' dediği seçimlerde aldığı yenilginin faturasını HDP ve destekçilerine saldırılar planlayarak sürdürdüler. Seçim konuşmalarında ''başka bir Türkiye mümkün'' diyerek her dinden, Türk, Kürt halklarının eşit, özgür ve barış içerisinde yaşam hakkını savunan HDP'liler hedef tahtasına konuldu.

ERDOĞAN ''BUNLAR DAHA İYİ GÜNLERİ!''

Başkanlık sisteminin yasallaşması tartışmaları devam ederken zaten şimdiden Erdoğan ''tek adam diktatörlüğüne'' çoktan geçti bile. Toplum artık şimdiden ''Reis'' e göre şekillendiriliyor, dizayn ediliyor duruma geldi. Yenilen pehlivanın güreşe doymadığı gibi, 7 Haziran seçimlerinden altı ay daha geçmeden, Bahçeli ile gizlice anlaşarak seçimlerin yeniden yapılması startı verildi. Hedef HDP'nin baraj altında bırakılması, IŞİD’in HDP'ye saldırılarını örgütleyip seçim çalışmalarını amaç engellemek olmuştur. Ama bunda da başarılı olamadılar. Suruç, Ankara, Reyhanlı katliamları TC tarafından halka karşı girişilen en barbar katliamlar serisi olarak tarihe geçmiş oldu. Katliamları Erdoğan'ın sadece ''başkan'' olabilmesi için yapılan insanlığa karşı işlenen seri cinayetler zinciridir. Bugünkü yargılamalarda olay aydınlanmış, AKP ve Erdoğan'ın tarihin önünde mutlaka hesap vereceği günler beklemektedir.

Suruç'ta ESP gençlik kollarının bulunduğu miting alanında patlatılan bombalar, 34 öğrenci gencin ölümü ile sonuçlanan saldırılarda ''eğer 400 milletvekili verseydiniz'' bunlar yaşanmayacaktı diyerek, halkı tehdit edip, rehin alma ve korku ortamı oluşturdu. Kürt siyasetçilerin tutuklanması, parlamentodan tasfiyesi için yaptığı konuşmada dokunulmazlıkların kaldırılmasını talep ederken ''bunlar daha iyi günleri'' diyerek gelecek tutuklamaların sinyalini verdi.

FETÖ BAHANE, HEDEF KÜRTLER!

15 Temmuz başarısız darbe girişiminden sonra başlatılan cadı avında her ne kadar FETÖ'cüler hedef alınmış, tutuklamalar yapılmış olsa da esas hedef aydın, yazar, ilerici, sol muhalif kimlikler ile Kürt'ler oldu. İktidar dalaşını kaybeden Fettullah Gülen'in düşleri Erdoğan tarafından gerçekleştirildiği artık bugün gün gibi ortadadır. Gericilik, yobazlık çağdışı iki mahlûkun buluştuğu ortak noktasıdır. Altan kardeşler, Aslı Erdoğan, Necmiye Alpay'ların tutuklanmaları, Can Dündar-Erdem Gül'ün tutuklanması, bütün muhalif tv ve radyoların kapatılması, Cumhuriyet gazetesinin yönetici ve yazarlarının tutuklanması, Gültan Kışanak, Fırat Anlı'nın yani seçilmişlerin yerine kayyum atanması sıranın HDP'lilere geleceğini işaret ediyordu.

FETÖ operasyonlarında ölen veyahut yaralanan İslamcı-cihatçı kesimler için devletin bütün olanaklarını ve imkânlarını sonuna kadar açan Erdoğan, bu insanları en yüksek miktardan maaşa bağladı. Emekli etti. Ama Türkiye ve dünya tarihine en acı maden ocağı ölümleri olarak geçen Soma faciasında ölen 301 madenci için, acılı aileler için bu davranışı sergilemedi. Üstüne üstlük ''bunlar olağan şeylerdir'' , ''fıtratında var'' diyerek, görmezlikten geldi. Yürüyüş ve protesto gösterisi yapan acılı insanlara hakarette bulunmuş, korumaları insanları tekmelemişlerdir. Henüz bu günler unutulmadı.

4 Kasım gecesi eş zamanlı olarak yapılan operasyonlarda, altı milyona yakın oy almış HDP temsilcisi 10 milletvekili, kanunsuz ve haydutça tutuklandı. Ortadoğu’daki gelişmeler, Kuzey ve Güney Kürdistan’daki Kürt ulusal dirilişi, milletvekillerin tutuklanmasını, on binlercesinin hapse atılmasını tetiklemiştir.

El-Bab, Menbiç, Musul, Halep ile İŞİD'in kalbi Rakka operasyonlarında artık sonu gelmiş olan Türkiye destekli çeteler yenildikçe, ellerindeki toprakları kaybettikçe Erdoğan onlardan çok tedirgin olmuş ve panik havasına girmiştir. Uluslararası koalisyondan çıkarılan, hiçbir operasyona dahil edilmeyen TC artık yalnızlaşmış ve tecrit olmuştur. Buna karşılık ''bizim de b ve c planlarımız '' var diyen Erdoğan'ın IŞİD' i korumak ve kollamaktan başka ne planı olabilir ki? Askeri, lojistik destek ile kaos ortamının devamını içerdeki iktidarını sürdürmek için isteyen Erdoğan'ın savaşın devam etmesinden başka ne planı olabilir ki?

Yalan ile dış politika yürütmeyi meslek haline getiren iç kamuoyunda kaybedilen prestij ve güven için ''Fırat’ın batısına müsaade etmeyiz'', ''biz de operasyonlarda varız'', ''bizden yardım istediler'', ''Menbiç'den YPG çekilecek'', ''ABD ile anlaştık'' yalanlarına artık kendileri de inanmıyorlar. Bunun verdiği dışlanmışlık TC'yi saldırganlaştırıyor. Acısını içerde muhalifler ile Kürtlerden çıkarıyor. Demokratik Suriye Ordusu'nun emin adımlarla özgürleştirdiği toprak parçası çoğaldıkça, o kadar da Kürtler linç edilmekle karşı karşıya kalmışlardır.

ÇÖZÜM GEZİ RUHUDUR!

Eşbaşkanları ve milletvekillerinin tutuklanmalarına gerekçe olarak gösterilen ''savcılığa gelip ifade vermediler'', söyleminin gerçekle hiçbir alakası yoktur. Kimsenin yargıya güvenmediği, yargının siyasallaştığı, her şeyin Erdoğan'ın iki dudağının arasında olduğu bir ülkede yargıdan bahsedilemez. 17/25 Aralık, Türkiye’nin en büyük yolsuzluk operasyonlarında ortaya çıkan ''oğlum evdeki paraları sıfırla'' tapeleri ortaya çıkınca, savcının çağrılarını reddetmiş, ifade vermemişti. Aynı şekilde 'MİT Müsteşarı için de “oraya gitmemelidir” demişti. Kendisinin güvenmediği için gitmediği yargıya, başkalarının gitmesini salık veriyor. Bu açıkça çifte standarttır.

Artık Musul, Rakka, Halep ... operasyonları ile IŞİD'in sonu gelmiş, son çırpınışlarıdır. Herkesin beklediği Amerikan seçimlerinden zaferle çıkan Trump'un Müslüman örgütlerine karşı tavrı şimdiden Erdoğan ve çeteleri rahatsız etmiştir. İlk ziyaret olarak Mısır olarak düşünülmesi de boşuna değildir. Erdoğan’ın savunduğu Müslüman Kardeşler Örgütü'nün beyin takımının İstanbul’da ağırlanması, Erdoğan’ın şimdiye kadar IŞİD'e vermiş olduğu destek, milyonlarca insanın ölümünden sorumlu tutularak yargılanacağı günler pek uzak değildir. Türkiye destekli ÖSO, Ahrur-uş Şam, Sultan Murat Tugayları (MİT tarafından inşa edilmiştir)'nın IŞİD'den hiçbir farkı yoktur.

Şimdiden operasyonların sonu yaklaştıkça kaçıp kurtulanların yeri önceden olduğu gibi şimdi de Türkiye’dir, Erdoğan’dır. Devleti ele geçiren hiçbir muhalefete de asla yer vermeyecek olan, Kanun Hükmündeki Kararnameler ile idare edecek ''reis''in en büyük destekçiler ise kaçıp gelen, cihatçı çetelerdir. Erdoğan Türkiye’nin, Suriyelileşmesinden sadece kendi güvenliği için çekinmeyecektir. Alternatif çözüm yolu kitleleri Yenikapı ruhu ile siyasi çıkarlarına alet eden İslamcı faşist anlayış değil, herkesin hak ve özgürlüklerini savunan Gezi ruhu tek çıkar yol olarak önümüzde durmaktadır

Unutmayalım, ''En karanlık gece bile sona erer ve güneş tekrar doğar '' (Victor Hugo)                                     

AKP iktidarı ile erdoğan patlamaya hazır volkanın üstünde! Garbis Ağparik ile Reportaj (3cu bölüm)

*-Devlet ne zaman bir çıkmaz içine girerse, hemen sorumlu olarak Ermeni'leri göstermeyi alışkanlık haline getirdi. Son başarısız darbe girişiminin sorumlusu olan Fetullah Gülen'in “öz be öz Ermeni'dir. F. Gülen'in köyü Ermeni köyüdür, kökeni Ermeni'dir, bizzat büyük dedeleri Erzurum'da Türk'lere yapılan soykırımda aktif görev almıştır” gibi saçma sapan şeylerle Ermeni düşmanlığı körükleniyor. Ermeni düşmanlığı ile kin ve nefretin sebebi nedir ?

Bu sorunun yanıtı bir yanıyla, yukarıda sorulara verdiğim ayrıntılı açıklamanın içinde bulunmaktadır. Burada şunu ekleyebilirim: İttihatçıların, Kemalistlerin ve onların izinden yürüyen İslami-faşist kliğin Ermeniler başta gelmek üzere diğer ezilen ve kıyıma uğratılan halklara karşı propagandasının en önemli ve hatta demirbaş sayılabilecek öğesi şudur: Egemen konumda bulunmalarına, bir orduya ve devlet aygıtına sahip olmalarına rağmen Osmanlı-Türk gericileri kendilerini hep masum ve kurban, onların zulüm ve boyunduruğuna karşı çıkan ve kendi siyasal ve toplumsal hakları için ayağa kalkan ezilen halkları ise hep zalim ve saldırgan saymışlardır! Burjuva ve gerici Türk tarihçileri ve politikacılarının yazdıkları ve söyledikleri hep bu türden yakınmalarla doludur. Onlar Osmanlı-Türk gericiliğine karşı yapılan tüm direnişleri, “dış güçlerin komploları ve onlara alet olan şu ya da bu ezilen halkın kendilerini arkadan vurması” olarak tanımlama gibi akla ziyan bir geleneği inat ve ısrarla sürdürmektedirler. Ermenileri özel kılan onların, 19. yüzyılın ikinci yarısından bu yana; Osmanlı-Türk gericiliğinin vahşet ve saldırganlığına hedef olan halkların başında yer almaları, son derece barışçı bir halk olmalarına rağmen bir dizi kıyımın ardından gelen bir jenoside hedef olmaları, binlerce yıldır yaşadıkları yurtlarından kovulmaları ve maddi zenginliklerinin büyük ölçekli bir yağma ve gasba konu olmasıdır vb.

Yüzleşme ve özeleştiri ve hatta tartışma geleneği olmayan bir bireyin olsun, bir toplumun olsun, böylesi büyük bir suçun manevi yüküyle yaşaması ve yaşananları unutması, ancak onu rasyonalize etmesi ve meşrulaştırmasıyla olanaklıdır. Dolayısıyla jenosit suçunun sorumluluğu alınlarına silinmez bir kara leke gibi sinmiş olan Türk gericilerinin kurbanlarını suçlama alışkanlıklarının aslında, kendi kollektif vicdanlarını rahatlatmanın çarpık ve irrasyonel bir yolu olduğu söylenebilir.

Fethullah Gülen'i Ermeni kökenli göstermek suretiyle Ermeni düşmanlığını kaşımaya gelince... Öcalan'ın bu konuda AKP gericilerininkine paralel bir tutum takındığını, hatta onlara bir çeşit öncülük yaptığını söyleyebiliriz. O, 23 Şubat 2013'de BDP heyetiyle yaptığı görüşmede, Erdoğan kliğinin ve havuz medyasının şimdilerde bütün gücüyle yaymakta olduğu şu zırvaları dile getirecekti:

“Cemaatin merkezi ABD’dir. Benim buraya alınmamla birlikte Fethullah da ABD’ye alındı. Bir yazar (yazarın adını hatırlayamadı) ‘Fethullah Gülen, Nur hareketine sızdı’ diyor. ‘Kesin bilmiyorum, Kemalistlerin sızması’ diyor. Nur hareketini inceleyin, Saidi Nursi eski Nurs köyündendir. Eski bir Ermeni köyüdür. Teşkilatı Mahsusa’ya girdi, sonradan Mustafa Kemal ile takıştı. Fethullah Gülen ABD’de yaşıyor. 120 devlette okul açmış, para nereden. Florida kontrgerillanın eski merkezidir, Türkeş ve Latin Amerika’daki kontrgerilla, orada yetiştirildi. Yeni merkez ise Utah’tadır. Emre Uslu vs. orada eğitildi.” (“İşte Öcalan ve BDP heyetinin görüşme tutanakları”, Sol Portal, 23 Şubat 2013)

Bu tarihten yaklaşık bir yıl sonra, herhangi bir lider değil, KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Bese Hozat bir açıklama yapacaktı. Öcalan'ın izinden yürüyen Hozat burada, 9 Ocak 2013'de Paris'te üç kadın PKK militanının öldürülmesinden “İsrail, Ermeni ve Rum lobileri”ni sorumlu tutacaktı. Hozat, çok büyük olasılıkla Fransız istihbaratının göz yummasıyla MİT tarafından gerçekleştirilen bu cinayetlerin birinci yıldönümünde yaptığı açıklamada şöyle diyecekti:

“İsrail lobisi, yine milliyetçi Ermeni ve Rum lobileri paralel birer devlettir. Paralel devletlerin birbiriyle ortaklaştığı ciddi bir çıkar ilişkisi vardır. Paralel devletlerin resmi bir hukukları,

anayasaları yoktur. Görünürde resmiyete kavuşmuş bir orduları da yoktur ama resmi olandan daha güçlü ve örgütlü bir güce sahiptirler. Özel harp dairesi ve JİTEM gibi güçler paralel devletin vurucu güçleridir, şimdi buna resmi kimlikli emniyet, polis ve yargı güçleri de eklenmiştir. Bunların bağlı kaldıkları hiçbir hukuk ve kural yoktur. Tüm savaş kurallarını kendileri belirleyip uyguluyorlar, kimseye de bir hesap vermiyorlar. Paralel devletin korkunçluğu esas burada ortaya çıkıyor. Paralel devlet Gladyo devletidir, NATO destekli cemaatin ve lobilerin illegal devlet örgütlenmesidir.” (“Paralel devlet 9 Ocak komplosunun içindedir”, Firatnews.com, 8 Ocak 2014)

Açıklaması PKK/ KCK'yı bağlayan Hozat, üç kadın PKK militanının katillerinin ya da bu cinayetleri düzenleyenlerin, paralel devlet konumunda olduğunu ileri sürdüğü “İsrail lobisi, yine milliyetçi Ermeni ve Rum lobileri” olduğunu söylüyor. Ama tıpkı Öcalan gibi o da bu savını kanıtlamak için herhangi bir veri sunmuyor. Yani o, sözünü ettiği lobilerin varlığı, kendi aralarındaki ilişkileri, nasıl ve niçin ortak eylem yaptıkları ve Sakine Cansız ile iki arkadaşını nasıl ve niçin ve hangi amaçla öldürdükleri vb. hakkında herhangi bir şey söylemiyor. Nurettin Demirtaş'ın -yukarda değindiğim- fantastik öykülerinin bir başka versiyonu olan bu öykü ve böylesi bir yargısız infaz, ancak kör bir Yahudi, Rum ve Ermeni düşmanlığıyla açıklanabilir.

*-Osmanlı hayalleri ile yayılma ve işgal hareketlerinde bulunan Erdoğan'ın Cerablusu işgal etmesinin arkasında yatan gerçekler nelerdir ?

Yukarda da kısmen değinmiş olduğum gibi, Erdoğan kliğinin Suriye macerasının, hem ülke içindeki gelişmelerle ve hem de bölgemizdeki gelişmelerle doğrudan ve dolaylı bağlantıları vardır. AKP gericiliğinin kabaca 2011'de Libya'yı hedef alan AB-ABD saldırısından itibaren, o zamana kadar izlediği görece barışçı ve ihtiyatlı dış politikayı bir yana bıraktığını ve yeni Osmanlıcı ve yayılmacı bir çizgiyi benimsediği biliniyor. Bu maceracı politika; başta Suriye halkı ve devletinin direnişi başta gelmek üzere bir dizi nedene bağlı olarak iflasla sonuçlandı. Ancak pek çok analistin bir türlü anlayamadığı bir nokta var: Ortadoğu ülkelerinin tümünde AKP'ne yakın Müslüman Kardeşler türünden ya da daha radikal İslami iktidarlar kurulması asla, bu ülkelerin Türkiye'nin hegemonyasını kabul edeceği anlamına gelmiyordu ve gelemezdi de. Yüzyıllar boyunca, Türkiye'nin mirasçısı olduğu Osmanlı'nın egemenliği altında ezilmiş olan ve uluslaşma süreçleri bu tarihsel geçmişin eleştirisi ve reddi üzerine kurulu olan bu ülkelerin, yeniden Türk gericilerinin boyunduruğu altına gireceğini, hatta bunu beklediklerini düşünmek tam bir saçmalıktı. Dahası; bölge ülkelerinden kaynaklanan böylesi bir itirazın olmaması hâlinde bile öndegelen emperyalist devletler Türkiye'nin Ortadoğu'da bugünkünden daha ya da çok daha güçlü bir konuma gelmesine asla rıza göstermezlerdi. Dolayısıyla, yeni Osmanlıcılık denen proje Türkiye açısından başından itibaren, hiçbir geçerliliği ve gerçekçiliği olmayan bir düşten ibaretti.

Ancak bunun böyle olması, ABD'nin Ortadoğu ülkelerini parçalamayı, küçük birimlere bölmeyi, zayıflatmayı, bu bölgedeki değişik devlet ve devletçikler ve mezhepler ve milliyetler arasında çatışma ve savaşları kışkırtmayı amaçlayan Büyük Ortadoğu Projesinin de bir düş olduğu anlamına gelmiyordu. Ortadoğu'ya ilişkin politikalarının temel hedefi İsrail'in “güvenliğini” sağlamak olan ABD-AB emperyalistlerinin bu hedeflerine ulaşmak için ayrı ayrı ve birarada kullandıkları değişik taktiksel araçlar vardı ve olmaya da devam ediyor. Bunlar esas olarak;

a) bölge ülkelerini birbirleriyle savaştırma yoluyla güçsüzleştirme,

b) doğrudan ABD-NATO saldırısıyla zayıflatma,

c) El Kaide gibi İslami terör gruplarını besleme ve destekleme ve

d) İsrail'in bölge ülkelerine doğrudan ya da dolaylı saldırıları biçiminde özetlenebilir. Birincisine, 1980-88 yılları arasında yaşanan İran-Irak savaşını, ikincisine ABD ve ortaklarının 1991'de ve 2003'de Irak'a ve 2011'de Libya'ya saldırılarını, üçüncüsüne Suriye, Irak ve Yemen'de El Kaide türü terörist grupların eylemlerini ve dördüncüsüne de İsrail'in değişik zamanlarda Gazze'yi yoğun bir biçimde bombalamasını, 2006'da Güney Lübnan'a karşı giriştiği saldırıyı ve Suriye'deki çatışmalara dolaylı olarak ve yer  yer de doğrudan katılmasını örnek gösterebiliriz.

Ortadoğu'da yaşanan, bölge halkına çok büyük acılar getiren ve esas olarak ABD kaynaklı bu işgal, çatışma ve terör eylemlerinin ve Afganistan, Irak, Libya, Suriye, Yemen gibi ülkelerin istikrarsız hale getirilmelerinin en başta AB ülkelerine bir yansıması olacaktı. Bu yansımanın öğeleri; bu ülkelerdeki yerleşik Müslüman göçmenlerin genç kuşaklarının radikal ve hatta terörist İslami akımların etkilerine açık hale gelmesi, bunların bir bölümünün Batı Avrupa'yı vuran terör eylemlerine başvurmaları ve Avrupa'ya yoğun ve önü alınması olanaksız gözüken bir mülteci akınıdır. Son bir iki yıldır ABD ve AB emperyalistlerinin, o zamana kadar destekledikleri IŞİD ve benzer cihatçı örgütleri belli ölçülerde hedef alıyormuş gibi davrandıklarını görüyoruz. Ancak bu gelişmenin temel bir politika değişikliğine yol açacağı söylenemez. Söylenemez; çünkü İslami terörizm ABD'nin bir yandan Ortadoğu'daki devletleri zayıflatmak, parçalamak suretiyle İsrail'in “güvenliğini” sağlaması ve bir yandan da onun Rusya ve Çin gibi yükselen emperyalist rakiplerini kuşatması ve sıkıştırması için başvurduğu temel bir araçtır. Tabii bu terörizm bir yandan da, ABD'nde ve Batı Avrupa'da işçi sınıfının ve diğer yoksul katmanların kazanılmış hak ve mevzilerini geri almanın, İslamofobyayı kışkırtarak işçi sınıfının saflarını bölmenin ve burjuva demokrasisinden faşizme geçişin ortamını yaratmanın bir aracı işlevini görmektedir.

Türkiye'yi yöneten ya da yönettiğini sanan Erdoğan kliğinin, başta IŞİD ve El Nusra Cephesi gelmek üzere Suriye ve Irak'taki İslami terör gruplarına her türlü desteği vermesi işte ABD'nin bu Ortadoğu ve dünya ölçeğindeki hedefleriyle uyum içindedir. Türk gericilerinin ABD'ne karşı bağımsızlık gösterileri yapmaları, ABD egemen sınıfları içindeki farklılıklara oynamaları, ABD ile Rusya arasındaki anlaşmazlıkları kullanarak ve Rusya ile ilişkilerini geliştirerek manevra alanlarını genişletmeye çalışmaları da, onların ABD-NATO yanlısı konumunda esasa ilişkin bir değişiklik olduğunu ya da olacağını göstermez.

Başında AKP'nin bulunduğu Türk gericiliğinin, bir Suriye macerasına atılması, hatta bunu bir Irak macerasını izleme olasılığının ortaya çıkması, ABD ile İsrail'in stratejik gündemine hizmet eden Erdoğan kliğinin kendi gereksinimleriyle de yakından ilişkilidir. Ortadoğu'daki durum ve güç ilişkileri ve Türkiye'nin ekonomik kırılganlığı, şu anda hâlâ güçlü gözükmesine rağmen, önüne çıkan ve kendisine biat etmeyen herkesi hedef alan Erdoğan kliğinin durumunun hiç de sağlam olmadığını gösteriyor. Son derece saldırgan iç politikaları ve sınırsız ihtirasları nedeniyle, Türkiye toplumunun sadece ezilen sınıf ve katmanlarının, Kürt ve Alevi emekçilerinin ve yaşam tarzlarına kabaca karıştığı büyük kentlerin iyi eğitim almış çevrelerinin ve aydınların büyük çoğunluğunun değil, dıştaladığı ve hatta -elkoymalar yoluyla- mülksüzleştirdiği büyük ve orta burjuva katmanlarının, tasfiye operasyonlarına maruz bıraktığı sivil ve askerî bürokratların, polislerin, yargı mensuplarının, öğretmen ve akademisyenlerin ve hatta iktidardan dışlanan ya da yeterince pay almadığına inanan gerici İslami çevrelerin, ulusalcıların vb. öfke ve hoşnutsuzluğunu üzerinde toplayan AKP iktidarının siyasal ömrünün uzun olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Türkiye toplumunun hemen hemen bütün sınıf ve katmanlarını cendereye sokmaya çalışan ve çoktandır bir aile ya da hanedan rejimi/ bir ahbap çavuş kapitalizmi görüntüsü vermeye başlayan İslami-faşist diktatörlük bu sıkışıklığı; daha fazla yalan, daha fazla dezenformasyon, daha fazla baskı ve terör, daha fazla savaş ve daha fazla İslamizasyonla aşmaya çalışıyor. Bu rejim çok güçlü olduğu için değil; kitlesel bir devrimci muhalefet olmadığı, Kürt ulusal hareketi, adı üstünde ulusal bir hareket olduğu ve daha çok kendi, ulusal gündemine kilitlendiği ve ülkede ciddiye alınabilecek bir burjuva muhalefeti olmadığı için hâlâ yıkılamamış ya da geriletilememiştir.

*-1923 yılında kurulan Cumhuriyet Türkiye'sinde resmi ideoloji Kemalizm olurken, “Yeni Türkiye” diye belirtilen, hedef olarak 2023 gösterilen Türkiye'de, hızla İslamlaşan bir düzen değişikliği ile “İslam cumhuriyeti”ne doğru geçiş sözkonusudur, bu mümkün mü, ilk halifenin de Erdoğan olması sözkonusu, paradigma değişiyor mu, uluslararası dengeler buna müsaade eder mi? Yoksa Erdoğan'ın üzeri çizildi mi ?

Erdoğan ve ortaklarının kafasında, Cumhuriyet tarihi boyunca tanık olduğumuzdan hayli, hatta çok farklı bir rejim modeli olduğunun altı çizilmeli. Onlar 1908'den ya da 1923'ten bu yana yaşanan süreci “100 yıllık parantez” olarak niteliyor ve 2023'e kadar Türkiye'nin bir “İslam cumhuriyeti” hâline geleceğini ileri sürüyorlardı ve sürmeye devam ediyorlar. Onyıllardır II. Abdülhamit'i Mustafa Kemal'e alternatif bir siyasal figür olarak yüceltmiş olan İslami gericilerimizin kafasında ötedenberi bir Osmanlı'ya dönüş özlemi olmuştur. Başında Erdoğan'ın bulunduğu AKP gericilerinin bu İslami restorasyon hayalini devraldıkları, ama onu İslamın daha da radikal, hatta Vahhabiliğe yakın bir yorumuyla “yenilediklerini” söyleyebiliriz. 33 yıl süren II. Abdülhamit dönemi (1876-1909) ise tüm durgunluğuna, sansürcü ve statükocu niteliğine rağmen böylesi bir İslami yorumla hiç de bağdaşmayan özellikler taşıyordu.

Türkiye, II. Mahmut döneminden (1808-1839) başlamak üzere uzun bir ıslahat (=reform) ve Batılılaşma sürecinden geçmiştir. Tüm tutucu, ikircimli, zigzaglı niteliğine, son derece yavaş ve sancılı karakterine, ezilen sınıf ve katmanların yaşam koşullarında gözle görülür bir değişiklik yaratmamasına ve özellikle Hristiyan halkları hedef olan “etnik arındırma” operasyonlarına rağmen Türkiye bu 200 yılı aşkın süre içinde gerçekleşen reformlar sayesinde, Osmanlı'nın ortaçağlara özgü durağan ve yarı-feodal maddi yaşam koşulları ve zihniyetinden yavaş yavaş uzaklaşmıştır. Zaten Osmanlı devletinin yöneticileri de 19. yüzyıl koşullarında, artık bambaşka bir dünyada yaşadıklarını ve Fatih Sultan Mehmet ya da Kanuni Sultan Süleyman günlerinin görkemli ortamına geri dönüşün olanaksız olduğunu hissediyor, reform ve Batılılaşma doğrultusunda herhangi bir adım atılmaması hâlinde, Devlet-i Âli Osman'ın çok daha kısa bir sürede çökeceğini berrak bir tarzda olmasa da anlıyorlardı. Bunu kendilerine öğreten herşeyden önce Osmanlı ordusunun, Avrupa ve Çarlık Rusyası orduları karşısında 18. yüzyıl boyunca ardı ardına uğradığı yenilgilerdi. Askerî reform ve ordunun çağdaşlaştırılması doğrultusunda atılan adımlarla başlayan bu reform ve Batılılaşma, elbette salt bu alana hapsedilemezdi. 19. yüzyıl koşullarında, tutucu ve gerici Osmanlı sadrazamları eliyle sürdürülen bu yenileşme adımlarının Türkiye'nin bellibaşlı kapitalist devletlere mali köleliğine ve ülkenin yarı sömürgeleşmesine yol açması da kaçınılmazdı. Ama, içinde bulunulan çağın özelliklerini iyi kötü kavramış bir devrimci önderliğe sahip bir köylü ve halk hareketinin olmadığı koşullarda başka bir seçenek te yoktu.

21. yüzyıl koşullarında Erdoğan ve ortaklarının Türkiye'yi ne 19. yüzyıl Türkiyesi'nin koşullarına geri döndürmesi olanaklıdır ve ne de onu Suudi Arabistan benzeri bir ülkeye dönüştürmesi. “Yüzyıllık parantezi” kapattığını, yani Türkiye'yi 1908 ya da 1923 öncesine götüreceklerini ilan eden AKP yöneticileri, o dönemin Osmanlı devletinin bir “hasta adam” sayıldığını, sürekli toprak yitirdiğini, ekonomisinin Avrupa mali sermayesinin denetimindeki bir kurum olan Düyun-u Umumiye İdaresi (=Genel Borçlar Yönetimi) tarafından yönetildiğini, ordusunun döküldüğünü, bürokrasisinin çürümüş olduğunu, yapılan atılımlara rağmen eğitim sisteminin çağdaşlıktan uzak ve dinsel nitelikli olduğunu vb. unutmakla kalmıyorlar. Onlar böylesi bir geriye dönüş çabasının günümüz Türkiyesini her bakımdan daha fazla gerileteceğini, onu bilim, teknoloji, eğitim, sanat, kültür alanlarında daha da geri bir konuma savuracağını, Türkiye'nin fay hatlarını daha da gereceğini ve her bakımdan daha fazla zayıflatacağı ülkeyi bir iç çatışma, bölünme ve parçalanma riskiyle karşı karşıya bırakacağını anlamıyor ya da anlamazdan geliyorlar.

Batılı emperyalistlerin Erdoğan'a yönelik ikiyüzlü eleştiri, hatta suçlamalarının ise fazla bir değeri yoktur. Büyük olasılıkla onlar; yıpranmış, toplumda pek çok grubu ve çevreyi küstürmüş ve kendisine düşman etmiş, ülke ekonomisini batma noktasına getirmiş olan Erdoğan'ın dış desteğe daha fazla bağımlı hale geldiğini ve kendilerinin daha çok işine yarayacağını düşünüyorlar. Daha da önemlisi onlar; tüm afrası tafrasına rağmen, izlediği aptalca politikalar sayesinde Türk devletini bir dizi açıdan zayıflatan ve hatta onu bir dağılma ve parçalanma sürecine sokan Erdoğan'ın işbaşında kalmasının, kendilerinin ve İsrail'in yararına olduğunu düşünüyor olabilirler. Dolayısıyla bu bay ve bayanların Erdoğan'ın üzerini çizmeleri için öyle ivedi bir neden yok. Suudi Arabistan ve Katar da içinde olmak üzere hiçbir İslam ülkesinin ve hiçbir bellibaşlı emperyalist devletin tanımayacağı bir hilafet makamını yeniden canlandırma türünden birtakım adımlar atmayı düşünecek kadar aptal iseler Erdoğan ve ortakları bir kez daha avuçlarını yalayacaklardır.

Adalet Partisi'nin öndegelen isimlerinden ve Demirel hükümetlerinin dışişleri bakanlığını yapmış olan İhsan Sabri Çağlayangil, 1976'da İsmail Cem'e verdiği mülakatta, bugün bile kendisine devrimci, hatta Marksist diyen pek çok insanın kavrayamadığı bir gerçeği şöyle dile getiriyordu:

“Bakınız İsmail Cem Bey, Amerika şuna aldırmaz: Bir memlekette demokratik idare olmuş, şoven idare olmuş, faşist idare olmuş, ona hiç bakmaz.

“Amerika o memleketin kendisine ne derece tâbi olduğuna, kendi politikasına ne dereceye kadar satelit (uydu) hâline gelebileceğine bakar.

“Amerika, bir Albaylar Cuntası ile Yunanistan'da istediğini yaptırabiliyorsa, Albaylar Cuntası Yunanistan için biçilmiş kaftandır. Amerika eğer bir Nihat Erim hükümeti ile haşhaşı menettirebilecekse, Türkiye'nin lâyık olduğu idare tarzı Nihat Erim hükümetidir.” (İsmail Cem, Tarih Açısından 12 Mart, s. 299)

*-12 Eylül Askeri faşist Diktatörlüğünü geride bırakarak başta Kürt ulusuna soykırıma varan uygulamalar ile aydın yazar, basın mensupları, öğrencileri hapse dolduran, muhalif tv radyoları kapatan, en ufak hak ihlallerini kanla bastıran, seçimle işbaşına gelen belediyelere kayyum atayan, cumhuriyet tarihinin en barbar ve zalim iktidarına karşı başta bugün komünistler, devrimciler ilericilerin karşı karşıya bulundukları sorumluluklar nelerdir? Halk'ın bu Erdoğan belasından kurtulması için acil görev ve sorumlulukları nelerdir ?

Türkiye ve Kuzey Kürdistan halklarının baş düşmanı olan İslami-faşist diktatörlüğün, hâlihazırda uygulamakta olduğu sansür, baskı ve terör politikalarını daha da yoğunlaştırması, hatta yakın gelecekte kitlesel kıyımlara girişmesi ve “cumhuriyet tarihinin en barbar ve zalim iktidarı” sıfatını hak etmesi olasılığı da vardır elbet. Ancak bugünkü haliyle İslami-faşist diktatörlüğü, “cumhuriyet tarihinin en barbar ve zalim iktidarı” olarak nitelemeyi, hatta bu iktidarın, -en azından şimdilik- “12 Eylül Askeri faşist Diktatörlüğünü geride bırak”tığını söylemek gerçekçi değil. 1925'de Şeyh Sait isyanının, 1930'da Ağrı isyanının bastırılması ve 1937-38'de gerçekleştirilen Dersim tertelesi sırasında onbinlerce insanın öldürüldüğünü, 1920'lerin ikinci yarısında ve 1930'larda Kürt halkının siyasal önderlerinin ve burjuva muhalefet figürlerinin mahkemeden başka herşeye benzeyen İstiklal Mahkemelerinde savunma ve temyiz hakkı olmaksızın nasıl yargılandığını, 1980 askeri darbesinin ardından içine girilen dönemde yüzbinlerce insanın gözaltına alındığını ve işkenceden geçirildiğini, gene 1980'lerde bir Diyarbakır Cezaevi cehennemi yaşandığını, 1980'lerin ikinci yarısı ve 1990'larda Kürt ulusal hareketini ezme operasyonları sırasında onbinlerce Kürt savaşçısı ve sivilinin öldürüldüğünü ve gözaltında kaybedildiğini, 4,000 dolayında köy ve mezranın zorla boşaltıldığını vb. unutamayız. Bu arada Kürt ulusunu hedef alan uygulamaları, “soykırıma benzer” biçiminde tanımlamayı doğru bulmadığımı belirtmem gerekir. Bu bağlamda devrimci örgütlerin, ajitasyon diliyle analiz dilini birbirine karıştırmamakla yükümlü olduklarını ve böyle yapılmaması hâlinde, ağır sonuçlara yol açabilecek taktiksel hatalar işleneceğini düşünüyorum.

Öte yandan, başında Erdoğan kliğinin bulunduğu İslami-faşist rejime karşı savaşım sözkonusu olduğunda dikkate alınması gereken bir dizi nokta var. Ülkedeki sınıfların ve diğer toplumsal katmanların objektif durumunu ve siyasal duruşunu ve bu faktörlerin değişim doğrultusunu hesaba katmayan bir yaklaşım, ister istemez hatalı taktiklerin benimsenmesine yol açacaktır. Lenin'in, devrimci öncünün bilinç düzeyiyle işçi ve emekçi yığınlarının bilinç düzeyini birbirine karıştırmamak gerektiği ve biz devrimciler için modası geçmiş, aşılmış şeylerin -çoğu zaman- kitleler tarafından öyle algılanmadığı biçimindeki uyarısı çok önemli olmaya devam ediyor. Herşeyden önce, Türkiye'nin Batısı ile Kuzey Kürdistan olarak adlandırdığımız bölümü arasında devrimin gelişme düzeyi açısından önemli bir eşitsizlik var. Bu ikincisinde ulusal hareketin önemli bir kitlesel dayanağı, yasal örgütsel araçları ve kurumları ve bir özsavunma olanağı var. Batıda ise tam tersine, AKP'nin sadece devlet düzeyinde tama yakın egemenliğinin yanısıra önemli ve belli ölçüde de örgütlü bir kitle tabanı var. Bu bakımdan HBHD'nin kuruluşunun, hem Batı'da ve hem de Türkiye Kürdistanı'nda benzer, hatta aynı taktiksel çizginin izlenmesi gerektiği biçiminde anlaşılmayacağını umuyorum. Önümüzdeki aylarda AKP devletinin; linç, provokasyon, hatta pogrom türü girişimlerine karşı haklı bir özsavunmanın giderek daha fazla gerekli olduğu ve olacağı söylenebilir; ancak herhâlde bu alana sıkışıp kalmak da kabul edilemez ve edilmemelidir. Devrimci grupların AKP'nin tabanında yer alan işçi ve emekçiler de içinde olmak üzere kitlelerin işsizliğe, yoksulluğa, yaşam pahalılığına olduğu gibi eğitimin dinselleştirilmesine, savaşa, doğal ve kültürel çevrenin yokedilmesine, sansüre, işten atmalara, yaşam tarzına karışmalara, insan haklarının çiğnenmesine, kadınları hedef alan zora, adaletsiz yargılamalara vb. karşı gelişecek olan direniş ve protestoları örgütlemeleri ve bunların içinde aktif olarak yer almaları çok önemli. Gezi direnişinin olumlu deneyiminden de yararlanarak, böylesi devrimci müdahalelerin kapsayıcı bir ruhla yapılması ve asla devrimci grupların bayrak yarışının alanı hâline getirilmemesi gerektiğini de ekleyebilirim.  

AKP iktidarının, daha önceki gerici ve faşist rejimlerden farklı olarak, bir bölümü silahlı ve militan bir kitle tabanına sahip olması Türkiye'de yeni ve klasik faşizmi anımsatan ve dikkate alınması gereken bir olgu. Bir başka faktör de, son yıllardaki kötü performans bir yana bırakılırsa AKP iktidarı döneminde hem ulusal gelirin ve hem de kişibaşına ulusal gelirin belli ölçülerde yükselmiş olmasıdır. Tabii bu “başarı”, Türkiye'nin dış borcunun hızla artması, kamu mallarının satılması ve gelir dağılımında artan bir eşitsizlikle elele gitmiş ve bir ölçüde Batı'dan ve Körfez'den Türkiye'ye sermaye ve sıcak para akışı sayesinde sağlanmıştır. Ne var ki, toplumun Kürt, Alevi ve laik olarak nitelendirilen katmanlarını düşman kategorisine koymuş, Gülen hareketini tasfiye gerekçesiyle büyük bir mağdurlar ordusu yaratmış ve kendisini önemli ölçüde izole etmiş olan İslami-faşist rejim; Türkiye ekonomisinin artık duvara dayandığı bugünkü koşullarda kendi tabanını bile “sadaka ekonomisi”yle idare edemez hale gelecektir ve gelmektedir. Buna; Suriye ve Irak'ta İslami terör gruplarını desteklemenin çok yönlü bedelleri, olan saygınlığı da yerlebir edilmiş olan Türk ordusunun bu iki ülkede giriştiği/ girişeceği operasyonların olası ağır sonuçları ve Erdoğan kliğinin devlete egemen olma sürecinde ordu başta gelmek üzere devlet kurumlarında yol açtığı hasar eklendiğinde AKP iktidarının patlamaya hazır bir volkanın üzerinde oturduğu söylenebilir.

*-Son olarak yazmakta olduğunuz bir kitaptan bahsettiniz. Konusu nedir? Okuyucularınıza buradan iletmek istediğiniz bir mesajınız var mı ?

Türkiye devrimci hareketinin en kıdemli kadrolarından biri ve son derece üretken bir siyasal kişilik olmasına rağmen Hikmet Kıvılcımlı'nın görüşleri sol ve devrimci çevrelerde çok az bilinir. 69 yıllık ömrünün 22 yılını cezaevlerinde geçirmiş olan Kıvılcımlı, Osmanlı ve Türkiye toplumunun gerçeklerini inceleme yolundaki çabası açısından benzersizdir. Vardığı sonuçların çoğuna katılmasam da Kıvılcımlı'nın bu yanının örnek alınması gerektiği kanısındayım. Bu kanıdayım; çünkü devrimci hareket, Marksizm-Leninizmin evrensel ilkeleriyle Türkiye'nin ve Kürdistan'ın özgül niteliklerini birleştirmeden ve bu bilgi temeli üzerinde bir devrimci strateji oluşturmadan hiçbir ciddi mesafe alamaz. Tabii bu söylediklerim, Kıvılcımlı'nın bir dizi açıdan anti-Marksist, revizyonist ve hatta Türk milliyetçisi bir konumda durduğu gerçeğiyle çelişmiyor.

Ben, genelde Kıvılcımlı'nın görüşleri ve özelde onun Osmanlı ve Türkiye tarihine ilişkin saptamalarını konu alan bu kitap çalışmasını hemen hemen dört yıldır sürdürüyordum. Bu yapıtta Kıvılcımlı'nın ünlü Tarih Tezi'ni tarihsel olguların ışığında ele aldıktan sonra onun bu Tez'den çıkardığı hatalı sonuçları Osmanlı ve Türkiye tarihinin değişik dönemleri bağlamında ele alıyor ve eleştiriyorum. Artık bitirmiş olduğum kitabım çok yakında yayımlanacak. Önümüzdeki haftalarda bu kitabın içeriğiyle ilgili bazı genel bilgileri facebook sayfamda paylaşmayı umuyorum.

Zaman ayırıp sorularıma cevap verdiğin için teşekkür ederim.(BİTTİ) 

Garbis Ağparik ile Reportaj (2ci bölüm)

30 Ekim 2014 MGK kararı;"Taş üstünde taş,baş üstünde baş"kalmıyacak

*-Ermeni olmanın zor olduğu, linç kampanyasına dönüştüğü, hakaret olarak algılandığı iyi ve örnek olan bir davranış da var. “Süryani, Ezidi ve Ermenilerden özür diliyorum” diyen Ahmet Türk ile TBMM'de “Ermeni soykırımı için özür dilensin” önerisi sunan Sebahat Tuncel'in çıkışı ileri ve tarihi bir adım değil midir ?

*-Ahmet Türk, Sebahat Tuncel, Akın Birdal gibi isimlerin Anadolu'nun Hristiyan halklarına karşı işlenen ağır suçlardan ötürü özür dilemeleri, tarihi bir adım olarak nitelenmese de ilke olarak elbette olumludur. Türk, DTP Genel Başkanıyken, 30 Aralık 2008’de Midyat’ta Süryani Kültür Derneği’ni ziyaret etmiş ve bu ziyaret sırasında yaptığı konuşmada,

“Tabii ki sancılı süreci Ermeni kardeşlerimiz, Süryani kardeşlerimiz yaşadı. Kürt kardeşlerimiz de bugün aynı ızdırabı çekiyor. Geçmişte Kürtleri diğer kardeşlerimize karşı kullanan bir mantığın olduğunu da unutmadan tarihi çok iyi araştırmak ve o tarihten dersler çıkarmak önemlidir. Belki bu zenginliklerin katledilmesinde bizim de Kürtlerin de parmağımız var. Bugün bir Ermeni ve Süryani kardeşimizi gördüğümüzde onlara bakarken de utanç duyuyoruz” demişti. Ancak, genel olarak özür dileme konusuna yaklaşımda dikkate alınması gereken bazı noktalar var. Bazı burjuva demokrat ve liberal aydınların Aralık 2008’de “Ermenilerden Özür Dileme” kampanyası başlatması ve Ahmet Türk'ün 30 Aralık 2008 gibi görece erken bir tarihte bu sözleri söylemiş olması, bu kampanya metninin çok yetersiz olmasına, Anadolu'nun Hristiyan halklarına karşı uygulanan tehciri ve jenosidi lanetlememiş olmasına rağmen O GÜNÜN KOŞULLARINDA, küçük de olsa ileriye doğru atılmış bir adımdı. Bu kampanyanın başını çeken aydınların Türk Genelkurmayının, gerici burjuva partilerinin ve şoven Türk medyasının linç girişimine hedef olmaları da bunu doğruluyordu. Ancak herhâlde hiç kimse, içeriği artık çoktan aşılmış olduğu bugün, benzer bir metnin olumlu bir nitelik taşıyacağını söyleyemez.

Ahmet Türk ile arkadaşlarının yaptığı ve halklar arasındaki çitleri zayıflatmaya ve güvensizlik duygularını azaltmaya hizmet eden böylesi açıklamaların gerçekten de tutarlı ve daha da ilerletici olmaları için,

a) bireyler ya da ikincil konumdaki örgütler değil, belirleyici konumdaki örgütler adına ve

b) içtenlikli bir eleştiri, özeleştiri ve yüzleşme ruhuyla ve tutarlı bir stratejik bakış açısıyla yapılması gerekirdi. Bunun böyle olmadığını biliyoruz. Nitekim, Öcalan ve PKK, Ahmet Türk ile arkadaşlarının açıklamalarının arkasında durmadığı gibi, bilinen Osmanlı-Türk gericiliği yanlısı tutumunu sürdürdüler. Dahası, legal Kürt partileri de yaptıkları başka açıklamalar ve aldıkları tavırlarla zaman zaman Ahmet Türk'ün 30 Aralık 2008 tarihli açıklamasının da gerisine düştüler. Örneğin 2008-2012 yılları arasında Midyat çevresinde oturan az sayıda Süryani ve onların Mor Gabriel manastırı gibi dinsel tapınakları, arazi gaspları da içinde olmak üzere bir dizi saldırıya hedef oldular. Devletin örtülü desteğiyle yapılan bu saldırıları gerçekleştirenlerin çoğu korucu kökenli Kürt toprak ağalarıydı. Yüksel Genç şu tanıklığı aktarıyordu:

“Sitere Ana, eli kolu ile Midyat'ı anlatıyor. Biz, Süryanilerin buralarda güvenli yaşayıp yaşamadığını sordukça, o çevreyi anlatıyor. Israrlı sorularımız karşısında dayanamayarak, 'Buralarda aşiret var, onlarsa Süryanileri bir de yoksulları eziyor' diyor. Eli ile tarlaları işaret ederek 'Hepsi onların, bizler onların xulamlarıyız' diyor. Süryanilerde ağalığın hiç olmadığını söyleyen Sitere Ana, şimdiki aşiret reisi ağaların aynı zamanda korucu olduğunu anlatıyor. Felemeze Cuma, Felemeze Aslan, Süleyman Çelebi, Abdullah Taş isimli ağaların isimlerini bir solukta sıralıyor. “Ağalardan bahsederken ferman zamanından korktuğunu anlatıyor. Fermanın ise gayrımüslimlerin geçmişte yaşadığı mezalime denk geldiğini daha sonra anlıyoruz... ” (“Tarihten kalan kent: Midyat”, Günlük Gazete, 4 Kasım 2009) Zaten PKK-KCK açısından resmi ve bağlayıcı bir nitelik taşıyan 20 Mart 2005 tarihli “Koma Ciwaken Kurdıstan Sözleşmesi” adlı belgede ise ne bu konuya değinilmektedir; ne de Süryanilerden, Alevilerden, Ezidilerden, Keldanilerden, Ermenilerden vb. söz edilmektedir.

Selahattin Demirtaş'ın. 17-25 Aralık hırsızlık ve soygun olayını mazur göstermeye çalışması bu sakat yaklaşımı doğrulayan bir başka örnektir. Demirtaş, “paralel yapı” kavramının patentinin kendilerine ait olduğunu ileri sürüyordu. Mete Çubukçu'nun aktardığına göre, “paralel yapı” kavramını ilk olarak Mart 2012'de Öcalan'ın kullandığını söyleyerek övünen HDP'nin önceli

BDP'nin (=Barış ve Demokrasi Partisi) Eş Genel Başkanı Demirtaş, Türk devletinin elinde tutsak olan Öcalan'ın bu konuya ilişkin benzer yaklaşımını şöyle özetlemişti:

“17 Aralık bir darbe girişimidir. Geri çekilme sırasında süreçle ilgili ‘yasa’ çıkarılması gerektiğini söylemiştim. Bunu Başbakanı korumak için değil sürecin selameti açısından önermiştim.” (“Demirtaş: Ateşe benzin dökmeyeceğiz”, T24, 13 Ocak 2014) Devletin denetimi altındaki Öcalan'a ve kendisini onun dediklerine uymakla yükümlü sayan Demirtaş'a göre, 17 Aralık 2013'te ortaya çıkan rüşvet, hırsızlık ve yolsuzluk olaylarının üzerine gitmek ve bunların hesabını sormak, ateşe benzin dökmek, yani ülkedeki silâhlı çatışmanın sürdürülmesinden yana olmak demekti!

Az-çok tutarlı bir ulusal kurtuluş hareketinin Türkiye sınırları içinde yaşayan ve 100 yıl önce Kürt aşiretlerinin başat rol oynadığı kıyımlara hedef olmuş ve şimdi bir avuç kalmış olan bu Hristiyan halkın bugün yaşamakta oldukları haksızlıklara karşı NET VE EYLEMLİ bir tutum alması gerekirdi. Tabii bir de yörenin Kürt halkını bu konuda aydınlatması ve onu, bu gerici politikalara alet olmaması için uyarması. Oysa Kürt ulusal hareketi ve onun çatısı altında yer alan örgütler ve onların yöneticileri bu konuda doğru dürüst bir açıklama bile yapmamışlardır. Bu bakımdan, sözü edilen özür dilemelerin içtenliği ve tutarlılığa konusunda ciddi şüphelerin olması son derece doğal. Zaten; Osmanlı ve Türk gericiliğinin kirli ve kanlı mirasına sahip çıkmak ile bu gericiliğin kurbanlarından biri olan Süryani halkına sahip çıkmayı kim, nasıl ve hangi yüzle bağdaştırmaya kalkabilir ki? Burada bir kez daha PKK'nın yapması gereken ve temel önem taşıyan seçimle karşı karşıya geliyoruz: KURBANDAN MI YANA OLUNACAK, YOKSA SALDIRGANDAN YANA MI TAVIR ALINACAK?

*-Erdoğan'ın başkan olabilmesi için 30 Ekim 2014 tarihinde tarihin en uzun 10,5 saat süren MGK toplantısında “taş üstünde taş, baş üstünde baş” kalmasın şeklinde konuşulan ve 2015 Temmuz ayından itibaren başlayan “çöktürme planı” uygulamaya konuldu. İller yıkıldı-yakıldı, tehcir edildi. Acaba Erdoğan'ın bu siyaseti görülmedi mi ?

*-Ben konuya Türkiye ve Kuzey Kürdistan devrimi açısından bakıldığında PKK'nın “hendek siyaseti” denen taktiğe geçmesinin hatalı olduğunu ve Türk burjuva devletine Kuzey Kürdistan'da saldırıya geçme ve Kürt halkına karşı daha kapsamlı suçlar işleme olanağı verdiğini düşünüyorum. Evet, R. T. Erdoğan sürdürdüğü sözde barışçı çözüm görüşmelerinin kendi kitle desteğini arttırmak bir yana azalttığını gördüğü, büyük ölçüde hizaya getirilmiş olan askerlerle arayı düzeltmeyi hesapladığı ve Kürt halkının Rojava'da önemli mevziler elde etmesinden rahatsız olduğu koşullarda bir bahane bulup masayı devirecekti zaten. Ancak PKK'nın, bir süredir yürüttüğü “yumuşak saldırı” politikasını bir yana bırakıp, “hendek siyaseti”nin sembolize ettiği meydan okuma tutumuna geçişi, devletin işini kolaylaştırdı. Oysa Kürt ulusal hareketinin 1980'lerde ve 1990'larda yürüttüğü haklı silâhlı direniş sonucunda elde ettiği bir dizi önemli mevzi vardı. O, bu mevzilere dayanarak ve Türk yöneticilerini değil, Türk halkını ve devrimci ve demokratik güçlerini muhatap alarak sürdüreceği siyasal sergileme çalışması, kitle eylemleri ve diğer yöntemlerle AKP gericiliğini izole edecek ve Türkiye'nin demokratikleşmesine katkıda bulunacak bir strateji benimseyebilirdi. Ama, legal Kürt partilerinin bu doğrultudaki çabalarına ve kendisinin zaman zaman yaptığı tersi yöndeki açıklamalarına rağmen PKK, ne R. T. Erdoğan Temmuz 2015'de Dolmabahçe Mutabakatını reddedene kadar böyle bir taktiksel çizgi benimsedi ve ne de, devletin IŞİD ile ortaklaşa kıyımlara giriştiği Temmuz 2015 sonrası dönemde. Şimdi bunun olası nedenleri üzerinde duralım.

PKK liderlerinin devletin “hendek siyaseti” böyle bir tepki vereceğini beklemiş olmalılar. O hâlde onlar acaba neden böyle bir taktiksel adım attılar? Bunu şöyle yorumlayabiliriz. Daha önceleri, Kürt ulusal hareketi içinde iki ana eğilim olduğunu yazmış, örneğin, 2006'da kaleme aldığım bir yazıda Öcalan'ın daha 1999'da İmralı cezaevi yönetimi aracılığıyla gönderdiği bir yazıda Türk egemen sınıflarını şöyle uyardığını belirtmiştim:

“Yapabileceğim, gücüm oranında özellikle PKK’den kaynaklanan amacı çoktan aşan ve çok büyük dış güce, kişiye çıkar aracı hâline gelen bu gidişe dur demektir... Devlet seviyesinde dış güçlerin bunu kullanmaları daha tehlikeli ve iş hızla o kulvara doğru da yuvarlanıyor...

“Umut ve beklentim mahkemeden sonra devletin -illa beni veya PKK’yi resmen muhatap kabul etsin demiyorum- uygun bir yöntemle gerçekten tüm sorunların kilidi hâline gelmiş bu silâhlı çatışmayı kalıcı olarak sona erdirmek için, duyarlı, bilimsel ve durumumuzu bütün boyutlarıyla gözönüne alan bir planlamayla gündemleştirmesi ve payıma düşen görevleri belirlemesidir. Şu

anda etkileme gücümüz sona erdirmeye uygundur. Uzun sürmesi kontrolü kaybettirebilir. Çünkü çok çıkar ve güç üzerinde oynuyor... Irak, Kuzey Irak her şeyden önce Türkiye’nin zayıf karın bölgesidir. Darbe er veya geç oradan vurulmaya çalışılacaktır... İşbirlikçi Kürt oluşumu ne kadar Türkiye’nin denetiminde de olsa bu haliyle er veya geç Türkiye’nin aleyhinde en önemli rolü oynayacaktır. Çünkü kullanılmaya çok müsaittir. Bu oluşumun bu biçimiyle doksanlar sonrasında oluşumu; dünya dengeleri içinde Sovyetlerin çözülüşünden sonra Türkiye’nin kaçınılmaz olarak yükselecek konumunu, bölgedeki etkinliğini frenlemek, hatta kendine bağlamak için çok yönlü geliştirildiğinden kuşku duymamak gerekir... Olan da şimdiden bu demin söylediğim tüm stratejik güçler daha şimdiden kendi Kürdünü, oluşumunu yaratmış, hatta benim dışımda temel güç olarak PKK’yi de parselleme planlarını hazırlamışlardır...” (Özgür Politika, 7 Temmuz 1999) Daha sonra ise şu saptamayı yapmıştım:

“Bu bölünmeyi Abdullah Öcalan’ın 'Türkiyeci', yani Türk egemen sınıflarıyla uzlaşmadan ve onlara hizmetten yana çizgisi ile Güney Kürdistan’da mevzilenmiş olan PKK yönetiminin 'ABD-İsrail yanlısı', yani bölgedeki yeni durumdan ABD ve İsrail’i yaslanarak ve onların yönlendirmesi altında politika yapma çizgisi arasında bir ayrışma olarak nitelendirmek yanlış olmaz.” (“Bebek ve çocuk katilleri!/ 3 Mayıs saldırısı ve düşündürdükleri”, 10-13 Mayıs 2006)

1999 öncesinde de Öcalan; bazan AB ve ABD emperyalistlerine ve bazan da tam tersine, Türkiye'de iktidardaki siyasal partiye ve Genelkurmaya “Kürt sorununun” çözümü için çağrılar yapıyordu. Kökeni Öcalan'ın serbest olduğu döneme dayanan bu bölünmenin bugün de sürdüğünü düşünüyorum. Ancak bu söylediğimden, birbirlerinden kesin çizgilerle ayrılmış ve başını farklı kişilerin/ liderlerin çektiği iki fraksiyonun olduğu anlaşılmasın. Kastettiğim, son derece pragmatik olan PKK yönetiminin, Ortadoğu'daki siyasal ve askerî güç dengelerinin değişmesine bağlı olarak, kâh -ABD, Britanya, Fransa, Rusya gibi emperyalist devletlerle, kâh Türkiye, İran, Irak gibi bölge güçleriyle uzlaşma ve birlikte davranma eğilimi içinde olması. (Öcalan tutsak konumda olduğu için “anti-emperyalist” bir tutum takınmakta ve sorunun Türk devleti ile PKK vb. arasındaki görüşmeler yoluyla çözümünü savunmaktadır.)

ABD'nin 2003 yılında Irak'a saldırmasından bu yana Ortadoğu'da güç dengelerinin önemli ölçüde değiştiğini ve bütün bu gelişmelerin PKK'nın konumunu güçlendirdiğini söylemiştim. Bu görece elverişli koşullarda Kandil'deki PKK liderlerinin Kuzey Kürdistan'daki Kürt halkının da özerklik-bağımsızlık doğrultusunda adımlar atma doğrultusunda cesaretlendirmesi nesnelerin doğası gereğidir. Her ulusal hareketin hedefi kendi ulusal devletini kurmak olduğuna göre kimse de bundan dolayı PKK'yı suçlayamaz ve suçlama hakkına da sahip olamaz.

Sonuçta, 2015 Temmuzunda başlayan ve aylar süren sokağa çıkma yasakları uygulayan, kentlere ve ilçelere top, tank ve uçaklarla saldıran Türk burjuva devletinin vahşetine bir kez daha tanık olmamıza yol açan bir savaş yaşadık. Çok sayıda Kürt sivilin, gencinin ve savaşçısının yanısıra gene çok sayıda Türk asker ve güvenlik görevlisinin ölümüne, yüzbinlerce insanın yıkılan ve yakılan evlerini ve mahallelerini terketmesine yol açan bu savaşın en önemli sonucu ise Kürt ve Türk halkları arasındaki güvensizliğin daha da artmış ve iki halk arasındaki mesafenin daha da açılmış olmasıdır. Bu bakımdan Türk gericiliği, “taş üstünde taş, omuz üstünde baş bırakmama” sloganı eşliğinde yürüttüğü bu operasyondan askerî bir zaferle çıkmadığı gibi, siyasal bir yenilgiyle de çıkmıştır. “Hendek siyaseti”ni onamasa ve sonuçlarından ötürü yakınsa da, bölgenin Kürt halkının, Türk devletinin yönetimi altında az-çok huzurlu bir yaşam süremeyeceği yolundaki kanısı daha da pekişmiştir. Öte yandan, ABD ve AB emperyalistlerinin ve özellikle de Siyonist İsrail'in, Kürt-Türk fay hattı da içinde olmak üzere Türkiye'nin fay hatlarının daha da gerilmesini ve bir kırılmaya doğru gitmesini ellerini uğuşturarak seyrediyor olmaları olasılığı yüksektir.

Söylemiş olduğum gibi PKK, -demokratik konfederalizm ve devletsizlik üzerine yapılan tüm anlamsız ve demagojik gevezeliklere rağmen- bir ulusal devlet kurma doğrultusunda yürümektedir ve onun bu çabası da ilkesel düzeyde tamamen meşrudur. Kurulacak bir Kürt devletinin işçi sınıfının ve diğer yoksul katmanların önderliğinde olmasından yana olan Marksist-Leninistler bu devletin emperyalist gericiliğin bir aleti olmamasını dilemekten ve özellikle bu ikinci tehlikeye dikkat çekmekten öte pek bir şey yapamazlar.

*-Hendek ve barikatları mana ederek, bütün güçleri ile sözde NATO'nun en güçlü ordusunu, Kürt gençleri, YPS üzerine süren, halkını uçaklarla bombalayan Erdoğan'ın bunda da askerî ve siyasî olarak yenilmesinden sonra, çıkış yolu olarak Çözüm sürecini tekrar başlatabilir mi ?

*-Siyasal ömrünün uzun olmadığını söyleyebileceğimiz Erdoğan kliğinin, olanca pragmatizmine ve ikiyüzlülüğüne rağmen, görünür gelecekte, yeni bir ikiyüzlü çözüm sürecine yanaşacağını tahmin etmiyorum. Tam tersine o, Türkiye'nin Kürt-Türk, laik-şeriatçı ve Alevi-Sünni diya tanımlayabileceğimiz temel fay hatlarını daha da fazla kaşıyacak ve koyu ve azgın Türk milliyetçiliğini ve Sünni mezhepçiliğini daha da çok kışkırtacak, hatta farklı toplumsal katmanlar arasında çatışmaları körükleyecektir. AKP'nin önümüzdeki aylarda/ yıllarda yapılacak seçimler ve referandumlarda, kendi oy kanamasının etkisini gidermek için, koyu Türk milliyetçisi söylemini sürdüreceğini ve böylelikle -zaten yöneticileri kendisine biat etmiş olan- MHP'nin oylarını kendi partisine akıtmaya ve Erdoğan'in edimsel başkanlık statüsüne resmi bir nitelik kazandırmaya çalışacağını düşünüyorum.

*-Daha doğrusu uluslararası sorun haline gelen, önderi rehin alınan bir halkı düşünün. Kürt meselesinin artık bu saatten sonra sizce çözüm yolu nedir? Nasıl çözülecek ?

*-Kürt sorununun, Kürt halkının yaşadığı bütün ülkeler için tek ve ortak, hatta benzer bir çözümü olmayabilir. Pek çok bölge-içi ve bölge-dışı faktörün etkilediği ve gücün karıştığı Kürt sorununun nasıl ve ne yönde gelişeceğini tahmin etmek çok zor. Kendimizi Kuzey Kürdistan'la sınırlayacak olursak, kabaca iki seçenekle karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz. Bunlardan birincisi, Türkiye'de güçlü bir işçi-gençlik-emekçi dalgasının ortaya çıkması ve bir devrimci iktidarla sonuçlanmasa da siyasal gericiliği köşeye sıkıştırması ve Türk şovenizmini geriletmesi seçeneğidir. Bu olasılığın gerçekleşmesi durumda, nüfusunun önemli bir kısmı Batı'da yaşamakta olan Kürt halkının ulusal ve demokratik talepleri karşılanır ve değişik ulus, milliyet ve mezheplerden işçi sınıfının daha ileri atılımları için yol düzlenir. İkinci seçenek ise, Erdoğan kliğinin izlediği ve hâlihazırda kalın kafalı, miyop ve korkak Türk burjuvazisi ve bürokrasisinin kölece peşinden sürüklenmekte olduğu felaket senaryosudur. Sonucu, Türkiye'nin parçalanması ya da büyük ölçüde zayıflaması olacak olan bu seçenek, Kuzey Kürdistan'ın edimsel bir bağımsızlık ya da en azından özerklik kazanmasıyla sonuçlanacaktır. Yaşama geçmesi halinde bu seçeneğin, Kuzey Kürdistan'da devletin geniş kapsamlı askerî operasyonları, PKK'nın karşı saldırıları ve Batı'da yaşamakta olan Kürt halkını hedef alan ve binlerce/ onbinlerce insanın yaşamını yitireceği pogromlar ve kitlesel linç kampanyaları eşliğinde ilerleyeceği ve iki halk arasında aşılmaz duvarlar örülmesine yol açacağı söylenebilir.

*-Kürt ulusal Hareketinin dört parçada vermiş olduğu mücadeleden muazzam şekilde güçlenerek çıkması, Rojava'da azınlık halkların Süryani, Arap, Ezidi, Türkmen'lerin dahi koruyucusu durumunda olması, Türkiye'de yine ağır eksik olsa da bir HBDH'nin kurularak solcuların, aydınların, akademisyenlerin koruyucusu olarak İŞİD ve İslam faşizmine karşı mücadelesini nasıl görüyorsunuz ? Aksi hâlde İŞİD Türkiye'de at oynatır durumda olmayacak mıydı ? Rojava'da PYD önderliğinde verilen mücadelenin haklı ve demokratik bir muhtevası var. Fakat PYD'nin ABD ve Rusya gibi devletlerle ilişkilerini nasıl görüyorsunuz ?

*-Türkiyeli devrimci örgütlerin PKK ile taktiksel bir bağlaşma kurmasına kimse itiraz edemez. Sorun burada değil. Sorun, Marksizmi rehber aldıklarını ileri süren Türkiyeli devrimci örgütlerin, PKK'nın burjuva-milliyetçi bir hareket olduğunu unutmaları ve onunla STRATEJİK BİR BAĞLAŞMA kurabileceklerini sanmaları. Komünist ya da tutarlı devrimci örgütler, kendi siyasal ve örgütsel bağımsızlıklarını korumaya özen göstermek kaydıyla, pekala PKK gibi bir burjuva-milliyetçi bir hareketle belli bir süre birlikte yürüyebilirler. Bir başka anlatımla onlar, Marksizm-Leninizmin ulusal soruna ilişkin yaklaşımını savunmak, ezilen ulus milliyetçiliğine karşı da ideolojik ve siyasal bir savaşım yürütmek ve -tabii güçleri yetiyorsa- Kürdistan proletaryasını ulusal hareketten bağımsız olarak örgütlemekle yükümlüdürler. Bunu yapmadıkları takdirde bu devrimci örgütler, özellikle de şimdi olduğu gibi PKK ile kendileri arasındaki büyük güç dengesizliğinin de etkisiyle, ezilen ulusun burjuva-milliyetçi bir hareketinin etki alanına girebilir, hatta onun kuyruğu haline gelebilirler. Ne yazık ki bugün, kendisini Kaypakkaya'nın öğrencileri olarak gören devrimci örgütler de içinde olmak üzere pek çok devrimci örgüt Kaypakkaya'nın ulusal soruna ilişkin şu saptamasını yellere savurmuştur:

“Her şeyden önce şunu belirtelim ki, milliyeti ne olursa olsun, bilinçli Türkiye proletaryası burjuva milliyetçiliğinin bayrağı altında yer almayacaktır. Stalin yoldaşın ifadesiyle, ‘Bilinçli proletaryanın denenmiş olan kendi bayrağı vardır ve onun burjuvazinin bayrağı altında safa girmesinin gereği

olamaz.’

“İkinci olarak, milliyeti ne olursa olsun, bilinçli Türkiye proletaryası işçi ve köylü yığınlarını kendi bayrağı altında toplamaya çalışacak, bütün emekçi sınıfların sınıf mücadelesine önderlik edecektir. Türkiye devletini kendisine temel alarak, Türkiye içindeki bütün uluslardan işçileri ve emekçileri ortak sınıf örgütleri içinde birleştirecektir.

”Üçüncü olarak, milliyeti ne olursa olsun, bilinçli Türkiye proletaryası Kürt milli hareketinin Türk hakim sınıflarının zulmüne, zorbalığına ve imtiyazlarına yönelen, her türlü milli baskının kalkmasını ve milletlerin eşitliğini hedef alan genel demokratik muhtevasını kesinlikle ve kayıtsız şartsız destekleyecektir. Diğer ezilen milliyetlerin aynı yöndeki hareketlerini kesinlikle ve kayıtsız şartsız destekleyecektir.

“Dördüncü olarak, milliyeti ne olursa olsun, bilinçli Türkiye proletaryası, çeşitli milliyetlere mensup burjuvazi ve toprak ağalarının kendi üstünlükleri ve imtiyazları için yürüttükleri mücadelede tamamen tarafsız kalacaktır. Bilinçli Türkiye proletaryası, Kürt milli hareketi içindeki Kürt milliyetçiliğini güçlendirmeye yönelen eğilime asla destek olmayacaktır; burjuva milliyetçiliğine asla yardım etmeyecektir; Kürt burjuvalarının ve toprak ağalarının kendi üstünlükleri ve imtiyazları için giriştikleri mücadeleyi kesinlikle desteklemeyecektir; yani, Kürt milli hareketi içindeki genel demokratik muhtevayı desteklemekle yetinecek, onun ötesine geçmeyecektir.” (İbrahim Kaypakkaya, Seçme Yazılar, s. 226-27) Peki bugün, kendisini Marksist-Leninist ya da Maoist olarak nitelendiren devrimci örgütlerden hangisi PKK'yı bu bakış açısıyla eleştirebilmektedir? Bilebildiğim kadarıyla hiçbiri.

Diğer çok önemli bir nokta ise şu: Kuruluşu 12 Mart 2016'da açıklanan HBDH (=Halkların Birleşik Devrim Hareketi) içinde yer alan devrimci gruplar, Türkiye'de bir devrim yapmayı, büyük burjuvazinin iktidarını yıkmayı ve bir işçi-emekçi iktidarı kurmayı amaçladıklarını söylüyorlar. Evet, PKK liderleri de güncel açıklamalarında AKP faşizmine karşı olduklarını yer yer belirtiyorlar; ancak onlar bambaşka bir stratejik yaklaşıma sahipler. Yukarda en yetkili ağızlardan aktardım, ama bir kez daha anımsatayım: Bu stratejinin özü asla devleti yıkmak değildir; o, sadaka kabilinden birkaç reform karşılığında PKK ile Türk gericiliği arasında bir bağlaşma kurmak, ”PKK'nin askerî savaş olanakları”nı ”çözümle birlikte Türkiye'nin hizmetine” (A. Öcalan) sokmak ve bu yolla ikincisinin yayılmacı ve yeni Osmanlıcı hayal ve ihtiraslarının gerçekleşmesine yardımcı olmaktır. PKK ve HDP liderlerinin zaman zaman kendilerini “cumhuriyetin kurucu unsurları” olarak tanımlamaları da işte bu zihniyetin bir yansıması ve anlatımıdır.

Peki, HBDH içinde yer alan devrimci gruplar PKK'nın da desteklediği Türk yayılmacılığından yana bir tutum alacaklar mı? Ya da onun Yavuz Sultan, Mustafa Kemal gibi gerici siyasal figürlere düzdüğü övgüleri kabul onayacaklar mı? Çok büyük olasılıkla hayır. Bu neredeyse taban tabana karşıt iki farklı stratejik yaklaşımın bağdaştırılması olanaksızdır. Bu durumda, HBDH adını taşıyan girişimin, taktiksel düzeyde ortak işler yapma dışında hiçbir geleceği olamaz. Türkiyeli devrimci gruplarla PKK arasında daha alçakgönüllü ve daha dar kapsamlı birliktelikler olabilir elbet ve mutlaka olmalıdır da. Yineliyorum: Bu eleştirel saptamalarım, Türkiye ve Kuzey Kürdistan'da ilerici hareketin ana gövdesini oluşturan Kürt ulusal hareketinin varlığı ve gücünün taktiksel düzeyde büyük bir önem ve değer taşıdığı gerçeğiyle çelişmez. Ama bunun ötesine geçmeyi hayal etmek ve olmadık beklentilerle sarhoş olmak, yukarda değindiğim güç dengesizliğinin de etkisiyle ancak derin bir hayal kırıklığına ve tasfiyeci bir ruh halinin egemen olmasına yol açabilir.

*-15 Temmuz darbe girişimi başarıya ulaşmadı. Bu darbe girişimini nasıl yorumluyorsunuz? Türkiye'de son gelişmeler salt iç sorunlara mı tekabül ediyor? Yoksa dış gelişmelerin de rolü var mı ?

Ortadoğu'da ABD tarafından TC'ye yüklenen “ılımlı İslam politikası” yakın zamanda genelde uygulanıyordu. Ancak emperyalistler tarafından Ortadoğu'nun yeniden dizayn girişimi giderek Rojava ve Kürt sorununu kapsamına alması, TC Devleti'ni rahatsız mı etti? Bir başka deyişle TC, 1923'de çizilen “Kırmızı Çizgi”nin bozulma olasılığı sendromuna mı kapıldı?

*-Darbe girişiminin hemen ardından yazdığım 17 Temmuz tarih ve “15-16 Temmuz darbe girişimi

ve devrimci tutum” başlıklı makalede HDP'nin AKP, CHP ve MHP ile ortak deklarasyon yayınlamasını ve devrimci grupların, “Her ikisi de kahrolsun! ” biçiminde özetlenecek bir tavır almalarını yanlış bulduğumu belirtmiş ve şöyle demiştim:

“... Selahattin Demirtaş ile Figen Yüksekdağ'ın HDP adına 'HDP, her koşulda ve ilkesel olarak her tür darbeye karşıdır' biçiminde bir açıklama yapmakla yetinmesi ve İslami-faşist AKP, faşist MHP ve Kemalist gerici CHP ile birlikte darbe girişimini kınayan ortak deklarasyona imza atması doğru olmamıştır...

“HDP'nin 15-16 Temmuz darbe girişimin kınaması anlaşılabilir. Ancak HDP açısından doğru olan; Türkiye, Kürdistan ve Ortadoğu halklarının düşmanları ve katilleriyle ortak bir deklarasyona imza atmak yerine, kendi imzasıyla bir açıklama yapması ve burada, 15-16 Temmuz darbe girişiminin yanısıra Türkiye Kürdistanı, Türkiye, Suriye, Irak, Yemen, Libya gibi ülkelerde Türk gericilerinin de aktif katkısıyla işlenen cinayetleri ve kıyımları da kınamasıydı.

“Devrimci grupların açıklamalarına dönecek olursak şunu söyleyebilirim: Aslında bu ve benzer sözleri söylemek, hiçbir şey söylememek ve dahası hiçbir şey söylemediğini gözlerden saklamak anlamına geliyor. Bütün ezilen ve sömürülen sınıf ve katmanların çıkarlarını savunan Marksistler ve tutarlı devrimciler, hangi yolla işbaşına gelmiş olursa olsun burjuva iktidarının bütün biçimlerine (anayasal monarşi, askerî ya da faşist diktatörlük, burjuva demokrasisi vb.) karşıdır. Onlar, büyük çoğunluğu gerici nitelik taşıyan askerî darbelere de karşıdırlar... Bu kadarını her devrimci sempatizan zaten bilmektedir...

“Ordu, yargı ve devlet aygıtı içinde Fethullah Gülen yanlılarının varlığı bir gerçek; ancak onların etki ve gücünün -bilinen nedenlerle- AKP gericiliği tarafından ölçüsüzce abartıldığı ve Erdoğan'a tam olarak biat etmeyen herkesin; 'vatan haini', 'terörist' vb. olarak nitelenmesinin yanısıra 'Gülenci' vb. olarak damgalandığı da bir gerçek. 15-16 Temmuz darbe girişiminin Erdoğan kliğinin, TSK içinde yapmaya hazırlandığı geniş-ölçekli tasfiye operasyonuna karşı bir çıkış olduğu anlaşılıyor...

“Peki, karşı tarafta kim var? Nedense herkesin unuttuğu bu gerçeği bir kez daha anımsatmak zorundayım: Karşı tarafta;

a) Türkiye Cumhuriyeti'nin tarihinde en büyük yolsuzluk, yağma, hırsızlık ve rüşvet olaylarının mimarı,

b) Devlet aygıtının hemen hemen tümünü eline geçirmiş ve varolan anayasayı ve burjuva hukukunu açıkça ve pervasızca ayaklar altına almış,

c) TBMM'ni içi boş bir kabuğa dönüştürmüş ve burjuva muhalefet partilerine bile katlanamadığını söylemi ve eylemiyle kanıtlamış,

d) Türkiye'yi, evlere hapsedilen kadınlarına ve işçilerine karşı işlenen cinayetlerde rekorlar kıran bir ülke haline getirmiş,

e) Alevileri, Kürtleri ve bağnaz Sünni olmayan herkesi açık ya da potansiyel düşman ilan eden, dinsel gericilik ve bağnazlığı toplumsal yaşamın bütün alanlarına yaymak için sistemli bir çaba harcayan ve ve harcamakta,

f) En masum ve sıradan bir eleştiri ya da protestoyu bile terör eylemi olarak gösteren ve polis zoruyla bastırmayı sıradan bir davranış haline getirmiş ve dolayısıyla ülkede adı konmamış bir İslami-faşist rejim kurmuş,

g) Türkiye'nin doğal çevresini ve tarihsel dokusunu kendisinin ve yakınlarının bitmek tükenmek bilmez kar hırsının kurbanı haline getirmiş ve en önemli kuruluşlarını özelleştirerek yabancı şirketlere satmış,

h) Son aylarda Türkiye Kürdistanında yaptığı kıyım operasyonlarında binlerce, onbinlerce Kürt emekçisini ve gencini acımasızca katletmiş ve onların yaşadığı köy, mahalle ve ilçeleri birer yıkıntıya çevirmiş,

i) Beslediği, eğittiği, donattığı cihatçı çeteleri ve Suriye ve Irak'a gönderen ve yüzbinlerce Arap, Kürt, Ezidi, Hristiyan vb. insanın ölümünden ve bu ülkelerin doğal kaynaklarının vb. yağmalanmasından doğrudan sorumlu,

j) Türkiye ve Kürdistan'ı, Suriye, Irak vb. ülkelerden kaçan ve çoğu, bu ülkelerden gelen/ kaçan mülteciler arasında yuvalanan onbinlerce teröristin ve onların çeşitli düzeylerdeki yöneticilerinin karargahı haline getirmiş,

k) Ortadoğu, Kuzey Afrika, Kafkasya ve Ukrayna'da en gerici ve en şoven parti ve gruplarla ilişki kurarak savaş kışkırtıcılığı yapmış ve yapmakta vb. olan azgın gerici bir klik var.

“Bu durumda Erdoğan kliğinin, en azından son birkaç yıldır Türkiye ve Kürdistan halklarının BAŞ DÜŞMANI olduğu açıktır. O hâlde bu kliğin devrilmesi ve iktidardan uzaklaştırılması; Türkiye, Kürdistan ve Ortadoğu halklarının zararına değil, yararınadır. Erdoğan kliğinin devrilmesi ve iktidardan uzaklaştırılması; en azından ABD emperyalistlerinin onu destekleyen ve neo-con olarak bilinen neo-faşist fraksiyonuna, Britanya ve Fransa emperyalistlerine, Siyonist İsrail'e ve onların da teşvik ve desteğiyle Suriye ve Irak'ı yangın yerine çeviren ve Rojava halkı da içinde olmak üzere bu ülkeler halklarına karşı savaşan İslami terör çetelerine ağır bir şamar vurulması sonucunu verebilir. Ne yazık ki, kendisini solda gören pek çok insan karşımızda; Ortadoğu ve Kuzey Afrika'daki bir dizi devletin sınırlarının değiştirilmesini ve bu bölgelerdeki devletlerin birbirleriyle çatışması ve zayıflatılmasını öngören Büyük Ortadoğu Projesinin eşbaşkanı olduğunu bir çok kez açıkça söylemiş olan bir kişi ve tümüyle onun güdümüne girmiş bir Türk burjuva devletinin olduğunu unutmuş gibi.

“Daha da beteri; 15-16 Temmuz darbe girişimini lanetleyenler ya da bu darbecilerle AKP gericiliğini AYNI ÖLÇÜDE tehlikeli görenler asıl darbenin ŞİMDİ başladığının farkında değil gibiler. 17 Temmuz itibariyle iki Anayasa Mahkemesi üyesi, 140 Yargıtay, 48 Danıştay üyesi ve 40'ı general olmak üzere 2800'den fazla asker gözaltına alınırken 2745 HSYK üyesi yargıç ve savcı da açığa alındı. Önümüzdeki günlerde bu tutuklama dalgasının genişleyerek süreceğini, başta HDP milletvekilleri olmak üzere tüm muhalif milletvekillerini kucaklayacağın, muhalif TV istasyonları ve gazetelerin susturulacağını ve giderek her tür muhalefetin ortadan kaldırılacağını tahmin etmek hiç de zor değil. Tabii tabandan gelen bir anti-faşist direniş olmazsa.”

O günden bu yana yaşanan gelişmelerin bu saptamalarımı doğruladığı ve bu darbe girişiminin OHAL adı verilen sıkıyönetimi sürekli kılmanın gerekçesini oluşturduğunu ve Türkiye'de İslami-faşist bir dikta rejiminin kurulması sürecini tamamladığı ortadadır.

Bu darbe girişimi elbette Ortadoğu'da yaşanan gelişmelerle ve Türk gericiliğinin bu süreçte oynadığı rolle çok yakından ilişkilidir. Özellikle Türkiye gibi bu bölgede yaşanan çatışmalara doğrudan ya da dolaylı olarak karışan ve sadece burnunu değil, neredeyse tüm gövdesini sokan bir ülke sözkonusu olduğunda iç ve dış faktörleri ayrıştırmak son derece zordur. Türkiye; sadece Suriye ve Irak'ın değil, Libya, Yemen, Mısır gibi ülkelerin iç işlerine de karışmış, Suriye'de ve diğer Ortadoğu ülkeleri üzerinde yeni Osmanlıcı bir hegemonya kurma düşleri görmüş, kendi topraklarını Müslüman Kardeşler'in ve IŞİD, El Nusra Cephesi gibi İslami terör örgütlerinin barınağı ve üssü haline getirmiş, bu örgütlerin ülkenin her yanında açık-gizli hücrelerinin kurulmasına ve hatta yüzlerce insanın yaşamına mal olan terör eylemleri yapmalarına izin vermiş, Suriye'yle olan sınırını tümüyle açarak dünyanın her yanından gelen İslami terör gruplarının Suriye ve Suriye Kürdistanı'na saldırmasını sağlamış, Rojava'da oluşan Kürt egemenlik alanını ve Kuzey Kürdistan halkını kendisi için bir tehdit olarak görmüş, Suudi Arabistan ve Katar gibi ABD emperyalizmine tümüyle bağımlı koyu gerici rejimlerle sarmaş dolaş olmuş, Ortadoğu'da Sünniliğin bağnaz bir yorumuna dayanan mezhepçi bir politika izlemiştir. Bütün bunlar olmasaydı böyle bir darbe girişimi olmaz ve olamazdı.

*-9 Haziran Özgür Politika gazetesinde Nurettin Demirtaş'ın kaleme aldığı talihsiz köşe yazısında Ermeniler için “Ermenistan cezaevinden çıkanların yanında Ermeni dostluğundan bahsetmeye korkuyor insan”, “Gerek PKK gerillası kılığına girerek, gerekse bizzat Türk komandoları adıyla yüzlerce cinayet işlendiği kanıtlıdır”, “Hakkari tarafında en küçük çocukları dahil birçok Kürt aileyi imha ettik daha da öldürmeye devam edeceğiz. Ağrı, Van ve diğer yöreleri elinizden alacağız” dedikleri, neden böyle bir yazı yazılmış olabilir? Ve verilmek istenen mesaj nedir ?

Bu konuyu ve Demirtaş'ın fantastik öyküsünü, 18-19 Haziran tarih ve “PKK/ KCK'nın açmazı ve Nurettin Demirtaş'ın yaveleri” başlıklı yazımda ele almıştım. Demirtaş'ın, bu “Ermeni mezalimi”

öyküsü üzerinden vermek istediği mesaj, Öcalan'ın ve diğer PKK liderlerinin vermek istediği mesajın ta kendisidir. Bu kişinin, çok büyük bir olasılıkla PKK liderlerinin direktifiyle kaleme aldığı bu yazısında, “KCK Eşbaşkanı Bese Hozat”ın “çok isabetli şekilde, milliyetçi-komplocu lobi faaliyetlerinin tehlikesine dikkat çektiğin”e işaret etmesi hiç de şaşırtıcı değildi. Yazımda onun, Türk gericilerinin yayılmacı ve yeni Osmanlıcı hayal ve ihtiraslarıyla örtüşen bu mesajını şöyle değerlendirmiştim:

“N. Demirtaş'ın bu çıkışını bireysel bir tutum olarak değerlendirmek de yanıltıcı olacaktır. Kürt ulusal hareketi içinde, OLUMSUZ temelde, yani hem Anadolu'nun Hristiyan halklarına, hem Ortadoğu halklarına ve hem de Kürt halkının gerçek çıkarlarına karşıtlık temelinde bir Türk-Kürt birliği/ bağlaşması zihniyeti öteden beri vardı ve var olmaya da devam ediyor...

“Özetle Kürt ulusal hareketi Öcalan'ın ağzından bölge halklarına şunu söylemiş oluyor:

“ 'Ey, Anadolu, Ortadoğu ve Kuzey Afrika halkları! Biz Kürtler Türklerle stratejik bir birlik/ bağlaşma oluşturacak ve Türkiye'yi Ortadoğu'nun en güçlü ve lider ülkesi yapacağız. Ve biz sizin üzerinizde Osmanlı'nın kurduğuna benzer bir egemenlik kuracağız. Ama küçük bir farkla; biz sizi feodal bir tarzda değil, demokratik bir tarzda fethedeceğiz.' Öcalan'ın ve diğerlerinin, geçmişte Alparslan'ın ve Yavuz Sultan Selim'in kazandığı tarihsel çarpışmalara göndermede bulunması tam da bu fetih/ işgal eğilimini anlatıyor... Ama, demokrasi ile -başka türlü olamayacak ve ancak silâh zoruyla gerçekleştirilebilecek olan- fetih'in birbirini dıştaladığı açıktır.”

Bu fetih/ işgal projesinin ancak ve ancak bir dizi silâhlı çatışma ve savaş yoluyla gerçekleştirilebileceği dikkate alındığında PKK'nın barışa ve barıştan yana olduğuna ilişkin sonugelmez savları inandırıcılığını yitirmekte ya da en iyimser anlatımla Ortadoğu'nun fethi amacıyla kurulacak bir gerici birliktelik/ ittifak, bir Pax Ottomanica (=Osmanlı barışı) anlamına gelmektedir. (Devam edecek)

Sayfalar