Perşembe Mart 30, 2017

Yusuf Köse

 

Yusuf Köse teorik ve politik konularda yazılar yazmaktadır.Ayrıca 5 adet kitabı bulunmaktadır.

yusufkose@hotmail.com

http://yusuf-kose.blogspot.com/

Kitapları :

Emperyalizm ve Marksist Tarih Çözümlemesi

Sınıflı Toplumdan Sınıfsız Topluma Dönüşüm Mücadelesi: Büyük Proleter Kültür Devrimi'nin Dersleri Işığında

 

Kadınların Aleksandra Kollontay'a borcu;Kadının kurtuluşu

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nün 107. yılı, bugünün gerçekleşmesinde birinci dereceden payı olan ve 9 Mart 1952 yılında ise aramızdan ayrılan Aleksandra Kollontay’ın ise 65. ölüm yıldönümü vesilesiyle...

İnsanlığın özgürleşmesinin şartı kadının özgürleşmesi olunca, kadınların çifte baskılardan kurtulmasının mücadelesinin öne çıkmasının da anlamı kendiliğinden ortaya çıkıyor. Kadınların kurtuluş mücadelesi kapitalizmle yaşıttır. Ondan önceki toplumlarda kadınların yer yer direnişleri söz konusu olsada, kadının üzerindeki baskıları atmasının toplumsal ekonomik koşulları söz konusu değildi. Ancak, üretimin toplumsallaşması ve işçi sınıfının ortaya çıkmasıyla kadının kurtuluş mücadelesi de işçi sınıfının kurtuluş mücadelesiyle ortaklaştı ve biri olmadan diğerinin gerçekleşemeyeceği bir toplumsal zemine oturdu.

Zengin bir burjuva aileden gelen Kolontay:

“Kadınların yazgısı beni tüm yaşamım boyunca ilgilendirdi ve beni sosyalizme çeken de bu ilgi oldu.”1 Demesi, onun kadının kurtuluş mücadelesinin hangi sınıf önderliğinde ve hangi sınıf ideolojisi yönlendirmesiyle gerçekleşebileceğini bilince çıkardığını gösteriyordu.

Kollontay, zengin bir burjuva ailesinde yaşamasına karşın, kadınların ezilmesinin daha derinden duyumsamış, gözlemleyerek, burjuva ikiyüzlülüğne yakından tanıklık etmiştir. Onu ilgilendiren bireysel bir burjuva yaşamı değil, kadının toplumsal kurtuluşunu sağlamaktı. Bu nedenle arayışlarını doğrudan Marksist düşünceler etrafında sürdürdü ve marksizmin kadının kurtuluş mücadelesi için en doğru yol olduğuna inanarak, artık geri dönülmez bir mücadele yaşamının içine girdi.

Kollontay’ın Lenin ile tanışması ve Bolşevik saflarda aktif yer alması, bir tesadüf değil, bilinçli bir seçimin sonucuydu. O, 1905 devrimi süreci içinde Bolşevikler ve Menşevikler arasında gidip gelmesi doğaldı. Marksist bilinci tam idrak edememişti. Kendi deyimiyle bu süreçte, Rusya’da Marksistler arasında haklı bir üne sahip olan Plehanov’un üzerinde etkisi vardı. Ancak, 1905 Devriminin yenilmesi ve ağır istibdat günlerinin gelmesiyle, illegal çalışmaların öne çıkması ve bu süreçte Rosa Luxemburg, Clara Zetkin, Lenin ile tanışmasından sonra, kendini Menşeviklerden uzaklaştırır. Bu yazılarına da yansır.

Onun Lenin’le tanışması, sınıf mücadelesinin aktif bir militanı, öğretmeni, örgütleyicisi olarak, 17 Ekim Devrimi’nin en önde yer alanlarından biri yaptı. Ve yaşamı boyunca da SSCB’ne her alanda katkı yapkatan kaçınmadı.

Kollontay, yaşamı boyunca kalemini kadınlar için çalıştırdı. Bundan hiç bir zaman pişmanlık duymadı. Çünkü o ne yaptığını bilen bilinçli bir komünisti. O, hem teorisyen, hem militan ve hem de sıradan bir neferdi. Bunu belirleyen sınıf mücadelesinin koşulları ve gereksinimleriydi.

Kollontay, bazılarının utangaçca ileri sürmeye çalıştığı gibi, o bir femnist değildi. Tersine bujuva ve küçük burjuva feminizmine karşı kadınların kurtuluşunun işçi sınıfının kurtuluşuyla birlikte olabileceğine inanıyordu. Kadının yerinin işçi sınıfının mücadelesinin yanı ve kadının gerçek kurtuluşunun ancak ve ancak sosyalizmle gerçekleşeceğine inanıyordu. Tüm yazıları bunu doğrular. O yazdıklarıyla, eylemleriyle, propaganda ve söylevleriyle, işçi sınıfının mücadelesinin esas almıştır. Çünkü kadınların özgürlük mücadelesinin işçi sınıfının özgürlük mücadelesinden ayrı ele almamış, bunu yapanların karşısında durmuştur.

8 Mart Emekçi Kadınlar Günü

Emekçi kadınlar, Clara zetkin ve diğer komünist kadınlara çok şey borçlu oldukları gibi, Kolontay’a da borçludurlar. Hiç bir komünist kadın, emekçilerin kendilerine borçlu kalması için mücadele etmemişlerdir, elbette. Ama, adı geçen ve geçmeyen sayısız komünist kadınlara, sadece kadınlar değil tüm erkek işçi ve emekçilerin de borçlu oldukları bir gerçektir.

Bütün komünist kadınlar gibi, Kollontay’da kadınların mücadelede öne çıkması ve kadın sorunlarını her yerde öne çıkarmak ve bunu işçi sınıfının mücadelesiyle bütünleştirmek için çaba harcar. Bunlardan biri de, 2. Komünist Enternasyonal’e bağlı “Sosyalist Kadınların 2. Konferansı”nda, artık olgunlaşmış olan 8 Mart’ın ”Dünya Emekçi Kadınlar Günü” olarak bütün dünyada kutlanmasının önerisi vardır. Clara Zetkin başta olmak üzere, o dönemin öne çıkan tüm komünist kadınları bu öneriye destek verir. Bunlardan biri de Konferans’a Bolşeviklerin temsilcisi olarak katılan Kollontay’dır. Ve Kolantay, Clara Zetkin ile birlikte Konferans’ın Başkanlık Divanı’na seçilir.

Bu Konferans’ta, çok önem verdiği konulardan biri üzerine, “ana ve çocuklar” üzerine konuşma yapar. Ana ve Çocuklar’ın sorunu, onu SSCB içinde de yaşamı boyunca takip edecektir. Çünkü onu, her zaman en fazla ezilen toplumsal kesimler ilgilendirmiştir. Konferans’ta Sosyalist Kadın Hareketi’nin Uluslararası Sekrataryası’na seçilir.

Kollontay, Sosyalist kadın konferanslarının yanı sıra, 2. Enternasyonal’in Stutgart, Kopenhag ve Basel Konferanslarına katılır. 2015-2016 yıllarında ABD’de kaldığı süre içinde adım atmadığı yer kalmaz ve kendi deyimiyle, “ABD’li solcuların II. Enternasyonal’den ayrılmasını sağlar ve III. Enternasyonalin hazırlık çalışmalarına katılır.” Bunları “Lenin talimatı”yla yapar.

Kollontay, Zetkin’in Engels’ten bu yana gelen deneyim ve birikimlerinden yaralanır. Zetkin komünist kadınların ikonasıysa, Kollontay’da, bundan sonra, Avrupa’dan Amerika Birleşik Devletleri’ne kadar, bütün mücadele alanlarında, sosyalizmin örgütleyici ve propagandacısı olarak aranan biri olur.

Kollontay’da Kadınların Kurtuluşu

“ Kadın hareketi burjuva ya da işçi değildir, aynı ruhu taşıyan ortak ve tek bir harekettir.” Bu görüş, Kollontay’a ait değil. Kollontay’ında katıldığı “Tüm Rusya Kadınlar Kongresi”nde, burjuva feministlerin kadınların ortak görüşüdür. Ve feministler bunu: Marks-Engels’in, “Bütün ülkelerin işçileri Birleşiniz”, sloganına karşı, kendi sloganlarını: “Toplumun tüm sınıflarındaki kadınlar birleşiniz” şeklinde formüle ederler.

Kollontay, bu görüşler karşısında şöyle der:

“... Sorun, işçi sınıfı kadınlarının feministlerin çağrısına uyarak kadınların eşitlik savaşımına etkin ve doğrudan katılmada bulunmaları mı, yoksa sınıfsal geleneklerine sadık biçimde kendi yollarını çizerek, yalnızca kadınları değil, tüm insanlığı toplumsal yaşamımızdaki çağdaş kapitalist kurumların baskı ve köleliğinden kurtarmak amacıyla değişik bir savaşım vermeleri mi gerektiği sorusuna yanıt bulmaktır.”2

Kollontay, kadınların kurtuluşunu işçi sınıfının kurtuluşundan ve insanlığın (kadın-erkek) kurtuluşunun ise sosyalizmle gerçekleşeceğini net olarak belirtir ve bu konuda feminizm ile arasına kalın bir çizgi çektiği gibi, feminizmin burjuva reforumculuğundan daha ileri gidemeyeceğini ve kadın işçileri aldatıcı bir rol oynadığı vurgular.

O, kadınların kurtuluşunu tarihsel materyalist felsefede görür.

“Tarihsel materyalizm, cinsiyetler arasında doğal olarak var olan ayrımları tümüyle gözönünde tutmakta, bununla birlikte tek bir talepte bulunmaktadır. Kadın olsu, erkek olsun her bireyin kendi yazgısını belirleme hakkına tümüyle ve özgür biçimde sahip olması ve herekese doğal yeteneklerin gelişitirilip, uygulayabilecekleri en geniş olanakların sağlanması”3

Ve o devamla ve üzerine basarak şunu belirtir:

“... kadınların gerçekten özgür ve eşit bir duruma ancak, dönüştürülmüş ve yeni toplumsal, ekonomik ilkeler üzerinde kurulmuş bir dünyada kavuşabilir.”

O, kadınların ev içi köleliğinden kurtulmasının, ancak ve ancak toplumsal üretim içinde yer alarak sağlayabileceklerini ileri sürer. Ev içine haps edilmiş kadınların, ekonomik durumu ne kadar iyi olursa olsun, ezilmekten ve erkek egemen baskı ve anlayışından uzak kalamayacaklarını söyler. “Ev kadını”, bir anlmada ev köleliğidir. Kadının yaşamı, çocuk bakımı, kocasına hizmet ve ev işleriyle sınırlıysa, kadının kendini geliştirmesi ve özgürleşmesi söz konusu olamaz.

Kollontay, ev işlerinin toplumsallaşmasıyla kadının özgürlüğe doğrudan adım atacağını savunur. Bu, Marks-Engels ve Lenin’inde görüşüdür ve Ekim Devrimi’nin ilk işlerinden biri de Kadını ev işlerinde kurtararak, yasal eşitliğin dışında pratik eşitliği de sağlamak olmuştur. Dünyada ilk defa kadınlar, Ekim Devrimi’yle gerçek özgürlüğün tadına varmışlardır.

Ekim Devrimi ve Kadınlar

Kollontay, Ekim Devrimi’nin başından sonuna kadar içinde yer almıştır. Menşevik-Sosyalist devrimci ve cumhuriyetçi Rus burjuvazisinden oluşan Kerensky hükümeti, Bolşevikleri en büyük tehlike olarak görürüler. 1917 Nisan’dan itibaren Bolşevikleri gözden düşürmek için özel çaba harcarlar. “Alman casusları” diye lanse ederler. Özellikle 1917 Temmuz-Ağustos günleri Bolşevikler için oldukça kötü günlerdir. Kerensky’nin hükümeti Bolşeviklere cepheden savaş açar ve tutuklanmalarını karar altına alır. Bolşevik partisi yasaklanır ve başta Lenin olmak üzere hepsi “Alman Casusu” olarak suçlanır. Burjuva basını büyük puntolara ile “alman casusu Bolşevikler” olarak kayıt düşerler. Rus Burjuvazisinin savaş cephesindeki yenilgisi Bolşeviklerin üzerine atılır. Halk arasında anti-bolşevizm yayılmaya çalışılır.

Bu sırada Lenin’in yakalanması istenir. Ancak, yoldaşları Lenin’in, güvenli bir bölgeye ulaştırmayı başarırılar. Bu saldırı dalgasının öngününde İsveç’in başkenti’te Stockholm’da Zimmerwald konferansının devamı yapılacaktı. Buraya Kollontay ve bir yoldaşıyla katılır.

Bu konferansa katılan üleklerin komünistleri Bolşevikleri küçümser.” Siz küçük bir grupsunuz”” derler. Ve Kerenski övülür ve öne çıkarılır. Yani, Komünistler, burjuva demokratik devrimi ve onun başını çekenleri övüyor ve devrimin daha ileri görütülmesine sıcak bakmıyorlar. 1918-1920 arası gelişen Alman Devrimi’ de bu anlayışla boğulur.

Rusya’da burjuvazinin Bolşeviklere saldırısı artarken, dışarıda da 2. Komünist Enternasyonal çevreleri, Kerenski ile yatıp-kalkıyor. Kautsky’nin görüşleri burjuva demokratik devrimle sınırlı ve onun etkisi altında kalanlarda aynı yoldan yürüyor.

Kollontay, Bolşeviklerin tezlerini kabul ettirmeye çalışrı. Ancak, bir karar alınamaz ve toplantı dağılır. Çünkü, Temmuz günlerinde Bolşevikler “yenilmişti”. Bu karamsarlık Rus burjuva hükümetinden yana işler. Dışarıda kısa süre içinde deteği artar. Bu destek salt “Komünistler”le sınırlı olmayıp, esas olarak uluslararası burjuvaziden büyük destek gelir. Çünkü uluslararası burjuvazi, sosyalist devrimi ne olursa olsun boğulmasını ve asla başarıya ulaşmamasını istiyorlardı.

Kollontay, daha İsveç’teyken hakkında “alman casusu” olarak yakalama kararı çıkarılır. Buna rağmen o, Rusya’ya girmeye kararlıdır ve girer. Sınırda ise tutuklanır. Ve Kolontay, tanınan ve hergün gazetelerde boy boy resimleri çıktığı için, onu tanımayan yoktur.

Kollontay içerideyken Bolşevikler konferans yapar ve onu Merkez Komitesi’ne seçerler. Bu haber kendisine içerdeyken ulaştırılır. Bu onun için büyük bir moral kaynağı olur. Gericiliğin, Bolşevikler hakkında “bittiler” şeklinde yaptığı karar propagandanın boş olduğunu anlar ve Bolşeviklerin dimdik ayakta olduğuna sevinir.

Bu iki aylık gericilik süreci, Bolşevikleri yer altına çeker. Ama, Bolşevikler yine her tarafta vardır ve Ekim aylarından itibaren açıkta yer almaya, ama bu kez daha güçlü bir şekilde, daha örgütlü ve silahlı olarak meydanlar ve alanlar Bolşeviklerin eline geçer. Bolşevikler büyüdükçe, Kerenski hükümeti küçülür ve en son “Kışlık Sarayı”nın dışına çıkamaz olur. Eski Rus takvimiyle 25 Ekim (yeni takvimle 7 Kasım) tarihinde Kışlık Sarayı, silahlı işçiler (Kızıl Ordu) tarafında kuşatılır ve Kerenski kaçar. Böylece tarihsel bir dönem biter ve yeni bir tarihsel dönem, sosyalist devrimler dönemi başlar.4

Kollontay, devrimin örgütleyicisi ve propagandacısı olarak yer alır. Meydanlarda, kızıl ordu cephelerinde, denizcilerin içinde, fabrikalarda ve işçi kadınların arasında o vardır.

O, kendisinin şöyle anlatıyor:

“Yeni bir düşünce ya da girişim yolunda savaşım ve söylev veren propagandacıyı ateşleyen şevk duygusu harika bir şeydir, aşık olmaya benzer... Ben kendimi bu duyguyla yandığımı hissettim ve ateş dinleyenelerede sıçradı. Onlara söylev vermiyor, hepsini peşimden sürüklüyordum sanki. Toplantıdan bir alkış tufanı içinde ayrıldım, yorgunluktan ayakta duracak halim kalmamıştı. Dinleyicilere kendimden bir parça vermiştim ve mutluydum.”5

Bu nedenlede, kitleler onu her yerde istiyordu. Devrimin başkenti Petrograd (Petersburg)’da askerler, işçiler, kadınlar ve gençlik Kollontay’ın kanuşmasını dört gözle bekliyor ve kendi alanlarına çağrıyorlardı. Bu sıcak ve heycanlı günlerde, bütün Bolşevikler’de olduğu gibi, ondaki hayal gücüde farklıyıd: “Başardık” diyorlardı. Oysa Lenin Devrimi başaracaklarına inanların başında geliyordu. Yalpalamalara, çekimserliklere ve gereksiz maceracılıklara prim verimiyor, yoldaşlarını bir orkestra şefi gibi yönetiyordu. O günlerde kimse uyumuyordu.

“Parti merkezleriyle Bolşeviklerin egemen oldukları Sovyetler, proletarya ve yoksul köylülüğün ısrarla ve büyük bir tarihsel eylem için ortak sınıfsal iradeyle ileri doğru sürüklediği halk kitlelerinin devrim taleplerine, örgütlülük sağlamaya çalışıyorlar. Partinin, Bolşeviklerin gücü, sadece devrim hazırlamakta değil, kitlelerin umutlarını, ruh hallerini, isteklerini kavramayı ve ifade etmeyi başarabilmesinde, bunları anlaşılır şiarlara dönüştürmesinde, işçi sınıfının ve köylülüğün iradesini örgütlülüğe yönlendirebilmesinde yatıyordu.”6

Savaştan dönen askerler içinde, meydanlarda toplanmış halk arasında sadece öne çıkan Bolşevikler konuşma yapmıyor, herkes konuşyordu. Kollontay’nda belirttiği gibi;

“Halk içinden, kitle içinden birbiri ardına, kasketli ya da başörtülü konuşmacılar çıkıyor.” Halk kendi doğal liderlerini, devrimin önücülerini içinden çıkarıyor ve onlar etrafında kenetlenerek, burjuva saraylarına, kokuşmuş düzenlerine ve sömürücü sisteme saldırıyordu. An geldiğinde böyle bir kitleyi Lenin’in bile durdurmasının olanağı yoktu. Lenin, ayaklanma işaretini tam zamanında vermişti. Ne bir saat erken ne bir saat geç!

Enternasyonalist Kollontay

Kollontay, yurtdışında kaldığı süre boyunca, Bolşevikler adına çalışmasına karşın, özellikle Alman Sosyal-Demokrat Parti adına da çalışma yapar. Onun verdiği görevleri yerine getirir. 1906 23-29 Eylül tarihlerinde Alman Sosyal-Demokrat Partisi’nin Manheim Kongresi’ne katılır. Burada, August Bebel, Karl Liebknecht, Clara Zetkin ve diğer ileri kadrolarla tanışır.

Rusya’da aranmaya başlamasından sonra Almanya , İsveç, İsviçre, İngiltere ve daha bir çok Avrupa ülkesinde enternasyonal çalışma yürütür. Alman Sosyal-Demokrat Parti adına Almanya’nın şehir ve köylerinde propaganda yapar. Ancak, bu süre içinde Lenin ile ilişkilerini sürdürür ve Bolşevikler adına bir çok uluslararası konferans ve kongrelere katılır.

Burada bir not düşmek gerekiyor. Kollontay’ın “dil sorunu yoktu.” Denebilir ki, Kollontay’ın dili -aynı Engels gibi- bütün dillere açıktı. Onun enternasyonal çalışma ve deneyimi Sovyetler Birliği kurulduktan sonra çok işe yarayacaktı. O, SSCB’ni tarihin ilk kadın büyük elçisi olarak bir çok ülkede en iyi bir şekilde temsil etti ve emperyalistlerin SSCB’ni yalnızlaştırma siyasetini boşa çıkarmada önemli katkıları oldu.

Kllontay ve Parti

İşçi sınıfının sömürü ve baskı düzeni kapitalizmden kurtulması, tek başına ideoloji ve teroiye sahip olmakla olası değildir. Marksist teroiyi pratiğe uygulayan işçi sınıfının partisi olması gerekiyor. Disiplinli, işinin ehli, çelik gibi sağlam ve doğru bir çalışma ve düşünce tarzına sahip olan bir parti ile burjuvazi yenilebilir. Kollontay, Bolşevik saflarda bunu öğrendi ve böylesi bir partiyle 17 Ekim Devrimi gerçekleştirebildi.

Bugün, özellikle komünist partilerin küçümsendiği ya da partili çalışmaların önemsizleştiği, önemsizleştirilmeye çalışıldığı bir süreçte aşağıdaki, sözleri defalarca tekararlamakta yarar var.

O’na partiye ilk girişinde bir kadın yoldaşı şöyle der:

“Partinin önündeki büyük devrimci görevler için, ilk koşulu yerine getiren herkes yararlı olabilir. Bu koşullardan ilki, partiyi sevmek, ikincisi disiplini korumayı öğrenmektir. Elbette Marks’ın artı-değer teorisini incelemeniz ve Lenin’in eserleriyle ilgilenmeniz yararlı, ama bu yetmez. Partiye bütün varlığıyla bağlanmak zorundadır insan. Tüm burjuva alışkanlıklar bırakılmalı, ‘rol’ oynama ya da kendini ön plana çıkarma isteği altedilmelidir. Küçük görevler verildiğinde gücenilmemelidir, çünkü parti çalışmasında önemsiz olan hiç bir şey yoktur. Çünkü küçük bir görevde yapılan hata büyük görevlere de zarar verebilir. Parti, sizin öncelikle son derece disiplinli bir parti üyesi olduğunuza ve politik görevlerinizi kendi görevleriniz haline getirdiğinize emein olmalıdır.”7

Parti sevilmelidir der Kollontay. Parti sevilmeden, partinin disiplinine uyulmadan, devrim ve parti değerleri bütünleştirilmeden ve bu değerler için herşey göze alınmadan, küçük burjuva alışkanlıklardan ve yaşam tarzından vazgeçilmeden, parti önderliğinde devrime yürümenin olasılığı yoktur. Küçük burjuva yaşam tarzı üzerinde “devrimci çalışma” inşa edilemez. Bir yanında küçük burjuva yaşam tarzını bir yanında ise “proleter düşünce (!)” taşıyarak komünist partili olunamaz. Çünkü, küçük burjuva yaşam tarzı, bütün komünist değerleri revize ederek onu burjuvazinin değerler sistemine entegre eder. Kollontay, salt düşünceleriyle değil, yaşam tarzıyla da geçmiş yaşam tarzından kopmuş bir komünisti.

“Serbest Aşk ve Serbest Birlik”

Kollontay, kadınların kurtuluşu ile ilgili görüşlerinden dolayı eleştirilere maruz kaldığı gibi onun görüşlerini paylaşanlarda olmuştur. O, daha ilk başlarda RSDİP içindeki kadın örütlenmesi ve kadınlar içindeki çalışmada zorluklarla karşılaşmış ve bu “erkek egemen” bakış açısına karşı mücadele etmiştir.

Aynı şekilde, kapitalizm koşullarında “serbest birlik”le sorunun çözümlenebileceğini savunan küçük burjuva feministlerine de kapsamlı eleştirler getirmiştir.

“Serbest birlik”, kapitalizm koşullarında, kadının çaresiz bırakılmasının bir başaka biçimidir. Yani, erkeğin hiç bir sorumluluk almadan ve yüklenmeden ve kadın üzerindeki bütün yaptırımlar durken, kadının özgürleşeceğini düşünmek, sorunun ekonomik yönünü, yani esasını gözardı etmektir. Kapitalizm koşullarından ezilenler için “serbestlik”, sadece ve sadece egemen olanların çıkarına gelecektir. Kapitalizm koşullarında, kadının kurtuluşunu “serbest birlikte” gören küçük burjuva feminizminin haklı olarak eleştiren Kollontay, bu sloganı, “sermaye ve emeğin serbest ortaklığı” sloganına benzetir. Oysa, gerçekte sermaye ve emeğin serbest ortaklığı yok, sermayenin tek taraflı egemenliği söz konusudur. Üretim araçlarını elinde tutan bir sınıfla, üretim araçlarından yoksun olan bir sınıfın “ortaklığından” ya da “eşitliğinden” söz edilebilr mi? Elbette edilemez! Üretim araçlarını elinde bulunduran sermaye sahibi, “işçinin özgür” olduğunu söyler. İşçi, ona gör, “isterse çalışır, istemezse çalışmaz.” Ama, işçinin yaşamak için çalışmak zorunda olduğunu en iyi sermaye sahibi bilir. Bu nedenle de, elinden üretim araçları çekilip alınan işçi sermaye sahibine mecbur bırakılmıştır.

Günümüz küçük burjuva feministleri de, kapitalizme köklü eleştiri getirmeden, kadının bazı hakları elede etmesiyle, sorunun, yani kadının kurtuluşunun sağlanabileceğini savunuyorlar.

Kollontay, bu görüşünü, Bebel’in “Kadın ve Sosyalizm” adlı eserinden aktarma yaparak zenginleştirir:

“Kadın için özel uyarlık (muvafakat) pek önemli değildir, diye belirtiyor haklı olarak Bebel, zira kendi gücü ve kapasitesine uyan bütün iş dallarında çalışarak geçimini sağlayabilir; ancak her iki halde de ezilmiş durumdadır, çünkü ne ekonomik bağımsızlık ne de kolayca evlenme ve boşanma olanağı onu, ekonomik ve toplumsal sömürünün baskısına karşı koruyamaz. Kadının toplumsal durumu (ve özellikle ekonomik durum) bütünüyle bağımsız ve erkeğinkine eşit olmadığı, siyasal haklar her iki cinse eşit olarak tanınmadığı sürece, hakları ve özgürlükleri, yalnızca zenginliği değil maddi ve manevi iktidarı da elinde bulunduran hükümetin ve egemen sınıfların isteklerine tabi olan bir halk için Anayasa’ların en güzel ne kadar yararlı olabilirse, evliliğin özel karakteri de o kadına o kadar yararlı olacaktır.”8

Bu görüşleri, aradan yüzyıl geçmesine karşın, günümüzde, özellikle de gelişmiş kapitalist ülkelerdeki kadınların ekonomik durumu desteklemektedir.

OECD’nin 2017 şubat ayı içinde açıkladığı, “Meslek ve Aile Yaşamında Almanya Raporu”nda, 24-45 yaşları arasıdaki çocuklu kadınların aile bütçesine katkıları, Danimarka’da %42 iken Almanya’da bu katkının oranı %23 kadardır. Almanya’da çocuklu kadınların %39’u haftada 20 saat çalışırken, %31 ise işsiz ve ancak %30 kadarı tam saat çalışmaktadır. OECD’nin söz konusu raporunda yer alan 22 ülkeden en kötüsü, dünyanın 4. büyük ekonomisine sahip Almanya’dır.9

Evli ve özellikle de çocuklu kadınların durumu en kötüsü ve aynı işte çalışan kadın-erkek ücreti arasındaki farkın arası da kadınların aleyhine olarak %22 düzeyindedir. Aynı işte çalışlan kadın, aynı işte çalışan erkekten %22 oranında daha az kazanıyor. Yarı zamanlı işlerin yanı sıra yaklaşık 1/5 oranında daha az kazanmak. “serbest birlik” olan ülkelerde durum bu. Demek ki, kapitalizm koşullarında “sebest birlik”, kadınlar lehine fazla da bir “iyileşme” getirmiyor. Ekonomik özgürlüğün olmadığı yerde başka özgürlüklerden söz etmek saçmadır. Ekonomik özgürlük ise, özel mülkiyetin ortadan kalkmasıyla tam olarak gerçekleşir.

Aynı yerde, “serbest aşk” konusuna değinen Kollontay;

“ ‘Serbest aşk” ilkesinin belli bir ölçüde gerçekleşebileceği elverişli zemin ancak, toplumsal ilişkiler alanındaki bir seri köklü reform, aile yükümlülüklerini topluma ve devlete geçirecek reformlar ayratacaktır. Şekli ne kadar demokratik olursa olsun, bugünkü sınıf devletinin, annenin bütün yükümlülüklerini, giderek genç kuşağın halen bireysel hücre durumundaki ailenin üstlendiği yükümlerini üstüne almayı hazır olduğunu sanmak olanaklı mıdır?”10 diye sorar.

Kapitalizm koşullarında “serbest birlik” ve “serbest aşk”ın gerçekleşmeyeceğini söylüyor ve bunun üretim ilişkileri ile doğrudan bağlantılı olduğunu savunuyor, Kolontay.

Elbette, kadın için özgürlük bu değildir. Serbest birlik ve serbest aşk, ancak ve ancak özel mülkiyetin ortadan kalktığı, çocuk ve eviçi sorunları toplumun üstlendiği bir süreçte gerçekleşebilir. Kapitalizm koşullarında, “serbest aşk” sloganı, yine burjuvazinin ve beyaz kadın tücacarlarını işine yaramaktadır. Bu nedenle, cinsiyetci ayrımların ortadan kalkması ve erkek-kadın eşitliğinin sağlanması, ekonomik özgürlüklerin sağlanmasıyla gerçekleşebilir. Yani, özel mülkiyetçi toplumsal sistemin yıkılması ve sosyalizmin gerçekleşmesi ile sağlanabilir.

Komünistlerin “serbest birlik” ve “serbest aşk”tan anladığı; emeğin özgürleşmesidir. Yani, kapitalist üretim ilişkilerin bütünüyle ortadan kaldırılması ve kadın-erkek arasındaki tüm bağımlılık ilişkilerin yıkılmasıyla sağlanabileceğidir. Onun dışındaki ilişkiler, adı ne konursa konsun, kadını kölelik zincirinden kurataramayacaktır. 11

“’Serbest aşk’ ilkesinin, kadına yeni acılar getirmeksizin yürülükte olması ancak, bugün onu hem kocasına hem sermayeye çifte bağımlı kılan maddi zincirlerden kurtulduğu zaman olanaklı olacaktır”.12

Kollontay’ın bu görüşleri ileri sürmesinin üzerinden yüzyılı aşkın bir zaman geçti. Bugün bazı ülkeler hariç çoğu ülkelerde “serbest birlik”, “serbest aşka” söz konusudur. Yasal olarak bunlar yasaklanmaz. Ancak, halen “kadın üzerindeki baskılardan” söz ediyoruz ve yukarıda OECD’den aldığımız istatistiklerin de ortaya koyduğu derin eşitsizliklerin devam ettiğini biliyorsak, kapitalizm koşullarında kadın üzerindeki çifte baskının kalkmadığına, kalkamayacağına söylemekte yanılgı olmasa gerek.

“Serbest aşk”ın işçi sınıfı içinde uygulandığını, ancak, burjuvazinin bunu “ahlaksızlık” olarak gördüğünü, dile getiren Kollontay, şöyle devam ediyor:

“Feministler, özgür ‘ergin’ burjuva kadınlar için evlilik dışı birlikteliklerin yeni biçimlerinden söz ettiklerinde, bunun adı güzel ‘serbest aşk’tır; ama işçi sınıfı söz konusu olduğunda, aynı evlilik dışı birliktelikler için hor görücü ‘düzen bozulmuş cinsel ilişkiler’ terimi kullanılır. ... Oysa, proleter kadın için ortaklaşa yaşam, ister serbest ister kilisece kutsanmış biçimde olsun, bugünkü koşullar içinde, sonuçları açısından hep aynı güçlülüğü sürdürüyor.” 13

Küçük burjuva feminizmi, günümüzde, kilise ya da resmi evlilikleri önemsemesede, kadın üzerindeki erkek baskısının kalkmasına odaklanmıştır. Ancak, bu baskıların ekonomik temelinden bağımsız olarak elel almalarından dolayı, karşı çıkışlarını temellendiremiyorlar. Çünkü erkek egemen sistemi doğuran, erkeklerden kaynaklı bir olgu olmayıp, özel mülkiyet ilişkilerinden kaynaklanmaktadır. Kapitalist özel mülkiyet ilişkilerine karşı olunmadan kadının kurutluşunu gerçekleştirmenin yoluda hep kapalı kalır.

Eviçi İşler ve Kadınlar

Son yıllarda kadının eviçi işlerinin ücretlendirilmesi üzeine çokca yazılıp çizildi, feministler tarafından. Kadının ev içi emeği ücretlendirilirse, kadının kurtulacağı gibi algılar yaratılmaya çalışıldı.

Oysa, kadının kurtulmasnın ilk şartlarından biri eviçi denen hapishaneden kurtulması gerekiyor. Kapitalizm daha baştan kadını fabrikaya bağladı. Ancak yedek sanayi ordusu olarakda önemli bir kadın kitlesini eviçi emekçi olarak, kendi kaderiyle başbaşa bırkamış durumdadır. Gereksinimi olduğu zaman kadını fabrikaya çekiyor, gereksinim duymadığı zaman ise öncelikle kadınları fabrika kapılarının dışına bırakıyor.

“... kadınların çoğunluğu için evlilik sorunun keskinliğini yitirmesi, ancak ve ancak, bu bireysel dağınık ev ekonomileri sisteminde bugün için kaçınılmaz olan bayağı ev işleri sıkıntılarından toplum onları kurtarırsa, genç kuşağın bakımını toplum üstlenirse, yine aynı

toplum analığı korursa ve her çocuğa, en azından yaşamlarının ilk aylarında bir anne verecek düzeye gelmişse olanaklı olur”.14

Yüzyıl önce tartışılan konular, bugünde komünist ve feministler arasında tartışma konusu olmaya devam ediyor. Ünlü küçük burjuva feminist teorisyenler, “eviçi emek ücretlendirilsin” kampanyaları açarak, kadının daha fazla eve bağlı kalmasını ve kapitalist sistemde kadının köleliğinin devamını istediklerinden fazlaca haberleri olmadığı açık. Reformist anlayış ve değişimler kadının kurtuluşunu gerçekleştiremez.

Burjuva feministleri, “yasal evlilik istemekte haklılar. Çünkü onlar mal varlığından pay alamak istiyorlar. Ancak, küçük burjuva feministleri ise, “serbest birlik” ve “ev içi emeğin ücretlendirilemsi” istemleri, işçi ve ev emekçisi kadının kurutuluşu değildir. Bunların gerçekleşmesi kadına kurtuluş getirmez. Ayrıca, erkek egemen analayışın yıkılışını ve kadının gerçek kurtuluşunu buraya bağlamak, sorunu yanlış yönlendirmektir. Bu tür istemler, kapitalist sistemde reformist iyileşmelerin ötesine geçemez. Ayrıca, ne amaçla olursa olsun kadını eve mahkum eden hiç bir politika ve uygulama, kadının lehine olamaz. Kadın, insanı körelten gündelik işlerden kurtulmalıdır. Kollontay’ın da belirttiği gibi, bunlar toplumsallaşmalıdır. SSCB’de bunun ciddi adımları atılmıştı. Bu konuda en büyük çabalardan biri Kollontay’a aittir.

Kapitalist sistemde, ne “serbest birlik” ne de “eviçi emeğin ücretlendirlmesi” kadının kurtuluşu olamaz, olmamıştır da. Kapitalist ülkelerin çoğunda (AB ülkeleri) asgari geçim yardımı (sosyal yardım) uygulanmaktadır. Ancak, bunlar kadının çifte baskı altında kalmasına engel olamamaktadır. Kollontay’ın sözünü ettiği de budur.

Toplumsal eşitsizliklerin ortadan kalkmasının yolu, kapitalist üretim ilişkilerinin ortadan kaldırılmasından geçer. Kadının ve esas olarakta tüm emekçilerin kurutluşu buradan geçmektedir.

Çocuğun Toplumsallaşması

Kadın eviçi işlerinden kurtuldukça ve bu işler toplumsallaştıkça, kadının kurutuluşu da gerçekleşecektir. Burjuvazi eviçi işleri toplumsallaştırmaz. Kapitalist üretim ilişkileri ağı içinde bunun olasılığı yoktur. Çünkü onun işsizler ordusunun önemli bir kitlesini oluşturan kadınları “oyalama” yeri, uysallaştırma havzasına gereksinimi vardır. Eviçi işler ise bunun için biçilmiş bir kaftandır.

Çocuğun toplumsallaşması da kadını eviçi işlerden koparacak bir olgudur. Çocukların toplumsallaşmasından kasıt, çocuğun ebeveynlerinden koparma değil, bizzat onların bakımını ve yetiştirilmesini bütünüyle toplumun üstlenmesi anlamındadır.

Kollontay, bu konuya SSCB içinde de daha devrimin ilk günlerinden itibaren özel bir çaba harcamıştır.

“Analık Sarayı” kurmayı hedeflemiş, bütün olanaksızlıklara rağmen başarmıştır. Burada hem annelerin hem de çocukların eğitilmesi, barındırılması ve annelerin özgürce hareket edebilmesine olanaklar yaratmak için Sosyalist Devletin ilk gişimiydi.

“Eğitim görevinin aileden topluma geçişi aile hücresini perçinleyen son bağları da koparacaktır” diyen Kllontay, şöyle devam ediyor:

“Kadının aileye ‘yabancı kandan bir unsur’ sokmayacağının garantisi olan genç kızın bakireliği, mülk sahibi koca için vazgeçilmez olan nitelik, işçi sınıfından değerini yitiriyor; çünkü miras sorunlarının artık hiçbir rolü yok burada ...”15

Kllontay, Devrimin daha ilk yıllarında, 1918 yılında kaleme aldığı, “Yarının Toplumu” adlı makalesinde, Sosyalist toplumun Yeni Kadın’larına şöyle sesleniyor:

“İşçi sınıfı kadınları, bugünkü aileyi yok olmaya mahkum gibi görmekten acı duymasınlar. Bunun yerine, kadını ev hizmetinden özgür kılacak, annelik yükünü hafifletecek olan yeni toplumun ve nihayet adına fuhuş denen şeyin son bulduğunu görecekleri toplumun ilk ışıklarını selamlasınlar, daha iyi işçilerin kurtuluşunun büyük eserini yaratmak için mücadeleye çağrılan kadın, yeni kentte eskinin farklılaştırmalarının yeri olmayacağını anlayabilmelidir.; ‘Bunlar benim çocuklarım, tüm annelik özenim ve sevgim onlar içindir. Şunlarsa senin çocukların, komşu çocukları; onlar hiç ilgilendirmez beni. Benimkiler bana yetiyor!’ Bundan böyle, toplumsal rolünün bilincinde olan emekçi anne, benimkiler, seninkiler diye ayrım yapmayacak seviyeye ulaşmalı, yalnızca bizim çocuklarımız olduğunu aklından çıkarmamalıdır.”16

Kollontay’ın ilk yazılarından son yazılarına kadar görüşleri bir bütünsellik içindedir. O tarihsel materyalizm anlayışı içinde kadının kurtuluş sorununa yaklaşmış, Ekim Sosyalist Devrimi’nden sonrada bunu pratikte gerçekleştirmenin büyük mücadelesini vermiştir.

Emperyalist burjuvazi, ülkemizin islamcı iktidarı ve faşizm vb kesimler “anne”ye çok özel önem verdiklerini ileri sürerler. Ancak, hiçbiri anneyi kölelik bağlarından kurtarmaya yanaşmadığı gibi, yeni zincirlerle daha fazla baskı altında kalmasının ve ezilmesinin ekonomik-siyasi ilişkilerini geliştirirler.

Kollontay, kadın-erkek ilişkilerinin yarın ne olacağının yolunu sosyalist toplumda çizileceğini belirtir ve şöyle der:

“Emekçi devletinin cinsler arasında yeni bir ilişki biçimine gereksinimi vardır. Annenin çocuğuna karşı dar ve tekelci sevgisi, büyük proletarya toplumunun tüm çocuklarını kucaklayacak şekilde genişleme zorundadır. Kadının köleliği üzerine kurulan çözülmez evlilik yerine, güçlü aşk ve karşılıklı saygı ile dolu, hak ve yükümlülükleri eşit kişilerin birliği doğacaktır. Bireysel ve bencil ailenin yerine, evrensel büyük işçi ailesi güçlenecek, bu aile içindeki erkekler ve kadınlar her şeyden önce kardeş ve arkadaş olacaktır. Yarının toplumu için öngörülen kadın-erkek ilişkileri işte böyledir.”17

Kadınlar, Kollontay’a çok şey borçludurlar. Kurtuluşlarına yol gösterici teorinin yanında SSCB döneminde kadının kurtuluşu için verilen çabalara borçludurlar. Ancak, o, mücadelesini, kadınlar kendisine “borçlu” kalsın diye değil, insanlığın kapitalist köleliklten kurtulması için vermişti. Onun mücadelesi bütün işçi ve emekçi kadınlara örnek olmalı ve yol göstermelidir.

Birleşmeyin, Bölünün Ki, Adımlarınızın Sayısı Artsın(!)

Komünistlerin Birliği:

Marx ve Engels. “Bütün ülkelerin işçileri birleşiniz” demişlerdi. Mao, “Bütün ülkelerin işçileri ve Ezilen halkları birleşiniz” diyerek, işçi sınıfının birliğinin yanına bir de ezilen halkların ve ezilen ulusların birliğinin ekleyerek, burjuvaziye karşı sınıf savaşımında daha fazla çoğalmamızı önerdi.

İşçi sınıfı ve ezilen halkların bölünerek çoğalmayacağını, proletaryanın bütün büyük öğretmenleri ve marksizmin klasikleri biliyordu ve önermelerinide bu doğrultuda yaptılar. Kendi eylemleri de bu yönde oldu.

Sınıflar arası mücadelede, aynıların aynı yerde, karşı safa karşı birleşmelerinin ve çoğalmalarının nedenleri çok nettir. Hiç bir teori ve politika bunun karşısında yerini alamaz. İşçi ve emekçi cephesini bölmek ve parçalamak düşmana has bir özelliktir. Aynı şekilde, işçi ve emekçilerde kendi karşıtlarını bölmek ve parçalamak için mücadele ederler, taktikler geliştirerek, sınıf savaşımında karşıtlara karşı üstün gelmeyi amaçlarlar. Birbirine karşı mücadele eden sınıfların politikalarında, dostları çoğaltmak düşman daraltmak vardır. Küçük burjuva devrimciliği ise, özellikle zor zamanlarda, düşman ile proletarya arasındaki çelişmelerin arttığı ya da burjuvazinin azgınca saldırdığı süreçlerde, bölünmeyi birliğe tercih edici politikaları öne çıkarırlar.

İster demokratik devrim ister sosyalist devrim öncelikli olsun, İşçi sınıfı, önderliğinde bütün devrimlerde, işçi sınıfı ezilen halkların birliğine özel bir önem verir. Devrimden yana olan kesimlerin büyük bir çoğunluğunu kazanmadan devrimin başarıya ulaşamayacağını bilir. 17 Ekim Devrimi öngünlerinde Bolşevikler’in durumunu ve taktiklerinin inceleyeneler bunu net olarak görürler. Bolşevikler, kitleler içinde ve sovyetlerde çoğunluğu ele geçirdiklerinde ayaklanma kararı alıyorlar. Daha önce değil. Daha önce ayaklanma isteyenleri Lenin “maceracı” olarak niteler ve çoğunluğun ayaklanmaya hazır olduğu bir anda ise, ayaklanmaya karşı çıkanları “devrim düşmanları” (Ziyonev ve Kamanev örneğinde olduğu gibi) olarak eleştirmekten geri durmaz.

Lenin, kitlelerin durumunu saati saatine izlerken, aynı şekilde öncünün, yani partinin durumunuda yakından inceler. Devrime önderlik edecek partinin güçlenmesini, ittifaklar yapamasını önerir. Ve bunu uygular. Troçkistelerle yapılan birlik bu anlayışın ürünüdür. Yine, Sosyalist Devrimciler’in sol kanadıyla yapılan birlikler ve ittifaklar bu anlayışın ürünüdür. Anarşistleri Bolşeviklerin önderliğindeki devrime katmak için yer yer verilen tavizler, devrimden yana olanları birleştirme çabalarıdır.

Lenin önderliğindeki Bolşevikler’in ta baştan itibaren parti birliği sorunu en temel sorunlardan biridir. Parti çelik disiplinli bir parti olmasının yanı sıra kitlesel bir yapıyada kavuşması gerekir. Parti, işçi sınıfı ve köylüler içinde (devrimin temel sınıfları arasında) kök salmalı, geniş örgütlenme ağlarına sahip olmalıdır. İşçi sınıfı adına hareket edip, ama işçi sınıfıyla güçlü bağı olmayan partiler çürümeye mahkumdur. Lenin bu temel ilkelerden hareket eder.

Bolşevikler, parti birliğine de çok değer verirler. 1903’ten 1912’e kadar, RSDİP içinde, esas olarak iki farklı akım (hizip) olarak varlıklarını sürdürürler. Bolşevikler 1912’de Prag Konferansı ile ayrı parti kurdular.

Hemen partide örgütsel kopuş olmamıştı. 3. kongreler ayrı ayrı yapılmıştı. 4 kongre birlikte yapılmıştı ama yürümemişti. Sonra menşevikler ile tekrar bir araya gelmenin ve birlikte yürümenin imkanlarının kalmadığına karar vererek Menşeviklerle her türlü bağlarını kopararak yeni tip parti (hizip ve gruplarla bağdaşmayan Leninist/bolşevik tipten bir parti) RSDİP(Bolşevik) olarak örgütlendiler.

Her ülkenin komünistlerin tarihi birbirine az çok benzese de, aynısı olmadığı ve olmayacağı da bir o kadar açıktır. Uluslararası komünist partilerin tarihi çok karmaşık ve zengin deneyimlerle doludur. İşçi sınıfı önderliğinde, burjuvaziden iktidarı alarak sosyalizmi ve nihayetinde komünizmi gerçekleştirmek, bu deneyimleri içselleştirmeyi de gerektiriyor.

ÇKP, AEP, Vietnam İşçi Partisi deneyimleri de oldukça öğreticidir. Özelliklede günümüzde Hindistan Komünist Partisi Maoist’in “birlik” tarihi, kendine komünist diyen herkese örnek olması gerekiyor. HKP(M)’in temelini atan HKP/ML-Halk Savaşı örgütüdür. Birbiriyle çatışan ve komünistleri birleştirmeyi başardı ve her yeni süreçte de yeni komünist grupları bünyesine katmanın mücadelesini veriyor. HKP(M), komünistlerin bölünüp/parçalanmasını değil, birliğini savunuyor ve bunu gerçekleştiriyor da. Bu birlikler, “sınıf uzlaşmacı” bir birlik olmayıp, MLM bir program ve ilkeler etrafında ilkeli birliklerdir. Hindistanlı komünistler “ne olursa ol yine gel” demiyorlar. “Marksist-Leninist-Maoist ilkeleri kabul edenler ve bunun savaşını verenler birleşmelidir” ilkesinden hareket ediyorlar. Ve bu konuda oldukça başarılı oldular ve HKP(M) önderliğinde Hindistan burjuvazisine karşı verilen savaşımı hayli ilerlettiler.

Burada HKP(M) tarihi bu yazının konusu değil. Ancak, HKP(M), Hindistan devleti tarafından “en tehlikeli örgüt” ilan edildi ve her alanda HKP(M) karşı savaş ilan edildi. HKP(M) ise her geçen gün büyüyor. Yani Delhi ve diğer eyaletlerde milyonları yürütebiliyorlar. Genel grevler ile hayatı felç edebiliyorlar. Bunu komünistlerin ilkeli birliklerine borçlular.

Kaypakkaya’nın TİİKP içindeki mücadeleside öğreticidir. O süreçte uzun sayılabilecek zaman içinde Kaypakkaya kendi görüşlerinin mücadelesini veriyor. TİİKP önderliğinin iflah olmazlığına ve o çizgiyle aynı yerde kalınamayacağı görüşüne varınca, yoldaşlarıyla birlikten o örgütten kopup yeni bir örgüt kuruyorlar. Hatta, Kaypakkaya, TİİKP’in yapacağı kongreye de katılmak istiyor. Ancak, TİİKP’in demokrat bir yapısı olmadığını bildiği için, (ve kendisini katletmeye yönelik planlarını da yaşadığından) kendi görüşlerini örgüt içinde daha geniş bir kesime ulaştıramayacağına karar verince, kongreye kadar beklemeyi uygun bulmuyor ve kendi görüşlerini temel alan bir örgütlenme yaratıyor.

Komünistler, Dağılmayı Değil, Birliği Esas Almalıdır:

Bazı ayrılıklar kaçınılmaz olur. Bolşevik-Menşevik, TİİKP/ TKP/ML gibi. Bazı ayrılıklar ise, birlikte yürünebilme ve birliği güçlendirme koşulları varken, gereksiz ve proletaryanın ve emekçilerin davasına zarar veren ayrılıklar yaşanır. Bugün yaşandığı gibi. Ya da geçmişte irili ufaklı ayrılıkların yaşanmış olması gibi.

Bir örgüt içinde ayrılıkları oluşturan teorik etmenlerin başında farklı çizgi sorunu gelir. Örgüt içinde tartışmalar sonucu, birbirinden farklı iki uzlaşmaz çizgi (ya da daha fazlası) oluşmuşsa, bunları bir arada tutan ilkelerde ortadan kalkmış olur. Ne kadar zorlanırsa zorlansın, bir arada yürümeleri ve hareketin gelişmesi önünde engel olmayı önleyemezler.

Böylesi ayrılıklar desteklenir. Bu tür ayrılıklara karşı çıkmanın bir anlamı da olmaz. Uzlaşmaz çizgilerin oluşması iradi müdahaleler ile ortadan kalkabilecek bir olgu değildir. Sınıf mücadelesinin seyri içinde ya dönüşür ya da değişmlere uğrayarak kendi mecrasını yaratır.

Örneğin, 1976 yılında yaşanan ayrılık. Çizgi ayrılığıydı. Ancak, örgüt içinde ciddi boyutta tartışılmadan gelişen bir ayrılık oldu. Sanki emirvaki gelişti. Oysa, farklı çizgiler örgüt içinde enine boyuna tartışılıp bir kongre ya da konferans ile yapılan iç tartışma sonuçlandırılabilseydi, ayrılan taraflar daha zengin deneyimler elde edebilirlerdi. Bu yapılamadı.Örgütün 45 yıllık tarihindeki ayrılıkları buraya almaya gerek yok. Buraya kadar verdiğimiz örneklerde, “son ayrılık”ın bunlara uymadığını, ne denli zorlanırsa zorlansın, “uydurulamadığı” ortaya çıkıyor. Daha önceki bazı “ayrılıklara” benzeşen yanları olabilir. Ancak, bir çizgi ayrılığı üzerine olmadığı ortaya çıkıyor.

Her şeyden önce tartışılan teorik konular yok. Yani, ayrılan tarafların birbirinden farklı oldukları teroik-siyasal tartışma ya da ilke yok. Çünkü kamuoyuna bu yönlü yansıyan bir tartışma yok. Bu tür tartışmalar olmadığı gibi, birbirini “hizip” ilan edenlerin çizgilerinde de bir ayrım söz konusu olmadığı ortaya çıkıyor.

Her iki tarafta Kaypakkaya’nın görüşlerine bağlı olduklarını söyledikleri gibi programatik görüşlere yönelik bir eleştiri ya da farklılıklarda ortaya koymuyorlar. Zaten her iki tarafta, özellikle de bir tarafı “hizip” ilan eden ve “merkezin” kendidisi olduğunu duyuran kesminde diğer tarafa “çizgi” eleştirisi yoktur. Ne var? “Disiplin”!

Birliğe ve böyle bir ayrılığa karşı çıkan ve parti içi demokrasinin işletilmesini savunan kesim ise, birliğin korunmasından yana gözüküyor. Parti içi sorunun demokratik mekanizmanın işletilerek çözülmesini istiyor. Bunları, kamuoyunu bilgilendirme açıklamalarında var.

Ortada bir çizgi sorunu ve uzlaşmaz bir çizgi (programatik görüşler temelinde) sorunu yoksa, “ayrılığın” anlamsızlığı da kendiliğinden ortaya çıkıyor. Yani, iki tarafın bir arada yürüyememesi için henüz dışa yansıyan hiç bir teorik sorun olmadığı ortaya çıkıyor. Ama, tüzük ve demokratik işleyiş sorunu var. Demek ki örgütsel ağırlıklı bir çizgi, ancak bu da henüz kamuoyuna açık yürütülmüyor. Bunun giderilmesi gerekiyor.

Böylesi durumlarda, bazı örgütsel avantajları kullanarak “irade”yi, bu iradeye kuşkuyla yaklaşanlara dikte etmek mi gerekiyor yoksa, demokratik işleyişi mi harekete geçirmek gerekiyor?

Örgütsel birlik sorunu olan, örgütün bölünmesinden rahatsızlık duyacak sorumluluk sahibi örgüt üyelerinin, kayıtsız şartsız ve tereddütsüz yapması gereken, demokratik işleyişin yerine getirilerek, örgütsel nedenlerle bunalım yaşayan örgütün bunalımını çözmek ve bunalımı sağlam bir birliğe dönüştürmek olmalıdır.

Örgüt içi demokrasi, en temel ilkelerden biridir. Bu yoksa ya da zaafa uğramışsa, orada sağlam bir yoldaşça güven ve birliğin oluşması bir yana, sağlam olan hiç bir şeyde olmaz. Savunduğu görüşler ne denli doğru olursa olsun, çürüme örgütsel bünyeyi bütünüyle sarar.

Komünist partiler ya da komünist partilerin tüzüklerini kendi tüzükleri olarak kabul eden devrimci örgütlenmeler, örgüt içi demokratik merkeziyetçiliğe birinci dereceden önem vermek ve kolektif tarafından kabul edilen tüzüğe harfiyen uymak zorundadırlar. “Tüzüğün bir kerede olsa delinmesinden bir şey olmaz” dendiği yerde, ya da böyle düşünüldüğünde parti ve yoldaşlık ilişkilerini dinamitler, ortada güven bırakmayacağı için birlik olamaz. Ne demokrasi olur ne de merkeziyetçilik. Demokratik merkeziyetçilik ilkesi, merkeziyetçiliğin ağır basması, demokratik yanın ise birincisine göre tali durumda kalması anlamını da taşımaz. Demokrasi işletilmeden ve yerine getirilmeden güçlü bir merkeziyetçilik oluşturmak ve örgütü bir orkestra şefi gibi kusursuz yürütmenin de koşulları ortadan kalkar.

Ayrılıklar Kolay, Birlikler Zor Olur:

Uluslararası burjuvazinin yumruğunu yemiş devrimci bir yapılanmanın yapması gerekenler aslında çok basit: Bu darbenin bünyede yaratacağı tahribatları en aza indirmektir. Önderlik böylesi durumlarda kendini gösterir. Bu operasyonun nedenleri, niçinleri bütünüyle ortaya çıkarılıp, ona göre örgütsel tahribatlar giderilip onarma yolları öne çıkarılır. Burjuvazinin amacı, yapının birliğini bozmak olduğu çok net olarak ortaya çıkmıştır. Bunu görmemek ya da görmezden gelmek, devrimci sorumluluk bilinciyle doğrudan bağlantılıdır. Ve bu ayrılık, bu operasyonun ürünü olarak ortaya çıkmıştır.

Operasyonun neden yapıyı hedef aldığı, teorik-siyasal-örgütsel boyutları deşifre edilerek çözüm yolları aranır ve bu konuda örgütsel yapının zaafları açığa çıkarılıp onarılma yoluna gidilir. Söz konusu uluslararası saldırı dalgası, bireysel yetkileri öne çıkarmaz. Tersine demokratik iç işleyişi daha bir öne çıkarır, çıkarmalıdır.

Ancak, bunun böyle gelişmediği, geliştirilemediği ortaya çıkıyor. Son gelişmeler, kendiliğindenci ve keyfiyetçi çalışma tarzı ve örgütlenme anlayışının egemen olduğunu ve bunun terk edilmek istenmediğini ortaya koyuyor. Sorunda bu hastalıklı anlayışın kabul ettirilmek istenmesinden çıkıyor. Hastalıklı bünye, hastalıklı bir çalışma tarzı ve demokratik olmayan politik müdahalelere yanıt vermez. Tersine, yeni hastalıklar üretir ve çürümeyi derinleştirir.

Bu yazının amacı, bu durumun nedenlerinin teroik analizi(1) amaçlı olmadığından, varolan durum üzerinden hareket etmektedir. Ancak devrimci bir hareketin, kolayca çözümlenebilecek çelişmelerden dolayı bölünme yaşaması, bu harekete emeği geçen, emekçisi olan, yakın gönül bağı olan işçi ve emekçileri de üzmektedir.

Hele hele, sosyalist bir gazetenin bürosunu basarak onu işlemez hale getirmek devrimci bir yöntem olmadığını herkes kabul eder. Kendini “merkez” olarak kabul eden kesimlerde, daha önce başka devrimci örgütlerin dergi bürolarının basılmasını kınamış ve bu tür tavırların karşı-devrime hizmet ettiğini, halk içi çelişmelerin demokratik bir şekilde çözülmesini ve şiddet içermemesini yazmışlardır. Ne yazık ki, bu şiddet tavrı bile, birliğin değil ayrılığın öne çıkarıldığını göstergesi olarak ortada duruyor.

Sonuç olarak, aynıların aynı yerde ayrıların ayrı yerde olması doğaldır. Ama aynıları bölme ve zayıflatma girişimi komünistlerin tavrı olamaz. Çözüm, işletilmeyen demokratik işleyişi kusursuz ve kesintisiz bir şekilde, yapının tüzüğüne uygun olarak yaşama geçirmektir. 

1 Bu konudaki bütünsel eleştiri ve düşüncelerim: “Tarihin Önünde Yürümek” adlı kitabımda yer almaktadır.

Faşizme Ve Tek Adam Diktatörlüğüne HAYIR!

Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da kitlelere yaşatılanlar, tam da burjuvaziye özgü despotizmin, işçi ve emekçileri ise aşağılanmanın trajedisidir.

Çeşitli milliyetlerden Türkiye ve Kürdistan halkları, son 93 yıllık tarihin içinde bunlara tanıklık etti ve yaşadı. “tek vatan - tek millet - tek bayrak - tek din, tek devlet” ırkçı-faşist-dinci politikaların cenderesi içine alındı. Salt, burjuvazi sömürüsünü rahat yapsın, palazlansın ve içinde eşitlik, özgürlük ve demokrasinin olmadığı diktatörlüğünü sağlamlaştırsın diyedir.

Türk egemen sınıfları, siyasal ve ekonomik kriz içinde nasıl bir düzen tuturacaklarını bilemez duruma geldiler. Sınıflar mücadelesinin keskinliği ve üzerinde oturdukları ekonomik-politika, onların rotasını belirsizleştirmektedir. Tek bildikleri; sömürü düzenini koruma için devlet terörünü artırma-azdırma olmaktadır.

Emperyalist-kapitalist ekonomik sisteme bağlı olan Türk egemen sınıfları, 12 Eylül 1980’den bu yana, baskıları yumuşatma değil, daha da ağırlaştırma, demokratik hak ve özgürlükleri yok etme politikası izleye geldi. Olağan bir dönem değil, olağanüstü dönemler içinde, “demokrasicilik” oynadılar. İşçi sınıfı tarihsel devrimci rolünü bu süreç içinde oynayamadığı için, burjuva sistemi, kendini tek adam diktatörlüğüyle sürdürme savaşı içine girdi.

Ekonomik ve siyasi kriz nedenyile parçalanmışlık ve zayıflama egemen sınıfları tek adam diktatörlüğünde buluşturdu. Ortda ne siyasi ne de ekonomik istikrar var. Her kesim ve her tarafla savaş içindeler. “Vatandaşım” dediği Kürtlerle, azınlıklarla, alevilerle, işçisiyle, akademisyeni ve aydınıyla, gazetecisiyle, sanatçısıyla, yazarı-çizeriyle, kadınıyla, öğrencisi ve gençliğiyle kavga içindedir.

“Dost” diyebileceği bir komşusu kalmadı. Hepsiyle şu veya bu şekilde kavgalı. Emperyal amaçlarla, saldırmayacağı ve yapmayacağı bir şey kalmadı. Burjuvazinin en temel ilkesi, ilkesizliktir. Çünkü, kapitalist sömürü ve yağma ekonomisinin ilkesi, niyetlerden bağımsız olarak, kaçınılmaz olarak kaos ortamı yaratır.

Türk egemen sınıfları, (ABD ve AB emperyalistlerin politikalarına bağlı olarak da) işçi sınıfının devrimci ideolojisine karşı, “ılımlı islam” modelini öne çıkraması da dertlerine deva olmadı. Kelimenin tam anlamıyla, ülke karanlık bir kuyunun içine atıldı. Irkçı-dinci iktidar eliyle; ne ülkede, ne Kürdistan’da ne de Suriye’de, “Kuşların da şarkı söyleyemeyeceği”1 bir ortam yaratıldı. İşçi sınıfı ve halkların demokratik kazanım ve bilinçleri, dinci, ırkçı söylem ve uygulamalarla içiçe geçen faşist devlet terörünün kuşatması altına alındı.

Faşist Türk egemen sınıfların “ılımlı islam” modeli, tek adam diktatörlüğünü kaçınılmaz kıldı. Nereye adım atacağını bilemez durumdalar. Bir taraftan Kürt ulusunun ulusal kazanımları; katliamlar, toplu tutuklamalar ve yıkımlarla geriletilemeyecek bir sürecin içine girdi. Öte yandan kapitalist soygun ekonomisinin yürütülemez hali, dış borcun ekonomideki kaldırılamaz yükü, ulusalarası alanda sıkışmışlık ve dışatalanmışlık durumu, kapitalizmin krizini derinleştirici faktörler olarak öne çıktı.

Ancak, “tek adam diktatörlüğü”, tüm devlet terörünün harekete geçirilmesine karşın, devrimci, ilerici ve demokrat muhalefet cephesinin bastırılamamış, ezilememiş ve suturulamamış olması, faşist diktatörlüğü uygulamalarıyla daha da uçuruma itmektedir. Bunlara ek olarak, sendikaların yasak ve baskılarla işlevsizleştirilmiş olması gerçeğine karşın, işçi sınıfının sınıf bilincini bütünüyle yok edemediği ve edilemeyeceğini, metal işçilerin son grev ve direniş kararlılığı; burjuvazinin (grev yasaklarının derhal devreye sokulması) korku hanesindeki yerini korumaya devam ettiğini gösterdi.

Köklü bir mücadele deneyimlerinin yanında, yüzyılı aşan sınıf bilinçli örgütlülüklere sahip olmuş ve nicel olarak gelişmiş işçi sınıfının varlığı karşısında, tek adam diktatörlüğünün uzun süre ayakta kalması oldukça zordur. Burjuvazinin bütün kutuplaştırıcı, islamlaştırıcı, ırkçı ve cinsiyet ayrımcı politikalarına karşın, güçlü bir sınıf varlığı gerçeği karşısında daha fazla tutunamayacaktır.

Burjuvazinin, “insan hakları”, “demokrasi” vb. aldatmacaları, kitlelerin küçümsenmeyecek bir kesiminin gözünde, artık, faşizmin birer demogoji araçları olduğunu daha net ortaya koymuştur. “Anayasa değişikliği”, yeni hukuksal kılıflar, KHK’ler ve Türk parlemontosundaki “demokrasi” oyunları, kapitalist sistem içindeki ülkelerin sıradan birer muz cumhuriyetlerine dönüşebildiğinin en yakın örnekleri olmuştur.

“Anayasa değişikliği”ni içeren maddelerin içeriği, İŞİD’in “emirliği”nin” benzerinin Türkiye’de yasallaşmasını kapsadığını söylemek yanıltıcı olmayacaktır. Ve bunun uygulamaları okullardan başlatılmıştır.

Önümüzdeki Nisan ayı başlarında yapılacağı söylenen “anayasa değişikliği” referandumu, tek adam diktaörlüğünün yasal kılıfı olmasının yanında, faşist-dinci devlet terörünün daha da tırmandırılmasının oylanması anlamını taşımaktadır. Bu nedenle de, en büyük zararı gören ve görecek olan işçi sınıfı başta olmak üzere bütün ezilen kesimlerin buna karşı koyması ve HAYIR demesi en doğru olanıdır.

“Anayasa değişikliği referandumu”nda kitleleri sandık başına gitmelerini ve HAYIR oyu vermelerini söylemek, faşizmi onaylamak anlamına da gelmez. Referandum sonucu, iktidar partisinin istediği doğrultuda çıksın çıkmasın, değişen bir şey olmayacak. Faşist diktatörlük yıkılana kadar devlet teröründen vazgeçmeyecektir. Hayır oyları fazla da çıksa, Erdoğan kendiliğinden o koltuğu terk etmeyeceği gibi, faşist-dinci baskıları tırmandırmaktan da geri durmayacaktır. Referanduma katılmak, faşizmin oynuna gelmek ya da ona meşru bir statü vermek anlamına da gelmez.

Bütün bunlara rağmen, HAYIR kampanyasının örgütlenmesi, kitlelerde demokrasi bilincini artırma ve faşizmi teşhir etmeye hizmet edecek olmasıdır. Referandum sonucu “Evet” çıktığında, tek parti rejmine geçilmesi ve şu anda var olan bazı demokrat ve ilerici yayınlarında kapatılması ve yasaklanaması beraberinde gelecektir. Yani, sistem, baskılara karşın ayakta durmaya çalışan işçi ve emekçilerin tüm demokratik soluk borularını tıkama yolunu seçecektir. ABD - AB’deki iç faşistleşme bu olguyu fazlasıyla destekleyeci rol oynayacaktır. Ancak, toplumun ezici çoğunluğunu oluşturan ezilenlerin çoğunluğu, bu devlet terörünü daha fazla taşıyamayacak ve toplumsal kalkışma bir yerden patlak verecektir.

“Faşizme ve Tek Adam Diktatörlüğüne HAYIR” kampanyasının örgütlenmesinin zorluklarla dolu olduğu bir gerçektir. Çünkü, iktidarı elinde tutanlar bunu her yönüyle etkisizleştirmeye ve önlemeye çalışıyor ve çalışacaklardır. Ancak, tüm olanaksızlıklara karşın bu konuda çabaları artırarak, birleşilebilecek tüm kesimlerle ortaklaşa mücadeleyi yükseltmek önem taşımaktadır. HAYIR kampanyası, hareketlenmenin, örgütlenmenin, sessizleştirilmiş ve sindirilmiş kitlelerin sokaklara taşımanın aracı olursa, kitlelere, önümüzdeki mücadele günleri için güçlü deneyimler kazandırmış olacaktır. 

Burjuvazinin Cumhuriyeti Kendini Tekrarlıyor

TC’nin dünü ile bugünü arasındaki benzerlikleri yeni kuşak bilmeyebilir, ama araştırırsa kolayca öğrenebilir. 

Türkiye Cumhuriyeti kendini tekrarlıyor. AKP iktidarı boyunca yaşanan ve yaşadıklarımız, TC açısından yeni bir olgu değildir. Bunlar daha önce Cumhuriyetin ilk kuruluş yıllarından 1946 yıllarına kadar neredeyse birebir ya da benzer şekilde yaşanan olaylardır. Sadece, mekan aynı, zaman farklı. Devlet aynı devlet. Burjuvazi, ortağı feodal toprak ağalarını sırtından atıp tek başına egemenliği ele geçirmiş. Bugün, sanayi-finans burjuvazisinin bütünüyle egemen olduğu has burjuva cumhuriyeti var karşımızda.

Türkiye ve Kürdistan halkları, bugün yaşadıklarını dün de yaşadı. Bütün anti-demokratik uygulamalardan tutunda faşizmin her türlüsü, katliamların, kırımların, sürgünlerin, asimilasyon-inkar politikalarının en vahşileriyle karşı karşıya kaldı. Biraz sonra örneklerini vereceğim, dün ile bugünün benzerliklerin arasındaki tek fark, birincisi “vatan-millet-sakarya” adına yaparken, AKP bu söylemlere, “toplumun yaşam biçiminin islamlaştırılmasını” eklemiştir. Kısacası, egemen sınıflar, dönemlere uygun olarak, ihtiyaç duydukları ve koşulların dayattığı sloganları ileri sürmüşlerdir, 

Bugün demokrat kesilen bir çok liberal yazar ve entellektüellerimiz, 1925-1945 arasındaki faşist uygulamalara gerekçe olarak “cumhuriyet yeniydi” kılıfını getirirken, günümüz AKP’si ise “yeni Türkiye” adı altında faşist islamcı bir yönetimi egemen kılmanın savaşını veriyor. İslamcı-faşist yönetimi pekiştirmek için anayasa değişikliği adı altında, her türlü despotizmi uygulamaktan kaçınmıyor.

TC’nin kuruluşu ve resmiyet kazanmasından sonra, yani kemalistlerin iktidarı sağlamlaştırmalarınin peşinden uyguladıkları rejmin adı faşizmdi. Bütün örgütlenmeleri, yasaları ve uygulamaları o dönem Avrupa ülkelerinde güçlü bir şekilde esen faşizm rüzgarını kendilerine örnek almışlardı. 

Kemalistler, yanı başlarında 1917 Rus Eim Devrimi’ni örnek alacaklarına, Avrupa faşizmini, Türkiye ve Kürdistan topraklarına getirmişlerdir. Oysa, Kurtuluş Savaşı sırasında en büyük desteği ise Bolşevikler’den almışlardır. 

Şeyh Sait İsyanı bahane edilerek, “Takrir-i Sükun Kanunu”nu (Huzurun Sağlanması Yasası) çıkardılar. Bu yasanın en temel özelliği; Hükümete, “huzuru sağlamak” amaçlı, her türlü olağanüstü yetkiyi vermiş olmasıydı. Yani, bütünüyle anti-demokratik ve faşist uygulamaların yaşama geçirilmesi amaçlıydı. Aynı bugün Erdoğan’ın Kanun Hükmünde Kararname’leri (KHK) gibi. Dün, bugün olduğu gibi yüzden fazla üniversite ve buna denk düşen bugünkü gibi binlerce akademisyen olmadığı için, bugünkü gibi bir akademisyen kırımının olanağı da yoktu. Ayrıca, o dönemde komünistlerin dışında demokrasiyi savunan kesimlerde yoktu. Ülkenin burjuva birikimi oldukça azdı. İşçi sınıf ise nicelik olarak yeni yeni güçlenmeye başlamıştı. 

Mahkemeler ise, bugünkü gibi “bağımsız” ve “tarafsız”dı(!) Yani, hükümetin emrindeydiler. Hükümet ne derse “bağımsız ve tarafsız yüce mahkemeler” adaleti (!) derhal yerine getiriyorlardı.

Bunlarda yetmedi, 1921 yılında kurulan İstiklal Mahkemeleri yeniden yürürlüğe sokuldu ve bu mahkemeler 1929 yılına kadar çeşitli gerekçelerle uzatıldı. Mahkemelerin en önemli özelliği ise; bu mahkemelerin verdiği karara itiraz edilemiyor olması yani temyiz yolunun kapalı olmasıydı. İstiklal mahkemelerin verdikleri idam kararı sonucu, idam edilenlerin saysı; 1630. 

Uğur Mumcu’dan tutunda günümüze kadar bir çok kemalist, bu mahkemeyi “devrim mahkemeleri”, kararları ise, oldukça “adil ve demokrat” olarak lanse ettiler. 1937-38 Dersim’de katliam yapan Türk devletini “demokrat ve adil” buldukları gibi. 

Örneğin, İstiklal Mahkemeleri kararları arasında, firari askerlere, halk arasında 40-100 civarında sopa cezasının yanında, evlerini yakma ya da ailesinden birisini firarinin yerine askere alma gibi cezaları da vardı. Bugün AKP, özellikle Kürdistan’da benzeri uygulamaları yapıyor. AKP, Kürtlere ceza olarak Kürt yerleşim yerlerini ve büyük Kürt şehirlerini yerle bir etti. Yığınca Kürdü tutukladı ve tutuklamaya devam ediyor. Sadece Kürtleri tutuklamakla kalmıyor, muhalif gördüklerinin tümünü tutukluyor ve kamu görevlerinden men ediyor.

Kemalistler, 1925-1945 arasında da hiç bir muhalefete göz açtırmadılar. Kürtlere, azınlıklara ve komünistlere savaş açtılar. Alevilerin tüm ibadet yerlerini yasakladılar. Aleviler üzerindeki bu yasaklar hala uygulanmaya devam etmektedir. “islam dışı”, “ucube” vb. adlar altında dıştalanmaktadırlar.

1920-1940 arası Kürt ayaklanmaları kanlı bir şekilde bastırıldıktan sonra, toplumu Türkleştirmek, tekleştirmek ve dizayn etmek için yeni bir düşman gerekliydi. Bunlar Nazilerden ithal edilen Yahudilerden başkası olamazdı. Yahudiler, “Türk olmadıkları” gibi, “müslüman”da değillerdi. Toplum, uzun bir süre “Yahudi düşmanlığı” ile oyalanabilirdi. Milli Şef İnönü temsilciliğinde Türk egemen sınıfları aynen öyle yaptı. Ayrıca, Türk egemenleri soykırıma ve azınlık mallarına el koyma konusunda tecrübesizde değillerdi.

1915’lerin devamı olarak, 1920’lerden başalayıp 1970lere kadar Hıristiyan ve diğer azınlıklardan ülkeyi adeta temizlediler. İnsanları yüzyıllardır yaşadıkları topraklarından kovdular, kaçamayanları, gitmeyen ve gidemeyenleri katlettiler. Düşünsel yapısıyla olduğu gibi fiziksel yapısıyla da Hitler özentili olan Başbakan Şükrü Saraçoğlu başkanlığında ve İnönü tasdikli, 1942 yılında “Varlık Vergisi Kanunu”nu (Nazilerin Yahudi politikasının benzeri) çıkardılar.

Ülkedeki azınlık uluslara mensup insanları toplama kamplarına doldurdular.1 Bütün burjuva basını, “stokçu ”, “yolsuzluk yapan”, “vurguncu”, “kaçakçı”, “vatan haini Yahudi” vs. vs. manşetleriyle çıkıyordu. Göbbels’in gazete manşetleri, olduğu gibi kemalist basında yer alıyordu. Gazetelerin ilk ve son sayfasına kadar “pis Yahudiler” hakkında haberlerden geçilmiyordu.2 O zamanın gazeteleri, “Yahudileri” öne çıkarsa da, 1942 Varlık Vergisi Kanunu, Ermeniler, Rumlar, Yahudiler ve diğer müslüman olamayan azınlıklara ve az sayıda “müslüman”lara uygulanmıştır. 

Nazilerin yolunda giden hükümet, yoğun bir Yahudi aleyhtarı kampanya başlattı. Bugün AKP yandaşı medyanın muhaliflere karşı başlattığı kelle avcılığı kampanyasını, dünde CHP yandaşı medya (baştada bugünün Cumhuriyet Gazetesi) Kelle avcılığı başlatmıştı. 1925-1938’lerde “şaki (Kürt) kelle avcılığı” yapanlar, Avrupa’da Nazizmin egemen olmasıyla, Yahudi ve diğer azınlıkların kellelerini istiyorlardı. Dünün Milli Şefçi (İnönü) ve tetikçi Cumhuriyet Gazetesi, bugünün Reisçi (Erdoğan) tetikçi Akit Gazetesi’ydi. O dönemin Cumhuriyeti ile günümüzün Akit’in karşılaştırın, pek bir fark göremezsiniz. Ayrıca, Nazilere ve İtalyan faşistlerine yapılan övgüler ve işgallerinin övücü sözlerle süslenmesi ise, burjuva riyakarlığının ve yalanlarının ne denli dibe vurduğunun tarihi örnekleridir. 

1925-1946 arası hiç bir muhalif gazeteye yaşam hakkı tanınmamıştır. 1925 yılında Şeyh Sait İsyanı’nı “gerici” diye bastırılmasını onaylayan, “Aydınlık, Orak Çekiç ve Bursa’da çıkan “Yoldaş” dergileri, kapatılmaktan kurtulamamışlardır. Ayrıca, hükümetin izni dışında çıkan tüm gazeteler, ilerici-gerici hepsi kapatılmıştır. Bu konuda, şu söylenebilir: Dünün yasak ve sansürleri bugünde devam ettirilmektedir.

Kelle Avcısı gazetelerin yanı sıra, kelle avcısı “şair”lerde vardı. Aynı bugün olduğu gibi. Her dönem kendi sanatçısını, gazetecisini, entellektüelini vb.de yaratır. Sanıldığı gibi, faşizm, öne çıkarılan soytarı kılıklı bir diktatörün işi değildir. Başta egemen sınıflar olmak üzere egemen sınıfların sömürüsünden pay almak isteyen toplumun ileri çıkan önemli bir kesimin ortak hareketidir.

Kelle İstiyorum! Ben ki bir tavuk bile kesilirken bakamam; karıncaları, sinekleri öldüremem, kelle istiyorum. Yumruklarım sıkılmış, dişlerim kısılmış, at meydanında kazan kaldıran yeniçeriden daha hiddetli bir sesle kelle istiyorum, vurguncunun kellesini! 

Onun, mülevves (pis) kafasının bir çürük kavun gibi önümde yuvarlandığını görsem ferahlıyacağım. Onun, iğrenç vücudunun boş bir çuval gibi karşımda süründüğünü görsem rahatlıyacağım. Böyle, dünyayı sarmış bir ölüm kalım mücadelesi içinde ben, vurguncuya karşı merhamet tanımam, şefkat tanımam, adalet tanımam, kanun, nizam, usul, hiç bir şey tanımam! Bence onun cezası, para değil, hapis değil, dükkân kapamak değil, neyif (sürgün) değil; müsadere, yağma, falaka, işkence, zindan veya ölüm olmalı!” (Orhan Seyfi Orhon)3

Sinek öldüremeyen bu “şair”, Yahudi kanı içmekten zevk alacak denli ırkçılaşmıştı. 1950-1960 Demokrat Parti dönemi olsun ve askeri cuntalar dönemi olsun, her faşist ve baskıcı dönem kendi yandaş yazar-çizerlerini ve Cem Küçük gibi tetikçilerini yaratmıştır.

Göbbels’in öğrencilerinden Başbakan Ş. Saraçoğlu, “Devrim Kanunu” olarak adlandırdığı Varlık Vergisi kanunu uygulamaya sokulduğu günlerde şunları söylüyordu:

Biz Türküz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar ve laakal (en az onun kadar) bir vicdan ve kültür meselesidir. Biz azalan ve azaltan Türkçü değil, çoğalan ve çoğaltan Türkçüyüz ve her vakit bu istikamette çalışacağız!” Ayşe Hür (aynı yer)

1942 “Varlık Vergisi” temizliği yetmeyince 1955’te 6-7 Eylül yağmasını yaptılar. Bu kez Rum’lara yöneldiler ve onların mallarını yağmaladılar. Katliam, yağma ve kırım burjuva Türk egemen sınıfların “alamet-i farika”sı olmuştur.

CHF’den AKP’ye Uzanan Tekçi Faşizmin Yolu

CHP (Ozaman, Cumhuriyet Halk Fıkrası –CHF-ydı. 1935 yılından sonra CHP oldu.) 1927 yılında yaptığı tüzük değişikliği ile, ülkenin yönetimi; Fıkra Başkanlık Divanı’na4 devr edilmiştir. Yani, devlet parti devleti olmuştur. O süreçte Türk egemen sınıfların buna gereksinimi vardı. Hem palazlanmak hem de demokratik koşulları ve olanakları yok ederek sermaye birikimi sağlamak için, tek parti diktatörlüğü onlara uygundu. Ayrıca, Avrupa’da da böyle bir gelişme vardı. 1922 yılında Mussolini İtalya’da başa gelmişti ve Almanya’da ise Hitler güçleniyordu. Yani, bugün AKP politikaları karşısında, “kaygıyla izliyoruz” yarım ağızlı demokrasi vurguları, dünün Avrupasında yoktu. Çoğu faşist ya da faşzime teslim olmak üzereydiler.

CHP’nin tek partili ve tek şefli partisinde olduğu gibi AKP’nin de tek şefli partisinde (ve aslında ülkede tek bir parti var. Çünkü HDP’yi baskı ve tutuklamalarla işlevsiz hale getirdiler. Diğer burjuva partiler ise tek bir parti gibi hareket ediyorlar) liderler, tanrı tarafında, “milleti ve “ümmeti kurtarmak” için gönderilmişlerdir. Kitlelere bu empoze edilir. İtalya’da Duçe (Mussolini), Almanya’da Führer (Hitler)’de kurtarılmayı bekleyen ulusa tanrı lütuflarıydı. 

AKP’nin yandaş medyası, Erdoğan’la yatıp-kalkıyor. İslam ümmetine tanrı tarafından peygamber olarak gönderilmesinden tutunda “Türk’ün gücünü bütün dünyaya göstermek içinde tek şanstır.” Vs. vs. bütün gerici ve faşist nitelemeler Erdoğan üzerine sıralanarak, kitlelere “kurtarcı” olarak gösterilmeye çalışılıyor.

Bugün Erdoağan’a dizilen mehtiye ve “kurtarıcı” sıfatlar, dün M. Kemal ve İnönü için, 1950-1960 arası ise Menderes-Bayar ikilisi için sıralanmıştı.

Ve bugün, AKP’nin Erdoğan’ı “Milli Reis” yapmak için Anayasa değişikliği yapması ile M. Kemal ve İnönü’nün tek kişi ve tek parti (1925-1946) dönemlerinin benzerlerinin yaşandığı daha net görülebilir. 

M. Kemal’in CHP adına milletvekillerini belirlediği Tamimleri;

Aziz Vatandaşlarım,

Cumhuriyet Halk Fırkası namına bütün memlekette Türkiye Büyük Millet Meclisi azalığı için mebus namzedi olarak tesbit ettiğim zevatın heyeti umumiyesini ıttılaınıza arzediyorum. Her vatandaş için yeni devrede beraber çalışmağı münasip gördüğüm arkadaşların heyeti umumiyesinin birlikte görülmesini faideli addettim. Bunlardan her dairei intihabiyeye tefrik edeceğim mebus namzetlerini ayrıca imzam tahtında arzedeceğim. Gazi Mustafa Kemal,H.M.: 31 Ağustos 1927“5

Aziz Vatandaşlarım!

İntihabat (seçimler. YK) neticelendi. Cumhuriyet Halk Fırkası namına takdim ettiğim namzetler memleketin her tarafında aziz vatandaşlarımın müttefikan umumi tasvip ve intihabına mazhar oldu. Aziz vatandaşlarımın tezahuratındaki asil manayı yüksek mesuliyet hissile ve lâyıkıle ihata ediyorum. Gazi M. Kemal“6

Bunları kısaca buraya almamızın nedeni, bugünkü dönemi faşist diktatörlük olarak görüp, dünkü dönemi „demokrat“ görenlerin ikiyüzlülüğünü ortaya koymak içindir. Birinci dönem „laiklik“ adına yapılırken, bugünkü dönem ise „islamlaşma“ adına yapılmaktadır. M. Kemal ölünce yerine milli şef olarak İnönü geçmiştir. Politika ise aynı kalmıştır.

Tarih tekerrür etmiyor, ama, burjuva cumhuriyetinde, burjuvazi, ülkeyi aşağı yukarı aynı yöntemlerle yönetiyor. Bu tür yöntemler, kitlelerin bilinçlerinin bulandırılmasında önemli rol oynuyor.

AKP’nin 18 maddelik anayasa değişikliği de, aynı CHF’nin uygulaması gibidir. Oradan örnek alınmaktadır. Tek parti ve tek şef yönetimi. Kriz içindeki burjuvazinin, kriz süresince ülkeyi yönetme yöntemlerinden biridir. Kendi faşist tarihine toz kondurmayan CHP’nin AKP’ye karşı “mücadelesi” ise, gece mezarlıktan geçerken ıslık çalmaya benziyor.

M. Kemal, kendine “izmir Suikastı” gerekçe göstererek, elindeki yetkileri dahada güçlendirerek bütün muhalifleri elimine etmiştir. Erdoğan’da, “FETO”cuları gerekçe gösterek, aynı yöntemi izlemektedir. Ve böylesi süreçlerde, ülke “vatan haini” bolluğundan geçilmez olur. Yandaş gazetelerin tümü “vatan haini avcılığına” çıkarlar. 

Kemalistler döneminde de “vatan hain”leri boldu, bugünde “vatan hainleri” boldur. Cumhurbaşkanını, başbakanı ve de diğer devlet yetkililerini eleştirmek “vatan hainliği” ile eşitlenmiştir. Her iki dönemde de bunun örnekleri yığınladır. Bugünkü örnekleri günlük yaşadığımız için çoğu kimseye yabancı gelmez. Ancak, dün çok gerilerde kaldığı için, o günün anti-demokratik ve faşist uygulamaları pek bilinmemektedir. Ya da unutulması istenmiş ya da ”Kadro Harekatı”nın devamcıları, anti-demokratik ve faşist uygulamaları cilalıyarak “devrim çabaları” olarak karşımıza çıkarmışlardır.

Örneğin, Erdoğan bugün “başkan” olmak istiyor. “Ya başkanlık ya kaos” diyerek, şimdi burjuva meclisinde kendi yasasını kabul ettiriyor. Yani, İsmet İnönü’den sonra ikinci “Milli Şef” olmaya aday. İnönü 1938 yılından 1945 yılına kadar CHP’nin değişmez genel başkanı olduğu gibi, ülkeninde tek sorumlu şefiydi. Ülkeyi ise CHP yönetiyordu. Aynı bugün AKP’nin yönettiği gibi. Milletvekillerinden, valilerden muhtarlara kadar bütün atamaları ve belirlemeleri CHP teşkilatı yapıyordu. Faşizm sevicileri, bunları “o günün koşulları”na bağlıyarak, kitlelerin hoşgörüsüne sunuyorlar.

Parti devletle birlikte çalışır. Sınıf farklarını göz ardı eder. Toplumun manevi varlığının ifadesi olan ulus, Parti içinde toplanmakta ve Parti ulusla, dolayısıyla devletle bir olmaktadır. Bunada ek olarak ulus, devlet ve Partinin “önder”in kişiliğinde somutlaştığı, devletin “Atasıyla bütünleşmiş millet” demek olduğu noktasına varılmıştır.”

“Atatürk ilkeleri” adı altında anti-demokratik ve faşist yasalar, değişmez anayasa maddeleri arasına alınırken, İnönü’de değişmez “milli şef” olmuştu. Halkımızın, o dönemde söylediği; “Geldi İsmet Kesildi Kısmet” tekerlemesi, kendiliğinden ortaya çıkmamıştı. Bir uygulamanın dışa vurumuydu.

CHP’nin, Ahmet Davutoğlu ve Binali Yıldırım’larından biri olan Recep Peker, İtalya’da aldığı faşizm derslerinden sonra şunları söylemiştir:

Liberal devlet tipinin çekiştirici, çarpıştırıcı ve yurtiçinde ulus birliğini bozucu ruhunu her gün yeni bir tedbirle ortadan kaldırarak bunun yerine ulusal devlet tipindeki birlik ve beraberlik zihniyetinin tatbikatını hayatımıza aşılıyoruz.”7

Bugün, bu söylemi, farklı ve islam soslu bir şekilde Erdoğan ve AKP söylüyor. Bunun adına da: “İleri demokrasi” diyorlar.

İşçi sınıfının mesleki ve sınıfsal bütün örgütlenmeleri yasak olmasına karşın bir de buna; Peker’in İtalyan (1936) gezisinden dönmesinden sonra, “milli duygulara aykırı propaganda suçu” adı altında, Türk Ceza Kanununa 141-142 maddelerini eklemişlerdir. Ve bu maddeleri, 1991 yılına kadar, işçi sınıfının mücadele örgütlerinin tepesinde demoklesin kılıcı gibi sallandırmışlardır.

Dün, “devlet Ata’sı etrafında birleşmiş millet”, iken, AKP döneminde ise, “Erdoğan bu milletin 300 yılda bir başına gelen Reis”e dönüşmüştür. Bilinen milliyetçi ve islamcı-faşist tekrarlar. Aynı burjuvaziye hizmet eden iki farklı siyasetçinin, iki farklı görüntüleri var ortada.

Burada bir not düşmek gerekiyor; Elbette M. Kemal ile Erdoğan’ın islamcılığı aynı değil, M. Kemal daha pozitivist. Erdoğan ise ülkülerini islam dinine dayandırıyor. Ancak bu söylem düzeyinde kalıyor. Yani, kitleleri aldatma amaçlıdır. Erdoğan’ın kapitalizm koşullarında işi hurafelerle yürütmesinin koşulu yoktur. O, hurafeleri, siyasal-ideolojik olarak kitleleri uyutma amaçlı ortalığa salmaktadır. 

Her iki sürecin, faşist devlet yönetimi, tek parti anlayışı, muhalifleri yok etme biçim ve uygulamaları, demokratik hak ve özgürlüklerin yasaklanması, işçi sınıfı ve emekçiler üzerindeki baskı vb. vb. aynıdır. Erdoğan, islamcılığı öne çıkararak ve bunun uygulamasını yaparak kitleleri oyalarken, diğeri, Türk milliyetçiliğini daha fazla öne çıkarmıştır. Ama ikisi de (İnönü’de dahil), tek liderlik olgusunu putlaştırmışlardır. Burjuva demokrasilerinde görülen görüntü bunlarda olmamıştır. Erdoğan, iktidarının ilk yıllarında “demokrasi” oyunları oynamış, iktidara egemen oldukça, “demokrasi”yi ötelemiştir. Aslında, TC’nin ilk beş yılında da kısmi olarak burjuva demokrasisine hayat hakkı tanınmıştır.8 1925 ile birlikte demokratik haklar bütünüyle ortadan kaldırılıp, faşist iktidar biçimi öne çıkarıldı.

Kemalizm döneminde işçilerin hiç bir örgütlenme hakkı yoktu. Türkiye’de yasal olarak sendikal örgütlenmelere 1947 yılında izin verildi. Ancak hiçbir hakları yoktu. Toplu sözleşmeli, grevli haklar 1961 Anayasası’nda yer aldı. İşçi sınıfının sendikal örgütlenmesinin yasakladığı bir rejimi “ilerici” ya da “demokrat” olarak adlandırmak, burjuvazinin ilk çıkış felsefesine dahi terstir. İşçi sınıfı örgütlenmelerinin yasaklandığı yerde burjuva demokrasisini aramak, küçük burjuvaziye özgü faşizm seviciliğidir.

Laiklik konusunda ise, kemalistler, gerçek anlamda bir burjuva laikliğini uygulamadılar. Sistem, hiç bir zaman dini devletin dışında tutmadı. Sünnileştirmeyi esas aldılar ve diğer mezhep ve dinlere ise yaşam hakkı tanımadılar. Başta Kürt ulusu olmak üzere, diğer azınlık uluslarında asimile edilerek Türkleştirme politikalarını hayata geçirirken, dini de devlet kontrolü altına alarak sünnileştirme politikası izlediler. Sünni Diyanet İşleri Başkanlığı, 1924 yılında bu amaçla kurulmuştur.

Erdoğan, kamunun tümünü ve yaşam biçimini sünnileştiriyor. Yani, İslamı kamusal yaşamın tüm alanlarında hakim kılmak istiyor ve hızla yerine de getiriyor. Egemen burjuvazinin önemli kesminin de buna pek bir itirazı yoktur.

Kürt ve diğer azınlık ulus politikasında ise devletin 94 yıllık yoketme ve sindirme politikası hala geçerliliğini koruyor. 94 yıllık TC tarihinde, “Takrir-i Sükun’ların, “Örfi idare”lerin, “Sıkıyönetim”lerin ve “Olağanüstü Hal”lerin olmadığı dönem hesaplansa, bir on yılı bulmayabilir. Burjuvazinin çok övündüğü kapitalist sistemin gerçek anti-demokratik yüzü. 

Bazı ayrım noktalarını ve farklarını ileri sürerek, sözünü ettiğimiz tarihler içinde dün-bugün arasında nitel fark çıkarmak, demokratik olmayan yönetim biçimlerini aklamaktır. Kendine “sol” diyen bazı kesimlerde bunu yapmaya çalışarak, iki faşist yönetim biçimi arasında bir tercih yapılmasını istiyorlar. Faşist rejimler arasında tercih yapılmaz. Faşizm ile burjuva demokrasisi arasında, eğer bir tercih yapılacaksa bu burjuva demokrasisi olur.9 Çünkü sosyalizm için, işçi sınıfının örgütlenmesinin burjuva demokrasisi koşullarında faşizme göre daha avantajlıdır.

İşçi sınıfının haklarının olmadığı yerde, komünistlerin varlığına ve örgütlenmelerine de izin verilmiyordu. TC tarihi “Komünist Tevkifatı”ıyla doludur. TC’nin komünist avı hiçbir zaman bitmemiştir. Her fırsatta komünistleri ezme ve yok etme politikası izlemiştir. 1991’lara kadar komünist propagandayı yasaklamış ve ağır cezalar getirmiştir. Daha sonraları ise “Terörle Mücadele Yasası” adı altında anti-demokratik ve faşist uygulamalar bugüne kadar devam ettirilmiştir.

İşte, TC tarihinin genel ve kabaca görünümü budur. Bu topraklar üzerinde yaşayan çeşitli milliyetlerden işçi ve emekçilerine, burjuva sistemini korumak amaçlı, çeşitli gerekçeler ileri sürülerek reva görülen yaşam biçimi...

Biz yıkmadan üzerimizden kalkmayacak çürümüş bir sistemin enkazı!

1 Nazi hayranlığı bu dönemde taban yapmış durumdaydı. Babası, Aşkale Toplama Kampı’ndaki 6-8 bin kişiden birisi olan İshak Alaton şöyle anlatıyor; “Anti-semitizm güçlü bir havaydı. Şişli Terakki Lisesi‘nde okurdum. Okula Türk subayların refakatinde Nazi subayları gelir ve Nazizmin propagandasını yaparlardı.” Rıdvan Akar, age, sf. 243. Bugün İŞİD’çilerin okullarda dinci propaganda yapmasının bir başka biçimi.

2 Rıdvan Akar, Aşkale Yolcuları-Varlık Vergisi ve Çalışma Kampları, Belge Yayınları

3 Ayşe Hür, 1942 Varlık Vergisi Kanunu, 10.05.2015 Radikal.

4 Mete Tuncay, Tek Parti Dönemi

5M. Kemal’in seçim öncesi C.H.P. adayları hakkında vatandaşlara yayınladığı mesajı. 3 Agustos 1927

6M. Kemal’in seçimden sonra vatandaşlara yayınladığı mesajı, 7 Eylül 1927

7 M. Tuncay, Tek Parti Dönemi

8İbrahim Kaypakkaya, Seçme Yazılar, Umut Yayımcılık

9 İbrahim Kaypakkaya, age. 

Kimse komünistleri suçlamasın

Komünizm, teorik ve pratik olarak burjuvazi için tehlikeli olmaya başladığından bu yana, burjuvazinin en büyük düşmanı komünistler olmuştur. Çünkü, burjuvazinin bütün çürümüşlüğünü, kokuşmuşluğunu ve büyük bir haksızlık üzerinde kendini var ettiğini ortaya koyan komünistlerdir.

Komünistler, sadece teorik-siyasi olarak burjuvaziye karşı olmakla kalmamış, pratik olarak da burjuvazinin karşısında yer alarak, onu yıkma ve yeni bir toplumsal sistem inşa etme başarısını göstermişlerdir. 17 Ekim 1917 Rus Devrimi bunun en gerçekçi örneklerinden biridir.

Komünistler, çok basit bir gerçeği ortaya koymuşlardır: Kapitalizm var olduğu sürece, insanlar barış içinde yaşayamayacaklardır. Barışın, kardeşliğin ve özgürlüğün bir numaralı düşmanı kapitalist sistemdir. Ve kapitalist sistem ne kadar uzarsa toplumsal çürüme ve kaos da bir o kadar artarak yaygınlaşır. İnsanın insana yabancılaşması, insanın insanı yok etmesine dönüşür. Bugün olduğu gibi...

Komünistlerin kapitalizme karşı sosyalizmi savunmaları, kapitalist savunucuları komünistlere karşı düşman etmiştir. En liberal burjuva demokratlarından küçük burjuva revizyonistlerine kadar ele ele vererek, komünistleri teşhir, tecrit ve yok etme ereğinde birleşmişlerdir.

Oysa, komünistlerin savundukları oldukça insani önermelerdir: Sömürü olmasın! Ezen ve ezilen olmasın! İnsanla insan arasında ne sınıf ne de sınır olsun! Ortaklaşa üretiklerimizi ortaklaşa tüketelim!

Bütün kavga, komünistlerin bu önermeleri üzerinde çıkmaktadır. Komünistler bu ilkeleri, 1848 yılında Komünist Manifesto’da ortaya koydular. Ve o günden beri bu ilkeler üzerinde kavga devam etmektedir. Bu kavga, sınıf kavgasıdır. 

Komünistler, burjuvaziyle işçi sınıf arasındaki tarihsel kavgada, işçi sınfının temsilcileri olarak burjuvazinin karşısında yer almışlardır.

Ülkemizde de en büyük zulmü komünistler görmüştür. Çünkü komünistler tüm haksızlıkların karşısında yer almıştır. Ezilen ulusların, ezilen sınıfların, ezilen etnik mezheplerin demokratik haklarının savunucuları olmuştur. 

Sermayenin tek kişi faşist diktatörlüğünün resmileştirilmesinin gündemde olduğu içinde bulunduğumuz günlerde, bunun sorumlusu elbette başta sermaye sınıfıdır. Onların buna bir itirazları yoktur. Sermaye sınıfı ekonomik ve siyasal krize girdikçe, kazanılmış toplumsal özgürlüklere daha fazla saldırır.

 

Sermaye sınıfı, işçi sınıfını ve emekçileri daha fazla sömürmek ve karlarını artırmak için, Erdoğan şahsındaki faşist tek kişi diktatatörlüğün savunucuları, koruyucuları ve gerçek sahipleridir.

Ancak, bugün islamcı faşist diktatörlükten zarar gören, ona muhalefet eden liberal aydınların, liberal entellektüellerin ve burjuva devletin ortaklarından sosyal demokratların payları da birincilerden az değildir. Birinciler planlayıp yönlendirmişler, ikincilerde toplumu adım adım sessizleştirmişlerdir.

Bunu, “yetmez ama evet”, diyerek yapmışlardır. ABD ve AB emperyalist haydutların “ılımlı İslam” modelini, topluma “demokrasi modeli” olarak sunmuşlar ve benimsetmek için yoğun bir çaba harcayarak, toplumun demokratik bilincini manipüle ederek, siyasi islamın gerici ideolojisinin güçlü bir şekilde yerleşmesinin koşullarını hazırlayarak yapmışlardır. 

İslamcı iktidara düşen ise, boşluğu hızla, iktidarda olma avantajını ve zorunu kullanarak doldurmak olmuştur. Komünizme karşı, her türlü gericiliği destekleyenler, siyasi islam cihadının kurbanları arasına katılmaktan kendilerini de alamamışlardır.

Bu kesimler, Türk sermaye devletinin ezelden beri ezilen ve azınlık ulusların, özellikle de Kürt ulusunu yok sayma, Türkleştirme politikalarına büyük ölçüde destek vermişlerdir. Bazıları ise, “Biz PKK teröristlerine karşıyız, Kürtlere karşı değiliz” diye sahtekarlık yaparak, bir ulusun hak alma mücadelesini yok saymanın teorisini yaparak topluma empoze etmişlerdir.

Bir ulusun, bir başka ulus tarafından ulusal haklarının gasp edilmesi, daha baştan burjuva demokrasinin en temel “politik özgürlük” önermelerinin yok edilmesi olduğunu göremeyecek denli, ezen ulus ırkçılığının şampiyonluğunu yapmışlardır. 

Kapitalizme, emperyalizme, ırkçılığa, ezen ulus milliyetçiliğine, şovenizme, karşı çıkmayanların faşizmin kurbanı olmaktan kurtulamayacaklarını bilmeleri gerekir.

“Laiklik bizim yaşam biçimimiz” diyenlerin başında CHP gibi burjuva partileri gelmesine karşı, laik Kürt Ulusal Hareketi’nin bastırılması ve yok edilmesi için, İŞİD gibi düşünen ve uygulamalara sahip olan AKP’ye destek olmuştur.

“Demokrasiden yanayız”, “Hukukun üstünlüğü temel prensizbimiz” diyen sosyal demokratlar, HDP milletvekillerin zindanlara tıkılması için oy vermişler ve devletin demokratik kamuoyuna yönelik sürek avına destek olmuşlardır. Deyim yerindeyse, kılını bile kıpırdatmamıştır. Sadece, başkanlık yasalarının onaylandığı gün, göstermelik olarak meclisin önünde kısmi bir protesto yapılmasıyla yetinmiştir.

CHP, “AKP PKK gibidir” diyerek, siysal sorununun, burjuva demokrasisi değil, esas olarak, Kürt ulusunun ulusal hak mücadelesinin bastırılması olduğunu her fırsatta tekrarlamıştır. Aynı, 1930 seçimlerinde SPD (Almanya Sosyal Demokrat Partisi), Hitler’in partisini değil, Alman Komünist Partisi’nin teşhir ve tecrit etmeyi esas alması gibi... Çünkü büyük sermaye böyle istemiştir.

Komünistler, burjuvazinin tüm teşhir, tecrit, yok etme, her türlü zulmü uygulama pahasına mücadelelerine devam etmişlerdir. Her zaman ve her yerde bütün gericiliğin ve gericiliği yaratan kapitalist sitemin karşısında durmuşlardır.

Burjuva "aydınlanmacıları", ne zaman ki, burjuvazinin toplumu aydınlatacak ne bilgisi, ne kültürü ne de toplumsal sistemi kalmadığını gördüklerinde, işçi sınıfı ve emekçiler, burjuvaziyi toplumun sırtından daha erken bir zamanda atarak, sömürüsüz ve savaşsız bir dünya inşa edeceklerdir. 

Kimse komünistleri suçlamasın. Komünistler, işçi sınıfını hala kazanamadıkları için kendilerini suçluyorlar. 

Gelecek Sosyalizmdir!

Kapitalizm, en az 400 yıldır bu dünya üzerinde varlığını ve yaklaşık 300 yıldır da egemenliğini sürdürüyor.

Kapitalizmin dünyayı  getirdiği durum önümüzde duruyor. Her haliyle çürümüşlük ve Cehennem!

Burjuvazinin kendi istatistikleri de, kapitalizmin dünyayı uçurumun eşiğine getirdiği gerçeğinin üstünü örtemiyor.

Savaş, yoksulluk, katliam ve bunların artarak devam etmesi ve kapitalist sistem altında insanlık için ufukta herhangi bir umut ışığının görülememesi...

Doğanın bütünüyle tahribi. Yok olmaya doğru hızla giden ekolojik denge ve kendini yeniden yenileyememe olgusu...

Kelimenin tam anlamıyla bir avuç zenginin, dünya nüfusunun %99’nun gelirine el koyduğu ve buna koşut olarak silahlanmanın hızla arttığı gerçeğinin yanında, açlıktan ölenlerin sayısının ikiye katlandığı ve kitlelerin yerlerinden, yurtlarından sürülerek göçmen haline getirildiği...

Önümüzdeki yıl ve daha sonraki yılların, geçmişte kalan yıllardan daha kötü olacağı gerçeği.

Daha büyük savaşların, yoksullaşmanın, kitlesel göçlerin, savaş ve  kapitalist bolluk içindeki kıtlıklardan dolayı ölümlerin artarak devam edeceğinin, kapitalist ekonomi-politiğin önümüzde durması...

Oysa, dünya, 12 milyarı nüfusu doyuracak kadar üretim bolluğuna sahip. Topraklar, sular ve hava, üzerinde yaşayan canlılara yetecek kadar boldur. Her canlı doğal yaşamı içinde, yaşadığı ortamı da yeniden üretir. Kapitalizm, insan da dahil, tüm canlıların kendini yeniden üretmesinin önünde engel duruma gelmiştir. Kapitalizm yıkılmadan bu yıkım durmaycaktır.

Yüzüncü yılını kutlayacağımız 1917 Ekim Sosyalist Devrimi; onca savaşa ve iç savaşın yıkımına karşın,  kısa süre içinde açlığı, yoksulluğu yok etti.

Kadınlar üzerindeki tüm baskıları ortadan kaldırdı. “Eşit işe eşit ücret”i yasallaştırdı ve bütün cinsiyetçi ayrımcılığı son verdi.

Herkesin işi, evi ve aşı oldu. Ne sokak çocukları ne fuhuş ne dilencilik ne de sömürü kaldı.

Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği; 35 tane ulus ve etnik ulustan işçi sınıfı ve emekçilerin oluşturduğu bir sosyalist cumhuriyetti. Bu kadar ulusal çeşitliliğe rağmen bütün uluslardan halklar kardeşçe bir arada yaşadı. Ne din ne de milliyet kavgası oldu.

1 Ekim 1949 Çin Devrimi, 3 yıl içinde, fuhuş, dilencilik ve sokak çocukları kapitalist gerçekliğini yok etti. Mao’nun, halk üzerinde; “siyasi, klan ve dini otorite” diye tanımladığı, “üç büyük baskı”yı ortadan kaldırdığı gibi, bunlara ek olarak, kadınlar üzerindeki “dördüncü otorite” olarak tanımladığı “koca baskısı” da kısa sürede ortadan kaldırıldı. O dönemin 500 milyonluk Çin’i, İşçi sınıfı önderliğindeki devrimle, kısa süre içinde açlığı ve sömürüyü ortadan kaldırmayı başardı.

İnsanlık, kendi geleceğini karanlıklar zebanisi burjuvaziye teslim edemez. En kısa zamanda bundan kurtulup, toplumsal gelişmelerin doğal diyalektiğini, işçi sınıfı kendi eliyle gerçekleştirmek durmundadır.

Bütün sosyalist ülkelerin yıkılmış olması gerçeği, kapitalizmin caniliğine hak vermez. Sosyalist ülkeler yeni ve tecrübesizdi. Kapitalist haydutların bütün yıkma çabalarına karşı insanlığa büyük kazanımlar kazandırdılar. İşçi sınıfı ve emekçiler, gelecek yıllarda geçmişten öğrenerek, geleceklerini geriye dönüşümsüz kuracaklardır.

Kapitalizmin cehnneminden tek bir çıkış yolu vardır: SOSYALİZM!

2017’de sosyalist bilinç ve mücadelenin geliştirilmesi ve sosyalizmin kızıl bayrağını yaşamın her alanında daha yükseklerde dalgalandırmak umuduyla..! 

Nereye ve Nasıl?

“Emperyalist burjuvazinin, işçi sınıfına yeni bir saldırı dalgası olarak 1980’lerden itibaren gündeme soktuğu neoliberal ekonomik politikalar; emperyalizmi krizlerden çıkaramadığı gibi, işçi ve emekçiler üzerinde yıkıcı (ideolojik-örgütsel) etkisi oldukça artmış ve dünyayı, adete bir emperyalist anarşi metaforu içine sokmuştur.”1

Ağustos ayı içinde bir yazımda söylemiştim bunları. Bu bağlamda, uzun süredir dünyanın gündemi aynı. “Dünya ve Türkiye nereye gidiyor?” sorusu, bunun içinde. Emperyalist-kapitalist dünyanın genel yöenlimi bu. Günlük olarak değişen ise, bu genel yönelime bağlı olarak taktiksel gelişmelerdir.

ABD’de Trump’un kazandırılması, AB ülkelerinde yükselen ırkçılık, Ortadoğu ve Güney Çin Denizi’ndeki egemenlik dalaşları, ABD’nin gerilemesi ve diğer emperyalist blok ve ülkelerin (pazarlardan pay alma ve egemenliklerini genişletme amaçlı önlenemez) istekleri, önümüzdeki son on yılın oldukça karanlık geçeceğini ve cidi bir altüst oluşların yaşanacağınında habercisi olarak önümüzde duruyor.

Kapitalist sistemin, toplumsal çelişmleri her geçen gün artırma ve keskinleştirme özellliği, kapitalizmin eşitsiz gelişme yasasıyla dorudan bağlantılıdır. Bir taraf (burjuvazi), toplumu bütünüyle sırtında taşıyan çalışanların kazançlarını kendi özel mülkiyetlerine geçirmeleriyle, toplumsal kaosun temelini de atmış oldular.

Sermaye, gittği yere, sadece kültürünü, meta ve sermaye ihracını götürmüyor, bütün eşitsizliğini ve toplumsal çürümüşlüğünü de beraberinde taşıyor.

„Kapitalizm kendi süretinde bir dünya yaratır“ken, içindeki tüm çelişmeleri de artan ölçüde gitikleri yerlere taşıyor ve buralardaki toplumsal-sınıfsal çelişmeleri daha da derinleştirici bir rol oynuyor. Sermayenin küreselleşmesi, sermayenin egemenlik eğilimine bağlı olarak gelişen terörün küreselleşmesini koşulluyor.

Yugoslavya’nın parçalanması, Kafkaslar ve Ukrayna olaylarının yanı sıra; Afganistan, Irak, Libya, Suriye, Yemen, Filistin, Kürdistan ve daha burada sayamadığımız dünyanın çoğu yerlerinde, sermayenin ağır sömürüsü, egemenliği, aynı zamanda çatışmaları, savaşları da beraberinde taşıdı. Hatta bazı yerlere sermayeden önce emperyalist terör ihraç edildi.

Yukarıda isimlerini saydığımız ülkelerde, emperyalist menşeli bombalar patlarken, emperyalist metropollerde bunun yansımasının olmayacağını düşünmek aptallara mahsustur. Emperyalist burjuvazi, kitleleri, „terör dışarıdan geliyor“ diye yanıltmaya çalışıyor. Oysa, terörün kaynağı kendileridir. Kabil, Bağdat, Kahire, Şam, Trablus, Bingazi, Nijerya, Diyarbakır vb. Yerlerde patlatılan bombaların, Paris, Brüksel, Berlin, Madrid, Moskova, Pekin, İstanbul, New York gibi diğer emperyalist ve kapitalist metropollerde patlamaması için hiç bir neden yoktur. Kaosu yaratanlar, aynı kaosun kendi kucaklarına düşmesini önleyemezler. Kabil, Bağdat, Şam ve Halep'de pazar yerlerinde üzerlerine atılan bombalarla katledilenlerin sorumlularıyla, Antep’de bir Kürt düğün evinde katledilenlerle, Paris'te bir eğlence yerinde katledilenlerle, Berlin’in göbeğindeki bir neol panayırında en masumane günlük sevincini yaşayanların katledilmesinin sorumluları aynıdır.

Ancak, dünyayı bir silah deposu haline getiren emperyalist burjuvazi, terörü başka yerlerde aramaya çalışması ya göstermesi burjuva riyakarllığıdır. Dünya servetinin yüzde 90’nın, sadece yüzde 8’nin elinde olması, terörün asıl nedeni olduğu gözlerden gizlenmeye çalışılıyor.

Sermaye birikimi ve egemenliği için, ulusal, dinsel ve mezhepsel ve hatta aşiretsel farklılıkları körükleyerek halklar arasında düşmanlıklar yaratanların, bu düşmanlığın ateşinden kendilerinide kurataramazlar. Ve kurtaramıyorlar. Sosyalizmin gelmesinin önüne geçmeye çalışan burjuvazi, daha karanlık bir gericiliğin içinde debeleniyor.

Günümüz emperyalist burjuvazisi, kamuoyuna terör örgütleri olarak; El Kaide, İŞİD, Boko Haram, Neo Nazi vb. gibi faşist, dinci, ırkçı örgütleri gösteriyorlar. Bunların terör örgütleri oldukları ne kadar gerçek ise, bunları yaratan ve besleyen devletlerin ise bunlardan daha tehlikeli ve organize terör örgütleri oldukları gerçeğini değiştirmeye yetmiyor.

Başta emperyalist ülkeler olmak üzere, bütün kapitalist ülkelerin ezici çoğunluğu artık gelinen aşamada halklar üzerinde, bütün çıplaklığıyla birer terör örgütü durumuna dönüşmüşlerdir. Bu terör yuvaları burjuva devletleri, işçi sınıfı ve ezilen halklar tarafından yıkılmadıkça, kitleleri katleden, yıldıran ve korkutan teröründe ortadan kalkmasının olasılığı söz konusu değildir.

Burjuvazi, toplumu uçurumadan aşağıya atmaya başladı.

Irak, Libya, Suriye ve daha bir çok ülke nasıl emperyalist sermayenin anarşi metaforundan kaçamadıysa, bu metaforun içine balıklama dalan Türk burjuvazisi de, Türkiye’yi adını saydığımız ülkelerin akibetine uğramaktan kurtaramayacaktır. Ve iktidarı elinde bulunduran AKP sermayesi ve bileşenlerinin belli bir süre daha ayakta kalma şansları olarak savaşı (iç savaş da dahil) görüyorlar ve gerçekten de başka da şansları kalmadı. Ve emperyalist-kapitalist dünyanın içinde bulunduğu bunalım da bunu koşulluyor. Bu nedenle, Ankara’nın göbeğinde bir Rus Büyük elçisinin öldürülmesi, kendisi bir terör devleti olan Türk devletinin karekteristik yapısının bir sonucudur. Nasıl ki, Kürdistan illerinin yakılıp yıklıması, devletin burjuva niteliğinin karakterisitik yapısından ayrı ele alınamayacağı gibi…

Türk egemen sınıfları, Kürt ulusal sorununu demokratik bir şekilde çözemeye yanaşmadığı için, ülkeyi gerici bir iç savaşın eşiğine getirmiştir. Çok önemli gelişmeler olmadıkça, (ki, yakın bir süreçte bu olasılık oldukça cılız) Türkiye, egemen sınıfların yönlendirmesi altında gerici bir iç savaş, derinleşme ve yaygınlaşma eğilimi taşımaktadır. Milliyetçilik ve dincilikle örgütlü sürüler haline getirilmiş kitleler, Kürtlere ve onların müttefiklerine, demokratlara, devrimcilere, komünistlere ve alevilere saldıracaklardır. Bu devlet terörünün bir parçası olan CHP’de bundan nasibini ciddi şekilde alacaktır. Burjuvazinin gerici iç savaşı, her ne kadar Kürtlere karşı gibi gözükse de , esas olan, ülkenin demokratik kamuoyuna ve bilincine yöneliktir.

Faşist islamcı hükümet, silahlandırdığı, örgütlediği ve gericileştirdiği kitleleri demokratik kamuoyuna ve muhaliflerine karşı birt tehdit unsuru olarak kullanmaya başlamıştır. Bunu en net bir şekilde 15 Temmuz (darbe girişimi) olaylarında ortaya koymuştur.

Egemen sınıfların ülkeyi gerici bir iç savaşın içine sokmasının önlemenin yolu; işçi sınıfı ve emekçilerin örgütlü bir şekilde buna karşı çıkmasıyla olasıdır. Ne yazık ki, sınıfın en örgütsüz ve nitelik olarak en zayıf olduğu bir süreçtir. İşçi sınıfı siyasi islamcı-faşist hükümetin etkisizleştirme ve örgütsüzleştirmesine maruz kalmıştır. Bu örgütsüzlük ve etkinsizlik, 2013 GEZİ ayaklanmasıyla yıkılmaya çalışılsada, süreç içinde başarılamamıştır.

Kitleler üzerindeki devletin faşist terörü ve ideolojik saldırısı, kitlelerin önemli bir kısmını yılgınlığa ve sessizliğe iterken, küçümsenmeyecek önemli bir bölmünü ise siyasi islamcı faşist hükümetin doğrudan etkisi altına alarak gerici-faşist örgütlemenin içine sokmuştur.

Komünist ve devrimcilerin başarması gereken, yılgınlık içindeki en yakın kitlelerin kazanılması, faşist odakların örgütlmesi ve etkisi altındaki kitlelerin önemli bölümünün ise en azından tarafsızlaştırılması, iç savaş atmosferinden ve içinden çıkmanın bir gereğidir.

Kürt Ulusal Hareketin haklı ve meşru mücadelesi iç savaşın nedeni değil bir sonucudur. Bazı kesimler, burjuvazinin yoğun ideolojik ve siyasal propagandasının etkisiyle, „ülkeyi kaosa sürüklüyor“ gibi şovenist yaklaşımlar sergilemesine karşın, gerçekte olan ise, faşist Türk devletinin bölgedeki gelişmlere (özellikle Suriye) bağlı olarak ülkeyi bir iç savaş ortamına bilerek sokmasıdır. Bu, niyetten öte, burjuvazinin egemenlik alanlarını genişletme, sermayesini büyütme isteğinin ve emperyalizme bağlı olmanın bir sonucudur.

Türk egemen sınıfların kaos ve anarşi oratamı içine soktukları Türkiye‘deki gelişmeler, emperyalistler arası paylaşım ve egemenlik savaşlarından ayrı ele alınamaz ve ona bağlı olarak gelişmekte ve derinleşmektedir.

Dünya ve Türkiye’deki gelişmeler, kapitalizmin umutsuz bir vakası olarak ele alınmalıdır. Sorunun nihayi çözümü çok nettir: Kapitalist sistemden kurtulmak için işçi sınıfının sınıf bilinçli örgütlülüğü ve mücadelesinin öne çıkması olmazsa olmazdır.

Faşizmi yıkmak, emperyalist saldrı dalgalarını ve yayılmacılığının önüne geçmek. Daha geniş birliktelikleri koşullar. Bu da ancak mücadele içinde oluşur. Bunun için, örgütlenmek, militan, sabırlı ve uzun vadeli bir çalışma yapmak gerekiyor. İşçi sınıfının çelikten örgütleri, böylesi mücadele içinde sağlamlaşıp gelişebilir. Bu iş, öncelikle kendine komünist diyenlere düşüyor. Çünkü, komünistler dışında kapitalizme karşı sosyalist alternatif yaratacak siyasal yapı ve anlayış yoktur.

Komünizm

Burada, komünizmi incelemeyeceğiz, ama, kısaca, olacak olanları, Marx ve Engels’in söylem ve öngörülerinin ışığında, içinde yaşadığımız koşulları da dikkate alarak, komünizmin bir ütopya olmaktan çıkıp gerçek olacağını yinelemek istiyoruz.

İçinde yaşadığımız emperyalist-kapitalist kaos sisteminin, bireylere umutsuzluk verdiği bir koşulda, kaybedecekleri hiç bir şeyi olmayan milyonlarca işçinin komünizmin ilkelerini yaşama geçirmelerinin de kaçınılmaz olduğunu söyleminin ütopya olmadığı, işçilerin kendi yaşamları ve üretimleri kadar gerçektir.

Bize göre komünizm, ne yaratılması gereken bir durum, ne de gerçeğin ona uydurulmak zorunda olacağı bir ülküdür. Biz, bugünkü duruma son verecek gerçek harekete komünizm diyoruz. Bu hareketin koşulları, şu anda varolan öncüllerden doğarlar1

Marx-Engels bunları yazdıkları tarih 1845. Üzerinden tam 171 yıl geçmiş. Kapitalist sistem gelişti, yeni bir evreye, emperyalist aşamaya geçti. Üretici güçler muazzam denecek düzeyde gelişti. Yani, komünizmin gerçekleşmesinin tüm maddi (üretim ve üretim araçları) koşulları olgunlaştı. Geriye, işçi sınıfının harekete geçmesi kaldı.

Komünist toplumun en ayırt edici özelliği;  komünal (kollektif) oluşudur. Her toplumun karakterini belirleyenin, o toplumun sahip olduğu üretim ilişkilerinin niteliği olduğundan, komünist toplumun komünal olmasının niteliğini belirleyenin de sahip olduğu toplumsal (komünal) üretim ilişkileridir. Bu sonuncusunun daha yalın anlamı; toplumu meydana getiren bireylerin, toplumun ortaya çıkardığı yükleri tek başına (bireysel) olarak yapmak zorunda kalmak yerine, kollektif olarak yapması, sorunların çözümünü ortaklaştırmasıdır. 

Kapitalist toplumda üretim toplumsaldır. Fabrikalarda ve iş yerlerinde (bütün üretim alanlarında) işçiler ortaklaşa üretirler. Ama ürettiklerinin üzerinde söz sahibi olmadıkları gibi, onu ortaklaşa üleşemezler de. Kapitalizmde üleşim bireyseldir. Kapitalist toplumsal üretimin sahibi, fabrika ve iş yerleri sahibi olan burjuvalardır. Komünist toplumda ise, bunun tersi olarak toplumsal (kollektif) olan üretim yine kollektif olarak bölüşülecektir. Çocukların bakımı kollektif olacak, evinin yapımı, mesleki eğitimi ve çalışma yaşamı, yiyeceği ve içeceği vs. Yani, insan yaşamının her alanı ortaklaşa olacaktır. Sorunlar bireylerin tek başına sırtlarına yüklenmesi yerine, o sorunları bütün toplum üstlenerek, insan insan olduğunun ayırdına, düşünce ve pratiğiyle o zaman varacaktır..

Kapitalist toplumda, bireylere özgü sorunları toplumsal üretim biçimi yaratmasına karşın, çözümü kollektif olmayıp bireysel olmaktadır. Bu, milyonlarca insan içinde yaşayan bireyi yalnızlaştırmakta ve toplumdan soyutlamaktadır. Bu, aynı zamanda, insanın kendine ve topluma karşı yabancılaştırılmasıdır.

Kapitalist toplumda insanın toplumsal üretime katılması sağlanmış, ancak, o üretimden ihtiyaçları oranında pay alması engellenmiştir. Payın büyük bölümü sadece üretim araçlarını elinde bulunduran burjuvazinin almasına izin verilmiştir. Ancak, kapitalist toplumun ortaya çıkardığı bütün sorunlar ise bireylere bırakılmıştır. Birey, toplumun bir üyesi olmasına karşın, toplumsal nedenlerle ortaya çıkan sorunların üstesinden tek başına gelmekle karşı karşıya kalmıştır. Bu ise, bireyin ölene kadar sırtında taşıyacağı korkunç bir yük olarak kalmaktadır. İnsan dünyaya mutlu olmak için değil, bir avuç burjuvaziye ücretli köle olarak hizmet etmek için gelmiş oluyor. İşte komünist toplum bunu tersine çeviriyor. Toplumun ezici çoğunluğunun bir avuç bireye hizmet etme yerine, kendi toplumsal ve bireysel yaşamını ortaklaşa düzenleme ve yeniden üretmek üzerine oluşturur. Kapitalizm ile komünizm arasındaki en temel ayırtedici nokta burasıdır.

Komünizm, insanın insanı ezmesini ve sömürmesini ortadan kaldırır. Bunun için öncelikle, toplumsal üretim araçlarının bütünüyle toplumsallaşmasını sağlar. Toplumsal üretim araçları üzerinde gerçekleştirilen toplumsal üretim yine toplumsal olarak bölüşülür. Bu da toplumu oluşturan tüm bireylerin gereksinimi oranında bir üleşimdir.

Kapitalist toplumda yaşam (üretim) araçları bireylerin (zenginlerin) elinde toplanır. Ancak, üretim araçlarından yoksun ezici çoğunluk ise, üretim araçlarına el koyanların ücretli kölesi haline getirilir. Komünist toplumda bunlar söz konusu olmayacaktır. Daha sosyalizm zamanında üretim araçları sosyalist devletin elinde olacaktır. Komünizm de ise üretim araçları bütünüyle toplumun malı olacaktır. Çünkü komünizmde devlette olmayacaktır. 

Komünizmde insanlar, sınıfsal, dinsel, ulusal, ırksal ve cinsiyetçi kimliklere bölünmeyecektir. Komünist toplum bütünüyle bunlardan arınmış olacaktır. Çünkü, bu bölünmüşlüğü yaratan tüm ekonomik yapılar tasfiye edilmiş ve toplumu doğa ile uyum içinde yaşatan bir ekonomik sistem inşa edilmiş olacaktır.

Kapitalist toplumda, bireyin işsiz kalması, aç kalması, evsiz kalması, hastalandığında bakımsız kalması ve çocuklarını büyütmesi, okutması kendi (bireyin) sorunu olarak görülür. Kapitalist devletin yasaları da bu doğrultudadır. Komünist toplumda ise, bu sorunlar bütünüyle toplumun ortak sorunu olacaktır. Eğer bir açlık varsa, bu sadece bir kişinin açlığı değil, toplumun aç kalmasından kaynaklı olabilecektir. Toplum bireylerinden biri aç yatarken komşusu tok yatamayacaktır. Tokluk paylaşıldığı gibi açlıkta paylaşılacaktır. Kısacası, komünist toplumda birey, asla kendi başına bırakılmayıp, onun sorunları toplumun sorunları olacaktır. 

İnsanlar, kapitalist toplumda olduğu gibi, iş, aş, çocuk büyütme, okutma, konut sorunu, sağlık sorunlarını karşılama vb. ile baş başa kalmayacaktır. Herkesin evi ve işi olacaktır. Ücretli kölelik daha komünizmin ilk aşaması olan sosyalizm de kaldırılmış olacağı için, komünizm de ise iş-çalışma, bütünüyle bir zorunluluk olmaktan çıkıp, doğal yaşamın ve kendini üretmenin zevkli bir parçası olacaktır.

Komünist toplumda bireysellik olmayacağı anlamına gelmez. Toplumsal özgürlük ve ortaklaşa yaşam, özgür bireysel yaşamın garantisi olacaktır. Toplumsal özgürlük olmadan bireysel özgürlük olamaz. Bireysel özgürlük tamda komünal sistemde yaşanacaktır. Birey, her alanda kendini özgürce geliştirme olanağını bulacaktır. Birey, toplumsallığı, kendini kısıtlayıcı değil, geliştirici bir etki olarak görecektir. Kapitalist (özel mülkiyetçi) sistemin bireye yüklediği tüm geriletici, bıktırıcı yükler ve sorunlar ortadan kalkacağı için, bireyin gelişimi, bireyin bugüne kadar yaşamadığı oranda özgürce olacaktır.

Özel mülkiyetçi baskı ve yaptırımlar olmadığında, birey, aşkını, sevgisini özgürce yaşayacak ve ne kendine ne üretimine ne de insana yabancılaşacaktır. Komünist toplumun ahlakı, özel mülkiyetçi sistemin kısıtlayıcı, daraltıcı, bunaltıcı, baskıcı ve köreltici bir ilişki olmaktan çıkıp, insanı her alanda özgürletici ve ufkunu genişletici yüksek düzeyde bir ilişki halini alacaktır.

Kapitalist sistem, “bireyselliği” öne çıkarmasına karşın, o bireyin özgürlüğünü değil, sermayenin özgürlüğünü esas alır ve bireyi sermayenin kölesi durumuna getirir ve getirmiştir. Kapitalist toplumda hiç bir birey özgür değildir. Sahabahtan akşama kadar çalışan, işinden başka bir şey düşünmeyen ve de düşünemeyen ya da iş bulmak ve karnını nasıl doyuracağını düşünen bireyler topluluğu, kapitalist toplumun insan tipidir. Yoğun bir koşuşturmaca, telaş, durmadan daha fazla para kazanma (ücretli işçi asla fazla para kazanamaz) ve yaşamı bununla özdeşleştirme ve sermayenin karını artırmak için koşuşturmanın dışında bireyin kendine zaman ayıramaması ve geliştirememesi, üretilen robotlar gibi tek tip bir yaşam biçimi, kapitalist sistemin insan tipidir.

Kapitalist sistem, savaş, anarşi ve bunalım demektir. Bu toplum içinde yaşayan insanların bu kaos ve bunalımdan uzak durması olası olmadığı gibi, daha derin bir bunalımla karşıkarşıyadır. Aşırı depresyon, stres ve bundan kaynaklı yaygın ruhsal hastalıklar kapitalist topluma özgüdür. Komünist toplumda ise bunlar olmayacaktır. Bireyi ruhsal bunalıma iten ve yalnızlaştıran ekonomik nedenler ortadan kalkacaktır.

Komünizmde meta fetişizmi ortadan kalkacağı gibi; insan, üretimi esas olarak değişim değeri için değil, kullanım değeri için, yani insanların gereksinimi için yapacaktır. Bu bağlamda, insanla insan arasındaki ilişki meta ilişkisi olmaktan çıkıp, insanın insana yabancılaşmasının olmadığı bir ilişki biçimini alacaktır.

İşi, kalacak yeri, aşı, eğitimi, sağlık sorunu vb. gibi temel gereksinimleri garanti olacağından insan, yarınına güvenle bakacak, “ne olur olmaz” diye, gereksiz maddi üretim fazlalığını bireysel mülkiyeti altında biriktirme eyleminde bulunmayarak, onu toplumsal üleşimin içine katacaktır. Ne bir başkasının üretimini çalacak ne de kendi fazla üretimini kendine saklayacaktır. Bireysel anlamda biriktirmenin ve toplumun diğer üyelerinden gizlemenin koşulları ve anlayışları da ortadan kalkacaktır.

Komünizmde çalışmak bir zorunluluk olmaktan çıkıp gönüllülük temelinde olacaktır ve insanlar çalışmayı kendileri için bir işkence değil, zevk aracı, yaşamı yeniden daha iyi bir şekilde üretmenin aracı olarak görecektir.

Marx ve Engels, zorunlu iş bölümünün getirdiği sorunları ve komünizmin ne olduğunu kısaca şöyle özetlerler:

Ve ensonu, işbölümünün bize derhal ilk örneğini sunduğu şey şudur: insanlar doğal toplum içinde bulundukları sürece, şu halde, özel çıkar ile ortak çıkar arasında bölünme olduğu sürece, demek ki, faaliyet gönüllü olarak değil de doğanın gereği olarak bölündüğü sürece, insan kendi işine hükmedeceğine, insanın bu kendi eylemi, insan için kendisine karşı duran ve kendisini köleleştiren yabancı bir güç haline dönüşür. Gerçekten de, iş paylaştırılmaya başlar başlamaz herkesin kendisine dayatılan onun dışına çıkamadığı, yalnızca kendine ait belirli bir faaliyet alanı olur; o kişi avcıdır, balıkçıdır ya da çobandır ya da eleştirici eleştirmendir ve eğer geçim araçlarını yitirmek istemiyorsa bunu sürdürmek zorundadır.” 2

 

Kapitalizm iş bölümünü geliştirerek, insanların tek tip yetişmesini ve birbirine yabancılaşmasını koşullar. Kapitalist toplumda üretimin ve tüketimin tek bir hedefi vardır; sermayenin çıkarlarına hizmet etmek, sermayenin büyümesini durmadan sağlamaktır. Bu nedenle de sermaye insanı tek tipleştirir. Tek tip robot insan yaratmak ve yaşatmak, sermayenin çıkarlarıyla örtüşür. Ama komünist toplum da insan daha farklı olacaktır.

... oysa herkesin bir başka işe meydan vermeyen bir faaliyet alanının içine hapsolmadığı, herkesin hoşuna giden faaliyet dalında kendini geliştirebildiği komünist toplumda, toplum genel üretimi düzenler, bu da, benim için, bugün bu işi, yarın başka bir işi yapmak, canımın istediğince, hiçbir zaman avcı, balıkçı ya da eleştirici olmak durumunda kalmadan sabahleyin avlanmak, öğleden sonra balık tutmak, akşam hayvan yetiştiriciliği yapmak, yemekten sonra eleştiri yapmak olanağını yaratır.”3

Komünizmde, cinsiyet, renk, dil, din, milliyet ya da insanı insana karşı kutuplaştırıcı bölücü, birbirini dıştalayıcı ayrımlar olmayacaktır. Her birey insan, insanı insan olarak değerlendirecek ve kutuplaştırıcı yaklaşımları bir ahlaksızlık ve hatta geçmişte kalmış bir ilkellik olarak ele alacaktır. Komünist toplumda en büyük ahlaksızlık; insanın insana baskı uygulaması, sömürmesi olacağı gibi, aynı zamanda, insanları, cinsiyetlerine, renklerine ve uluslarına (ki, komünist toplumda uluslar olamayacaktır) göre ayrıştırmak olacaktır. 

Komünist toplumda, üretim ve bölüşümden kaynaklı sınıf ve sınıfsal çelişmeler olmayacağı için, sınıf savaşımlarıda, emperyalist ve bölgesel savaşlar gibi toplumsal tarihin gerilerinde kalacaktır. İnsanın insanla savaşımı yerini, insanın doğayla uyumlu savaşımı ve kendini daha yüksek bir şekilde üretme ve geliştirme mücadelesi olacaktır. 

Kapitalist toplum, Engels’in,İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu” adlı eserinde de belirttiği gibi, ne kadına gerçek bir erkeklik, ne de erkeğe gerçek bir kadınlık4 sunabilmektedir. İnsanın insana zulüm ettiği bir sistem yaratan kapitalizm, insana mutluluk değil sadece acı vermektedir. Onun sahip olduğu üretim ilşkileri insanın insanı boğazlamasını üretmekten öte bir şey yapamamaktadır. Komünizm ise, ne erkek kadının ne de kadın erkeğin özel mülkiyeti altında olmayan kadının kadın, erkeğin erkek gibi olduğu, her iki cinsin birlikte özgürce yaşayayabileceği ve birbirini tamamlayabileceği bir ortam sunabilecektir. Düşünen insan, kendisi ve üzerinde yaşayacağı doğal ortamı en iyi şekilde düzenleyebilecek üretim ve koşullara sahip olma yeteneğine sahiptir ve gelinen aşamada üretici güçlerin gelişmişliği de buna uygundur. Hayvanlar kendi doğal ortamlarını nasıl koruyarak yaşayabiliyorsa, düşünen, alet kullanan ve geliştiren insan, bunun daha iyisini yapma yetisine sahiptir. Kapitalizm, insanın bu en temel özelliğini; kendini ve üzerinde yaşadığı doğayı yıkıcı biçime dönüştürmüştür. Sosyalizm kapitalizmin yıkıcılığını yapıcılığa çevirme koşulunu hazırlar ve komünizme evrilir.

Kapitalizm, büyük sanayiyi yaratarak, kadın ve erkeğe ev işlerinin ötesinde toplumsal olarak örgütlenmiş bir üretim süreci yaratarak, her iki cinse daha ileri bir yaşamın ekonomik biçimini yaratmasına5 karşın, özel mülkiyet ilişkilerinin geliştirici bu olumlu yönü, bir süre sonra kendi özel mülkiyetsiz bir topluma dönüşemediği için, insanın kendi ayağını zincirle bağlamasına dönüşmüştür. Komünizm, bu zincirin kırılması ve insanın özgür kalmasıdır.

Insanlık, artık kendine yük olan ve toplumu her yönüyle çürüten bir özelliğe erişen kapitalizmi aşıp, daha ileri bir toplum olan komünizmi kurmakla karşı karşıyadır. Her toplum, kaçınılmaz olarak, kendi içinde yerini alacak yeni bir toplumun tohumlarını da yeşertir. Bu, üretici güçlerin gelişmesi önünde engel olan verili üretim ilişkilerini aşması ve kendine uygun yeni üretim ilişkileri yaratması şeklinde kendini gösterir. Üretici güçlerin gelişmesi üretim ilişkileri engelini eninde sonunda aşar ve kendi gelişimine uygun üretim ilişkileri sistemini koşullar. 

Toplumların diyalektiği bireylerin öznel niyetlerinden bağımsız gelişir. Kapitalizmin savunucuları ne kadar direnirlerse dirensinler, kapitalizmin yıkılmasını ve komünizmin onun yerini almasının önüne geçemeyeceklerdir. 

Toplumsal üretimi gerçekleştiren proletarya,  kollektif yönetimi ve kollektif paylaşımı da gerçekleştirebilme teori ve pratiğine sahiptir.

***

1Marx-Engels, Alman İdeolojisi, sf. 58, 3. Baskı, Sol Yayınları

2Marx-Engels, age, sf. 55

3 Marx-Engels, age. sf. 55

4 Engels, age, sf. 198

5 Marx, Kapital, C.I, 517

Kürtlerden uzak durun (!)

Kürtlerden uzak durun, “devlet baba kızıyor.” Faşist TC devleti, Kürtleri yanlızlaştırmak ve elimine etmek için, bütün silahlarını kullanıyor. Kürtlerle dayanışma gösteren sosyalist gençleri Suruç’ta parçalarına ayırıryor. Kürtlerle ortak hareket eden demokratik ve ilerici güçleri Ankara’nın göbeğinde bombalıyarak, yüzü aşkın devrimci-demokrat insanı katlediyor. Kürtlerin katledilmesine karşı çıkan aydınlar birer birer tutuklanıyor, yıkımları haber yapan gazeteciler zindanlara atılıyor, akedemisyenler, öğretmenler ve diğer kamu çalışanları tasifye ediliyor.

Demokratik Kürt Ulusal Hareketi’ne yanaşan, göz kırpan, el uzatan kim varsa, bir şeklide saf dışı ediyor ve etmeye çalışıyor. Kürtlerle ittifak kuranlara kızıyor. Eylem birlikleri yapanları tehdit ediyor. Bu birliktelikleri ve demokratik dayanışmayı bozmayanlara cephe alıp, onlara saldırıyor.

Burada faşist Türk devletininin Kürt ulusuna neler yaptığını uzun uzadıya yazmanın bir gereği var mı? Elbette yoktur! Çünkü bu herkesin gözü önününde oluyor. Kürt Şehirleri bombalanarak yerle bir ediliyor. İnsanlar topluca katlediliyor. Kürtlerin “burjuva demokrasisi” sınırları içinde seçtikleri siyasal temsilcileri gözaltına alınıyor, tutklanıyor, tartaklanıyor. Kürtler, devletin tüm asimilasyon politikalarına rağmen Türk olmadıkları için yok edilmek, yerlerinden sürülmek istyeniyor. Kürt yerleşim yerleri boşaltılarak bölgenin demografik yapısı değiştiriliyor.

Sistem, 12 Eylük Askeri Faşist Cunta’sının yarım bıraktığı toplumsal yıkımı; faşist-ırkçı-şeriatçı rejimi, emperyalist neoliberal politikalara uygun olarak toplumun her alanına egemen kılarak tamamlamaya çalışıyor.

TC Devleti Ne İstiyor:

“En iyi Kürt ölü Kürt” politikası izliyor ve bunu yukarıda sıraladığımız eylemleri(şiddeti)yle destekliyor. Sadece Kuzey Kürdistan’ı yıkmakla yetinmiyor, Rojava ve diğer Kürt ulusal kazanımlarını da yok etmeyi amaçlıyor.

TC devletinin bütün birleşen egemen güçleri bu konuda “milli mutabakat” sağlamış durumdalar. AKP,CHP-MHP ve bunlara ek olarak faşizmin manipülsayon aracı ve ideolojik-siyasi kontrası Vatan Partisi vb. irili ufaklı faşist-ırkçı örgütlenmeler bunların yanında saf tutmuşlardır.

CHP’nin “laik”liği, Kürt düşmanlığı yanında tali duruma düşmüştür. Tarihteki bütün sosyal demokrat partilerde olduğu gibi, faşizmin koltuk değnekçileri olmaktan geri kalmamışlardır. Bugün AKP, faşist, dinci ve tekçi politikasını CHP’nin desteği sayesinde rahatlıkla hayata geçirebilmektedir.

TC devleti, Kürt düşmanlığı ve karşıtlığı temelinde, bütün gerici kesimleri yanına toplamaya çalışarak, Erdoğan diktatörlüğünü sağşlamlaştırmaya ve uzun bir sürece yaymaya çalışıyor. Kürt karşıtlığı ve düşmanlığında birleşmek, burjuva demokrasisinin kırıntılarının tasfiyesi ve faşizmi her alanda kurmlaştırmak; toplumu din cenederesi içine sokarak, faşist islamcı bir rejimi pekiştirmek istiyor. Bunu önemli ölçüde başarmış durumdadır. Yürürlükte olan sadece ve sadece Erdoğan’ın faşist-ırkçı-şeriatçı yasaları söz konusudur. Burjuva devletin temel üst yapı kurumları buna göre biçimlendirilmiştir.

Sermaye Ne İstiyor?

Erdoğan rejmine sermaye kesimi karşı değildir. Şu anda devletin uyguladığı ekonomik ve siyasal politikalar, emperyalist neoliberal politiklalarla koşutluk gösterdiği gibi, en vahşi bir şekilde uygulama alanı bulabilmiştir. Sermayennin kar oranı artmıştır. Büyük tekelci holdingler küçülmemiş, tersine büyüme göstermişlerdir. Sermayenin en büyük düşmanı işçi sınıfı zorla sindirilmiş, milliyetçilik/dincilik sarmalı içine sokulabilmiştir. Sendikalar susturulmuş, grevler bir şekilde yasaklanmıştır. İşçi sınıfının mücadelesini geliştirmede önemli bir etken olan devrimci ve komünist güçlerin etkinliği en alt seviyeye indirilmiştir. Kısacası, işçi sınıfı, devlet şiddetiyle sermayenin istediği gibi hareketsiz bırakılmıştır.

Ülkede, sermayeyi rahatsız edecek herhangi bir demokratik oksijen soluma alanı bırakılmamış, her taraf sermayenin seveceği karanlık odaya dönüştürülmüştür. Bu ortam sürdüğü ve sermaye büyümeye devam ettiği sürece Erdoğan’ın tek kişi diktatörlüğü ve rejimi sermaye tarafından desteklenmeye devam edecektir.

Paramilitarist Güçlerin Örgütlenmesi

Erdoğan iktidarı, kendiliğinden gitmeyecek ve yıkılmayacaktır. O toplumun önemli bir kesimini kendi etrafına toplamış durumdadır. Aynı zamanda iktidarını daha uzun yıllar sürdürebilmek için faşist örgütleme ağı içine aldığı kitleleri silahlandırmaktadır. Bunu ilk örneklerini GEZİ direnişi sırasında vermesine karşın, esas olarak 15 Temmuz darbe girişimini fırsat bilerek kendi taraftarlarını sokaklara döktü. Camileri açıktan siyasi arenaya çekti. Yine camilere bağlı gençlik örgütleri kuruyorlar. Silah alma ruhsatlarını gevşetip ve genişletiyorlar. Genişleme, elbette AKP’ye ve Erdoğan’a bağlı güçlerle sınırlı olacaktır.

Mussolini, Hitler, Franko ve diğer faşist diktatörler ne yaptıysa, Erdoğan’da aynısını yapıyor. Devletin resmi şiddet ve baskı güçleri asker ve polisin yanında her sokakta kitleleri sindirecek, yıldıracak, ezecek paramiliter güçler oluşturacaktır. Böylece, ktilelerin hoşnutsuzlukları, tepkileri anında yerinde bastırılacaktır. Yani, devlet terörü her caddeye, her sokağa ve hatta her eve yayılmaktadır.

Devlet iktidarını elinde bulunduran güçler için, artık seçim, dış kamuoyuna karşı yapılacak bütünüyle formaliteden ibarete olacaktır. Her seçimi Erdoğan büyük bir farkla kazanacaktır. Aynı Mısır’da Mübareke’in sürekli olarak, 30 yıl %80’lere varan çoğunlukla kazandığı gibi.

Emperyalistler Ne istiyor?

Yeni bir emperyalist paylaşım savaşının tamtam seslerinin duyulduğu bu günlerde, TC devleti, tam da emperyalist efendilerinin dediği gibi hareket ediyor. Emperyalistler arasındaki çelişmeden yaralanmak gibi hareket etmesine karşın, hareket sınırları emperyalistlerce belirlenmiş ve o sınırların ötesine geçemiyor. İçeride, hamasi milliyetçi-fetihçi nutukların atılması, iç kamuoyuna yönelik olduğu bir gerçek. Bir gerçek daha var: Kürt ulusal kazanımlarının yok edilmesi ve ondan duyulan rahatsızlık ve saldırganlaşma...

Emperyalistlerin TC’deki “demokrasi”den memnun oldukları aşikar. Onların tek derdi, TC’nin kendi çıkarları doğrultusunda hareket etmesi ve emperyalist sermayenin büyümesini sağlayacak politikların izlenmesi... Yani, neoliberal politikanın eksiksiz uygulanması. Bunun ne adla uygulanıyor

olması önemli değildir. İster islam şeriatıyla uygula, ister ırkçılıkla uygula ya da “demokrasi” adı altında faşist diktatörlükle uygula... Ancak, emperyalist neoliberal politikalar burjuva demokrasinin bilinen geniş anlamına uymaz. Bu nedenle emperyalist burjuvazi TC egemenlerinden “demokrasi” istemiyorlar. Arada bir “kaygıyla izliyoruz” yarım ağız mırıldanmaları, sorunu geçiştirmek amaçlıdır. Çünkü emperyalizm, işçi ve emekçilerin demokratik hak ve özgürlüklerinin düşmanıdır. Emperyalist burjuvazinin çıkarları işçi ve emekçilerin çıkarlarıyla örtüşmez, çatışır.

Kürtler Ne istiyor?

En asgarisinden, burjuva demokrasisi istiyor. Politik özgürlük istiyor. Siyasal haklarının tanınmasını istiyor. Ana dillerinden eğitim istiyor. Kendilerini yönetmek istiyor.

Kürtlerin en basit talepleri, normal bir burjuva demokrasisinde olan politik gerçekler. Gerçekleşmemesi için hiç bir neden yoktur. Bir ulus kendi kaderini özgürce belirleme hakkına sahiptir. Bu demokratik bir istemdir. Kendine demokrat diyen her insanın bunu desteklemesi zorunludur. Aksi taktirde demokrat bir niteliğe sahip olamayacağı gibi, yeri Kenan Evrenlerin, Tayyip Erdoğanların yanıdır. Ya da, daha yalın söylemle: 93 yıllık TC nin anti-demokratik ve faşist inkarcı politikaların destekciliğidir.

Kürtler Ne Yapıyor:

Kürtler her gün ölüyor. Kürtler, üzerlerine düşen bombalara karşı direniyor. Yıkılan şehirlerini tek etmemek için direniyor. En doğal insani hakları için direniyor ve ölüyorlar. Aynı Kürtler, bütün Türkiye halkları için demokratik bir mücadelede veriyor. Kürtlerin ezilmesi, haklarının yok edilmesi, sadece Kürtleri vurmuyor. Ülkedeki bütün işçi ve emekçilerin haklarını vuruyor. Kürtlerin üzerine düşen her bomba, ülkedeki tüm emekçilerin haklarını ve demokratik kazanımlarını vuruyor.

Bir ülkede ezilen ulus mensupları, eziliyor, katlediliyor ve zindanlara tıkılıyorsa, bu vahşetin onlarla sınırlı kalacağını ya da kaldığını düşünmek, kör burjuva şovenizmidir. Ezilen ulus üzerindeki baskı, işçi sınıfı üzerindeki baskıdır. Ezilen ulusun haklarının yok sayılması, işçi sınıfının haklarının yok sayılmasıdır. 93 yıllık TC tarihi, en asgarisinden kendine “demokratım” diyenlere göstermiş ve öğretmiş olması gerekiyor.

Demokrat Kürt örgütleri ve Kürt Ulusal Hareketi, devletin tüm vahşetine karşın mücadele edyor ve direniyor. Bu direnişin kırılması, ezilmesi, ülkede daha büyük bir vahşetin sürmesinin yolu açılacağı gibi, faşist-şeriatçı rejmin kökleşmesi olacaktır.

Bütün bu nedenlerle, Kürt Ulusal Hareketi ile ortaklaşa mücadeleyi geliştirmek, işçi sınıfının mücadadelesinin örgütlenmesi ve geliştirilmesi için koşular hazırlayacaktır. Tersi, “sınıf mücadelesi” adı altında, ortaklaşa mücadelenin örülememesini bedeli çok ağır olacaktır ve bu uzun yılları alacaktır.

Devrimci-Demokratlar Ne Yapıyor? Ne İstiyor?

Hemen herkesin kabul ettiği bir gerçek var: Ülkede burjuva demokrasisinin kırıntıları dahi kalmadı. Faşist devlet terörü hergeçen gün dahada azgınlaşmakta ve demokratik güçlere saldırmaktadır. Devletin düşmanlığı, sadece Kürt Ulusal Hareketi’yle sınırlı olmayıp, sınıfsal doğası gereği tüm komünist, devrimci ve demokratik güçlere karşıdır ve bunlara düşmandır. Her fırsatta bu güçleri ezmek ister. Bugün yaptığı da budur.

Yazılanlara ve istemlere bakılınca; herkes (devimci-demokrat güçler) faşizme ve Akp diktatörlüğüne karşı ortaklaşa mücadele, eylem birlikleri ve birlikte hareketten sık sık söz ediyorlar. Bunları yinelemek yanlış değil, söylenenleri eyleme dökmemek, dökememek, söz-eylem arasındaki çelişkiyi derinleştiriyor ve sözün samimiyetini gölgeliyor.

AKP faşizmine karşı demokratik birlikler var. Birincisi, illegal ve silahlı cephede Halkların Birleşik Devrimci Harketi (HBDH). Diğer ikisi legal cephede, Birleşik Haziran Hareketi (BHH) ve HDP-HDK etrafındaki bir birlik. Bir de bunların içine girmeyen ilerici-devrimci kesimler mevcut. Ancak, etkinlikleri yok denecek düzeyde.

Faşizme karşı birliği oluşturan esas ilkenin başında, faşizme karşı demokratik hak ve özgürlükleri savunmaktır. Yani, bir nevi demokratik politik özgürlük ortamını kazanmaktır.

Ne yazık ki, BHH, kuruluş bildirilerinde de vurguladıkları gibi, Kürtler’in haklarından söz ediyor, ama bu hakkın içinde “ayrılık” yoktur. Kürtlerin ayrılık hakkını yok sayarak, sosyal şovenist politik güzergahtan çıkamıyor. Ama CHP’yi de “demokrasi güçleri”nin içine sokarak, hala burjuva sosyal demokrasisinin faşizmin koltuk değnekçiliğini görmemekte ısrar ediyor. BHH içinde, TC devletinin kuruluş felsefesine sıcak bakan kesimlerin ortaklığı olarak değerlendirmek yanlış olmayacaktır. Bunu her fırsatta dile getiriyorlar. Erdoğan’a karşı kemalizm öne çıkarılıyor. Ancak, kemalizmin 1946 kadar tek parti diktatörlüğü olduğu ve o günün uygulamaları ile bugünün uygulamaları arasında “şeratçı” eğilim-uygulama dışında, herhangi bir ayrımın ve burjuva demokrasisinin en temel öğesi olan muhaliflerin politik özgürlüğünün olmadığını görmek istemiyorlar. Faşist “laik” uygulamaları, “ demokratik ortam” diye sunmak, burjuva demokrasisinin bile gerisine düşmektir.

Kürt Ulusal Hareketi’ni “emperyalizm ile uzlaşıyor” diye suçlamak, PKK’nın şu an içinde bulunduğu gerçekliği ile uyuşmadığı gibi, bu tür iddialar, sosyal şovenist politikalarının üzerini gölgeleme çabaları olarak öne sürülüyor.

“Devlet baba kızıyor.” Reformizm de T.C.’yi fazla kızdırmak istemiyor. Ne de olsa bu devletin “kuruluş felsefesi”ni “ilerici” değerlendiriyor.

Ancak, Kürtlerin demokratik bir mücadele verdiğini görümüyor. Bugün hala kısmi bazı soluklanmalar oluyorsa, Kürtlerin demokratik mücadelesi nedeniyle olduğu görmezden geliniyor.

OHAL’e karşı olduklarını söyleyenler, “Kürtler var” diye, OHAL’e karşı mitingde yan yana gelemiyorsa, burada faşizme karşı mücadelede samimiyet aramak boşunadır.

TC’de, şimdi “Kürt yok” demiyor. Ama, Kürtlerin siyasal haklarını da yok sayıyor. Reformist sosyal şovenler ise, devletten bir adım daha ileride olarak; Kürtlerin hakları var, ama, ayrılma hakkı yok diyorlar. Yani, boşanma hakkını tanımıyorlar. Böylece burjuvazinin, ezilen ulus üzerindeki baskısına destek veriyorlar.

Birlikten söz edilipte en asgari birliktelikleri sağlayamayanlar, faşizme karşı kararlı bir direniş sergileyemeyenler ve sergileyenlerle yan yana, omuz omuza yürümeyenler, faşist-dinci rejimin, toplumu en küçük alt hücrelerine kadar ayırmasına göz yumuyorlar.

Ortak erekler için birlikte mücadele ortak örgütlenmeyi zorunlu kılmaz. Ama, ortaklaşa eylemleri çoğaltmayı zorunlu kılar. Yapılmayan, yapılamayan budur. Reformist güçlerin kaygısı “Kürtlerle yan yana gözükme” sendromudur. Ayrıca, bunlar için, Kürtlerle birarada olmak, ortak hedefler için

ortaklaşa mücadeleyi geliştirmek, “milli his”leri geliştirici bir yanı yoktur. Bu nedenlerle, “demokratik hak ve özgürlükler için mücadele” kaygıları, Kürt ulusal sorunu karşısında kaygısızlaşıyor, “ezen ulus hisleri” hassaslaşıyor.

Laiklik, Faşizme Karşı Mücadelenin Neresinde?

BHH mücadelesinin odağına laikliği koymuş durumda. Laikliğin savunulmaması elbette yanlış, ancak, TC, tarihinde hiç bir zaman tam laik bir devlet olmadı. Başından beri, türkiye’de yaşayan insanların dinleri devlet kontrolündeydi.

M. Kemal’in emriyle 1924 yılında başbakanlığa bağlı olarak Diyanet İşleri Başkanlığı kuruldu. Ve TC devletinin milliyeti “Türk”, dini ise “Sünni” idi. 1925 yılından itibaren alevililerin ibadet haneleri kapatılarak yasaklandı. Bugün olduğu gibi, TC, kurulduğu günden itibaren: “Tek millet, tek bayrak ve tek din” prensibinden vazgeçmedi.

Devlet, dini ihtiyaçlarına göre, kimi zaman öne çıkardı, kimi zamanda geriye çekti. Ama hiç bir zaman din üzerindeki kontrolünden vazgeçmedi. Kitleleri Sünni dinine göre şekillendirmeye, “sapkın” dediği diğer mezhepleri ise asimile etmeye çalıştı. Bunun için yerine göre zora başvurdu, katliamlar yaptı.

Laikliği, rejimin niteliğinden bağımsız olarak ele almak yanıltıcıdır. Nazi Almanyası, Mussolini İtalyası ne kadar laik idiyse TC’de o kadar laikti. Laikliği “ilerici” görmek ve ona demokratik bir özellik yüklemek, gereksiz bir çabadır. Anayasalarında “laik” yazmayan bir çok ülke, anayasasında “laik” yazan Fransa kadar “laik “ olduğu kadar, ve anayasasında “laik” yazan bir çok ülkeden (bunlardan biri TC) kat kat laiktir.

TC laikliği, azınlıkların ve Kürt ulusunun yok sayılması, Sünniliğin dışında başka mezhep ve dinin tanınmamasıdır. Kilisenin doğrudan krallığa (kral-kraliçe) bağlı olduğu İngiltere “laik” değildir. Ama, din özgürlüğü vardır. Kimse “Anglikanist” (katolik-protestan karışımı) olmaya zorlanmadığı gibi, herkes dini inancında özgürdür.

Bugün Türkiye ve Kuzey kürdistan’da sorun, laikliğin elden gitmesi değil, laikliği de içine alan demokratik hak ve özgürlüklerin yok edilmesidir. Daha özgülde politik özgürlüklerin yok edilmesi, şeriatçı bir rejimin getirilmesi, farklı inançlara menzup inançların yok sayılması ve herkesin Sünnileştirilmeye zorlanmasıdır. Kürt ulusunun siyasal haklarının tanınmamasıdır. “Tek millet, tek bayrak, tek din” gibi faşist-ırkçı-şeriatçı bir sistemin pekiştirilmesidir.

12 Eylül Rejimi de “laik”ti. “Atatürk’ün inkilapları”ndan hiç vazgeçmemişlerdi. Ama ortada bir faşizm vardı. Laikliği mücadelenin odağı yapanlar, burada faşizmi görmezden geliyorlar. Bu bağlamda, “lalikliği” öne çıkarmak yanlış ve hedef şaşırtmadır. Mücadelenin odağına: faşist-şeriatçı diktatörlüğün yıkılması konmalıdır.

Halkların Birleşik Devrimci Hareketi

Her ittifak ve eylem birliği, bunu gerçekleştiren örgütlerin karşılıklı tavizleriyle gerçekleşebilir. Bu birliktelikte öyle olmuştur. İçeriğinde bir çok şey eleştirilebilir. Ancak, silahlı mücadeleyi savunan örgütlerin, içinde geçtiğimiz süreçte asgari oranda da olsa ortaklaşa mücadeleyi yükseltme çabaları olumlu olarak değerlendirilmelidir. Böylesi bir birliktelik, ileri kitleler üzerinde olumlu etki de bırkamıştır. Ayrıca, faşizme karşı devrimci dayanışmanın yükseltilmesi, geliştirilmesi ve yaygınlaştırılması, hem Kürt Ulusal Hareketine hem de sınıf mücadelesini esas alan örgütlere katkı sunacaktır. Bu tür birliktelikleri zayıflatmak isteyenler çıkabilir. HBDH kurulduğunda da devlet katında hiç de olumlu karşılanmadı. “Terör örgütleri birleşti” diye duyuru yaptılar. Ayrıca, bu oluşum içinde ayrılığı da yine AKP tv’lerinin bazıları, “bölünüyorlar” diye sevinç haberleri olarak kendi kitlesine duyurdu.

HBDH, bir iktidar organı değildir. Bir ittifak organı olarak algılamak gerekiyor. HBDH yönelik eleştiri ve kaygı, “ulusal sorunun öne çıkarılması”. Bundan doğal bir şey olmaz. Çünkü bu birlikteliğin bileşenlerinden PKK; bu oluşumun bel kemiğidir. Ancak, eylemde birlik, ajitasyon ve propaganda da serbestlik ilkesi, her örgütün kendi görüşlerini özgürce yaymasını kısıtlamaz, kısıtlamamalıdır. Ve bu bileşen içinde yer alan her örgütün kendi yayın organları var. Görüşlerini kitlelere ulaştırabiliyorlar.

HBDH, içinde yer alan örgütlerin bağımsız örgütlenemelerine karışmadığı gibi engelleyici bir yanı da yoktur. Tersine, kitleler içinde devrimci örgütlenmenin geliştitilmesinde bir moral etkisi yaratıcı bir yanı vardır. İşçi sınıfı içinde örgütlenmeye ve mücadeleyi geliştirmeye HBDH engel değildir. O zaman, sorunu bu oluşumda değil, öncelikle her örgüt kendi sisal çizgisinde ve pratiğinde araması gerekiyor.

Ulusal hareketlerin uzlaşcı yanı vardır. Bu dikkate alınmalıdır. Ama, bugün PKK demokrat nitelikli bir örgüttür. PKK, hem kitlesel hemde örgütsel ve askeri olarak büyük bir örgüt ve bir çok cephede savaş vermektedir. Bu da onun farklı yerlerde farklı taktikler izlemesini koşullandırıyor. Ancak, genel duruşu anti-emperyalist, anti-faşisttir. PKK ile işçi sınıfı hareketini ortaklaştıran yan burasıdır. PKK sosyalizmi savunmuyor. Ve HBDH’den de soyalist bir devrim ummak abesle iştigaldir. Onun böyle bir hedefi de yoktur. Genel demokratik talepeler ve hedeflerle sınırlıdır. Bu bağlamda, silahlı mücadeleyi savunup, ama bu tür birliktelikerlerin içinde yer almayanların kendilerine güvenleri yoktur denebilir. Geçici siyasal taktik mücadeleleri, nihayi ve stratejik hedeflerle karıştıranların, taktiklerde esnek olması da beklenemez.

Gericilik Dönemi ve Ne yapmalı?

Faşizmin azgınca saldırdığı, yıktığı, demokratik tüm kazanımları yok ettiği bir süreçte, yani gericilik döneminde, bir zaman militan mücadeleyi savunan kesimlerin havlu attığı bir sürecide beraberinde getirir. Sınıf uzlaşmacılığını, pasifizmi, yılgınlığı, işçi sınıfı ideolojisinin dejenere edilmesi vb. gibi yıkımlar yaşanır.

Umutsuzluk, ezilmişlik, hedefsizlik, militan mücadele korkaklığı vb. gibi moral yıkıntıları yaşanır. Siyasal çıkarları ortak olanlar arasında bölünmüşlük gelişir. Baskılar arttıkça bölünmüşlük yaygınlaşır ve derinleşir. Faşist diktataörlük bundan yararlanarak işçi sınıfı ve emekçiler üzerindeki yılğınlığı umutsuzluğu artırarak kendi iktidarını süreklileştirir. Çoğunluk, bir avuç iktidar sahibi asalak katillerin esiri haline getirilir.

İçinde geçtiğimiz süreç tam da böylesi bir süreçtir. Faşizmin baskısıyla sınıfsal yönelimini kaybedenler, egemen sınıfların hışımlarından çekinip, en geri düzeyde mücadele etmek isteyenler artacaktır. Her radikal direnişi, illegal örgütlenmeyi, faşizme karşı silahlı direnişi vb.lerini, devlet ağızıyla “terörizm” olarak niteleyenler az olmayacaktır.

Kürt Ulusal Hareketi ile Türkiye işçi sınıfının ortaklaşa mücadele ve dayanışması ve bunun geliştirilmesi kaçınılmaz bir zorunluluktur. Demokrat Kürt ulusal hareketinin yıkılması, ezilmesi, sindirlmesi, çeşitli miliyetlerden Türkiye işçi sınıfının sindirilmesidir. Kuzey Kürdistan’daki işçi sınıfının susturulmasıdır. Tüm demokratik hakların yok edilmesidir. Kürtlerin siyasal haklarını kazanması, işçi sınıfının ve diğer ezilenlerin de siyasal haklarını kazanması, genişletmesi demektir.

Kürtlerin tepelerine bombalar düşerken, Ankara cephesinde özgürlük olacağını umanlar hep yanıldılar ve yanılmaya devam ediyorlar. Yakında her işçinin, her demokratın, Sünni olmayan mezheplerden ve Türk olmayan diğer azınlık mensubu insanların kapıları birer birer çalınacak ve paramilitarist güçler soklara da egemen olacaktır. Kürdistan yanarken, Batı, Kürdistan’ın akibetine düşmekten uzak kalamaz. Halkların kardeşliğinin pekiştirilmesi, Amed’in yanmasına ve yıkımına seyirci kalmakla sağlanamaz.

Sistem, kendini, sürekli savaş içinde ayakta tutabilecektir. O bunun bilincinde olarak, kendini, Irak’ta, Suriye’de ve yeni çıkacak cephelerin içine atmaya çalışacak ya da kitlelere böyle gösterme gayreti içinde olacaktır. Böylece, gerici ve emperyalist savaş atmosferinden yararlanarak, işçi sınıfı ve emekçiler üzerindeki baskı mekanizmasını sürekli kılacaktır.

Teşhir ve tecrit edilmesi gereken TC devleti olmasına karşın, bugün ondan ayrı olmayan bir nevi özdeşleşmiş olan AKP ve Erdoğan faşist diktatörlüğünün öne çıkarılması, yanlış deildir. Kitlelere somut hedefler gösterilmelidir. Faşist ırkçı-şeriatçı Erdoğan diktatörlüğününü teşhir edilmesi TC’ni, aklanması değildir. Erdoğan devletin bütün güçlerini elinde toplamıştır. Gerçek budur. Kitlelerin kazanılması için, soyutlama yerine somut propagandalar yapılmalıdır.

Faşist AKP diktatörlüğü, ekonomik durumdaki gelişmelere bakılınca, hedeflediği 2023’ü göremeyecektir. Bunu daha çok da empryalistler arası çelişmenin barometresi belirleyecektir. Ancak, Erdoğan diktatörlüğü, daha uzun bir süre iktidarda kalmak için iç savaşı körükleme ve yaygınlaştırma gibi bir eğilimde taşımaktadır. Gelişmeler buna işaret etmektedir. AKP kitlesinin silahlandırılması, camilerde gençlik örgütleri (elbette silahlı) oluşturması, iç savaş hazırlığı ve işçi sınıfı ve emekçileri ve tüm demokratik güçleri bütünüyle baskı altında almanın/tutmanın yöntemidir. AKP sadece devlet iktidarını elinde tutan bir güç değil, aynı zamanda en geri kitleleri örgütleyen bir iktidar gücüdür. 12 Eylül 1980 askeri cuntasıdan ayrıldığı en önemli ayrım buradadır.

Erdoğan’ın iktidarda kalması, bölgedeki savaşla yakından ilgilidir. Toplumun sınıfsal dokusunun dejenere edilmesi (ırkçı-faşist-şeriatçı kitle örgütlenmesiyle) doğrudan ilgisi vardır. AKP diktatörlüğü, normal bir seçimle iktidardan uzaklaştırılmayacak kadar derinleşmiş ve örgütlenmiştir. O artık, işçi ve emekçilerin demokratik hak ve özgürlükler için sokaklara dökülmesi ve kazanmasıyla devrilebilcektir.

Faşist AKP diktatörlüğünü (faşist-ırkçı-şeriatçı) yıkmak uzun bir mücadele sürecini kapsayacaktır. Komünist ve devrimci güçlerin kitleler içinde örgütlenme ve çalışma yöntemlerini buna göre belirlemeleri, verili durumun bir zorunluluğudur. Ve faşizme karşı her türlü mücadele biçimini koşulların el verdiği ölçüde geliştirmeleri de bir o kadar gereklidir.

Sınıflar arası mücadelede ebedi bir şey yoktur. Her faşist iktidar, kendi yıkımını hazırlayan koşulları ve çelişmeleri de beraberinde yaratır. Önemli olan bu çelişmelerin doğru ele alınması, mücadele biçimlerinin buna göre geliştirilmesi ve kitlelerin bu doğrultuda örgütlenmesidir. Faşist baskıların artması, devleti elinde bulunduran güçlerinde zayıflığınının da bir o kadar artmasıdır. Bu zayıf noktaların saptanması ve mücadele biçimlerinin bu çelişimelerinin, işçi sınıfı lehine derinleştirici temelde geliştirilmesi, devasa gibi gözüken şiddet aracının yıkılmasını da kolaylaştıracaktır. (30.10.2016)

 

Komünistler Alman Burjuvazisini Yargılıyor (Münih Duruşmaları)

Yıl 4 Ekim-12 Kasım 1852, Köln’de, 11 Komünistler Birliği üyesi yargılanıyor.

Yıl 2015-2016 Münih. TKP/ML (Türkiye Komünist Partisi/Marksist-Leninist) olduğu gerekçesiyle 10 komünistin “yargılanma” amaçlı duruşmaları ve esaretleri devam ediyor.

Birinciler, “vatana ihanet” suçlamasıyla ceza alıyor.

TKP/ML’liler; “Türkiye’de terör örgütü yöneticileri oldukları” gerekçesiyle “yargılanıyor”.

TKP/ML, Almanya’da yasak değil ve hiç bir AB ülkesinde yasak olmadığı gibi “terör örgütü” olarakda değerlendirilmiyor. Burjuvazinin, komünistleri “terör örgütü listesine” almaları, komünistleri gücendirmez. Bu tür “liste”ler, burjuvazinin sınıf düşmanlığının belgesi olması dışında bir anlam taşımaz.

Alman burjuvazisinin tarihi, burjuvazinin anti-komünizm tarihidir. Köln Komünistler Birliği üyelerinin cezalandırılması ilk olmasına karşın son değildir. 21 Ekim 1878 tarihinde Bismarck hükümetinin, çıkardığı; anti-komünist yasa (Gesetz gegen die gemeingefärlichen Bestrebungen der Sozialdemokratie –Sosyaldemokratların tehlikeli tolumsal emellerine karşı kanun-) Sosyal-Demokrat Parti’nin tüm faaliyetlerini yasakladı.

Aynı burjuvazi, Nazi faşizmine karşı en kararlı mücadeleyi veren ve bu mücadele içinde binlerce üyesini ve taraftarını yitiren Almanya Komünist Partisi (KPD), proletarya diktatörlüğünü savunduğu gerekçesiyle, binlerce üyesi ve kadrosu olan bir parti 17 Agustos 1956’da yasaklandı. Böylece Alman burjuvazisi, o dönem SSCB’ye karşı efendisi ve koruyucusu ABD burjuvazisinin McCarthizmci yöntemini ve Nazi Almanya’sının komünist yasaklamalarını yeniden uygulamaya soktu.

Tarih tekerrür etmiyor. Kendini yenileyerek devam ediyor. Ancak aynı toplumsal sistemin temel karşıt sınıfları arasındaki mücadele, bu toplumsal sürecin içinde birbirine benzer şekilde meydana geliyor. Kapitalist sistemin efendileri burjuvazi ve onun siyasal temsilcileri ile proletaryanın temsilcileri komünistler arasında kıyasıya bir mücadele sürüyor. Burjuvazi dipten gelen dalganın önüne geçmek için çaba harcıyor. Komünistler, dalga boyutunu en yükseğe çıkarmak için mücadele veriyor. Siyasal savaş burada kızışıyor. Proletarya ile burjuvazi arasındaki uzlaşmaz sınıf savaşımı burjuva mahkemelerinde de yansımasını buluyor.

1852’den günümüze kadar, komünizm korkusu, proletarya diktatörlüğü korkusu, Alman burjuvazisini korkutmaya devam ediyor. O, komünistleri “terör örgütü” olarak kriminalize etmeyi deniyor.

Nazi iktidarı sürecinde, fabrika yakınlarına toplama kampı kurduran burjuvazi, alçalmanın dibini bulmuştu. Ve günümüz Alman teklelerinin sermayesi kan ve göz yaşıyla semirmiştir.

Engels, yoldaşı Wilhelm Wolff’u anlattığı bir makalesinde, 1848 devrimleri sürecinde, Alman burjuvazisi için şöyle bir belirlemesi var: “ ..devrimden ayrılarak kendini alçattı.” O günden beri Alman burjuvazisi işçi sınıfı hareketi ve onun siyasal önderleri karşısında korkuya kapılarak cellatlaşmıştır. Rosa Luxemburg, Karl Liebknecht, Ernst Tählmann gibi işçi sınıfı önderlerini alçakca katledimiştir.

Burjuvazi komünistleri, devrimcileri ve ezilen ulus hareketlerini hala tehlikeli görmeye devam ediyor. Almanya’da PKK, FARC, DHKPC ve daha bir çok devrimci ve ilerici ezilen ulus hareketleri var. Sermayenin “güvenliği, selameti ve egemenlik alanlarını genişletmek için”, komünizme karşı savaşının yanında ilerici halk hareketlerine karşı kendinini alçaltma prensibinden taviz vermiyor. Soykırımla karşı karşıya kalan bir ulusun temsilcisi PKK’yi, Türk devleti karşısında “terörist” görmeye devam ediyor.

Alman devleti’nin sermaye ve meta ihraç ettiği ve ucuz işgücünden yararlandığı ülkelerin burjuvazisine destek vermek için 129a-b yasası var: “terör örgütü oluşturmak.” Neye karşı: öldürme, kitle katliamı, insanlığa karşı suç, savaş suçu, kişilerin özgürlüğünü engellemeye yönelik suç” vb. 129b ceza kanunu ise, 129a’nın yurtdışında işlenmesi yönelik.

Bu kanun maddeleri içinde yazılanlara uygun bir terör örgüt yapılanması; TKP/ML ya da herhangi bir devrimci örgütü değil, Alman devleti ve onun bağlaşıklarına uygundur. Afganistan’da, Belgrad’da... Afganistan halkının üzerine yağdırılan bombalar ve o ülke halkının ortaçağ karanlığına mahkum edilmesinin ikinci sorumlusuda Alman emperyalist devletidir.

“Sırpları durdurma” adı altında, günlerce Belgrad ve diğer Sırp şehirlerinin havadan bombalanması ve uluslararası hukuk kurallarına aykırı olarak uranyum bomların kullanılması... Yugoslav halklarının birbirini boğazlatmada birinci derecede sorumlusu ve suçlusu Alman emperyalizmidir.

Bunlara daha eklenecekler var. Başta, Güney Afrika ırkçı devletiyle yıkıldığı güne kadar resmi ilişki kurmak, ticari ve siyasi ilişki yürütmek. Aynı şekilde Şili’nin seçilmiş Cumhurbaşkanı Allende’ye darbe yapan Arjantin faşist cuntasıyla resmi ilişki kurmak. Türkiye’de 12 Eylül 1980’de anayasal düzeni askeri cuntayla yıkan 12 Eylül faşist cuntasıyla ilişki kurmak ve ticari ilişki yürütmek. Ve bu ülkelere silah satmanın yanı sıra sermaye ve meta ihraç etmek.

Demokrasi ile yönetilmeyen ülkelerle ilişki kurmak ve onlara silah satmak. Bunların başında Suudi Arabistan gelmektedir. Kürtleri katleden (129a völkemord), Kürt şehirlerinin “Made in Germany” yazılı silahlarla bombalayan TC ile ilişki kurmak, geliştirmek ve silah satmaya devam etmek. İŞİD’i her yönden destekleyen TC hükümeti ile sıkı ilişki yürütmek. Alman basınında Türk hükümetinin Cizre ve diğer Kürt şehirlerinde “savaş suçu” işlediği yazılmasına karşı, ilişkilerin sürdürülmesi... Der Spigel: “Özgürlüğünü Kaybeden Ülke”1 diye kapak yapmasına karşın, TC ile “sıkı dotluk ilişkisi” sürdürülüyor. Yine T.C. CB Erdoğan ve diğer Hükümet üyeleri hakkında, Uluslararası Hukuk Demokrasi Derneği (MAF-DAD)2 dava açmasına karşın, hala resmi ilişkiyi sürdürmek. Irak, Suriye ve Libya’da kitle katlimaları (129a stgb, völkemord) ABD ile suç ortaklığı yapmak.

Yukarıda söylediğime tekrar dönersem: Ortada bir suç ve bu suçu işleyen var. Ancak, bu, ne TKP/ML ne de diğer ezilen ulus örgütleri ne de devrimci örgütler... Bu suçu işlemeye devam eden Alman hükümetidir. Alman burjuvazisi insanlığa karşı suç işlemeye hala devam ediyor.

Uluslararası Af örgütü (Amnesty), Almanya devletini, “ırkçı saldırılara karşı halkı korumuyor” diye suçladı. Almanya’da son bir yıl içinde 23 bin ırkçı saldırı oldu. Bunların 1458 şiddet içeriyor.3 Komünistlere yönelik bu tür bir suç iddiası olmadığı gibi, bu tür olaylar komünistlerin karşı çıktığı ve mücadele ettiği faşist yönelimlerdir. Ancak, Alman savıcılığı, Neonazi ırkçılarını değil, siyasal görüşlerinden dolayı komünistleri tutuklamayı, burjuvazinin çıkarına görüyor. Nazilerin içinde bir hayli V-Mann (gizli polis) olduğuda basına çıkmıştı. Ve sosyal medyada alay konusu olmuştu. “V-Mannlar açığa çıktı, Neonaziler yöneticisiz kaldı” diye. Ve Naziler içindeki gizli polis yoğunluğundan hareketle bir de film yapılmıştı: “V-Mann-Land”4 (Gizli Polis Ülkesi)

Komünistleri tuvaletlerde dahi dinlemeye alan devlet, 7 yıl (2000-2006) içinde 10 kişiyi katleden neonazi faşist (NSU)5 çetesini nedense takip etmemiş. Yine devletin gizli polisinin (V.mann) bu çetenin içinde yer aldığı haberleri peş peşe basına yansıyor. Bu seri cinayetleri, Alman polisi bilinçli olarak ”dönerci cinayetleri” olarak lanse etti: “Yabancılar arasındaki karanlık işler.” Amaç; kamuoyunu yabancı düşmanlığına yönlendirmekti.

Ünlü yazara Günhter Gras, daha 1997 yılında, ülkedeki yabancı düşmanlığını eleştirmek için; “ülkemden utanıyorum” demişti. Alman burjuva hükümetlerinin dıştalayıcı, kutuplaştırıcı ve yabancı düşmanı politikaları sonucu AfD (Almanya için Alternatif) gibi ırkçı partileri bazı eylaetlerde ikinci parti durumuna getirildi.

Karşı-devrimin tüm ideolojik-siyasal toplumsal türevlerini bünyesinde toplayan burjuvazinin, “barış, demokrasi ve özgürlük””ten söz etmesi, savunur gözükmesi, büyük bir sahtekarlıktır. Bunların olmadığı yerde burjuvazi vardır.

Savcı, TKP/ML’nin ,silahlı mücadeleyi savunmasını “suç” görüyor. Nazizme karşı savaşan hiç bir örgüt ve birey Nürnberg Mahkemeleri’nde yargılanmadı. Nazizme karşı silahlı mücadele meşru ve haklı görüldü. O mahkemelerde o zaman sadece ve sadece Nazi ve ileri gelen yöneticileri yargılandı. Demek ki, soykırımcı, ırkçı ve faşist rejimlere karşı özgürlük için silaha sarılmak meşruymuş. Türkiye’de “demokrasi değil, diktatörlük var” diye bütün Alman basını yazıyor. “İnsan hakları”, Türk ve Suudi sultanlarıyla altın varaklı koltuklarda oturarak savunulamaz. Hiç bir politik özgürlüğün olmadığı ülkelerde burjuvazi, işçi sınıfına ve emekçilere tek bir seçenek bırakıyor: karşı-devrimin silahlı devlet terörüne karşı silahlı devrimci mücadele!

Bugünde özgürlüğünü isteyen, her türlü sömürü ve baskıya karşı çıkanlara “neden silaha sarıldın” diye suçlama ya da kınama yapılamaz. Dünya haklarını terörize edenler,, baskı uygulayan, sömüren, her türlü işkence yöntemini meşru gören, anti-demokratik ve faşist tüm rejimleri destekleyen ve bunlara silah satanların önce kendilerinin aynaya bakması gerekiyor. Bugün dünyanın her yerinde karşı-devrimci bir şiddet varsa onun tek sorumlusu, Alman devletinin de içinde olduğu emperyalist devletler topluluğudur.

TKP/ML’nin, Alman burjuvazisi tarafında “yargılanması”nın arkasında, Alman sermayesinin Türkiye’deki yoğun faaliyetleri ile yakından ilgilidir. Ve Alman tekelci burjuvazisi Türkiye’den Almanya’ya akan sermaye birikiminin önüne engel çıkarılmasını istemiyor.

1933’de Nazi rejmi Dimitrow’u ne amaçla yargılanmışsa, bugünkü burjuvazinin siyasal temsilcisi koalisyon (CDU-SPD) hükümeti de aynı siyasal nedenlerle TKP/ML’lileri “yargılıyor.” Ancak, Nazi mahkemelerinde Dimitrov, yargılanan değil, yargılayan oldu. Şu anda TKP/ML’li komünistlerde aynı şeyi yapıyor: Yargılanan değil, yargılayanlar kürsüsünde oturuyorlar.

TKP/ML, Münih Duruşmaları’nı, yargılanan değil, yargılayana çevirmiş durumda. Alman işçi sınıf kendi tarihini de aynen böyle yazacaktır. TKP/ML tutukluları, “savunma” yapmıyorlar. Başta Alman bujuvazisi olmak üzere, tüm emperyalist ve faşist rejimleri yargılıyorlar.

Alman devletinin faşist Türk devletiyle ilişkileri ve neden desteklediklerini belgeleriyle ortaya koyuyorlar. “TKP/ML Münih Duruşmaları” üzerindeki kamuoyuna açılma yasağı kalktığında bu daha net görülecektir. Alman işçi sınıfı bu komünistleri sahiplenmeye hep sürdürecektir.

Enternasyonal proletarya adına burjuvaziyi kendi salonlarında yargılayan bu komünistler, salondaki dinleyiciler tarafından ayakta alkışlanmayı hak ediyorlar.

Korkun burjuvazi, komünistler vardı, var olacak! 

Sayfalar