Salı Mart 28, 2017

AKP iktidarı ile erdoğan patlamaya hazır volkanın üstünde! Garbis Ağparik ile Reportaj (3cu bölüm)

*-Devlet ne zaman bir çıkmaz içine girerse, hemen sorumlu olarak Ermeni'leri göstermeyi alışkanlık haline getirdi. Son başarısız darbe girişiminin sorumlusu olan Fetullah Gülen'in “öz be öz Ermeni'dir. F. Gülen'in köyü Ermeni köyüdür, kökeni Ermeni'dir, bizzat büyük dedeleri Erzurum'da Türk'lere yapılan soykırımda aktif görev almıştır” gibi saçma sapan şeylerle Ermeni düşmanlığı körükleniyor. Ermeni düşmanlığı ile kin ve nefretin sebebi nedir ?

Bu sorunun yanıtı bir yanıyla, yukarıda sorulara verdiğim ayrıntılı açıklamanın içinde bulunmaktadır. Burada şunu ekleyebilirim: İttihatçıların, Kemalistlerin ve onların izinden yürüyen İslami-faşist kliğin Ermeniler başta gelmek üzere diğer ezilen ve kıyıma uğratılan halklara karşı propagandasının en önemli ve hatta demirbaş sayılabilecek öğesi şudur: Egemen konumda bulunmalarına, bir orduya ve devlet aygıtına sahip olmalarına rağmen Osmanlı-Türk gericileri kendilerini hep masum ve kurban, onların zulüm ve boyunduruğuna karşı çıkan ve kendi siyasal ve toplumsal hakları için ayağa kalkan ezilen halkları ise hep zalim ve saldırgan saymışlardır! Burjuva ve gerici Türk tarihçileri ve politikacılarının yazdıkları ve söyledikleri hep bu türden yakınmalarla doludur. Onlar Osmanlı-Türk gericiliğine karşı yapılan tüm direnişleri, “dış güçlerin komploları ve onlara alet olan şu ya da bu ezilen halkın kendilerini arkadan vurması” olarak tanımlama gibi akla ziyan bir geleneği inat ve ısrarla sürdürmektedirler. Ermenileri özel kılan onların, 19. yüzyılın ikinci yarısından bu yana; Osmanlı-Türk gericiliğinin vahşet ve saldırganlığına hedef olan halkların başında yer almaları, son derece barışçı bir halk olmalarına rağmen bir dizi kıyımın ardından gelen bir jenoside hedef olmaları, binlerce yıldır yaşadıkları yurtlarından kovulmaları ve maddi zenginliklerinin büyük ölçekli bir yağma ve gasba konu olmasıdır vb.

Yüzleşme ve özeleştiri ve hatta tartışma geleneği olmayan bir bireyin olsun, bir toplumun olsun, böylesi büyük bir suçun manevi yüküyle yaşaması ve yaşananları unutması, ancak onu rasyonalize etmesi ve meşrulaştırmasıyla olanaklıdır. Dolayısıyla jenosit suçunun sorumluluğu alınlarına silinmez bir kara leke gibi sinmiş olan Türk gericilerinin kurbanlarını suçlama alışkanlıklarının aslında, kendi kollektif vicdanlarını rahatlatmanın çarpık ve irrasyonel bir yolu olduğu söylenebilir.

Fethullah Gülen'i Ermeni kökenli göstermek suretiyle Ermeni düşmanlığını kaşımaya gelince... Öcalan'ın bu konuda AKP gericilerininkine paralel bir tutum takındığını, hatta onlara bir çeşit öncülük yaptığını söyleyebiliriz. O, 23 Şubat 2013'de BDP heyetiyle yaptığı görüşmede, Erdoğan kliğinin ve havuz medyasının şimdilerde bütün gücüyle yaymakta olduğu şu zırvaları dile getirecekti:

“Cemaatin merkezi ABD’dir. Benim buraya alınmamla birlikte Fethullah da ABD’ye alındı. Bir yazar (yazarın adını hatırlayamadı) ‘Fethullah Gülen, Nur hareketine sızdı’ diyor. ‘Kesin bilmiyorum, Kemalistlerin sızması’ diyor. Nur hareketini inceleyin, Saidi Nursi eski Nurs köyündendir. Eski bir Ermeni köyüdür. Teşkilatı Mahsusa’ya girdi, sonradan Mustafa Kemal ile takıştı. Fethullah Gülen ABD’de yaşıyor. 120 devlette okul açmış, para nereden. Florida kontrgerillanın eski merkezidir, Türkeş ve Latin Amerika’daki kontrgerilla, orada yetiştirildi. Yeni merkez ise Utah’tadır. Emre Uslu vs. orada eğitildi.” (“İşte Öcalan ve BDP heyetinin görüşme tutanakları”, Sol Portal, 23 Şubat 2013)

Bu tarihten yaklaşık bir yıl sonra, herhangi bir lider değil, KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Bese Hozat bir açıklama yapacaktı. Öcalan'ın izinden yürüyen Hozat burada, 9 Ocak 2013'de Paris'te üç kadın PKK militanının öldürülmesinden “İsrail, Ermeni ve Rum lobileri”ni sorumlu tutacaktı. Hozat, çok büyük olasılıkla Fransız istihbaratının göz yummasıyla MİT tarafından gerçekleştirilen bu cinayetlerin birinci yıldönümünde yaptığı açıklamada şöyle diyecekti:

“İsrail lobisi, yine milliyetçi Ermeni ve Rum lobileri paralel birer devlettir. Paralel devletlerin birbiriyle ortaklaştığı ciddi bir çıkar ilişkisi vardır. Paralel devletlerin resmi bir hukukları,

anayasaları yoktur. Görünürde resmiyete kavuşmuş bir orduları da yoktur ama resmi olandan daha güçlü ve örgütlü bir güce sahiptirler. Özel harp dairesi ve JİTEM gibi güçler paralel devletin vurucu güçleridir, şimdi buna resmi kimlikli emniyet, polis ve yargı güçleri de eklenmiştir. Bunların bağlı kaldıkları hiçbir hukuk ve kural yoktur. Tüm savaş kurallarını kendileri belirleyip uyguluyorlar, kimseye de bir hesap vermiyorlar. Paralel devletin korkunçluğu esas burada ortaya çıkıyor. Paralel devlet Gladyo devletidir, NATO destekli cemaatin ve lobilerin illegal devlet örgütlenmesidir.” (“Paralel devlet 9 Ocak komplosunun içindedir”, Firatnews.com, 8 Ocak 2014)

Açıklaması PKK/ KCK'yı bağlayan Hozat, üç kadın PKK militanının katillerinin ya da bu cinayetleri düzenleyenlerin, paralel devlet konumunda olduğunu ileri sürdüğü “İsrail lobisi, yine milliyetçi Ermeni ve Rum lobileri” olduğunu söylüyor. Ama tıpkı Öcalan gibi o da bu savını kanıtlamak için herhangi bir veri sunmuyor. Yani o, sözünü ettiği lobilerin varlığı, kendi aralarındaki ilişkileri, nasıl ve niçin ortak eylem yaptıkları ve Sakine Cansız ile iki arkadaşını nasıl ve niçin ve hangi amaçla öldürdükleri vb. hakkında herhangi bir şey söylemiyor. Nurettin Demirtaş'ın -yukarda değindiğim- fantastik öykülerinin bir başka versiyonu olan bu öykü ve böylesi bir yargısız infaz, ancak kör bir Yahudi, Rum ve Ermeni düşmanlığıyla açıklanabilir.

*-Osmanlı hayalleri ile yayılma ve işgal hareketlerinde bulunan Erdoğan'ın Cerablusu işgal etmesinin arkasında yatan gerçekler nelerdir ?

Yukarda da kısmen değinmiş olduğum gibi, Erdoğan kliğinin Suriye macerasının, hem ülke içindeki gelişmelerle ve hem de bölgemizdeki gelişmelerle doğrudan ve dolaylı bağlantıları vardır. AKP gericiliğinin kabaca 2011'de Libya'yı hedef alan AB-ABD saldırısından itibaren, o zamana kadar izlediği görece barışçı ve ihtiyatlı dış politikayı bir yana bıraktığını ve yeni Osmanlıcı ve yayılmacı bir çizgiyi benimsediği biliniyor. Bu maceracı politika; başta Suriye halkı ve devletinin direnişi başta gelmek üzere bir dizi nedene bağlı olarak iflasla sonuçlandı. Ancak pek çok analistin bir türlü anlayamadığı bir nokta var: Ortadoğu ülkelerinin tümünde AKP'ne yakın Müslüman Kardeşler türünden ya da daha radikal İslami iktidarlar kurulması asla, bu ülkelerin Türkiye'nin hegemonyasını kabul edeceği anlamına gelmiyordu ve gelemezdi de. Yüzyıllar boyunca, Türkiye'nin mirasçısı olduğu Osmanlı'nın egemenliği altında ezilmiş olan ve uluslaşma süreçleri bu tarihsel geçmişin eleştirisi ve reddi üzerine kurulu olan bu ülkelerin, yeniden Türk gericilerinin boyunduruğu altına gireceğini, hatta bunu beklediklerini düşünmek tam bir saçmalıktı. Dahası; bölge ülkelerinden kaynaklanan böylesi bir itirazın olmaması hâlinde bile öndegelen emperyalist devletler Türkiye'nin Ortadoğu'da bugünkünden daha ya da çok daha güçlü bir konuma gelmesine asla rıza göstermezlerdi. Dolayısıyla, yeni Osmanlıcılık denen proje Türkiye açısından başından itibaren, hiçbir geçerliliği ve gerçekçiliği olmayan bir düşten ibaretti.

Ancak bunun böyle olması, ABD'nin Ortadoğu ülkelerini parçalamayı, küçük birimlere bölmeyi, zayıflatmayı, bu bölgedeki değişik devlet ve devletçikler ve mezhepler ve milliyetler arasında çatışma ve savaşları kışkırtmayı amaçlayan Büyük Ortadoğu Projesinin de bir düş olduğu anlamına gelmiyordu. Ortadoğu'ya ilişkin politikalarının temel hedefi İsrail'in “güvenliğini” sağlamak olan ABD-AB emperyalistlerinin bu hedeflerine ulaşmak için ayrı ayrı ve birarada kullandıkları değişik taktiksel araçlar vardı ve olmaya da devam ediyor. Bunlar esas olarak;

a) bölge ülkelerini birbirleriyle savaştırma yoluyla güçsüzleştirme,

b) doğrudan ABD-NATO saldırısıyla zayıflatma,

c) El Kaide gibi İslami terör gruplarını besleme ve destekleme ve

d) İsrail'in bölge ülkelerine doğrudan ya da dolaylı saldırıları biçiminde özetlenebilir. Birincisine, 1980-88 yılları arasında yaşanan İran-Irak savaşını, ikincisine ABD ve ortaklarının 1991'de ve 2003'de Irak'a ve 2011'de Libya'ya saldırılarını, üçüncüsüne Suriye, Irak ve Yemen'de El Kaide türü terörist grupların eylemlerini ve dördüncüsüne de İsrail'in değişik zamanlarda Gazze'yi yoğun bir biçimde bombalamasını, 2006'da Güney Lübnan'a karşı giriştiği saldırıyı ve Suriye'deki çatışmalara dolaylı olarak ve yer  yer de doğrudan katılmasını örnek gösterebiliriz.

Ortadoğu'da yaşanan, bölge halkına çok büyük acılar getiren ve esas olarak ABD kaynaklı bu işgal, çatışma ve terör eylemlerinin ve Afganistan, Irak, Libya, Suriye, Yemen gibi ülkelerin istikrarsız hale getirilmelerinin en başta AB ülkelerine bir yansıması olacaktı. Bu yansımanın öğeleri; bu ülkelerdeki yerleşik Müslüman göçmenlerin genç kuşaklarının radikal ve hatta terörist İslami akımların etkilerine açık hale gelmesi, bunların bir bölümünün Batı Avrupa'yı vuran terör eylemlerine başvurmaları ve Avrupa'ya yoğun ve önü alınması olanaksız gözüken bir mülteci akınıdır. Son bir iki yıldır ABD ve AB emperyalistlerinin, o zamana kadar destekledikleri IŞİD ve benzer cihatçı örgütleri belli ölçülerde hedef alıyormuş gibi davrandıklarını görüyoruz. Ancak bu gelişmenin temel bir politika değişikliğine yol açacağı söylenemez. Söylenemez; çünkü İslami terörizm ABD'nin bir yandan Ortadoğu'daki devletleri zayıflatmak, parçalamak suretiyle İsrail'in “güvenliğini” sağlaması ve bir yandan da onun Rusya ve Çin gibi yükselen emperyalist rakiplerini kuşatması ve sıkıştırması için başvurduğu temel bir araçtır. Tabii bu terörizm bir yandan da, ABD'nde ve Batı Avrupa'da işçi sınıfının ve diğer yoksul katmanların kazanılmış hak ve mevzilerini geri almanın, İslamofobyayı kışkırtarak işçi sınıfının saflarını bölmenin ve burjuva demokrasisinden faşizme geçişin ortamını yaratmanın bir aracı işlevini görmektedir.

Türkiye'yi yöneten ya da yönettiğini sanan Erdoğan kliğinin, başta IŞİD ve El Nusra Cephesi gelmek üzere Suriye ve Irak'taki İslami terör gruplarına her türlü desteği vermesi işte ABD'nin bu Ortadoğu ve dünya ölçeğindeki hedefleriyle uyum içindedir. Türk gericilerinin ABD'ne karşı bağımsızlık gösterileri yapmaları, ABD egemen sınıfları içindeki farklılıklara oynamaları, ABD ile Rusya arasındaki anlaşmazlıkları kullanarak ve Rusya ile ilişkilerini geliştirerek manevra alanlarını genişletmeye çalışmaları da, onların ABD-NATO yanlısı konumunda esasa ilişkin bir değişiklik olduğunu ya da olacağını göstermez.

Başında AKP'nin bulunduğu Türk gericiliğinin, bir Suriye macerasına atılması, hatta bunu bir Irak macerasını izleme olasılığının ortaya çıkması, ABD ile İsrail'in stratejik gündemine hizmet eden Erdoğan kliğinin kendi gereksinimleriyle de yakından ilişkilidir. Ortadoğu'daki durum ve güç ilişkileri ve Türkiye'nin ekonomik kırılganlığı, şu anda hâlâ güçlü gözükmesine rağmen, önüne çıkan ve kendisine biat etmeyen herkesi hedef alan Erdoğan kliğinin durumunun hiç de sağlam olmadığını gösteriyor. Son derece saldırgan iç politikaları ve sınırsız ihtirasları nedeniyle, Türkiye toplumunun sadece ezilen sınıf ve katmanlarının, Kürt ve Alevi emekçilerinin ve yaşam tarzlarına kabaca karıştığı büyük kentlerin iyi eğitim almış çevrelerinin ve aydınların büyük çoğunluğunun değil, dıştaladığı ve hatta -elkoymalar yoluyla- mülksüzleştirdiği büyük ve orta burjuva katmanlarının, tasfiye operasyonlarına maruz bıraktığı sivil ve askerî bürokratların, polislerin, yargı mensuplarının, öğretmen ve akademisyenlerin ve hatta iktidardan dışlanan ya da yeterince pay almadığına inanan gerici İslami çevrelerin, ulusalcıların vb. öfke ve hoşnutsuzluğunu üzerinde toplayan AKP iktidarının siyasal ömrünün uzun olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Türkiye toplumunun hemen hemen bütün sınıf ve katmanlarını cendereye sokmaya çalışan ve çoktandır bir aile ya da hanedan rejimi/ bir ahbap çavuş kapitalizmi görüntüsü vermeye başlayan İslami-faşist diktatörlük bu sıkışıklığı; daha fazla yalan, daha fazla dezenformasyon, daha fazla baskı ve terör, daha fazla savaş ve daha fazla İslamizasyonla aşmaya çalışıyor. Bu rejim çok güçlü olduğu için değil; kitlesel bir devrimci muhalefet olmadığı, Kürt ulusal hareketi, adı üstünde ulusal bir hareket olduğu ve daha çok kendi, ulusal gündemine kilitlendiği ve ülkede ciddiye alınabilecek bir burjuva muhalefeti olmadığı için hâlâ yıkılamamış ya da geriletilememiştir.

*-1923 yılında kurulan Cumhuriyet Türkiye'sinde resmi ideoloji Kemalizm olurken, “Yeni Türkiye” diye belirtilen, hedef olarak 2023 gösterilen Türkiye'de, hızla İslamlaşan bir düzen değişikliği ile “İslam cumhuriyeti”ne doğru geçiş sözkonusudur, bu mümkün mü, ilk halifenin de Erdoğan olması sözkonusu, paradigma değişiyor mu, uluslararası dengeler buna müsaade eder mi? Yoksa Erdoğan'ın üzeri çizildi mi ?

Erdoğan ve ortaklarının kafasında, Cumhuriyet tarihi boyunca tanık olduğumuzdan hayli, hatta çok farklı bir rejim modeli olduğunun altı çizilmeli. Onlar 1908'den ya da 1923'ten bu yana yaşanan süreci “100 yıllık parantez” olarak niteliyor ve 2023'e kadar Türkiye'nin bir “İslam cumhuriyeti” hâline geleceğini ileri sürüyorlardı ve sürmeye devam ediyorlar. Onyıllardır II. Abdülhamit'i Mustafa Kemal'e alternatif bir siyasal figür olarak yüceltmiş olan İslami gericilerimizin kafasında ötedenberi bir Osmanlı'ya dönüş özlemi olmuştur. Başında Erdoğan'ın bulunduğu AKP gericilerinin bu İslami restorasyon hayalini devraldıkları, ama onu İslamın daha da radikal, hatta Vahhabiliğe yakın bir yorumuyla “yenilediklerini” söyleyebiliriz. 33 yıl süren II. Abdülhamit dönemi (1876-1909) ise tüm durgunluğuna, sansürcü ve statükocu niteliğine rağmen böylesi bir İslami yorumla hiç de bağdaşmayan özellikler taşıyordu.

Türkiye, II. Mahmut döneminden (1808-1839) başlamak üzere uzun bir ıslahat (=reform) ve Batılılaşma sürecinden geçmiştir. Tüm tutucu, ikircimli, zigzaglı niteliğine, son derece yavaş ve sancılı karakterine, ezilen sınıf ve katmanların yaşam koşullarında gözle görülür bir değişiklik yaratmamasına ve özellikle Hristiyan halkları hedef olan “etnik arındırma” operasyonlarına rağmen Türkiye bu 200 yılı aşkın süre içinde gerçekleşen reformlar sayesinde, Osmanlı'nın ortaçağlara özgü durağan ve yarı-feodal maddi yaşam koşulları ve zihniyetinden yavaş yavaş uzaklaşmıştır. Zaten Osmanlı devletinin yöneticileri de 19. yüzyıl koşullarında, artık bambaşka bir dünyada yaşadıklarını ve Fatih Sultan Mehmet ya da Kanuni Sultan Süleyman günlerinin görkemli ortamına geri dönüşün olanaksız olduğunu hissediyor, reform ve Batılılaşma doğrultusunda herhangi bir adım atılmaması hâlinde, Devlet-i Âli Osman'ın çok daha kısa bir sürede çökeceğini berrak bir tarzda olmasa da anlıyorlardı. Bunu kendilerine öğreten herşeyden önce Osmanlı ordusunun, Avrupa ve Çarlık Rusyası orduları karşısında 18. yüzyıl boyunca ardı ardına uğradığı yenilgilerdi. Askerî reform ve ordunun çağdaşlaştırılması doğrultusunda atılan adımlarla başlayan bu reform ve Batılılaşma, elbette salt bu alana hapsedilemezdi. 19. yüzyıl koşullarında, tutucu ve gerici Osmanlı sadrazamları eliyle sürdürülen bu yenileşme adımlarının Türkiye'nin bellibaşlı kapitalist devletlere mali köleliğine ve ülkenin yarı sömürgeleşmesine yol açması da kaçınılmazdı. Ama, içinde bulunulan çağın özelliklerini iyi kötü kavramış bir devrimci önderliğe sahip bir köylü ve halk hareketinin olmadığı koşullarda başka bir seçenek te yoktu.

21. yüzyıl koşullarında Erdoğan ve ortaklarının Türkiye'yi ne 19. yüzyıl Türkiyesi'nin koşullarına geri döndürmesi olanaklıdır ve ne de onu Suudi Arabistan benzeri bir ülkeye dönüştürmesi. “Yüzyıllık parantezi” kapattığını, yani Türkiye'yi 1908 ya da 1923 öncesine götüreceklerini ilan eden AKP yöneticileri, o dönemin Osmanlı devletinin bir “hasta adam” sayıldığını, sürekli toprak yitirdiğini, ekonomisinin Avrupa mali sermayesinin denetimindeki bir kurum olan Düyun-u Umumiye İdaresi (=Genel Borçlar Yönetimi) tarafından yönetildiğini, ordusunun döküldüğünü, bürokrasisinin çürümüş olduğunu, yapılan atılımlara rağmen eğitim sisteminin çağdaşlıktan uzak ve dinsel nitelikli olduğunu vb. unutmakla kalmıyorlar. Onlar böylesi bir geriye dönüş çabasının günümüz Türkiyesini her bakımdan daha fazla gerileteceğini, onu bilim, teknoloji, eğitim, sanat, kültür alanlarında daha da geri bir konuma savuracağını, Türkiye'nin fay hatlarını daha da gereceğini ve her bakımdan daha fazla zayıflatacağı ülkeyi bir iç çatışma, bölünme ve parçalanma riskiyle karşı karşıya bırakacağını anlamıyor ya da anlamazdan geliyorlar.

Batılı emperyalistlerin Erdoğan'a yönelik ikiyüzlü eleştiri, hatta suçlamalarının ise fazla bir değeri yoktur. Büyük olasılıkla onlar; yıpranmış, toplumda pek çok grubu ve çevreyi küstürmüş ve kendisine düşman etmiş, ülke ekonomisini batma noktasına getirmiş olan Erdoğan'ın dış desteğe daha fazla bağımlı hale geldiğini ve kendilerinin daha çok işine yarayacağını düşünüyorlar. Daha da önemlisi onlar; tüm afrası tafrasına rağmen, izlediği aptalca politikalar sayesinde Türk devletini bir dizi açıdan zayıflatan ve hatta onu bir dağılma ve parçalanma sürecine sokan Erdoğan'ın işbaşında kalmasının, kendilerinin ve İsrail'in yararına olduğunu düşünüyor olabilirler. Dolayısıyla bu bay ve bayanların Erdoğan'ın üzerini çizmeleri için öyle ivedi bir neden yok. Suudi Arabistan ve Katar da içinde olmak üzere hiçbir İslam ülkesinin ve hiçbir bellibaşlı emperyalist devletin tanımayacağı bir hilafet makamını yeniden canlandırma türünden birtakım adımlar atmayı düşünecek kadar aptal iseler Erdoğan ve ortakları bir kez daha avuçlarını yalayacaklardır.

Adalet Partisi'nin öndegelen isimlerinden ve Demirel hükümetlerinin dışişleri bakanlığını yapmış olan İhsan Sabri Çağlayangil, 1976'da İsmail Cem'e verdiği mülakatta, bugün bile kendisine devrimci, hatta Marksist diyen pek çok insanın kavrayamadığı bir gerçeği şöyle dile getiriyordu:

“Bakınız İsmail Cem Bey, Amerika şuna aldırmaz: Bir memlekette demokratik idare olmuş, şoven idare olmuş, faşist idare olmuş, ona hiç bakmaz.

“Amerika o memleketin kendisine ne derece tâbi olduğuna, kendi politikasına ne dereceye kadar satelit (uydu) hâline gelebileceğine bakar.

“Amerika, bir Albaylar Cuntası ile Yunanistan'da istediğini yaptırabiliyorsa, Albaylar Cuntası Yunanistan için biçilmiş kaftandır. Amerika eğer bir Nihat Erim hükümeti ile haşhaşı menettirebilecekse, Türkiye'nin lâyık olduğu idare tarzı Nihat Erim hükümetidir.” (İsmail Cem, Tarih Açısından 12 Mart, s. 299)

*-12 Eylül Askeri faşist Diktatörlüğünü geride bırakarak başta Kürt ulusuna soykırıma varan uygulamalar ile aydın yazar, basın mensupları, öğrencileri hapse dolduran, muhalif tv radyoları kapatan, en ufak hak ihlallerini kanla bastıran, seçimle işbaşına gelen belediyelere kayyum atayan, cumhuriyet tarihinin en barbar ve zalim iktidarına karşı başta bugün komünistler, devrimciler ilericilerin karşı karşıya bulundukları sorumluluklar nelerdir? Halk'ın bu Erdoğan belasından kurtulması için acil görev ve sorumlulukları nelerdir ?

Türkiye ve Kuzey Kürdistan halklarının baş düşmanı olan İslami-faşist diktatörlüğün, hâlihazırda uygulamakta olduğu sansür, baskı ve terör politikalarını daha da yoğunlaştırması, hatta yakın gelecekte kitlesel kıyımlara girişmesi ve “cumhuriyet tarihinin en barbar ve zalim iktidarı” sıfatını hak etmesi olasılığı da vardır elbet. Ancak bugünkü haliyle İslami-faşist diktatörlüğü, “cumhuriyet tarihinin en barbar ve zalim iktidarı” olarak nitelemeyi, hatta bu iktidarın, -en azından şimdilik- “12 Eylül Askeri faşist Diktatörlüğünü geride bırak”tığını söylemek gerçekçi değil. 1925'de Şeyh Sait isyanının, 1930'da Ağrı isyanının bastırılması ve 1937-38'de gerçekleştirilen Dersim tertelesi sırasında onbinlerce insanın öldürüldüğünü, 1920'lerin ikinci yarısında ve 1930'larda Kürt halkının siyasal önderlerinin ve burjuva muhalefet figürlerinin mahkemeden başka herşeye benzeyen İstiklal Mahkemelerinde savunma ve temyiz hakkı olmaksızın nasıl yargılandığını, 1980 askeri darbesinin ardından içine girilen dönemde yüzbinlerce insanın gözaltına alındığını ve işkenceden geçirildiğini, gene 1980'lerde bir Diyarbakır Cezaevi cehennemi yaşandığını, 1980'lerin ikinci yarısı ve 1990'larda Kürt ulusal hareketini ezme operasyonları sırasında onbinlerce Kürt savaşçısı ve sivilinin öldürüldüğünü ve gözaltında kaybedildiğini, 4,000 dolayında köy ve mezranın zorla boşaltıldığını vb. unutamayız. Bu arada Kürt ulusunu hedef alan uygulamaları, “soykırıma benzer” biçiminde tanımlamayı doğru bulmadığımı belirtmem gerekir. Bu bağlamda devrimci örgütlerin, ajitasyon diliyle analiz dilini birbirine karıştırmamakla yükümlü olduklarını ve böyle yapılmaması hâlinde, ağır sonuçlara yol açabilecek taktiksel hatalar işleneceğini düşünüyorum.

Öte yandan, başında Erdoğan kliğinin bulunduğu İslami-faşist rejime karşı savaşım sözkonusu olduğunda dikkate alınması gereken bir dizi nokta var. Ülkedeki sınıfların ve diğer toplumsal katmanların objektif durumunu ve siyasal duruşunu ve bu faktörlerin değişim doğrultusunu hesaba katmayan bir yaklaşım, ister istemez hatalı taktiklerin benimsenmesine yol açacaktır. Lenin'in, devrimci öncünün bilinç düzeyiyle işçi ve emekçi yığınlarının bilinç düzeyini birbirine karıştırmamak gerektiği ve biz devrimciler için modası geçmiş, aşılmış şeylerin -çoğu zaman- kitleler tarafından öyle algılanmadığı biçimindeki uyarısı çok önemli olmaya devam ediyor. Herşeyden önce, Türkiye'nin Batısı ile Kuzey Kürdistan olarak adlandırdığımız bölümü arasında devrimin gelişme düzeyi açısından önemli bir eşitsizlik var. Bu ikincisinde ulusal hareketin önemli bir kitlesel dayanağı, yasal örgütsel araçları ve kurumları ve bir özsavunma olanağı var. Batıda ise tam tersine, AKP'nin sadece devlet düzeyinde tama yakın egemenliğinin yanısıra önemli ve belli ölçüde de örgütlü bir kitle tabanı var. Bu bakımdan HBHD'nin kuruluşunun, hem Batı'da ve hem de Türkiye Kürdistanı'nda benzer, hatta aynı taktiksel çizginin izlenmesi gerektiği biçiminde anlaşılmayacağını umuyorum. Önümüzdeki aylarda AKP devletinin; linç, provokasyon, hatta pogrom türü girişimlerine karşı haklı bir özsavunmanın giderek daha fazla gerekli olduğu ve olacağı söylenebilir; ancak herhâlde bu alana sıkışıp kalmak da kabul edilemez ve edilmemelidir. Devrimci grupların AKP'nin tabanında yer alan işçi ve emekçiler de içinde olmak üzere kitlelerin işsizliğe, yoksulluğa, yaşam pahalılığına olduğu gibi eğitimin dinselleştirilmesine, savaşa, doğal ve kültürel çevrenin yokedilmesine, sansüre, işten atmalara, yaşam tarzına karışmalara, insan haklarının çiğnenmesine, kadınları hedef alan zora, adaletsiz yargılamalara vb. karşı gelişecek olan direniş ve protestoları örgütlemeleri ve bunların içinde aktif olarak yer almaları çok önemli. Gezi direnişinin olumlu deneyiminden de yararlanarak, böylesi devrimci müdahalelerin kapsayıcı bir ruhla yapılması ve asla devrimci grupların bayrak yarışının alanı hâline getirilmemesi gerektiğini de ekleyebilirim.  

AKP iktidarının, daha önceki gerici ve faşist rejimlerden farklı olarak, bir bölümü silahlı ve militan bir kitle tabanına sahip olması Türkiye'de yeni ve klasik faşizmi anımsatan ve dikkate alınması gereken bir olgu. Bir başka faktör de, son yıllardaki kötü performans bir yana bırakılırsa AKP iktidarı döneminde hem ulusal gelirin ve hem de kişibaşına ulusal gelirin belli ölçülerde yükselmiş olmasıdır. Tabii bu “başarı”, Türkiye'nin dış borcunun hızla artması, kamu mallarının satılması ve gelir dağılımında artan bir eşitsizlikle elele gitmiş ve bir ölçüde Batı'dan ve Körfez'den Türkiye'ye sermaye ve sıcak para akışı sayesinde sağlanmıştır. Ne var ki, toplumun Kürt, Alevi ve laik olarak nitelendirilen katmanlarını düşman kategorisine koymuş, Gülen hareketini tasfiye gerekçesiyle büyük bir mağdurlar ordusu yaratmış ve kendisini önemli ölçüde izole etmiş olan İslami-faşist rejim; Türkiye ekonomisinin artık duvara dayandığı bugünkü koşullarda kendi tabanını bile “sadaka ekonomisi”yle idare edemez hale gelecektir ve gelmektedir. Buna; Suriye ve Irak'ta İslami terör gruplarını desteklemenin çok yönlü bedelleri, olan saygınlığı da yerlebir edilmiş olan Türk ordusunun bu iki ülkede giriştiği/ girişeceği operasyonların olası ağır sonuçları ve Erdoğan kliğinin devlete egemen olma sürecinde ordu başta gelmek üzere devlet kurumlarında yol açtığı hasar eklendiğinde AKP iktidarının patlamaya hazır bir volkanın üzerinde oturduğu söylenebilir.

*-Son olarak yazmakta olduğunuz bir kitaptan bahsettiniz. Konusu nedir? Okuyucularınıza buradan iletmek istediğiniz bir mesajınız var mı ?

Türkiye devrimci hareketinin en kıdemli kadrolarından biri ve son derece üretken bir siyasal kişilik olmasına rağmen Hikmet Kıvılcımlı'nın görüşleri sol ve devrimci çevrelerde çok az bilinir. 69 yıllık ömrünün 22 yılını cezaevlerinde geçirmiş olan Kıvılcımlı, Osmanlı ve Türkiye toplumunun gerçeklerini inceleme yolundaki çabası açısından benzersizdir. Vardığı sonuçların çoğuna katılmasam da Kıvılcımlı'nın bu yanının örnek alınması gerektiği kanısındayım. Bu kanıdayım; çünkü devrimci hareket, Marksizm-Leninizmin evrensel ilkeleriyle Türkiye'nin ve Kürdistan'ın özgül niteliklerini birleştirmeden ve bu bilgi temeli üzerinde bir devrimci strateji oluşturmadan hiçbir ciddi mesafe alamaz. Tabii bu söylediklerim, Kıvılcımlı'nın bir dizi açıdan anti-Marksist, revizyonist ve hatta Türk milliyetçisi bir konumda durduğu gerçeğiyle çelişmiyor.

Ben, genelde Kıvılcımlı'nın görüşleri ve özelde onun Osmanlı ve Türkiye tarihine ilişkin saptamalarını konu alan bu kitap çalışmasını hemen hemen dört yıldır sürdürüyordum. Bu yapıtta Kıvılcımlı'nın ünlü Tarih Tezi'ni tarihsel olguların ışığında ele aldıktan sonra onun bu Tez'den çıkardığı hatalı sonuçları Osmanlı ve Türkiye tarihinin değişik dönemleri bağlamında ele alıyor ve eleştiriyorum. Artık bitirmiş olduğum kitabım çok yakında yayımlanacak. Önümüzdeki haftalarda bu kitabın içeriğiyle ilgili bazı genel bilgileri facebook sayfamda paylaşmayı umuyorum.

Zaman ayırıp sorularıma cevap verdiğin için teşekkür ederim.(BİTTİ) 

5444

Agop Ekmekciyan

Özellikle azınlıklar üzerine yazdığı yazılarıyla tanıdığımız yazarımız,diğer birçok konuda da makaleleriyle tanınmaktadır.

agop@kaypakkaya-partizan.net(Hazırlanıyor)

Son Haberler

Sayfalar

Agop Ekmekciyan

Safsatalar ve gerçekler!

Bir sorunu anlamak için kendi gelişimi içinde çok yönlü incelenmesi, dışsal ve görünürde olana değil temeldeki “hareket ettirici güçlere” bakılması gerekmektedir. Bu diyalektik yöntemdir. Bunun dışındaki tüm yöntemler boş, asılsız, temelsiz söz niteliği taşır. Yani yanıltmaca ve bunu yöntemleştirme anlamına gelen safsata olur. Safsatanın mantıkta çeşitli biçimleri saptanmıştır. Bu biçimlerden biri –ki konumuzu oluşturan- sorunları bilerek birbirine karıştırmak ve böylelikle istediğini elde etmektir. Bunun ayrıştırılamadığı durumlarda safsatalara kanılır ve yanlış bir yöne girilir.

Darbeciliğin dayanılmaz hafifliği ya da “yemişim tüzüğü” rahatlığı!

Her siyasal hareket, belli bir program çerçevesinde ve onun işleyişini düzenleyen bir tüzük üzerinde yükselir, inşa edilir. Program hareketin azami ve asgari hedeflerini, yaşadığı toplumu nasıl tanımladığını anlatırken tüzük ise hareketin iç işleyişini ve uyumunu düzenler. Bir yanıyla tüzük vücudun organları arasındaki etkileşimi ve ahengi sağlayan sinir sistemi ağı ve onun çevrelediği damarları tarifler. Program, siyasal hareketin yol haritası ise tüzük de bu yolda ilerleme iddiasındaki öznenin karakterini anlatır.

Vurulacağı söylenen bir Partizan okuru yazdı: “Hizipsavarların trajikomik öyküsü”

Kolektifimiz içerisinde uzun bir süredir devam eden iç tartışmalar son dönemlerde kamuoyuna yönelik açıklamalar ile iyice açığa çıkmış, bu açıklamalar ile iç tartışma olmanın dışına çıkarak, bazı yoldaşlarımız tarafından kendileri gibi düşünmeyen alanlara dönük karalama-manipülasyon kampanyasına dönüşmüştür. Öyle ki, kolektif içerisindeki kadrolar-sempatizanlar tarafından ideolojik-politik bir hatta yürütülmesi gereken tartışmalar, kitleye ya yalan-yanlış bilgilerle ya da demagojik söylemlerle “duyurulmuştur”.

İzmir Partizan; Politik çalışmalarımıza yoğunlaşmak en iyi cevaptır!

 "Bir süredir kurumumuzu şu veya bu şekilde meşgul eden tartışma, kaos ve krizin şiddetle birlikte boyutlanarak geldiği nokta gündemimizi meşgul etmeye devam ediyor.

Yaklaşık 1 ay önce tekabül eden bir sürede  İstanbul'un Aksaray ve Kartal bürolarımız çete vari bir şekilde gasp edilmiş, muhabirlerimize şiddet uygulanmıştı. Aynı şekilde Dersim ve Erzincan irtibat bürolarımıza yönelik de saldırı ile birlikte gasp edilmek istenmiş, muhabirlerimiz tehdit edilmiş edilmek istenmiştir. Bu gaspçı tutumun son örneği de gazetemizin İzmir irtibat bürosuna yönelik olmuştur.

Kırklareli’den Tutsak Partizan “Belki de bu yaşananlar bıçak sırtındaki güzergaha girmenin fırsatıdır”

Merhaba yoldaşlar

(…)

Gazetemizin bürolarını basıp, talan eden ve arkadaşlara şiddet uygulayanlar, içinden geldikleri, ürünü oldukları anlayışın sadece kendini ürettiğini ve başarılı olacaklarını zannediyorsa yanılıyorlar. Daha önceki darbecilerin, kaçkınların, oluşumcuların vb.lerinin soyundan geldiklerini ve aynı anlayışın ürünü olduklarını unutmamaları gerekiyor. Ve onların yaşadığı akıbet/gelecek, tarihin çöp sepetindeki yerleri onları bekliyor olacak.

Tekirdağ 2 No’lu F Tipinden Tutsak Partizanlar “Devrimcilerin tarzları karakterlerini yansıtır”

Sevgili Özgür Gelecek çalışanları;

Öncellikle, sizleri coşkuyla kucaklıyor, selam ve sevgilerimi iletiyorum.

Özgür Gelecek’in 122. sayısından öğrendiğimize göre gazetemizin Dersim, Erzincan ve Merkez büroları bir gerekçe ile basılmış. Merkez büromuzun basılması sırasında iki çalışanımız darp edilmiştir. Öncelikle şiddete maruz kalan arkadaşlara geçmiş olsun dileklerimizi iletiyoruz.

Tutsak YDK’lı yazdı “Riha zindanlarından yükselen sloganlarımız birçok yerde haykırıldı! Umutluyuz!”

Dışarıda yeni bir gün doğuyor. Bugün diğerlerinden çok farklı bizler için… Günlerdir hazırlığını sürdürdüğümüz, büyük bir heyecanla karşılamaya hazırlandığımız bir gün… Yeni günün ilk saatlerinde güneşin doğuşunu doyasıya seyredemiyoruz belki ama heyecanımız, coşkumuz ve inancımızla koğuşun içerisinde kendi güneşimizi doğuruyoruz. Bütün arkadaşlarımızla (toplamda 22 kişi olduk bile) uyandığımız andan itibaren saçlarımızı şekil şekil örgülerle bezeyerek, kollarımıza burada yaptığımız mor ağırlıklı bilekliklerimizi takarak, en güzel giysilerimizi giyerek güne hazırlanıyoruz.

Gerçeğe ışık, devrime pusula: Mehmet Demirdağ -2-

Mehmet Demirdağ ve “örgütlü olmak” üzerine

Mehmet Demirdağ yoldaşa ve onun tarihselleşen pratiğine dair yürütülecek inceleme açısından en belirleyici tartışma başlıklarından birisini de örgüt olgusu ve Demirdağ yoldaşın “örgüt olmak” çağrısı oluşturmaktadır.

Altın eller ile kanlı eller -2-

Der Zor: “Mama ben ölürsem sen de benim etimden onlara verme!”

Amed Zindanı eski tutsaklarından M. USTA: “Esas olarak sorunu yaratanlar derinleştirmeye devam ediyorlar!”

Amed 5 Nolu Zindanı’nda insanlık dışı işkencelere maruz kalan ama buna karşın devrimci direnişinden ve daha sonra da komünist hareket içerisinde örgütlü mücadelesinden taviz vermeyen M. USTA, Özgür Gelecek bürolarının gasp ve çalışanlarının darp edilmesine karşı yazdı: Bu yıkıcı pratiklerin hiçbir haklı gerekçesi olamaz. (...) Bu pratiğin kendisi, değerleri kirletmenin ta kendisi. (...) Sizin baskın düzenlediğiniz ve tartaklayarak dışarı attığınız devrimci basın çalışanları bu mücadelenin o alandaki ana değerleridir.”

 

Şengal'de Hamo Şerro'nun direniş ruhu yaşıyor, bir de Kürt sorunu hala Kaypakkaya geleneğinin kırmızı çizgisidir!

3 Ağustos 2014, Ezidi halkının tarihinde kara bir gün olarak anılıyor. Bugüne kadar 73 kez zalimlerin fermanı ile karşı karşıya kalan halk en son Şengal'de IŞİD çeteleri tarafından katliamlara maruz kaldı. Üstelik ''uygar'' dünyanın gözleri önünde, haberleşmenin, teknolojinin en yüksek aşamasında, engellenemeyen soykırım insanlığın yeni utanç sayfalarından biri olarak tarihe geçti.

Sayfalar