Pazar Eylül 24, 2017

Denizlerin devrimci çıkışını, Kaypakkaya’nın kopuşunu kuşanalım!

OHAL koşulları altında türlü engellemelere, baskılara rağmen coğrafyamızın dört bir yanında gerçekleştirilen 1 Mayıs kutlamaları, sınıf hareketinin durumu hakkında oldukça zengin veriler, ipuçları sundu. İşçi sınıfı ve geniş emekçi yığınlar, geleceksizleştirilmeye, esnek ve taşeron çalışmaya, emeği ve alınterinin gasp edilmesine, kıdem tazminatına göz dikilmesine karşı alanları doldurdu. Kuşkusuz tüm bu saydıklarımızın yanı sıra 1 Mayıs meydanlarına damgasını vuran en belirgin gündemlerden biri de 16 Nisan referandumunda yaşananlar oldu.

Kitleler, “Hayır”a yönelik tehditler, gözaltı ve tutuklamalarla geçen, eşitsiz koşullarda gerçekleşen seçim yarışına karşın sokakta adım adım büyüttükleri “Hayır” iradesinin çalınmasına, yaşanan hilelere ve gayri meşru seçim sonuçlarına yönelik tepkisini 1 Mayıs alanlarında dile getirdi. Sokakta büyüyen “Hayır” öfkesi ve tepkisinin 1 Mayıs’ta da karşılık bulduğu bir gerçektir. AKP’de ifadesini bulan düzenin tüm uygulamalarına karşı gelişen öfke ve buradan beslenen direniş, 1 Mayıs’la buluştu. Sistemin sömürü, zulüm; imha, inkar ve asimilasyon; cins ayrımcılığı ve homofobiyle bezeli saldırılarına karşı yükselen “hayır” ve “dur” çığlığı 1 Mayıs alanlarında yankılandı.

2017 1 Mayıs’ının önceki yıla kıyasla daha kitlesel ve coşkulu geçmesi, OHAL koşulları, baskı, gözaltı ve tutuklamalara rağmen yığınların mücadele istek ve iradesinden vazgeçmediğini ve mevzilerini yeni güçler ve motivasyonlarla tahkim ettiğini gösterdi. Açık ki kitleler, komprador burjuvazi ve toprak ağalarının şovenizmle örülü şiddet ve zor aygıtına önceki yıla oranla daha güçlü bir direniş ve mücadele mesajı vermiştir.

16 Nisan referandumunda fiili meşru mücadele ile sokakta, gözaltı ve tutuklamalara inat geliştirilen “Hayır” iradesini bir adım ileri taşımak; devletin yasak ve engellemelerinin simgesi durumundaki İstanbul-Taksim’i hedeflemek yaklaşımı ile hareket edilmiştir. Bugünkü politik atmosferin bir sonucu olarak şekillenen söz konusu taktik, temelde, faşizmin Taksim’de cisimleşen işçi sınıfı ve emekçi yığınlara dönük yasak ve saldırılarını teşhir etmeyi amaçlıyordu. Sürecin özellikle de “Hayır”la birlikte açığa çıkan enerjinin büyütülmesi perspektifiyle birçok devrimci ve ilerici kurum tarafından Taksim’de olunması kararı alındı.

Bu kararda etkili olan önemli bir mesele de 1 Mayıs 1977 tarihinde Taksim’e çıkanlara dönük katliamın 40. yıldönümü olmasıydı. 34 işçi ve emekçinin katledildiği, yüzlerce işçinin yaralandığı katliamın ardından Taksim, 1 Mayıs’a kapatılmış, 1 Mayıs’ın kanlı tarih bilinci unutturulmak istenmişti. Ancak bu ülkenin devrimci ve ilerici güçleri buna izin vermeyerek ilk olarak 80’li yılların sonları, 90’lı yılların başlarında bu yasağı delme yönelimiyle hareket etmiş, bedel ödemiştir. Daha sonra ise 2000’li yıllarda Devrimci 1 Mayıs Platformu adı altında biraraya gelen devrimci ve ilerici güçlerin itkisiyle konfederasyonlar, meslek odaları Taksim yasağına karşı yıllarca alana çıkma mücadelesi vermiş ve sonuç olarak 2009 yılında “sınırlı temsiliyet”le; 2010, 2011 ve 2012 yılında ise 1 Mayıs’a açılan Taksim yüzbinleri ağırlayarak 1977 ruhunun hala nasıl diri olduğunu ortaya sermişti. Ancak 2013 yılından itibaren ise Taksim yine yasaklanmış, bu yasağı Gezi İsyanı izlemiş ve o tarihten bu yana devlet Taksim’i adeta “namus” ve “intikam” meselesi haline getirerek işçi ve emekçiye yasaklamıştı. Geçtiğimiz yıl yine devrimci ve ilerici bir kesim tarafından Taksim’e dair ısrar sürdürülürken emek örgütleri ve meslek örgütlerinin Bakırköy’de miting düzenleme kararı almış, durum bu yıl da bir öncekine benzer bir tablo yaratmıştı.

Bu kapsamda önceki yıldan farklı olarak devrimci, ilerici güçlerin daha organizeli olduğundan ve ortak duruşundan da söz etmek gerekir. Kuşkusuz 2008, 2009’da başlayan ve devamında Taksim yasağının delinmesi ve 1 Mayıs’ın Taksim’de gerçekleştirilmesiyle sonuçlanan süreçle kıyaslandığında işin çok başında olunduğu da bir gerçektir. Kıyaslarımız bugünkü politik atmosfer içinde ve özellikle OHAL’in gölgesi altında, bir önceki yıl düzenlenen 1 Mayıs’ladır. Bu bağlamda önceki yıla oranla gerek Taksim ısrarı ve kararlılığında gerekse de Bakırköy’de alanları dolduran kitlelerin coşku ve kitleselliğinde belli bir gelişimin olduğundan söz etmek yanlış olmaz.

Tüm bunlara ek olarak bu yıl İstanbul için alınan Taksim kararının kendisinin en öncelikli gerekçesi, devletin diz çöktürme ve sürekli geri adım attırma politikaları karşısında gedik açma, tıkanmaya çalışılan direnişçi nefes kanallarımızı temizlemedir. Ancak bu durum, Taksim ısrarının komünistler açısından stratejik bir konu anlamına gelmez, gelmemelidir. Taktiksel ve dolayısıyla dönemsel olarak alınan Taksim kararı, Taksim’in 1 Mayıs alanı olduğu, olması konusundaki düşüncenin bir göstergesidir. Ancak bunu stratejik olarak ele alıp işçi sınıfının birlik, mücadele ve dayanışma günü olan 1 Mayıs’ı Taksim kararı ve ısrarı ile darlaştırma yaklaşımı kabul edilebilir değildir ve halihazırda işçi sınıfı ile devrimciler arasındaki kopuşu derinleştirme, işçi sınıfını kendi mücadele gününden uzaklaştırma tehlikesi taşıdığı durumda yeniden değerlendirmeye tabi tutulmalıdır.

 

Devletle toplumsal mücadele arasında savaşım

“Diz çöktürme” adı altında 2.5 yıldır tüm demokratik hakların tırpanlandığı, siyasi ve askeri operasyonlarla başta Kürt ulusal mücadelesi olmak üzere coğrafyadaki devrimci durumu ve toplumsal muhalefeti bastırma, geriletme amacının güdüldüğü süreç, egemenlerin istediği şekilde ve verimde ilerlemedi. Bundan kaynaklı daha önce parça parça ilan edilen OHAL, “darbe girişimi” mizanseni ile tüm ülkeye yayıldı ve 3 aylık üç dönemi geride bırakan OHAL süreci 4. evreyle 1. yılını tamamlamaya doğru koşuyor. Ancak OHAL’in tüm ülkede uygulanması ciddi bedellere neden olsa da toplumsal muhalefetin sokaktan geri çekilmesini sağlayamadı, referandumda görüldüğü üzere halkın sık sık OHAL’i deldiği örnekler yaşandı.

Ancak tüm bu gerçeklikler, devletin devrimci ve ilerici güçlere karşı sürdürdüğü savaşımda “kazanım” elde etmediği anlamına gelmez. Aksine devlet, bu süreçte sokak eylemlerine neredeyse istisnasız saldırmış, gözaltı ve tutuklamalarla devrimci ve ilerici kesimleri hapishanelerde tutsak ederek fiili engellemelere girişmiştir. Özellikle Türkiye Kürdistanı’nda devrimci güçlerin ve toplumsal muhalefetin nefes kanalları tek tek tıkanmış, ardı arkası kesilmeyen siyasi ve askeri operasyonlarla bölgede sadece 2.5 yılda binlerce kişi katledilirken, on bini aşkın kişi de tutuklanmış durumda. Devletin politikası, halkı köşeye sıkıştırmak ve diz çöktürmek üzerine kurulu olduğu için bu yolda tüm eşitsiz, insanlık dışı, vahşi uygulamaları devreye sokmaktan çekinmemiştir!

3034

Partizan'dan

Partizan'dan; Gündem ve güncel gelismelere iliskin politik aciklamalarin yazilar.  

Son Haberler

Sayfalar

Partizan'dan

Güzel Ana'yı yıldızlara uğurladık!

Devrimcilerin anası Partizancıların yoldaşı Güzel Ana sonsuzluğa yürüdü. YIldızlar yoldaşı olsun.

Kürtlerin ayrılma hakkı gasp edilemez!

Kürtler, Mezopotamya coğrafyasının yerleşik kadim halklarından biri olmasına karşın, son yüzyıllarda bir devleti (Doğu Kürdistan’da kurulan kısa ömürlü Mahabad Cumhuriyeti’ni saymazsak) olmayan ve çeşitli ülkelerden tarafından parçalanarak sömürgeleştiren bir ulus olma haksızlığını, ağır bedeller ödeyerek yaşamaktadır, yaşatılmaktadır.

Tek Tip Elbise Saldırısı

Faşist Türk Devletinin Tek Tip Elbise Saldırısı, Hapishanelerde Devrimci Tutsakların Direniş Duvarına Çarpacaktır!

AĞUSTOS ve EYLÜL GÜNEŞİ’ne

Güle güle Amed zindanlarının şen çocuğu

İstanbul’un Eylül’ünde sonbaharın bir pazar sabahında yüreği dünyanın kötülüklerine ve haksızlıklarına dayanamayan bir emek ve devrim işçisini kaybettik. Nubar Ozanyan’ın kadim dostu, yoldaşı,canımızı, Serdarımızı kaybettik. Nasıl bir dünyadır bu ki hep içimizdeki yürek güzelleri,  bilinç öncüleri öncelikle aramızdan kopup gitmektedir. Ağustosta Komutan Nubar yoldaşla acıyan yürek yaramız Eylül’de Can’ımızla daha da büyüdü.Parçalanan beden ve duran yürek bizimdir.

Sınıf Bilinçli Proletarya Hareketi Bir Emektarı Olan Serdar Can' Kaybetti!

Her ölüm çok erkendir denilebilir. Serdar yoldaş için de öyledir. Daha verim verecek çağda, daha yapılacak çok işleri vardı ama bir kalp krizi onu beklenmedik şekilde aramızdan aldı. 

Serdar Can, 1961 doğumlu, daha 56 yaşında  genç sayılabilecek bir yaşta onu yitirdik. Serdar yoldaş, Kulp ilçesi Araşka köyünden olup 1920'lerde Amed'e göç etmiş kalabalık bir ailenin oğludur.

Avrupa Partizan Taraftarları: Serdar Can Ölümsüzdür

Dün gece apansız bir şekilde aramızdan ayrılan Serdar Can’ın bu erken gidişi yüreğimizdeki acıyı perçinlediği kadar öfkemizi de büyüttü. Çünkü Can’ın yaşamı boyunca üstlendiği misyon ve inancı bunu gerektiriyor.

Partizan: İnancı mirasımız; düşleri, gerçeğe dönüştürülmek üzere görevlerimiz olan Serdar Can ölümsüzdür

Tarihten geliyor ve tarihe gidiyoruz. Yapıklarımız yapacaklarımızın teminatıdır. Özgür geleceğe olan inancımızın üzerimize yüklediği sorumluluklar andaki pratik sorumluluklarımızı ortaya koyuyor. İşte bu sorumluluğu yüklenerek, inancını kaybetmeden düşlerini ve anılarını bizlere miras bırakan bir güvercinimizi daha uğurluyoruz. Yüreğimizin bir parçasını daha düşler diyarına ölümsüzlerimizin arasına gönderiyoruz. Her adımında kavgaya olan inancın adını okuduğumuz Serdar Can’ı apansız bir şekilde kaybetmenin acısını taşıyor, onun düşlerini sorumluluk haznemize dolduruyoruz.

Partizan’ın yürek işçisi Serdar Can’ı kaybettik

Bu Yumruğun Kalktığı Yeri Çok iyi Biliriz!

‘Bana Nubar derseniz size özgürlük derim’ (eşi Nazik Tulakyan )

“Bana Nubar derseniz size özgürlük ve fedakârlık derim. Nubar, hiçbir zaman kendisini bir yere ait hissetmedi nerede özgürlüğü için savaşan bir halk varsa o orada olmayı tercih etti. Her halka bir Nubar gerek…”

Dogmatizmle hesaplaşmada teorinin önemi üzerine -1-

İçinden geçtiğimiz sürecin önderlikten, kadro ve militanların tamamına kadar her zamankinden çok daha fazla görev ve sorumluluk yüklediğine hiç kuşku yoktur. Elbette, kolektifin bütün kademelerine aynı sorumluluk veya görevin yüklendiğinden bahsetmiyoruz. Bahsedilen, örgütlü tüm yoldaşlarımızın yani kolektifin bütününün şu ana kadarki bütün sınırlarımızı hızlıca ve etkili bir şekilde aşmak zorunda olduğudur. Bu, zorunlu bir ihtiyaçtır. Yapılabilmesinin önündeki en büyük engel de sadece kendimiziz.

TKP/ML Enternasyonal Büro:Ulusal ve Sınıfsal kurtuluşun Kahramanları Ölümsüzdür!

Gün olmuyor ki acı haberler almayalım.  Emperyalistler, onların bölgedeki gerici, faşist iktidarları ve onların örgütlediği katil sürüleri her gün birçok kahraman komutan ve savaşçıları aramızda almaktadırlar.

Sayfalar