Salı Temmuz 25, 2017

Referandumda doğru tavır nedir? Neden HAYIR?

Referanduma az bir zaman kalmış olmasına rağmen devrimci saflarda doğru tavrın ne olacağı üzerine tartışmalar var. Komünistlerin içinde de bu konuda tartışmalar canlılığını koruyor.

Referanduma niçin gidiliyor? Hakim sınıflar kendi aralarında devam eden mücadeleyi uzun süredir bir sonuca bağlayamadı. Toplumsal muhalefet, özellikle silahlı toplumsal muhalefet, sistemin açmazlarını büyütüp hakim sınıfların çelişkilerini derinleştirdi. Bir klik darbe ile bu mücadeleyi kazanmaya çalıştı ama başaramadı. O bastırılırken OHAL adı altında ilan edilmemiş sıkıyönetim rejimine geçildi. Sistemin tıkandığı farklı kesitlerde gündeme gelen başkanlık sistemi bu süreçte hakim sınıfların bazı kliklerince tekrar gündeme getirildi. Hakim sınıflar arasında bu konuda tam bir konsensüsün oluşmadığını da görmekteyiz.

Bu hamleyle hakim sınıflar hem kendi iç çatışmalarını hem de ezilenlere karşı yürüttükleri mücadeleyi bastıracaklarını hesaplıyorlar. Daha fazla merkezileşerek tüm muhalefeti uzun sure bastıracaklarının hesabını yapıyorlar. Hakim sınıf fraksiyonlarının kısmen anlaştıkları nokta burası. Buna rağmen yine de birbirlerine güvenmiyorlar. Dolayısıyla hakim sınıf fraksiyonlarından R. T. Erdoğan’a muhalif sesler yükseliyor. Yönetimin daha fazla merkezileştirilmesi, amiyane tabirle, “tek adamlığın” sistemin tıkanmasına çözüm olup olamayacağı başka bir tartışmanın konusudur ve bize bu konuda söz söylemek düşmez! Bizler olsa olsa ezilenler cephesinde olanaklar ve olasılıkları tartışırız bu bağlamda. Hakim sınıfların merkezileşmeyi artırdığı dönemler; diktatörlüğün daha da azgınlaştığı dönemler olmuştur. Bu süreçlerde devrimci hareketlerin geliştiği de görülmüştür. Tarihsel deneyimlerimizde bunlar mevcuttur.

Referandum sistemin kendi sorunlarını aşmak için başvurduğu bir uygulamadır. Sınıf karşıtlarımızdaki tüm değişimler bizi ilgilendirir. Kendi cephemizden bu değişimin yaratacağı sonuçları ele alıp buna göre tavır geliştiririz. Bu bağlamda referandumda tavrın ne olması gerektiği ele almaktayız. Referandumda ezilenler cephesinde iki tavır değerlendirmeye tabi tutulabilir. Boykot ve hayır tavırları. İkisinin arasında ilkesel bir fark yoktur. Boykot ideolojik bir tavır olur, bu bakımdan anlamlıdır. Sisteme “senin içindeki değişimler bizi ilgilendirmez” denir, bu tavırla. Bu tek yanlı tavır, referandumun sistemi meşrulaştırma olacağını da öne sürebilir, tek yanlış bakışla!

Ezilenler cephesinde politik özne olarak yani iktidarı alma bilinci ile tavır geliştirmek zorunda olduğumuz ortadadır. Dolayısı ile ideolojik tavrımız sistemi yıkmaktır, politika ise buna paralel izlenen yoldur ama ideoloji ile politika özdeş değildir. Boykot ideolojik tavır alır ama politikasızlıktır! Kaba materyalist bir yaklaşım olup sınıf savaşımını diyalektik olarak kavramada yetersiz kalır. İdeolojik tavrın halkı seferber etme, örgütleme yönü zayıftır, dolayısıyla proletaryayı iktidara yaklaştırmaz, yalnızca ezilenlere “siz ezilenlersiniz” der!

Boykot tavrının ideolojik tavır olduğunu söyledik. Yani ideolojik tespitlerin indirgemeci tarzda politik olana tavır olarak sürülmesidir. Tabii ki politika bir ideoloji rehberliğinde yapılır ama ideoloji ile farklı özelliklere sahiptir. (Partizan dergisinin 88. sayısı bu konuda bir kez daha incelenebilir.) Politika hem sisteme karşı duruş ortaya koymak hem de halka bilinç taşıyıp örgütleyip, savaştırma, güç toplama niteliği olmalıdır. Bu süreçte boykot tavrının böylesi bir özelliği yoktur.

Boykot şu durumlarda politik nitelik kazanır: 1- Politik öznenin çok güçsüz olduğu durumda ve 2- Politik öznenin güçlü olduğu, bilinen kavramla, denge durumunda. Lenin’in sistemin baskısının boyutuna göre de seçimlerde tavır geliştirdiği de göz akılda tutulmalıdır. Bu durumlarda boykot, politik tavır şeklini alır. Yani somut duruma ve politik öznenin somut durumuna paralel politika üretilir. İdeoloji ise bundan biraz bağımsızdır. Birinci durumda güç toplama durumu yok denecek durumda olduğu için ideolojik duruş önem kazanır, anın politikası olur. İkinci durumda ideolojik tavra paralel örgütsel gücü harekete geçirip aktif savaşımın bir parçası haline getirilir. Bu iki durumda da ideolojik tavır, politik tavır görünümüne bürünür.

Somut durumda yani aktif savunma durumunda doğru tavır HAYIR tavrıdır. Hayır tavrı ile halka gidilip örgütlenme çalışması yapılması mümkündür. Hayır denirken bir bütün sisteme cepheden hayır dendiği ortaya konmalıdır. Özlüce tüm baskı ve sömürü mekanizmalarına hayır dendiği bilinci halka taşınacaktır. Bu somutlukta ideolojimiz doğrultusunda politik tavır hayır denerek ortaya konacaktır. Boykot demek bu sürece ilgisiz kalmak demek olup politik özne olma durumunu silikleştirecek nitelikte bir tavırdır. Yani iktidar bilincini zayıflatır niteliktedir. Aynı zamanda boykotun, ilkelerin politik alana indirgenmesi olacağı için sekter ve dogmatik içerikte olacaktır.

Bu sürece hayır denilerek, dahil olunarak sistemi hedefe alan ajitasyon-propaganda yapılmalıdır. Hayır bir bütün sistem karşıtlığı üzerinden geliştirilecektir. Bu da örgütsel yapıyı harekete geçirip geliştirecektir. Halkın politikaya ilgisinin arttığı bir süreçte düzen karşıtlığı bilinci içine çekilmeye çalışılmalıdır.

Bu süreçte boykot tavrı komünistlerin sürece ilgisizliğini getireceği gibi örgütsel bir kazanımı da olmayacaktır. Aynı zamanda örgütsel gücü örgütsüzleştirme tehlikesini de içinde barındıracaktır. Sistemi meşrulaştırmama kaygısı anlaşılırdır ama politik olarak sağa kayılmasını getirmemelidir. Çünkü boykot tavrı en azından pratik hatta sağcılığı getirecektir. Sistemi meşrulaştırma kaygısını hep akılda tutmalı, buna karşı eylem ve söylem geliştirmeliyiz. Hayır denerek bu yapılabilir. Hayırla sokakları tutuşturabiliriz, hayır tavrı tüm şiddet araçları devreye sokularak da yapılabilir. Bunun önünde hiçbir engel yoktur. Ama bu basitten karmaşığa yapılıp ders çıkarılarak geliştirilmelidir.

Hayır tavrı aynı zamanda hakim sınıf klikleri arasında da bir kliğin tavrı ile benzeşmektedir. Bu da yalnızca biçimdedir, özde ise tamamen zıttır. Hakim sınıf fraksiyonları arasında iktidarla olanla, ona muhalif olanlar arasındaki çelişkiyi kullanma, derinleştirme de ezilenlere yarayan bir tutumdur. Hakim kliği güçsüz bırakma da politik bir tavırdır. Bu durumda ezilenler cephesinin politik öznelerine olanaklar çıkacaktır, manevra alanı açılacaktır. Baş düşman tespiti yapmak, esas-tali ayrımını belirlemek komünistlerin politikalarını belirlemede bir parametredir. Hakim sınıflar cephesindeki çelişkileri derinleştirecek her pratik aynı zamanda ezilenler cephesine hizmet eder. Bu yanıyla da hayır tavrı doğru olandır. Hakim sınıflar cephesinde bir kliğin tam anlamı ile diğerlerini bastıramaması da düzen içi “iyileştirmelerin” önünü kapamaktadır. Bu bağlamda da hayır, klikler arası çatışmayı derinleştireceği için, bir dönem için düzen içi reform parantezini kapatacağından, devrimci cepheye hizmet edecektir. Görünürde “düzen içilik” gibi gözüken, özde öyle değildir, öyle de sonuç vermez.

Daha fazla merkezileşme her durumda daha fazla baskı ve sömürünün önünü açacaktır. Komünistler burjuva devlete karşı oldukları için, devletin merkeziliğinin artırılması, daha mükemmelleşmesinin de karşısındadırlar. Hakim sınıfların devleti mükemmelleştirmesi halka zulüm anlamına gelmektedir. Bizler bu konuyu sınıfsal çelişkileri örten toplum-devlet karşıtlığı şeklinde ele almayız, burjuvazi-burjuva devlet ve ezilen sınıflar çatışması şeklinde ele alırız. Dolayısıyla ezilenlerle hakim sınıflar arasındaki çelişkinin derinleşeceği, mücadelenin kızışacağı temelinde ele alır ve ona göre hazırlanırız. Bundan dolayı bugünden halkı buna hazırlamak için de hayır tavrı en isabetli tavırdır, bu çalışmalar en iyi hayır tavrı ile ortaya konabilir.

Politika üretmekten korkmayalım, halkla daha fazla ilişki kurmak ve bütünleşmek için sokaklara inelim, mahallelere, köylere dağılalım. Haklı olduğumuz bu kavgada halkı bu kavganın öznesi yapalım. Bu kapsamda çalışmalar devrimci şiddet içeren hiçbir tarzı dışta tutmaz, hatta onların gelişmesine zemin sağlar. Şiddet araçları ile hayır kampanyası yürütmek, büyük bir yetkinliği gerekli kılar. Ama halkla bütünleştirecek her çalışma özgüveni geliştirecek, içimizdeki bir dizi gereksiz tartışmayı da sonlandırmak için zemin yaratacaktır. Militanların güveni de böylesi süreçlerde gelişir. “Doğru politika bizleri halkla bütünleştiren politikadır” der Mao. Boykot mu hayır mı bu özelliğe sahiptir diye incelediğimizde hayır olduğunu görürüz. O zaman doğru politika hayır politikasıdır. Dogmatik yöntemle politika yapılmaz da somut şartların somut tahlili üzerinden gidilirse “hayır”ın bu kapsamda isabetli ve doğru olduğu görülecektir.

6325

Oğlum(uz) ölümsüzdür (*)

“ve hiç istemedim seni unutmak.”[1]

“ve biz pimi çekilmiş yürekle/ dalmıştık karanlığın ortasına/ dilimizde kurtuluş türküleri mataramızda ab-ı hayat/ ve düşerken/ özgürlük renginde bir gülüş vardı yanağımızda,”[2] haykırışını anımsatıyor bize hep…

Dal gibi, civan mert bir delikanlıydı; bakmaya kıyamadığım(ız), gözümüzden esirgediğim(iz) oğlum(uz)du

Ve birgün, bize “Öldü” dediler.

Elimizin ayağımızın canı çekildi; donduk kaldık, kaskatı.

Tek bir kıvılcım tüm bozkırı tutuşturabilir!

Türkiye'nin içinde bulunduğu mevcut durum düzenin yarattığı sorunları çözemediği gibi daha zorlu bir sürece giriliyor. Devletin yönetici kademelerindeki iktidar kavgası ve ezilen sınıflar üzerindeki baskı ve sömürü mekanizması egemen güçleri daha saldırgan kılıyor. Bunun sonucu devlet erki emekçi kitlelere, Kürt ulusuna ve tüm ezilen kesimlere yönelik baskı ve tahakkümünü giderek daha üst boyutlara tırmandırıyor. Devlet bu saldırılarıyla toplumu sindirmeyi hedefliyor. Onlar üzerindeki egemenliğini pekiştirmeyi amaçlıyor.

CHP'de mi Adalet arıyor? Davut Kurun

CHP istanbul milletvekili Enis Berberoğlu tutuklanınca,CHP bütün illerde adalet yürüşüsu başlattı. Adalet arıyor. Kılıçdaroğlu, “adalet herkese lazımdır. Adalet için bir bedel ödenmesi gerekirse, bu bedeli ödemeye hazırım” diyor. Kılıçdaroğlu hala anlamamış, Adalet için bugüne kadar bedel ödiyen, Kürteler, Ermeniler, Rumlar, komünistler ,1970 sonrası da demokrasi güçleri, kürdistan halkıdır, dün CHP bugünde AKP diktatörlügüne karşı adaleti savunup bedel ödediler. Adaletin sahipleri bedel ödeliyen bu güçlerdir. AKP ve CHP ancak adaletsizliğin temsilcisi olabilirler.

“İktidar savaşında, proletaryanın, örgütten başka bir seçeneği yoktur!”*

"1980’li yıllara göre “sol muhalifler” olarak isimlendirilebilecek kesimler içerisinde örgüt ve örgütlenme meselelerine yaklaşımda çok ciddi değişimler yaşanmıştır. Aslında bu değişimler birden bire ortaya çıkmadı. Avrupa’da gelişen Batı Marksizm’inin yanısıra Latin Amerika’nın bilinen anarşist ve Troçkist etkilerinin ideolojik/politik alandan sonra doğal bir sonuç olarak örgütsel alana da yansımasıydı yaşanan. Türkiye özgülünde elbette ki hesaba katılması gereken etmenlerin sayısı az değildir.

15-16 Haziran'dan Gezi'ye

Her toplumsal olayları hazırlayan ekonomik ve siyasal koşular vardır. 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi’nin hazırlayan da koşullar vardı. Her şeyden önce kapitalist sanayide önemli bir gelişme olmuştu. Ve bu alanda çalışan işçi sınıfı sayısı nicelik ve nitelik olarak bir gelişme göstermişti.

Devrimci'ler ölür ama devrimler sürer ;

İttihat ve Terakki Partisi'nin,'' Yeni Türkiye '' versiyonu olan AKP Erdoğan iktidarı,15 yıllık icraatları ile hem Türkiye,hem de ortadoğu coğrafyasında tehlikeli ve savaş kışkırtıcısı olarak tehlikeli olmaya devam ediyor.Osmanlı'nın son döneminde Talat,Enver,Cemal üçlüsünün çılgın politikaları ülkeyi savaşa sokmuş,Ermeni soykırımı'nı planlayarak yeni bir yüz yılın başlangıcında insanlığa karşı suçlar işlemişlerdir.İ ve T Partisi'nin yüz yıl önceki politikalarının bir ve aynısını bugün hayata geçirmeye çalışan Erdoğan kliğinin bölge ülkeleri ile barışık olmayıp savaş içinde olması kaygıland

Madımak’tan Mercan’a, Koray’dan Dursun’a‏

Biri henüz 11 yaşında, Pir Sultan Abdal’ın elinde dünyanın en güçlü direnç, bilinç ve isyan silahına dönüşmüş Bağlamaya, Semaha ve Türkülere sevdalı, 2 Temmuz 1993’te Madımaktaki 33lerin en küçüğü Koray Kaya… Diğeri yüzyıllardır özgürlük meşalelerinin yandığı, sefer edilip zafer elde edilemeyen Jaru Diyara, Kaypakkaya’nın destanlaştığı Munzurlara, Zel dağına, özgürlüğün diyarına giden, 17 Haziran 2005 Mercan Dağlarında kimyasal silahlarla katledilen 17lerin en küçüğü Dursun Turgut..

Kapitalizmin Kabulenebildiği Devrim Mümkün mü ?

Komprador burjuvazinin korkusu rojavada olmanız değil kapitalizmin emperyalizme yaptırabildiklerinden.

Her halde edebi değildir.

Bundan sonra ne olacak ?

Hizip, statükocu falan filan derken bundan sonra ne olacak ?

Herkesin aklında bu soru.

Aslında olacak olan belli.

Proletaryanın mahpus tarihi değişmeyecek.

Astlarında darbe yiyenler işi daha sıkı tutacak.

Tutsak Dilek Keser’in kaleminden: “Kurtlar sofrasında doğa!”

Güneş doğmak üzereydi. Xece her zamanki gibi erkenden kalkıp, ocakta ateşi yakıp, kara çaydanlığı üstüne koymuştu. Burnuma yanan odunların kokusu geliyordu. Bu koku bana her zaman bir şeylere geç kaldığım hissini veriyordu. Ben uyurken Xece ne yapmıştı acaba?

Işık hüzmesi büyüyor kadınlar, fark ettiniz mi? Baykuşlar kaçışıyor! -Aslı Ceren Aslan

“Erkten arınmış kadın alanları” üzerine bugüne kadar çokça tartışma yürüttük. Konu üzerine yapılan tartışmalar üzerine pek çok yazı yazıldı, pratiğe geçirildi ve geçirilmeye devam ediyor. Kadının özgürleşme mücadelesindeki yerini; kadının güç kazanması, erkek egemen sisteme karşı donanımını yükseltmesi hedefiyle önümüze koyduğumuz bu alanlar, kadın bilincinin açığa çıkacağı yerler olarak birincil derecede önemli bir yere sahip.

Marksizmin sadık öğrencisi: İbrahim Kaypakkaya

Komünist önder İbrahim Kaypakkaya’nın ölümsüzlüğünü onur; direngenliğini miras, komünist bilincini rehber edişimizin 44. yılını geride bırakırken, o günden bugüne kadar attığımız ve atacağımız her adım, bilimsel sosyalizme olan sadakatimizi ortaya koymaktadır. Bu sadakat kuşkusuz toplumsal çelişkiler karşısında politika üretmedeki durumumuz ve ülkemizde Marksizm’in üretiminin ne durumda olduğu ile ölçülebilir. Bu konuda örnek alınacak tavrın Kaypakkaya yoldaş olması ve onun sosyal ve de siyasal pratiğinde bütünleşen kopuşun kavranması gerekiyor.

Sayfalar