Salı Eylül 19, 2017

Savaş Şiddet Üzerine Ekonomi-Politik ve Antropolojik Notlar

 

“Yoksulların zenginlere karşı verdiği savaşa terörizm,

zenginlerin yoksullara uyguladığı terörizme de savaş denir.”[2]

 

İtiraf etmek gerekir ki, savaş hakkında konuşmak, kolay bir iş değil.

Bunun nedeni, insanın savaş konusunda, “alternatif” de olsa bir ders bağlamında konuşabilmesini sağlayacak nesnellik ve uzaklık duygusunu deneyimleyebilmenin zorluğu.

Hayır, savaşa karşı mesafeli durabilmek, olanaksız. Zaten siz buna gayret etseniz de, o size karşı mesafeli dur(a)mıyor. Dünyanın nesrinde bir savaş varsa, yeryüzünde yaşayan her insanı bir şekilde etkiliyor; bizler bu etkilenimin bilincinde olalım ya da olmayalım. Ölüm olarak etkiliyor; yıkım olarak etkiliyor; göç olarak etkiliyor; çocuklar, açlık, hastalık, çevre vb. vb. için kullanılabilecek milyonlarca doların silahlanmada heba edilmesi olarak etkiliyor; doğanın tahribatı olarak etkiliyor, yıkıcı bir öfke birikimi olarak etkiliyor…

Belki de Amerikalı askerin önünden kaçan, bedeni yanıklar içindeki o küçücük Vietnamlı kızın yüzündeki dehşet ifadesi gençlik yıllarımda belleğime kazındığı için, savaş denilince önce o sahne gelir aklıma. Geçen yıllarda üzerine daha niceleri eklenmiş olsa da… Ya da örneğin, “Bu gelen savaş ilk değil./ Çok savaş oldu bundan önce./ Bittiği gün en son savaş/ bir yanda yenilenler vardı gene,/ bir yanda yenenler vardı./ Yenilenlerin yanında/ kırılıyordu halk açlıktan./ Yenenlerin yanında/ halk açlıktan kırılıyordu,” dizeleri Bertolt Brecht’in…

Dediğim gibi, savaştan konuşmak, zor bir iş.

Ama madem ki yıllardır süregen bir savaş tehdidi altında yaşıyoruz ve bir tanesi çok yakın bir olasılık olarak geldi kapımıza dayandı; o zaman buyurun konuşalım…

Dilerseniz önce, çağımızın Batı düşüncesinin öncülünü oluşturan kimi düşünce insanlarının savaş konusundaki düşüncelerini ele alalım kısaca. Emin olun ki ilginç bir tablo çıkacak karşımıza.

Modern düşünce, savaşı modernitenin karşıtı olarak kurgulamakla başladı işe.

Örneğin XVII. yüzyılda Almanya ve İsviçre’de yazan hukukçu Samuel von Puffendorf, yazılarında toplum olmaksızın insan doğasının ne olabileceğine ilişkin spekülasyonlarda bulunmakta, insanın dağınık haneler hâlinde yaşadığı ‘orası’ (ilkel tolumlar) ile, Devlet altında toplandıkları ‘burası’ (modernite) arasında kurduğu tezatta, evrimci düşünce hattının tohumlarını sergilemektedir: ‘Orada’ tutkuların hükümranlığı vardır; savaş, korku, yoksulluk, yalnızlık, barbarlık cehalet ve vahşet hâkimdir; ‘burada’ ise aklın egemenliği altında barış, güvenlik, zenginlik, görkem, zevk, bilgi, toplum ve iyicillik hüküm sürmektedir.

Thomas Hobbes’da Leviathan (1651)’ında, insanlarda bencil çıkarcılığın egemen olduğunu, bu eğilimin denetim altına alınabilmesi için rasyonel insanların barış ve güvenlik uğruna yetkeye boyun eğmeyi kabullendiğini, böylelikle de ortak uzlaşı ve rıza sonucu toplumsal sözleşme ya da toplumun mümkün olabildiğini tartışır. Toplum, insanlığın bencillik, sefalet ve savaşlarla karakterize olan “doğal durum”unun antitezidir.

Diyebiliriz ki savaşın modernite-öncesi “karanlık” çağlara ait olduğu, modernitenin (şu ya da bu kurumuyla, en çok da devlet sayesinde) insanları barış ve uyuma sevk edeceği düşüncesi, Aydınlanma’nın eşiğinde dile getirilmeye başlamıştı.

Ancak bu düşünceleri en net biçimde formüle eden, Saint Simon ve öğrencisi Auguste Comte oldu.

Saint Simon, ticaretin ve üretim hayatının toplumun adet ve adabında yumuşama yarattığını ileri sürmektedir. Comte ise pozitif bilimin hâkim olduğu sanayi toplumlarında savaş olmayacağını düşünmekteydi. Çünkü Comte’a göre sanayi toplumları, üretimci toplumlardı savaş ise üretimi sekteye uğratan, üretilmiş olanı savurganca yok eden bir edim. Comte’a göre sanayi toplumu, hem doğası gereği, hem de somut çıkarları doğrultusunda barışçı olmak durumundaydı.

Yine XIX. yüzyıl evrimci düşünürlerinden Herbert Spencer, savaşın tarihte küçük toplulukları güçlü olanlara tabi kılarak merkezî devlet ve imparatorlukların oluşmasına sağlamakla önemli işlev gerçekleştirdiğini kabullenmekle birlikte, sanayi toplumlarda askerî elitlerin yerini barışçıl ve ticaret peşindeki sanayicilere bırakarak tarihe karıştığı kanaatindeydi.

Bir başka deyişle, Aydınlanma’nın eşiğinde biçimlenen savaşların, en büyük onurun askerî başarılardan kazanıldığı arkaik askerî toplumlara ait olduğu düşüncesi, XIX. yüzyıl evrimciliği boyunca süregitmiş ve sanayi toplumunun (dolayısıyla burjuvazinin) barışçılığı düşüncesinde iyimserliğin zirvesine ulaşmıştı.

Hayat evrimci düşünürleri nakzetmekte gecikmedi: Savaşlar bakımından XIX. yüzyıl da savaşlar açısından en az öncekiler kadar “verimli” olduğunu göstermekten geri kalmadı: Napolyon’un savaşları (1803-1815), Polonya-Avusturya savaşı (1809), Fransa’nın İspanya’yı işgali (1823); Avusturya-Prusya savaşı (1866), Fransız-Prusya savaşı (1870-71), Sırbistan-Bulgaristan savaşı (1885)… ilk akla gelenler.

Ancak evrimcilerin tezi, tam da sanayileşmiş Batı ülkelerinin kaynak ve pazar paylaşımı için giriştiği ve yeryüzünü iki kez kana bulayan XX. yüzyıl dünya savaşlarıyla tümden çökecekti.

Bugün sanayileşmiş ülkeler kendi aralarında savaşmıyorlarsa eğer, bunu sanayici sınıfın “barışseverliğinden” çok, silahlanma yarışıyla tesis edilmiş bulunan “nükleer dehşet dengesi”ne borçlu olduğumuzu bilmeyen var mı?

Ancak XIX. yüzyıl sosyal düşüncesi, salt “sanayi uygarlığının barışçıllığına” iman etmiş bir evrimcilikle damgalanmış değildir. Bu eğilime koşut bir başka eğilim de (alttan alta Nazi saldırganlığını besleyen) “savaşın soyluluğu” ve insan doğasına içkinliği düşüncesiydi. “Erkeklerin doğal yargıcı kadınlardır ve kadınların kalbi askerlerdedir. Onların gözünde savaşçı, erkeklik rütbesinin en mükemmel örneğidir,” diyordu örneğin Proudhon[3] - belki de ironiyle. Ama Hegel savaşın “tarihin ebesi” olduğunu ve toplumların savaş yoluyla “etik sağlığını” elde ettiğini söylerken ciddidir. Hegel’e göre savaşçılık, insan doğasına içkindir ve kaçınılamayacak bir yazgıdır.

Joseph de Maistre ise, savaşa ilahî irade boyutunu eklerken adeta Kahramanlık Çağı Yunanistan’ın düşüncesini yansılar: savaşı İlahî irade [tanrı(lar)] çıkartır ve sonucunu da o belirler. Tanrı yenilgiyi tattırarak adaletsiz siyasetleri cezalandırmaktadır.

Ama savaşın yüceltimi, kuşku yok ki Nietzsche’yle zirve yapar: “İnsanın içgüdülerinde hayatı yoğun kılma arzusu hep olmuştur; savaş da aklın ter yöndeki tüm gayretlerine karşın, bu konudaki en uygun vasıtadır.” “Savaş, savaş sınavının işe yaraması için acımasız ve tam anlamıyla bağışlamasız olmalıdır. Yiğitlik, kıyıcılık hile, kurnazlık, tek kelimeyle güç, elde kalan fazilet örnekleridir.” “Barışı yeni savaşların bir vasıtası olarak sevmelisiniz.”

Nietzsche için savaş, yoğunlaşmış içgüdülerin bir tezahürüdür; ve bu da olumlu bir durumdur: “İçgüdü akla tercih edilir; akıl insanı güçsüzleri korumaya, toplum üyeleri arasında eşitliği sağlamaya yönlendirir. Bu böyle giderse, altta kalan saygı belasına insanlık yok olup gidecektir. Hiçbir birey, kendisini başkasına, hayatı bir fikir uğruna en derin arzularını bırakıp ideallere ve nihayet hukuku savaşa tercih etmemelidir. Her alanda tek gerçek, daha güçlü, en güçlü olma arzusudur… Asıl olan güç duygusudur… Ve insanın cevherinde güçlü olma iradesi yatar. İnsan zevklerin değil, gücün peşi sıra koşar.”[4]

Nietzsche’nin görüleri, kimi zaman antropoloji alanında da destek bulur: Roger Caillois, örneğin, savaşı “ilkel” toplumlarda bir tür şenlik, bir çeşit ayin olarak betimlemektedir. Savaşla insan düzenli yaşamın dışına çıkar, ayinsel bir altüstlük düzlemine taşınır. Bir çeşit “arınma ritüeli”dir Caillois için adeta savaş…

Şu hâlde, XIX. yüzyıl sosyal düşüncesi, savaş konusunda ikiye bölünmüş gözükmektedir: 1) Savaşın kadim toplumlarda belli yararları olmakla birlikte, sanayi toplumunun üretken ethosuyla çeliştiği, modern toplumların motor gücünü oluşturan sanayi ve ticaretin barışçıl bir ortamı gereksindiği için savaşların tarihe karışacağı; 2) Savaşın insan doğasına, içgüdülerine içkin (ve de olumlu) bir özellik olduğu ve süregideceği…

O zaman gelin, söyleşimizi bu iki hat üzerinden sürdürelim. İlk argümana, Marksist ekonomi-politik ile karşı çıkmanın uygun olduğu kanısındayım. Şu sıralar emperyal planlarla bir kez daha bir kan banyosunun eşiğine getirilen bölgemizin, Marksist savaş tahlilinin isabetini sınamada uygun bir alan oluşturduğu kanısındayım.

İkinci, yani savaşın (ya da daha genel bir deyişle şiddetin) insan doğasına içkin olduğu yolundaki argümana ise, daha tanışı olduğum bir bakış açısıyla, antropolojinin bakış açısıyla karşı çıkmak istiyorum.

Öncelikle -çok kısaca- savaş konusunda (özellikle Birinci Dünya Savaşı’nı yaşamış) Marksist(lerden) tahlil(ler):

Hemen şunu vurgulamalı: Marksistler her bir savaşın kendi özgül koşullarında değerlendirilmesi gerektiğini savunurlar. Bir başka deyişle, antiemperyalist ya da ulusal kurtuluş savaşları ve devrimci sınıfların sömürücülerle karşı karşıya geldiği iç savaşları, talan ve paylaşım savaşlarından ayırt ederler.

“Biz Marksistler,” diyor Lenin, “her bir savaşı ayrı inceleme ayrı ayrı incelemeyi tarihsel olarak gerekli görmekle hem barışseverlerden hem de anarşistlerden ayrılırız. Tarihte, tüm savaşlara zorunlu olarak eşlik eden dehşetlere, mezalime, sıkıntı ve acılara karşın, ilerici bir rol oynayan, yani son derece zararlı ve gerici kurumları yok etmeye yardımcı olarak insanlığın gelişimine katkıda bulunan savaşlar olmuştur.”

Ancak Lenin, XIX. yüzyıl sonu, XX. yüzyılın başında birbirini izleyen savaşların emperyalist karakteri konusunda tereddütsüzdür: “1876’dan 1914’e altı “büyük” devlet, 25 milyon kilometre kare toprağı gasp etti; yani Avrupa’nın yüzölçümünün iki buçuk katını! Altı devlet, yarım milyarın üzerinde sömürge sakinini köleleştirdi. “Büyük” devletlerden her dört yurttaşına karşılık sömürgelerinde beş kişi ikamet etmektedir.”

Ve Lenin’in, bünyesinden Sovyet Devrimi’nin doğacağı Birinci Dünya Savaşı konusundaki tutumu son derece nettir: “İngiliz-Fransız burjuvazisi, ulusların özgürlüğü ve Belçika için savaştıklarını söylediklerinde halklarına yalan söylüyorlar; gerçekte orantısızca gasp ettikleri sömürgelerini elde tutmak amacıyla savaşıyorlar. Britanya ve Fransa sömürgelerini onunla “adil biçimde” paylaşmaya kalkışsa Alman emperyalistleri Belçika vb.’ni anında terk eder. (…) Bu savaş, öncelikle sömürgelerin esaretini ‘daha adil’ bir dağıtım ve onların daha eşgüdümlü sömürüsü yoluyla pekiştirmek, ikinci olarak da “büyük” devletler içerisindeki uluslar üzerindeki tahakkümü için yapılmaktadır; çünkü hem Avusturya hem de Rusya yönetimlerini ancak böylesi bir tahakkümle ve onu savaş aracılığıyla güçlendirme suretiyle sürdürebilir. Üçüncü olarak ise, ücretli köleliği derinleştirip uzatmak için yapılmaktadır; çünkü kapitalistler savaştan servetler devşirip kazanmayı ve bir yandan da ulusal önyargıları derinleştirip tüm ülkelerde başkaldıran gericiliği yoğunlaştırmayı sürdürürken, proletarya bölünmüştür ve baskı altındadır. ”

Hiç kuşku yok ki, Avrupa’nın Birinci Paylaşım Savaşı karşısında en enerjik ses, Rosa Luxemburg’unkiydi:

“Bugün savaşan devletler açısından durum çok farklıdır. Günümüzde savaş, yükselen genç kapitalizme ‘ulusal’ gelişimini destekleme konusunda dinamik bir yöntem olma işlevini görmüyor. (…) Tarihsel nesnel özüne indirgenmiş olarak bugünkü savaş, tümüyle olgunlaşmış kapitalizmleri arasındaki, henüz kapitalizmin gelişmediği geri kalan bölgelerin sömürüsü uğruna kıran kırana bir rekabet mücadelesidir. Bu savaşı karakterce ve sonuçları açısından tümüyle farklı kılan da budur. Kapitalist dünyadaki iktisadî gelişimin ulaştığı yüksek gelişmişlik düzeyi, son derece ileri teknolojide, yani silahların, savaşan uluslarda hemen hemen aynı düzeye erişmiş yıkım gücünde ifadesini buluyor. Cinayet sanayinin uluslar arası örgütlenişi, bugün, kefeleri kısmî kararlar ve geçici değişimlerin ardından hemen hizalanan askerî dengede yansıyor; genel bir karar her keresinde geleceğe erteleniyor. Askerî sonuçların belirsizliği, sürekli olarak, savaşan ve o güne dek tarafsız kalmış ulusların yeni nüfus rezervlerinin ateş hattına sürülmesine yol açıyor. Savaş emperyalist iştah ve çelişkileri besleyecek malzemeyi bol bol buluyor, hatta bunları yaratıyor ve bir orman yangını gibi yayılıyor. Ancak her taraftan savaşa sürüklenen kitlelerin boyutu, ulusların sayısı arttıkça, savaşların süresi de uzadıkça uzuyor.”[5]

Her iki Marksist lider de savaşı genel ve uluslar arası bir proletarya ayaklanmasına dönüştürmenin tek çıkış yolu olduğu çağrısını çıkartmaktaydı - ve kendi uluslarının yanında saf tutan sol entelektüel ve siyasetçilere karşı amansız bir mücadele sürdürüyorlardı.

Son örneğimiz de yaşamını İrlanda’nın bağımsızlığına adayan sosyalist önder, James Connolly olsun. Connolly’nin yazısı, Birinci Dünya Savaşı’ndan bir hayli önceye, 1898’e tarihlenmektedir:

“Avrupa’nın çeşitli başkentlerinde ulusların yazgısına hükmeden kabineler parasal çıkarların aletlerinden ibarettir. Çekişmelerine ulusal gurur ya da onur duygusu değil, mensubu oldukları sınıfın açgözlülüğü ve iktidar şehveti damgasını vuruyor. Çeşitli ordu ya da donanmalarda sancakları altında savaşan insanlar, gerçekten de kendi ülkeleri için savaştıklarını sanırlar; oysa yabancı fetihten halkın bir yarar sağladığı şimdiye kadar hangi ülkede görüldü?

Bugün savaşa yönelten etki, kapitalizmin etkisidir. Artık her savaş, yeni pazarlar için bir kapitalist hamledir, ve bu hamle, kapitalizm için hayat memat sorunudur. Bu yüzyılın tanık olduğu çılgın servet kapışması hemen bütün Avrupa ülkelerinin ticaret rekabeti döngüsüne sürüklenmesine yol açtı. Yeni avadanlıklar, bilimsel dünyadaki yeni icatlar, yeni keşifler, toplumun servet üretici güçleri mal talebini aşana dek sanayinin hizmetine koşuldu; bugün doğanın bağrından çekip çıkardığımız güçler, bizi parçalamakla tehdit ediyor. İnsan gücü ihtiyacını azaltan her makine, mal üretme gücünü arttırırken, bir ve aynı zamanda gereksinilen işçilerin sayısını azaltmakla işçinin satın alamayacağı mallara talebi de daraltmakta, böylelikle işsizlerin sayısını arttırıp sınaî refah dönemlerinin süresini kısaltmaktadır. Kapitalist güdüler arasındaki rekabet, onları sürekli daha yeni ve daha etkin refah üreten makineler arayışına iter; ancak yurtiçi piyasaları artık kendi ürünlerini tüketemez hâle geldiğinden, dış pazarlara yönelirler. Çin’de bugün olan da budur. Dünyanın büyük sınaî ulusları, paralı sınıflarının güdümünde ve kendi makinelerinin sırtında, uzak doğuda karşı karşıya geldiler ve kılıçları ellerinde, Avrupa’nın silahlı milyonlarını, Çinli Bay John’u Avrupalı kardeşinin ürettiği malı satın almaya zorlama hakkını hangisinin elde edeceğini belirlemek üzere, dehşetli ve kanlı bir çatışkıya sürmekle tehdit ediyorlar. Laveleye bir yerde kapitalizmin kan, gözyaşı ve pislikle kaplı olarak dünyaya geldiğini söyler. Bugün Doğu’da biriken savaş bulutları eğer patlarsa, bunun son kapitalist savaş olacağını ve o zehirli kurumun ölümünün de, tıpkı doğumu gibi, kanlı, çamurlu ve tiksinti verici olacağını buna ekleyebiliriz.”[6]

Connolly bir yerde yanılmıştı: sözünü ettiği kapitalizmin son savaşı olmadı. Ama kısa yazısı, “modern” savaşların doğası konusunda Comte’dan da, Hegel’den de, Nietzscche’den de çok daha fazla şey söylüyor.

Görüldüğü üzere, Marksistler, “sanayileşme”nin ebedi bir barışın önünü açacağı yolundaki iyimser kehanetler bir yana, kapitalist birikimin savaşa neden muhtaç olduğunu net bir şekilde sergilemişlerdir.

O zaman gelin, coğrafyamızı, yani Orta Doğu’yu tehdit eden savaşın (ya da savaşlar dizisinin) mahiyetini, onların izinden giderek tanımaya çabalayalım. Yüzyılı aşkın süredir emperyalistler arası paylaşım savaşlarına sahne olan ve etnik ve dinsel çatışmalarla delik deşik edilen bölge, bugün de “demokrasi” getirme savıyla ABD’nin “Genişletilmiş Ortadoğu Projesi” adıyla kotardığı kanlı serüvenin sahnesidir.

Bugün ABD’nin Ortadoğu’ya müdahalesinde iki temel hedef gözetiliyor: Petrolün üretim[7] ve dağılımının denetlenmesi, taşıma yollarının güvenliğinin sağlanması ve Ortadoğu’nun jeostratejik açıdan rakiplerinin önünü kesmede oynayacağı rol...

Hemen vurgulamalı, GOP’un ilk biçimi olan ve “BOP” (“Büyük Ortadoğu Projesi”) adıyla bilinen emperyalist stratejinin biçimlenmesinde, yakın tarihli iki belge temel dayanak noktalarını oluşturmuştur. İlki, 1998’de Paul Wolfowitz, Richard Perle, Francis Fukuyama gibi isimlerce hazırlanarak ABD yönetimine sunulan ve ABD’nin askeri güç ve üstünlüğüne dayanarak dünya sistemine daha etkin müdahale etmesi, ordusunu ve savaş teknolojisini aynı anda birden fazla savaşı kazanmayı olanaklı kılacak şekilde yapılandırması, Ortadoğu topraklarında askeri varlığını genişletip kalıcılaştırması anlayışını gündeme getiren “Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi”dir.[8]

İkinci belge ise, 11 Eylül saldırısının ardından hazırlanan ve “uluslararası terör”, “kitle imha silahları tehdidi”, “haydut devletler” gibi kavramları yeniden tanımlayarak “önleyici savaş doktrini”ni geliştiren, 2002 tarihli “ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi” belgesidir.

“GOP”, Irak’ın işgalinin ardından, 2003’te “Marakeş’ten Bangladeş’e” siyasal-coğrafi söylemi eşliğinde gündeme getirilmişti. Ortadoğu’nun odağında durduğu Müslüman ve Arap ağırlıklı bir bölgenin, başta politik rejimler gelmek üzere, toplumsal dokusunun değişikliğe uğratılması öngörülüyordu. Ve ABD’nin emperyalist stratejisinin başlıca yöntemleri önleyici savaş, askeri saldırı ve işgal, miadını doldurmuş olan BM gibi uluslararası kurumların sınırlayıcı normlarının bir yana atılması idi.

 “GOP”la amaçlanan; küreselleşme dönemi ve uluslararası tekelci sermayenin dünyanın her yerinde serbestçe harekât etmesine olanak sağlanması, tüm kapitalist devletlerin ve ülke ekonomilerinin emperyalist sistemin değişen koşullarına yeniden entegre edilmesidir. Bu girişim, eski koşulların ürünü olan bağımlılık ilişkilerinin, siyasal ve ekonomik yapıların “değişikliğe uğratılması”nı devreye sokmaktadır. Bu da, emperyalist mali oligarşinin doğrudan ekonomik ilhak süreci ve bunun için de önünde bulunan her türlü engelin ortadan kaldırılmasıdır.

Özetle Zbigniev Brzezinski’nin, “Amerika için ana jeopolitik ödül Avrasya’dır” ve “Şimdi Avrasyalı olmayan bir güç Avrasya’da öncüdür ve Amerika’nın küresel önceliği doğrudan doğruya Avrasya kıtasındaki hâkimiyetini ne kadar süreyle ve nasıl bir etkiyle sürdüreceğine bağlıdır,”[9] sözleriyle betimlenen “GOP”la ABD’nin amaçladığı; Ortadoğu’nun, yani Avrasya’nın yüreğinin yeniden sömürgeleştirilmesidir.

Evet Kuzey Afrika’dan Güney Asya’ya uzanan sınırları içine alan “BOP” ile ABD emperyalizmi, anılan coğrafyayı çıkarları çerçevesinde yeniden yapılandırıyor. Böylelikle de söz konusu bölgeleri baştan aşağıya siyasal hegemonyasıyla yeniden biçimlendirmeyi deniyor. ABD emperyalizmi bunu yaparken; Ortadoğu’nun yeniden “demokratikleştirilmesi”, “statükocu düzenlerin yıkılması” ve “özgürlüğün gelmesi” gibi ideolojik söylem ve temaları öne çıkarıyor. Tıpkı daha önce Vietnam’ı “komünistlerin elinden kurtarıp özgürlüğüne kavuşturmak” için işgal ettiğini öne sürmesi gibi. Tıpkı Birinci Paylaşım Savaşında Müttefiklerin “Belçika’yı kurtarma” bahanesini öne sürdükleri gibi…

Bir kere daha hatırlatalım: “GOP” alanı bir kaos alanıdır; emperyalistler arası ve yerel güçler arası çıkar çelişkilerinin ve çatışma alandır. Ve ABD’nin 11 Eylül saldırısını bahane ederek Afganistan’ı, nükleer silahları bahane ederek Irak’ı işgali, GOP’u hayata geçirmenin adımlarıdır.

ABD emperyalizminin on binlerce askerini geride bırakarak Irak’tan çekilmesi, Irak sorununun sonlandığı anlamına asla gelmez. Afganistan’dan yine on binlerce askeri geride bırakarak çekilmek -şayet bu mümkün olursa- Afganistan sorununun sonlandığı anlamına gelmeyecektir. Ve Suriye’de olası rejim değişikliği Suriye sorununun çözüldüğü anlamına gelmez.

Öte yandan, Ortadoğu’da rekabet sadece siyasi nedenlerle veya petrol ve doğal gaz üretimiyle sınırlı değildir. Bir de üretilen petrol ve doğal gazın dünya pazarlarına taşınma sorunu var. Bu alanda da emperyalist güçler ve yerli aktörler kendi aralarında kıyasıya rekabet ediyorlar.

Tabloyu tamamlamak için şu da belirtilmeli: ABD emperyalizminin dünya hegemonyası politikasında, Avrasya jeopolitikasında Türkiye bir “kilit ülke”dir.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “BOP’un amacı bellidir. O amaçlar içerisinde Türkiye’nin üstlendiği görev de bellidir. BOP, barış, huzur, insan hakları, hukukun üstünlüğü, ileri demokrasi ve ekonomik kalkınma, kadın hakları ve eğitim özgürlüğünü daha yukarılara taşımak amacıyla atılmış bir adımdır. Burada Türkiye’ye de bir görev verildi ve biz bu görevi üstlendik,” deyişi hâlâ kulaklarımızda çınlamıyor mu?

Şu hâlde, güney sınırlarımızdaki, savaşa dönüşme olasılığını içeren yüksek gerilim hâli ne GOP’dan, ne de AKP yönetiminin bu proje içerisinde üstlenmeye gönüllü olduğu rolden bağımsız olarak düşünülmemeli.

Ancak aynı zamanda AKP iktidarının GOP’a böylesine hevesle entegre olmasının nedenleri üzerine düşünürken, Ortadoğu’da soyunduğu “neo-Osmanlıcı/neo-Enverist” politikalar da göz ardı edilmemeli. AKP iktidarı, Türkiye dış politikasına bugüne dek damgasını vuran pasifist politikaların terk ederek bölge petrol ve enerji kaynaklarından daha fazla pay talep eden bir alt-emperyalist stratejiye yaslanmıştır. Bunun için de bölgeyi baştanbaşa ateşe atacak bir mezhepler arası kutuplaşma stratejisi yürütmektedir. Türkiye, Ortadoğu’nun Şii-Sünni ekseninde yarılmasından medet umarak, “Sünni kamp”ın önderliğini geçirmeyi hedefler durumdadır. Bu strateji, Erdoğan yönetimini örneğin -şu sıralar Esad rejiminden kurtulmayı istemekle birlikte, bunu ülkenin seküler dizaynına hâlel getirmeden gerçekleştirmeyi isteyen Obama yönetiminden çok daha “savaş çığırtkanı” pozisyonuna düşürüyor.

Hatırlatmaya gerek var mı, Erdoğan yönetimi bunu Suriyeli muhaliflere maddî, lojistik, askerî eğitim, istihbarat, silah ve mühimmat desteği sağlayarak yapıyor. Basında yer alan, Suudî Arabistan’ın muhaliflerden Selefîleri desteklerken Türkiye ve Katar’ın Müslüman Kardeşler’e destek verdiği yolundaki haberler, Erdoğan yönetiminin Türkiye’yi nasıl bir batağa sürüklemekte olduğunu çarpıcı bir biçimde sergilemekte. Ama yalnızca bu mu? Hızla sıralayalım:

- ‘The Sunday Telegraph’, Şam yönetimine karşı mücadele eden gruplar içinde radikal İslâmcıların artan gücünün laik muhalifler arasında “alarma” yol açtığını yazdı. “Laik” bir ÖSO savaşçısı, sınırları gözlediklerini ve Türkiye’den Suriye’ye girmeye çalışan 25 yabancı savaşçıyı yakalayarak Türk istihbaratına teslim ettiklerini anlattı. Suriye’nin en güçlü İslâmcı gruplarının, Esad rejimine karşı “cihat” amacıyla yeni bir “kurtuluş cephesinde” bir araya geldiklerini belirten gazete, Katar hükümeti ile Körfez ve Suudi Arabistan’daki zengin işadamları ve dini liderlerce sağlanan para ve silahlardan en çok dindar savaşçıların yararlandığını kaydetti, örneğin.

 - ‘The Independent’, Suriye’de savaşan Türk, Çeçen, Tacik ve Suudi savaşçılara “Türk Kardeşler” adının takıldığını belirtip, “Aralarında eski bir Türk askeri de var” diyor!

- ‘The Times’, Libya’dan Türkiye’ye gelen bir kargo gemisinin Suriyeli mültecilere bugüne kadarki en büyük silah sevkiyatını yaptığını yazdı. İHH, silahları Müslüman Kardeşler’e verdi!

- Robert Fisk’e göre, Türkiye Suriyeli mücahitler için “silah aktarma ve eğlence ile dinlenme merkezi olma” rolünü üstlenmiş durumda!

- Muhaliflerle görüşen Michael Weis, ‘The Daily Telegraph’taki makalesinde Ankara’nın bazı taburlara hafif silah temin ettiğini açıkladı!

- “Afganistanlı, Pakistanlı, Libyalı, Çeçen, Katarlı, El Kaideci ne ararsanız Hatay’a aktı. Sanayi sitesinde herkesin gözü önünde bomba yapımı için çok sayıda boru kesiliyor”![10]

- “Suriyeli muhalifler kentte ‘silah göstererek’ dolaşıyor, lokantalara para ödemiyorlar, Hataylılar endişe içinde”![11]

- “Yabancılar ambulansla Türkiye’den Suriye’ye silah taşıyor”![12]

- Suriye’de öldürülen Türk avukat Osman Karahan’ın El Kaide’nin avukatı olduğunu söyleyen Enformasyon Bakanı Ümran ez Zabi, bu kişilerin 2003’te İstanbul’daki terör saldırılarına karıştıklarını, Türkiye’de ömür boyu hapis cezasına mahkûm edildiklerini kaydetti. Bu kişilerin nasıl ve kim tarafından serbest bırakıldıkları, Halep’e nasıl geçirildikleri sorularına dikkat çekti!

- Fars Haber Ajansı, El Kaide ve Taliban militanlarının Türkiye üzerinden havayolu ile Hatay’a taşındığını ileri sürdü. Ajansa göre Türk havayolu şirketine ait 709 sefer numaralı uçak 10 Eylül 2012 tarihinde söz konusu örgütlere mensup militanları Pakistan’ın Kuzey Veziristan bölgesinden alarak önce İstanbul’a getirdi. Militanlar arasında Suudi Arabistan, Kuveyt, Yemen, Afganistan ve Pakistan uyruklu kişilerin olduğunun belirtildiği haberde; söz konusu yeni El Kaide militanlarının birkaç gün önce Kuzey Veziristan’da eğitildikleri ve daha sonra Suriye’ye gönderilmek üzere Türkiye’ye getirildikleri iddia edildi. THY’ye ait olduğu iddia edilen bir uçakla taşındığı belirtilen militanların Türkiye ile Suriye arasında bulunan sınırların komuta merkezlerine aktarıldığı söyledi!

- ‘Suriyeli muhalifleri eğitiyor’ iddiasıyla gündeme gelen ‘Uluslararası Savunma Danışmanlığı’ (SADAT), TSK’dan emekli olan 23 subay tarafından kuruldu. SADAT’ın başındaki emekli Tuğgeneral Adnan Tanrıverdi, gerekli iznin çıkması durumunda talep eden ülkelerin kendi topraklarında savunma eğitimi vereceklerini söyledi. Şirket olarak Müslüman ülkelerin ordularına eğitim vermeyi planladıklarını ifade eden Tanrıverdi, TSK’nın Türkiye’de ya da kendi ülkelerinde yabancı askerlere eğitim verdiğini belirtti!

- ÖSO komutanlarından Ebu Halil, ‘The New York Times’a demecinde, Halep kentindeki savaşçıların Türkiye’den emir aldıklarını söyledi!

Vb. vb…

Evet, Erdoğan yönetimi, Türkiye’yi Suriye’de çok tehlikeli bir eşiğe getirmiştir. Suriye’de çakacak bir kıvılcım, İran’dan Rusya’ya, İsrail’den ABD’ye bir dizi devleti devreye sokarak, bölgeyi ateşe verme riskiyle yüklüdür…

Ve geçerken bir nokta, yılbaşından bu yana Aselsan hisselerinin yüzde 85.22 değer kazanması, Türk jetinin düşürüldüğü 22 Haziran 2012’den bu yana İstanbul borsasındaki yükselişin yüzde 15.14’ü bulması,[13]bölgeyi baştan başa bir kez daha kana bulayacak bir savaştan çıkar umanların kimler olduğunu açıkça gösteriyor!

* * *

Evet, savaşın bir “ekonomi politiği” var. Ve bu ekonomi politik, “sanayi toplumları (siz bunu ‘kapitalist devletler’ diye okuyun) üretim merkezlidir, savaşmazlar” diyen iyimser evrimci mantığı çürüğe çıkartıyor. Ve günümüzde, savaşın mantığının stratejik kaynaklar üzerinde emperyalist denetim sağlama girişiminden arî olamayacağını gösteriyor.

Peki ya “savaş insan doğasına içkindir, kutsaldır, arındırıcıdır” vb. vb. diyenler?

Onlara da dilerseniz kültürel antropolojinin şu kadîm, “şiddet insan doğasına içkindir” tezine karşı sağladığı argümanlarla yanıt verelim:

Nişanyan Türkçe Etimolojik Sözlük, bugün Batı dillerindeki violence sözcüğünü karşılamak üzere kullandığımız “şiddet” sözcüğünün, Türkçe’de XIV. yüzyıldan itibaren Arapça şdd köküyle bağlantılı olarak “sertlik, katılık, yoğunluk” anlamına gelen şiddat, ve yine Arapça “sert ve katı idi, sertleşti, gerdi, kastı” anlamlarına gelen şadda sözcüklerinden türetildiğini, İngilizce’deki violence kavramını karşılamak üzere “canlı varlıklara karşı meşru olmayan güç kullanımı” anlamını ise, ancak 1980’li yıllardan sonra yüklendiğini belirtir.

Ferit Devellioğlu’nun Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Lûgat’ine göre ise, Arapça 1. “sıkı bağlama”, “sıkı bağlanma”, “sıkma”; (…) 4. “Sertleştirme”, “pekiştirme” anlamlarına gelen şedd’den türeyen şiddet kavramı, “1. sertlik, katılık; 2. fazlalık; 3. sıkılık; 4. inandırma, sözle yola getirme yerine kaba kuvvet kullanma”yı karşılayan bir sözcüktür.

“Şiddet” kavramı, Türk dilinde bu ikili anlamı hâlen sürdürmektedir; bir yandan, sertlik, yoğunluk, kuvvet vb.’ine işaret eden (örneğin İngilizce’de “strong”, “heavy”, “devastating” vb. farklı terimlerle karşılanacak) vasıflara gönderme yaparken [“şiddetli” sıcaklar, “şiddetli” alkış, “şiddetli” yağış, “şiddetli” protesto, “şiddetli” deprem…], daha yakın bir dönemde, Batı dillerindeki “violence”i karşılayacak daha jenerik bir anlam yüklenmiştir: “aile içi şiddet, çocuğa karşı şiddet, şiddet olayları”, vb. de olduğu gibi. İşin ilginç yanı, sözcük bu jenerik anlamıyla devreye girene dek, Türkçe/ Osmanlıca’da Batı dillerindeki “violence” sözcüğünü karşılayacak tek bir kavramın bulunmayışıdır: bu kavram, yerine göre “cebir”, “zor”, “zorbalık”, hatta “tedhiş” vb. kavramlarla karşılanmaktaydı. Bu, bu hâliyle, yani bir “hak ihlâli” olarak “şiddet”in Osmanlı-Türk düşünce dünyasında sorunsallaştırılmadığı anlamına gelebilir mi? Üzerinde durulmaya değer bir sorudur bu, ancak bu yazı bu tartışmaya hasredilmeyecek.

Devam edelim.

Anglo-Sakson ve Latin kökenli dillerde de gündelik yaşamda eşanlamlıymış gibi kullanılan “violence” sözcüğünün, örneğin İngiltere, Fransa ve İspanya’da farklı çağrışım dizilerini (connotata) harekâte geçirdiğini vurgulamak da ilginç olacaktır. İngilizce dilinde sözcüğün anlamları arasında “kişiler ya da mülkiyete yönelmiş hak ihlâli” iması ön plana çıkarken, Fransızca violer fiili daha çok “kirletmek, kutsallığını bozmak, saygısızca davranmak”, İspanyolca’da ise (violare) “Tanrısal iradenin ihlâli” anlamları vurgu kazanmaktadır.

Böylelikle, örneğin boğa güreşleri İspanyollar için estetik bir “erillik gösterisi” anlamını üstlenirken, İngilizler açısından kanlı bir “hayvan hakları ihlâli”ni içeren şiddet gösterisi olarak nitelenebilmektedir. Örneği kendi coğrafyamıza taşıyarak daha anlaşılır kılalım: Türkiye taşrasında bir erkeğin karısını, bir kadının çocuğunu dövmesi, kültürel olarak -hem failler hem de (çoğunlukla) kurbanlar tarafından- bir “şiddet eylemi” olarak değil, bir “terbiye yöntemi” olarak algılanmaktadır. Bir başka deyişle, aynı coğrafya içerisinde dahi, aynı kök kavramın farklı anlamlandırılmaktadır

Bakışımızı Avrupa dışına, özellikle de yerli kültürlere çevirdiğimizde, pek çok dilin dilimize “şiddet” olarak çevrilebilecek bir kavramdan yoksun olduklarını görürüz; bu, hiç kuşku yok ki, onların, bizim (“bir başka kişiye kasıtlı bir şekilde zarar vermek” anlamında) “şiddet” olarak tanımlayacağımız görüngüyü uygulamadıkları anlamına gelmez. Tam tersine, toplumsal yaşamları, güç kullanımına dayanan ve“ötekiler”e zarar veren uygulamalarla doludur. En gözde sporları “kafatası avcılığı” olan İfugaolar ya da Ilongotlar (Filipinler); kendilerine bakacak durumda olmayan yaşlıları ölüme terk etmenin ahlâkî bir görev olduğunu düşünen Inuitler; bazen yeni doğmuş bebeklerini ya da düşürdükleri fetüsleri yiyen Yumu ve Ngaliler; her yıl törenlerinde 20 bin kadar tutsağı kurban eden Aztekler; erkekleri her fırsatta sopalarla düelloya tutuşan Yanomamöler (Venezüella-Brezilya) gibi…

Batılı “şiddet” kavrayışı çerçevesinde “şiddetperest” olarak nitelenebilecek toplumlar olduğu gibi, şiddetten kaçınan, ondan uzak duran, onu tanımayan, ya da en azından onun sadece “büyüsel” formlarına başvuran toplumlar da vardır. Örneğin “düşmanını yaraladığı ya da öldürdüğü zaman değil, ona hafifçe dokunabildiği zaman göze giren” Kuzey Amerika Crow’ları; düşmanları bütünüyle ortadan kalkarsa hastalıkları büyü yoluyla defedebilecekleri hedeflerin de yok olacağı kaygısıyla, “zaferle çıktıkları ciddi savaşlardan bir süre sonra, başka topluluklara sığınmak zorunda kalan düşmanlarını arayıp, onları terk ettikleri topraklara kendi elleriyle yerleşti”ren Yeni Gine Baruyaları; başka Mbutilerin avlakları içinde avlandığında, avlarından hatırı sayılır parçaları avlak sahibi topluluklara gönderen Mbuti Pigmeleri; savaşmayı bilmediklerinden, sömürgecilerle karşılaştıklarında salt pasif direnişe başvuran ve kısa sürede hem katliamlar hem de bağışık olmadıkları bulaşıcı hastalıklar sonucu yok olup giden Tierra de Fuego Yaghanları gibi…

Şiddete ister başvursunlar, ister başvurmasınlar, küçük ölçekli” ya da “başsız” (acephalic) toplumların önemli bir özelliği, tümünün şiddeti sınırlayacak, dengeleyecek kültürel mekanizmalara sahip olmalarıdır. Kim(ler)in kim(ler)e hangi tip ve ne ölçüde şiddet uygulayacağı genellikle kültürel olarak koşullanmıştır; dahası küçük ölçekli toplumlarda “soykırım” gibi bir grubun tüm üyelerini ortadan kaldırmaya yönelecek boyutta şiddet yaşanmaz. Sudan Nuerleri, örneğin, kabile içinde kan davalarını önleyecek bir dizi mekanizmayı harekâte geçirme kapasitesine sahip “dallanan soy” örgütlenmesine sahiptir. Papua Yeni Gine’de yaşayan Tsembaga Maringleri ise, aralarındaki savaşları, ekolojik ve toplumsal ilişkilerini düzenleyecek kültürel bir çevrime bağlamışlardır. Ya da erkekleri sırf zevk olsun diye kör bir şiddete tutkun gözüken Yanomamöler aralarındaki şiddeti, en yakınların birbirine en az zarar vereceği şekilde derecelendirmişlerdir: yakın köyler arasındaki kavgalarda “göğüs dövme” ya da “yan tokatlama” gibi öldürücü olmayan biçimlerin tercih edilmektedir örneğin.

Antropologlar, küçük-ölçekli/başsız (ya da kabile) toplumların büyük çoğunluğunun, şiddetin kontrolden çıkmasını, dolayısıyla da topyekûn bir yıkıcılığa dönüşmesini engelleyen kültürel mekanizmalara sahip oldukları konusunda genelde hemfikirdirler.

* * *

Pekâlâ, insan toplumlarında farklı biçimlerde tanımlanıp farklı biçimlerde düzenlenen şiddet için ortak bir açıklama çerçevesi, tümüyle olanaksız mıdır? İnsanlar arasındaki şiddet tezahürleri ortak bir motifle anlamlandırma girişimi, gerçekten de anlamsız mıdır?

Bu soruya, indirgemecilikten uzak durularak da genel bir yanıt verilebileceği kanısındayım. Hangi toplumda, kimler arasında ve ne biçimde uygulanırsa uygulansın, şiddeti “(iktisadî, siyasal ve toplumsal) kaynaklar üzerinde denetim sağlama” motifiyle bağlantılandırmak, olanaklı gözüküyor. Bir başka deyişle insanlar (ve tabii ki toplumlar) arası şiddet, servet, iktidar ve prestij kaynaklarının edimiyle bağlantılı gözükmektedir. Bu motif, çocuğunu terbiye etmek için ona dayak atan babadan (otoritesini kabul ettirmek) doğanın bereketini güvence altına almak için her yıl yirmi bin tutsağı kurban eden Azteklere (geçim kaynaklarının süregenliğini sağlamak); toplumu içerisinde, gövdesindeki yara-bere izleri kadar prestij kazanan Yanomamö erkeğinden (prestij edimi) isyancı köleleri sıra sıra çarmıha geren Roma İmparatorluğu’na (siyasal iktidarın muhafazası); pek çok devletin bir yönetim aracı olarak sistemli işkenceye başvurmasından, 11 Eylül saldırısının ardından, sonradan ortaya çıkacağı üzere bu ülkenin “terör”ü desteklediği ya da nükleer silah imal etmeye teşebbüs ettiğine dair hiçbir somut kanıta dayanmadan Irak’ı işgal eden Bush yönetimine (stratejik enerji kaynaklarını ele geçirmek) dek şiddetin alabileceği sonsuz biçimlenişlerin ortak paydasını oluşturmaktadır.

Bu saptama, hayatında daha önce tavuk kesmemiş insanları birer ölüm makinesine dönüştürebilen soykırım, katliam ve savaş gibi olayları anlamamızı da kolaylaştırabilir. Antropolojinin yerel(ci) bakışı, bu tip kırımlara katılan sıradan insanların hiç de devlet yöneticilerinin (ya da cemaat önderlerinin) kendilerine sunduğu “ulvî” amaçlar doğrultusunda harekâte geçmeyebileceğini göstermede yararlı olabilir. Örneğin yerelinde Kurtuluş Savaşı, “vatanı kurtarmak” amacıyla değil, toprağını, ailesini, evini yani geçim kaynağını ve prestijini savunmak üzere harekâte geçen insanların bir etkinliğidir. Kürt köylüleri Ermenileri, “Osmanlı devletini arkadan vurdukları” için değil, topraklarını ve mülklerini ele geçirmek amacıyla katletmişlerdir. İyi bakıldığında, yakın tarihimizdeki Maraş, Çorum gibi katliamların gerisinde, Alevîlerin “Rafızi-sapkın” oldukları ya da “mum söndü” ayinleri düzenlediklerine ilişkin inanışlardan ziyade, onların ticaret yaşamındaki başarıları ve aralarındaki dayanışma karşısında rekabet etmede güçlük çeken Sünni esnafın kaygıları seçilmektedir.

O zaman gelin birkaç başlık hâlinde toparlayalım buraya kadar söylediklerimizi…

Savaş jenerik olarak ele alıp kategorileştirilecek bir kavram değildir, diyorum. Her bir savaş, kendi tarihsel-siyasal bağlamı içerisinde ele alınıp değerlendirilmelidir. Bu bağlamda ne savaşı “premodern çağlara ait arkaik ve yok olmaya mahkûm bir tarihsel zorunluluk, ne de insan doğasına içkin şiddetin bir tezahürü olarak ele almak, anlamlı olacaktır.

Ne ki, kapitalizmin emperyal bir görüngüye dönüşmesinden, hele ki öncülüğünü başta ABD olmak üzere güçlü, sanayileşmiş devletlerin yaptığı bir dünya sistemi hâlini aldığı günümüzde, pek az savaş, emperyalizmin ilgi (ve müdahale) alanı olmaktan kendini kurtarabilecektir. Bir başka deyişle günümüz savaşları, ABD’nin başını çektiği emperyalist sistemden soyutlanamaz.

Bu hâliyle günümüzde savaş, (başta enerji olmak üzere) stratejik kaynaklar ve yollar üzerinde denetim sağlama girişimlerinden kaçınamamaktadır.

Öte yandan günümüz savaşları, yerel (etnik/dinsel) gerilim hatlarını da harekâte geçirerek madunların birbirini kırması biçimini almaktadır.

Böylelikle, dünya sistemiyle karşılaşana dek şiddet eğilimlerini denetleme ve kırıma vardırmama konusunda kültürel gereçlere sahip olan küçük ölçekli toplumlar (bugün artık onlara “etnik gruplar” diyoruz) emperyalist sisteme dahil oldukça kültürel yön yitimine uğramışlar, kör şiddete ve boğazlaşmalara daha yatkın hâle gelmişlerdir. Etnik çatışmaların zaman zaman kan banyosu görüntüsü almasının gerisinde yatan, budur.

Bu durumda anımsanması ve anımsatılması gereken de Wolfgang Borchert’in “Savaşa ‘Hayır’ de!” Manifestosu’ndaki haykırışıdır:

“Sen, makinenin başındaki adam, atölyedeki adam! Yarın sana su boruları ve yemek kapları yapmayı bırakıp miğferler ve mitralyözler yapmanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de! (...)

Sen, odasındaki şair! Yarın sana aşk şarkılarını bir yana bırakıp nefret şarkıları söylemeni emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de! (...)

Yeryüzünün dört bir yanındaki analar, dünyanın tüm anaları! Yarın size askeri hastanelerde hemşirelik yapacak, yeni savaşlarda savaşacak çocuklar doğurmanızı emrederlerse, yapacağınız bir tek şey var: HAYIR deyin!

Çünkü hayır demezseniz, analar, eğer hayır demezseniz, işte o zaman: (...) deşilmiş bağırsakları ve zehirlenmiş ciğerleriyle son insan, ışıldayan güneşin ve yanıp sönen takımyıldızların altında bir başına dolanıp duracak; bir deri bir kemik kalmış, çılgına dönmüş son insan, uçsuz bucaksız mezarlar, dev beton blokların soğuk putları ve ıssız kentler arasında yalnız başına bir küfür gibi dolanırken, şu korkunç soruyu soracak: NEDEN?”

 

N O T L A R

[1] 7 Kasım 2012 tarihinde Ankara Hukuk Fakültesi’nde “Z Öğrenci Grubu”nun düzenlediği “Alternatif Ders”te yapılan sunum… Gelecek Gazetesi (Kıbrıs), Yıl:2, No:68, 1 Aralık 2012; Gelecek Gazetesi (Kıbrıs), Yıl:2, No:69, 8 Aralık 2012; Gelecek Gazetesi (Kıbrıs), Yıl:2, No:70, 15 Aralık 2012; Gelecek Gazetesi (Kıbrıs), Yıl:2, No:71, 22 Aralık 2012…

[2] Peter Ustinov.

[3] Cemil Oktay, Modern Toplumlarda Savaş ve Barış, Bilgi Üniversitesi Yay., İstanbul 2012, s.127.

[4] Aktaran: Cemil Oktay, Modern Toplumlarda Savaş ve Barış, Bilgi Üniversitesi Yay., İstanbul 2012, s.138-139.

[5] Rosa Luxemburg, “The War and the Workers”, The Junius Pamphlet.

[6] James Connolly, “The Roots of Modern War”, 1898. (http://www.newyouth.com/archives/classics/connolly/ roots_of_modern_war.html)

[7] Örneğin şu veriler, Irak işgalinin nedenlerini net bir şekilde ortaya koymakta: Paris’teki ‘Uluslararası Enerji Ajansı’nın yayınladığı Irak Enerji Raporu’na göre, Irak şu anda dünyanın en zengin petrol ve doğal gaz rezervlerine sahip. En önemlisi petrolü en ucuza mal eden ülke... Petrolün varili 110 dolar. Irak varili 1.5 dolara mal ediyor. Dünyada bu kadar kârlı bir iş yok. ABD, Brezilya, Rusya ile karşılaştırıldığında Irak petrolü 30 ila 50 kat daha ucuz. Rezervleri fazla, maliyeti düşük bir coğrafya… Irak’ın üretimi günde 3 milyon varil. Irak’ın, 2020 yılına gelince günde 6 milyon varil; 2035 yılında ise 8.3 milyon varil üretmesini bekleniyor. Dünyadaki toplam petrol üretim artışının yüzde 45’i Irak’tan sağlanacak. Yani Irak üretimde Suudi Arabistan, Brezilya, İran’ın önüne geçecek. (Gila Benmayor, “Dünya Ekonomisinin Sağlığı Irak Petrol Üretimine Bağlı”, Hürriyet, 10 Ekim 2012, s.12.) Ve Irak hükümeti, 2008 yılında 6 petrol sahasını 35 uluslararası şirkete açtığını açıkladı. (“Irak, Petrolünü ‘Uzun Vadeli’ Açtı”, Cumhuriyet, 2 Temmuz 2008, s.11.) Şu sıralar, dünyanın on petrol devinden dördü (General Energy, Exxon, Chevron ve Total) Erbil’de faaliyetteler. Yanı sıra, Irak’ta (bir hesaba göre) yüzde 70’i Kürdistan’da olmak üzere 3 trilyon metreküp doğalgaz bulunuyor… (Yavuz Semerci, “Bölünmüş Bir Irak, Ucuz Enerji Demek!”, Haber Türk, 3 Mayıs 2012, s.19.)

[8] Haluk Gerger, Kan Tadı, Ceylan Yay., 5. baskı, 2006, s.467-468.

[9] Zbigniew Brzezinski, Büyük Satranç Tahtası, çev: Yelda Türedi, İnkilap Yay., 2010, s.31.

[10] Işık Kansu, “Paralı Asker Gibiler”, Cumhuriyet, 15 Eylül 2012, s.13.

[11] Oktay Ekinci, “Esnaf Canından Bezmiş”, Cumhuriyet, 12 Eylül 2012, s.7.

[12] Mehmet Ali Solak, “Yabancılar Ambulansla Suriye’ye Silah Taşıyor”, Cumhuriyet, 13 Eylül 2012, s.5.

[13] Mehveş Evin, “Savaş Oyunları”, Milliyet, 15 Ekim 2012, s.6.

59871

Sibel Özbudun

1956 yılında,İstanbul'da doğdu. Üsküdar Amerikan Kız Lisesi'nden mezun olduktan sonra, Fransa'ya giderek, üç yıl süresince Fransa'da dil ve Paris VII ve Paris X Üniversitelerinde sosyoloji öğrenimi gördü. Türkiye'ye döndükten sonra,İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Antropoloji Bölümü'ne girdi. Mezun oldu. Uzun süre yayıncılık (Havass ve Süreç Yayınları) ve çevirmenlik yapan Özbudun;

 

1993 yılında, Hacettepe Üniversitesi Antropoloji Bölümü'nde yüksek lisans eğitimi görmeye başladı. 1995 yılında,aynı bölümde araştırma görevlisi oldu. Doktorasınıda aynı üniversitede verdi. İngilizce, Fransızca ve İspanyolca bilen Özbudun'un çok sayıda çevirive telif eseri bulunmaktadır.

     Blog

 

sozbudun@hotmail.com

Son Haberler

Sayfalar

Sibel Özbudun

AĞUSTOS ve EYLÜL GÜNEŞİ’ne

Güle güle Amed zindanlarının şen çocuğu

İstanbul’un Eylül’ünde sonbaharın bir pazar sabahında yüreği dünyanın kötülüklerine ve haksızlıklarına dayanamayan bir emek ve devrim işçisini kaybettik. Nubar Ozanyan’ın kadim dostu, yoldaşı,canımızı, Serdarımızı kaybettik. Nasıl bir dünyadır bu ki hep içimizdeki yürek güzelleri,  bilinç öncüleri öncelikle aramızdan kopup gitmektedir. Ağustosta Komutan Nubar yoldaşla acıyan yürek yaramız Eylül’de Can’ımızla daha da büyüdü.Parçalanan beden ve duran yürek bizimdir.

Sınıf Bilinçli Proletarya Hareketi Bir Emektarı Olan Serdar Can' Kaybetti!

Her ölüm çok erkendir denilebilir. Serdar yoldaş için de öyledir. Daha verim verecek çağda, daha yapılacak çok işleri vardı ama bir kalp krizi onu beklenmedik şekilde aramızdan aldı. 

Serdar Can, 1961 doğumlu, daha 56 yaşında  genç sayılabilecek bir yaşta onu yitirdik. Serdar yoldaş, Kulp ilçesi Araşka köyünden olup 1920'lerde Amed'e göç etmiş kalabalık bir ailenin oğludur.

Avrupa Partizan Taraftarları: Serdar Can Ölümsüzdür

Dün gece apansız bir şekilde aramızdan ayrılan Serdar Can’ın bu erken gidişi yüreğimizdeki acıyı perçinlediği kadar öfkemizi de büyüttü. Çünkü Can’ın yaşamı boyunca üstlendiği misyon ve inancı bunu gerektiriyor.

Partizan: İnancı mirasımız; düşleri, gerçeğe dönüştürülmek üzere görevlerimiz olan Serdar Can ölümsüzdür

Tarihten geliyor ve tarihe gidiyoruz. Yapıklarımız yapacaklarımızın teminatıdır. Özgür geleceğe olan inancımızın üzerimize yüklediği sorumluluklar andaki pratik sorumluluklarımızı ortaya koyuyor. İşte bu sorumluluğu yüklenerek, inancını kaybetmeden düşlerini ve anılarını bizlere miras bırakan bir güvercinimizi daha uğurluyoruz. Yüreğimizin bir parçasını daha düşler diyarına ölümsüzlerimizin arasına gönderiyoruz. Her adımında kavgaya olan inancın adını okuduğumuz Serdar Can’ı apansız bir şekilde kaybetmenin acısını taşıyor, onun düşlerini sorumluluk haznemize dolduruyoruz.

Partizan’ın yürek işçisi Serdar Can’ı kaybettik

Bu Yumruğun Kalktığı Yeri Çok iyi Biliriz!

‘Bana Nubar derseniz size özgürlük derim’ (eşi Nazik Tulakyan )

“Bana Nubar derseniz size özgürlük ve fedakârlık derim. Nubar, hiçbir zaman kendisini bir yere ait hissetmedi nerede özgürlüğü için savaşan bir halk varsa o orada olmayı tercih etti. Her halka bir Nubar gerek…”

Dogmatizmle hesaplaşmada teorinin önemi üzerine -1-

İçinden geçtiğimiz sürecin önderlikten, kadro ve militanların tamamına kadar her zamankinden çok daha fazla görev ve sorumluluk yüklediğine hiç kuşku yoktur. Elbette, kolektifin bütün kademelerine aynı sorumluluk veya görevin yüklendiğinden bahsetmiyoruz. Bahsedilen, örgütlü tüm yoldaşlarımızın yani kolektifin bütününün şu ana kadarki bütün sınırlarımızı hızlıca ve etkili bir şekilde aşmak zorunda olduğudur. Bu, zorunlu bir ihtiyaçtır. Yapılabilmesinin önündeki en büyük engel de sadece kendimiziz.

TKP/ML Enternasyonal Büro:Ulusal ve Sınıfsal kurtuluşun Kahramanları Ölümsüzdür!

Gün olmuyor ki acı haberler almayalım.  Emperyalistler, onların bölgedeki gerici, faşist iktidarları ve onların örgütlediği katil sürüleri her gün birçok kahraman komutan ve savaşçıları aramızda almaktadırlar.

Melkonyan, Nubar’ı anlattı: “İnançlıydı ve kendi idealleriyle, kendi ilkeleriyle öldü”

Proletarya Partisi üyesi ve TİKKO komutanı Nubar Ozanyan’ın Rojava’da ölümsüzleşmesinin ardından yoldaşları, dostları, cephede sırt sırta direnişi büyüttüğü siperdaşları onu anlattı.  

Rojava'ya davet :TKP/ML – TİKKO Rojava Komutanlığı

Çeşitli milliyetlerden emekçi halkımız faşist diktatörlüğün en azgın saldırılarını yaşıyor.

Partimiz tarihinin en ağır sınavını veriyor. İçten kuşatma,sabotaj ve darbe sürecini yaşıyor.Bir çok küçük ayrılık yaşamamıza karşın, dönüp baktığımızda tümünün üstesinden geldiğimizi ifade etmek mübalağa olmayacaktır.

"Seks İşçiliği" Hakkında Bildiğiniz Her Şey Yanlış- Rachel Moran

“15 yaşında iseniz, yoksulsanız, işsizlik yardımı alamayacak yaştaysanız, o vakit geriye satacak bir tek bedeniniz kalıyor.” Oldukça zor ve yaygın görülen bir gerçekle yüzleşmiş olan Rachel Moran İrlanda’da yedi yıl fahişelik yapmış, bu zor durumdan 22 yaşında iken kurtulabilmiş.

Sayfalar