Cuma Mart 24, 2017

TKP/ML - GYDK ;Anayasa değişikliği referandumuyla tasarlanan tam kapsamlı kuşatma ve ezme tuzağını "HAYIR"oyunla boz,faşist ablukayı dağıt!

Anayasa değişikliği referandumuyla tasarlanan tam kapsamlı kuşatma ve ezme tuzağını "HAYIR"oyunla boz,faşist ablukayı dağıt!

Önümüzdeki Nisan ayında anayasa değişikliği için referandum yapılacaktır. Toplumun tüm kesimleri anayasa referandumunda, pratik politikanın konusu olan bu sorunda tavırlarını ortaya koyacaklardır.

Bu bakımdan bu güncel ve son derece önemli olan sorunda ne düşündüğümüzü, biz de ana çizgileriyle ortaya koymak istiyoruz. Bilinir ki bu konuda birkaç seçenek var. Biri boykot, diğeri hayır ve üçüncüsü ise evettir.

Referanduma dair güncel politika ve taktiğimizin özgül çizgisi ne olmalıdır? Bu sorun hem ülkemizin sosyo-ekonomik yapısının kendine özgü özgüllüklerinin tutarlı bir değerlendirmesinden hem MLM'nin bu sorunda bilinen tezlerinin, formüllerinin ve geleneklerinin bütününden ve hem de tarihin akışının yarattığı yeni dönemin, verili mecranın kendine özgü özelliklerinin, özgünlüklerinin ve koşullarının toplamı içinden çıkartılabilir.

Önce şu: Bizler yarı-sömürge, yarı-feodal ekonomik-toplumsal statüdeki bir ülkede, yani ülkemizde, “sol” radikalizmin bakış açısında durmuyorsak eğer, seçimler ve parlamentoya katılımı ilke olarak reddetmeksizin bu katılımın ülkemiz gibi koşullardaki ülkelerde son derece dar ve sınırlı değeri olduğunu bilerek hareket ediyoruz. Seçilmiş milletvekillerin apar-topar gece yarıları evlerinden alınarak önce gözaltına alınması ve sonra on yıllarca ve hatta birkaç elli yıllık hapis cezası istemi ile tutsak edilmelerinin, buna en ikna edici güncel bir kanıt olduğunu söylemek bile gereksiz.

Süreğen bir faşizmin, dolayısıyla yerleşik demokratik alışkanlık ve geleneklerden yoksunluğun, sınırlı siyasal özgürlüklerdeki güvencesizliğin sistemin tipik bir özelliği halini aldığı, ulusal sorunun çözümsüzlüğünün ezen-ezilen ulus çelişmesinde yarattığı son derece derin kutuplaşmanın ülkeyi patlayıcılar yığını haline getirdiği bir tabloda, bırakalım demokratik, devrimci kurum ve kuruluşları, egemen sınıfların rakip kurum ve kuruluşları bile güvenceli olmaktan uzaktır. Devrimci ve komünistlerin kendi siyasal faaliyetlerini olağan araçlar, mücadele ve örgüt biçimleriyle yerine getirebilme olanağı ya yoktur ya da yok denecek kadar azdır.

Bütün bu elverişsiz ve uygun olmayan etmenlere ve koşullara karşın, gene de böylesi bir alanı, sıradan emekçi kitleler için politik ömrünü hala doldurmamış böylesi bir alanı, “anayasal hayallere” kapılmadan, ona karşı mücadeleyi biran olsun elden bırakmadan, milyonlarca emekçi kitleyi parlamenter budalalıkla alıklaştırmadan sınıf mücadelesinin bir alanı olarak görmemek, akıllı olmayan devrimcilere özgü anarşistçe bir davranış biçimidir. Ama bundan boykot vb. mücadele aracının gelecekte de hiçbir rol oynamayacağı ve öneminin olmadığı anlamına gelmez, tam aksine ülkemiz, bu aracın gündeme gelmesini sağlayan güçlü potansiyel etmenler deposu.

Ne demişti Lenin; boykottan tüm zamanlar için vazgeçemeyiz, bu şiarı uygun anda ileri sürmeye hazır olmalıyız… Ve de eklemişti; boykot şiarı özel tarihsel bir dönemden doğmuştur. Kaldı ki ülkemiz bunu doğuran koşullar için, “bu özel tarihsel dönem”ler için son derece uygun toprağa sahip. Demokratik-devrimci mücadele araçlarının ve örgütlenmelerin resmi devlet terörünün kahredici kuşatması altında olabildiğince işlevsiz hale getirildiği koşulların devrimci bir yükselişle birleştiği durumlarda bu çok daha büyük bir ehemmiyete sahip olur.

Bu demektir ki, ülkemizin kendine özgü koşulları, süreğen faşizm hali daha başından bize bu ve benzeri mücadele aracını, yani seçimler, parlamento vb. katılımı daraltan bir ortam sunuyor ama gene de bu elverişli ve uygun olmayan koşullara karşın, bu mücadele arenasını ilke olarak yadsımıyor ve bu kürsüye devrim ve sosyalizm mücadelesini geliştirmenin bir aracı olarak bakıyoruz. Ve bu kurumdan devrimci amaçlarla yararlanmayı önemsiyoruz, fazla vekil çıkarma ve orada çoğunluğu sağlayarak sistemi bu çoğunluk üzerinden alt etme alıklığıyla, burjuva bakış açısında durarak değil.

Bu demektir ki, parlamentoyu ortadan kaldıracak denli güçlü olmadığımız sürece onun içine girip o “ahırı” bir kürsü olarak, bir mücadele arenası olarak devrimci amaçlarla kullanmaktır aslolan. Burjuvazinin kullandığı bu alanı bizler neden kullanmayalım ki? Aradaki fark, bizim bu kürsüyü devrimci amaçlarla kullanmamızdır. “Parlamento içinde de parlamentoyu yıkmak için mücadele etmek zorundayız” derken Lenin taşı gediğine koymamış mıydı yıllar önce.

Sonra şu: Devrimci ve komünist hareketin geçmiş deneyimlerini, geleneklerini ve bunlardan uç verip yetkinleşen teorik tezlerini ve formüllerini de yaslanacağımız mirasımız ve bir emsal olarak görüyoruz. Bu şu demektir ki, gerek Rus devrim deneyimi, gerek Çin ve diğer ülke devrim deneyimleri, on milyonların pratiğinden süzülüp gelen bu deneyimler, bizim için “deniz feneri”dir. Çin’i bir yana koyarsak, çünkü orada, parlamento ve seçimlere katılım daha başından kesilmişti, Stalin’in sözleriyle devrim karşı-devrimle savaş halindeydi ve parlamento yararlanılması gereken bir mücadele aracı olmaktan daha başında çıkmıştı, “yararlanabileceğimiz bir parlamentomuz yoktur” diyordu Mao, bu ve daha başka nedenlerden toplamından ötürü.

Özellikle bu konuda zengin bir deneyimi arkasında bırakan Ekim Devrimi pratiği fevkalade önemdedir. Gerek 1905’teki Buligin ve 1906’daki Vitte Duma’sı ve gerekse üçüncü devlet Duma’sı, yani Stolipin Duma’sı ve dördüncü Duma’ya ve sonraki seçimlere Bolşeviklerin tavrı son derece büyük öneme sahiptir.

Bolşevikler, devrimci yükseliş ve alçalışa uygun olarak bu Duma’lar konusunda özgül taktik çizgilerini belirlemişlerdir. Örneğin Lenin, Buligin Duma’sının boykot edildiği süreci şöyle açıklayacaktı, çünkü diyordu Lenin, “boykot kesin olarak öne çıkmış bir yükselişe uygun bir şiardı”. Halk yığınlarının dosdoğruca başkaldırısı için koşullar demindeydi. Ocak 1906 yılında Lenin, Devlet Duma’sını Boykot Etmeli mi? Başlıklı makalesinde, Duma’yı otokrasinin kurduğu bir tuzak olarak görür ve der bizler, seçimlere katılmayı reddederek bu tuzağı bozmak zorundayız. Ve politika ve taktiğin bu özgül çizgisi seçimlere katılmaktan çok daha amaca uygun düşüyordu. 1907’deki üçüncü ve dördüncü Duma ise boykot edilmedi; birçok Bolşevik’in yığınların dolaysız bir ayaklanmasına yol açan koşulların varlığından hareketle birinci ve ikinci Duma geleneklerini, yani boykotu yinelemeyi istemelerine karşın. Bilinir ki, 1907 yılındaki III. Duma seçimlerinde Bolşevikler Sosyal-Devrimcilerle “kısa süreli resmi bir siyasal blok kurmuşlardı.” Sonraki dönemde de Bolşevikler, parlamentoyu, seçimleri vb. sınıf mücadelesinin bir alanı olarak gördüler. Lenin’in Otzovistler ve Ültimatistler üzerine bakış açısını söylemeye bile gerek yok; onların nasıl partiden kovulduğunuda Ve Lenin özellikle “Sol” Komünizm kitabında Bolşevik geleneklerin açık ve anlaşılır bir tahliliyle bu sorunda Batı Avrupa’daki çocukluklara Rus deneyimi üzerinden mükemmel öğütler verdi. Evet, Bolşevikler üçüncü ve dördüncü Duma’ya katılmakla devrimci taleplerinde geçici olarak vazgeçmişlerdi ama bu koşulların zorlayıcı baskısından dolayıydı. Çünkü diyordu Lenin, güç dengesi, belli bir süre bizim için devrimci kitle mücadelesini imkânsız kılmıştı ve savaşın uzun süreli hazırlığı için, böyle bir “domuz ahırı” içinde çalışmayı da bilmek gerekiyordu. Ve ekleyecekti: Tarih Bolşeviklerin bu düşüncesinin tamamen doğru olduğunu göstermiştir. Lenin sözünü ettiğimiz kitabında Rus deneyiminden hareketle, “Rus deneyimi der bize, Bolşevikler tarafından boykotun bir kez (1905) başarılı ve doğru, bir başka kez de (1906) yanlış uygulanışını verdi.” Boykot başarılı ve doğruydu, çünkü özgün tarihsel mecranın özgül koşullarından çıkıp gelmişti. Yani parlamento dışı devrimci eylemlerin, yığınların alttan gelen girişkenliğinin son hızla büyüdüğü, alttakilerin üsttekilerin iktidarını ve politikasını desteklemediği ve dahası sınıfın ve köylülüğün grev ve “tarım hareketiyle” geniş halk yığınları üzerinde etki sağladığı bir durumdan çıkmıştı. Oysa 1907’deki üçüncü Duma’da durum farklıydı. Yükseliş yerini alçalışa bırakmış ve 1905’in parlamento-dışı devrimci eylemi ve halk yığınlarının yükselişe olan inancı tavsamıştı. Yani kitlelerdeki devrimci ruh halinin tavsaması. Dolayısıyla anın özgül politik çizgisi de buna denk gelmeliydi. Sonraki yıllarda Kurucu Meclisin 1918 başında dağıtılmasına kadar gerek Ekim’den önce ve sonra Bolşevikler Kurucu Meclis seçimlerini boykot etmediler ve tutarlı bir politika izlediler.

Dolayısıyla Rus örneği, seçimler, parlamento vb.ni proletarya ve kitleleri aydınlatma, bilgilendirme ve eğitme aracı olarak, devrim ve sosyalizm yolunda siyasal bir savaşım araçlarından biri olarak ele almıştır. Rus devrimcileri, parlamento-içi mücadeleyi sınıf mücadelesinin bir biçimi olarak ele almışlardır.

Buradan hareketle diyebiliriz ki, bu mücadele aracı, belli özgül koşullarda başvurulması gereken bir araçtır. Fakat diyor Lenin: “sınıf mücadelesini parlamento-içi mücadeleyle sınırlamak ya da böyle bir mücadeleyi en yüksek, tayin edici, tüm diğer biçimleri kendisine tabi kılan bir mücadele olarak görmek, gerçekten de burjuvazinin safına, proletaryaya karşı savaşa geçmek demektir.”

Geriye şu soru kalıyor: Parlamento ömrünü doldurmamış mıdır? Önce şu: Emperyalizm ve proleter devrimleri çağından sonra, yani proletarya diktatörlüğü çağından sonra parlamentonun “tarihsel” olarak ömrünü doldurduğu doğrudur. Ama onun “politik” olarak ömrünü doldurduğu söylenemez.

Lenin, “radikal”” komünistlere verdiği yanıtta bu sorunu etraflıca işler ve der ki, evet, burjuva parlamentosu tarihsel olarak ömrünü doldurmuştur ne ki bu yalnızca propaganda anlamında doğrudur; fakat pratikte parlamentarizm alt edilmiş olmaktan uzaktır. Öte yandan dünya tarihi anlamında tarihsel olarak ömrünü doldurmuştur, yani burjuva parlamentarizmi çağı son bulmuş, yeniçağ proletarya diktatörlüğü çağı başlamıştır. Fakat tarihsel olarak ömrünü dolduran parlamentarizm, pratik politikanın bu sorununda dünya tarihi ölçeğine dayanmak en büyük teorik yanlış olur der Lenin. Çünkü dünya tarihi açısından ölçek birkaç on yıllar olamaz ve bunun bir önemi de olmaz diyor. Güncel pratik bir siyasal sorununda dünya ölçeğine dayamak yanlışta direnmek demek olur. Peki, politik olarak ömrünü doldurmuş mudur?

Burada soru şudur: Komünistler ve devrimciler için ömrünü dolduran parlamentarizm, sıradan işçi için, tarla yaşamının yalnızlığına gömülü köylü için, emeğin köleleştirilmesine dayalı sistem tarafından sapıtılmış, şaşırtılmış ve aptallaştırılmış sıradan emekçi için, yani sınıf ve geniş emekçi yığınlar için parlamento ömrünü doldurmuş mudur?

Bizim için ömrünü dolduran parlamento diyor Lenin, kitleler için de ömrünü doldurmuş mudur? Tek kelimeyle hayır. Bunun tersini kanıtlamaya kalkmak bile düşüncesizliğin en uç noktası olur. Bu demektir ki, bizler, pratik politikanın bu sorununu tarihin terzisinde ölçmekle yükümlüyüz. Bu ölçek bize şunu emrediyor: “Burjuva parlamentosunu ve tüm diğer gerici kurumları dağıtacak güçte olmadığınız sürece, bu kurumlar içinde çalışmakla yükümlüsünüz, çünkü tam da buralarda hala, papazlar tarafından ve kırın yalıtılmışlığı nedeniyle aptallaştırılan işçiler bulunmaktadır.” Eğer bu pasajı ülkemiz açısından güncelleştirirsek; dini gericilik ve Türk milliyetçiliği ile gözlerine tül perdesi çekilerek burjuva-feodal sistemin bakış açısında duran milyonlarca işçi ve emekçi için

parlamento hala ömrünü doldurmamıştır. Kürt ulusal sorununda egemen Türk burjuvazisinin bakış açıyla ağulanan olabildiğince geniş işçi ve emekçi kitleler için parlamento hala ömrünü doldurmamıştır.

Tersini düşünmek “devrimci hamlık” olur! Lenin özellikle vurgulamıştır ki, illegal mücadele yöntemlerini kullanmayı beceremeyen ya da kullanmak istemeyen parti ve liderler oportünisttir ve sınıfına ihanet ediyorlar ama öte yandan “illegal mücadele yöntemlerini bütün legal yöntemlerle birleştirmeyi bilmeyen devrimciler çok kötü devrimcilerdir.” Ne ki burada son derece önemli olan bir nokta kalıyor geriye. O da şudur ki, “halkın kazanılmasını sadece burjuvazinin egemenliği altında yapılan seçimlerde oy çoğunluğuyla sınırlamak ya da bununla koşullandırmak, iflah olmaz bir akıl kıtlığına delalet eder ya da işçilere düpedüz ihanete çıkar.”

Şunu biliyoruz ki, ”son tahlilde toplumsal yaşamın sorunları, sınıf mücadelesinin en şiddetli, en keskin biçimiyle, yani iç savaşla karara bağlanır.” Bu demektir ki, parlamento-içi mücadele biçimi mutlak biçimde “yeraltının ruhuna”, devrim ruhuna uygun olarak yapılmalı, her daim devrimle ilişkilendirilmelidir. Bununla ilişkilendirilmeyen her demokratik mücadele, reformist niteliğe bürünür.

Şimdi artık tarihin bizi soktuğu bu yeni dönemeci, yukarıda genel çerçevesini çizdiğimiz tablo içine kendine özgü özellikleri ve özgünlükleriyle oturtabiliriz. Bu bir yanıyla ülkemizin ekonomik-toplumsal genel yapısı, diğer yanıyla da devrimci Marksizm’in genel ve temel tezleriyle çizilmiş bir genel çerçeveydi.

Her şeyden önce güncel olan şey, anayasa değişikliği için yapılacak olan referandumdur. Bu bir parlamento seçimi değildir. Dolayısıyla, bu sorundaki tutumumuz parlamento seçimlerindeki tutumumuzla bütünüyle aynı sayılmaz ama özde ayrı da sayılmaz. Yani sınırlılıklarımız parlamento seçimleri kadar çok değil, özgürlük alanımız daha geniş bu güncel değerlendirme için. Ne ki yukarıdaki açıklamalarımız, yani parlamento, seçimler vb. hakkında açıkladığımız tezler ve ülkemizin ekonomik ve toplumsal yapısı hakkındaki tespitlerimiz üzerinden, bu genel tablo üzerinden sorunu ele alacağımız da açıktır, çünkü işin iliği ve özüdür bu. Ülkemizin içine sürüklendiği dönemeç, içinde tepe noktasına varan çelişme, uzlaşmazlık ve çatışmaları barındıran bir mecradır. Bu dönemeci karakterize eden şey de burjuva-feodal faşist devletin tam kapsamlı vahşi bir savaş ve saldırı planı ile başta Kürtler olmak üzere tüm emekçi ve işçileri dize getirme, teslim alma ve sindirme konseptidir. Çelişme ve çatışmaların özgül ağırlığının geçen her gün arttığı bir Türkiye, Kürt coğrafyası ve Ortadoğu gerçeğiyle karşı karşıyayız. Türkiye’nin içine sürüklendiği ya da daha doğru bir tanımla kendisini içine sürüklediği bu alanın patlayıcılar yığını haline geldiğini ve bunun da toplumsal ve ulusal bir yangına, milliyetçi, dinci, mezhepçi boğazlaşmalara yol açan bir rotada yol aldığı apaçıktır.

Burjuva-feodal faşist devlet ve onun dümenindeki Tayyip önderliğindeki AKP hükümeti vahşi bir devlet terörü ile başta Kürt halkı olmak üzere işçiyi ve emekçiyi, aydını, gazeteciyi, halkoyuyla seçilmiş milletvekilleri, kadını, genci, LGBTİ’liyi ve diğerlerini tam kapsamlı bir saldırı ile teslim alma sürecini çoktandır başlatmış bulunuyor. Kürtler imha ve inkârla kendi yerlerinden yurtlarından sürüldü ya da Cizre, Sur vb. örneklerde olduğu gibi anavatanları yaşanmaz hale getirildi. Başta Kürt gazeteci, yazar, televizyon kanalı, milletvekili, eş başkanlar, il ve ilçe eş başkanları olmak üzere, onlarca demokrat-devrimci-komünist, gerilla ya apaçık biçimde ya infaz edildi ya da gece yarıları evlerinden alınarak tutuklanmış durumdalar. Millet, devlet, bayrak vb. üzerinden yürüyen “tekçi” politika yaşamın her alanında, kültür, sanat, mezhep, cinsiyet, etnik vb. alanları da manyetik alanına çekerek derinlik ve genişlik kazanıyor. Öyle ki, farklı diller, kültürler, inançlar, uluslar,ulusal azınlıklar ötekileştirilerek Türk kimliği içinde bu “tekçi” kimlik içinde eritilmeye ve yok sayılmaya devam ediliyor. Ülke içinde koyu bir faşizm toplumun üzerine bir karasaban gibi çökmüş durumda.

Milliyetçi ve dincilikle harmanlanmış politik çizgi, en başta Kürt ulusal güçlerine dünyayı dar edip onlara mecliste bile çalışma ortamını sınırlayıp eş başkanları dahil onun üzerinde milletvekili örneğinde olduğu gibi yok ederken, belediyelere atanan kayyımlarla, demokratik kurum ve kuruluşlarını kuşatarak ve yasaklayarak azgın bir Kürt düşmanlığı politikasını başta Rojava olmak üzere tüm Kürt coğrafyasına yaymış bulunuyor. Bu bakımdan artık birbirlerinin cephe gerisi halini almış olan Kürdistan’ın farklı parçaları, özellikle Suriye-Kürdistanı ve Irak-Kürdistanı üzerinden faşist Türk güçleri tarafından kuşatma çemberi altında alınmak ve böylece de Kobani ile Afrin, Türkiye-Kürdistanı ile Suriye Kürdistanı arasındaki doğal toprak birliği engellenmek ve böylece de “Birleşik Kürdistan”a açılan kapılar ve koridor kesilmek istenmektedir.

Bu bakımdan Türkiye’nin geleceği milliyetçi histerilerle Türkiye’nin ötesine taşırılarak sistem kendisini bölgesel sorunun bir parçası haline getirmiş bulunuyor. Ne Türkiye eski Türkiye’dir ve ne de Suriye ve Irak Kürdistanı eski Kürdistan’dır. Ne ki AKP yanına milliyetçilikte yarıştığı MHP’yi de alarak “tekçi” politikaları üzerinden Kürt düşmanlığını yalnızca içte değil, dışarıya, tüm Kürt coğrafyasına taşırarak altından kalkamayacağı denli batağa sürüklenmiş bulunuyor. Bunun için de fermanın padişahta olduğu, gücün aşırı merkezileştirildiği bir düzeni, bir padişahlık düzenini, her şeye tek kişinin karar verdiği bir yönetim biçimini anayasa değişikliği temelinde halka dayatmış bulunuyor. İçte ve dışta savaş histerisine kapılan faşist diktatörlük ve onun komutasındaki Tayyip önderliği safları, devletin kurum ve kuruluşlarını yeni bir mücadele/savaş düzenine göre yeniden kalıba döken konsepti tam bir askeri disiplin, gücün demirden bir disiplin üzerinden merkezileştirildiği bir düzenlemeyi anayasa değişikliğinin temeli haline getirmiş bulunuyor. Türkiye’nin sürüklendiği politik duruş, salt Tayyip’in “ihtirasları” ile açıklanmayacak denli büyük, derin ve faşizmin güncel bir ihtiyacıdır ve bu bir yanıyla da elbette ki, tek merkezde toplanan yetkiler üzerinden ülkenin İslami bir renge büründürülmesine sağlayacağı gelişme olanağı dolayısıyladır.

Elbette ki bu düzenleme, faşist Türk devletinin hem ekonomik ve hem de ulusal ve toplumsal krizi alt etme mücadelesinin tek elden ve en seri şekilde karar almasına ve böylece hiçbir ara engele takılmadan hızlı ve seri kararları anında hayata geçirmeye büyük olanak sağlıyor. Bu bakımdan sorunun temelinde çok daha derin nedenlerin, Kürt sorunu, kriz sorunu, ülke içinde gelişecek devrimci ve demokratik muhalefeti sindirme ve diz çöktürmeyle dolaysızca ilişkilidir. Bu yeni anayasa konsepti sermayenin emeğe tam kapsamlı saldırısıdır; bu yeni konsept, egemen kattakilerin Kürt ulusal güçlerine her alanda tam kapsamlı saldırı, imha ve yok etme kudurganlığıdır. Bu yeni konsept, çözüm reçetelerini tüketen faşizmin son nefes borusudur.

Siyasal, ekonomik, mali, kültürel, askeri tüm alanlarda maddi, düşünsel ve ruhsal dünyanın hemen hemen tüm sorunlarında tek karar verici bir başkan, fermanı verecek bir sultan diktasıdır anayasa referandumuyla halka kurulan tuzak. Rojava devriminin de son derece elverişli koşullar sağladığı Kürt ulusal güçlerinin mücadelenin hem silahlı ve hem de legal alanda kazandığı parlak zaferler, mevziler ve güçlerini yeni ve taze güçlerle büyütme ve Türkiye devrimci hareketiyle kurduğu ittifakın yarattığı dinamizme karşı en sert, en acımasız ve etkili yollar ve araçlarla, dolaylı mekanizmalara, formalitelere ihtiyaç duymadan ezme ve yok etme planıdır kurulan tuzak.

Eskinin parlamentarizme dayalı, çoğulcu, az-çok, kırıntı halinde de olsa, sallantılı ve güvenilmez de olsa, her an karşıtına dönüşme hali de taşısa burjuva demokratik alışkanlık ve geleneklerden beslenen, muhalefeti dikkate alan, onun öneri ve eleştirilerine açık ve onunla ortak paydada hazırlanmış Rousseau’nun “Toplum Sözleşmesi” diye adlandırdığı bizde de onun “güçten düşmüş bir biçimini” ya da daha tam ifadeyle onun bir “karikatürünü” teşkil eden “sözleşmenin” temel kolonları yok edilerek, yerine, ABD başkanında bile olmayan yetkilerle donatılan bir süper başkanlık için, herkes adına karar alan, herkes için düşünen, herkes için konuşan, herkes ve ülke için yasamayı da yürütmeyi de fiilen üstlenmiş olan yargıyı da dolaysızca denetimi altına alan bir Sultan için nisan ayında sandık başına gidecek herkes. Bu yeni düzenlemede yasama-yürütme-yargı tümüyle başkana bağlı ve dolayısıyla kuvvetler ayrılığı denen şey pratikte bütünüyle işlevsiz. Yeni seçilen başkan halkın oylarıyla seçilmiş meclisi feshedebiliyor vb. vb. Ama yeni anayasa değişikliğinde kendisini öylesine koruma zırhına büründürmüş ki, onu yargılamak yaptıklarının hesabını sormak adeta imkânsız hale getirilmiş durumda.

Çok daha önemlisi, bu anayasa değişikliğinde demokratik hak ve özgürlüklerin kırıntıları bile yok. Kürt halkının özgürleşmesine dair, onun kendi yazgısını özgürce belirmesine yönelik ve hatta onun daha geri biçimleri olan özerklik vb. dahil hiçbir madde içermeyen, demokratik hak ve özgürlükleri hiçe sayan, halkıyla, Kürt’le, emekçi ve işçiyle savaşma menzilene oturmuş bir anayasa, tekçi, sıkı bir merkeziyetçi, hesap vermeyen, hesap soran bir başkanlık teziyle bezenmiş bir anayasa, halka ve onun demokratik taleplerine kendisini kapatmış bir anayasa, işçinin ve emekçinin anayasası olamaz.

Kürdün özgürleşmesini hesaba katmayan, onun dil, kültür ve millet olarak eşitlik haklarını hesaba katmayan, geniş emekçi yığınların hak ve özgürlüklerini, kadının, işçinin emekçinin, LGBTİ’lerin, farklı inanç gruplarının, muhalif kesimlerin ötekileştirilenlerin çıkarlarını gözetmeyen, tam aksine AKP-MHP ortaklığında Türk milliyetçiliği üzerinden hazırlanan bu “tekçi”, aşırı merkeziyetçi, farklı kimlikleri hesaba katmayan bu anayasaya tavrımız “hayır” olmalıdır. Onlar içte ve dışta içine girdikleri açmazı ve süreğen krizini aşmak ve yönetmek için, kurdukları faşist ablukayı daha da daraltmak, daha fazla imha ve inkârı, daha fazla topyekûn saldırı ve devlet terörüne daha fazla derinlik ve genişlik kazandırarak soluklanmak ve ayakta kalmak istiyorlar.

Ama nafile! Bunu anayasaya hayır demekle bir tuzağı açığa çıkarıyor ve aydınlık geleceğe dair olan halkın umudu ve beklentilerine gelişme olanağı sağlamış olacağız ve bu aynı zamanda sistemi krizin girdabına daha çok çekerek onu çözümsüzlük reçeteleriyle baş başa bırakarak güçten düşürecektir de.Peki, bundan bizim eski anayasayı olumladığımız sonucuna varılabilir mi?

Elbette ki hayır!1982 anayasası (ve diğerleri) ne kadar faşist nitelikliyse bu da o denli faşist niteliklidir. Tek fark birinin parlamentoya dayanan onu yasama organı olarak en üst irade gören anlayış çizgisindeki parlamenter maskeli süreğen bir faşizmin aracı olması, diğerinin ise tek kişinin yönetimine, onun otoritesine dayalı burjuva-feodal faşist karakterde olmasıdır. İlkinde var olan bozulmuş, daraltılmış ve eksiltilmiş bir biçimde de olsa burjuva demokratik hak ve özgürlüklerin bu yeni anayasada tümüyle rafa kaldırılması ve ülkenin Ortadoğu denkleminde savaşa sürüklenmesine, ülke içinde ise milyonlarca geniş emekçi kitlesine dünyayı dar etmesine büyük fırsatlar sağlamasıdır. Eğer çeşitli sınıfların mücadele alanıysa parlamento ve bu güçlerin çıkarları ve mücadeleleri parlamentoya yansımasının yolu üzerine frenleyici engeller konuyorsa bu yeni sistemde, bu demektir ki, bu yeni düzenleme eski faşist anayasaya göre daha geri bir biçimdir; kötünün de kötüsü diyebileceğimiz bir durumdur karşı karşıya kaldığımız. Referandumda hayır oyuyla eskiyi benimsemiyoruz, tam aksine yeniye karşı yaptığımız ajitasyonumuzu her adımda eskiye karşı ajitasyonumuzla birleştiriyoruz. Birini her adımda diğeri izleyecektir.

Anlaşılır ki, anayasa değişikliği referandumundaki “hayır” oyumuz, ve ona rengini veren özgül politik çizgimiz, genel tablo içine oturttuğumuz güncel verili durumdan çıkıyor. Ve hayır oyumuz için yapacağımız kitlesel çalışma, bizi yeni kitlelerle buluşturmada, bize yeni kanallar açmada, toplumun en yalıtılmış kesimiyle ilişkilenmemizde gerçek fırsat ve fevkalade olanakların da kapısını aralayacaktır. Evet, aktif bir hayır oyu kampanyası örgütlerken, aynı zamanda geniş yığınlara kendi politik duruşumuzu da anlatmada yeterince ajitasyon serbestisine sahip olacağız. Bu da az bir şey olmasa gerektir.

Bu verili tablo bize şunu dayatıyor: Tam kapsamlı faşist saldırı ve ablukayı, imha, inkâr ve yok etmeyi Türkiye ve Türkiye-Kürdistanı’nın (ve hatta Suriye-Kürdistanı da ihtimal dahilinde) her santimetre karesine yayarak derinleştirmek isteyen ve bunun için temel kurumlarını yeni mücadele düzenine, savaş düzenine, soykırım ve yok etme düzenine sokan bu yeni düzenlenmeye, anayasa değişikliğine “hayır” oyunuzla dur diyerek kurulan tuzağı bozmak boynumuzun borcudur.

Şubat 2017  TKP/ML - GYDK

3380

Proleterya Partisi

 Proleterya Partisi'nden gundeme iliskin yazilar

Son Haberler

Proleterya Partisi

Amed Zindanı eski tutsaklarından M. USTA: “Esas olarak sorunu yaratanlar derinleştirmeye devam ediyorlar!”

Amed 5 Nolu Zindanı’nda insanlık dışı işkencelere maruz kalan ama buna karşın devrimci direnişinden ve daha sonra da komünist hareket içerisinde örgütlü mücadelesinden taviz vermeyen M. USTA, Özgür Gelecek bürolarının gasp ve çalışanlarının darp edilmesine karşı yazdı: Bu yıkıcı pratiklerin hiçbir haklı gerekçesi olamaz. (...) Bu pratiğin kendisi, değerleri kirletmenin ta kendisi. (...) Sizin baskın düzenlediğiniz ve tartaklayarak dışarı attığınız devrimci basın çalışanları bu mücadelenin o alandaki ana değerleridir.”

 

Şengal'de Hamo Şerro'nun direniş ruhu yaşıyor, bir de Kürt sorunu hala Kaypakkaya geleneğinin kırmızı çizgisidir!

3 Ağustos 2014, Ezidi halkının tarihinde kara bir gün olarak anılıyor. Bugüne kadar 73 kez zalimlerin fermanı ile karşı karşıya kalan halk en son Şengal'de IŞİD çeteleri tarafından katliamlara maruz kaldı. Üstelik ''uygar'' dünyanın gözleri önünde, haberleşmenin, teknolojinin en yüksek aşamasında, engellenemeyen soykırım insanlığın yeni utanç sayfalarından biri olarak tarihe geçti.

Ayrılık Teorik Değil

Acemiler Abisi Acemiler.

Sendikalarda ....

Örgütleyenin proletarya köylü, örgütleneninde halk olmasını beklerken ...

Neye niyet neye kısmet.

Ayrılın şöyle bir bakalım, ayrılın.

Ayıp değil mi ? Neden bu şekilde davranıyorsunuz ? Yakıştıramadım sizlere.. Şöyle bir ayrılın bakayım. Sen şu taşı eline al bakayım. Sende şu değneği.  Ha ... şöyle. Şimdi başlayın.

Acemiler abisi acemiler.

Göreceksiniz abileri ayrılıkları konusunda ileride öyle teorik açıklamalarda bulunacaklarki hepimizin dudağı uçuklayacak.

TKP/ML TİKKO Rojava Komutanlığı

TKP/ML TİKKO Rojava Komutanlığı Ortadoğu halklarının Newroz’unu selamladı. Rojava Komutanlığı “İçinde bulunduğumuz tarihsel süreç bizden büyük sorumluluklar beklemektedir. Bu anlamda Kawa’nın Ortadoğu’ya yaydığı özgürlük ateşini harlandırmak en temel görevimiz olmalıdır” dedi.

“Kawa’nın tutuşturduğu özgürlük ateşini direnişle harlayalım!”

Hizip safsatası ile üzeri örtülen gerçekler

Kolektifimizin uzun bir süredir gündeminde olan bir dizi tartışma kamuoyuna yansımıştır. Bu tartışmaların taraftar ve kamuoyuna sızdırılmasına başından beri karşı çıktık. Tartışmaların zamanında ve yerinde yürütülmesini esas aldık. Elbette burada temel kaygımız kolektifimiz içinde ortaya çıkan ideolojik-politik-örgütsel tartışmaların bizi güçlendirecek bir içerik ve misyonla ele alınmasıdır. Kolektifimiz içinde ideolojik mücadelenin sağlıklı bir biçimde yürütülmesinin koşullarını yaratmaya çalıştık.

Hollanda ve Türkiye arasında yaşanan “krizi” nasıl okumalıyız?! H.Gürer

AKP’nin siyaset yapma Algoritması!

TKP/ML-GYDK;NEWROZ ATEŞİNİ SANDIKLARA TAŞIYARAK AKP'Yİ HAYIR OYLARIMIZLA YAKALIM!

NEWROZ PİROZ BE

Newroz başkaldırı ve özgürlük bayramıdır. Demirci Kawa'nın Asur Hükümdarı zalim Dehag'a karşı başlattığı isyan 2600 yıldır ezilen mazlum halklara yol göstermeye devam ediyor. Bir Kürt olan Demirci Kawa'nın 21 Mart günü tüm insanlığa armağan ettiği bu direniş geleneği, tarihin serüveni içinde sadece Kürtlerin sahiplendiği bir direniş olmaktan çıkarak, tüm Ortadoğu halklarının sahiplendiği bir güne dönüşmüştür.

“Kaypakkaya’yı pratiğiyle çizilmiş yolu izleyerek sarsılmaz bir kararlılıkla anıyoruz”

Katledilişinin 44. yıldönümünde, önder yoldaş İbrahim Kaypakkaya’yı onun teorisinin bakış açısında durarak ve pratiğiyle çizilmiş yolu izleyerek sarsılmaz bir kararlılıkla anıyoruz!

18 Mayıs 1973!

BOYKOT tavrı üzerine: Taktik hata, stratejik körlük!

15 yıllık iktidarı ile ülkemizdeki faşizmin özgün bir vearsiyonunun temsiliyetine erişen AKP tarihinin en kaotik seçimlerinden birisine hazırlanıyor. Yaklaşan referandum, AKP’nin son yıllarda aldığı darbeler ile açığa çıkan krizinin giderilmesi ya da kalıcılaşması açısından ciddi bir dönemeç anlamına gelmektedir.

Demirdağ’dan öğrenelim: Savaşı savaşarak öğren, öğret, geliştir!

Hem ülkemiz devrimci hareketinin tarihi hem de uluslararası deneyimler halk gençliğinin devrimin motor gücü olduğu gerçeğini birçok kez göstermiştir. Ülkemizde de sınıf mücadelesinin tarihi dönemeçlerine kısa bir bakış, gençliğin üstlendiği rolün tayin edici olduğunun görülmesine yetecektir. Öyle sanıyoruz ki, 68 gençlik hareketinin çıkışına kadar gitmeye gerek yok bu gerçeği görmek için. Kobanê’yi zafere taşıyan direnişin öncülerine bakmak yeterli olacaktır. Coğrafyamızda halk gençliği, Kobanê’den yükselen isyan çığlığına akın akın sınırları aşarak yanıt olmuştur.

Ötekileştirilenlerin Rojavaya Gidenlerle Dedikodusu

"Bu demektir ki, köylünün ...... yok olmadığı ...... yerini tarım gündelikçilerine bırakmadığı yerlerde, şunlar olabilir: ...... Fransa'da olduğu gibi her işçi  /köylü/  devrimini engeller ve yıkar  ......  /proletarya/ onun  /köylünün/ durumunu doğrudan iyileştirecek ve bunun sonucunda, onu devrim saflarına kazanacak önlemler almalıdır."  Marks

De ... babo ... türkiye devrimci hareketi hiç bu kadar birbirine benzeşmemişti.

Sayfalar