“Mahşerin Atlısı” İşçi Sınıfı Gelecek

Türkiye’nin uluslararsı tekel sahipleri ve sözcüleri Erdoğan yönetimi altındaki gidişattan memnun olmadıklarını bir kaç defa tekrarlamışlardı. Bu kez, tavırlarını net olarak ortaya koydular. Erdoğan başkanlığındaki yönetimle devam edilmeyeceğini, ortaya koydukları programla netleştirdiler. Ve CHP, İyi Parti gibi muhalefet partilerinin oluşturduğu “Millet İttifak (Mİ)”ına “programınız budur!” dediler. Kendi programlarının adını da :” Yeni Bir Anlayışla Geleceği İnşa” koydular.
Anadolu Holding’in (Türk tekelleri içinde uluslararsı alanda en fazla yatırımı olanlardan biri) sahibi Özilhan, “mahşerin dört atlısı üzerimize geliyor” dedi. TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Kaslowski’de, “demokrasiden”, “hukukun üstünlüğü” vb. gibi bazı burjuva kavramlarını yeniden tekrarladı. Sıkça “hukukun üstünlüğü”nden dem vuran sermaye sözcüleri, (12 Temmuz 2017) “OHAL’le grevlere müsade etmiyoruz” diyen Erdoğan’ı “hukukun üstünlüğü” adına, yabancı sınıfdaşlarıyla birlikte büyük bir coşkuyla alkışlamışlardı. O zaman da “hukuk devleti”ydiler.
Uzun bir süredir memleketin içinde bulunduğu durum burjuvazi açısından da hiç iç açıcı değildi. Yüksek enflasyon trendinin aratarak devam etmesi, 10 milyon işsizlik içinde genç işsizliğin %25’leri aştığı, büyük bir yoksullaşma, demokratik hak ve özgürlüklerin bütünüyle budanması, gelir eşitsizliğinin yaygınlaşması ve derinleşmesi, yargı aygıtının en basit adli yargılamalarda bile güvenilmez hale gelmesi vb. gerçeklikler; kitlelerin önemli bir kesiminin develte olan güveninin sarsılması doğrudu. Bu olguların yanı sıra, devlet kurumların bütününün alabildiğine çürmüş olması, tekelci sermayeyi düşündürmeye başladı ve “atın değiştirilmesinin” zorunlu gördü.
Bütün bunlar, TL’nin değer kaybının devam etmesi, enflasyonist ve işsizliği artırıcı bir ekonomi politikası ile birleşince ortada bir “yönetememezlik” vardı.
“Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” diye getirdikleri biçimsel rejim değişimi, tekelci burjuvazinin dertlerine kısa vadeli çözüm gibi gözükmesine karşın, görüldü ki, çözümsüzlüğü daha da derinleştirdi. Çelişmeleri ve krizleri çoğaltı. Her şeyden önce de egemen sınıflar içi çelişme giderek arttı. Sömürüden daha fazla pay alma, devlet olanaklarından daha fazla yaralanma konusunda büyük bir anlaşmazlık çıktı. Tek adamlı yönetim, sermaye kesimin bir kanadını (MÜSİAD) daha fazla kollamaya başladı. Bu da Türkiye’nin en büyük tekellerinin toplandığı TÜSİAD birleşenlerinin önemli bir bölümünü rahatsız etti. Sermaye partilerinin “Cumhuriyet İttifakı (Cİ)” ve “Mİ” şeklinde kutuplaşmaları, tekelci sermaye grupları arasındaki çelişmenin sert bir şekilde siyasal alana yansıması olarak ortaya çıktı.
Uluslararası rezerv olarak geçerli paralar karşısında kur çıtasının TL aleyhine yükselmesi, TCMB’nın politik faizi devamlı düşürücü politikaları ve buna koşut olarak, uluslararsı sermeyenin giriş trendinin de gerilemesi, büyümek için dış sermaye gereksinimi olan uluslararsı tekel haline gelmiş Türk tekellerini “endişelendirdi”. Özellikle bu “endişe” korosuna, Erdoğan’ın en yakın destekcilerden biri olarak gösterilen TOBB Başkanı Hisarcıklıoğlu’nun da, katılarak “reel sektörümüz tedirgin” açıklaması, geniş bir sermaye kesiminin TÜSİAD’ın yanında olduğunu gösterir.
TÜSİAD yöneticilerin “gelir dağılımı eşitsizliğinden”, “kadın hakları” ve “İstanbul Sözleşmesi”nden, “sendikasızlaşma” gibi sorunların yanında bazı burjuva demokrasisi içindeki normlardan söz etmeleri ve emekçiler adına konuşma yapmaya çalışmaları, işçi ve emekçilerin haklarını “savunur” rolüne bürünmeleri, alttan alta birikerek taşmaya başlayan işçi sınıfı öfkesini yumuşatmak, işçiyi sömüren ve ezenlerle “birlikteyiz” algısını aldatıcı bir şekilde vurgulamaktan başka bir şey değildir.
Sistemin bu denli çürümesinden, işçilerin sendikasızlaşmasından, kitlelerin yoksullaşmasından birinci derecede sorumlu olanlar; sendikalaştı diye işçileri işten (başta, “mahşerin dörtlüsünden” söz eden Özilhan olmak üzere) atanlar, bugün karşımıza “işçi ve emekçi dostu” olarak çıkmaları, açık bir riyakarlıktır.
“Laiklik”ten söz etmeleri de açık bir riyakarlıktır. Türk burjuvazisi hiç bir zaman laik olmamıştır. Dini toplumun üzerinde bir baskı aracı olarak, sermaye birikimi için kullanmıştır. 12 Eylül 1980’den bu yana “toplumu daha fazla islamlaştırmayı” ve “ılımlı islam modeli”nin ortaya koyan yine bu sermayedir. Gördüler ki; “islamlaştırma”, tarikatları sermayeye ortak haline getirdiği gibi, toplumsal dokunun aşırı kutuplaşması ve parçalanma tehlikesi yaratacak düzeye gelmesi, gençlerin önemli bir kesiminin Türkiye’de yaşamak istememesi, küçümsenmeyecek bir beyin göçünü, sermayenin gelecek birikimi için engel gördüler. Bu nedenle de “laiklik” ve “hukukun üstünlüğü” vb. gibi kavramların vurgusunu öne çıkardılar.
Egemen sınıflar arasındaki çelişme iyice gün yüzüne çıktı. Erdoğan rejminin pekişmesinde, Erdoğan kadar sorumlu olan Kılıçdaroğlu’nun son aylarda “yiğitlenmesi”, TÜSİAD’çı sermaye kesminden aldığı destekten dolayıdır. Eğer hükümet olurlarsa, TÜSİAD’ın açıkladığı programı uygulayarak, işçi ve emekçiler için yaşam yine cehennemden farklı olmayacaktır. Belki “bir parmak bal” çalarak susturmayı deneycek, ancak, işçi sınıfının biriken sorunları, kaybettiklerini kazanma mücadelesi, “parmak bal” ile geriye itilebilecek gibi değildir. Sermaye devletinin de bu hakları verme gibi bir “lüksü” hiç bir zaman olmadı. Çünkü, burjuva demokrasisinin sınırları içinde olan burjuva demokratik haklar bile, ancak ve ancak işçi sınfının yoğun mücadelesiyle kazanılabilir.
Burjuvazi ve burjuvazinin siyasal temsilcileri olan partileri, ülkeye demokrasi getiremez. Bunu getirecek olan yine işçi sınıfının direngen sınıf mücadelesiyle olabilecektir.
Egemen sınıflar arası büyük bir dalaş çıkmayıp, seçim normal yapılır ve seçim sonuçlarına Erdoğan’ın arkasındaki sermaye güçleri razı olur ve “Mİ” de iktidara gelirse, Kürtler üzerindeki baskılar ortadan kalkmayacağı gibi, Türk devletinin saldırganlığı ve işgal girişimleri durmayacak, “en iyi Kürt ölü Kürttür” politikası devam ettirilecektir. Türk devletinin Kürtlerin en doğal ulusal demokratik haklarını yok sayma poltikasının devam etmesi, Türkiye ve Kuzey Kürdistan işçi sınıfı ve emekçilerinde demokratik hak ve özgürlüklerinin gasp edilmesi ve yok edilmesi politikası devam edecektir. “Mİ” bileşenlerin ile “Cİ” birleşenlerin Kürt ve emperyalist yayılmacı politikası aynıdır. Çünkü bu, bütün sermaye kesimlerin ortak politikasıdır. Türk tekelci devleti işgalci, yayılmacı emperyalist bir devlettir.
Burjuva karşı devrimci işçi düşmanı bu “ittifakların”, işçi sınıfına karşı izledikleri politika da öz olarak aynıdır. Görevleri tekelci sermayenin çıkarlarını korumak, onların istemleri doğrultusunda ülkeyi yönetmek ve yasalar çıkarmaktır.
Cİ’lerin iktidardan düşürülmesi, toplumda kısmen bir geveşeme yaratabilir. Ancak bu, işçi sınıfı, emekçiler, kadınlar ve gençlik için bir kurtuluş olması bir yana kısmi düzelmelerin ötesine geçmeyecektir. Ya da bir benzetme yaparsak, 2010 öncesi AKP iktidarı dönemi gibi olacaktır.
Sermayenin o zaman da yüzü gülüyordu. Ama, işçi sınıfı ve emekçilerin yüzü gülmüyordu. Bu nedenle, işçi sınıfı, “kırk katır mı, kırk satır mı” anlamına gelen “Ci” mi, “Mİ” mi ikilemini değil, bu burjuva sistemi ortadan kaldıracak programa geçmek zorundadır. Yani, iktidarda olana karşı “daha ehveni şer” diyerek Mİ’leri seçme, onların peşine takılma yerine, kendi bağımsız sınıf politikasını, yani sosyalizm programını ortaya koymalı ve onu gerçekleştirmenin örgütlü mücadelesini vermelidir.
“Mİ”ler geldiğinde “özgürlük gelecek” diye propaganda yapanlar tekelci burjuvazinin yalakacıları liberal burjuvalardır. İşçi sınıfı karşısında her zaman birbiriyle dost olan “Mi”ler ve “Cİ”ler, sermaye devletinin bekası için her zaman birlikte hareket ederler, ancak sermayenin bölüşümü konusunda zaman zaman biribiriyle çatışırlar. Bu bağlamda, “Mİ”lerin “güçlendirilmiş parlamenter” sistemi, bu ülke halkı çok yaşadı. Şu andaki “CB Hükümet Sistemi”nden özde bir farkı yoktur. İkisi de tekelci burjuvazinin çıkarlarına hizmet etmektedir.
İşçi sınıfının mücadelesi olmadan ne faşizm ortadan kalkar, ne burjuva demokrasisinin işçi sınıfı lehine sınırları genişler ne de yoksullaşma, işsizlik ve yoksullar lehine “adalet” gelir.
Kapitalist sistem; kısmi reformlarla, yamalarla vb. düzelmez. O sömürü üzerine kurulmuş, devamlı gericilik ve savaşlar üreten bir burjuva toplumsal sistemdir. Tekelci burjuvazi için “mahşerin kıyamet atlısı” işçi sınıfı ve onun kuracağı sosyalizmdir. O da bu yüz yıl içinde bütün ülkelere gelecektir.
İşçi sınıfının ise, bu çürümüş kapitalist sistemi yönetme biçimlerine karşı, devrimci alternatifi: kapitalist sistemi yıkıp yerine sosyalist sistemi kurmaktır. İşçilerin ve tüm emekçilerin tek kurtuluş yolu budur.
TÜSİAD’ın programına karşı, işçilerin kısa vadeli programı:
İşçi sınıfı, sosyalizm için mücadeleyi daha ileri taşımak amacıyla acilen aşağıdaki talepleri ileri sürmelidir:
Bütün demokratik hak ve özgürlükler üzerindeki baskı yasaları ve uygulamalar derhal kaldırılmalıdır.
İşçilerin grev, sendikal ve toplu sözleşme hakları üzerindeki tüm baskı ve kıstlayıcı yasalar kaldırılmalıdır.
Asgari ücret enflasyonun üstünde bir düzeye getirilmeli, bütün işçi ücretleri yükseltilmelidir.
K-29 gibi iş yasaları derhal kaldırılmalıdır. İşten atılanlar derhal işe geri alınmalıdır.
Bütün heryerde çalışma saatleri haftada 30 saate düşürülmelidir.
Tüm çalışanlara yılda bir ay ücretli izin yasallaştırılmalıdır.
Emeklilik yaşı kadınlarda 55 erkeklerde 60 olmalıdır.
Tüm gösteri, yürüyüş ve toplantılar üzerindeki yasaklamalar kaldırılmalı.
Türk devleti, işgal ettiği bütün bölgelerden derhal çekilmelidir.
Yurtdışındaki askeri üsler derhal boşatılmalıdır.
İstanbul Sözleşmesi derhal yürülüğe sokulmalıdır.
8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü resmi tatil olarak yasallaştırılmalıdır.
Kürt ulusu üzerindek baskılar kaldırılmalı, Kürtlerin ulusal demokratik hakları tanınmalı, Kürtçe eğitim serbetleşmelidir.
Bütün, Kürt yurtsever ve devrimci tutsak ve mahkumlar serbest bırakılmalıdır.
Kayyımlarla belediye başkanlıkları elinden alınanlar derhal görevlerine iade edilmeli, Kayyım poltikasını uygulayanlar yargılanmalıdır.
Hapsedilen tüm Kürt milletvekilleri, belediye başkanları derhal serbest bırakılmalı ve tazminat ödenmelidir.
İlerici ve demokrat basın üzerindeki tüm baskılar kaldırılmalı, tutuklu ve hükümlü tüm gazeteciler serbest bırakılmalıdır.
İşkenceciler, katiller, soyguncular ve yolsuzluk yapan iktidar mensupları, başta Erdoğan, Bahçeli, Soylu, MİT başkanı ve diğer bakanlar başta olmak üzere yargılanmalıdır.
YÖK lağvedilmeli. Her üniversite kendi rektörünü kendi seçmeli. Cumhurbaşkanı tarafından yapılan tüm rektör atamaları iptal edilmelidir.
Haksızlıklara karşı çıktıkları için üniversite ve yüksek okullardan uzaklaştırılan tüm öğrencilerin hakları iade ve zararları tanzim edilmelidir.
Bütün eğitim parasız olmalıdır.
Üniverstede okuyan bütün öğrencilere kalacak yerleri bedava sağlanmalı ve üniverstelerde en az bir öğün bedava yemek verilmelidir.
Ev kiraları düşürülmeli, evsizlere ev temin edilmelidir.
KHK ile işten atılan herkes işe alınmalı, atılanlara tazminat verilmeli, bütün hakları iade edilmelidir.
Sosyal medya üzerindeki tüm yasaklamalar ve kısıtlamalar kaldırılmalıdır.
Diyanet Başkanlığı derhal lav edilmelidir.
TÜGAV ve diğer tüm gerici, dinci dernek ve vakıflar kapatılmalı ve bunların yurtiçi ve yurtdışı tüm mal varlıklarına el konulmalı, bütün faşist, dinci dernek, vakıf ve tarikatlar yasaklanmaldır.
Bütün dere yataklarına kurulan HES’ler kaldırılmalı, oramanlık alanlardaki bütün maden ocakları kapatılmalı, doğa en yüksek derece de korunmalıdır.
Sosyalist mücadele ve örgütlenmeyi kısıtlayan ya da yasaklayan tüm yasalar derhal kaldırılmalıdır.

Yusuf Köse
Yusuf Köse teorik ve politik konularda yazılar yazmaktadır. Ayrıca 7 adet kitabı bulunmaktadır. Kitapları şunlardır: Emperyalist Türkiye, Kadın ve Komünizm, Marx'tan Mao'ya Marksist Düşünce Diyalektiği, Marksizm’i Ortodoks’ça Savunmak, Tarihin Önünde Yürümek, Emperyalizm ve Marksist Tarih Çözümlemesi, Sınıflı Toplumdan Sınıfsız Topluma Dönüşüm Mücadelesi.
http://yusuf-kose.blogspot.com/
Son Haberler
Sayfalar

Sosyalizm/Komünizm Nedir? (MLPD Programı)
Sosyalizm ve komünizm hakkında düşündüklerinde birçok insanın aklından geçen sorulara bazı yanıtlar.
Sosyalizm nedir ki?
Sosyalizm, kapitalizmin toplumsal alternatifidir. Günümüzün devlet-tekel kapitalizminde, uluslararası tekeller kendilerini tamamen devlete tabi kılmış ve tekelci sermayenin organları devlet aygıtının organlarıyla birleşmiştir. Tüm toplum üzerinde çok yönlü egemenliklerini kurmuşlardır. Aynı zamanda, hakim olan uluslararasılaşmış üretim tarzı, dünyanın birleşik sosyalist devletleri için maddi hazırlığı tamamlamıştır.

Dinci-Faşist Gericiliğin Merkezi: Emperyalist Türk Devleti
Özellikle son 15 yıldır dinci (müslüman) gericiliğin merkezi olduğu rahatlıkla söylenebilir. ABD'nin Afganistan ve Irak'ı işgali ve peşinden Kuzey Afrika ülkelerindeki 2010 ayaklanmaları ve Mısır'da geçici olarak Müslüman Kardeşler örgütünün iktidara gelmesi ve peşinden Suriye'de geliştirilen olaylar, Türk devletine, dinci AKP'nin de iktidarda olması, yeni bir emperyalist yayılma politikasını benimsetmiştir.

KAYPAKKAYA’DAN KALAN…[*]
SİBEL ÖZBUDUN-TEMEL DEMİRER
“Türkiye’nin geleceği çelikten yoğruluyor;
belki biz olmayacağız ama
bu çelik aldığı suyu unutmayacak.”[1]

18 MAYIS | Umudu Büyütmeye Devam Ediyoruz
"Kaypakkaya'nın kurduğu parti ve oluşturduğu program etrafında elli yıldan fazla bir süredir kavgasını sürdüren yoldaşları büyük bir mücadele ve direniş geleneği yarattılar. Kaypakkaya'nın görüşlerini büyük bedeller ödeyerek bu günlere taşıdılar, taşımaya devam ediyorlar..."
Tam 50 yıl önce 1973’ün 18 Mayıs’ında 1971 silahlı devrimci çıkışının “komünist yüzü” İbrahim Kaypakkaya, Amed Hapishanesi’nde Kemalist faşist diktatörlük tarafından katledildi.

“Cabbar”laşan Ermeni (Nubar Ozanyan)
Sonu gelmez Ermeni-Kürt düşmanlığı üzerinden yaratılan büyük korku, bilinçleri kuşatıp yürekleri tutsak almaya devam ediyor. Aradan 108 yıl geçmesine karşın Ermenilerin baskı görme, işini kaybetme vb. korkularından dolayı kendilerini inkar ederek kimliklerini gizlemelerinin trajik hikayeleri yazılmaya devam ediyor. Her an baskı görecekleri endişesiyle güvercin tedirginliği içinde yaşamaya devam ediyorlar.

Umudun Adı ve Devrime Çağırıydı Yılmaz Güney[1]
“Bir pratik,
bir ideolojinin aracılığıyla
ve bir ideolojinin içinde vardır.”[2]
Reis Çelik’in, “Düzene başkaldırmış korkusuz bir devrimci”[3] diye betimlediği Onu; hayatının her alanında uçlarda yaşayan korkusuz, sahici insanı; hakikât savaşçısı komünist Yılmaz Güney’i nasıl anlatabiliriz? Bunu çok düşündüm. Sorumun yanıtını da yine Yılmaz Güney’in üç karesindeydi…

‘ÜMÜŞ EYLÜL KÜLTÜR-SANAT’A YANITLAR[*]
“Kâğıda dokunan kalem,
kibritten daha çok yangın çıkarır.”[1]
Ümüş Eylül Kültür-Sanat/ Hasan Şahingöz (HS): Sizce yazarlık nedir? Yazarlığın ayırt edici özellikleri nelerdir? Kime, neden yazar denir?
Temel Demirer (TD): “11. Tez”ci eyleminin saflarında, “Yazmak eylemdir; yazarlık ise son saatin işçiliği,” diyenlerden ve elime her kalem alışımda Friedrich Engels’in, “El yalnızca emeğin organı olmayıp, aynı zamanda emeğin ürünüdür,” uyarısını anımsayanlardanım.

Ben Ölüyorsam Sizde Ölün: Seçimleri (Kılıçdaroğlu'nu Boykot)
Proletaryalar faydacıdır; yararlanmasını bilene.
Seçimler ilginç bir şey.
Herkes seçimlerin neler değiştirip değiştirmeyeceğini tartışıyor.
Ama kime göre neye göre?
Devrimcilere göre mi proletaryalara göre mi?
Şayet tartıştığımız seçimlerin sisteme karşı devrimcilerin yaşamlarında neler değiştirip değiştirmeyeceği ise...
İnanın dün olduğu gibi bu günde seçimlerin devrimcilere karşı sistemin davranışlarında herhangi bir şey değiştirmeyeceğini herkesbiliyor..
Sistem yine devrimcileri gördüğü her yerde katletmeye çalışacak.

Nisan Güneşi Yolumuzu Aydınlatmaya Devam Ediyor
Nisan’ın 24’ü çeşitli milliyetlerden ve inançlardan işçi sınıfının, emekçilerin, ezilen yığınların öncü müfrezesi proletarya partisinin kuruluş günüdür. Aynı zamanda Marks ve Engels tarafından 1848 yılında ilan edilen Komünist Manifesto’nun Türkiye ve Türkiye Kürdistanı topraklarında yeniden yaşam suyuna kavuştuğu tarihi ifade etmektedir.