Cuma Nisan 25, 2025

Şehrin Işıkları

Şehrin gri havasından akşamın karanlığına yürüyorken, herkes, bir telaşla kaçan trenin arkasından koşar gibi, tempoyla, koşturuyor. Şehir o kadar hızlı akıyor ki; insanlar zamanın ve süreçlerinde aynı hızda aktığını zannediyor. Elleriyle dokundukları, gördükleri ve duydukları her şey bir sonraki gün biçim değiştiriyor, aldıkları kokular değişiyor. Gazeteler bir gün önce yazdıklarını ertesi gün hatırlatamıyorlar bile. Aynı rutinlikte bir süre hatırlatılan şey ne kadar hayati olursa olsun gına getiriyor şehir insanına, Aynı şeye bakmasında aynı şeyi duymasında ve hatta aynı şeyi hissetmesinde ne hissederse hissetsin. Şehir insanı şekli belli, kokusu belli, tadı belli, sesi belli şeylere o kadar alışmış ki; ne kendi iç seslerini duyabiliyor nede iç sesini dillendirenleri. Her şey burjuvanın felsefinde, hâkim olan ideolojisinde anlamını bulurken ve her şey donmuş bir nesneye sıkıştırılmışken ben zamanı bir anlığına durdurmaya karar veriyorum. Herkes olduğu yerde çakılı kalıyor.

Sesler durdu. Adımlar sustu. Gülücükler, ağlayışlar, konuşmalar yudumlanan su, akan dere, dalgalanan deniz, yazı yazan kalem, çiçek satan el, sayfası çevrilen kitap, gazete, uzaklaşan sevda, kavuşma, özlem, tutsaklık, acil yapılması gerekenler, basıma hazırlanan haber, bulutlar, parkta oynayan çocuk, kuytulardaki öpüşmeler, telefondaki mesaj sesi, çay kaşığı, rüzgâr, merakla beklenen buluşma, kaygılar, nargilenin dumanı ile ardından gelen öksürük sesi, otobüsler taksiler aklınıza gelecek her şey zamanın o an’ında asılı kaldı.

Önce açık ve net olarak bakamadıklarıma bakıyorum. Yüzlere… Sonra biçimlere… Sonra koşmaya başlıyorum zindanlara doğru. Kapılarını açıyorum. Yoldaşlarımıza dokunuyorum. Onlarda hareket edebiliyorlar artık. Onlarda diğer zindanlara, onlarda diğer zindanlara… Bu böyle sürüp gidiyor böyle. Sonra tüm dünyanın annelerini uyandırmaya başlıyoruz. Dünyayı en iyi kavrayan kadınlar, hakkı ödenmemiş elleriyle çocukları uyandırıp karınlarını doyuruyorlar gözyaşlarıyla. Dokundukça iyilere güzelleşiyor dünya. Gökyüzüne dokunuyor Afganistanlı bir çocuk, güneş açıyor,  esiyor rüzgâr, yağmur yağıyor bir başka yerde. Suya dokunuyor bir başkası dalgalarda beliriyor bir gülümseme ve kahkaha. Masmavi.

Sonra toplanıyoruz meydanlarda, Yakıyoruz yönetenlerin konaklarını ve saraylarını, ateşe veriyoruz. İşte o yanan sarayın ateşine atıyoruz bize mal ettikleri tüm kötülüklerini. Sonra yüksek katlı binaları yıkıyoruz. Sonra bankaları ve paralarını. Üreten tüm ellere dokunuyoruz. Hala tamam değiliz. Ağaçlara ve hayvanlara dokunmaya başlıyoruz.

Arabaları fabrikalara taşıyoruz. Silahları kızgın alevlerde eritiyoruz. Otoyollara ağaçlar ve çiçekler dikiyoruz. Kışlaların duvarlarını yıkıyoruz. Cephedeki her askerin elindekini alıp, bir karanfil, bir ekmek,  birde yeni doğan bebeğin resmini bırakıyoruz.

Sonra antrepolarda saklanan yiyecekleri dağıtıyoruz ihtiyaca göre. Çöllerin ortasından geçen büyük su kanalları inşa ediyoruz. Ulaşıyoruz Afrika’nın susuzluğuna.

Tüm yapıları yıkıyoruz. Yerlerine ne ihtiyaç duyuluyorsa yapıyoruz yeniden şeffaf camlardan. Kimse kimseden saklanmıyor artık. Kimse olduğu şeyden utanmıyor, utanacak ne varsa yaktık burjuvanın sarayında. Saklayacak bir düşünce, bir ses, bir renk kalmıyor yeryüzünde. Meta da daraltılan hayat gerçek sınırlarını aşmakta, zamanın en küçük parçasında yaşamakta…

En küçük parçadan uzaklaşıyor düşüncelerim. Adımlarım başlangıç noktasında, akıyor gerçek hayat burjuvanın çarkında, zincirler çarpıyor birbirine, çınlıyor. Çınlıyor. Çınlıyor…

*

Şehir insanı devinimin içinde parçalanıp benliğini yitirirken, Nietzsche’ in mezarının başucunda ağıtlar yakmakta. Dünyayı değiştirme cesaretinden doğan devrimciler, filozoflar, şairler, yazarlar pazarlarda hergün satılmakta. Şehrin ışıklarıyla körleşen teoiri karanlıkta olanları anlayamamakta. Gelişen, gelişmeyenin, gelişenin önündeki engel olduğunu anlamamakta. Bunu karanlıkta kalanların tercihi, suçu, günahı sanmakta. Saatin içindeki çark, çark olduğunu kavrayınca, saatin saat olduğunu anlayacağını zannetmekte. Bütünle parçayı, soyutla somutu, gerçekle sahteyi küçük çarkın özgülünde ispatlamakta. Kendi içinde olan tutarlılığı diyalektik kanun yapmakta.

Şehir insanının yanılgısı burada başlamaktadır ülkemizde. Üretim ilişkilerinin varlığıyla açığa çıkan hızı, tarihten ve sıfatların niteliğinden koparırsak alacağımız sonuçta düşündüğümüz fikir olacaktır zaten. iki kere iki dört eder soyutta. Mekanik harekatlerin içinde olan kişi toplumsal yasaları da o mekanik hareleketle yorumlayarak anlamaya çalışmaktadır. Katı cansız nesnelerle çevrili olması akışkan değişken hareket eden iten çeken kuvvetlerin yarattığı,  üretim biçimlerini, üretim ilişkilerini, araçlarını, onların arasındaki ilişkileri, kültürü sanatı vb. Her şeyi de kaba bir nesne ile ölçmeye çalışırsa elde edeceği sonuçta kaba ve hatalı olacaktır. Bu kişilerin yöntemi şuna benzer:

Eline bir çubuk alıp tarlayı ölçen adam gibi olur. Her ölçüm sonucunda birbirine yakın sonuçlar elde edemez. yüzeyin fiziksel olarak değişebileceğini unutur çünkü. tepe olan yer düz olduğunda iki nokta arasında elde ettiği sonuçlar o kadar farklı olurki kendisi de inanamaz. Bu aletle bir   değilde bir köy bir kasaba ,şehir, ülke, dünya ölçüldüğünü düşünün. Mülkiyet kavgaları yüzünden  kan gövdeyi götürürdü.

Diyelimki daha hassas bir alet verdik aynı kişiye. Aleti kullanmayı bilse bile yine doğru ölçemeyecektir. Neden?

Iki nokta arasındaki yatay mesafeyi mi? eğik mesafeyi mi? ölçmesi gerektiğini bilemeyecektir.

Sorun burada da bitmez sürüp gider… Doğal olarak bilimsel bir konuda çalışılıyorsa bunun eğitimini de alması gerekecektir.  Bilimsel konularda eğitimi okullar sağlar. Peki konu insan ve toplumsal yasaları ise bunun eğitimini kim ne nasıl sağlayacaktır?

Yani anda durup ufkum sınırları içerisinde canlandırdığım dünyayı ne,nasıl sağlayacaktır?

Yada sınıfsız toplumu hangi araçlar sağlayacaktır?

Bunun cevabını çoğu kimse bilmekle beraber  önemini kavramaktan uzaktırlar. Komunist partinin sadece bir araç olduğunu zannetmek onu durağanlaştırır. O bir okul, bir öğrenci, bir öğretmendir. Hareketin içinde gelişir. Yetkinleşir. Tarlayı ölçmek için kulladığımız çubuğun zaman içerisinde amacına uygun haldeki gelişmiş alete dönüşmesi gibidir. Gelişmeye de devam edecektir. Peki bu gelişmeyi ne sağlamıştır?

-bir ihtiyacın olması(keyfi değil,zorunlu)

Bir sorun olduğunun bilince çıkarılması gerekir. Ölçme konusunda sorunumuz nelerdi?

- doğru bir ölçme aleti kullanmamamız

-doğru bir teknik kullanmamamız

-hangi yüzeyi hesaplayacağımızı bilmememiz

-çalıştığımız yüzey ile elde etmek istediğimiz sonuç arasındaki bağlantıyı kavramamış olmamız

Ne yapmamız gerekiyor?

-Bir sorun olduğunun farkına varacagız(tekrar tekrar deneyerek)

-doğru bir ölçme için aleti veya aletleri geliştireceğiz.

-yüzeyin şekli ile dünyanın şekli arasındaki bağlantının(yüzeyin genişliğine göre düz,küre,geoid) kavranmasını sağlayacağız.

-sonra hesaplamalar ve  yapılan hesapların zemine uygulanarak kontrol edilmesi gerekiyor.

Devrim içinde bu ve buna benzer bir düşünme tarzı gerekir. Çünkü o da bilimdir. Komunist bir partiye ihtiyaç olmadığını söyleyen her kimse dünyayı adımlarıyla ölçmeye çalışan ahmağa benzer. Komünist Parti bir savaş aygıtıdır. Sınıf savaşımında ezilenlerin yeğane silahıdır.

*

Şehir insanın bir diger sıkıntısı ise şeylere verilen isimlerin şeylerin niteliğini anlatmadığını anlamamasıdır. Kent deyince yada kır deyince neyi nitelediğini tam olarak bilememesidir. Aynı Işçi Sınıfından bahzederken, tek bir şeyden bahsediyor ve o tek şeyin tek bir nitelikten oluştuğunu zannetmesi gibidir. Yani makina başına geçmesiyle işçi unvanını aldığını zannediyor. işçilerin ayaklanmamasının yeğane sebepleri olarak, eğitimsizlikle, kültürel gerilikle, dinsel inançla  vb. Sebeple açıklıyor.(Aslında maddi yaşam koşullarının iyi olduğunu söylemiş oluyor, burjuvayı bir anlamla hayranlıkla kutsuyor) Peki neyi kaçırıyor ? Onun mülkiyet ile olan ilişkisini yok sayıyor. Şehirlere göçerken yanında bir tapu taşıdığını unutuyor. Köyde bıraktığı toprağı  elden çıktı zannediyor. Makinanın yada masanın başına geçince de proleterleşeceğini zannediyor. Bu hata kırdaki toprağın parçalanmasını, merkezi bir yapıya kavuşamamasını, kırda büyük bir sermayenin oluşamamasını da sağlıyor. En basit anlamıyla ne köylüsü ‘kapitalist çiftçiye’ dönüşebiliyor ne de işçisi proleterleşiyor. Ağalar ya devlette somutlanıyor(türkiyede tarım arazilerinin yüzde 11’i devlete aittir. köylü devlet-ağanın kiracısıdır da.)yada kompradora göbekten bağlı tarım ağasında yada hayvan ticareti yapan tefeci bozuntusunda. Ama bizim şehirli insanımız ‘biçim değiştiren ağayı’ göremediği gibi yerine de şehrin ışıklarından görebileceği mesafedeki küçük işletmeleri, feodalizmin çözülmesi olarak sunuyor. şehir insanı tüm şehirleri kendi şehri gibi zannediyor. İstatistikleri de kafasına göre yorumluyor. Feodal niteliği kendi halinde doğal koşulllarda çözülecek  zannediyor. Neden böyle oluyor? kendi de mülkiyet ilişkisi içinde küçük  burjuva düşünce sınırının kenarında dönüp  dolanıyor da ondan. İbrahim Kaypakkaya’nın fikirleri şehirli küçük burjuvalar için ağır bir yük olduğu için ‘eskimiş’, ‘günü geçmiş’, oluyor. Alacalı bulacalı teorik soslarla kendi küçük burjuva düşüncesini süsleyip devrimin suyunu kendi tarlasına baglayıp, yolunu da kendi arsasından geçirmeye çalışıyor. Mülkiyetinden bakıyor, kendi sınıf çıkarını savunuyor. Aynı emperyalist devletlerin geri olan ülkelerin halklarına baktığı gibi bakıyor. Mao Zedung’un o büyük sözünü unutuyor: ’Bir zincir en zayıf halkası kadar güçlüdür.’ Üretim ilişkileri içinde bu geçerlidir. Komprator burjuvanın şişmesiyle gelişmesini, gittiği arabanın hızından dolayı görüp seçemiyor.

       Ne söyleyelim şehrin ışıkları adamı kör ediyor. kör olduğu içinde kendi ile mülkiyet arasındaki ilişkiyi seçemiyor. Ağır gelen bedenini kaldıramadığı için  kıra bahane uyduruyor. ’Eskimiş’, ’günü geçmiş’ bahaneler ısıtılıp ısıtılıp işte bunun için piyasaya sürülüyor.

Yaşasın Marksizm-Leninizm-Maoizm

Yaşaşın Demokratik Halk Devrimi

Yaşasın Halk Savaşı

İyi Çalışmalar

Taner Özcan

95783

Taner özcan

Taner Özcan sitemizin köşe yazarıdır. Kültürel ve politik konularda yazılar yazmaktadır

Taner özcan

ALEVİLERİ İSTİSMAR ETMEKTEN VAZ GEÇİN, SAMİMİYETLE LAİKLİĞİ TALEP EDİP SAVUNUN!

CHP Genel Başkanı Özgür Özel, katıldığı bir etkinlik vesilesiyle, şöyle demekte: “(…) Cemevleri ile ilgili taleplerimiz yıllardır ortadayken, bir yanda bu ülkede anayasaya göre her yurttaş eşitken, Sünni bir yurttaşın ibadethanesi camilerin her ihtiyacı karşılanırken, aynı vergiyi ödeyen; vergi verirken eşit ama hizmet alırken eşit olmayan Alevi yurttaşlarımızın ibadethaneleri Cemevleri, devlet nezdinde ibadethane kabul edilip, camiye ne yapılıyorsa Cemevine de  aynısı yapılacağı güne kadar bu talebinizin sonuna kadar arkasındayım.” (T24, 21.07.2024)

Kendi topraklarında özgür yaşayamayanlar (Nubar Ozanyan)

Nasıl bir adalet, nasıl bir vicdandır ki yüzyıldır Kürtler kendi topraklarında özgür yaşayamıyor? Nasıl bir kara zulümdür ki, on binlerce gerilla canını feda etmesine, on binlerce tutsak kör hücrelerde ömür çürütürcesine özgürlüğe ellerini uzatmasına karşın karanlık iş başında kalmaya devam ediyor? Ve yüz yıldır Kürt halkı bunca büyük bedel ödemesi karşısında sanki bir şey olmamış gibi duran Devlet, utanmadan elini “kardeşlik” adına DEM’e uzatıyor? Tarihte böylesine aymaz bir düşman görülmüş mü?

Nobel Ekonomi Ödülleri Hangi "Bilimsel" Buluş İçin Verildi?

Emperyalist sistemin içinde bulunduğu durumdan liberal ekonomistler, liberal entellektüellerde memnun değiller. „Eşitsizlikler“ büyümüş, „doğanın tahribatı alarm“ veriyormuş, „demokrasiler“ gerilemiş, „ekonomiler teknolojik gelişmelerin gerisinde“ kalıyormuş. „ekonomik büyümeler yavaşlamış“ vs. vs. En büyük buluşu 2005-2006'dan beri dünyada „demokrasi“lerin gerilemesiymiş.

SAVAŞA AKTARILAN PARA, EMEKÇİYE YAŞATILAN YOKSULLUĞUN BAŞLICA NEDENLERİNDENDİR!..

“Çözüm sürecinin en önemli sonuçlarından biri de kesinlikle ekonomik göstergeler, ekonomik nedenler olacaktır. Yapılan bir hesaplamaya göre, terörün Türkiye’ye son 29 yıldaki maliyeti yaklaşık 300 milyar dolardır. Çözüm süreciyle birlikte canları tehditten kurtardığımız kadar, ekonomiye de can suyu olacak yeni bir dönemi, yeni bir süreci başlatmış olacağız.”

“Filistin’de direnişin bir yılı ve Bahçeli’nin sözleri”(Deniz Aras)

7 Ekim Aksa Tufanı hamlesinin üzerinden tam bir yıl geçti. Bu süre içinde Ortadoğu, emperyalistlerin askeri, siyasi, lojistik ve istihbarat desteğiyle adeta bir koçbaşı olarak işlevselleştirdikleri Siyonist İsrail tarafından kan gölüne çevrildi.

İmha ve İnkar Politikalarına Karşı Direniş Sürüyor

Türk devletinin kuruluş süreci aynı zamanda Kürdistan coğrafyasında imha ve inkâr politikalarına sistemlilik kazandırma sürecidir. “Tek vatan, tek bayrak, tek millet” söylemi bu ırkçı, inkârcı politikanın en açık ve özlü ifadesidir.

Ve aynı zamanda bir devlet politikasıdır. Dolayısıyla Kürt coğrafyasına dönük saldırıları dönemsel görmek veya kimi burjuva partilerinin izlemiş olduğu politikalarla açıklamaya kalkmak yanılgılı bir tutum olur.

3. Dünya Savaşı riski hâlâ “güçlü olasılık” mı yoksa artık “kaçınılmaz akıbet” mi?

Son bir yılın ve ama özellikle de son ayların olguları öyle gösteriyor ki 3. Dünya savaşı artık sadece “güçlü bir olasılık” olarak değil; “kaçınılamaz bir akıbet” olarak ele alınmayı gerektiriyor. Bu hızlı tırmanış ise esasen şu iki ana etmen üzerinden yaşanıyor: Birinci etmen Rusya-Ukrayna Savaşı iken; ikinci etmen ise İsrail saldırganlığının tırmandırdığı savaştır.

Önderlerin Ardından… (Nubar Ozanyan)

Kafkaslar’ın en ileri devrim beyni ve en güçlü çarpan sosyalist yüreği, zulmün gölgesinde yaşam bulmaya çalışan Ermeni halkının yetiştirdiği en kalifiye önder kadrolardan olan ISTEPAN ŞAHUMYAN’IN başına gelenler bütün Sovyet devrim önderlerinin başına gelenler gibi oldu. Yok sayılmak, yaşanmamış kabul edilmek, itibarsızlaştırılmak, unutturulmak, nefret, işçiler ve ezilen halklar için yaptıkları büyük fedakarlıklarının ters yüz edilmesi, kahramanların hain olarak tanıtılmaya çalışılması kötülüklerin en büyüğüdür. Acıların en derinidir.

Emperyalizm Üzerine Notlar-7

Yarı-Sömürgeciliğe“ Sığnan Sosyal Şovenist Teoriler

Başka ülkelerin işçi ve emekçilerini sömüren bir ülke yarı-sömürge olamaz. Eğer bir ülke içinde yüksek düzeyde tekelleşme gerçekleşmişse, başka ülkelere sermaye ihraç ediyor, oralarda yatırım yapıyor, işçi çalıştırıyor, maden ocakları açıp işletiyor, banka açıp mevduat topluyor, kredi veriyorsa ve  bu ülke, ML literatürde, kapitalist sistem içinde  emperyalist bir ülke olarak adlandırılır.

Düşünüş ve Hareket Tarzında Devrimcileşmek

Kürt ulusuna, diğer azınlık milliyetlere uygulanan baskı ve asimilasyon politikalarına karşı sessiz kalıp harekete geçmemek, özünde işçi ve emekçilerin birliğine, ortak yürüyüşüne zarar vermektir. Dolayısıyla bu yönlü yapılan çağrılara kayıtsızlık ya meselenin özünü yeteri kadar kavramamaktan ya da bu demokratik istemlere karşı samimi bir tutum sergilememekten kaynaklanmaktadır. Çünkü samimi bir birlik istemi, ortak mücadele anlayışı Kürt ulusunun ulusal demokratik haklarını savunmayı, bu yönlü yapılan tüm saldırılara karşı net bir tutum almayı gerekli kılmakta.

Bay Özkök gibilerinin vicdan muhakemesi

Ertuğrul Özkök; “Akıl ve vicdan Orta Doğu’yu terk etti. Geriye sadece fanatizmi bıraktı.” Sözleriyle, kendince bir durum tespiti yapıyor. Ve “Hadi artık soralım” diyerek, T24’deki yazısında soruyor: “Orta Doğu’yu kim harabeye çevirdi; İsrail F-35’leri mi, Hizbullah Fadi füzeleri mi?” (25 Eylül 2024)

Sayfalar