Cuma Şubat 28, 2025

19 Aralık; Mavi bir gökyüzüne umudumuz! Ganime Gülmez

“İsteklerimiz, arzularımız, özlemlerimiz uygunsa ilkelerimize, kendi ölülerimizle dolmaz içimiz. Duygularımızın hangisi galip gelirse gelsin vurulmaz kimse…” -Kutsiye Bozoklar-

Bugün 19 Aralık’ın 14. yıldönümü.

O zaman aklı yetmeyen, yeni yürümeye başlayan çocuklar; şimdi gençliklerini yaşıyorlar.

Hiç görmediler, hapishanelerin önündeki ziyaretçi kuyruklarını. Hiç görmediler, görüşçülerin bir düğünden çıkar gibi sokaklara karışışlarını. Hiç görmediler, zindanlarla sokaklar arasındaki DUVARSIZLIĞI!

Onlar hayatı öğrenmeye-anlamaya başladıklarında, isyan etmek-karşı gelmek; “F Tipi Hapishaneler”le çizilmiş bir resim olarak çıktı karşılarına. Bunu öğrenerek yaşama başladılar, bizim öğrendiğimiz resimlerden çoook daha farklı resimlerle…Tıpkı her kuşak arasındaki o derin uçurumlara, bir tanesi daha eklenerek!
14 yıl! “2014” yazarken şaşırıyorum hala. İzi-sızısı daha dün gibi sıcak birçok yürekte!

Usulca, hiç sezdirmeden yitmekte olan hayatımız bize, paylaşmayı, neşeyi, duyguları, sevinçleri; bunlar için, bunlarla birlikte mücadeleyi hatırlatıyorsa, mutlu bir yaşamdan söz edebiliriz. “Yas tutmak yok”, “ya hep beraber, ya hiç birimiz”…cümlelerini çığlık çığlığa attığımız geçmişimiz, coşkumuz, yanımızda taşınabiliyorsa, bunu paylaşmaya susamışlığımız sürüyorsa; vurulmaz kimse!

Hep deriz, çelişki yoksa yaşamda yoktur diye. Geçmişin gelecekle çarpışması da koca bir çelişkiler yumağı; heryerde hala kurşunlar vızıldıyor, bombalar uçuşuyor, küçücük bebelere kan gölleri içerisinde boğulmak reva görülüyor.

14 yıl geçti aradan! Dün hapishaneler yerle bir edilirken, bugün Kobane ve yanıbaşındaki Türkiye sınırları içerisinde kalan toprak parçası bir kez daha, kan gölüne çevrilmiş durumda. “Kobane’yle Dayanışma” başlığı altında birçok gösteri, etkinlik gerçekleşti-gerçekleşiyor bulunduğumuz yerlerde. Yaklaşık yarım asırlık bir savaş sürecinin ardından Murat Çakır’ın yaptığı konuşmadan birkaç satır paylaşmak istiyorum sizlerle; “Kobane’de, Rojava’da bir kadın devriminden bahsediyoruz hep. Orada hala kapitalizmin sermayesini direk işletemediği-sanayisini direk kuramadığı bir sistemden bahsetmeyi unutmadan. Orada kadın, savaşla birlikte; üzerindeki erkek egemenliğinden bağımsızlığı, ilk kez ama ilk kez yaşıyor. Kadınların savaşın zorunluluğundan dolayı kaldıkları kamplarda, ilk kez ellerine birlikte okuyabilecekleri, birlikte paylaşabilecekleri şeyler geçiyor. Bu o toprak parçalarındaki iktidarı devirmeye yetmez, hepimiz biliyoruz. Ama kafalarda ve yaşamın kendisinde devrilen bir iktidardan sözetmekte gerçeğin kendisini ifade ediyor. Umutlarımızı çook uzak yarınlara ertelemekten bahsetmiyoruz. O savaş, bize-kapitalizmin bu bataklığında bir ışık sunuyor. Taraf olmak, bizi bu bataklığın kirlerinden biraz da olsa arındırıyor…”.

Yine 25 Kasım’da bir Kürt genç kızın, “Kadına Yönelik Şiddete Hayır” ve Kobane ile ilgili yaptığı konuşması; “Burada büyüdüm ben. Kobane’ye gidip görme imkanım da oldu. Ama herkesin gidip görmesi gerekmiyor. Ben burada oradaki Kürt kadınlar için-savaşanlar için sadece üzülüp yürüyüşlere giderken, Sakine Cansız bana; ‘dur dur bir dakika. Hep kadına, kadınlar ve çocuklar için üzülmek öğretildi. Sende mi bir genç kız olarak, nenelerimizin öğretileriyle yürüyeceksin. Kendi haline bak önce! Bir kadın olarak hayatın ne kadar bağımsız? Ayakların üzerinde duracak gücün var mı? Avrupa’nın göbeğinde üzerimizde süren erkek gölgelerinden çıkmaya gücün var mı? Devrim için gidenlere destek vermek, önce kendi devrimini yapma cesaretinden geçer’ deyiverdi. Kobane’deki kadınlar onlar için gözlerim dolduğunda bana fısıldadılar; ‘biz ilk kez özgürlüğe koştuğumuzu bu kadar hissettik. Üzüleceğimiz çok şey var, ama önümüz açık, değiştirebileceğimiz çok şey var….’ ”.

Geçmiş-gelecek arasındaki bağda, geçmişi unutmamak-ama geleceğe kucak açmak; hangi yönümüz yenilirse yenilsin, sonuçta hep galip gelmek, umutla donanmak! “Devrimciliğin” en temel ilkeleri, insani değerlerin inşa denemeleri, dünyanın neresinde olursa olsun böyle örüldü, böyle sürdürüldü. “Umut-gelecek” kavramları; kapitalizmin bugün üzerimizde estirdiği hızdan-resimlerden-görüntülerden-hayallerden çok farklıydı!!!

Kış geldi yine! Sokaklarda insanlar hediye alma telaşındalar her yıl ki gibi. Ocak kapıdan girene kadar böyle! Mutsuzluk, umutsuzluk, doyumsuzluk, huzursuzluk dolanıyor heryerde. 14 yıl sonra, böyle sokakları arşınlıyorum. Bir kez daha gülümseyerek; “dünya bizden ve bizim görmek istediklerimizden ibaret değil” diyorum.

Nasıl hüzünlü bir ay bu, sert! Rüzgar esiyor keskince, masmavi ama masmavi bir gelecek düşlüyorum gülümseyerek. Masmavi, insanın insana kıymadığı bir dünya düşlüyorum, yürüyüşümün düzeldiğini hissediyorum bu umudu keskin hissedince!! “Kobane’de soğuktan titreyen çocuklar bile, buradaki çocuklardan daha iyi tanımlayabilirler huzuru-coşkuyu-mutluluğu” diyorum. Ve içimde çığlıklar atarak; “yaşadığımız mutluluklar, yaşamadıklarımızdan kat kat daha fazlaydı. En zor anlarda, su-şekeri bile beklemek zorunda kaldığımız anlarda, milyarlarca insanın tatma şansını yakalayamadığı mutluluklardaydık biz. Umut yolundaydık. Ve bir daha hiçbiryerde yakalayamayacağımız paylaşımları, kendimizi en temiz halimizle tekrar gerçekleştirmeyi, mutluluğun en halisini yaşadık biz…” diyorum.

Burada gaz bombaları, delinen duvarlar, kurşun vızıltıları yok. Gaz bombalarından simsiyah, ama simsiyah olmuş sularımız, sözüm ona maske diye düşündüğümüz-ama zift gibi kullanılması mümkün olmayacak hale gelen havlularımız yok, inadına yürüyeceğimiz. Rüzgarın keskinliğine bırakıyorum kendimi, ona inat yürüyorum gidenlerimizle-hücrelerde kalan yüreklerimizle beraber!

Dehşet bir sevgiyle, incecik olmuş, o hallerine rağmen gülümseyen çehreleri-bedenleri hatırlıyorum; “çıkarsızlaşmanın-hesapsızlaşmanın, insan kalmanın en doruğuna kadar yürüyebildiniz” diyerek onları hergünkü gibi, bir de bugünün özelliğiyle daha sıcak anıyorum.

Onlara, insana sarılma şansı dahi verilmeden uğurlanışlarını hatırlıyorum. Bunca insan içerisinde; huzursuzluğa-mutsuzluğa-coşkusuzluğa karşı öfkem artıyor. “İlke-bilinç” anahtar sözcükleri geziniyor beynimde. Gülümsemeyle, coşkuyla, huzurla, mavi günlere özlemle yürüyorum….

İYİ Kİ VAROLDUNUZ! ANILARINIZ HER ADIMIMIZA IŞIK TUTUYOR!
İYİ Kİ VARIZ!

76655

Misafir yazarlar

Güncele iliskin yazilariyla sitemize katki sunan yazar dostlarimiza ait bölüm

Son Haberler

Sayfalar

Misafir yazarlar

Devrimci Pratik ve Militanlaşma

Günlük, üretkenlikten yoksun, kendini tekrarlayan faaliyetler militanlaşma anlamında bir gelişmeyi tetiklemez. Yine devrimci pratiği zayıf bir özne, her şeyden önce geçmiş olumsuz alışkanlıklarıyla devrimci bir tarzda hesaplaşmaya girmez. Yani düşünsel ve pratik olarak küçük burjuva düşünüş ve yaşam tarzından militanca bir kopuş sürecine yönelmez. Çünkü devrimci militanlaşma proleter düşünüş tarzına aykırı olan her türlü burjuva anlayışla hesaplaşma düzeyine bağlıdır. Sade bir dille ifade edecek olursak; köklü bir kopuş, çok yönlü ve kapsamlı bir hesaplaşmayla mümkündür.

“CHP’yi demokrasi cephesıne katılmaya zorlama” yaklaşımları üzerine - I

Toplumda ve doğada yaşanan her değişim, dönüşüm ve gelişmeye koşut olarak, her olgu ve kavram gibi, CHP de elbette ki tartışmalar konusu olabilir, olmalıdır da. Bunda herhangi bir anormallik olmasa gerek. Hayatta, ortaya çıktığı o ilk andaki haliyle, değişmeden kalan/kalabilen hiçbir şey olamayacağına göre; CHP’de de bu kural gereği, el mecbur, bazı değişim ve dönüşümler yaşanacaktır. Bunu yadsımak, hayatın diyalektiğini yadsımakla eşanlamlıdır.

Tutuculuk,dogmatizm ve tabela devrimciliği devrime vardırmaz!

Kısa bir süre önce, “Bu Kendi Kendimizi Kandırmamız Daha Ne Zamana Kadar Sürecek Acaba?” başlıklı, kısa-özlü bir yazı kaleme alıp, bloğumda paylaşmıştım.

Yazıda Türkiye ve K. Kürdistan Devrimci Hareketinin içinde bulunduğu olumsuz durum ve açmazları özetlenmiş, kendi kendine yapageldiği ajitasyona ve kafasını kuma gömme hallerine dikkat çekilmiş ve son paragraf olarak da şu soru sorulmuştu:

Tehlikenin farkında mıyız?

"Türkiye yüzyılı maarif modeli" ile hedeflenen şey; Devlet eliyle "dindar ve kindar nesil" yetiştirmek ve tedrici geçişle din esaslı bir rejim inşa etmektir,

Öncelikle ve de tereddütsüzce idrakinde olunmalı ki bu konuda yapılmak istenenin tümü, ‘toplumsal mühendislik’ yöntemleriyle, zamana yayılı olarak tamamen Erdoğan’ın ‘gizli ajandasının’ şu son derece aleni ideolojik tercihlerini hayata geçirmek maksadıyla yapılmaktadır. Yani asla ‘masumane’ ve de spontane şeyler değil bunlar. Örneğin şöyle diyordu fiiliyatta kendisine İslâm halifesi misyonu yüklemiş olan Erdoğan:

Bugün Galatasaray Meydanında bariyerler bir genişledi ve arkasından geri daraldı.

Meydana gelmeden meydana açılan her yol denetim altına alınmış, polis denetiminden ve üst aramasından sonra meydana girdik... Arkasından heykelin olduğu yere geldim, orası da bariyer ile çevrilmişti, ön taraftan giriş yerine yan taraftan giriş açılmıştı, oradan da üst aramasından geçip oturma eyleminin olacağı heykel çevresine geldik. Heykel, cumhuriyetin 50. Yıl heykeli. 100. Yıl heykeli yapıldı mı bir yerlerde bilmiyorum...

Bariyer içinde bariyer ve onun içinde izin verilen sınırlar içinde acılarımızı haykırmak!

Disiplin anlayışımıza eleştirel bir bakış – II

II.Bölüm:

Laz Nihat’ın başında bulunduğu ekip, öylesine şuursuzca bir gözü kapalılıkla kontraya tabi hareket etmekteydi ki düşünün, düşman operasyonlarının sürmekte olduğu bir arazide, başta ben olmak üzere, kendilerinden yana tavır almayacaklarına kanaat getirdikleri bir grup gerillayı silahsızlandırarak, öylece araziye terk etmeyi bile göze alabildiler… 

Disiplin anlayışımıza eleştirel bir bakış – I

Aslında bu konuyu yıllar önce kaleme aldığım “Dersim Dağlarında” ve “Mao Zedung Değerlendirmeleri” isimli kitaplarımda, yaşanan somut örnekler üzerinden irdeleyip, kendimce, genel yaklaşımın ne olması gerektiğini, özlü bir perspektif olarak ortaya koymuştum. Ancak ne var ki bu kitaplarda ki tüm diğer konular olduğu gibi, bu konu da ‘meşru muhatapları’ olması gereken kişi ve yapılarca; ‘üç maymun’ seçeneğiyle karşılanmaya devam ediyor.

TKP-ML Merkez Komite: Pratiğimizde Bilinç, Bilincimizde Rehberdir İbrahim Kaypakkaya!

Coğrafyamız komünist önderi ve Demokratik Halk Devrimi’nin sönmez meşalesi İbrahim Kaypakkaya yoldaşın Amed Hapishanesi’nde katledilmesinin 51. yılındayız. Önder yoldaşımızın 18 Mayıs 1973’te katledilmesinden sonraki yarım asırlık zaman diliminde Türkiye ve Türkiye Kürdistanı toplumsal mücadeleleri tarihinin gelişim seyri, İbrahim Kaypakkaya’nın görüşlerini sadece doğrulamakla kalmamış aynı zamanda güncel kılmıştır.

Selahattin Demirtaş'a ve bütün tutsaklara...

"YÜREĞİN UMUT ETTİĞİ O ADRESTE" "LI DILÊ KU DIL HÊVÎ DIKE"

Düşkünlüğün, alçaklığın, düzenbazlığın, bağnazlığın, ırkçılığın, sefilliğin, çürümüşlüğün, bencilliğin, rezilliğin ve vurdumduymazlığın rağbet gördüğü bu topraklar sana göre değil dostum.

Yıllardır tanırım seni.

Hani, yüz yüze görüşmüşlüğümüz olmasa da, beraber oturup bir bardak çay içmemiş, tek kelime sohbet etmemiş olsak da, sen hep aşinaydın bana.

Bir aralar bu aşinalığa bir isim bulayım dedim ama inan hiçbir yere oturtamadım.

Akraba desem, değil.

Komşu desem, hiç değil.

TKP-ML MK Siyasi Büro Üyesiyle Röportaj: “Partimiz 53. Mücadele Yılında Faşizme Karşı Savaşını Kararlılıkla Sürdürecektir”

” Kitlelerin hakim sınıfların siyasetinden bağımsız, kendi siyasetini örgütlenmesi ve dahası bir güç olarak ortaya çıkmasını önemsiyoruz. Bu anlamıyla başta İstanbul 1 Mayıs Taksim alanı olmak üzere, işçi sınıfının, emekçilerin, kadınların ve halk gençliğinin 1 Mayıs’ta Alanlara çağrısını değerli ve anlamlı buluyoruz.”

– Öncelikle kendinizi tanıtır mısınız?

– İsmim Özgür Aren. TKP-ML MK, Siyasi Büro üyesiyim.

Tayyip'i, tayyip'e olan güvende yendi

Ah... kuzucuğum ah...

Ne oldu bize böyle.

Ne oldu.

Her şey tıkırında giderken...

Neler yaşadık böyle.

Bu seferde kediler chp'nin lehine mi trafoya girdi ne

Veyahut da.... veyahut da...

"Sizin siyasetçiler bizim sermayeden bir kaç kişiyi yemeye niyetlenirde  bizde hemide hala iktidardayken sizlerden daha fazlasını ham... ham... etmeyiz mi ha..." demenin yarattığı korku uzlaşısı dolu komplo teorileriyle mi  bundan sonraki seçimleri açıklayacağız.

Yoksa... yoksa...

Daha dün bir; bu gün iki

Sayfalar