“... Yaşasın TİKKO Konferansımız!”(2)

TKP-ML’nin 1. Kongre’de aldığı karar doğrultusunda “Halk Savaşı’nda derinleş, gerillada uzmanlaş” şiarıyla Konferans gerçekleştiren TİKKO’nun Genel Komutanlığı’ndan Ekin Vartinik ve Azad Axpanos kendilerine yöneltilen soruları yanıtladı.
– Konferansla ilgili sorulara geçmeden önce kısaca ülkedeki ve bölgedeki durumu nasıl değerlendirdiğinizi öğrenebilir miyiz?
Ekin Vartinik/Azad Axpanos: Başlamadan önce devrim ve komünizm mücadelesinde ölümsüzleşenlerimizi saygı ve minnetle anıyor, kavgalarına bağlılığımızı yineliyoruz.
Azad Axpanos: Bugün artık kimsenin inkar edemeyeceği bir sistem kriziyle karşı karşıya olduğumuzun altını çizerek başlayalım. Hatırlanacağı gibi, bugünkü krizin baş aktörü konumundaki AKP, işbaşına geldiğinde faşist TC’nin restorasyonu kapsamında bir dizi vaatte bulunmuştu. Özellikle Kürt sorununun çözümü, geçmişle yüzleşme, kapsayıcı yeni bir anayasa gibi bir dizi başlıkta bu vaatleri sıralamak mümkün. Tabii ki çok geçmeden bu vaatlerin –bizce zaten malum olan– sahteliği ortaya çıktı. AKP de kendinden öncekiler gibi takiyye yapıyordu.
Ekonomik alanda da 2001’deki ekonomik krizin ardından Kemal Derviş yasaları olarak hatırlanacak süreçte, kamuya ait her şey özelleştirilerek ve “15 günde 15 yasa” ile ezilen halk kitlelerini soyarak emperyalistlerin çıkarları temelinde Türk hakim sınıfları açısından belli bir rahatlama yaratılmıştı. İşte AKP, hükümete geldiği ilk yıllarda bu rüzgarı da arkasına alarak ekonomik alanda sahte bir bahar havası estirmeyi başardı.
Bu kadar eskiye giderek anlatıyoruz, çünkü AKP’nin bugün geldiği durumu anlamak için işbaşına getirildiği koşulları iyi analiz etmek gerekir. Zira bugün o sürecin, sahte demokrasi ve sahte refahın sonuçlarıyla yüz yüzeyiz.
Sadece ülkemizde değil tüm dünyada neo-liberal rüzgarların, dolayısıyla tasfiyeciliğin en sert şekilde estiği 2000’li yılların başlarını hatırlayın. O süreçlerde burjuva ideologlar, dünya halklarını ezen/sömüren-ezilen/sömürülen sınıflar denkleminden çıkartarak kimlikler, dinler, kültürler, “medeniyetler arası” çelişkilere yönlendirme çabası içindeydi. Sınıfsal çelişkilerden bahsedenlere aklını oynatmış, yüzyıl öncesinde kalmış dinozorlar olarak bakılıyordu, hatta dalga geçiliyordu. Ancak bugün baktığımızda bu ideologların yalanları bir bir açığa çıktı, sınıf çelişkisi ve çatışmasının tarihin başlangıcından itibaren olduğu gibi devam ettiği ve bilakis derinleştiği çok açık bir şekilde görüldü.
Diğer yandan AKP-MHP faşist iktidarının, ekonomik ve toplumsal krizinin yanısıra, özellikle ABD-Rusya emperyalistleri arasında cambazvari hareketlerle ince bir ip üzerine kurduğu saldırgan/işgalci dış politikasının gelinen aşamada çöktüğünü görüyoruz. İktidarın, bir hayalden öteye gidemeyeceği zaten açık olan Osmanlıcılık oyunu giderek komediye dönüşmüş durumda. Libya’dan Doğu Akdeniz’e, Ukrayna’dan Kafkaslar’a, Rojava başta olmak üzere bir bütün Kürt coğrafyasına yönelik saldırganlığı ve işgalciliğinde tıkanma noktasına gelmiştir TC.
Hatta 2014 yılında yapılan MGK toplantısında başta Kürt ulusal özgürlük hareketi olmak üzere tüm muhalefeti yok etme planı olarak gündeme getirdikleri “Çöktürme Eylem Planı” kendi hızlı çöküşlerinin de başlangıcı olmuştur diyebiliriz.
– Bu tablo içinde silahlı mücadele nasıl bir güncellik taşıyor?
Ekin Vartinik: Silahlı mücadele ya da en genel söylemle “zor”, sınıf mücadelesi devam ettiği müddetçe geçerliliğini koruyan bir mesele. Bizim gibi faşizmin, egemen sınıfların temel örgütlenme ve yönetme biçimi olarak sürdüğü sürece de silahlı mücadelenin geçerliliğini kaybetmesi mümkün değil. Gerek partimizin gerekse de ordumuzun silahlı mücadelenin gerekliliği noktasında bilinci açıktır. Demokratik Halk Devrimi’ne ulaşmanın yolu olarak Halk Savaşı Stratejisi’ni benimsiyoruz. Stratejimizin kendisi adından da anlaşılacağı gibi bir savaş stratejisidir. Bizimki gibi ülkelerde veya gerici işbirlikçi devletlerin işgali altındaki ülkelerde bu strateji uygulanabilir olma özelliğini korumaktadır. Bu tartışma konusu bile değildir. Hele ki en genel haliyle silahlı mücadeleden bahsedildiği yerde sorunun ortaya konuşu ideolojiktir. Reformizmle Marksizm arasındaki temel ayrım çizgilerinden biridir bu. Marksizm, tarihin tekerleğinin ileriye doğru dönmesi için “örgütlenmiş zorun kaçınılmazlığı”ndan bahseder.
Son yirmi yıla baktığımızda savaş alanında bazı gelişmelerin yaşandığını kabul etmek gerekir. Özellikle savaş teknolojisi, sıçramalı bir şekilde ilerleme kaydediyor. Bu durum, savaşın biçimleri ve yürütülüş koşulları üzerinde belli oranda etkili de oluyor. Fakat bu bizleri “savaşılamaz” teorisine kesinlikle götürmemelidir.
Gerilla savaşının geçerli olup olmaması teknik gelişmelerle açıklanacak bir sorun değildir. Gerillacılığı bir tarz veya yöntem olarak kavrarsak bunun her dönem ve koşulda yürütülebildiğini görürüz. Bunun sayısız örnekleri bir dizi ülkenin ve yanı başımızdaki Kürt ulusal özgürlük hareketinin tecrübelerinde vardır. Burada temel mesele, yeni teknik gelişmeler karşında buna uygun gerilla tarzını nasıl yaratacağımız ve kendi koşullarımıza nasıl uygulayacağımızdır. En temel sorunun bu olması gerekir. Bugün gerilla savaşı tek başına Halk Savaşı Stratejisi’ni benimseyen komünist partiler önderliğinde verilmiyor. Ulusal bazlı hareketlerden tutalım da küçük burjuva devrimci örgütlere ve hatta gerici olarak tanımladığımız bir dizi örgüt de savaş biçimi olarak gerilla savaş tarzını uygulamaya, yürütmeye çalışıyor.
Tekniğin kaydetmiş olduğu düzeyi yakalayan, taktiğini buna göre güncelleyen gerilla, başarı kazanabilir. Düşmana nihai darbeyi vuracak olan elbette ki tek başına gerilla değildir. Zira Halk Savaşı Stratejisi sadece gerilla savaşına bağımlı bir strateji de değildir. Bundan daha önemlisi ve tayin edici olan işçi sınıfı başta olmak üzere geniş kitlelerin bu savaş içerisinde örgütlenmesi ve savaşmasıdır. Gerilla savaşı bunun içinde somutluk kazanır. En gelişmiş teknik, halktır dediğimizde somut bir şeye vurgu yapıyoruz. Kitleler ne kadar artan şekilde savaşın içine çekilirse düşman tekniği o kadar çok boşa düşürülecektir. Tekniğin gözlerde bunca büyümesinin nedeni kitlelerin örgütsüzlüğü ve parçalı oluşudur. Dediğimiz gibi teknik gelişme, savaşma biçimleri, tarzları üzerinde değişimler yaratır ama savaşın kaderini halk belirler. Halkı kim kendi tarafına çekerse o kazanır. Bu sadece sınıf mücadelesi için değil tüm savaşlar için geçerlidir.
Bu nedenle gerçekleştirdiğimiz Konferansımız da “bilinçli insan” vurgusunu önemle öne çıkarmıştır. Bu da tartışılan-tartıştırılan bir mesele.
Bilinçli insan faktörünü iki yönlü ele alıyoruz. Birincisi yürüttüğü mücadele ile kendi arasında kurduğu ilişkide bağlılık ve fedakarlığın öne çıkması; ikincisi de tekniğin bilgi ve becerisine sahip olmasıdır. Bilinçli insanın bir tankı durdurması önermesinde olduğu gibi ancak o tankın bilgisine sahip olanlar onu durdurabilir. Elbette ki tek başına mücadeleye bağlılık bir tankı durduramaz, onun bilgisine sahip olmak gerekir. Mao yoldaş “hem uzman hem de kızıl olun” diyor. Bu, gerilla savaşı yürüten güçler açısından daha fazla geçerli bir durumdur.
Meseleyi tutunma veya basit bir var olma biçiminde kavramıyoruz. Nitekim savaşta tutunabilmenin de bazı gereklilikleri vardır. Bu gereklilikleri yerine getirebilenler tutunabilirler. Bu tarz bir kavramlaştırma, işin başında başarıyı karşı tarafa teslim etmek olur. Süreci ajitatif bir slogana dönüştürmeden, gerçeklerle hareket etmek gerekir. Bu sürecin zorluklarını aşabilecek savaş tarzının yaratılmasıdır esas olan. İbrahim yoldaşın “küçük gruplar büyük cüretler” olarak tarif ettiği şey de budur. Buna daha fazla eğitilmiş ve donatılmış, hareket kabiliyeti yüksek, her zamankinden daha inisiyatifli gruplar şeklinde eklemeler yapmak gerekir. Partimizin kuruluşunda yani 50 yıl önce elimizdeki kırmalar savaşı başlatmaya yetebiliyorken bugün yetmiyor. Bugün başka şeyler de yapmak gerekir.
Azad Axpanos: Dünya geneline baktığımızda (bazı istisna durumları saymazsak) savaşın ilerlediği iki tane yatak vardır. Bunlardan birincisi egemenlerin ve emperyalistlerin geliştirmeye çalıştığı savaş tarzı, diğeri de Maoizm’i kendine rehber edinen komünist hareketin geliştirdiği savaş tarzı. İşçi sınıfı ve ezilenlerin kendi savaş tarzını geliştirmesinde Maoizm öncü-önder bir rol oynamıştır. Bugüne kadar ve bugün de önemli ölçüde Hindistan’dan tutalım Filipinler’e, Nepal ve Peru’ya kadar silahlı mücadele hattında emperyalistleri ve onların yerli işbirlikçilerini korkutan ve silahlı mücadele hattında burjuvaziden iktidarı almaya en yakın olanlar Maoistlerdir. Halk Savaşı Stratejisi, MLM’nin savaş bilimi olarak rüştünü ispatlamıştır. Bu tesadüfi değildir. Savaşın yeni biçimlerini kavrayacak, halk savaşının genel mantığına uyarlayacak ve onu ileriye taşıyacak olanlar Maoistlerdir.
Özellikle son 40-50 yıl içerisinde sınıfsal çelişkilerin yoğunlaşmasına paralel tüm dünyada çeşitli şekillerde halkların ayaklanmasına, isyanına tanık olundu. Ancak bunların hiçbiri Marksist-Leninist-Maoist partilerin önderliklerinde gelişen Halk Savaşı pratikleri kadar büyük başarılar elde etmedi. Hiçbiri halkın iktidarı ele geçireceği bir pozisyona gelemedi. Peru, Nepal, Hindistan, Filipinler gibi ülkelerin ortak özellikleri MLM partilerin öncülüğüne sahip olmaları ve Halk Savaşı Stratejisi’ni başarılı bir şekilde ülke gerçekliklerine uygulayabilme yetenekleridir.
Bunu, bugün de özellikle Filipinler’de Filipinler Komünist Partisi önderliğindeki Yeni Halk Ordusu ve Hindistan’da Hindistan Komünist Partisi (Maoist) önderliğindeki Halk Kurtuluş Gerilla Ordusu’ndaki yoldaşlarımızın savaş pratiklerinde gözlemleyebiliyoruz. Kardeş ordularımızın örneklerine neden vurgu yapıyoruz? Çünkü benzer teknolojik gelişmelerle onlar da karşı karşıyalar ve kitlelerle kurdukları bağı ileriye taşıyabildikleri oranda ona karşı başarılı askeri pratiklere imza atabiliyorlar. Kitlelerin içine daha fazla nüfuz edebildiğimiz oranda hem daha fazla nitelikli insan hem de savaşın ihtiyaç duyduğu tekniği yaratabiliriz. Bu açıdan bizim fabrikamız halktır.– Medya Savunma Alanları ve Rojava’daki süreci biraz daha ayrıntılı aktarabilir misiniz?
Azad Axpanos: En başta Kürt ulusal özgürlük hareketinin savaş bilimine değerli katkıları olduğunu kabul etmek gerekir. Gerilla savaş tarzında, Ortadoğu coğrafyasında önemli ve değerli katkıları var. Özellikle DAİŞ’e karşı savaşta dağdaki gerillacılığı ovaya ve şehre taşımış ve oradan da büyük bir tecrübe elde edilebilmiştir.
Türk ordusu, Gare alanına yönelik gerçekleştirmiş olduğu işgal saldırısında güçlü bir darbe aldı. Düşmanın almış olduğu bu darbe, tarihsel önemdeydi. Tam da düşmanın elindeki tekniğe güvenerek artık gerillanın kendi karşısında duramayacağı propagandasını yaptığı bir süreçte gerçekleşti bu darbe. Hatta TC’nin İçişleri Bakanı’nın çıkıp bir-iki operasyon daha yapıp gerillayı tümden yok edeceklerini beyan ettiği bir süreçte gerçekleşti zafer. Sonrasında gerilla Haftanin, Zap gibi bölgelerde de önemli başarılar kazandı. Düşman işgal ettiği bazı alanlardan geri çekilmek zorunda kaldı.
Bu gelişmeler, PKK’nin yeni dönem gerillacılığı olarak adlandırdığı yeni savaş tarzının düşman karşısında almış olduğu başarılardır. 2016 yılından sonra düşmanın belli bir dönem hem askeri hem de psikolojik üstünlüğü elde ettiğini kabul etmek gerekir. Özellikle T. Kürdistanı’nda gerilla mücadelesi veren yapılar ağır kayıplar verdiler. Partimiz TKP-ML, PKK ve MKP olarak bu süreçte önemli kayıplar yaşadık. Fakat bu sürecin gelinen aşamada tersine dönmeye başladığını vurgulamak gerekiyor. Gare zaferi bu açıdan bir kırılma noktasıydı. Gerilla, yarattığı yeni tarzla bunu aşma yönünde önemli bir adım atmıştır.
Bizim de benimsediğimiz yeni dönem gerillacılığının geçmişle arasında belli başlı bazı karakteristik özellikleri bakımından farklılıklar var. En belirgin özelliği, tim savaşı denilen, sayı olarak tamamen küçültülmüş, niteliği artırılmış grupların verdiği savaş tarzı. Artık eskisi gibi görece kalabalık grupların birarada hareket etme koşulları bugün açısından ortadan kalkmıştır. PKK, gerillanın yeni dönem hareket tarzını “derin gizlilik” ve “ince kamuflaj” olarak tarif ediyor. Yer altında yaşamını sürdüren, ihtiyaç dahilinde hareket eden, diğer gruplarla teması en aza indirilen, esas işi düşmanı darbelemek olan, teknik bilgi ve becerisi gelişmiş, onu kullanabilen tim tarzında örgütlenmiş grupların savaşı olarak tarif ediyor. İnisiyatif ve gizlilik, bu dönemin karakteristik özelliğidir.
Eskiden yeraltı sistemi daha çok üslenme, kamp, eğitim yerleri vb. amacıyla ele alınmaktaydı. Ancak Gare süreciyle birlikte gerilla, yeraltını bir savaş mevzisi haline getirmek için çalıştı.
Savaş tünelleri aslında ilk kez kullanılıyor değildir. Örneğin ABD emperyalizminin Vietnam işgalinde Viet Minh ve Vietnam Halk Ordusu gerillaları da benzer savaş tünellerini kullanmışladır. Yakın tarihte ise İsrail’e karşı Hizbullah da yeraltını kullanmıştır. Şimdi ise PKK gerillalarının bu yöntemi kullandığına tanık oluyoruz. 23 Nisan’ı 24 Nisan’a bağlayan gece, faşist TC’nin Metina, Zap, Avaşin’e yönelik başlattığı işgal saldırılarda gerilla, tünel savaşı taktiğiyle hem düşmana ciddi darbeler vurmuş hem de az kayıp vermiştir. Faşist TC, yaptığı çok ciddi hava saldırılarına rağmen, istediğini alamamış, bunun için de gerillaya yönelik ciddi miktarlarda kimyasal gaz kullanmış ancak gerilla buna karşı da önlem almayı bilmiştir.
Düşmanın yürüttüğü savaş, keşif ve istihbarata dayalıdır. Esas olarak hava gücünü savaşın temel unsuru yapmaya çalışsa da karaya bağımlılığı devam ediyor. Bunun için gerilla savaşının temel hedefi öncelikle düşman istihbaratını felce uğratıp yok edecek tarzın geliştirilmesidir. Bu açıdan düşmanın görece elde ettiği kimi başarılar sanıldığının aksine hava araçlarını etkin olarak kullanmasında değil bilgi-istihbarat alanında yakalamış olduğu düzeydedir. Teknik bu açıdan bilgi-istihbarat elde etmenin koşullarını kolaylaştırmıştır. Keşif uçaklarının misyonu da esasta bilgi istihbarat toplamak vb.’dir. HPG-YJA Star gerillaları, Medya Savunma Alanları’nda bunu belli ölçüde boşa çıkarmıştır.
https://www.kaypakkayahaber.com/kose-yazisi/tkp-ml-tikko-genel-komutanligi-ile-roportajyol-gostericimiz-ilham-ve-guc-kaynagimiz
(Devam edecek)
Son Haberler
Sayfalar

Şehrin Işıkları
Şehrin gri havasından akşamın karanlığına yürüyorken, herkes, bir telaşla kaçan trenin arkasından koşar gibi, tempoyla, koşturuyor. Şehir o kadar hızlı akıyor ki; insanlar zamanın ve süreçlerinde aynı hızda aktığını zannediyor. Elleriyle dokundukları, gördükleri ve duydukları her şey bir sonraki gün biçim değiştiriyor, aldıkları kokular değişiyor. Gazeteler bir gün önce yazdıklarını ertesi gün hatırlatamıyorlar bile.

Kimliksizlik kimlik olmuş! Tahir Canan
Star Gazetesi İnternete yönelik baskıları savunmak için basın ahlak kurallarını hiçe sayarak basın yasasını hiç görmeyerek dilde kemik yok misali İnternet sansürüne karşı çıkanları porno savunmakla suçlamış. Kendi ilkesizliğini de ilke olarak lansa etmiş. Deyim yerinde ise ilkesizlik ilke olmuş, kimliksizlik de kimlik yerine geçmiş. Yalan dolanla hükümeti” yalama “ yalakalığı erdeme dönüşmüş! Halkı kandırmayı da meslek etmişler. Bunun adına da Gazetecilik denmiş! Gazeteciliğin kamusal görevini hükumetin, devletin ululuğu altına gömmeyi” meslek ilkesi” kabul etmişler.

Yüce bir ölüm!/Agop Ekmekciyan
24 Ocak 1988 yılında İstanbul Emniyet Müdürlüğü I.Şube polisleri tarafından boş bir arsada kurşuna dizilerek öldürüldüğü vakit Manuel Demir henüz 25 yaşındaydı. Genç yaşında ,inandığı dava uğruna düşüncelerinden taviz vermeyen,onurlu duruşu ile cellatları çılgına çeviren Manuel Demir hunharca öldürüldü. Faşizmin azgınca terör estirdiği yıllarda tüm hak ve özgürlüklerin rafa kaldırıldığı,yurtsever,devrimci,komünistlerin hapishanelere atıldığı 12 Eylül faşizminin kol gezdiği şartlarda devrimci mücadeleye ara vermeden,,çekinmeden devam etti.

Gezi/ Kızılay/ Gündoğdu (vd’leri) için 11 not/ Temel Demirer
normal tarihsel koşuldur.”[1]
i) Gezi/ Kızılay/ Gündoğdu (vd’leri) güzergâhı, “devrimin güncelliği” fikrine veda etmeyenler için şaşırtıcı olmadığı gibi, “beklenilmeyen” de değildi…
Bu bağlamda Kaan Arslanoğlu’nun, “Bu memleket adam olmaz”, “insanların üzerinde ölü toprağı var”, “insan doğuştan/genetik olarak itaatkârdır,”[2] türünden zırvalarını yerle yeksan eden Haziran Başkaldırısı, tarihsel bir yanıt oldu.

Akademisyen sorumlulugu /Sibel Özbudun
“En büyük bilgelik kendine egemen olabilmektir.”[2]
1. Entelektüel üretimin akademiye ve belli şablonlara sığdırılmaya çalışıldığı günümüzde, sizce akademi dışında entelektüel bir üretim zeminin oluşturulma imkânları nelerdir? Bu bağlamda Özgür Üniversite deneyimini nasıl değerlendirirsiniz?

Benzeşen Toplumları Talilde Unutulanlar / Ergün Aslan
Teori proletarya köylünün yaşamsal mücadelesinin devrimcide akademik olarak dile gelişidir.
Konuya girmeden önce,
Kapitalizmin.., işverenin.. karşısında proletarya köylü olmanın nasıl bir şey demek olduğunu unuttuysan ...
Bu tuzsuz baharatsız sosyo - ekonomik yapı neymiş ya.
Her şeye deva.
Ülkenin sosyo-ekonomik yapısını, inşasını mı talil edecen; Katma işin içine sömürgeciliği..., sosyo - ekonomik yapının sınıflar yüzerinde yol açtığı karekterliği.... tamam.

Umreye Giden Düşkünler/ Erdal Yıldırım
Gündemde AKP iktidarı Kültür Bakanlığınca organize edilen 100 Alevi kökenli ‘dede’nin önce Necef’e, Kerbelâ’ya ve sonra da umreye götürülmesi olayı var. Ve (ben de dahil) bir çok yazar çizer, kanaat önderi, kurum yöneticisi günlerdir bu konuda, konuşuyor, yazıp çiziyor ve ülkenin başkaca bunca önemli yaşamsal sorunuları varken, bu konu gündemde önemli bir yer tutuyor.

On yıl mı beş yıl mı bu ne demektir?
AKP’nin başı Başbakan mahpusların uzun yargılama süresini kısaltacağını açıkladı! Herhalde bravo dememizi bekliyorlar. Ne diyelim ülkemizin kara mizahı böyle oluşmakta. Ülkeyi öyle ki yazboz tahtasına çevirdiler ki. Bu zevatlar ne yaptıklarını biliyorlar mı? Yoksa, bizlerle dalga mı geçiyorlar? Sanki on yıldır bu iktidarda olan, bu yasal düzenlemeleri yapan kendileri değilmiş de başka biri imiş gibi ortalığa çıkıp ne iyi düzenleme yapacaklarını ballandıra ballandıra anlatıp duruyorlar.

Abdullah Öcalan,Hatip Dicle ve “Kapitalist Modernite”’
Time dergisinin her yıl açıkladığı “Dünyanın En Etkili 100 Kişisi” listesinin 2013 versiyonunda Ortadoğu’dan sadece iki liderin adı vardı: Abdullah Öcalan ve Fethullah Gülen.Liderliğini esaret koşullarında sürdürmesiyse Abdullah Öcalan’ın çok özel durumuna işaret ediyor.Tam anlamıyla bıçak sırtında yapılan bir politika üretiminden bahsediyoruz.Bu politika üretimine ilişkin tartışmalar Öcalan’ın bir komployla 15 Şubat 1999’da TC’ye tesliminden ve takip eden sorgu aşamasındakı performansından itibaren hiç durmadı.Öcalan’ın özeleştiri vererek önünü kesmediği bu tartışmalar başta PKK dü

Mültecilik ve düşünce üretimi
Türkiye Devrimci Hareketi (TDH) içinde eskiden beri “mülteciliğe” bir kızgınlık ve yabancılaşma vardır. Özellikle “mülteci” devrimcilere iyi gözle bakılmaz. Bunun TDH’ne, “kötü” olarak yansıması TKP’nin mülteciliğinden kaynaklanıyor. TKP önderleri,,, ülkedeki baskı koşularından dolayı uzun bir süre yurtdışında (o zamanki adıyla Sovyet bloku ülkelerinde) yaşamak zorunda kalmaları, 1970’lerden sonraki devrimci kuşak içinde, “lanetlenen” bir durum oldu.