Salı Nisan 30, 2024

Halk saflarındaki çelişmeleri ele almadaki hastalıklı bakış açısı, aczin ve ahlaki kokuşmuşluğun devrimci saflardaki izdüşümü olarak ŞİDDET!

Türkiye devrimci hareketinin tarihi, bu başlığı doğrulayan örneklerle dopdoludur. Olayları ve sonuçlarını tarihin büyük terazisinde ölçmek yerine düşünce darlığı üzerinden ele almak, devrimci saflardaki çelişmeleri çözmede ikna ve          demokratik yöntemi kullanmak yerine zorbalığı işe koşmak, devrimci saflardaki hastalıklı bir bakış açısının dışa vurumudur, kendisine devrimciyim diyenler için utanç ve devrimci sorumlulukların bittiği duraktır. Bu konumlanış, Maoizm tabelası “altında” duranlar için yozlaşma ve dejenerasyon halidir.

Devrimci hareketin 1970’lerin ortalarından bu yana arkasında bıraktığı bunca olumsuz örneğe karşın, hala bu sorunda “sorunlu” bir bakış açısına kapıları ardına dek açmak, geçmiş deneyim zenginliğinden ders çıkarılmadığının, bilimsel sosyalizmin bu konudaki olumlu geleneklerinin özümsenmediğinin kötü bir doğrulanışıdır. Yakın zamanda İstanbul’da Özgür Gelecek ve Partizan bürolarına karşı önceden tasarlanarak girişilen planlı ve örgütlü saldırı, kolayca zorbalığa kapılanların ve yön verenlerin hala bu bakış açısında durduklarının canlı bir örneği olarak Türkiye devrimci hareketinin tarihe düşülen en yeni, en yüz kızartıcı, en pespaye not oldu. Çaresizliğin çaresi! 

Şu apaçık bir gerçektir ki, toplumsal yaşamın odağı sınıf mücadelesidir; bu mücadele, çelişme ve uzlaşmazlıklar üzerinde kendisini üretir. Bu mücadelede bizimle sınıf düşmanlarımız arasındaki çelişmelerle, halkın kendi saflarındaki çelişmeler nitelik olarak farklı çelişmelerdir ve çözüm yolları da farklı nitelikteki yöntemleri gerektirir. Elbette ki bizimle düşmanlar arasındaki çelişmeler uzlaşmaz nitelikte çelişmelerdir ve Mao’nun isabetlice saptadığı gibi, bu, “bizimle düşman arasına kesin bir çizgi çekme sorunu”dur, oysa ikincisi, yani halk saflarındaki çelişmeler “doğruyla yanlış arasına kesin bir çizgi çekme sorunudur”, doğru ile yanlış sorununu içermesine karşın. Birinci türden çelişmeler, yani bizimle düşmanlarımız arasındaki çelişmelerde kullanacağımız yöntem uzlaşmaz karşıtlık doğasındaki çelişmelere uygulayacağımız yöntemdir, yani devrimci şiddettir. Bu konuda hiçbir belirsizliğe yer olmadığı açıktır.

Ne ki asıl sorun halk içindeki, devrimciler arasındaki ve devrimci örgütün kendi içindeki çelişmeleri ele almada kullanacağımız yöntem sorunudur. Mao’nun hiçbir muğlaklığa yer bırakmayacak biçimde söylediği gibi, “İdeolojik sorunları ya da halk içindeki tartışmalı sorunları çözmenin yolu, zorlama ya da baskı yöntemi değil, sadece demokratik yöntem, tartışma, eleştiri, ikna ve eğitme yöntemidir.”

Mao’nun bu son derece anlamlı ve yakıcı önemdeki yargısının her zaman devrimci pratiğe yön vererek yaşamın yaşayan gerçeği halini aldığını söyleyemeyiz. Bazen bu yargı, son saldırı olayında olduğu gibi, salt “asma yaprağı” rolünde yer edinir; devrimin alışılageldik geleneklerini, alışkanlıklarını, sloganlarını, değerlerini ve ahlaki duruşunu içselleştirmede tökezleyenler için... Ve böylece de on yılların yoldaşlığı, aynı yolda yürüyenlerin kardeşliği, devrimci ve yoldaş kanına basa basa, adım adım yoldaş katilliğine dek merdivenleri tırmanmada tereddüt etmez.

Tam da bu anda her şey zıttına dönüşmüştür, normal dönemin kardeşçe yoldaşlığı yerini düşmanca “yoldaş”lığa bırakmıştır. Palalar bilenip, kılıçlar keskinleştirilerek ve hatta mermi namluya sürülerek bir sürek avıdır başlar, köşe başları tutulur, pusular, “adam” çevirmeler, baskınlar ve patlayan silahlar... Ve on yılların yoldaşlığı bir anda öfke dolu patlamalar eşliğinde düşmanca cebelleşmeye yerini bırakmıştır. Ve Mao’nun, ideolojik sorunları ve halk içindeki tartışmalı sorunları çözmenin yolu, zorlama ya da baskı yöntemi değil, tartışma, eleştiri ve ikna yöntemidir formülü, uygulayıcılarının elinde patlamaya hazır bir silaha, vahşi bir çeteciliğe dönüşmüştür. Geriye kalansa akıtılan devrimci ve yoldaş kanı olmuştur! Baskın yapanlar, zafer kazanmanın huzuru içindedir  ve verilen görevi layıkıyla yerine getirmenin öz güveni ile yeni görevlere amade haldedir. Toprağa dökülense devrimci ve yoldaş kanıdır.

Başa dönelim... Sorun şudur: Bizimle düşmanlar arasındaki çelişmeler, antagonist niteliktedir ve bunların çözüm metodu, halkın ve devrimcilerin kendi aralarındaki çelişmelerin çözüm metoduyla aynı olamaz, olmamalıdır. Birincisinde çözüm yolu devrimci şiddettir,  ikincisinde ise ikna, eğitme ve inandırmadır. Karşı-devrimciler için geçerli olan şiddet yöntemini halk ve bu arada devrimcilerin saflarında uygulamaya çalışmak, sermaye üzerine kurulu iktidarların yararına proletarya ve müttefiklerini güçsüz bırakmak ve devrimci harekete zarar vermek demektir. Şüphesiz ki, halk saflarında da, bu arada devrimci saflarda da çelişmeler, anlaşmazlıklar, doğru ile yanlış arasında sınır çekilmesi gereken konular, günlük pratik konularda görüş ayrılıkları vb. olabilir ve olmaması da devrimci diyalektik gelişmeye terstir.

Bütün sorun, bu ayrılıkların, çelişme ve anlaşmazlıkların aşılmasında kullanılan yöntemin, düşmana yöneldiğimiz zamanki yöntemle karıştırılmaması ve bunun şiddet sınır taşına dek taşınmamasıdır. Şu ya da bu gerekçe hiçbir zaman devrimciler arasında şiddeti haklı çıkarmaz, yapay gerekçeler üzerinden bir kez bu yol açıldı mı bunun halk ve devrimcilerin saflarında süreğen bir biçim olarak yer edinmesi kaçınılmaz hal alır. Tartışmaya yer bırakmayacak bir şey var ki, o da, bu zorbalığın, yoldaşlarımıza uygulanan şiddetin, karşı-devrime hizmet ettiği ve nitelik olarak gerici bir şiddet olduğudur. Kolektifin devrimci geleneklerini ve değerlerini kirleten “sol” örtü altındaki darbeci-sağ revizyonizmin yapay dayanaklar üzerinden aklamaya çalışmasının ne Maoizm’le ve ne de mantıkla bir ilişkisi olabilir. Karşı-devrime hizmet eden şiddet olayında Maoizm’in kendisini değil, gölgesini bile görmek mümkün değildir.

Elbette ki, halk saflarındaki çelişmelerin doğru ele alınması sorunu, bir yanıyla da devrimciler arasındaki ve hatta verili güncel örnekte olduğu gibi bir tek devrimci örgütün kendi içindeki sorunu da içinde alacak genişliktedir. Devrimciler ya da aynı örgüt çatısı altındaki farklı düşüncelerin, farklılıkların ya da ideolojik ve siyasi görüş ayrılıklarının ya da örgütsel sorunlardaki farklı duruşların çözüm adresi herdaim iknadır, inandırmadır, dönüştürmedir ve dahası; işin iliği ve özü olarak eleştiri-özeleştiridir.

Ve çok daha önemlisi; saflardaki çelişkiler mücadele ile aşılır. Ne ki bu mücadele, kimilerinin anladığı mücadele değildir elbette. Bu mücadele, tam kapsamlı ve tam geliştirilmiş ideolojik ve siyasi mücadeleyi işin esası haline getiren mücadeledir. Aslolan, zorbalığı işin esası haline getirmek değildir; aslolan, ilkesel mücadele sürecinde farklı düşünceleri ideolojik ve moral olarak parçalamaktır diyordu Stalin. Unutulmamalıdır ki, “ideolojik mücadele öteki mücadele biçimlerine benzemez. Bu mücadelede kullanılacak biricik yöntem, kaba baskı yöntemi değil, sabırlı ikna yöntemidir” diyen Mao’nun yargıları, Maoizm elbisesi içinde gerici şiddeti meşru görerek, yönetimin büyüsüne kapılanlar için inandırıcılığını yitirmiş gözüküyor. Anlaşılır ki, bu çizgideki kaba kuvvet ve şiddet yalnızca düşmanı sevindirir ve yalnızca devrimci örgütleri düşmana açık hale getirir. Bu en basit ve en gözle görülür gerçeği bile görememek, görmek istememek için insanın tavuk zekasına sahip olması gerekir.

Anlaşlılan, ideolojik olarak yeniden kalıba dökülmeye fena halde gereksinimi olanlar için, bu, boş kubbede hoş bir seda gibi yankılanmaktadır.

İdeolojik mücadelenin bir kenara bırakıldığı durumlarda örgütsel tedbirler ve giderek şiddet başat rolde gözükmeye başlar. Bu, çürümenin, yozlaşmanın, maddi ve moral olarak parçalanmanın yoludur. Kolektifi giderek bir kast örgütüne, içinde her türlü fikir ayrılığının yasaklandığı tek düze bir tarikata dönüştüren yoldur bu. Kolektifi zaptu-rapla yola getirme düzenidir ve fikirlerin zincire vurulduğu dini bir cemaat halidir. Kurum içinde ona yabancı ruh halinin alttan alta ve maskeli bir biçimde ve kendine uygun kanallar aracılığıyla yeraltının derinliklerinde gizli bir mayalanmanın giderek derinlik ve genişlik kazanması ve kendisine uygun ortam sağlaması, tam da böylesi durumlarda, böylesi örgütlenmelerde gerçeklik halini alır.

Yakın zamanda Özgür Gelecek ve Partizan bürolarına yapılan saldırı ve faaliyetçi yoldaşlarımıza uygulanan zorbalık ve şiddetin, dava insanlığına, devrimciliğe, Kaypakkaya geleneğine aykırı bir davranış bozukluğu, sağlıksız bir ruh hali olduğu apaçıkken, hala, sahte radikalizm üzerinden sabun köpükleri uçurarak heyecanlı açıklamalarla kendini aklamak ve bu arada devrimci örgütleri yanıltmaya çalışmak, bunun için uğraşmak “hokkabazın kılıcı yutması” değil de nedir?

Bugüne dek bu konuda TDH’de örnek bir tutum sergileyerek devrimci bir gelenek bırakarak deniz feneri rolü gören tutumumuzla, yanlışa doğru bu yön değişikliği arasındaki bu tutum yokluğu arasına derin bir hendek kazılmıştır bu son şiddet eylemiyle.

Bu olayın failleri ve bunlara yön verenler kendilerini Kaypakkaya geleneğinin iz sürücüleri olarak adlandırsalar da aslolanın kullanılan tabela değil, durulan yer ve içinde bulunulan pratik olduğu deneyimlerle kanıtlanmış bir gerçektir. Bu olaya yön verenler, “hizip” vb. sıfatlar üzerinden baskın olayına teorik ve pratik dayanak noktaları bulmaya kalksalar da yaptıklarının Kaypakkaya çizgisiyle, geleneğimizle, bilimsel sosyalizmin bilenegelen tutumuyla fena halde bir karşıtlık içinde bulunduğu gerçeğini örtbas edemezler.

Sürdürelim.

Sulandırarak durmadan sömürdükleri, pratikten yoksun parlak laflarla süsledikleri Kaypakkayacılık, yalnızca sahte radikalizmi gizleyen bir örtüdür, “sol” gösterip sağ revizyonizmde konaklayan anlayış sahipleri için. Bu örtüyü kaldırıp attığınızda içerikten yoksun “sol revizyonizmle”, devrimci mücadele gerçekliği arasındaki derin uçurum hemen beliriverir. Ve geriye, alevleri sönmüş bir saman alevi kalır.

Saflarımızdaki çelişmeleri ele almada doğru bakış açısını terk edenler, Mao’nun sözleriyle, “saman altında su yürütenler, çalışmalarında bilimsel bir tutuma sahip olmayanlar kendilerini çok becerikli ve zeki sanırlar, oysa aslında son derece aptaldırlar ve beş para etmezler.” Öyle ki bu türden  kimseler  “yoldaşlar arasında, böbürlenmeye, dalkavukluğa ve ispiyonculuğa başvurarak, burjuva ve siyasi partilerinin aşağılık usullerini Komünist Partisine bulaştırırlar. Dürüst olmadıkları için de başarısızlığa uğrarlar.”

Ve devam ediyor Mao: “Ben her şeyde dürüst olmamız gerektiğine inanıyorum, çünkü bu dünyada dürüst bir tutum olmadan hiçbir şey başarılamaz. Kimler dürüsttür? Marks, Engels, Lenin ve Stalin dürüsttür, bilimden yana olanlar dürüsttür. Kimler dürüst değildir? Troçki, Buharin, Cen Du-Siu ve Çang Kuo-tao kesinlikle dürüst değildirler; kişisel çıkarlarını ya da kendi kısımlarının çıkarlarını her  şeyin üstünde tutarak ‘bağımsızlık’ ilan edenler de dürüst değildir.” Bunlar, “şöhret ve mevki peşindedirler; herkesin hayranlığını toplamak” ve daha da önemlisi partide kendilerine bir “soyluluk konumu” yaratmak istemektedirler.

Saflarımızda hatalar, yanlışlar vb. olduğunda bile bizim tutumumuz Mao’nun şu yargılarında ifadesini bulmalıdır: “Dolayısıyla, hata yapan bir yoldaşla ilgilenmek için iki elimiz vardır; bunlardan biri onunla mücadele etmek için, diğeri ise onunla birleşmek içindir. Mücadelenin amacı, Marksizmin ilkelerini savunmaktır, yani ilkeli olmaktır; bu birinci eldir. Diğeri ise, onunla birleşmek içindir. Birliğin amacı, onun bir çıkış yolu bulmasını sağlamak, onunla uzlaşmaktır; bu da esnek olmak demektir. İlkeyle esnekliği birleştirmek Marksist-Leninist bir ilkedir ve karşıtların birliğidir.”

Ve şunu söyleyen de Mao’dur; “düşman unsur ya da bozguncu olmadıkları sürece kim olurlarsa olsunlar, bütün yoldaşlara karşı birlik tutumu almamız gerekir.”

Bizler bugüne kadar birlik tutumu almada ısrar ettik -her şeye karşın. Yani uzlaşma uğruna taviz üstüne taviz dahi verdik ama bu, bizim zayıflığımız olarak algılandı ve meşru olmayanlar, iradeyi temsil etmeyi yitirenler, bir zamanlar iradeden aldığı erki kolektife karşı kullanmada tereddüt etmediler ve verdiğimiz tavizleri darbeciliğin dayanağı haline getirdiler. Ne ki, bizim birlik tutumumuz “soyluluk statüsü”nden bir türlü kopamayanlar, iradenin yalnızca soluk bir karikatürü haline gelmiş olanlar tarafından reddedildi.

Elbette ki ve haklarını teslim edelim ki verili statüyü, yani soyluluk konumunu güvenceye alan önerilere de açık durdular. Bu da bizim tarafımızdan reddedildi, çünkü bizler kolektifte bir soyluluk konumu yaratmak için devrim istemiyoruz, bu konumu kaldırmak için mücadele ediyoruz. En son olarak bu konumlarının tehlikeye girdiklerini gördüler. Çünkü bölgelerin ağırlıklı bölümü bu tasfiyeci azınlığa karşı ayağa doğrulmuştu ve son çare gerici şiddet ile tehdit ve bundan medet ummak oldu. İşte tam bu anda Özgür Gelecek büroları saldırı ve gaspa uğradı. Tabandan yükselen selin önünde duramayacaklarını anladıkları anda da çaresizliğin çaresi olarak bürolara saldırgan bir mantıkla baskın düzenleyerek  aşılmaması gereken sınır çizgisini aştılar ve böylece de birlik çabasının kendisini her yerinden zincire vurarak amaçlarına, kestirmeden, “cesur aptallık” üzerinden ulaşmış oldular. Zira birlik isteğinden yola çıksalardı eğer, bu yola başvurmayı akıllarına getirmezlerdi bile.

Onlar için “birlik-eleştiri-birlik” formülasyonu yok hükmündedir. Ve Mao hiç yaşamamıştır!

Mao’nun şu sözleri de: “... Halk içindeki ve Parti içindeki bütün meseleler, zor kullanılarak değil, düzeltme yoluyla, eleştiri-özeleştiri yoluyla çözülecektir.”

Denebilir ki şimdi ne yapılabilir?

Tavrımız su kadar berraktır: Özeleştiri, büroların derhal boşaltılması ve de hizip vb. bildirilerin geri çekilmesi ve hesap verilmesi. Tersi girilen yolda ısrar, yani saldırıda ısrar, ahlaki kokuşmuşluğun devrimci saflardaki dışa vurumu olarak şiddet de ısrar, yalnızca, ipin asılan adamı desteklediği gibi destekleyecektir sağ oportünizmi “sol” maskeyle gizleyenler için. Ve dahası; bu “destek” sizi çürümüş ağaç kabuğu gibi parça parça dağıtacaktır. Heba olan da devrimci güçler olacaktır. Devrimin nefesi de her zaman ensenizde olacaktır.

Ve son bir nokta: Darbeci-çeteci “sol” maskeli sağ revizyonistler “örgütsel sorunlar eksenine oturmuş” bir mücadeleden söz etseler de (ki, buna gelişme olanağı sağlayan da kendileridir) örgütsel sorunlar zemininde kilitlenmiş gibi gözüken mücadelenin derin temelinin ideolojik ve siyasal sorunlar olduğu ve dahası uzun süreli  devrim çizgisi gibi temel konulardaki dereceli kutuplaşmalar, yaklaşımlar, bakış açıları ve verili çizgiyi pratiğe geçirmedeki bu kutupsal zıtlıklardan uç verdiğinin altını çizmekte fayda var. Salt kendi başına örgütsel sorunlar eksenine oturmuş bir yarılmanın, gıdasını aldığı ideolojik ve politik temel olmadan, uzun zamana yayılan bir sürece damgasını basması düşünülemez. Örgütsel sorunları ayakta tutan politik çizgidir ve bölünmenin maskelenmiş aşil topuğu da buradadır -şimdilik sahne ışıklarının önüne çıkmasa da. Örgütsel sorunlardaki kör düğümün kahredici gücü buradan gelmektedir. Fırtınanın asıl kopacağı yer örgütsel sorunlar örtüsü altında gizlenmiş haldedir. Bu unutulmamalıdır.

42285

Alman Bernsteincılığın, Rus Struveciliğin Günümüz Versiyonları 'Özgürlükçü Sosyalizm' Ve HDP-HDK



Ekonomistler , Legal Marksistler ve Menşeviklerin bir bölümünün Rus Devrimi süreci içinde toparlandığı Kadetlerin(Anayasal Demokrat Parti) iç savaş sürecinde karşı-devrimci Beyaz Muhafizlara dönüşmeleri size ilham vermelidir...

Geri dönüp baktığımda

Kürt hareketi iyimserlikle tedirgin bir karamsarlık arasında gidip geliyor. Bir bocalama içinde, şüpheci, kaygılı ve tereddütlü. Tayyip Erdoğan’ın ne yapacağını ve ne yapmak istediğini kestiremiyor. Kendisini kuşatan puslu havayı aralayamıyor, önünü göremiyor. Tayyip Erdoğan’a sert çıksa  “hassas süreci” baltalamış olmaktan çekiniyor. Alttan alsa direksiyonu büsbütün AKP’ye kaptırmaktan ve bir bilinmezlikte irtifa kaybetmekten korkuyor. 

Suyun başını Tayyip Erdoğan kesmiş, Kürt hareketi ise ona kilitlenmiş, ne söyleyecek, ne yapacak onu bekliyor.

Korkaklar Zafer Anıtı Dikemez, Hele Sen Asla…

Recep Tayyip Erdoğan gibi, tek millet, tek din düşüncesinin sadık bir savunucusundan, paketin içine sıkıştırdığı nefret suçları ifadesine tamamen zıt bir karakterli, kendi inancı dışındaki herkese ve her inanca, her farklılığa düşman birinden Alevi ve Alevilik inancıyla ilgili çözümler beklemek, beklentiler içinde olmak bile başlı başına büyük bir hayalciliktir.

 

AKP"nin "Demokratikleşme" Oyunları

Başbakan Erdoğan’ın bugün (30.09.2013) açıkladığı AKP’nin “demokratikleşme paketinde, demokratikleşmenin dışında her şey var dense yeridir. Türk burjuvazisi, 1923’den beri “demokratikleştiğini”, “demokrasiye adım attıklarını”, her yeni hükümet dönemlerinde birden fazla “demokratikleşme” paketleri çıkarmalarından bilinir. Önceleri, “sınıfsız, imtiyazsız kaynaşmış vatan-millet”, sonraları ise,  “vatana millete hayırlı uğurlu olsun” burjuva çiğ sözleriyle ortalığa sürülen “paketler” ortaya çıktı. 

 

Kürt krallığı için mi Halepçelerde öldüler ?

 

            Gazeteler geçenlerde Mesut Barzani ile Celal Talabani'nin İstanbul'daki mülklerini sıralayınca, Halepçe'de soykırıma uğratılan Kürtler geldi gözümün önüne.

Devrim Bir Maceradır

Devrim bir maceradır. Kayıtsız kuyutsuz, şartsız koşulsuz, sorgusuz sualsiz devrim denen bir deryanın içine atmaktır kendini devrimcilik. Geriye bakmadan, arkada kalanları kara kara düşünmeden, hep ileriye yönelmektir devrimcilik.

Geceyi gündüze, yeri geldiğinde gündüzü geceye çevirmektir, yarınların getireceği yakıcılığı düşünerek, devrim denen maceranın içine hesapsızca atılmaktır devrimcilik.

Kürt siyasetinin kurtlarla bitmeyen dansi

Bir halk için tarih tekerrür ediyorsa, bu o halkın tarihten ders çıkarmadığını gösterir ki, vay o halkın haline. Burada kastedilen elbette halkın kendisi değil önderleridir. Kürtler de, önderleri tarihten pek ders çıkarmayan talihsiz bir halktır. Kürt önderleri yüz yıldan beri Türk devlet yöneticileriyle diyalog kurmaya çalışmış ama hep hüsrana uğramışlardır. Hatırlanacağı gibi daha birkaç ay önce devletle müzakere havası esiyordu Newroz' un barış güvercinleri uçurulan Kürt semalarında. Şimdi ise bir ümitsizlik rüzgârı esmekte halaylar çekilen o meydanlarda.

On’ların Öğrettiği

birer birer, biner biner ölürüz

yana yana, döne döne geliriz

biz dostu da düşmanı da biliriz

vurulup düşenler darda kalmasın…//

çünkü isyan bayrağıdır böğrüme saplanan sancı

çünkü harcımı öfkeyle, imanla karıyorum…

sıkılmış bir yumruk gibi giriyoruz hayata…”[1

 

Yukarıdaki dizeler Orhan Kotan’ın, Diyarbakır Zindanı’nda kaleme aldığı “Gururla Bakıyorum Dünyaya”sındandır; yazmaya gayret edeceklerimin özetidir sanki…

Aysel Tuğluk ve ekrad-i bi idrak

Fazla söze gerek yok.2007’de Kemalist bürokrasinin yaklaşan tasfiyesini öngöremeyip “Kurtarıcı motif, tarihsel imge Mustafa Kemal ve onun tarihsel eylemselliğinin büyüklüğü kendisini gösterdi ve gösterecek. O bir mucizedir, ölümsüzdür. Uluslaşmada temel direktir.

BAŞKALDIRININ -ÖN- DEĞERLENDİRİLMESİ[*]

“Ve bizim bir haziranımız

Bir yıl kadar yetecektir dünyaya

Çünkü yoğun ve ateşle yaşanmış

Çünkü ellerimiz, başımız ve kanımız

Hayasız pençelerini kokuyla gizleyen

Bir olgu olmayacaktır sana

Ölülerimiz toplanacaktır

Doldurulan bir kıyı gibi.”[1]

 

Erdem Aksakal’ın, “2011 yapımı ‘Ya Sonra’ filmine, Özcan Deniz aşkını şu sözlerle anlatarak başlar. ‘Masallar neden en güzel yerinde biterler? Sonra ne olur bilinmez. Biz de masallara göre sona geldik. Peki ya sonra?’

KENTİ (YOKSULLARINDAN) “TEMİZLEMEK”…[1]

“Ahlâk ve para aynı çuvala girmez.”[2]

Çocukluğum ve ilk gençlik yıllarım, bugün İstanbul’un en “in” mekânlarından sayılan Erenköy-Göztepe arasında geçti. O yıllarda İstanbul’un tartışmasız bir numarası Teşvikiye- Nişantaşı-Osmanbey karşısında biraz “ikinci sınıf” sayılan, ancak “sayfiye” olarak muteber, bizim gibi yaz-kış kalanların hafiften “taşralı” muamelesi gördüğü, ama geceleri Bağdat caddesinde “anahtar teslim”ine yarıştırılan lüks, spor arabalara bakıldığında, geleceğinin “parlak” olduğunu sezdiren, üç katlı apartmanlar diyarı…

Sayfalar