Pazartesi Mayıs 29, 2017

Partizan'dan

Partizan'dan; Gündem ve güncel gelismelere iliskin politik aciklamalarin yazilar.  

 

Munzur'un kızıl gülü, Yetiş Yalnız yoldaşın anısı, kalbimizde ve kavgamızda yaşayacaktır..!(Erhan Aktürk, Landshut Hapishanesi, Almanya)

Dağların sevdalısı, baharın umudu, mücadelenin kızıl ateşi yoldaşım ve halkımızın mütevazi öncüsü ve yol göstericisi; çok kıymetli, Yetiş yoldaşım, emin olabilirsin ki; şehadetinin ardından seni yazmak, senin gibi enginleri fetheden bir devrimciyi anlatmak şimdi bana çok zor geliyor...

Yoldaşım senin yaşamın her şeyden evvel çok sade ve duru idi. Ben de seni katıksız ve sade biçimde anlatmaya çalışacağım. Seninle birlikte, 11 yoldaşımızın ölümsüzlüğe yolculuk haberinizi 18 Mayıs'a 7 gün kala öğrendim ve duydum ki, 24-28 Kasım 2016 tarihinde, Munzur yeniden kızıllaşarak şaha kalkmış..

Sevgili düşdaşım, emperyalist sistemin merkezlerinden olan Fransa'da doğdun. Çocukluğun ve gençliğin bu ülkenin metropol şehirleri ve kültürü içinde geçti. Ancak sen bu metropol şehirlerin yozlaşmış ve çürümüş kültürüne, kirine ve pasına asla bulaşmadın. İnsanlığın ve emeğin kurtuluş mücadelesi yoluna girdikten sonra asla şaşmadın. Bu uğurda Avrupa'da, ülkede, kentlerde, kırlarda yorulmadan ve duraksamadan hep aynı azimle çalıştın, çabaladın, sürekli bir şeyler ürettin ve örnek bir mücadele tarzı yürüttün. Bu azmin ve kararlılığın sonuçta düşmanlarımızın korkulu rüyası oldu..

Lakin senin akranların, emperyalist sistemin yabancılaşmış, yozlaşmış ve çürümüş bataklıklarında, para-mal-mülk ve geleceksizlik hesapları yaparlarken, sen baskıya, sömürüye, kölece yaşamaya karşı militanca mücadele yürüttün ve SEN hep doruklardaki özgürlük yürüyüşüne katılmayı düşledin, dağ başlarında hem kavgaya tutuşmayı, hem de kavganın türkülerinin yaşayarak besteleştirmeyi düşledin..Bilgini, birikimini, değerlerini ve özellikle de sanatsal yeteneklerini cömertçe insanlığın ve emeğin kurtuluş mücadelesine sundun..Hiç kuşku yoktur ki, senin davaya bağlılığın da aynı nitelikte çok değerliydi ve tartışılmaz bir derinliğe sahipti..

Senin kişiliğinden dünyamıza yansıyan bu saf ve ve duru proleter kişilik, senin olmadığın sohbet ortamlarında hem sohbet konusu yapılıyor ve ta o zamanda övgüler yapılıyor ve ''örnek bir genç devrimci partizan'' diye anılıyordun..

Sevgili yoldaş, sen diğer yoldaşlarına karşı çok paylaşımcı ve hoş görülüydün. Kolektif yaşamı mükemmel derecede içselleştirmiştin..Artık herkesin bildiği o meşhur fukaralığımızın sürdüğü dönemlerde, sen hep ilk önce yanındaki yoldaşları doyurma gayretindeydin. En güzel şeyleri ilk önce yanındaki yoldaşlarına teklif ederdin. Yine kitlelerle, halk ile bütünleşmiş bir ilişkin vardı. Sırtından hiç eksik olmayan çantanla hangi kapıyı çalsan hep bir eve rahatlıkla misafir olabilirdin. Her misafirlikte güncel konuları dönüp dolaşıp devrimci siyasete ve mücadeleye çekmeyi tartışmalara, sohbetlere ideolojik bir içerik kazandırmayı çok iyi becerebiliyordun..

Heyecanlı sohbetler yaparak ikna etmeyi, ancak kitlelerin hassasiyetlerini de gözetmeyi çok iyi becerebiliyordun. Hakeza herhangi bir pratik faaliyet veya görev olunca da herkesten önce eylem alanına gider ve görevlerini asla savsaklamazdın. En zor, en meşakkatli işlere herkesten önce talip olur, kimsenin yapmadığı/yapamadığı görevleri tereddütsüzce ilk önce üstlenenlerden birisi mutlaka sen olurdun. Adın gibi her derde deva olarak ilk önce ve YALNIZ sen YETİŞiyordun..

Kıymetli yoldaşım bildiğin üzere, 2006 yılının bir Haziran akşamı seninle aynı odada yan yana yatmıştık..O akşamın sabahında Fransız emperyalizmi ve faşist Türk devleti'nin işbirliği sonucu, kaldığımız ev sözde ''anti-terör timleri'' tarafından kuşatılmış ve basılmıştı..Bu karanlık zebaniler evde bulunun çoluk-çocuk, kadın, yaşlı farkı gözetmeden hepimizi hırpalamış ve büyük ateşli silahlarla üstümüze barbarca ve leş kargaları misali çullanmışlardı. Ardından bizi götürdükleri sorgu zindanlarında ağır psikolojik işkence yöntemleri altında 4 gün zor koşullarda tutmuşlardı. Bu sorgular esnasında senin militanca duruşun ve dimdik direnişin mücadelemize yakışır örnek bir davranıştı..Sorgulamaların ertesinde hızla yapılan mahkeme tutuklanma kararını onaylamış ve bizlere asılsız suçlamalara ve sözde delillere dayanarak en yüksel cezaları kesmişti..Mahkeme sonrası hepimizi ayrı ayrı cezaevlerine dağıttıklarında seninle cefa yollarımız ayrılmıştı..Ama biz biliyorduk, Fransız emperyalizminin en zorlu cezaevi koşullarında sen devrimci yaşam tarzından asla ödün vermedin ve dimdik alnı ak bir devrimci olarak, bir zaman sonra yeniden özgürlüğüne kavuştun..Seninle birlikte zindanda yatan BASK Özgürlük Hareketi'ne mensup devrimci arkadaşlar da senden övgüyle ve gururla bahsediyorlardı..

Sevgili Yetiş yoldaşım, sana ne kadar güzel kelimeler yazsam da, kelimeler kifayetsiz kalıyor..Hiç bir tarif seni anlatmaya yetmiyor, sözler senin devrimci hazına ve hızına yetişemiyor.. Sen düşündüğü gibi yaşayabilen, yaşadığı gibi düşünebilen ender devrimcilerden birisiydin..Teorimizin ve pratiğimizin diyalektik ilişkisini derinden ve özden kavramış ve özümsemiştin. Dolayısıyla yaşamın en nitelikli halini, özgürlük mücadelesi yürüyüşümüzün tam ortasında, içinde, öncüsü olarak sürdürmeyi tasarlıyordun, ki öyle de oldu..Sen dağların doruklarında da örnek bir devrimci komünist insan, devrimci partizan olarak yıldızlaştın..Sen de güneşe uğurladıklarımız kervanına onurlu, başı dik, özü-sözü bir devrimci olarak, hak ettiğin şekilde övgülerle anılacaksın..

Senin mütevazi, duru, temiz, hassas, çalışkan, fedakar, yoldaş bağımlısı, cesaretli, sanatkar, araştırmacı, bilge ve devrimci pratik özelliklerin asla unutulmayacak ve dilden dile aktarılacaktır. Senin devrimci mücadeleye bağlılık düzeyin, senden önce ölümsüzleşen önder yoldaşlarımızda görülen tarzdadır ve çok farklıdır..Senin bu kısacık yaşamından çok şeyler öğrendik. Senin mütevazi ve ilkeli duruşun hepimize örnek olmaya devem edecektir.

Sen adeta umut insanıydın. Sınıf mücadelelerinin bütün tarihsel gelişim süreçlerinde olduğu gibi, insanlığın en diri politik duygusu umut olmuştur. Sende de bu dirilik ve bu umut hiç bir zaman tükenmedi. Senden etrafına yansıyan dirilik, duruluk ve umutlu olmak hissiyatı adeta bulaşıcıydı. Senin var olduğun her yerde yeni şeyler yaratılıyordu..Bu anlamda, halkımızın sosyal özgürlük mücadelesinde hep yaşayacak ve yaşatılacaksın.. Aliboğazı'nın cüretli ve kahraman 12'leri, sizlerin mücadelesi ve direnişi hepimize örnek ve rehber olacaktır. Anılarınız pratiğimize ışık tutacaktır. Siz rahat uyuyun, devrettiğiniz bayraklarınız şimdi başka ellerde dalgalanmaktadır.

''Düşmezse düşmesin

yakamızdan ölümsüzleşen

Bizim üstümüze de

güneş doğacak gülüm

Gülüşüne bir kurşun

sıksa da ölüm

Unutma ki;

Umuda kurşun işlemez gülüm!''

Şan olsun Aliboğazı Direnişi'nin Kızıl Gülleri, 12'lere!

Parti ve Devrim Şehitleri Ölümsüzdür!

Erhan Aktürk, Landshut Hapishanesi, Almanya

"Diz Çökmeyişin Meşalesi, Kopuşun Adı: KAYPAKKAYA

Sınıf mücadelesi denen o büyük düş, insanlık tarihi boyunca her zaman altınça- ğın kapılarını aralayan öncülerin, mahir ellerinde yazıldı.

İnsanlığın kızıl geleceği, kavganın manifestosunu yaşadığı coğrafyaya nakşeden önderlerin açtığı yoldan ilerledi. Yerkürenin dört bir yanını saran o büyük fırtınanın yaşadığımız coğrafyadaki temsilcisi, devrimin pusulası ise İbrahim Kaypakkaya oldu.

Katledilişinin 44. yılında komünist önder İbrahim Kaypakkaya ödenen ve ödetilen bedellerle yaşıyor ve savaşıyor. Faşizmin zindanlarında "ser verip sır vermeyen" mirası ile direncin ve diz çökmeyişin adı olan Kaypakkaya, faşizme karşı her cephede direncin manifestosu olarak yazıldı. İşçi direnişlerine, köylülerin doğa ve yaşam nöbetlerine, gençliğin sokakları mesken eyleyen gelecek kavgasına; kadın ve LGBTİ’lerin isyan çığlıklarına, Kürt ulusunun öz yönetim direnişlerinden Suriye Kürdistanı’nda DAİŞ barbarlığına karşı destansı direnişlerine ve Rojava devrimine ışık saçıyor.

Faşizmin her türlü saldırısına karşı diz çökmeyişin adı olan Kaypakkaya yoldaş aynı zamanda sınıf mücadelesinde Marksizm-Leninizm ve Maoizm’e yönelen ideolojik saldırılara karşı komünist kopuşun da en net ifadesidir. Kaypakkaya yoldaşın komünist niteliği onun MLM’ye olan sadakati ve bu yolda onu rehber edinerek bir kopuş gerçekleştirmesiyle tanımlanmaktadır.

İbrahim Kaypakkaya, kuşkusuz temel teorik tezleriyle ve Komünist Partisi’nin kurucu önderi olması sıfatıyla bugünden sadece tarihsel bir kategoriye indirilemeyecek kadar güncelliğini korumaktadır. Kısa ömrü, devrimci düşüncelerinin rotasını çıkarmaya, ülke gerçekliğine MLM biliminin yol göstericiliğinde ışık tutmasına yetmiştir.

 Ortaya çıktığı tarihsel koşullarda ve o dönemin devrimci hareketine rengini veren ve de komünistlik adı altında pazarlanan her türlü oportünist, revizyonist düşüncenin temel sınıfsal karakteristiğine karşı gerçek bir komünist duruş olmuştur o.

Ülkenin tarihsel, sosyal, siyasal gerçekliğinin bilimsellikten uzak analizi ve bunun sonucu olarak ortaya çıkan yanlış devlet tahlili, devrimin yolu, hedefleri, dostları, düşmanları ve niteliği sorunlarına karşı proletarya ideolojisinin çekincesiz haykırışı olmuştur.

MLM’yi ülke topraklarına özgünleştirmenin sembolü ve önderi olmuştur.

Diz Çökmeyişin Meşalesi!

Kaypakkaya yoldaş, 68 devrimci gençlik hareketinin ve onun bağrından doğan 71 silahlı devrimci çıkışının tasfiye edilmesi, boğulmasını hedefleyen 71 Askeri Faşist Cuntası koşullarında her türlü zorluğa karşın halka ve devrime bağlılığından taviz vermemiştir. Faşist diktatörlüğün, gelişen ve büyüyen gençlik hareketine, postal ve süngü; darağaçları ve katliamlara yönelen dizginsiz vahşetine karşın  sınıf mücadelesinin engin denizinde kulaç atmaktan bir an olsun vazgeçmemiştir. Yoldaş Kaypakkaya, 15 temmuzdan bu yana  OHAL ilanları ile karşımıza çıkan iklimin daha soğuk ve fırtınalı hali içinde, halkın silahlı kurtuluşunu örgütlemek adına soluğu dağların doruklarında almıştır.

Halk demokrasisi, sosyalizm ve komünizm ideallerine olan inanca azgınca saldırıldığı, yığınların geleceğe dair umutlarının yok edilmek istendiği; işçi sınıfı ve emekçi yığınların, militan gençliğin zulme karşı isyanının bastırılmaya, direniş iradesinin kırılmaya ve diz çöktürülmeye çalışıldığı bir konjoktürde tıpkı Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan; Mahir Çayan gibi diz çökmeyişin adı olmuştur!

Kaypakkaya yoldaş, ağır cunta koşullarında, faşist cellatların, iyiye ve güzele ait ne varsa yok etmek adına sefere çıktığı bir süreçte, direniş meşalesini büyütmeyi, halkımızın özgür gelecek düşlerine sımsıkı sarılmayı bilmiş bugün AKP iktidarı eliyle, OHAL altında tüm baskı, şiddet, gözaltı, tutuklama ve katliamlara; imha, inkar ve asimilasyona karşın geleceğinden, emeğinden, dilinden, kültüründen, siyasi iradesinden; kimliğinden, inancından vazgeçmeyen, ezilenler, ötekileştirenler için adeta bir meşale olmuştur!

Yoldaş Kaypakkaya, zemheri ayazında, kara kışta,  yığınların yüreğinde yanan ve asla söndürülemeyecek isyan ateşini görmüş bu öfkeden ve onun tarihsel haklılığından aldığı güçle faşist cellatlar karşısında diz çökmemiştir!

Yoldaş Kaypakkaya; Türk hakim sınıflarının AKP eliyle yaşama geçirdiği, işçi sınıfı ve emekçilerin emeği ve alınterine, geleceğine; Kürt halkının öz yönetim, dil ve kimlik talebine; kadınların toplumsal cinsiyet eşitliği çığlığına, Alevilerin inancını özgürce yaşama iradesine yönelen saldırılar karşısında gelişen direnişin ilham kaynağıdır!

Yaşamı, "nerede bir direniş ve mücadele varsa orada olma" felsefesinin nadide örnekleriyle dolu Kaypakkaya, AKP iktidarının cihatçı çetelerle katliamlarla boğmak istediği Rojava devriminden yükselen özgürlük türkülerinde yaşamaya devam etmektedir!

Muştulanan Günün Bilimsel Önderi!

 Kaypakkaya yoldaş, tarihi sınıf mücadelesinin önemli bir silahı olarak ele almış ve onu geleceğe yönelen bir silaha dönüştürerek bilimsel sosyalizmin sadık savunucusu olmuştur.

Ülkemiz topraklarında çelişkileri kavrayan ve bunların çözümünde Marksizm’e sarılan Kaypakkaya, sınıf mücadelesi içerisinde her hareketi sıkı takibe almış ve onun içinde kendini var eden ve bunu bilimsel analizlere tabi tutan ve sonuçlandıran bir yöntem izlemiştir.

Kaypakkaya yoldaşın teori ve pratiğinde hareketin seyri, gelişimi ve çelişkilerine dair ortaya çıkan duruma çok yönlü yaklaşarak nüfuz etmeye çalışan bir yaklaşım söz konusudur. Öğrenme, ders çıkarma ve genel sosyal, siyasal, kültürel, toplumsal gerçekliği gözeterek bütünsel bağ kurarak programatik görüşler oluşturmuştur!

Köylü direnişleri, toprak işgalleri, işçi sınıfının mücadelesi, öğrenci gençliğin hareketi ve yönelimi, çeşitli toplumsal sosyal katmanların ortaya çıkan durum üzerinden siyasal temsilcilerinin aldığı pozisyon ve bunlar arasındaki çelişkiler üzerine güçlü gözlem ve analizler yaparak bilimsel sonuçlara ulaşmaktadır.

Örneğin 15-16 Haziran işçi direnişinin analizini birçok yönüyle gerçekleştirip çıkardığı dersler oldukça çarpıcıdır. Reformcu orta burjuva ve küçük burjuva akımlarla ve anlayışlarla hesaplaşma, mücadele ekseninde bir rota benimseyerek devrimin genel karakterine yönelik temel ilkeler ortaya çıkarmayı başarmıştır. Parçayı bütünden koparmaksızın, parçalar arasındaki diyalektik bağı güçlü bir mantık örgüsüyle kurarak, sınıf mücadelesinin ihtiyaçlarını, gerekliliklerini bilimsel analizlerle incelemiş proleter hareketin ideolojik, siyasal, örgütsel hattının örülmesi mücadelesine, bunun inşa edilmesine yönelik net bir sınıfsal duruşla tutum belirginleştirmiştir.

Bu bağlamda, 2002'de Komprador Burjuvazi ve toprak ağalarının temsilcisi AKP iktidarının, yaşama geçirdiği uygulamaların açığa çıkardığı; islamcı-laik ekseninde kutuplaşan ve düşmanlaşan, giderek muhafazakarlaşan, Kürt sorununun tüm toplumsal gözeneklere nüfuz eden derin etkisindeki toplumsal gerçekliğin nasıl analiz edileceği noktasında da yol göstermeketdir!

Kaypakkaya'dan Aliboğazı'na Direniş Sürüyor!

Kaypakkaya yoldaşın buzu kırarak, ağır bedellerle açtığı yolun taşları ardılları tarafından döşendi/döşeniyor. Kökleri Kaypakkaya yoldaş tarafından atılan geleneğimiz, yüzlerce şehidimizin kanıyla , sayısız bedel pahasına bugüne taşındı.Toprağa düşen özge fidan, kanla, canla binbir emekle gelişti, büyüdü! Kaypakkaya'nın dağların doruklarına çektiği komünizmin kızıl bayrağı o günden bu yana dalgalanmayı sürdürüyor.

24-28 Kasım 2016 tarihlerinde Dersim Aliboğazı'nda faşist diktatörlüğe karşı halk ordusu savaşçılarının duruşu, cüret ve cesareti, direniş geleneğimize eklenen yeni bir halka olmuştur!

On ikiler, 44 yıl öncesinden Kaypakkaya yoldaşın halk demokrasisi, sosyalizm ve komünizm kavgasının büyütülmesine yönelik çağrısına bugünden verilen yanıttır!

On ikiler, Kaypakkaya yoldaşın cuntaya, faşist cellatların kara zulme karşın diz çökmeyen direnişin sürdürücüleri olmuştur! Onikiler, Kaypakkaya yoldaşın, halkın özgürlüğü ve kurtuluşuna olan sarsılmaz inancından feyz almış ve onu bugüne taşımıştır! Dersim dağlarından göğe yükselen on iki kutup yıldızı, zifiri karanlığa yakılan birer direnç meşalesi olmuştur!

Halkın kurtuluş kavgasında toprağa düşen oniki halk savaşçısı; Denizlerin, Mahirlerin; 31 Mayıs 1971’de Nurhak Dağları’nda toprağa düşen Sinan Cemgil, Alpaslan Özdoğan ve Kadir Manga’nın; 18 Mayıs 1977’de Antep’te PKK'nin öncü kadrolarından Haki Karer’in; 13 Mayıs 1978’de Kaypakkaya’nın ölümsüzlüğünün yıldönümünde hesap sorma eylemine giderken yıldızlaşan Ermeni komünist Armenak Bakırcıyan'ın,  Amed zindanlarında 18 Mayıs 1982’de teslimiyete karşı bedenlerini ateşe veren Ferhat Kurtay, Necmi Öner, Eşref Anyık, Mahmut Zengin’in geleceğe uzanan özgürlük türkülerinin bugünkü adı olmuştur!

 

İbrahim Kaypakkaya Yaşıyor!

Mayıs Ayı Şehitleri Ölümsüzdür!

On ikiler Zafer Pusulamızdır!

PARTİZAN

Ezber Bozan Korkusuz Önder: KAYPAKKAYA

“2003 yılının yaz aylarında bir grup yolcu, Malatya’nın köylerinden arabayla geçerken, yol kenarında bulunan kayısılardan bir miktar almak isterler. Kendilerine yetecek kadar kayısı toplar ve tarla sahibi köylüye ücretini vermek isterler. Bu sırada yolculardan birisi köylüye:

“Amca, sen İbrahim Kaypakkaya diye birisini tanır mısın?” diye sorar. Böyle bir soru karşısında afallayan, bir o kadar da kaygılanan köylü duraksar. Yolcu, sözüne devam eder: “Biz onun yoldaşlarıyız.” Bunu duyan köylünün yüzünde, içten içe duyduğu memnuniyetin ifadesi olarak bir tebessüm belirir ve sözünü sakınmaz: ‘Koyun o paranızı cebinize! Ben Kaypakkaya’nın yoldaşlarından para almam!’” (Umut Yayımcılık-İbrahim Kaypakkaya Seçme Eserleri Önsözünden)

Verdiğimiz örneğe onlarcasını bugün yenileriyle birlikte verebiliriz. Ancak bu ve benzeri örneklerin İbrahim yoldaşın kitleyle kurduğu bağın yarattığı etkinin hala devam ettiğini, ölümsüzlüğünü vurguladığını belirtmek gerekir.   

Evet, 18 Mayıs 1973 tarihinde “Ser verip sır vermeyerek” katledilen komünist önder İbrahim Kaypakkaya, ölümsüzlüğünün 44’üncü yılında ülke gerçekliğini “somut koşulların, somut tahlili” ilkesine uygun olarak yorumlayıp ve mücadelesini buna göre örgütleyen bilinciyle Türkiye halkının mücadelesinde yaşıyor, savaşmaya devam ediyor.

Evet, İbrahim yoldaşın faaliyet yürüttüğü bölgeyi tanıma ve bu tanıma sonrasında, bastığı toprağa en uygun siyaseti belirlemesi “somut koşulların, somut tahlili” ilkesine uygun olarak hareket etmesinden gelmektedir. İbrahim yoldaşın görüşleriyle-iddialarıyla sergilediği pratik arasında bir çelişki bulmak mümkün değildir. Öyle ki devrimin kırlardan şehre doğru gelişeceğini savunmakla kalmamış, T. Kürdistanı’nın birçok bölgesinde yoldaşlarıyla birlikte en zorlu koşulları göze almış, Dersim dağlarında savaşın örgütlenmesine kanıyla, canıyla katkı sunmuştur. Halkı tanımak, anlamak, kitlelerin nabzını tutmak için 15-16 Haziran işçi sınıfının eylemlerinde, Trakya’nın köylü eylemlerinde yer almış, toplumsal hareketleri bire bir gözlemleyerek dersler çıkarmıştır.

Yani İbrahim yoldaş komünist kimliğindendir ki sürekli iktidar perspektifiyle mücadelesini örgütlemiş ve devrimin amacı olan iktidarı fethetmenin yeniyi yaratma yolunda emin adımlarla gitmek olduğunu, ezber bozucu kimliğiyle bize göstermiştir. Bunu da her cümlesinden, her pratiğinden, hedefe ulaşmadaki kararlılığından anlamak mümkündür.

 

Tereddütsüz Bir Komünist

İbrahim yoldaş, 44 yıl önce ülkemiz devriminin öncüsü olan Proletarya Partisi’nin temellerini attığı coğrafyamızda, sınıfsız-sınırsız bir dünya umudunu filizlendirerek, bozkırları ateşe vermiş ve bu yolda “halkın kurtuluşunu savunan bir komünistim” diyerek yaşamış, düşman karşısında ser verip sır vermemeyi ardıllarına bir miras olarak bırakmıştır.

İbrahim yoldaşın Kürt sorununda, açıkça ulusların kendi kaderini tayin hakkını savunması, Halk Savaşını savunurken bir grup öncünün değil halkın örgütlü gücünün ordulaşarak iktidara yürümesini ve kızıl siyasi iktidarlar kurarak iktidarın parça parça alınacağını savunması ve silahlı mücadele konusunda hiçbir taviz vermeyen tavır içerisinde olması... Uluslararası komünist hareket içerisinde yaşanan ayrışmada Kruşçev revizyonizmine karşı tavır takınmakta tereddüt etmeyerek, 5 ustayı kabul etmesi... Komünist kelimesinin kötülendiği bir dönemde, bu isimden korkan devrimcilere de karşı çıkarak parti ismi tartışılırken partinin adında komünist ibaresi olması konusunda ısrar etmesi... “Ser verip sır vermeyen” tavrıyla ardıllarına bir miras bırakması... Bunları belirlediğimizde hiçbir muğkaklığın olmadığını görmüş oluruz. Ülkenin saf gerçekliğini, oldukça yalın bir bicimde söyledi ve söylemekle kalmadı elinde silahı ve ardında silahlı mücadeleyi ikirciksiz savunan örgütüyle “Ben yakalandım, siz devam edin” dedi.

 

Ezber Bozan Korkusuz Önder

Kemalizm’in ilerici olduğu görüşüne karşı onun niteliğini net biçimde savunan İbrahim yoldaş, Kürt ulusunun tahakküm altında olduğunu ve Kendi Kaderini Tayin Hakkını savunması ile 70’li yıllarda itibaren “saklanmaya çalışılan meşale” olarak ezber bozmaya devam ediyor. Evet, İbrahim yoldaş bunları söylediğinde sol içerisinde M. Kemal hayranlığı ve şovenizm hakimdi. Fakat gelinen noktada “devrime kendinden başlama” şiarını ilke edinmiş Kültür Devrimi’nin yarattığı komünist kimliği ile ülkede devrimciliğin-komünistliğin normlarını yerle bir etti. Evet, tüm bunlarla beraber Marksizm’in “somut koşulların, somut tahlili” olduğu gerçeğini anlamayan ve anlayamayacak idealizmin tersyüz etme operasyonunun ispatlı gerçeği değiştiremediğini de görmüş olmaktayız.

Onun içindir ki İbrahim yoldaşın nerede bir direniş ve mücadele varsa orada olmasının kaynağı, düşüncelerinin bizzat Marksizm biliminden almasıdır. Onun içindir ki hala resmini taşımak, onunla ilgili slogan atmak ve türküsünü söylemek suç sayılıyor. Onun içindir ki katlederek düşüncelerini yok edeceklerini sananlara ölümsüzlüğünün 44’üncü yılında devralınan bayrak, yoldaşlarının elinde dalgalanmaya devam ediyor. Onun içindir ki İbrahim yoldaşı andığımız bugünlerde mücadelenin en önünde direnişi büyütmek ve savaşmaktan geçmektedir. Onun içindir ki İbrahim yoldaşın 44’üncü ölümsüzlük yılında biz ardıllarına düşen görev geçmişin hatalarından kopmamakta ısrar değil, geçmişin başarılarını ve doğrularını benimsemekte ısrardır.

Denizlerin devrimci çıkışını, Kaypakkaya’nın kopuşunu kuşanalım!

OHAL koşulları altında türlü engellemelere, baskılara rağmen coğrafyamızın dört bir yanında gerçekleştirilen 1 Mayıs kutlamaları, sınıf hareketinin durumu hakkında oldukça zengin veriler, ipuçları sundu. İşçi sınıfı ve geniş emekçi yığınlar, geleceksizleştirilmeye, esnek ve taşeron çalışmaya, emeği ve alınterinin gasp edilmesine, kıdem tazminatına göz dikilmesine karşı alanları doldurdu. Kuşkusuz tüm bu saydıklarımızın yanı sıra 1 Mayıs meydanlarına damgasını vuran en belirgin gündemlerden biri de 16 Nisan referandumunda yaşananlar oldu.

Kitleler, “Hayır”a yönelik tehditler, gözaltı ve tutuklamalarla geçen, eşitsiz koşullarda gerçekleşen seçim yarışına karşın sokakta adım adım büyüttükleri “Hayır” iradesinin çalınmasına, yaşanan hilelere ve gayri meşru seçim sonuçlarına yönelik tepkisini 1 Mayıs alanlarında dile getirdi. Sokakta büyüyen “Hayır” öfkesi ve tepkisinin 1 Mayıs’ta da karşılık bulduğu bir gerçektir. AKP’de ifadesini bulan düzenin tüm uygulamalarına karşı gelişen öfke ve buradan beslenen direniş, 1 Mayıs’la buluştu. Sistemin sömürü, zulüm; imha, inkar ve asimilasyon; cins ayrımcılığı ve homofobiyle bezeli saldırılarına karşı yükselen “hayır” ve “dur” çığlığı 1 Mayıs alanlarında yankılandı.

2017 1 Mayıs’ının önceki yıla kıyasla daha kitlesel ve coşkulu geçmesi, OHAL koşulları, baskı, gözaltı ve tutuklamalara rağmen yığınların mücadele istek ve iradesinden vazgeçmediğini ve mevzilerini yeni güçler ve motivasyonlarla tahkim ettiğini gösterdi. Açık ki kitleler, komprador burjuvazi ve toprak ağalarının şovenizmle örülü şiddet ve zor aygıtına önceki yıla oranla daha güçlü bir direniş ve mücadele mesajı vermiştir.

16 Nisan referandumunda fiili meşru mücadele ile sokakta, gözaltı ve tutuklamalara inat geliştirilen “Hayır” iradesini bir adım ileri taşımak; devletin yasak ve engellemelerinin simgesi durumundaki İstanbul-Taksim’i hedeflemek yaklaşımı ile hareket edilmiştir. Bugünkü politik atmosferin bir sonucu olarak şekillenen söz konusu taktik, temelde, faşizmin Taksim’de cisimleşen işçi sınıfı ve emekçi yığınlara dönük yasak ve saldırılarını teşhir etmeyi amaçlıyordu. Sürecin özellikle de “Hayır”la birlikte açığa çıkan enerjinin büyütülmesi perspektifiyle birçok devrimci ve ilerici kurum tarafından Taksim’de olunması kararı alındı.

Bu kararda etkili olan önemli bir mesele de 1 Mayıs 1977 tarihinde Taksim’e çıkanlara dönük katliamın 40. yıldönümü olmasıydı. 34 işçi ve emekçinin katledildiği, yüzlerce işçinin yaralandığı katliamın ardından Taksim, 1 Mayıs’a kapatılmış, 1 Mayıs’ın kanlı tarih bilinci unutturulmak istenmişti. Ancak bu ülkenin devrimci ve ilerici güçleri buna izin vermeyerek ilk olarak 80’li yılların sonları, 90’lı yılların başlarında bu yasağı delme yönelimiyle hareket etmiş, bedel ödemiştir. Daha sonra ise 2000’li yıllarda Devrimci 1 Mayıs Platformu adı altında biraraya gelen devrimci ve ilerici güçlerin itkisiyle konfederasyonlar, meslek odaları Taksim yasağına karşı yıllarca alana çıkma mücadelesi vermiş ve sonuç olarak 2009 yılında “sınırlı temsiliyet”le; 2010, 2011 ve 2012 yılında ise 1 Mayıs’a açılan Taksim yüzbinleri ağırlayarak 1977 ruhunun hala nasıl diri olduğunu ortaya sermişti. Ancak 2013 yılından itibaren ise Taksim yine yasaklanmış, bu yasağı Gezi İsyanı izlemiş ve o tarihten bu yana devlet Taksim’i adeta “namus” ve “intikam” meselesi haline getirerek işçi ve emekçiye yasaklamıştı. Geçtiğimiz yıl yine devrimci ve ilerici bir kesim tarafından Taksim’e dair ısrar sürdürülürken emek örgütleri ve meslek örgütlerinin Bakırköy’de miting düzenleme kararı almış, durum bu yıl da bir öncekine benzer bir tablo yaratmıştı.

Bu kapsamda önceki yıldan farklı olarak devrimci, ilerici güçlerin daha organizeli olduğundan ve ortak duruşundan da söz etmek gerekir. Kuşkusuz 2008, 2009’da başlayan ve devamında Taksim yasağının delinmesi ve 1 Mayıs’ın Taksim’de gerçekleştirilmesiyle sonuçlanan süreçle kıyaslandığında işin çok başında olunduğu da bir gerçektir. Kıyaslarımız bugünkü politik atmosfer içinde ve özellikle OHAL’in gölgesi altında, bir önceki yıl düzenlenen 1 Mayıs’ladır. Bu bağlamda önceki yıla oranla gerek Taksim ısrarı ve kararlılığında gerekse de Bakırköy’de alanları dolduran kitlelerin coşku ve kitleselliğinde belli bir gelişimin olduğundan söz etmek yanlış olmaz.

Tüm bunlara ek olarak bu yıl İstanbul için alınan Taksim kararının kendisinin en öncelikli gerekçesi, devletin diz çöktürme ve sürekli geri adım attırma politikaları karşısında gedik açma, tıkanmaya çalışılan direnişçi nefes kanallarımızı temizlemedir. Ancak bu durum, Taksim ısrarının komünistler açısından stratejik bir konu anlamına gelmez, gelmemelidir. Taktiksel ve dolayısıyla dönemsel olarak alınan Taksim kararı, Taksim’in 1 Mayıs alanı olduğu, olması konusundaki düşüncenin bir göstergesidir. Ancak bunu stratejik olarak ele alıp işçi sınıfının birlik, mücadele ve dayanışma günü olan 1 Mayıs’ı Taksim kararı ve ısrarı ile darlaştırma yaklaşımı kabul edilebilir değildir ve halihazırda işçi sınıfı ile devrimciler arasındaki kopuşu derinleştirme, işçi sınıfını kendi mücadele gününden uzaklaştırma tehlikesi taşıdığı durumda yeniden değerlendirmeye tabi tutulmalıdır.

 

Devletle toplumsal mücadele arasında savaşım

“Diz çöktürme” adı altında 2.5 yıldır tüm demokratik hakların tırpanlandığı, siyasi ve askeri operasyonlarla başta Kürt ulusal mücadelesi olmak üzere coğrafyadaki devrimci durumu ve toplumsal muhalefeti bastırma, geriletme amacının güdüldüğü süreç, egemenlerin istediği şekilde ve verimde ilerlemedi. Bundan kaynaklı daha önce parça parça ilan edilen OHAL, “darbe girişimi” mizanseni ile tüm ülkeye yayıldı ve 3 aylık üç dönemi geride bırakan OHAL süreci 4. evreyle 1. yılını tamamlamaya doğru koşuyor. Ancak OHAL’in tüm ülkede uygulanması ciddi bedellere neden olsa da toplumsal muhalefetin sokaktan geri çekilmesini sağlayamadı, referandumda görüldüğü üzere halkın sık sık OHAL’i deldiği örnekler yaşandı.

Ancak tüm bu gerçeklikler, devletin devrimci ve ilerici güçlere karşı sürdürdüğü savaşımda “kazanım” elde etmediği anlamına gelmez. Aksine devlet, bu süreçte sokak eylemlerine neredeyse istisnasız saldırmış, gözaltı ve tutuklamalarla devrimci ve ilerici kesimleri hapishanelerde tutsak ederek fiili engellemelere girişmiştir. Özellikle Türkiye Kürdistanı’nda devrimci güçlerin ve toplumsal muhalefetin nefes kanalları tek tek tıkanmış, ardı arkası kesilmeyen siyasi ve askeri operasyonlarla bölgede sadece 2.5 yılda binlerce kişi katledilirken, on bini aşkın kişi de tutuklanmış durumda. Devletin politikası, halkı köşeye sıkıştırmak ve diz çöktürmek üzerine kurulu olduğu için bu yolda tüm eşitsiz, insanlık dışı, vahşi uygulamaları devreye sokmaktan çekinmemiştir!

Taksim iradesi ne için ve kime karşı? Devlete mi devrimcilere mi?

Olağanüstü hal koşullarında devletin yoğun abluka ve kuşatmasına, engelleme ve tehditlerine rağmen Taksim iradesini sergilemek kuşkusuz devrimci bir çıkıştır. Faşist diktatörlüğün hem de ’77 katliamının 40. yılında Taksim Meydanını emekçilere kapatmasına karşı bir duruş sergilemek ve meydan okumak bugünkü politik iklim içinde oldukça değerli ve anlamlıdır. Eşitsiz güç dengelerine rağmen Taksim iradesi göstermek bedel ödeme cüreti ve kararlılığının da bir göstergesi olmuştur.

Bu zeminden hareket ederek 1 Mayıs günü Taksim için Gayrettepe’de diğer devrimci, ilerici güçlerle bir araya gelindi. Bu sırada düşmanla burun buruna iken eyleme dair son hazırlıklar yapılmakta iken 15 kişilik bir grubun Partizan kitlesine saldırısı gerçekleşti. Kendisini “gerçek”, “hakiki” Partizan olarak gören bu grup mensupları, henüz toplanma aşamasındayken saldırıya geçmiş ve şiddet pratiğine yönelmiştir. Tüm kurumların gözü önünde cereyan eden bu saldırıya herhangi bir karşı saldırıda bulunmadan pankartlara sahip çıkarak ve saldıranları sakinleştirmeye çalışarak yanıt verilmiştir. Diğer kurumların araya girmesi de bu grubu durduramamıştır. Nihayetinde şiddet pratiği, düşmanın gaz bombalı saldırısıyla kesilmiştir.

Açık ki söz konusu saldırı, devrimci güçlerin dikkatini bu noktaya çekmiş düşman da bunu fırsata çevirmiştir. 30 bini aşkın gücü ile Taksim’i işçi sınıfı ve emekçilere yasaklamak için hazırlık yapan faşist devlete, devrimci, ilerici güçler meydan okumuş ve bu yasağı tanımayacaklarını ilan etmiştir. Bir araya gelişin amacı tam da budur! Yapılan hazırlık ve planlamalar buna dairdir. Politik hedef ve çıkış bunun üzerinden örgütlenmiştir. Öyleyse bu tablo içinde bir soru ortaya çıkıyor.

Alana herhangi bir pankart veya flama ile gelmeyen bu grubun amacı nedir?

Bahsini ettiğimiz grup, toplanma alanının etrafında birkaç tur atmış ve Partizan kitlesinin alana gelmesini, pankart açmasını beklemiştir. Pankart açılır açılmaz da kapatılması gerektiğini deklare ederek saldırıya geçmiştir.

Açık ki bu grup, altına imza attıkları Taksim iradesini büyütme kaygısı ve politik yaklaşımı ile hareket etmemiştir. Sürecin bu çizgi tarafından, faşist diktatörlüğün Taksim yasağında simgeleşen; işçi sınıfı ve emekçi yığınlara dönük tutumunu protesto etmek veya kırmak yaklaşımıyla ele alınmadığı da açıktır. Zira, öyle olsaydı kendi görüşlerini ifade eden bir pankart ve hazırlık içinde olunurdu. Devrimci güçlerle yapılan toplantılara bu kesim de katılmış, imzacı olmuş ancak 1 Mayıs günü hazırlığını Bakırköy Meydanına dönük yapmıştır. Elbette bu da yapılabilirdir. Bakırköy’e gitmek de bir tercihtir. Ne var ki Taksim’de olunacağına dair kamuoyuna yapılan açıklamanın altına imza atıldıktan sonra beklenen burada olunmasıdır. Haksızlık etmeyelim, bu grup Taksim için Gayrettepe’ye gelmiştir. Ancak görünen o ki Taksim ısrarı ve iradesini büyütmek için değil. Motivasyonlarının, kurum içi tartışmalar olduğu buradaki gündemin, işçi sınıfı ve emekçi yığınların böylesine önemli tarihsel bir gününün önüne geçtiği anlaşılıyor. Alanda düşmanla karşı karşıya gelinmişken,  devrimci, ilerici güçlerin yaptığı hazırlık ve toplamın güvenliği kurumumuza pankart açtırılmaması pahasına göz ardı edilmiştir. Düşmanın gözü önünde tüm kurumlar ve güçleri tehlikeye atacak bir pratiğe girmekten imtina etmemişlerdir. Kurumların ve bizim herhangi bir provokasyon zeminine mahal vermemek adına müdahalelerimize rağmen ısrarla bu tutum sürdürülmüştür.

Öyleyse burada devrimci, ilerici güçlerin oradaki varlığı ve güvenliği, daha geniş bir yaklaşımla Taksim yasağına yönelik irade ve duruşun bu grup mensupları ve temsil ettikleri çizgi tarafından dikkate alınmadığını söylemek yanlış olmaz. Öyleyse söz konusu grubun, çizginin pratiğine yöne veren ideolojik yaklaşım nedir?

Devrimci kaygılar mı iktidar hırsı mı?

Bu soruya yanıt ararken öncelikle devrimci bir çizginin hangi politik yaklaşımlar ve kaygılarla hareket etmesi gerektiğine bakmak doğru olacaktır.

Bizler, kendini işçi sınıfının öncü ve önder müfrezesi olarak addeden ve bu çizgide-uğurda mücadele eden bir geleneğin sürdürücüleriyiz. Kendini emekçi yığınların özgür, eşit ve bağımsız bir dünya mücadelesine adayan devrimcileriz. Kolektifimizin temel ideolojik, politik tespitleri ve güzergâhında, halk demokrasisi, sosyalizm ve komünizm mücadelesini sürdürüyoruz. Bugün OHAL altında zulüm, baskı, gözaltı ve tutuklamalar eşliğinde azgınca sömürülen işçi sınıfı ve emekçi halkımızın kurtuluşu için çaba gösteriyoruz. Dünyaya bakışımızın temelinde tam da yığınların yaşadığı korkunç yoksulluk ve yoksunluk; açlık ve sefalet, acı ve zulüm vardır. Devrimciler olarak, halkımızın özlem ve umutlarının geleceğe dair inanç ve kararlılığının bir parçası olmaya, onlarla nefes alıp vermeye çalışıyoruz. Devrimci bir çizginin, kendini emekçi halkımızın direnişinin ve mücadelesinin bir parçası ve politik düzlemde öncü gücü olarak gören bir geleneğin sorumluluğu ile hareket ediyoruz.

Kaypakkaya yoldaşın bize bıraktığı mirası sürdürmeye ve büyütmeye çalışıyoruz. Kendi gündemlerimiz içinde hapsolmadan, yığınların bizden beklentisini, daima mücadele ve gündemimizin tam da merkezine alma yaklaşımı ile hareket etmenin iddiasındayız. Açık ki, sözünü ettiğimiz bu yaklaşımın dışına taşan her pratik ve duruş, devrimci iddiamızın zayıflaması, emekçi halkımızdan uzaklaşılması anlamına gelecektir.

Öyleyse devrimciler her şeyden önce geniş emekçi yığınların geleceğine sahip çıktıkları için sorumlu olmak durumundadır. Her çelişkiye bu sorumlulukla yaklaşmak durumundadır.

Aksi durumda, kendi iktidar hırsları, dar grupsal çıkarları ile hareket edenler ise bahsi edilen kaygılarla giderek arasına mesafe koyar. Son birkaç yıldır, tüm enerjilerini kurum içinde devam eden tartışmalara vakfedenler, dahası bunu kitleye açanlar, bununla da yetinmeyip kurumlarımızı basarak gasp edenler açık ki devrimcilerin halk karşısındaki sorumlu duruşundan adım adım uzaklaşmaktadır. Geleneğimizin defalarca mahkûm ettiği şiddet pratiğini sergilemekten çekinmeyenler, ilkeler ve hukuk temelinde tartışılması gereken ve çözülebilecek sorunları çıkmaza sokanlar, sürekli kriz üreterek devrimcilere uyguladıkları şiddeti süreklileştiren ve buna türlü mazeret üretenlerin, emekçiler karşısındaki devrimci kaygılardan son sürat uzaklaştığı bir gerçektir.

Hukukumuz, kurum içinde tartışmaların hangi zeminlerde, nasıl yürütülmesi gerektiğini açıkça ortaya koymuştur. Hukuku tanımadan “ben söylüyorsam doğrudur”, “sadece ben varım, sizi yok edeceğim!” mantığıyla geleneğimizin geçmişte eleştirdiği, ideolojik zeminde tartışarak burjuva ideolojisinin devrimci saflardaki karşılığı olarak tespit ettiği, hakaret, linç, dedikodu ve şiddet pratiğini sürekli üretmek açık ki, dünyaya geniş emekçi yığınların çıkarları penceresinden bakma eyleminden vazgeçildiğinin göstergesidir.

Aksi halde faşist devletin 30 bin kişilik bir güçle kapattığı meydanı zorlama iradesi gösterenlere hem de düşmanın gözü önünde tüm devrimci, ilerici güçleri tehlikeye atarak saldırmak anlaşılır değildir!

Devrimin Yıldızı; Ulaş Bayraktaroğlu Ölümsüzdür.

Karanlığın en koyu yerinde ve anında bir devrim yıldızı daha sonsuzluğa uğurlandı. Devrimin bir  Ulaş’ı daha yeri doldurulması kolay olmayan bir boşluk bırakarak aramızdan fiziki olarak ayrıldı. Bir Ulaş daha “Bizimkiler böyle ölür” türküsüyle uğurlandı sonsuzluğa.

Kabulü en zor ayrılıktır devrimcilerin fiziki ayrılığı. Devrimin her fiziki ayrılığı “erkendir” düşüncesini ve onun ağır hüznü yaşatır, doldurulması kolay olmayan  boşluğunu yaratır. Çünkü sonsuzluk içinde kayıp giden sıradan bir yaşam, kolay kabul edilecek olağan bir ölüm değildir. Çünkü kaybedilen savaşta anne ve babasını yitiren mazlum Kürt-Arap-Süryani-Türkmen-Ermeni çocuklarının yaşam ve özgürlük düşünü, ekmek özlemini silahlı devrimle arayan büyük komutan ULAŞ BAYRAKTAROĞLU’nun kaybıdır. Çünkü kaybedilen sonsuzluğa uğurlanan Rojava’nın özgürleştirilmesi hamlesinde en ön saflarda ve yerde yer alan korkusuz halk komutanlarından devrimin ULAŞ’ıdır. Yıllardır dillerde düşmeyen ULAŞ’ın  özgürlük  türküsüdür.

Ne Rojava halkı ne de onun özgürlük savaşçıları ve yürüyüşçüleri kolay kabul edecektir, devrimin deniz gözlü fırtına yürekli öncüsünün kaybını.  Ne toprak ne su ne akan nehirler ve akıp giden yıldızlar kolay kabul edecektir devrimin sağlam güvenilir yoldaşının kaybını. Çünkü O kelimenin tam anlamıyla siperden sipere cepheden cepheye en hızlı koşan günümüzün Deniz’iydi. Bundan dolayı hepimizden daha çabuk  göğüsledi ipi. O günümüzün Mahir'iydi. Tıpkı onun gibi kuşatıldığı yeri çatışarak özgürleştirmeye çalışandı. O günümüzün en samimi en içten İbrahim  Kaypakkaya  sevdalısıydı. Bundandır ki Kaypakkaya'nın Rojava'da savaşan yoldaşlarına en içten yoldaşlık elini uzattı.  Sevgiliye bakar gibi özgürlüğe özlem ve özenle baktı. Ona ulaşmak için dört elle sarıldı halkın savaşına ve silahına. Rojava topraklarında gerçekliği aradı. Vazgeçmeden, ara vermeden, görevini bir an olsun bile “tamamlamış” olarak kabul etmeden çalıştı. Bir an olsun bile duraklayıp soluk almadan, usanmadan, yorulmadan   özgürlüğe doğru  koştu.

Çünkü komutan Ulaş çok iyi biliyor ve inanıyordu ki sıradan zayıf adımlarla ve ağır tempoyla devrimin bitmeyen görevleri yerine getirilemez ve uzun soluklu yürüyüşü tamamlanamaz. Yine çok iyi biliyor ve inanıyordu ki, görevine dört elle sarılmadan herkesten daha fazla emek ve alınteri dökmeden en ön saflarda savaşmadan devrimin hiçbir değeri  yaratılamaz. Ve hiçbir kazanım elde edilemez.

O hiçbir zaman “seçilmiş önder” olmadı. Olmayı asla kabul etmedi. Kavganın savaşın ateşin tam orta yerinde devrimin doğal öncüsü ve kabul edilmiş komutanı oldu. Ateşi elleriyle tuttu. Devrimin en zorlu yerinde en zorlu nöbetini en önde en önce o tuttu. Şafağın ilk ışıltılarını kucaklayan güneşi ilk karşılayan o oldu. Bundandır ki hem Rojava halkı hem de Rojava topraklarında silah elde özgürlük arayan devrimi düşleyen devrimcilerin sevgili yoldaşı oldu. Komutan Ulaş'ı, yoldaş Mehmet'i oldu. Ve bundandır ki biz onu herkesten çok ama çok sevdik. Sahici bir yoldaşı, yiğit bir devrimciyi, korkusuz bir komutanı, devrimin sağlam bir yoldaşını, Rojava'nın  komutanı  Ulaş'ı kaybettik.   

“Devrimin mütevazi ancak iddialı bir öncüsü korkusuz bir komutanı nasıl olunur”un yanıtını Ulaş yoldaşın yaşamında savaşımında görevler karşısındaki duruşunda görür ve okuruz.  Bazı sahte öndercikler gibi savaş alanın kilometrelerce uzağında kalarak halkın yoksul yaşamına ve yoldaşlarına yabancı yerde konaklarda yaşayarak, devrimin bir saatlik bir nöbetini bile tutmadan yoldaşlarına öncülük ve komutanlık yapmadı. Böyle bir yöneticilik-“önderlik” tarzını asla tenezzül etmedi. Edilmesine ve yaşatılmasına asla müsaade etmedi. İleri doğru attığı her adımında üstlendiği her zorlu görevde yoldaşlarıyla birlikte onlarla iç içe oldu. Yürürken yürüten, ilerlerken ilerleten. Öğrenirken öğreten. Öğretirken  öğrenen oldu. Devrimci mücadelenin her adımında yaşamın her anında statükoları parçalayan  oldu.

Bir yandan savaşın en önünde en zorlu görevlerin başında olurken, felsefeden-gerçeğin bilgisine ulaşma çalışmasından  asla geri durmadı. Soru sormaktan dostlarından öğrenme isteğinden asla geri durmadı. Omuzunda silahı, belinde tabancası, cebinde not defteri ve üzerinde kalemi asla eksik olmadı. Teoriyle-pratiği, sözle-eylemi, silahla-kalemi, savaşla özgürlüğü, savaşla örgütlenmeyi-bilinçlenme ve aydınlanmayı asla elden bırakmadı.  Birine dokunurken diğerinden elini çekmedi. Silaha dokunurken kalemi asla bırakmadı. Yoldaşlarına elini uzatırken Rojava halkından elini çekmemek gerektiğinin bilinciyle hareket etti. 

Büyük fedakarlık ve feda ruhunu kuşanırken, savaşını Gezi'de durdurmadı. Savaşını Taksim kitlesel kalkışması alanında bırakmadı.  Rojava’ya uzanırken devrim düşlerini ve yürüyüşünü Amanoslara oradan Karadeniz'e-Dersim'e ulaştırmak sürdürmek istedi. Ekmeğini-yoldaşlığını paylaşır gibi geleceğe ileriye yönelik her düşünü çok sevdiği TİKKO’cu yoldaşlarıyla her zaman paylaştı.  Bir yandan savaş ve özgürlük gerçekliğiyle uğraşırken diğer yandan devrimin düşlerini ve yürüyüşünü dağlara uzatmaya çalıştı. 

İki yıllık kısa bir süre içinde silahlı mücadele içinde örgütlenmek yürümek isteyen ve görünürlüğü olan bir örgütün yaratılmasında büyük ve önemli bir rol oynadı. Savaş programını Rojava topraklarında sınırlı tutmadı. Devrim mücadelesini ülke topraklarına taşıma konusunda büyük emek ve çaba gösterdi. Yürüme ve ilerleme yolunun özgürleşme hamlelerinin ancak  savaş içinde kitleleri örgütleyerek olabileceğini  savundu. Savunduklarını bizzat başta kendisi olmak üzere uygulayarak  ilerlemeyi esas aldı.

En çok değer verip anlam biçtiği görevlerin başında devrimciler arasında dostluğun, kardeşliğin birlikte ortak yürümenin  zorunlulukları ve sorumluluklarıydı. Özgürlüğe savaşa nasıl sahici yaklaştıysa devrimci örgütlerle dostluk ve dayanışma görevlerine de aynı benzer ciddiyet ve önemle sahici yaklaştı. Devrimciliğin yiğitlik mertlik sözünün sahibi olmak olduğunu bildi, yaşadı ve yaşattı.

Sözleri kadar yoldaşlığı sahiciydi. Devrimcilere her zaman hesapsız kaygısız yaklaştı. En küçük bir grupsal çıkara tenezzül etmedi. Rojava'da savaşan her devrimci örgüte ve devrimcilere hesapsız yaklaştı. İşte bundandır ki herkesten daha fazla sevdik Komutan ULAŞ’ı.  İşte bundandır ki herkesten daha fazla inandık sahici yoldaş sözlerine. Ve komutan Ulaş sadece BÖG savaşçılarının değil aynı zamanda TİKKO'cuların da sevgili Mehmet yoldaşı, Komutan Ulaş'ıydı.

Komutan Ulaş’ın şehit düşme haberi en çok bizlerde anlatılmaz bir derin acının yaşanmasına yol açtı. Dersim-Aliboğazı'nda şehit düşen 12 TİKKO savaşçısının acı haberini daha “yeni” almışken hemen ardından komutan Ulaş yoldaşın şehit haberi bize çok ağır geldi. Daha birkaç hafta önce dört yiğit BÖG savaşçısının, birkaç gün önce Dersim'de HPG ve YJA star gerillalarının şehit düşme haberleri üst üste gelince acıların ağırlığı yoldaş yüreğimize çok ağır geldi. Devrimin şehitleri özgürlüğe olan inancımızın artmasına  bağlılığımızın çoğalmasına yol açtı.

Görünüş olarak sert ancak yürek ve duygu olarak naif ve çocuk olan yoldaş Mehmet'in (komutan Ulaş) yoldaşlığına tanığız. Fedakarlığına paylaşımlarına, korkusuzluğuna tanığız. Biz tanık olduğumuz gibi Rojava'da savaşan özgürlük savaşçıları da tanıktır. Eskiye geriye statükoya  karşı savaşın  devrimci ismi Ulaş, Rojava’nın yoksul ve mazlum halkının özgürlük istemlerinde çocukların ekmek ve özgürlük dolu düşlerinde yaşayacaktır.

Seni unutmayacağız özgürlük tutkunu komutan Ulaş! Seni asla ve asla unutmayacağız devrimin güvenilir sağlam yoldaşı Mehmet! Sana sırtını dayamak demek Munzurlara-Kaçkarlara-Amanoslara sırtını dayamak demektir.  Sırt sırta omuz omuza vererek DAİŞ çetelerine, faşist TC ordusuna karşı savaştık, bundan böyle savaşmaya devam edeceğiz. Seni, yoldaşların unutmayacaktır ancak TİKKO'cular da asla unutmayacaktır, devrimin korkusuz yiğit komutanı! Seni özgürlük gibi sevdik. Seni devrim gibi sevdik yoldaş ULAŞ. Ayrılmaya, elveda ya dair cümle kurmayacağız. Cephede,  siperde her nöbet yerinde  gülümseyen gözlerle gelişini sabırsızlıkla bekleyeceğiz. Çünkü özgürlük yolunda birlikte yola çıktıklarımızı asla unutmadık ve onları asla yalnız bırakmadık.  

Düşlerini ve yürüyüşünü sürdürme sözü veriyoruz ey devrimin deniz gözlü fırtına yürekli yoldaşı! Yüreğimizdesin. Bizimlesin! Her zaman olduğu kararlılık ve sabırla büyük bir devrim heyecanıyla ideallerini yaşatacağız. Ve o muzaffer gün gelinceye dek  seninle anılarınla yürümeye devam edeceğiz. (Rojava'dan bir Partizan)   

18 Mayıs vesilesi ile İbrahim Kaypakkaya’nın düşünme ve inceleme yöntemi üzerine

Doğada olsun toplumda olsun hemen her olgu zıtların birliği ve çatışması yasasına göre oluşur. Bu nedenle bir olguyu anlamak için olguyu diyalektik biçimde incelemek gerekir. Diyalektik; olgunun gelişme yasası olduğu için aynı zamanda onu inceleme yöntemi de odur. Eğer olgunun nasıl oluştuğu bilinirse nasıl inceleneceği, nasıl değişikliğe uğratılacağı ve hangi yöntemle davranılacağı bilinmiş olur.

İbrahim yoldaş her şeyden önce nesnel gerçekliğe, onun gelişim yasalarına önem vermiş, inceleme yöntemini bu şekilde oluşturmuş, yani her bilgi alanının kendine özgü yöntemleri olduğu gerçeğinden hareket etmiştir. İbrahim yoldaşın görüşleri; Türk hâkim sınıfları, liberal burjuva aydınları ve revizyonistler tarafından “tehlikeli” olarak görülmüştür. Kin ve nefret kazanmıştır. Gerçi bu onların sınıfsal karakterine denk düşmektedir. Çünkü sınıflı toplumda her birey, her kesim kendi sınıfsal karakterine göre tavır alır. Hâkim sınıflar ve burjuva liberal aydınlar İbrahim yoldaşın savaş ilan ettiği Kemalizm’i ve modern revizyonizmi savunuyor, koyu faşizmin hüküm sürdüğü ülkemizde bu tür saldırıların olmamasını beklemek, Kemalizm’den, işçileri, köylüleri, Kürt ulusu ve azınlık milliyetleri ezmemesini, onların yararına davranmasını beklemek olur.

Açıktır ki mesele bununla sınırlı değildir.

Tarihi gerçeklik İbrahim yoldaşın ileri sürdüğü görüşlerin mesnetsiz, boş ve dayanaksız olmadığını, yani sınıflar tarihinin gelişim yolundan sapmış, dar ve kaba görüşlere sahip olmadığını göstermiştir. Aslında İbrahim yoldaşın düşünce sistematiği, 71 devrimciliğinde kafalarda oluşan sorulara cevap arama ve bulma biçimindedir. İbrahim yoldaş Marksizm-Leninizm-Maoizm bilimini iyi özümsemiştir. Bu nedenledir ki MLM’nin bilimsel gücü, objektif durumun da etkisiyle İbrahim gibi bir önderi yetiştirmiştir. Çünkü MLM kendi içinde tutarlı ve müthiş uyumludur. Bu bilimden feyiz alanlara burjuva düşünüş, yaşayış ve davranış biçimlerinin, her türlü sapmaların peşinden gitmemenin yolunu gösterir, onlara uzlaşmayan bir dünya görüşü sunar.

İbrahim yoldaşın olgulara ve olaylara bakışı materyalisttir. Dünya ve ülke gelişmelerine, özellikle işgal altındaykenki ülkemizde işgalci güçlere, onların işbirlikçi kurumlarına ve ideologlarına karşı verilen her ilerici mücadeleyi savunmuştur. Güdük de olsa Kemalistlerin anti-emperyalistliğini önemsemiş, ama düz bir mantık gütmemiş, itilaf devletleri saflarında neden yer almadıklarını bilimsel bir kuşkuculukla ele almıştır, “Dışarda sosyalist Sovyetler Birliği’ne, içeride komünistlere, işçi sınıfına ve diğer emekçi halka karşı onlarla el altından işbirliği yapmayı da ihmal etmedikleri gerçeğini görmüş” ve bundan dolayı Kemalist devrimi, Türk ticaret burjuvazisinin, toprak ağalarının, tefecilerin, az sayıda sanayi burjuvazisinin, bunların üst kesimlerinin devrimi olarak tanımlamıştır. Yani devrimin önderleri, Türk komprador büyük burjuvazisi ve toprak ağaları sınıflarıdır. “Devrimde milli karakterdeki orta burjuvazi önder güç olarak değil, yedek güç olarak yer almıştır” diyerek teşhir etmiştir. Ama bu tarihi gerçekleri kendi geri emelleri için tesyüz eden ve “Milli kurtuluşumuz savaşımız, milli burjuvazinin önderliğinde yürütüldü ve milli ihtilalin önderi de M. Kemal’dir.”, “M. Kemal’in tam bağımsızlık ilkesinin mirasçısıyız” diyen, ilerici gösteren Şafak revizyonistlerine karşı durmuş, kafa karıştırıcılıklarını tüm çıplaklığıyla ortaya koymuştur.

Kürt Ulusal Sorununda Şovenizme Barikat!

İbrahim yoldaş materyalist bir bakış açısına sahip olduğu için, subjektivizme düşmeden görüşlerini doğru bir şekilde ortaya koydu ve kararlı bir biçimde savundu. Böylece materyalist temelden her türlü sapmanın ne kadar zararlı olduğunu, olacağını göstermiş oldu. Onun bu berrak görüş sistematiği Seçme Yazılar’ında ardıllarına ışık saçmaktadır.

İbrahim yoldaş tarihsel olguların içine gömülüp kalmadı. Onları sınıf mücadelesinin pratiğinde, sınıf mücadelesinin yaratımlarında ete kemiğe büründürdü… Kızıl siyasi iktidarların var olması ya da yaratılması meselesinde Mao yoldaşın “sağlam bir kitle temeli” önermesini tarihsel olarak inceledi ve Türkiye Kürdistanı’nda, özel olarak Dersim’de var olduğunu gördü. Oysa Şafak revizyonistleri geçmiş köylü ayaklanmalarını böyle ele almadı, “Selçuklu ve Osmanlı döneminin köylü ayaklanmalarını bir tarih yazarı gibi sıralıyor, ama köylü hareketlerinin meydana geldiği yerlerde bugün kuvvetli bir kitle temelinin mevcut olup olmadığını yani meselenin özünü bile ele almıyor” (İbrahim Kaypakkaya, Bütün Eserleri, Umut Yayımcılık, Mayıs 2013, s. 498)  olduklarını net bir şekilde ortaya koydu, bu ilkeden ne anladıklarını gözler önüne serdi.

İbrahim yoldaş gelişmeleri nesnel gerçeklik içinde ve şeyler arasındaki bağıntıda ele almış, görüşlerini bu şekilde derinleştirmiş ve geliştirmiştir. Şeylerdeki algısını, halk, sınıf ve katmanları kavrayışına onların ekonomik temellerine doğru götürmüştür.

İbrahim’in Türkiye’nin makus tarihine bakış açısı, geçirdiği safhaları irdelemesi, Marksizm-Leninizm-Maoizm bilimine ulaşmasındaki en önemli ilerlemesidir. Mesela O, “İttihat ve Terakki içinde palazlanamayan kesim, yani orta burjuvazi de varlığını devam ettiriyordu. Kurtuluş Savaşı içinde burjuvazinin bu kanadının da son derece rol oynadığı açıktır. Biz önceleri kurtuluş savaşına milli karakterdeki orta burjuvazisinin önderlik ettiği görüşündeydik. Fakat Stalin’in yoldaşı ve Şnurov yoldaşı daha dikkatli olarak inceleyince bu görüşün yanlış olduğunu gördük.” (İbrahim Kaypakkaya, Bütün Eserleri, Umut Yayımcılık, Mayıs 2013, s. 348) demiş, Kemalizm ve benzeri konulardaki görüşleri üzerinde etkili olan muğlaklık ve netsizlik, yerini bütünlüklü ve uyumlu bir görüşe bırakmıştır.

Çok berrak ve net bir şekilde Kürt ulusu üzerinde uygulanan imha ve inkar politikasını açığa çıkarmış ve çıkış yolu göstermiştir. İbrahim yoldaş sistemi, sistemin işleyişini, kurumları, kurumların yapısını, halk kitleleriyle ilişkisini, ilişki biçimini iyi gözlemlemiştir.

Kemalizmin çeşitli kurumlarıyla halk kitleleri üzerinde faşist bir diktatörlük kurduğunu net bir şekilde tespit etmiştir. Kemalist devletin kendi iç dinamiklerine dayanmadığını, emperyalistlere dayandığını, göbekten bağımlı olduğunu gören İbrahim yoldaş, tüm dikkatini ve gözlemini bu yapı üzerinde yoğunlaştırmıştır. Bu nedenledir ki, İbrahim yoldaşın önemli görüşlerinden biri, Kemalizm üzerine incelemesidir ve bu incelemesi, Türkiye devrim hareketine ışık tutar niteliktedir.

Şafak revizyonistlerinin Kemalist iktidara “milli burjuva iktidarı” demeleri ve bunu, Lenin, Stalin, Şnurov yoldaşların “milli burjuva” demelerine dayandırmaları İbrahim yoldaş tarafından eleştiri konusu yapılmış ve gerçek ortaya çıkarılmıştır. “Lenin, Stalin, Şnurov yoldaşlar Kemalist devrimden bahsederken milli burjuva kavramını Türk olan burjuva anlamında kullanmaktadır. Bu kavramı daha sonra, yeni anlamıyla Mao Zedung yoldaşta görmekteyiz. Lenin, Stalin, Şnurov yoldaşlar, Kemalist devrime; milli burjuva devrimi derken kastettikleri komprador olmayan burjuvazinin devrimi değildir. Kastettikleri Türk olan burjuvazinin devrimidir.” (İbrahim Kaypakkaya, Bütün Eserleri, Umut Yayımcılık, Mayıs 2013, s. 346-347) Böylece Şafak revizyonistlerinin yarattığı kafa karışıklığı ortadan kaldırılmıştır.

Şafak revizyonistlerinin Kürt ulusal sorununu inkardan gelmesini, “Kemalist diktatörlük, azınlık milliyetleri ve özellikle Kürt milletini amansız milli baskı politikasıyla ezdi, kitle katliamlarına girişti, Türk şovenizmini bütün gücüyle körükledi.” (İbrahim Kaypakkaya, Bütün Eserleri, Umut Yayımcılık, Mayıs 2013, s. 360) ifade ederek, şovenist yanını su yüzüne çıkardı. Bununla kalmadı, bu konudaki görüşlerini geliştirdi.

Şafak revizyonistlerinin “tarihte Kürt milletine ve diğer azınlık milliyetlere yapılan milli baskıları tasvip ediyor, M. Kemal’in Sivas Kongresi’nde; ‘Türkiye’de Türkler ve Kürtler yaşar’ demesini alkışlıyor, İsmet İnönü’nün Lozan’da ‘ben Türklerin ve Kürtlerin temsilcisiyim’ demiş olmasını hararetle karşılıyor ve bunları kendine dayanak yapıyor” (İbrahim Kaypakkaya, Bütün Eserleri, Umut Yayımcılık, Mayıs 2013, s. 525-526)  diyerek beslendikleri kaynağı ortaya çıkardı ama bununla kalmadı; Kemalistlerin bu sözleri neden sarfettiklerini de deşifre etti: “M. Kemal Sivas Kongresi’nde merkezi otorite diye bir şeyin mevcut olmadığı veya iyice çöktüğü şartlarda Kürtlerin varlığından sahte bir edayla bahsederek gerçekte Kürt milletinin muhtemel bir ayrılma hareketini engellemek, kendi kaderini tayin hakkına set çekmiştir.” (İbrahim Kaypakkaya, Bütün Eserleri, Umut Yayımcılık, Mayıs 2013, s. 264) 

Cumhuriyetin kurulmasından sonra değişik dönemlerde ve biçimlerde baş gösteren isyanlar İbrahim yoldaşı doğrulamaktadır. Kuşkucu ve araştırmacı yanıyla İbrahim yoldaş hem Kürt ulusal sorununda hem Kemalizm meselesinde hem de diğer birçok devrim meselesinde TDH’nin önünü açmış, ufkunu genişletmiştir.

Başkan Mao’nun iyi bir öğrencisi

Krizden krize sürüklenen emperyalistler, dünyanın her köşesinde zorbalıklarını ve saldırganlıklarını artırır, sermayenin selameti için en gerici, en tutucu, en bağnaz iktidarları güçlendirir, destekler. Bu bakımdan İbrahim yoldaş 12 Mart darbesiyle faşizme geçici bir şeymiş gibi bakan Şafak revizyonistlerine; “Türkiye gibi yarı-sömürge, yarı-feodal ülkelerde zayıf ve güçsüz burjuvazi, halkın mücadelelerini daima kanla ve zorbalıkla bastırmaya ve bu şekilde ayakta kalmaya çalışır. Yani burjuvazinin zayıf ve güçsüz oluşu onu faşizme iter. İkincisi; toprak ağalarının mevcudiyeti burjuva demokrasisine feodal bir karakter verir. İktidara ortak olan toprak ağaları feodal demokrasinin kanunu olan sopayı ve cebiri burjuva özgürlüklerinin yerine geçirmek için sürekli bir çaba harcarlar. Türkiye’de demokrasinin ta başından beri faşizan ve feodal bir karakter taşımasının sebebi budur” (İbrahim Kaypakkaya, Bütün Eserleri, Umut Yayımcılık, Mayıs 2013, s. 432)  dedi ve “demokrasi” hayallarine güçlü bir darbe vurdu. Türkiye’de “düzenin temelleri yıkılmadan faşizmin sosyal dayanağı olan sınıfların iktidarı çökertilmeden faşizm tehlikesi savuşturulamaz. Faşizmin soluğunu kesecek mücadele de ancak ve esas olarak, iktidarı halk sınıflarının eline geçirmesini sağlayacak olan proletarya önderliğindeki halk savaşı mücadelesi olabilir.” (İbrahim Kaypakkaya, Bütün Eserleri, Umut Yayımcılık, Mayıs 2013, s. 433) 

Bu parlak görüşlere, Mao yoldaşı okuduktan ve onun halk savaşı stratejisini kavradıktan sonra erişebilen İbrahim yoldaş, aldıklarını ülke gerçekleriyle bütünleştirebildi, Türkiye devriminin yolunu çizdi. Böylece parlamentarist, pasifist anlayışlarına büyük bir darbe vurdu. Devrimin kırlardan şehirlere doğru gelişeceğini, iktidarın işçi-köylü ittifakı biçiminde verilecek gerilla savaşıyla parça parça alınacağını ama esas olarak oluşturulacak ya da geçilecek düzenli orduyla burjuvazinin alaşağı edileceğini söyledi. Türkiye devrim hareketine önemli bir katkı yaptı. Çünkü o, gelişmeleri materyalist bir bakış açısıyla ve diyalektik bir yöntemle ele almış ve incelemiştir.

Bu yaklaşım bize, bütünselliği ve kendi içinde uyumluluğu gösterir. Ayrıca bu bize, çizdiği devrim yolunu, kır-kent diyalektiğini özlü biçimde kavradığını gösterir.

İbrahim yoldaşın halk savaşı stratejisini geliştirmesinde, 15-16 Haziran büyük işçi direnişi tayin edici olmuştur. Çünkü o; büyük işçi direnişinden devrimin şiddet yoluyla gerçekleşeceğini çıkarmıştır. Gerçek kahramanın kitleler olduğunu, bir avuç seçkin aydın gruba, orduya bel bağlanamayacağını, şehirlerde zaman zaman ortaya çıkacak işçi ayaklanmalarının kırlık bölgelere çekilmesi gerektiğini, aksi takdirde yenilmeye mahkum olacağını, mücadeleye devam etmenin ancak gerçekten devrimci bir örgütlenmeyle, illegal bir temel atarak ve çalışmaları bu temel üzerine inşaa ederek mümkün olabileceğini, 15-16 Haziran direnişinin ülkemizde devrimin objektif şartları olduğunu ispatladığını gördü ve tespitini bu gerçeklik üzerinde yaptı.

Bu, İbrahim yoldaşın doğru algısı ve MLM’yi iyi özümsemesinden ileri gelmektedir.

Kemalizm; işçiler, köylüler, şehir küçük burjuvazisi, küçük üretici memur, esnaf, demokrat aydınlar, ilerici, yurtseverler üzerinde askeri faşist bir diktatörlük kuran, emekçilerin iliğine kadar sömürülmesinin ideolojisidir: “Türk burjuvazisinin emperyalistlerle savaş yıllarında gizli bir şekilde girdiği siyasi işbirliği, savaştan sonra iktisadi alanda da gelişmiş ve zaten tasfiye edilmeyen yarı-sömürge yapı, bu işbirliğini daha da kaçınılmaz hale getirmiştir. Türk burjuvazisi zenginleşmek istemektedir, oysa sermayesi çok cılızdır. Büyük ve bol sermaye emperyalist burjuvazinin elindedir. Onunla rekabet etmek ölüm demektir. Elverişli bir paya razı olmak, onunla işbirliği etmek en çıkar ve kârlı yoldur. Türk burjuvazisi de bir yandan bu yolu tutmuş, öte yandan işçi sınıfını ve emekçi halkı insafsızca sayarak ve ezerek, sermayesini büyütmeye, hakimiyetini perçinlemeye çalışmıştır.”

Emekçiler, emperyalistlere bağımlı olan komprador burjuvazinin ağır sömürüsü altındadır. Böylesi ağır koşullarda emekçiler karın tokluğuna çalışmaktan başka bir şey yapmamak durumunda kalmışlardır. Bu ağır sömürüde yaratılan artı değer ülke içinde kalmamış, doğrudan emperyalist tekellerin kasalarına girmiştir. Ki bu; emperyalistlerin servetlerine servet katmanın vazgeçilmez yoludur.

Büyük Proleter Kültür Devriminin Işığında!

Kemalizmin ulusal bağımsızlıkçı olmadığı, emperyalizme göbekten bağımlı olduğu tespiti; İbrahim yoldaşın hem Kemalizm’in niteliğini doğru ortaya koyması hem devrimin yolunu çizmesi bakımından önemli bir tespittir.

İşçilerin, köylülerin emeğiyle yaratılan artı değerin ülke içinde kalmaması, emperyalistlerin kasasına gitmesi ülkenin “gittikçe daha çok bir yarı-sömürge ve gerici emperyalist dünyanın bir parçası haline” gelmesidir.

Ancak benzer durum tarımda da görülebilmektedir. Emperyalist ülkelerde büyük tarım çiftliklerinin üstünlüğü arttıkça, modernizasyon teknik yapısı geliştikçe, sömürge, yarı sömürge ülke tarımını tasfiyeye yönelmekte, binlerce küçük üreticinin topraklarından olmasına, ser-sefil hayat yaşamasına sebep olmaktadır.

Emperyalist tekeller bağımlı ülke ekonomilerini tasfiyeye uğratarak tekelciliklerini tarım alanında da göstermektedirler. Böylelikle sömürge, yarı sömürge ülkeleri daha fazla bağımlı hale getirmektedirler. Fakat aşırı üretim, aşırı kar dürtüsü üretim anarşisini körüklediği için krizler kaçınılmaz olmakta, pazar daralmaları yeni paylaşım savaşlarını kaçınılmaz kılmaktadır.

İkinci paylaşım savaşında faşist üçlü mihrakın Sovyetler Birliği’ne saldırması ve ama yiğit Sovyet proletaryası, emekçi halklarının dirençle, saldırılara karşı durması, geri püskürtmesi, Doğu Avrupa’da, Balkanlar’da devrimlerin olması, Çin devriminin yeni bir çığır açması, Asya, Afrika, Latin Amerika’da devrim dalgasının yükselmesi; Çin’de kapitalist yolcularına karşı Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin başlatılması dünyaya yeni bir devrim dalgası yaymış, birçok ülkede genç komünist partilerinin kurulmasına vesile olmuştur.

İbrahim yoldaş; 68 Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin ışığında, 15-16 Haziran büyük işçi direnişinin kızgın ateşinde yoğrulmuş Marksizm-Leninizm-Maoizm bilimini özümsemiş Türk-Kürt uluslarından ve çeşitli milliyetlerden Türkiye Proletaryası ve emekçi halkının Komünist Partisini kurarak, kurtuluş yolunu göstermiştir. 

YDG: "Aliboğazı şehitleri direniş pusulamızdır"

“Yolun düşerse kıyıya bir gün

ve maviliklerini enginin
seyre dalarsan,
dalgalara göğüs germiş olanları hatırla,
selamla, yüreğin sevgi dolu
çünkü onlar fırtınayla çarpıştılar eşit olmayan savaşta
ve dipsizliğinde enginin yitip gitmeden
sana liman gösterdiler uzakta”

İnsanlık tarihi var olduğu günden beri özgürlük mücadelelerine şahit olmuştur. Ezen ile ezilen çelişkisinin var olduğu ilk günden bu yana süren bu kavgada ölümsüzleşenler her zaman yol gösterici olmuş, geride kalanlara büyük bir direniş mirası bırakmıştır. Coğrafyamızda bu kavgaya defalarca tanıklık etmiş, bu uğurda düşenlerin direnişlerine ev sahipliği yapmıştır.
Kavgamızda yaşanan direnişlerden biri de 24-28 Kasım 2016 tarihinde Dersim-Aliboğazında yaşandı. TC, 22 yıldır giremediği Aliboğazına havadan ve karadan yaptığı bombardımanlarla ve binlerce askeriyle operasyon yapmasına rağmen halk savaşçılarının baş eğmez direnişiyle karşılaşmış, ağır kayıplar vermek zorunda kalmıştı.
Gerçekleşen direnişte 12 halk savaşçısının şehit düşmesini, sahte zafer naralarıyla kutlayan devlet, gerçekte gerillaların direnişi ve iradesi karşısında diz çökmek zorunda kalmıştır. Halk savaşçıları göstermiş oldukları bu direniş gücünü ezilenlerin haklı ve meşru mücadelesinden, sömürüye tabi tutulan işçi sınıfından, yok edilmeye asimilasyona tabi tutulan Aleviler ve Kürtlerden, yaşamın her alanında yok sayılan kadınlardan ve LGBTİ+’lardan, gençliğin bitmeyen mücadele azminden almaktadır.
Aliboğazında ölümsüzleşen Zilan (Esrin Güngör), Özlem (Hatayî Balcı), Ekin (Gamze Gülkaya), Aşkın (Hasan Karakoç), Hakan (Ersin Erel), Tuncay (Murat Mut), Orhan (Alican Bulut), Bakış (Samet Tosun), Ahmet (Yetiş Yalnız), Munzur (Serkan Lamba), Cem (Umut Polat) ve Ferdi (Doğuş Doğan) yoldaşlar şehitlikleri ile bu azmin bayrak taşıyıcısı oldular.

Şehitlerimizin yaşamı, mücadele tarihimizdir
Aliboğazı direnişinde şehit düşen yoldaşlardan Tuncay, Bakış, Cem ve Ferdi yoldaşlar bir dönem YDG saflarında mücadele yürütmüş, daha sonraki süreçlerde mücadelelerini büyüterek dağ doruklarını mesken eylediler. Tuncay (Murat Mut) yoldaş lise yıllarında Dersim’de örgütlenmiş, gençlik mücadelesinin bir parçası olmuştu. Cem (Umut Polat) yoldaş Sarıgazi’de liseli faaliyetinin örgütlenmesinde öncü bir rol oynayarak yoldaşlarına örnek olmuştur. Aynı şekilde Bakış (Samet Tosun) yoldaşta lise yıllarında Sarıgazi’de örgütlenmiş, YDG faaliyeti için göstermiş olduğu emek ile yoldaşlarının arasında ilgi odağı olmuştu. Ferdi (Doğuş Doğan) yoldaş ise Erzinganda lise dönemlerinde örgütlenmiş, mücadelesini şehit düştüğü tarihe kadar sürdürmüştür.
Şehitlerimiz ardılı olan bizlere bıraktıkları bu miras ile nasıl yaşanılması gerektiğini bir kez daha gösterdi. Şimdi biz gençliğe düşen görev onların mücadelelerini büyütmek, kavgayı bıraktıkları yerden daha yükseklere taşımaktan geçmektedir.

Halk savaşçıları ölümsüzdür!
Aliboğazı şehitleri direniş pusulamızdır!
Şehid namırın!

Yeni Demokrat Gençlik

Partizan: “12 acının hesabını düşmandan soracak, 12 yarayı mücadeleyle saracak, 12 fidanı devrim toprağında filizlendireceğiz”

“Baharlar yağdır ey hayat

Dinsin yıldızların matemi

Denizlere dökülsün ırmaklar.

Baharlar yağdır ey hayat

Yitirsin dilini hüzün

Tahammüle dursun şafaklar.

Zümrüd-ü Anka soyundandır çocukların

Güzelleştiren bakışında iradenin

Mümkünü yok

Sarılacaktır yaralar.”

Tarihten geliyor ve geleceğe gidiyoruz. Kavgamızın her evresini direniş ve bilinç ile taçlandıran halk savaşçılarının inançları ile günü yarıyor, geleceği müjdeliyoruz. Ölümsüzlüklerini kavgamıza miras eden şehitleri, kavgamızın bükülmez mızrak uçlarında yaşatmanın inancıyla bedel ödemeye ve ödetmeye devam ediyoruz. 24-28 Kasım tarihleri arasında faşist Türk ordusu tarafından Dersim Aliboğazı’nda gerçekleştirilen operasyon, halk savaşçılarının destanlaşan direnişi ile karşılanmış, TKP/ML TİKKO’ya bağlı gerillaların faşizme karşı direniş manifestosu bir kez daha Dersim dağlarının doruklarına kanla yazılmıştı. Bu çatışmanın ardından 12 halk savaşçısı tohum olup toprağa düştü.

24-28 Kasım 2016 tarihleri arasında süren operasyon sırasında halk ordusu gerillalarının günler süren direnişi karşısında bedel ödeyen faşist ordu güçleri bugünler boyunca bölgeyi hem karadan hem de havadan ablukaya almış ve bombalamıştı. Daha sonra da operasyonlarını sürdürmüş, son olarak geçtiğimiz haftalarda 7 HPG gerillasının şehit düştüğü operasyonlarla devam etmiştir.

Ancak 22 senedir giremediği ve bugün cehenneme döndürüp Pirus Zaferiyle avunduğu Aliboğazı Vadisi’ni Aliboğazı yapan, vadinin koynunda taşıdığı gerillanın bitmek tükenmek bilmeyen savaşı, direnişi ve yenilgilerine rağmen ayağa dikilmeyi bilen inadıdır! Bu direniş, bu inat, bu savaş; işçi sınıfı ve emekçilerin kanı ve alınteri ile beslenen sömürücü sisteme ve faşizme karşı halkın kurtuluşunu devrim umuduna bağlayanların haklılığından geliyor! Komünist önder İbrahim Kaypakkaya’dan devralınan baş eğmez ve diz çökmez isyankarlıktan geliyor. Anıt taşına dahi tahammül edilemeyen Armenak Bakır’ın TC devletine saldığı korkudan; Ermeni, Rum, Ezidî, Kürt… ulus ve azınlıklarına dönük uygulanan soykırım, katliam ve asimilasyonun yarattığı acı ve öfkeden geliyor. Kadın ve LGTİ’lere uygulanan cinsel sömürü ve tahakkümün yarattığı isyandan geliyor, besleniyor.

Bu isyan, bu öfke Zilan (Esrin Güngör), Özlem (Hatayî Balcı), Ekin (Gamze Gülkaya), Aşkın (Hasan Karakoç), Hakan (Ersin Erel), Tuncay (Murat Mut), Orhan (Alican Bulut), Bakış (Samet Tosun), Ahmet (Yetiş Yalnız), Munzur (Serkan Lamba), Cem (Umut Polat), Ferdi (Doğuş Doğan) olup kanlarıyla besliyor Aliboğazı Vadisi’ni… Ancak unutulmasın ki yiğitlerimizin kanıyla beslenen hiçbir toprak ne yengi de ne yenilgide düşmana gün yüzü göstermez, göstermeyecek! Aksine onlar şimdi sınıflar mücadelesinin yıkılmaz burçlarına direniş bayrağı olarak dikildi ve ardıllarına öfke ve isyan olarak pay edildi bile! 

 

“12’ler bir manifestodur”

Onlar faşist TC’nin her alandaki saldırılarına karşı patlayan öfke; her türlü katliama karşı direniş çağrısı; isyanın ateşi, bozkırın kıvılcımı, öfkenin bilinci ve İbrahim Kaypakkaya’nın direniş suretleridir.

Şimdi öfkemizi daha fazla yüreğimizde taşıyacak, bilincimizle yoğuracak ve doruklara olan sevdamızı daha fazla haykıracağız. Onların cesaretini ve inancını kendimize nişan edecek, onların bayraklarını teslim alacağız.

12’ler bir manifestodur.

Sınıf savaşımının, ezilenlerin isyanının ve mücadelesinin manifestosudur.

Şimdi bizlere düşen genç bedenlerini bu savaşta siper edenlerin manifestosunu sürdürmek ve onların bayraklarını daha yukarı, en yukarı taşımaktır. 12 acının hesabını düşmandan sormak, 12 yarayı mücadeleyle sarmak, 12 fidanı devrim toprağında filizlendirmektir. Kuşkusuzdur ki bu görev de yerine getirilecektir!

 

Halk Ordusu gerillaları ölümsüzdür!

Devrim ve komünizm şehitleri ölümsüzdür!

Şehîd Namirin!

PARTİZAN

9 Mayıs 2017

“Yetiş Yalnız Demokrasi, Özgürlük ve Eşitlik Mücadelemizde Yeni Bir İlham Kaynağımız Olarak Yaşamaya Devam Edecektir!”

ATİK-Uluslararası Demokratik Kamuoyuna Duyuru-

Bugün 8 Mayıs, Hitler faşizminin kapitülasyonunun Avrupa’da ilan edildiği gündür. Bir taraftan tarihin bu onurlu zaferinin sevincini yaşıyoruz. Ancak aynı gün, eski ENİLKOM aktivistlerimizden Yetiş Yalnız’ın 11 yoldaşıyla birlikte, partizanca direniş örneği sergileyerek ölümsüzleştiklerini öğrendik. Bu çatışma ve direniş, 24-28 Kasım 2016 tarihinde, DERSİM-ALİBOGAZI bölgesinde, soykırımcı ve katliamcı faşist Türk Ordusu’nun bir operasyonu esnasında olmuştur.

Bu direnişte ölümsüzleşen Partizanların isimleri şöyledir;

YETİŞ YALNIZ (Doğum 1980), ESRİN GÜNGÖR (Doğum 1995), HATAYİ BALCI (Doğum 1994), GAMZE GÜLKAYA (Doğum 1995), SERKAN LAMBA (Doğum 1985), HASAN KARAKOC (Doğum 1980), UMUT POLAT (Doğum 1993), SAMET TOSUN (Doğum 1996), ALİCAN BULUT (Doğum 1992) MURAT MUT (Doğum 1993) ERSİN EREL (Doğum 1993), DOĞUŞ FIRAT (Doğum 1998)

YETİŞ YALNIZ yoldaş Avrupa’da yaşadığı yıllarda, ATİK bünyesinde çalışmalar yürüten Enternasyonal İlişkiler Komitesi’nde (ENİLKOM) aktif bir aktivistimiz olarak, 2010 yılına kadar örnek ve başarılı sorumluluklar üstlenmiştir. Yetiş Yalnız (Ahmet) yoldaş, sanatsal ve kültürel açıdan çok yönlü yetenekleriyle birlikte, fedakâr, disiplinli, azimli, politik ve pratik öncü kimliğiyle öne çıkmıştır. Yetiş Fransa’da yaşadığı yıllarda, Fransız emperyalizminin faşit Türk Devleti ile işbirliği sonucu, ilerici/ devrimcilere uyguladığı politik baskı ve tutuklamalar sürecinde maruz kaldığı politik tutsaklık koşullarında da, kendine ve mücadelemize yakışır örnek bir tavır sergilemiştir.

Avrupa’da uzun yıllardır sürdürdüğümüz   anti-emperyalist, anti-kapitalist, anti faşist, anti-şöven, anti-patriarkar mücadelemizin örnek bir karakteri olan Yetiş Yalnız’ın mücadele azmini herkese anlatmaya, her eylemimizde onu pratikleştirerek mücadelesini yaşatmaya özen göstereceğiz.

Biliyoruz ki, devrimciler tutsak alınabilir, ama devrimci mücadele düşüncesi her koşulda özgürdür!

Biliyoruz ki, devrimciler öldürülebilir, ama her seferinde devrim tutkumuz yeniden kamçılanır! Ancak, ünlü Alman şairi ve edebiyatçısı Goethe’nin de söylediği gibi: ‘’Bilmek yetmez, uygulamak gerekir; istemek yetmez, yapmak gerekir’’.

Biz de Yetiş Yalnız ve 11 yoldaşı gibi, emperyalizme ve faşizme karşı partizanca mücadele edenleri, bilerek ve uygulayarak örnekleştirenlerden esinlenmekten asla vazgeçmeyeceğiz!

Çünkü biz; insanın insan tarafından sömürülmesini red ediyoruz!

Çünkü biz; emeğin sermaye güçleri ve iktidarları tarafından sömürülmesini kabul etmiyoruz!

Çünkü biz; hiç bir ulusun başka ulusları ve yerli halkları baskı altına almasını asla kabul etmiyoruz!

Çünkü biz; kâr hırsından gözü dönmüş kapitalistlerin doğayı talan etmelerine müsade etmiyoruz!

Çünkü biz; kadına ve kadın emeğine yönelik, erkek egemen köhne zihniyetler ve iktidarlarca reva görülen cinsiyetçi tutsaklığı yıkmak istiyoruz!

Çünkü biz; göçmenlerin özlük insan haklarının sosyal şövenist politikalar sayesinde ihlal edilmesini red ediyoruz!

Çünkü biz; emperyalizmi, kapitalizmi, faşizmi, ırkçılığı, talancılığı ve patriarkayı toptan red ediyor, bunların olmadığı sosyal adaletçi ve özgür bir dünya yaratmak için azimle mücadele yürütüyoruz!

Devrimci mücadele her yer de, her koşulda meşrudur! Yaşasın prolterya enternasyonalizmi ve halkların kardeşliği! Devrimciler ölür, ancak devrim kervanı yeni yolcularla çoğalarak yürür! Demokrasi, eşitlik ve özgürlük mücadelemiz her koşulda sürdürülebilirdir, yeniden ve yineden örnekleşerek yaşamaya devam eder!

ATİK – ENİLKOM, YENİ KADIN, YENİ DEMOKRATİK GENÇLİK (YDG)

Sayfalar