Perşembe Eylül 21, 2017

Partizan'dan

Partizan'dan; Gündem ve güncel gelismelere iliskin politik aciklamalarin yazilar.  

 

Meydanlarımızın Serdar’ı Güzel Şahin Ölümsüzdür!

Yüreğimizin bir parçası daha aramızdan ayrıldı. Her duruşunda tarihsel bir çınarı temsil eden, gülüşünde varlığını adadığı mücadelenin sıcaklığı ve enerjisinde geleceğe olan umut ile Güzel’imizi, Türkiye Devrimci Hareketinin Anasını kaybettik. Onun direngenliğinde bilincimizin önüne serilen inanç ile onun kararlılığını heybemize koyduk.

18 Eylül günü Partizan geleneğinin önemli kişilerinden Serdar Can’ın Gazi’de gerçekleşen anma töreninde fenalaşarak hastaneye kaldırılan Güzel Anamız iki günlük yaşam mücadelesini bizlere miras bırakarak aramızdan ayrıldı.

Mücadelenin en çetin koşullarında hiçbir şarta teslim olmayan Anamız mücadelesini ve elinden hiç bırakmadığı inancını ve kızıl bayrağı bizlere teslim etti. Şimdi acımızı içimize akıtacak, onun sol yumruğundaki direnci kavrayacak,  onun inancını yolumuza serecek ve her koşulu devrimin silahı haline getireceğiz.

Üzülmeyeceğiz, çünkü o hiçbir acı karşısında üzülmeyen üzülenleri yadırgayandı. O acılar karşısında öfkemizi perçinlemeyi bizlere görev olarak sunardı. Onun düşlerini ve aramızdan ayrılığını,  yıllanmış ve mayalanmış öfkemizle bizleştireceğiz. Korkunun ve yılgınlığın dipsiz kuyularına boşaltacağız öfkemizi dolduracağız onun her eksikliğini, kavrayacağız onun bilincini ve yol edeceğiz onun yolunu.

Güzel Anamız Cumartesi Annelerinin en direngen, en militan yüzlerindendi. O işkence hanelerde düşmanın yüzüne tüküren bilincine sarılan bir geleneğin direngen çınarıydı. O Açlık grevlerinde, meydanlarda kavganın filiz bulduğu her alanda can suyu oldu. Onun aktığı her yerde direniş filizlendi. Şimdi onu filizlerinin arasına gönderiyoruz.

“Güzel”imizin Serdar’ını uğurlarken mücadelenin her cephesinde “Serdar”laşan Anamızın, Güzel’imizin ayrılığı devrimci mücadelemizin gerçekliğini ifade ediyor. O “Şehitlerimiz varsa devrim kesindir” diyerek şehitlerimizin bilincini yol edinmenin adıydı. Sınıf mücadelesinin ve tarihsel deneyimlerin ışığında şekillenen bilinciyle Anamız, Dersim’den Karadeniz’e, açlığa yatan zindanlardan meydanlara akan direniş destanın en önemli paragrafı olarak yolumuzu aydınlatacak. O Dersim’de ölümsüzleşen 12 kızıl Karanfilin tebessümü, zindan direnişlerinde öfkenin tezahürü, Nubar Ozanyan’ın inancı, ve Kaypakkaya geleneğinin Güzeli’ydi.

Yoldaşlar

Güzel anamız kadınların erkek egemen sisteme karşı sokaklara akan öfkesi ve düşmana kalkan yumruğuydu. O Türk devletinin kontrgerilla örgütlenmeleri ile gerçekleştirdiği gözaltında kaybetme politikasına karşı sokakları mesken eyleyen bir direniş destanı, Kürt halkına dönük imha ve inkar politikalarına karşı özgürlüğün işaret fişeğiydi.

Faşist Kemalist diktatörlüğün Kürt, Türk ve çeşitli milliyetlerinden Türkiye halkına dönük katliam politikalarına karşı ihtilalcı bir programın ve onun savaşçılarının savaşçı anasıydı Güzel Ana. Güzel Ana’nın bilinci karşı devrimci dalganın bulunduğu her yerde Komünist önder İbrahim Kaypakkaya’nın bilinciydi. O işçi ve köylü direnişlerinde Kürt halkının özgürlük şiarında, çevre eylemlerinde, zindan protestolarında, devrimci, demokrat yurtsever basının susmayan kaleminde, kadınların göğün tamamını sarsan çığlığında ve gerillanın ölümsüzleşen direnişinde kendini var etti. Yoksul-emekçi mahallelerden akan isyanın kendisiydi.

O “Önce çocuklarımızı savunuyorduk şimdi onların düşüncelerini” şiarının en net yüzü olmuştur.

Kavganın Anasına Selam olsun, Kavgamızın GÜZEL’ine selam olsun…

Tarihsel Çınarımızı uğurlarken söylenecek her sözde o olacak, her kelimede, her surette, her direngenlikte onun adı anılacak. Şimdi meydanları GÜZEL olacak, sözlerimiz GÜZEL olacak, direnişimiz GÜZEL olacak, inancımız GÜZEL olacak ve tüm GÜZEL’likler Özgür gelecek ile buluşacak.

Güzel Şahin ölümsüzdür!

Kavgamızın anasına selam olsun!

Tarihsel Çınarımıza selam olsun!

İnancın inancımız, öfken öfkemizdir!

Partizan

20 Eylül 2017

AĞUSTOS ve EYLÜL GÜNEŞİ’ne

Güle güle Amed zindanlarının şen çocuğu

İstanbul’un Eylül’ünde sonbaharın bir pazar sabahında yüreği dünyanın kötülüklerine ve haksızlıklarına dayanamayan bir emek ve devrim işçisini kaybettik. Nubar Ozanyan’ın kadim dostu, yoldaşı,canımızı, Serdarımızı kaybettik. Nasıl bir dünyadır bu ki hep içimizdeki yürek güzelleri,  bilinç öncüleri öncelikle aramızdan kopup gitmektedir. Ağustosta Komutan Nubar yoldaşla acıyan yürek yaramız Eylül’de Can’ımızla daha da büyüdü.Parçalanan beden ve duran yürek bizimdir.

Serdar Can’ı tanır mısın heval? Yaşamı boyunca halkının acı izlerini sürmekten asla vazgeçmeyen Serdar'ımızı tanır mısın heval? Mergede’yi, Endivar’i bilir misin? Soykırımının acıları, izleri burada toplanır.Yüzbinlere varan Ermeni halkının cansız bedenleri çölün ortasında kum tepeciklerinden önce soykırım tepelerine dönüşür. Türkiye Kürdistanı’ndan Rojava’ya uzanan her bir sürgün toprağıörgütsüz silahsız ışıksız halimizin acıları olur. Serekaniye’den Mergede’ye, Endivar’dan, Halep’e. Sürgün ve tehcir yollarında zorla el konulur kadın ve çocuklarımızın en güzelleri. Feodal ağalara-beylere-paşalara sunulur körpe kız çocuklarımız ve kadınlarımız.Arta kalan her kılıç artığı tarihsel hafızanın yaşayan birer tanığı olur. Onlar, mısraların, notalarımızın silinmez adı olur.

Ülkemizde ırkçılığın başka bir biçimidir zorla din değiştirme. İnsan ruhunu tutsak alıp, kirleten zorbalıktır, ırkçılık. Zulmün yokluğun yoksulluğun her türlüsünü yaşayan kılıç ve kırbaçtan canını zorla kurtarabilen yüzbinlerce yoksul Ermeni köylüsü, zanaatkarı-demir bakır taş ustası zorla islamlaştırılarak “yaşama tutunma hakkı”verilir. Hakaretlerin kırbaçları altında çıplak büyüyenlerin, özgürlüğe ve insanlığa tutkulu insanların yaşamlarını anlamaya araştırmaya başlayan Serdar Can yoldaş nenesinin anlattıklarıyla karşılaştığı gerçeklik arasında benzerlikler bulur. Gerçeklikten masallara uzanan yolun anlatıldığı gibi çok kısa olmadığını görür. Başlar tarih denilen halkların boğazlanarak dipsiz kör kuyulara,uçurumlara atıldıkları  yerlere doğru uzanmaya,inmeye. İnsanlığın katledildiği derin dehlizlere dalınca nenesinden dinledikleri hikayeleri hatırlar. Kendisinin de bir Hay(Ermeni) evladı olduğunu anlar. Sıdıka anamızın da aslında kılıç artığı bir Hay gelini olduğunu anladığında öfkesi daha da büyür.

O, Siverek’in, Lice’nin, Hazro’nun, Amed’in ilk gerillasıdır

Gerçeğin dipsiz karanlığına gömülmek istenenin aslında kendi hikayesi olduğunu öğrendiğinde Kaypakkaya yoldaşın tarih ve soykırım okumalarına başvurur. O parlak aydınlatıcı ışık üzerinden sınıf bilinci güçlenir ve  tarih bilincine dayanak olur. 

Nenemin masalları öykü tadında yazılmış hay halkının parçalanmış acı dolu resmidir. O resimde yokluğun cehaletin kırbacını yaşayan her renkten her dilden her topraktan kimliği-inancı değiştirilmiş, ruhları zorbalıkla gaspedilmiş insanlara rastlamak mümkündür.

Serdar Can atalarının yaşadıklarının izini sürerek gerçeğin bilgisine ve Kaypakkaya öğretisine ulaştığında öfke dünyası onu gerçeğin gerillası olmaya iter. Kaypakkaya öğretisi onu Kürdistan dağlarının ilk gerilla savaş deneyimlerinin pratiğine sürer. Serdarımız Canımız artık Kürdistan dağlarının ilk TİKKO gerillalarından biridir. Uzun ince boyuyla omuzuna yüklediği güllü G1 le Siverek’in, Lice’nin, Hazro’nun, Amed’in ilk gerillasıdır. Yanında kahramanca çarpışıp şehit düşen Mazgirtli Haydar Aslan, Amedli İhsan Paçacı yoldaşlar onun duygu dünyasının yaralı renkleri olur. Mermisi tükenince silahını parçalar.Düşmana bir iğne bile teslim etmeme geleneğinin sadık öğrencisi olur.

Edebiyat dünyasında kimsenin uzanıp dokunamayacağı ateşe dokunur

Gerilla yaşamından zindan- sürgün yaşamına geçtiği ana dek öğrendiği ilk devrim öğretisinden asla vazgeçmez. Tutku düzeyinde bağlandığı ilk devrimci aşkını son nefesine dek terk etmez. Zulüm ve işkence dolu Amed zindan yaşamında aklında hep devrim ve parti vardır. Tarihin şen çocuğu olarak dizelere işler zulüm karşısındaki görkemli direnişi ve yaralanan insan duygularını. Artık zindanlar onun tarih,sınıf, edebiyat, sanat derslerini öğrendiği okul olur. Okur, düşünür ve yazar. Edebiyat dünyasında kimsenin uzanıp dokunamayacağı ateşe dokunur. Gerçekliğin bilincine varma kavgası onun başına bela olacak NENEMİN MASALARINI yazdırır.

Zindan yaşamında sevdalandığı gerilla yaşamının düşlerini kurmaya devam eder. Başladığı gerilla kavgasını çok sevdiği komutan  Nubar Ozanyan yoldaşıyla birlikte Filistin kamplarında devam ettirir. Filistin özgürlük sevdası onu Hayastan’a uzatır. Çizili sınırlar vız gelir Serdarla yoldaşı Nubara. Şimdiye dek bir sır gibi saklarlar geçilmez denilen Sovyet hududun hangi noktasından Hayastan’a geçtiklerini.

Nenemin Masalları’nda aradığı Hay yoldaşı Nubar Ozanyan’ı Filistin’de TİKKO askeri eğitim kampında bulur. Bırakmaz yoldaşını, başlarını alıp uzanıp giderler Hayastan topraklarına. Hayastan rüyalarının sevgili ülkesi olur. Başlar ana dili Ermenicede “Baykar-Azadutyun”(mücadele ve özgürlük) demeye. Ararat’ın çocuklarının ülkesinde bir yandan tarih ve soykırım bilincini güçlendirir. Diğer yandan parti ve devrim görevlerinin en zorlusuna hazırlanır. Her zaman hazırlandığı gibi. Ciddiye alır her görevi.

Aradan yıllar geçer. Şiirlerin öykülerin sanatçısı devrimin vefalı ve bilge aydını olmayı asla elden bırakmaz. Düşünmeye okumaya ve yazmaya ara vermez. Arar yoldaşlarını hiç olmadık yerlerde sorar öncelikle en çok sevdiği yoldaşlarını. Ummadığı ve beklemediği bir şehrin bilinmez ve görünmez bir köşesinde bulur 30 yıl önce bıraktığı zindan yoldaşını. Sonra komutanı Nubar’ı görür. Ve anılar dolaşır sokaklarda evin dumanlı dar odalarında. Nihayet aradığı yoldaşlarını bulmuştur. Artık ona ölüm yok.

Tam arayıp izini bulmuşken, sevdiği komutanı Nubar’ın şehit düşüş haberi onu derinden sarsar. Anlatılmaz bir acı saplanır kalbine. Belki de vereceği son nefesinin yenik düştüğü yeri olur zayıflayan kalbi.

Güle güle çocukluğumun yoldaşı

Güle güle amed zindanlarının şen çocuğu

Güle güle Nenemin teyze oğlu.

Rojava’dan bir yoldaşı

Avrupa Partizan Taraftarları: Serdar Can Ölümsüzdür

Dün gece apansız bir şekilde aramızdan ayrılan Serdar Can’ın bu erken gidişi yüreğimizdeki acıyı perçinlediği kadar öfkemizi de büyüttü. Çünkü Can’ın yaşamı boyunca üstlendiği misyon ve inancı bunu gerektiriyor.

Serdar Can, Amed ve Urfa kırsallarında gerilla mücadelesinin omuzlayıcı olmuş,Amed zindanlarında ise Kaypakkaya’nın mirasını devralarak Partizan yüreklerin direniş senfonisine eşlik etmiştir. İdam hükmü ile tutsak olduğu zindanda Ermenilere ilişkin ilk yazılı eser olan Nenemin Masalları’nı kaleme alması ile büyük bir cüretin adı olarak tarihimizi onurlandırmıştır. Ezilenlerin acılarının direnişlerinin dili olarak yaşamın her yerinde resmi ideolojiye karşı mücadele etmiş ve teşhir çalışmalarını bir an olsun bırakmamıştır.

Kuşatılmışlığın böylesi bir döneminde ailemizden birini kaybetmenin acısı elbette öyle kolay anlaşılamaz. Serdar Can yıllardır entelektüel birikimin adı olmuş, kendisini hiçbir zaman bu çalışmalardan alıkoymamış. Geleneğimizin sorunlarına hiçbir zaman kayıtsız kalmamış, sorunların devrimci çözümü için elinden geleni yapmıştır. Onu kaybetmek bir devrim hamalını kaybetmek, onu anmak onun inancını ve görevlerini omuzlamak ve devralmak anlamına geliyor. Bu düşünceyle “Serdar Can Ölümsüzdür” diyor, ailesinin ve yakınlarının acısını paylaşıyoruz.

Onun görevleri görevlerimiz, inancı inancımız, onun yaşamı deneyimlerimiz olarak kalacak, Serdar Can yoldaş mücadelemizde yaşayacak!

Avrupa Partizan Taraftarları

Partizan: İnancı mirasımız; düşleri, gerçeğe dönüştürülmek üzere görevlerimiz olan Serdar Can ölümsüzdür

Tarihten geliyor ve tarihe gidiyoruz. Yapıklarımız yapacaklarımızın teminatıdır. Özgür geleceğe olan inancımızın üzerimize yüklediği sorumluluklar andaki pratik sorumluluklarımızı ortaya koyuyor. İşte bu sorumluluğu yüklenerek, inancını kaybetmeden düşlerini ve anılarını bizlere miras bırakan bir güvercinimizi daha uğurluyoruz. Yüreğimizin bir parçasını daha düşler diyarına ölümsüzlerimizin arasına gönderiyoruz. Her adımında kavgaya olan inancın adını okuduğumuz Serdar Can’ı apansız bir şekilde kaybetmenin acısını taşıyor, onun düşlerini sorumluluk haznemize dolduruyoruz.

Partizan geleneğinin yürek işçisi Serdar Can, yaşamı boyunca devrimci geleneğin değerli isimlerinden biri olarak yaşamını bu davaya adamıştır. Küçük yaşlarda Proletarya Partisinin talimat ve görevleri doğrultusunda Amed ve Urfa bölgesinde kırsal alanda gerilla faaliyetine katılmış ve yaralı yakalanarak tutsak düşmüştür. Yaşamı boyunca devrim mücadelesini ileriye taşıyacak birçok eyleme katılan, bedel ödeyip bedel ödeten Serdar Can, yaşamını üretime adayarak yazınsal ve düşünsel anlamda Türk,Kürt, Ermeni ve çeşitli milliyetve inançlardanTürkiye halkına birçok değer bırakmıştır. Özellikle 1980’de Amed Zindanlarında İbrahim Kaypakkaya’nın destanlaşan direnişini devralarak kavga sloganlarını haykırmış, Cunta koşullarında Türkiye tarihine not düşecek bir gerçekliği bizlerle buluşturmuştur. İşkence ve zulmün en çetrefilli koşullarında Faşist Türk devletinin resmi tarihine neşter vuracak bir eseri ezilenlerin haznesine, toplumsal öfkesine kazandırmıştır.

İbrahim Kaypakkaya’nın Türk devletinin Ermenilere dönük soykırım tespitlerini edebiyatı ile buluşturan Serdar Can idam hükmü ile tutsak bulunduğu Amed zindanlarında Ermenilere ilişkin ilk yazılı eser olan “Nenemin Masalları”nı geleneğimizle buluşturmuştur. Zindandan firar etmek için tünel eyleminin yapıldığı esnada yazılı hale getirdiği bu çalışma Türkiye’de Ermenilere dönük ilk çalışmalardan biri olması açısından büyük bir cüreti ifade etmektedir. Ermeni Soykırımını anlatan Nenemin Masalları isimli eseri ile Türkiye’de ilk defa Ermenilerin yaşadıklarını yazılı hale getirmişti. Can’ın Amed zindanlarına ilişkin de bir çalışması bulunmaktadır. Bu çalışmayı Türkiye halkına buluşturmayı kendimize görev biliyoruz.

Hayatında üretmekten ve emekten başka bir şey bulunmayan, mütevazı kişiliği ve birikimi ile her zaman kolektifimize katkılar sunan Serdar Can inancını ve mirasını taşımaya söz veriyoruz. Onun görevleri görevimiz, onun inancı inancımız olarak bizlere ağır misyonlar yüklemektedir.

Ailesinin ve yakınlarının acılarını paylaşıyoruz. Onun son süreçte Nubar yoldaşımızın ardından dile getirdiği “Komutan Cephede Komutandır” sloganını perspektif ediniyor, anılarını mücadelemizde yaşatacağımıza söz veriyoruz.

PARTİZAN

Partizan’ın yürek işçisi Serdar Can’ı kaybettik

Bu Yumruğun Kalktığı Yeri Çok iyi Biliriz!

Yaşamı boyunca devrim ve komünizm davasına olan inancıyla gerçeklere sarılmış, Amed zindanlarında örgütlü olduğu hareketin direniş destanını sürdürmüş Partizan geleneğinin emektarlarından Serdar Can’ı dün kaybettik.  Hayatında üretmekten ve emekten hiçbir zaman kendini alıkoymayan Serdar Can ülkemizde Ermenilere dönük katliamları dile getiren ve faşist cuntanın solukları kesmek istediği yıllarda Türkiye coğrafyasında ermeni soykırımını anlatan ilk kitabı o yazmıştı. O gelenekçisi olduğu hareketin perspektifi ve İbrahim Kaypakkaya’nın azınlıklara dönük katliam politikalarını teşhir eden tespitlerini ele almış ve bu minvalde büyük bir cüret ile gerçeği aydınlık olarak bizlere sunmuştu.

İnancını miras bırakarak ölümsüzleşen Serdar Can’ın cenazesine ilişkin bilgileri ilerleyen saatlerde paylaşacağız.

Emperyalizme ve feodalizme vurulan hançer; HoChiMinh ve Vietnam Devrimi!

“Her zaman bizim dağlarımız/ Bizim nehirlerimiz/ Bizim insanlarımız var olacak/ Amerikan istilacıları yenilecek/ Yeni baştan kuracağız ülkemizi/ Bin defa daha güzel.”

HoChiMinh

Türkiye ve T. Kürdistanı topraklarında emperyalizme, feodalizme ve komprador kapitalizme karşı yürütülen mücadele 48. ölümsüzlük yılında HoCiMinh’in bıraktığı devrimci miras ile aydınlanmayı sürdürüyor. HoChiMinh ve VoNguyenGiap yoldaşların öncülüğünde Amerikan emperyalizmine karşı gerçekleştirilen halk savaşının zaferi, başta Proletarya Partisi olmak üzere, dünya proletaryasının mücadelesinde ilham kaynağı olup nihai zaferlerinin de nüve taşı olacaktır.Kuşkusuz Vietnam Devrimi’ni anlamak sadece ABD’ye karşı yürütülen direnme savaşı ile değil, ülkenin tarihsel kökenleri, sosyo-ekonomik yapısı, sömürge durumu ve toplumsal rolleri ile birleştirilerek anlaşılabilir.

Vietnam’da sömürgeciliğin ayak sesleri

“1535’de burada günümüzde Danang olarak bilinen ilk kalıcı Avrupa yerleşmesi oluşmuştu. Yerleştikleri bölgeyi, Çinlilerin Vietnamı ifade etmede kullandıkları ideogramların adı olan “GiaoChi“den türettikleri “Cauchi” adını verdiler. “China” ekleyerek ülkeye “Couchichina” demeye başladılar. Sonraları Fransızlar Vietnam’ın bölünmüşlüğünü tescil için ülkenin güney bölümüne Coachinchina, orta bölümüne Annam, kuzeyine de Tonkin adını verdiler. Annam da Çince “sakin Güney“ anlamına gelen An ve Nam ideogramlarından geliyordu. İmparator GiaLong 1802’de ülkenin adının Vietnam olduğunu resmen ilan etti. Vietnam adıysa Çince YuehNan (Guandong’un eski adı olan Yueh’in Güneyi) ideogramlarından türemişti.”(Vietnam Devrimi, syf: 1185)

Asya kıtasının zengin kaynakları Avrupa’nın keşifleri sonucu denetim altında tutulmak istenmiş, böylelikle bölgede sömürgeciliğinde kök salmasının ilk adımları atılmış oldu. Özellikle Güney Avrupa ülkelerinin yiyeceklerin sıcaklıklar karşısında korunması için kullandıkları biber, hindistan cevizi, karanfil ve diğer baharat çeşitleri bu ülkelerin Asya’ya dönük sömürge planlarını uygulamalarına sebep oluyordu. Öyle ki büyük bir ihtiyaç olarak görülen baharat, Avrupa’da oldukça kârlı şekilde satılıyordu. Hatta durum öylesine bir hal almıştı ki, “bir torba baharat için korsanlar birbirlerini boğazlıyorlardı.”

İpek ve baharat yollarının ele geçirilmesinin ardından bu kez hedef Vietnam idi. İlk olarak Portekizlilerin bölgeye gelmesi (daha sonra Portekiz’in sömürge gücü azalıyor, nitekim bölgede Batılı tüccarların Vietnam’ı sömürgeleştirme girişimleri yeterince başarılı olamadı) ile başlayan Vietnam’ın sömürgeleştirilmesi süreci, 1859’da Fransa’nın Saygon’u işgal etmesi ile tam anlamı ile başlamış oldu.

Ancak Katolik misyonerlerin bölgenin zenginliklerine konma girişimleri nüfuz etme anlamında daha derin izler bıraktı. Böylelikle tüccarların boşa düşen girişimleri misyonerler için bulunmaz bir fırsata dönüştü. Vietnam’a ilk giden Hıristiyan misyonerler, Odoric de Pordenone gibi 14. yüzyılın cüretkâr Fransisken gezgin keşişleriydi. Bunlar üç yüz yıl sonra Japonya’dan kovulan Cizvitler, Faifo’dakiCochincina Misyonerliğini kurarak Vietnam’da Hristiyanlığı yaymaya giriştiler.

 Fransa sömürgeciliği ve direnişin kökenleri

Fransa’nın Saygon’u işgal etmesi ile Vietnam’ın ekonomik gelişmesinin temel ürünü olan pirinç üretimi de durmuş oldu. Temel ürünleri pirinç, kauçuk ve kömür olan Vietnam’da kaynaklar Fransız sömürgecileri tarafından denetim altına alınmıştı. İmparator Tu Duc’un Fransızlara karşı teslimiyetçi ve barışçı yaklaşımları halkın da yoksullaşmasına ve kıtlığın ilerlemesine sebep olmuş, zaten kötüye giden ekonomi daha da dibe batmıştı. Fransa’nın 1857’deki ilk işgal girişimi Vietnam’ın iklim şartları, tropik hastalıklar, arazi şartları, toplanamayan hamallar ve yerel casuslar vb. nedeni ile başarısızlığa uğradı. Ancak Fransa’nın Vietnam hayali bitmek bilmedi. 1861’de Mekong deltasından su yoluyla Vietnam’a giren Fransızlar, burada ağır kayıplar verdirerek İmparator Tu Duc’un boyun eğmesini sağladı. Fransızlara her türlü imtiyaz hakları sağlandı, din propagandası yapma. Üç liman açılarak Vietnam’ın kaynakları Avrupa’ya satıldı.

VoN guyen Giap, Fransız sömürgeliğini şöyle niteliyordu; “XIX. yüzyılın ortalarında, sömürgeci Fransız saldırısının başlarında, Nguyen'in sarayı alçakça teslim anlaşmaları imzalarken, halkımız, güneyde TruongCongDinh, NguyenTrungTruc, kuzeyde PhanDinhPhung, NguyenThienThuat, HoangHoaThan gibi büyük yurtseverlerin yönetiminde her yerde kahramanca başkaldırıyordu. Sömürgeciler, otuz yıl boyunca ülkenin istilasını tamamlayamadıkları gibi, her an egemenliklerinin sarsılmasına da engel olamadılar. Bugüne kadar halkımız, kendisinden daha büyük, fakat aynı şekilde feodal bir rejim altında kendisiyle pek fazla ekonomik, teknik ve kültürel fark bulunmayan yabancı ülkelere karşı aralıksız mücadele emişti. Oysaki, bu kez daha kalabalık bir nüfusa, iyi donatılmış bir ekonomi ve tekniğe, daha üstün silahlara sahip güçlü bir kapitalist ülke başı çekiyordu.”( VoNguyenGiap, Vietnam Ulusal Kurtuluş Savaşı, Eriş Yayınları, syf: 11)

Neredeyse tamamı köylülerden ulaşan ve feodal bir yapıya sahip olan Vietnam’da sömürgeciliğe karşı köylüler öncülüğünde isyanlar da başlamış oldu. Sömürgeciler tarafından toprakların işgal edilmesi, üretim yapmanın olanaksızlaşması, Kuzey’de kendiliğinden ayaklanmalara ve isyanlara sebep oluyordu. Özellikle Tu Duc’un tereddütsüz teslim oluşu, 1859’da Vietnam partizanlarını ortaya çıkardı. Çeşitli yayla, delta ve bataklıklarda sığınaklar kuran partizanların direnişi 3 yıl içerisinde öylesine şiddetlendi ki, Fransız sömürgeciler bu direniş karşısında çevre müttefik ülkelerden yardım almak zorumda kaldı. Direniş karşısında afallayan Fransız komutan Amiral Bonnard bir raporunda partizanların direnişini şöyle yorumluyordu; “Otoritemizi kabul ettirmekte inanılmaz güçlüklerle karşılaştık. İsyancı çeteler ülkeyi bir uçtan ötekine kasıp kavurdular.”

Bir yanda direniş sürerken diğer yanda imparator da ülkeyi Fransızlara adeta peşkeş çekmeye devam ediyordu. İmparatorun çeşitli kararlarına rağmen yerellerde ayaklanan partizanlar Fransızlara kayıplar verdiriyordu. Çeşitli bölgelerdeki yerel halk kılıç ve mızraklarla silahlandırıldı. Teslimiyetçi Tu Duc’a karşı kesin olan bir şey vardı; “barış ve teslimiyetten söz ettiği sürece emirlerine itaat etmeye kararlıyız!”

20. yüzyıl çeşitli mandarin ve imparatorluk yöneticilerinin sömürgeciliğe karşı yenilgisi ile başladı. Vietnam bağımsızlık mücadelesi, yoksul köylü yığınların “cumhuriyetçi hedefler” doğrultusunda örgütlendikleri bu yıllarda öne çıkan önemli bir isimde PhanBoiChao(1897-1940) ve arkadaşları oldu. Başlarda her ne kadar reformcu talepler ile öne atılsalar da sonraları amaçlarının devrimci yollarla sağlanabileceğini savunmaya başladılar. İlk Japonya’ya giderek burada sürgünde bulunan Vietnamlılar arasında çalışmalar yürüttüler. Japonya’da Vietnam’ın ilk gizli örgütü olan Reformcular Birliği’ni kurdular. Kanlı Mektup adında bir broşür yayınlayarak Vietnam halkının acılarını anlattılar. 1908 yılına doğru artan sömürgeci baskılar karşısında direnişte şiddetlenmeye başladı. Silahlı ayaklanma önerileri sürerken Fransız genel valisinin evi kuşatma altına alınmıştı. Çevre bölgelerden de gösterilere katılım sağlanmasının ardından silahlı ayaklanma önerisi(o dönemde Duy Tan Hoi Fransızlara karşı silahlı ayaklanmayı savunuyordu) pratiğe dönüştü. Üç gün süren çatışmalardan sonra sömürgeciler denetimi tekrar ele geçirdiler. Yakalanan devrimcilerin bazıları idam edildi, diğerleri de PoulaCondore adında bir adada bulunan hapishaneye gönderildiler. 1913’de 600 civarı köylü reform talebi ile Saygon’da eylem yaptı, Nisan ayında ise Fransızlar ile işbirliği yapan bir mandarin direnişçiler tarafından öldürüldü. Ardından iki Fransız subayı bombalı eylem ile öldü. Art arda yapılan bu eylemler sömürgeleri afallatsa da ardından gelen tutuklama furyası ile yüzlerce kişi hapsedildi, kimileri ise idama mahkûm edildi.

Bu dönemde Marksist yayınlar yaygınlaşmaya başladı. 1. Dünya Savaşı sonrası Fransa’da emek açığını kapatmak için gönderilen Vietnamlı işçiler Fransız sosyalistlerinden etkilendiler.

Vietnam’da Komünist-Milliyetçi cephe politikası

Komintern’in bu dönemde açığa çıkan geniş cephe politikasına uygun olarak HoChiMinh, Vietnamlı milliyetçiler ile birleşme çalışmalarına başladı. Ho öncülüğünde Vietnamlılar tarafından da karşılığı olan VNQDD ile ilişkiye geçildi. Ho’nun yaptığı bir çağrı ile 1925’te Asya’nın Ezilen alkları Birliği’nin kuruluş çalışmalarına katılmak için Şangay’dan gelen PhanBoiChau tutuklandı. Aynı yılın 23 Kasım’ında ölüm cezasına çarptırıldı. Phan için başlatılan gösterilen sonucu bu ceza ömür boyu ev hapsine döndü ve ölene kadar(1941) evinde hapsedildi. Bu olay Vietnam milliyetçileri üzerinde etki yarattı ve sömürgeciliğe karşı komünistler ile birleşme iradesi daha da güçlendi. Bu dönemde HoCiMinh, Komintern’e bağlı kalarak Komünist Partisi kurma girişimlerine başladı.

Vietnam Komünist Partisi kuruluyor

Ancak birliktelik içerisinde Komünist Partisi’ne dönüşmeyi savunmayan bir eğilimde vardı. Buna paralel olarak “1929 Mayıs’ında Macao’da yapılan ThanhNien kongresinde diğer delegelere komünist partisine dönüşme önerisini kabul ettiremeyen Tonkin delegeleri bağımsız davranma yolunu seçerek 17 Haziran 1929’da DongDuong San Dong’u (Çin Hindi Komünist Partisi) kurmuşlar, bunu Ekim’de ThanhNien Merkez Komitesi’nin kurduğu Anam Cong San Dang (Anam Komünist Partisi) ve ardından Tan Viet’in kurduğu DongDuongCong San LienKomintern (Çin Hindi Komünistler Birliği) izlemişti. Bölünmenin hemen ardından harekete geçen Komintern 27 Ekim 1929’da Vietnam’daki tüm komünist gruplara hitaben biz gizli direktif hazırlamış ve HoChiMinh’e ulaşmıştı. Komintern mesajında ‘Çin Hindi komünistlerinin en önemli ve acil görevi’nin ‘emekçi sınıfının devrimci partisini yani komünist bir kitle partisini kurmak’ olduğunu ve bunun ‘tek cepheli bir parti ve Çin Hindi’ndeki tek komünist partisi’ olması gerektiğini vurguluyor, oluşturulacak geçici merkezi yürütme komitesinin, reformcu bir milliyetçilik çizgisini savunan bir gazete yayınlanması isteniyordu.”(Vietnam Devrimi, syf: 1196)

Komintern’in bu önerisi üzerine harekete geçen Ho, birlik görüşmelerini başlatmak üzere Çin Hindi Komünist Partisi ve Anam Komünist Partisi temsilcileri ile 3 Şubat 1930’da toplantı düzenliyor. Yapılan toplantı sonucunda Vietnam Komünist Partisi’nin kurulması kararlaştırılıyor. Daha sonrasında Tan Viet’in grubu Çin Hindi Komünistler Birliği’deVKP’ye katılıyor. Komünist Partisi’nin oluşturulması sonrasında Vietnam’ın da ilk kitle örgütleri kuruldu. Bunlar arasında Kızıl İşçi Birliği, Kızıl Köylü Birliği, Komünist Gençlik Birliği, Kadın Özgürlüğü Birliği, Kızıl Yardım Topluluğu ve birleşik cephenin öncüsü olan Anti-emperyalist Birlik bulunmaktaydı.

 Vietnam Demokratik Cumhuriyeti kuruluyor

1936 yılında Halk Cephesi Hükümeti’nin Fransa’da iktidarı ele geçirmesi ile birlikte Vietnam’daki baskıcı politikalar gevşedi ve geniş bir siyasi af ilan edildi. Vietnamlıların Fransız yurttaşı olmasının önü açıldı, 8 saatlik iş günü, haftalık tatil, emeklilik gibi yenilikler bu dönemde getirildi. Bu ortam görece olarak işçi hareketlerinin de oluşmasına sebep oldu. Ancak bu durum 1939 yılında Halk Cephesi Hükümeti’nin düşürülmesi ile son buldu. Başa geçen gerici güçler Fransa’da ve Fransa’nın sömürge ülkelerinde komünist eylem ve propagandayı yasakladı. Bunun üzerine Vietnam’daki komünistler illegal çalışmalara ağırlık verdi ve SSCB’ye yakın bir siyaset izlemeye koyuldular. 1940 yılında Fransa’nın Almanlar tarafından işgali, Fransa’nın Vietnam üzerindeki etki gücünü kaybetmesine yol açtı.

2. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın başlaması ile Japonya Vietnam’a saldırmaya başladı. Bir yanda Fransız sömürgecileri tarafından içeride işgale karşı direnilirken diğer yandan Japonya’ya karşı yeni bir savaş cephesi açılmıştı. Bunun üzerine 30 yıl aradan sonra Vietnam’a dönen ve ulusal birlik çağrıları yapan HoChiMinh’in bu çabası karşılık bulmuş, 1941 Mayıs’ındaVietMinh (Ulusal Birlik Cephesi) kuruldu. Aynı yılın sonunda ilk Silahlı Propaganda Birliği kuruldu ve VoNguyenGiapbirliğin başkomutanı oldu. VKP merkez komitesinin 8. toplantısında alınan bu kararlarda cephenin amacı; Yalnızca işçi ve köylüleri değil, yurtsever toprak sahiplerini de içeren, hainlerin topraklarına el koymak, bu toprakları yoksul köylülere dağıtmak olarak açıklanmıştı.

16 Ağustos 1945’te Ulusal Birlik Cephesi ve çeşitli milliyetçi gruplarında dahil olduğu toplam 60 kişilik bir kongre düzenlendi.  Vietnam Ulusal Kurtuluş Komitesi kurularak halk silahlandırıldı ve iktidarı ele geçirme süreci böylelikle başlatılmış oldu. Onbinlerce işçi ve memurun katıldığı grevler ilan edildi. Belediye binasının önünde toplanan kitle, imparatorluk bayrağının yanına Ulusal Birlik Cephesi’nin sarı yıldızlı kızıl bayrağını astılar. Ertesi gece bölgede Fransız avı başlatan kitle, çok sayıda Fransız’ı da öldürdü. Kamu binaları ele geçirildi. Üç gün içinde başkent Hue denetim altına alınmıştı. Ardından Vietnam’ın son imparatoru olan BaoDaitahttan çekildiğini açıkladı. 30 Ağustos tarihinde “Yaşasın Bağımsız Vietnam! Yaşasın Demokratik Cumhuriyetimiz!” sözleri ile biten bir bildiri yayınlayarak tacını, kılıcını ve diğer imparatorluk simgelerini Ulusal Birlik Cephesi’ne teslim etti. Vietnam Demokratik Cumhuriyeti’nin kuruluşu,tarihe Ağustos Devrimi olarak geçti.

Vietnam’ı temsil eden ilk geçici hükümette Ulusal Kurtuluş Komitesi’nden 8, Güney Vietnam Cumhuriyeti Geçici Yürütme Komitesi’nde 1 kişi yer almış, geri kalan yedi bakanlığa 3 demokrat, 2 partisiz, 1 katolik ve bir komünist getirilmişti. Başbakanlık ve Dışişleri Bakanlığı’na HoChiMinh, İçişleri Bakanlığı’na VoNguyenGiap, Ulusal Savunma Bakanlığı’na Chu Van Tan olmak üzere komünistler üstlenirken, Adalet Bakanlığı VuTrogKhank ve Eğitim Bakanlığı Vu Ding Hoe adlı demokratlar getirilmişti. 6 Ocak 1946’da yapılan seçimlerde, Ulusal Birlik Cephesi (Vietminh) zafer kazandı ve 2 Mart 1946’da ise yeni halk anayasası kabul edildi.

6 Mart 1946’da Vietnam ve Fransa arasında anlaşma imzalandı. Buna göre Fransa Vietnam’ı askeri birliğine ve Çin Hindi Federasyonu’na bağlı kabul edecek, kendi hükümeti, parlamentosu ve ordusu olan bir ülke olarak tanıyacaktı. Ancak bu anlaşma Vietnam halkı tarafından kabul görmedi. Sokaklara çıkan halk HoCiMinhdahil anlaşmayı imzalayan herkesi ihanetçi ilan etti. Daha sonrasında Ho’nun ikna edici konuşmaları sonrasında halktaeylemine son vermişti. 14 Eylül 1946’da ise geçici anlaşma imzalandı. Fransızların limanda kurdukları gümrük bürosu geçici anlaşmayı da sona erdirmiş oldu. 20 Kasım’da limana giren silah yüklü bir Çin yelkenlisini kontrol etmek isteyen Fransız askerlerine müdahale edilmiş, bu da kısa sürede büyük bir çatışma da dönmüştü. 23 Kasım’da Çin Mahallelerinde büyüyen çatışmalarda Fransız deniz topçu atışları sonucu mahalleler yerle bir olmuştu. Saldırıda yaklaşık 6 bin Vietnamlı öldü. 20 Aralık’ta hükümet konağını ele geçiren Fransızlar Hanoi şehrini denetimleri altına aldılar. Kuzey’de böylelikle büyük birinci direnme savaşı da başlamış oldu.

Ulusal topyekûn direniş savaşı; 1. Direnme Savaşı!

“Ağustos devriminin zaferinden sonra halkımız Amerikan müdahalecileri tarafından desteklenen Fransız sömürgecilerinin boyunduruklarını yeniden tamlaya çalışmalarına karşı direnmek zorunda kaldı. Dokuz yıl kadar süren bu Birinci Direnme Savaşı 1953-54 kış-ilkbaharının büyük askeri başarılarıyla şerefle sona erdi. Dien Bien Phu'daki tarihi zaferimizden sonra Fransız sömürgecileri Cenevre anlaşmasını imzalamak zorunda kaldılar. Vietnam, Laos ve Kamboçya'nın bağımsızlık, egemenlik, birlik ve toprak bütünlüğünün uluslararası planda tanınması temeli üzerinde Hindiçini'de barış yeniden kuruldu. Ülkemizin kuzeyi tamamen kurtarıldı. Ağustos devriminin devamı olan bu muzaffer direniş bir ulusal kurtuluş ve ulusal özgürlük savaşıdır. Bu savaş, gerçekten çok üstün donatım ve tekniğe sahip olan ve ABD'nin önemli mali yardımından (1953-54'de savaş harcamalarının % 80'i) yararlanan güçlü bir emperyalist devletin saldırganlığı meslek haline getirmiş yarım milyonluk ordusuna karşı, emperyalizm tarafından başından beri her tarafı kuşatılmış, zayıf bir silahlı kuvvetlere sahip, genel bir ayaklanmayla iktidarı ele geçiren fakat onu pekiştirmeye bile zamanı olmayan, geri bir tarım ekonomisine sahip, ancak savaşmaya ve yenmeye azimli küçük bir ulusun savaşıdır. Bunun yanında halkımız kendisinin de bir parçası olduğu dünya sosyalist sisteminde aşırı bir önemi bulunan uluslararası destek buldu. Fransız sömürgecilerine karşı zaferimiz, sömürgelerdeki ulusal kurtuluş savaşları tarihinde ilk büyük zaferdir. Bu direnme savaşı boyunca Partimizin askeri çizgisi geliştirildi ve her yönden uygulandı.” (Vo Nguyen Giap, Vietnam Ulusal Kurtuluş Savaşı, syf: 13-14)

Fransız sömürgecilerinin Hanoi’yi ele geçirmesinin ardından çatışmalar oldukça şiddetli. Diğer yandan kırlarda partizanlar örgütlenmelerini sürdürüyordu. Kentler ise gündüzleri işgalcilerde, geceleri ise partizanların denetiminde idi. Kırlarda sömürgecilere göz açtırılmazken, şehirlerde ise sabotaj eylemleri ile Fransızlara kök söktürülüyordu. Büyük kayıplar karşısında afallayan Fransızlar, 15 bin asker ile başladıkları işgal saldırılarına takviyeler yaparak sayısını 200 bine çıkarttı. Ancak bu da onlara yetmeyecekti.

Öte yandan VKP’de çeşitli grupları çevresinde toplama girişimleri de sürüyordu. Nitekim VKP ile hareket etmeyen, hatta VKP’ye karşı olan belli gruplarda mevcuttu. Yaklaşık 500 bin üyesi bulunan VKP, 11-19 Şubat 1951 tarihlerinde yaptığı kongre ile ismini Vietnam İşçi Partisi-VİP olarak değiştirdi. 3 Mart’ta ise Viet Minh (Ulusal Birleşik Cephesi) kendini feshederek çok daha geniş bir çevreyi içine alan Lien Viet ( Vietnam Birleşmiş Ulusal Cephesi) kuruldu. Direnme savaşı boyunca temel gücünü yoksul köylülere dayandıran VİP, kırlarda yenilmez bir gerilla gücü yaratmıştı. Ho Chi Min, kitle çalışmaların da “genel tutum ve politika, tamamen topraksız ve az topraklı köylüye dayanma, orta köylü ile yakın bağlar kurma, zengin köylülerle ittifak etme, feodal sömürmeyi adım adım ve fark gözeterek ortadan kaldırma, üretimi genişletme, direnme savaşını hızlandırmak” (Milli Kurtuluş Savaşımız) stratejisini benimsiyordu.

Gerilla savaşının zaferi; Dien Bien Phu direnişi

“Saldırımızı derece derece gerilla ve düzenli ordu savaşı ile geliştirdik, 1950'deki Sınır Seferberliğinin izindeki yerel karşı saldırıları takiben Kış 1953-Bahar 1954'de Dien Bien Phu kahramanca seferi zirvesine ulaşan büyük bir karşı saldırı başlattık. Direniş savaşımızı muzaffer sonucu ulaştırdık ve ülkemizin kuzey yarısını kurtardık.”( Vo Nguyen Giap-Vietnam Ulusal Kurtuluş Savaşı, syf: 55-56)

Partizanların Güney’e ulaşmasını engellemek için konumlandıkları Na San’dan çekilmek zorunda kalan Fransızlar, Dien Bien Fu vadisine yerleşmeye karar verdiler. Fransızlar, vadiyi bir direniş merkezi olarak kullanmayı planlasalar da, partizanların onlara tarihi bir yenilgi tattıracaklarından habersizlerdi. VİP,  Kuzey’i tamamıyla denetim altına almak için bir sefer başlattı. Köylü kitlesi ile hareket etme temelinde uygulanacak olan sefer sürecinde yoğun olarak parti ve ordu propagandası yapıldı. Köylülerin kısa sürede savaşa topyekûn katılmaları sağlandı. 12 Aralık 1953‘te Lai Chao kurtarıldı. Günlerce süren çatışmalarda Lai Chao eyaleti tümden ele geçirildi. Muong’da bir Fransız alayı yok edilerek bölge partizanların denetimine geçti.Sav

Kızıl partizanlar sömürgecilere bu bölgede son darbeyi vurmaya hazırlanıyordu. Her ne kadar kanlı ve zorlu geçse de, özgürlük ve bağımsızlık uğruna yürütülen bu amansız mücadele, halkın coşkulu katılımı ile sürdürülüyordu. Halkın katılımı öylesine kuvvetliydi ki, “cepheye malzeme götürmek için her boyda yüzlerce kayık, yüz binlerce bambudan yapılmış sal, makineli tüfek ateşini, akarsuları, çağlayanları aştı.” (Vo Nguyen Giap- Halk Savaşının Askeri Sanatı)

Partizanların saldırısı 13 Mart 1945 günü başladı. İlk olarak belli yolları denetiminde tutan Hin Lan savunma merkezi ele geçirildi. Ban Keo karakolu etkisiz hale getirildi. Partizanların saldırısı tüm garnizonun teslim olması ile sonuçlandı. 7 Mayıs 1954’te bu kez Muong Thanh’daki merkez karargâhına saldırıya geçildi. Kısa sürede Fransızların bölge komutanı General de Carties ve karargâh subayları teslim oldu. Dien Bien Phu seferi zaferle sonuçlanmıştı. Saldırı boyunca 16.200 asker, 1 general, 16 albay, 1749 subay ve astsubay etkisiz hale getirildi. 62 uçak düşürüldü. Fransızların 30 bin paraşütü ile birlikte tüm silah ve malzemeleri Vietnamlıların eline geçti.

“Dien Bien Phu zaferinden sonra, Kuzey tümüyle kurtarılarak sosyalizm yoluna girdi ve tüm ülkedeki devrimci mücadele için sağlam bir üs ve cephe gerisi haline geldi. Bu Vietnam'daki halk savaşının üssünün ve cephe gerisinin kuruluşu ve genişletilmesinde büyük bir dönüm noktası, büyük bir atılımdı. Özgürlük ve bağımsızlık mücadelesinde Partinin önderlik rolünü üstlenmesinden bu yana, ulusun devrimci mücadelesi yolunda sağlam ve tam bir geri üs sağlamak için bin yıllık tarihimizde en ileri sosyal rejim olan sosyalizmi başarıyla kurabilmemizi sağlayan bir yer, ülkemizin bir yarısı tamamı ile kurtarıldı.” ( Vo Nguyen Giap-Vietnam Ulusal Kurtuluş Savaşı, syf: 45-46)

Fransız sömürgeci güçlerinin Kızıl partizanlar karşısında aldıkları yenilginin faturası oldukça kabarıktı. “Fransız saflarında 92 bin ölü ve 114 bin yaralı vardı. Savaşın maliyeti 7 milyar dolardı…” (22 Temmuz 1954-Vietnam’da Savaş Suçları-Bertrant Russell)

Cenevre anlaşması

18 Şubat 1954’te Berlin’de toplanan Dörtler Konferansı (SSCB, ABD, İngiltere ve Fransa) Kore ve Çin Hindi savaşlarına dair “çözüm” bulmak için 26 Nisan 1954’te Cenevre’de bir konferans yapmayı kararlaştırdı. Konferansa Vietnam Demokratik Cumhuriyeti, Kamboçya, Laos, Çin Halk Cumhuriyeti, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği, ABD, İngiltere, Fransa ve Bao Dai’nin (Vietnam’ın son imparatoru olan Bao Dai, 1945’te tahttan inerek her şeyini Ulusal Birlik Cephesi’ne teslim etmiş ve Vietnam Demokratik Cumuriyetini tanımasına ve okuduğu bildiri ile ilan etmesine rağmen Fransızlarla işbirliğini sürdürmüştü) “Vietnam Devleti” katıldı. 21 Temmuz’da sona eren konferansın sonuçlarına göre Vietnam Güney ve Kuzey olmak üzere ikiye ayrıldı. Kuzey’i Ulusal Birlik Cephesi denetimi altındaki bir hükümet yönetirken, Güney’i Fransa'nın denetiminde bir hükümet yönetecekti.
Cenevre Konferansı’nın hemen ardından ABD, İngiltere, Avustralya, Yeni Zelanda, Fransa, Pakistan, Tayland ve Filipinlerin katıldığı SEATO (Güney Asya İttifak Örgütü) kuruldu. Amerikalılar Fransızlara baskı kurarak Ngo Dinh Diem’i başbakanlığa getirmeye ikna ettiler. Reform, milliyetçilik ve anti-komünist propaganda ile ortaya atılan Diem, ilk olarak toprak ağalarından destek almaya girişti. Yoksul köylülere dağıtılan toprakları ellerinden aldı ve toprak ağalarına geri verdi. 23 Ekim 1955’te hileli bir seçim ile Bao Dai’yi başbakanlıktan indirildikten sonra yerine geçerek Güney’deki halka uyguladığı vahşi işkence ve baskılar dönemi resmen başlamış oldu.

Kuzey’de ise VİP öncülüğünde başlatılan toprak reformu ile 2 milyon köylüye toplamda 810 bin hektar toprak dağıtıldı. Böylelikle büyük toprak sahibi sınıfın tasfiyesi amaçlandı.

Diem öncülüğünde Güney’de kurulan diktatörlüğe karşı ilk eylemler Diem‘in yerel görevlilerine dönük silahlı saldırılar ile başladı. Diem’in Güney’deki VİP üyelerine dönük saldırısı oldukça genişledi. Öyle ki sadece 2-3 yıl içerisinde partinin üyelerinin yarısından çoğu ya öldürüldü ya da tutuklandı. Bu durum VİP tarafından Güney’in ancak silahlı mücadele ile özgürleşeceği savunusunun ağır basmasına sebep oldu ve VİP hemen silahlı mücadele için hazırlık sürecini başlattı.

Güney’in kurtarılma süreci

1960’da gerçekleşen VİP 3. kongresinde “kurtuluş hareketini yerinde yönetecek devrimci bir partinin kurulması gerektiği” tezi ortaya atıldı. Ardından 1 Ocak 1962’de Güney Vietnam Marksist Leninistleri Konferansı düzenlendi ve Vietnam Devrimci Halk Partisi ilan edildi.

Güney Vietnam Devrimi 17 Ocak 1960’da Ben Tre eyaletindeki kitlesel bir ayaklanma ile “resmen” başladı. Güney’in dört bir yanında Diem’e karşı silahlı eylemler arttı. Buna komünist olmayan grupların etkinlikleri de dâhil oldu. ABD’nin yardım planına göre; Diem’in ordusu 600 bine çıkarılacak, partizanları halktan koparmak için etrafı dikenlerle çevrilen “köy kentleri”nin adı “stratejik köycükler” olarak değiştirilecek ve bunların sayısı toplam 16 bine çıkarılacak, partizanların gizlenmesini önlemek için ormanlar ilaçlanarak yaprakları dökülecekti. Ancak halkın yoğun tepkisi ile karşılanan “stratejik köycükler” projesi başarısızlıkla sonuçlandı. “Stratejik köycükler” çevresi tel örgü, hendek, mayın ile döşeliydi ve köylüler bu modern hapishaneler ile partizanlardan soyutlanmaya çalışılıyordu. Birçok köycük onlarca defa yeniden inşa edildi ancak her defasında köylüler tarafından yıkıldı.

1962’de sayıları 14 bini bulan Amerikalı “danışman”lara bizzat savaşı yönetme yetkisi verildi. Bu “danışmanlar” ABD tarihinde günümüze dek süren sömürge politikalarının hep bir parçası olarak kaldı. Irak, Afganistan, Rojava-Suriye’de de bugün aynı politikayı izleyen ABD, danışman-savaş uzmanı adı altında kendi sömürge kanunlarını uyguluyor.

Diem’in gittikçe vahşi bir hal alan saldırganlığı karşısında halkta kendi öz güçlerini geliştiriyor, silahlı eylemler ile ABD destekli baskıcı rejime direniyordu. 1963 sonuna gelindiğinde Güney’in büyük bir bölümü partizanların denetimi altındaydı.  Bir yandan komünistlere karşı girişilen acımasız katliamlar, diğer yandan yurtsever katolitlere dönük baskı ve saldırılar Diem’in son demlerine sebep oldu. Nitekim em ülke içerisinde hem de uluslararası kamuoyunda Diem’e karşı oluşan tepkilerin sonrasında ABD Diem’in fişini çekti. Ardından ABD’nin darbesi ile Diem iktidardan indirilerek öldürüldü. Nguyen Vonthien başa geçmesi ile Güney’de askeri darbeler dönemi de başlamış oldu.

ABD’nin çarptığı sert kaya; Vietnam Direnişi

Vietnam’ın neredeyse dörtte üçünü elinde bulunduran partizanlar, onbinleri bulan birlikleri ile ülkede hâkimiyeti sağlamıştı. Saygon’u elinde bulunduran ABD, partizanlara karşı büyük bir savaş başlatmıştı. SEATO’yu sömürge planlarını uygulamak için kuran ABD, buna paralel olarak bu örgütün “kararları” çerçevesinde “Güney’in güvenliğini sağlamak” adı altında Kuzey’e bombalama saldırısı başlattı. ABD’nin asker sayısı 180 bine çıktı. 1967’ye gelindiğinde bu sayı 400 bine yükseldi. Kuzey’de başlatılan ABD vahşeti kitle katliamları şeklinde sürdürüldü. Bu vahşet öylesine büyüktü ki burjuva ve liberaller bile buna kayıtsız kalamadı. Anti-komünist olarak tanınan Bertrant Russell dâhi bu vahşet karşısında şunları yazmıştı; “…170 bin sivil öldürülmüş; 800 bin kişi işkenceyle sakat bırakılmış; 5 bin kişi diri diri yakılmış; bağırsakları deşilmiş veya kafatası kesilmiş; 100 bin kişi kimyasal zehirlerle öldürülmüş veya sakat bırakılmış; 400 bin kişi tutuklanmış ve vahşice işkenceye uğramıştır…” (Bertrant Russell- Vietnam’da Savaş Suçları)

Savaş boyunca ağır kayıplar veren ABD ve Saygon ordusu, kitle katliamları ile üstünlük kurmaya çalışsa da bu onların aleyhine sonuçlandı. ABD kamuoyunda gittikçe daha fazla karşılık bulan umutsuzluk ve savaşın kazanılamayacağı gerçeğine, kitle katliamlarına karşı Avrupa ve ABD’de de yükselen gösterilerde eklendi. Albay William Calley’in komutasındaki bir birlik My Lai köyünde partizanların saklandıklarını iddia ederek çoğunluğu kadın ve çocuk olan 450 Vietnam köylüsünü öldürdü. Genç kadınların neredeyse hepsi tecavüze uğradı. Partizanların saldırıları karşısında yenilgilere uğrayan ABD, bu olayın kamuoyunda büyük tepkilere yol açması ile kont-gerilla faaliyetleri de kamuoyu nezdinde açığa çıkmış oldu. Artık bütün dünya halkları Vietnam savaşına karşı ABD emperyalizmine karşı gösteriler düzenliyordu.

ABD’nin Vietnam’da kullandığı kitle imha silahları yüzünden yüzbinlerce insan yaşamını yitirdi. Çeşitli kimyasal silahları da Vietnam halkı üzerinde deneyen ABD, insanın aklına gelmeyecek yöntemler ile katliamlar yaptı, bölge halkında kalıcı hastalıklar bırakan zehirler kullandı. “…Napalm ve fosfor kurbanı, fokurdayan bir yığın haline gelinceye kadar yanar. ‘Lazy dog’ içinde ustura keskinliğinde 10 bin tane çelik şerit bulunan bir bombadır. Köylülerin üzerinde sürekli olarak uygulanan bu çok kötü silahlar, onları dilim dilim parçalara bölerler. Kuzey Vietnam’ın nüfus yoğunluğu en çok olan bölgesine 13 aylık bir dönem içinde ustura keskinliğinde 100 milyon çelik şerit atılmıştır.” (Ralph Schoenman- 11.04.1966)

Savaş en keskin hali ile sürerken dünya devrim tarihine emperyalizme ve feodalizme karşı gösterdiği direnişler ile adını yazdıran Ho Chi Minh yoldaş, 2 Eylül 1969 yılında hayata gözlerini yumdu. Ardında ise destanlar yazarak büyüttüğü devrim ile dünya proletaryasına örnek bir miras bıraktı.

“Hiçbir şey bağımsızlık ve özgürlükten daha değerli olamaz!”

"Halkımızın Amerikan saldırısına karşı mücadelesi daha fazla meşakkat ve fedakârlıklara katlanmak zorunda kalsa bile, biz nihai zaferi kazanmaya mahkûmuz. Bu bir kesinliktir."Ho Chi Minh

“Amerikan emperyalistleri ağır çöküntülere katlanıyorlar ve kaçınılmaz yenilgiye doğru sürükleniyorlar. Buna rağmen, Güney Vietnam'da hâlâ saldırılarına ve uluslararası jandarma rollerine devam ediyorlar. Nixon'un ofisinde verdiği beyanlar ve politikası bu inatçılığı açığa çıkartıyor. Savaşı "Vietnamlılaştırmak" suretiyle, Washington askeri çözümü ve güçlü pozisyonu, sağlamayı gözlemeye devam ediyor. "Johnson'un savaşı" "Nixon'un savaşı" haline geliyor. Nixon yönetimi Vietnam'daki askeri macerasını daha derinleştiriyor. Bu, halkımıza, dünyanın devrimci ve barışçı güçlerine ve aynı zamanda Amerikanın ilerici halkına karşı bir meydan okumadır. Halkımız Amerikan emperyalistleri tarafından Güney Vietnam'da icra edilen Ngo Dinh Diem faşist rejimini destekleyen yeni-sömürgeci politikayı engelledi. Onları "özel harp"te yendik. Keza "sınırlı savaşlarını" onların en artırılmış yüksek noktalarında bozduk, şimdi bir çökme ve başarısızlık aşamasında olan Amerikan emperyalistleri, nasıl birliklerini küçük miktarlarda geri çekerek ve yenilenmiş bir "özel harp"i eskisi gibi sürdürerek, saldırgan savaşlarını uzatmak suretiyle kazanmayı umut edebilirler.” (Vo Nguyen Giap, Vietnam Ulusal Kurtuluş Savaşı, syf: 90)

1968 Kasım’ın başkan seçilen Nixon, savaşın “Vietnamlılaştırılması” için 14 Mayıs 1969’da, “yabancı kuvvetlerin karşılıklı olarak çekilmesini, ateşkes yapılmasını ve Güney Vietnam’ın kendi kaderini tayin etme hakkının tanınmasını” önerdi. Ancak bu “kararlar” Aralık 1970 yılında alınmasına rağmen Vietnam’dan geri çekilme süreci 1971 sonuna kadar sürdü.

Diğer yandan geri çekilme sürecini fırsata çevirmek isteyen ABD, çevre bölgeleri ve Kamboçya’yı işgal girişimleri olsa da başarısız olmuştur. 1972 yılında Amerikan uçakları tarafından sayısız saldırılar yapıldı. Ancak siyasi etki gücünü günden güne kaybetti. Diğer yandan partizanlar öncülüğünde köylerde öz savunma güçleri gelişiyor, köylerde iktidarlar kuruluyordu.

Saygon Ordusu bir yandan ABD’nin lojistik desteği ve asker takviyeleri ile ayakta kalmaya çalışırken, ordu içerisinde gerçekleşen firar ve ayaklanmalarda artarak moralsizlik ve yılgınlık hâkim hale geliyordu. Diem ordusundan kaçanların bir kısmı partizanların safına geçiyordu. Bombardımanlar sürerken bu kez ABD’nin karşısına İngiltere haricindeki Batılı ülkeler çıktı. Dünya kamuoyunun yükselen tepkisi, ABD’yi Vietnam’da daha da aciz bir duruma getiriyordu. Dünya kamuoyunda artan tepkilere dayanamayan ABD’nin 15 Ocak 1973’te Vietnam Demokratik Cumhuriyeti’ne yaptığı bombardımanları son buldu. 27 Ocak’ta imzalanan Paris Anlaşması ile ABD artık resmen savaştan çekildi.

Saygon düşüyor, Güney özgürleşiyor

Paris Anlaşması sonrası VİP, Güney’i özgürleştirme çalışmalarını hızlandırdı. 1973 Ekim ayında toplanan VİP-MK’nın 21. Konferansı ve Mart 1974’te toplanan Askeri Merkez Komitesi’nin kararları ile Saygon ordusunu bitirme hazırlıkları hızlandırıldı. Böylelikle partizanların Güney’i emperyalizmin yerli uşaklarının elinden tümden alma süreci başlamış oldu. 1974 Temmuz ayında Ulusal Kurtuluş Ordusu adını değiştirerek Vietnam Halk Ordusu(VHO) oldu. VHO’nun saldırıları sonucunda Saygon ordusu bütün bölgelerde gerilemeye başladı. ABD’nin mali yardımlarının da düşmeye başlaması, hem maddi hem de manevi olarak Saygon ordusunu yılgınlığa sürükledi. Saygon’un gerilediği süreçte ABD nükleer savaş gemilerini Vietnam kıyılarına yanaştırmak istese de oluşan uluslararası tepki buna engel oldu. Güney’e bağlı bölgeler günden güne partizanların denetimine geçiyordu ve inisiyatif tartışmasız VHO’nun elinde idi.

1975 Mart’ında Saygon ordusunun yarısı saf dışı bırakıldı ve saldırı yapamaz hale getirildi. 19 Nisan 1975’te kararlaştırılan Saygon’a hücum harekâtına Ho Chi Minh Harekâtı adı verildi. Savaş çığırtkanlığı yaparak Kuzey’e meydan okuyan Saygon ordusunun lideri Nguyen Van Thieu, 26 Nisan’da tonlarca altın, değerli eşya ve ailesini de yanına alarak Taiwan’a kaçtı. Saygon ordusu dağıldı, ardından geride kalan yöneticiler de arkalarına bile bakmadan kaçtı. 30 Nisan’da Saygon tamamen partizanların denetime geçti. Vietnam Ulusal Kurtuluş Mücadelesi işte böyle kazanıldı.

Vietnam devriminin tarihsel gelişmelerine baktığımızda devrimin temel gücü olan köylü kitlesinin savaşa ne denli coşkulu ve özverili şekilde büyük bir katılım sağladığını görebiliriz. Vietnam devriminin kilit noktası da işte burada yatmaktaydı. VKP(sonrasında VİP)’nin tüm kadrolarını savaşın kilit noktalarında konumlandırması, burada parti çalışmalarını örmesi, halk kitlelerinin partiye güvenini ve katılımlarını sağlamıştı.

Sınıf mücadelesinde önemli bir noktada kitlelerin öfkesini doğru yöne ve doğru şeklide tayin etmektir. Bu da KP’nin temel görevlerinden biridir. Kitlelerden kopuk, onu peşinden sürükleme iradesinden uzak bir KP’nin öncülük misyonunu yerine getirmesi beklenemez. KP, özümsediği stratejiye uygun olarak politik hamlelere girişmediği müddetçe ilerleme kat edemez ve daima kitlelerin gerisinde kalır.

Ezilenlerin öfkesi, sınıf mücadelesi var olduğu müddetçe bitmeyecektir. Çünkü bu öfke, sınıfsal konumlarından beslenir ve öncüsü yoksa bile bunu kendiliğinden hareketler ile pratiğe döker. Fransızların Vietnam’ı ilk işgal ettiğinde köylüler kendiliğinden hareketler ile silahlanıp direnmişlerdi.  Bunun Vietnam’daki örneklerini fazlasıyla verebiliriz. Ya da ülkemizde Gezi İsyanı ile bunu örneklendirebiliriz. Mühim olan KP’nin bu öfkeyi kitleler ile beraber kendi öncülüğünde örgütlü olarak pratikleşmesidir.

Parti ile kitleler arasında sıkı bağlar kurulması gerektiğini söyleyen George Thomson şöyle diyor; “Partinin kitlelere önderlik edebilmesi için, kitlelerin çıkarlarına hizmet etmesi gerekir. Önderlik edebilmek için, hizmet etmelidir. Dolayısı ile kitlelerle sağlam bağları olmalıdır partinin. Kitlelerin mücadelesine yol göstermesi ve kendi hatalarını düzeltmesi ancak böyle mümkün olabilir.” (Marx’tan Mao Zedung’a Devrimci Diyalektik Üzerine, Kaynak Yayınları, syf: 94)

Son olarak affınıza sığınarak Başkan Mao’dan şu uzun alıntıyı yapmak isterim. Nitekim bu tam olarak yapmamız gerekenlerin özeti niteliğindedir; “Halka canla başla hizmet etmek, kitlelerden bir an bile kopmamak, her durumda bireyin ya da küçük bir grubun çıkarlarından değil, halkın çıkarlarından hareket etmek, halka karşı sorumluluğumuzun Partinin yönetici organlarına karşı sorumluluğumuzla aynı şey olduğunu anlamak: işte hareket noktamız budur. Komünistler gerçeği savunmaya her zaman hazır olmalıdırlar. Çünkü gerçek, halkın çıkarlarına uygundur. Komünistler hatalarını düzeltmeye her zaman hazır olmalıdırlar. Çünkü hatalar halkın çıkarlarına aykırıdır. Yirmi dört yıllık tecrübe bize şunu öğretiyor: Doğru bir görev, doğru bir siyaset ve doğru bir çalışma tarzı belli bir anda ve yerde daima kitlelerin taleplerine uygun düşer ve kitlelerle bağlarımızı sağlamlaştırır. Yanlış bir görev, yanlış bir siyaset ve yanlış bir çalışma tarzı belli bir anda ve yerde kitlelerin taleplerine daima ters düşer ve bizi kitlelerden koparır. Dogmatizm, dar-deneycilik, hotzotçuluk, kuyrukçuluk, sekterlik, bürokrasi ve çalışmada kendini beğenmişlik gibi kötülüklerin kesinlikle zararlı ve bağışlanmaz olmasının ve bu illetlere tutulmuş olan herkesin bunları yenmek zorunda olmasının nedeni, bütün bunların bizi kitlelerden koparmasıdır.” (Mao Zedung, Seçme Eserler c. III, syf: 256)

Asya kıtası tarihsel olarak birçok dönemde Avrupa ve Amerika’nın kıskacı altına kaldı. İşte bu makûs tarihe bir hançerde Ho Amca sapladı. Onun Vietnam’ı işgal eden sömürgecilere karşı halk ile ördüğü direniş bugün Rojava’da, Türkiye Kürdistanı’nda ezilenlerin mücadelesine rehber oluyor. Savaşı kitleler ile örme iradesi, kitleler içinde boy verme öğretisi bize örnek olacaktır. Halk gençliğinin ondan öğrenecek çok şeyi olduğu kesindir. Ho Amca’nın mücadelesi ugün bizlerin anti-faşist- anti-emperyalist mücadelemize rehber olacaktır. 

"Tüfeği olanlar tüfekleri, kılıçları olanlar kılıçları, kılıçları olmayanlar küçük çapa ya da sopalarıyla savaştı. Her mezra ve cadde birer kale, her insan bir savaşçı, her parti hücresi bir kurmay heyeti gibiydi. Zafer, çok büyük bedellerle, 13 milyon şehit, binlerce kayıp, yüzbinlerce yaralı ve sakatla (83 bin sakat, 8 bin felç, 30 bin kör, 10 bin sağır) kazanıldı."

Ho Chi Minh

İstanbul’dan bir YDG’li 

Kavgamızın engin burçlarındaki General Martager’e…

Sıradaki

Başladı işe

Bitirdi işi.

Başlarken avaz avaz bağırmadı.

Bitirdi ve:

-Gelin seyredin, diye dört yanı çağırmadı.

O milyonların milyonda biridir.

O bir sıra neferidir.

Damarlarındaki bilmem hangi soyun kanı değil.

O bir yarış hayvanı değil.

Yüzü herkesin yüzüne benzer.

Su içer ağzıyla ayaklarıyla gezer…

Onun için; başlıyan, biten, başlıyan iş var,

sorgu soruş yok.

Gidiş var.

Duruş yok.

O milyonların milyonda biridir.

O bir sıra neferidir.

Sıradakinin Ölümü

O, ne önde

ne arkada

sırada

sıramızdaydı.

Ve yanındakinin kanlı başı onun omuzuna eğilince

ona sıra gelince

sayını saydı…

Söz istemez.

Yaşlı göz istemez.

çelenk melenk lazım değil…

SUSUN.

SIRA NEFERİ UYUSUN…

Nâzım Hikmet

Tarihten geliyor ve tarihe gidiyoruz. Acılarımıza basarak yürüdüğümüz bu yolda direncimizin meşalesi sönmesin diye aramızdan ayrılanların öfkesine har ediyor, karanlığı aydınlatıyoruz. Ölümcül pusuları yararak, kan ve barut arasından ter kokan alınlarımızla, nasır tutmuş avuçlarımızla, sönmeyen meşalemizle…

Düş kırıklıklarını rafa kaldırıp, inancımızın kalibresini büyütüp, avucumuzun narsına bastığımız tarihin öfkesi ile güneşi taşıyarak geliyoruz. Aydınlığı sunacak olan kavgamızı ödediğimiz bedellere dövüp halkların suyuna batırarak isyan ateşinde şekillendiriyoruz. Sınırsız ve sınıfsız bir dünyanın özlemiyle tutuşan ideallerimizi zaman ve mekan bilmeksizin her alanda, her kuytuda olanaksızlıkların içinde olanaklı kılarak, değişerek dönüşerek, dönüştürüp büyüyerek savaş içinde yaşayarak, yaşatarak halkların sofrasına sunuyoruz. Dünümüz, bugünümüz ve yarınımız bu şekilde anlam kazanıyor.

Ölümsüzler diyarına uğurladığımız kavgamızın generali, halkların kurtuluş nişanı, gerillanın namlusu, partisinin sıra neferi Nubar Ozanyan yaşamı boyunca edindiği kimliği ile tarihimizi onurlandırdı.

Zaman yapısı itibari ile soyuttur. Onu somutlaştıran şey, toplumsal pratiğin ilerleyişi ve bu noktada çelişkiler üzerinden somutluk kazanan anlardır. Zaman bu şekilde tanımlanır, tarih bu şekilde tarih olur. Tarihin sınıflar mücadelesi tarihi olduğu ve tarihin elimizde sınıf mücadelesinin önemli bir silahı olduğu gerçeği bu şekilde tanımlanır. Tarihin gelişim yasaları içinde ortaya çıkan olguların bireyde somutlanması, zaman içinde önemli kimlikler açığa çıkarır. Bu kimliğin üstlendiği misyon ve gelişim yasalarına dönük tasarrufu, tarihte bireyin rolünü açığa çıkarır ki Nubar yoldaş işte tüm bu bahsedilen olguların bir biçimi, çelişkiye dönük tasarrufun, müdahalenin adıdır. Onun üstlendiği misyon kimliğini belirlemiştir. Onun kimliği 1915 Soykırımı’nın Ermeniler üzerinde yarattığı korku dağlarını yıkan toplumsal hafızayı, öfkeye dönüştüren bir özelliğe sahipti. Bu öfke büyüdüğü yetimhanede göndere çekilen TC bayrağını indirirken ilk yansımasını buluyordu.

Ermeni Yetimhanesi’nde büyümesi onu mülkiyet ilişkilerinden, küçük burjuva ilişkilerden arındıran bir özelliğe sahiptir. Sosyal yaşamını da burada edindiği deneyim ve ilişkiler ağı belirlemiştir. Dolayısıyla Nubar yoldaşın bugün böylesi bir mücadele içinde olması ve böylesi bir kişiliğe bürünmesi kaçınılmazdır.

 İnsan etkinliği ve eylemleri, tarihin özünü oluşturur. Tarih ise insanlığın gelişim seyrini en açık haliyle ifade eder. Nubar yoldaş nezdinde somutlanan şey ise tarihtir. Tarih ise bugündür. Onun proleter kişiliği Marksizm’in bir bedende zuhur bulmasından başka bir şey değildir. O gerçeklere sıkı sıkıya bağlandı. Gerçeklerin yüzey görünümlerine, ölü kabuğuna değil; derinden akan, içsel ve temel olan, zorunluluk ve süreklilik gösteren bağıntılarını inceliyordu. Çelişkinin içte olduğunu sürekli dile getiriyordu.  Mevcut durumu belli bir an için tasvir etmekle yetinmiyordu. Ona müdahale ediyor buradan deneyler çıkarıyor, tekrar müdahale ediyor öğreniyor ve öğretiyordu. “Marksistler, insanın toplumsal pratiğinin, dış dünya üzerine olan bilgisinin doğruluğunun tek ölçütü olduğu düşüncesindedir. Gerçekte de insan bilgisinin doğruluğu, toplumsal pratikte (maddi üretim sürecinde, sınıf savaşımında, bilimsel deneylerde) beklenilen sonuca ulaşırsa anlaşılır. İnsan, işinde başarıya ulaşmak, yani beklenilen sonuca varmak istiyorsa, düşüncesinin, kendisini çevreleyen nesnel dünyanın yasalarına aynen uymasını sağlaması gerekir. Bunlar birbirine uymazsa, pratikte başarıya ulaşamayacaktır. Başarıya ulaşamayınca, bundan ders alacak, nesnel dünyanın yasalarına uyacak biçimde düşüncelerini değiştirecek ve böylece başarısızlığı başarı haline getirecektir.”(Mao Zedung/Teori ve Partik/Sol Yayınları, Sf, 11)

Gerek savaş pratiğinde gerekse de siyasal meselelerde mevcut duruma dikkat kesilen Nubar yoldaş tarihsel deneyimlerine de dayanarak değişim yaşıyordu. O her zaman tarihsel deneyimlerinden kopmadı, ancak onların esiri de olmadı. Çünkü tarihsel deneyimlere saplantının yeniyi körelteceğini ve dogmatizme kapı aralayacağını biliyordu. Bu yüzden sınıf savaşının her zaman en faal alanlarında yer almanın ve pratikte yoğrulmanın önemli olduğunu düşünüyordu.   Dikkatini, sürekli maddi yaşamın iç dinamiklerine, onun özsel gelişme eğilimine yoğunlaştıran Nubar, her gün farklı bir Nubar olarak güne başlıyordu. Alışılmışlığa karşı tavır alması ile öne çıkan bir kişiliğe sahipti. Verili duruma yaklaşım gösterirken soruna farklı bakış açıları sunuyor,  yoldaşları ile sürekli, istişare ediyor, onların fikirlerini önemsiyordu. Ancak her şeyden önce bir şeye müdahale etmek için onun iç yasalarının kavranması gerektiğini belirtiyordu. Onun bu diyalektik yaklaşımı sürekli dikkat çekiciydi.

Bu onun Marksizm’den nasıl beslendiğini gösteriyordu. Ona göre bir gerçeğin açığa çıkarılabilmesi için onun içinde olmak gerekiyordu. Gerçekliğe, olgulara ve bunları çözmede diyalektiğe gösterdiği önem birçok hareketten savaşçıya ilham kaynağı oluyordu.

“Nubar gerçektir ve gerçekler devrimcidir”

Nubar yaşamı boyunca gerçeğin dışında bir yaşam biçimine bürünmedi. O sınıfsal duruşu gereği olanı yaptı. Ona dair anlatıların birçok kesim tarafından gene “abartılıyor” şeklinde tanımlanması olasıdır. Ancak onu tanıyanlar anlatılanların abartı değil aksine eksik kaldığını ifade etmektedir. Onun yaşamına bakarken gıpta edilen şeyin aslında bizim yaşamımızda olmayan şey olduğumuzu ifade etmek yersiz olmaz. Nubar ile konuşmak sohbet etmek gerekmez. Öğrenmek için bir şeyler anlatmasına gerek kalmıyordu. Aksine onu yaşamsal pratiği yoldaşlarımızı sorgulatıyor. Dolu dolu lokma yerine, sadece patates beslenen, doğanın doğaçlamasında yoldaşları için sürekli bir şey üreten, gün doğumunu spor ve savaş planları ile karşılayan, sürekli okuyan; okuduğunu paylaşan, mütevazi bir kişiliği vardı. “Ben” demeyerek bunu kelamdan öteye bir yaşam biçimine dönüştüren bir iradesi söz konusuydu. Her şeyi tamir ediyor ve ona göre her şeyin sınıf mücadelesine sevk edileceğini savunuyordu. Bunun gereklerini de yapıyordu. Onu bir zaman silahları tamir eden bir usta, bazen yoldaşlarına yemek yaparken iaşe olarak görebiliriz. Askeri birikimi ile bazen karşımıza komutan olarak çıkıyor bazen de bir savaş sahasında cephede onu ölümüne çarpışan bir savaşçı olarak görüyorduk. Nubar yaşamı boyunca sorunu tartışırken aynı zamanda buna karşı bir tavır alışı yani çözümü de ortaya koyuyordu. Ona göre acıkmak varsa yemek hazırlamak, üşümek varsa odun bulmak; ateş yakmak, mühimmat yoksa bulmak veya imal etmek, pusu varsa taktik geliştirip onu kırmak, yılgınlık varsa direnişe takdim edecek araç ve imkanlar yaratmak gerekirdi. Onun bu yaklaşımı yoldaşlarına güven katıyordu. Çünkü Nubar Sorunun değil her zaman çözümün parçası oluyordu. Çünkü ona gerçekler devrimciydi ve gerçeklerin devrimci olması diyalektik bir olguydu. Her şeyin zıttı ile beraber var olacağını belirtiyor ve yoldaşlarına rahatlığı için görüp görebileceği her soruna dair bir çözüm sunuyordu. “Müthiş bir azim, inanç. Her iş de gelirdi elinden. Ocak yapardı mesela. Kırmızı toprak toplatırdı bize, onu tuz ve külle karıştırırdı. Yağ tenekelerinin kenarlarından koskoca, iki metrelik saclar yapardı. Meyve gelsin, öyle bir anda yiyip bitirmemize izin vermezdi, hemen reçel yapmaya koyulurdu. Helva yapardı; onu bırak, dağ koşullarında puding yapardı. Elimize eskaza kahve düşse pudinge çeviriyordu ama nasıl başardığını anlayamadım hiç. ‘Büyücü’ desem yeri.

Müthiş de yaratıcı biriydi zaten. Büyüğünden küçüğüne tüm silahları tanırdı ama özel ilgisi ve uzmanlık alanı patlayıcılardı. Fünye yapıyordu yahu, elinde hiçbir kimyasal olmadan! Nereden, nasıl bulup buluşturuyordu malzemeyi, hiç anlamazdım. Sonra kampın bazı yerlerine bomba kuruyordu. Sırf antrenman olsun, bildiklerini unutmasın diye… Patladı mı korkar, fena da kızardık. avcuyla gösterip, ‘Şu kadarcık koydum yoldaş, öldürmez öldürmez’ derdi.”(Ozan Çakıroğlu/Orhan yoldaşın ardından: Hiçbir yerli ve her yerli…/Yeni Özgür Politika/25.08.2017)

Nubar her zaman mevcut gerçekliğin tespitinin yanında bir tavır da belirliyordu.  Ona göre her şey gerçek, her gerçek ise “tamamlanmamış”, “uçları açık” bir gerçekti. Yani gerçeğin sürekli hareket halinde olduğu ve uçları açık olması nedeniyle umulmayacak bir biçim kazanabilmesi ihtimali söz konusuydu.  Yoldaşın bu yaklaşımı onu sosyal ve siyasal yaşamında statik, teslimiyetçi “gerçekçiliğin” tamamen karşıtı olan Marksist-Leninist gerçekçilik anlayışına vardırıyordu. Bu noktada proletaryanın acil görevlerini irdeleyen ve mevcut içerisinde bu durumu yıkmaya yol açacak unsurları keşfeden Marksist gerçekçiliğin devrimci diyalektiğini kuşanıyordu. Savaş sahasından, sosyal yaşama kadar kendi benliğinde bunu diri tutmak için elinden geleni yapıyordu.

Kuşkusuz gerçekler sadece salt olgular toplamı değildir. Nubar gerçeğin, mevcut pratikte anlam bulduğu ve buna karşı tavır alındığı zaman devrimci olduğuna inanıyordu. Yani dünyanın sadece yorumlanmasına değil aslolanın onu değiştirmek olduğu perspektifini yaşamının merkezine koyuyordu.   Onu emperyalist kapitalist sistemin saldırılarına karşı aktif tavır aldıran, savaş sahalarını mesken tutturan,  mevcut görevlerine sadece partisinin verdiği görev kapsamında değil, halk kitlelerin ihtiyacı kapsamında bakmasına ve kavramasına neden, bu Marksist perspektiftir.

Mutlak gerçek yoktur. Gerçekliğin anahtarı, oluşmuş ve donmuş olanda değil, oluşan ve gelişendedir. Bu durum toplumsal alanda belli görüngüler kazanabilir. Mesele toplumdaki gelişim seyrini incelemektir. Bir toplum hakim sınıflar tarafından bastırılmış bu nedenle görüngüde son derece cılız, zayıf, bulanık, görülür-görülmez bir durumda olabilir. Saldırılar ve ablukalar altında sinmiş olabilir. Bu belirleme bir yılgınlığa sebep olmamalıdır. Nubar böylesi bir durum karşısında sadece toplum değil yaşamın her evresinde bir perspektife sahipti. Ona göre mevcut tablo perspektif kaybına yol açmamalıdır. En kötü durumda bile geçici kesintilere, hatta gerilemelere karşın, sosyo-ekonomik çelişkiler ışığında içtepilerin izlenmesidir. Önemli olan bu “içtepiyi”, nicel birikimlerden nitel patlamalara; kendiliğinden ve dağınık” kıvılcımlanmalardan bilinçli ve örgütlü dev bir lav akıntısına taşıyabilmektir. Kıvılcımı yangına dönüştürebilmektir. Nubar yoldaşın Komünist kişiliği de görev bilinci de halk kitlelerine olan bağlılık da; yılgınlıklar, ihanetler içinde kalibresini yükselttiği mücadele azmi de bu zeminden yükselmiştir.

Nubar Yoldaş yaşamı boyunca mülkiyet ilişkilerinden uzak bir yaşam içinde kendini geliştirdi.  Bu kapsamda üstlendiği görevler onun başarısının kaynağını oluşturuyordu. Merkezine koyduğu inancı ona olmazı olur kılmak gibi bir güç katıyordu.  Yoldaşa göre her gerçek aynı zamanda gerçekleşmiş bulunan bir olanaktır. Bu perspektif ile sürekli bir öğrenim içinde olduğu ortadaydı. Her olgunun bizim arzuladığımız gibi değil de farklı biçimde gerçekleştiği üzerine kafa yoruyor,  tarihsel-toplumsal hareketin iç bağıntılarını kavramak açısından önemli olduğunu belirtiyordu. Tarihe ve onu inceleme yöntemine dönük sürekli bir araştırma içerisindeydi.  Geçmişi bilinmeyen bir olgunun; hareket yasalarının çıkartılamayacağı ve bunun geleceği de öngöremez hale geleceğinin farkındaydı. Bu kapsamda “olgulara” öncesiz ve sonrasız bir yaklaşımın, kişiyi onların peşinden en kötü biçimde sürüklenmeye götüreceğini, kendi oluşu içerisinde kavranamayan olayların, bırakalım devrimci çalışmaya sunduğu olanakları değerlendirmeyi, çoğu kez bunların ayırdına bile varamayacağının farkındaydı.

“Komutan Cephede Komutandır”

Nubar yoldaş aynı zamanda komutanın cephede komutan, Partinin savaş içinde kitleler içinde gerçek bir parti olacağını sürekli savunuyordu. Bu durumu kabul etmenin yetmeyeceğini belirtiyordu. Nubar yoldaş ve Rojava Devrimi’nin pratik hattı bürokratizmin sefil halini, düştüğü zilleti ayaklar altına almıştır. Rojava’nın ardından muazzam bir sorgulama açığa çıkmıştır. “Devrim kitlelerin eseridir” şiarını benimseyen bir anlayışın kitleler içinde bulunmamasına, “iktidar namlunun ucundadır” perspektifini benimseyen bir hareketin eline namluyu almamasına en büyük darbedir Nubar yoldaş. O her şeyden önce devrimin soyut bir gerçek olmadığını kavrıyordu. Devrim denilen o büyük alt üst oluşu hissediyor ve görüyordu. O büyük altüst oluş onu denetliyor ve bu denetimin farkında olarak kesinlikle küçük burjuva zaafların bünyesine sızmasına izin vermiyordu. Çünkü ona göre devrim hissedilebilir ve dokunulabilir bir gerçeklikti.

Şu bir gerçek ki teorik kapsamda savaşı savunan ancak önderliği savaş sahasında olmayan bir hareket devrimi göremez, kavrayamaz ve anlayamaz. Bu düşünsel topallığın sürekli bir yanılgı ve yenilgi çemberinde olması kaçınılmazıdır. Hal böyle olunca mevcut önderlik ortaya konulan rehabilitasyon pratiklerle kendini tatmin eden, kitleleri kandıran bir ruhban topluluğuna dönüşür. Nubar yoldaş, işte bu perspektif ile savaş sahasından ayrılmamış, hareketin gelişip serpilebilmesinin bu şekilde olacağını belirtiyordu. Ona göre önderlik geleceği görebilmeliydi. Nubar yoldaşa göre “Gerçek” ve “olanak” birbirinden kopuk değil, iç içedirler. Her gerçek, nasıl “gerçekleşmiş bulunan bir olanak”sa; olanak da, “olgu ve olayların içindeki nesnel gelişme eğilimi” olarak kavranmalıdır. Komünist Partisi de tüm bunları görmeli ve parti güçlerini buna göre konumlandırmalıdır.

Olanağın gerçekten -mevcut koşulların iç dinamiklerinden- koparılması; nesnel eğilimlerle uyuşmayan, gerçek dışı düşüncelere, yanılsamalara, güç ve zaman kaybına yol açar. Ortamın durumuna ve dinamiklerine denk düşmeyen hedef ve beklentiler gerçekleşmemekle kalmaz; düşmanı değil, bizi vurur. Gerçeğin olanaktan kopartılması menzili bulandırır, ufku köreltir, çalışmayı bir bütün olarak dar pratikçiliğe, tek düzeliğe ve kısırlığa mahkum eder. Komünistlerin gerçekler karşısındaki tavrı ‘karınca kararınca’ değil aktif ve enerjiktir. Her koşulda, mücadeleyi daha ileri taşımanın olanakları, bilinçli ve sistemli bir şekilde araştırılmalıdır.

Bu olanaklar öncelikle nerede aranmalıdır? Hiç kuşkusuz kitlelerde, onun içten içe kaynaşmasında, kendiliğinden hareketinde, nabzında! “Marksizm” der Lenin, “her türlü soyut formüle, her türlü dogmatik reçeteye kesinlikle düşmandır ve hareketin gelişmesiyle, kitlelerin bilincinin artmasıyla, iktisadi ve siyasi buhranın… Keskinleşmesiyle birlikte sürekli olarak yeni ve çeşitli savunma ve saldırı önlemleri ortaya çıkaran kitle mücadelesinin dikkatle incelenmesini talep eder.” (Lenin Seçme Eserler Cilt 5, sayfa 113)

Bugün Nubar yoldaşı anlamak için en açık haliyle Marksizm’i anlamak gerekir. Zira onda Marksizm’den başka hiçbir şey yoktur. Onu gerçek ve olanak bağlantısından kopartmak imkansızdır. Çünkü onda devrime adanmış bir yaşam ve her anında giderek serpilen bir inanç söz konusudur.  Bunu inkar etmek gerçekler karşısında ihtirassız olduğunu ortaya koyar. Nubar “Eldeki bir kuş daldaki iki kuştan daha değerlidir” yetinmeciliğine karşı mücadele eden, oportünizme darbe vuran bir mevkide duruyordu. Bir olguyu gerçekleştirmek, bir mevziiyi kazanmak isteyen savaşçılar, hemen olasılık hesaplarına girişmek yerine gerçeklerin daha derin bir tahliline yönelmelidir. Sıkı sıkıya gerçekliğin verili zeminine dayanmak, yüzünü ise onların işaret ettiği geleceğe dönmektir. Bu komünist politikaya-reformistlerin nefret ettiği anlayamadığı- bir dinamizm öğesi katar: Gerçek ve olanağın devrimci diyalektiğidir bu: Nubar’daki gibi somutlanan bir yaklaşıma ihtiyaç vardır. ‘Marksın deyimiyle “ihtiraslı gerçekçilik”e ya da Lenin deyimiyle “gerçekçi hayal gücü!”ne.

“Komünist kimliğin mayalanması: Nubar Ozanyan”

Nubar yoldaş komünist kimliğin mayalanmasında 40 yıllık bir mücadelenin şanıyla bugünümüzü aydınlatıyor. Onun sosyal yaşamında mülkiyet ilişkilerinin olmayışının esas nedeni 1915 Ermeni soykırımının yarattığı mevcut sosyal ve toplumsal psikolojiydi. Ermeni yetimhanesinde bu mülkiyet ilişkilerinden arınması ve siyasal faaliyete katılarak bunu sürdürmesi önemli bir kimliği de açığa çıkarmıştır. Nubar yoldaş her şeyden önce tarihin bir izdüşümü olarak sınıf mücadelemizin, geleneğimizin en net ifadelerinden biridir.

Nubar yoldaş tarihsel deneyimleri ile bugün, anda hayata geçirdiği, üstlendiği görevleri ve yarattığı değişimleri ile yarını ifade ediyor. Ülkemizde mayalanan komünist partisi nasıl ki 1917 Ekim Devrimi’nin, Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin bir parçası ise Nubar yoldaş da 40 yıllık bir tarihin üzerinden yükselen Türk Kürt ve çeşitli inanç ve milliyetlerden Türkiye halkının kurtuluş müfrezesi Komünist Partisinin bir ürünüdür. Bu açıdan Nubar demek Proletarya Partisi demektir. Ancak bugün diyalektikten mahrum, parti iradesinden ırak, pratikten uzak ve söylem diyarındaki muhteşem performansı ile zillet çemberi sahipleri, onun elinden komünistliğini alma çapsızlığını kamuoyuna deklare ediyorlar. Ancak şu bir gerçek ki Nubar’a kimse komünist kimliğini bahşedemez.  Ona bu tarihsel kimliği veren devrimci-komünist pratiğidir. “Günlük yaşamında neredeyse hiç dinlenmeden okuyor, egzersiz ve silah eğitimi yapıyordu. Sabahın ilk ışıklarından geç saatlere kadar, ‘gençlerin’ dahi ona yetişemediği bir ritimle çalışıyordu. Çok disiplinli birisi olmasına rağmen beraber gülüp eğlendiğimiz zamanlarda oluyordu. Onun, sınırsız ve gençlik dolu enerjisi herkese bulaşıyordu. Hiç kuşkusuz bu enerji onun hayatını adadığı devrimci mücadeleden geliyordu. O her zaman mütevaziydi ve hiçbir zaman sıradan bir işçiden yüksek olmak için çaba harcamıyordu. Onun birikimi ve yaşam deneyimlerine hayranlık duyuyorduk. Biz onun tüm halklar için sergilediği üstün fedakârlık ve özverisinden öğrendik. En fakir köylü onun en yakın arkadaşı oluyordu ve tanıştığı herkes onu seviyordu. Onun Arap kahveleri ile ilgili hikâyelerini; Filistin, Lübnan ve Ermenilerin 20. yüzyılda verdikleri mücadele hakkında anlattıklarını dinliyorduk. Orhan yoldaş ile çok etkileyici ve zengin anlar paylaştık. Onun sıkça “bu diyalektik” dediğini duyduk. Orhan yoldaş 40 yılı aşkın süredir Mao'nun yazılarını tekrarlayarak okuyordu ve her sabah TİKKO'dan diğer yoldaşlarla tartışmak için titiz bir şekilde sayısız sayfalarla dolu notlar alıyordu. Başkan Mao'dan her gün yeni şeyler öğrendiğini anlatıyordu”(IRPGF açıklaması 16 Ağustos 2017)

“Filozoflar dünyayı anlamakla yetindiler, aslolan değiştirmektir.” Bu söz sadece dönemi itibari ile bilgi dünyasının eleştirisini yapmakla kalmaz,  Marksizm’i diğer fikir akımlarından ayırır.  Bu nitelik, Marksizm’e, ideolojik ve siyasal alanda bambaşka bir ruhu katar. Bu bakımdan Marksizm’e ait kategorilere yönelik bir tanım koyma çabası, esas itibari ile toplumsal pratiğinin neresinde durduğu ile ölçümlenmek zorundadır. Bu yukarıda tarif ettiğimiz gibi aynı zamanda gerçek karşısında tavır almaktır. Komünist sıfatı da bu temelde irdelenmelidir. Bir hareket kendisini komünist partisi (KP) olarak nitelendirirken esas itibari ile söylemek istediği şey;  toplumsal devrimi proletaryanın ideolojisi temelinde gerçekleştirmeye ve burada kalmayarak komünizme kadar tüm bir süreci proletaryanın ideolojisi temelinde sürdürmeye aday olduğudur.

Bu açıdan bir KP kendisi dışındaki ideolojileri, devrimci temelde var olanlar da dahil, küçük-burjuva yapılar olarak nitelendirirken de yine kast ettiği devrim yapamazlığı değil bu devrimin proletarya öncülüğünde komünizme kadar taşınamazlığıdır. Bu temelde bir birey açısından komünist olmanın iki temel kriteri olduğunu söyleyebiliriz. Proletaryanın ideolojisine sahip olmak ve doğrudan devrim pratiğine dahil olmak. Burada temel bir tartışma olarak örgütün kaçınılmazlığı devreye girmektedir. Nüfusu milyonları bulan emekçi sınıfları bir sosyal devrime dahil etmek, kaçınılmaz şekilde bir örgütlenmeye ihtiyaç duyar. Bu örgütlenmenin hangi ülke koşullarında, ne tipte mücadele yöntemlerine sahip olacağı üzerinde hareket ettiği/edeceği coğrafyanın koşulları ile ilgili olmakla beraber örgüt, bir varlık olarak devrim için zorunluluktur. Burada örgüt olgusunu komünist olmanın bir kriteri olarak zikretmememizin nedeni, örgütün esas itibari ile sürecin önemli bir aracı olmasıdır. Açmak gerekirse, devrimler tarihi muzaffer devrimlere ve şanlı devrimci kişiliklere şahit olduğu kadar, bir yığın da siyasal yozlaşma örneğine, devrimci kimliğin içinin boşaltıldığı pratiklere de şahitlik etmiştir. Örneğin Troçki, yaşadığı çizgi değişimlerini ve gelgitlerini bir kenara bıraktığımızda özellikle çeşitli dönemlerde Bolşeviklerle de hareket etmiş, Ekim Devrimi’nde ve sonrasında birçok görev almıştır. Ancak o hayatının hiçbir döneminde komünist olamamıştır. Bu sıfatı komünist ideoloji karşısındaki konumlanışından ötürü hiçbir zaman hak edememiştir. Örneğin Dr. Norman Bethune, ÇKP’nin bir üyesi değildir. Ancak Çin Devrimi ve ÇKP karşısındaki konumlanışı onu bir komünist yapmaktadır. Yani esas olan şey devrimci pratik karşısında ne temelde konumlandığı, proleter ideoloji karşısında nasıl bir noktada durduğundur. Tarih, Nubar gibi bir aba-bir hırka ile ömrünün tüm yıllarını devrim için yerkürenin birçok yerinde savaşanlara da şahittir, bürokratizmin nimetleri eşliğinde kendisini dogmatizmin gül bahçesinde bülbül ilan edenlere de.

Toplumsal pratikten beslenen sınıf hareketinin yasalarını tasarruflarına sunan ve gelişim yasalarını burada inceleyerek değişen-değiştiren Nubar yoldaşa hadsiz kelamların pratiği kibir ve hamaset ile yoğrulmuş mayası pekâlâ tutmuş 360 derecede pişirilmiş bir çapsızlık pastası olsa gerek.  

Dünya halklarının bağrına bastığı Nubar yoldaşa komünist kimliği onun toplumsal pratiği vermiştir. Bu kimlik onun yaşam tarzı tarafından tescillenmiştir. Hemen herkesin bu kimlik karşısında saygıyla eğilmesi gerekmektedir.  Nubar yoldaş “her komünist, her yönden tutarlı olmak, atama yaparken adam kayırmamak ve bir karşılık beklemeden çok çalışmak konusunda örnek olmalıdır. Kitleler arasında çalışan her Komünist onların efendisi değil dostu, bürokrat bir politikacı değil, yorulmak bilmeyen bir öğretmen olmalıdır. Bir Komünist hiç bir zaman ve hiç bir şart altında kendi kişisel çıkarlarına öncelik tanımamalıdır; kişisel çıkarlarını milletin ve kitlelerin çıkarlarına tabi kılmalıdır. Dolayısıyla, bencillik, gevşeklik, yiyicilik, gösteriş düşkünlüğü, vb. nefret verici davranışlardır; buna karşılık kendinden feragat, canla başla çalışmak, kendini bütün kalbiyle halkın hizmetine adamak ve gösterişsiz bir şekilde sıkı çalışmak saygı uyandırır. Komünistler Parti dışındaki bütün ilericilerle uyum içinde çalışmalı ve arzu edilmeyen her şeyi ortadan kaldırabilmek için bütün halkı birleştirmeye çaba göstermelidirler. Komünistlerin milletin küçük bir kesimini meydana getirdikleri ve Parti dışında birlikte çalışmamız gereken çok sayıda ilerici ve faal unsur olduğu kavranmalıdır.” (Mao Zedung Seçme Yazılar 2, Kaynak yayınları, Sayfa, 192) perspektifini yaşamında somutlanmış ve bunu bizlere bir görev olarak sunmuştur.

Sonlandırırken;

Önemli bir tarihsel kişilik daha aramızdan kızıl bayrağını devrederek ayrıldı. Onun bıraktığı en önemli deneyim ise yaşamın bütün derinliklerine nüfuz etmek ve onu hakkıyla yaşamak üzerine…

Yaşamın içinde yaşamın çelişkileri ve yaşamsal çelişkiler içinde gerçeğe sarılmak ve ona tavır almak üzerine kurulu bir yaşam olan Nubar, kavgamızın engin burçlarında savaşın generali olarak yolumuzu aydınlatıyor. O inandığı gibi yaşadı ve yaşamın bütün izlerinde inancını çelikleştirdi. O İnandığı gibi yaşamayanların yaşadıklarına iman etmesine, dogmatizm bayrağını MLM’nin burçlarına dikmek istemelerine karşı derin bir cüretle savaşarak MLM’nin yaşayan ruhu Ekim devriminin cüreti BPKD’nin gücü ve Partisi’nin seçkin üyesi olmasıyla tarihimizi onurlandırdı.

 

Bir Partizan okuru

Kaynak: www.partizan-online.net

Rojova’dan kadın Partizan, “Orhan yoldaş, yüreğinde ülkesini, ufkunda dünyayı yaşattı”

“Her dilden bir adları vardı onların

Ama hiçbir ülkenin kimliğini taşımadılar...”

O’nu sadece şehit düştükten sonra anlatmadık. O yaşarken de her zaman her yerde kendisinden söz ettiren hayranlıkla anlatılan bir komutandı. O’nu sadece biz anlatmadık. O’nu Rojava halkının her kesiminden insanlar, Türkiye Devrimci Hareketi’nden diğer yoldaşlar, YPG YPJ savaşçıları anlattı, hayran kaldı.

O’nu tanımayanlara öyle bir anlatmak lazım ki. Anlatılmaz yaşanırın en gerçek haliydi Orhan yoldaş. Dünyanın çeşitli ülkelerinden gelen Enternasyonalist yoldaşlar üzerinde bıraktığı etkiyle, verdiği emekle Türkiye devrimci hareketini dünyadan anarşistlere ve sosyalistlere en güzel şekilde gösterdi. Hep devrimi ve yoldaşlığı anlattı.

Devrimin çıkarlarını herşeyin üstünde tuttu. Bunun içindir ki herkes çok sevdi ve inandı ona.

“Yarın devrim olacakmış gibi yaşadı”

O’nu anlatan bir yoldaş şöyle söylemişti. “Yarın devrim olacakmış gibi yaşıyor.” Bence Orhan yoldaşı anlatan en güzel söz bu. Bir düşünün yarın devrim olsa, ne yapardınız? Verdiğiniz cevapların hepsini her gün hep aynı coşkuyla yapıyordu Orhan yoldaş.

Evet Orhan Yoldaş mütevaziydi, ama daha da fazlası iddialıydı. Bütün yaptıkları, öğrettikleri, gösterdikleri mücadelesi bir iddia içindi. Kendisine güvenmeyenler kendilerini anlatır. Orhan Yoldaş, bunun için kendisini anlatmazdı, buna hiç de ihtiyaç duymazdı. Eminim bugün yaşasaydı, arkasından yazılanları, ünvanları kabul etmezdi. Çünkü yaşarken de kabul etmedi.

O, bir efsaneydi evet. Yaşarken de böyle söyledik, şimdi de söylüyoruz.

“Yanlışların da öğreticiliğini O’ndan öğrendik”

Orhan Yoldaş bize sadece doğruları göstermiyordu, yanlışların da öğreticiliğini tüm hayatı boyunca sınamış biri olarak çok iyi kavramıştı. Yoldaşla askeri eğitimler yaparken, bazen O’na yoldaş şöyle yapsak nasıl olur vb. sorular yönelttiğimizde bizi hiç geri çevirmez, hemen yapardık.

O olmayacağını sonuç alamayacağımızı bilse bile mutlaka her önerimizi fikrimizi pratiğe döküp kendimiz görelim isterdi. Birlikteyken yapalım, bir gün yalnız olur ve denerseniz belki kötü sonuçlar doğurabilir derdi. Yanlışlar ve hataların da güzel bir öğretmen olduğunu ondan öğrendik.

Rojava’da yaz çok kavurucudur. Herkes kendisine bir serinlik bulmaya çalışırken, Orhan yoldaş, günün serin saatlerinde politik çalışma yapar. En sıcak saatlerinde ise spor, eğitim ve emek yoğunluklu işler yapardı.

Onu ilk görenler birşey olacak diye korkar, ama tanıdıkça iradesi karşısında hayran kalırlardı. Herkesle ortaklaşabilecek kadar genişlikle bir yüreği, politik ve pratik bir derinliği vardı.

Cepheye ve hamlelere gidişlerimiz için örgütlediğimiz toplantılarda, Orhan Yoldaş ilk önce kendisini önerirdi. O’nda yapamam edemem sözcükleri yoktu. Sadece yapmanın koşulları yaratacak zamana ve hazırlığa ihtiyacı vardı, o kadar.

DAİŞ’in Enternasyonal tabura yönelik saldırısında orada olan yoldaşların hepsi bir tek Orhan yoldaşı anlatırlar. Düşmana yönelik etkili darbelerini, mevzi mevzi dolaşarak yoldaşların durumunu sormasını, moral motivasyon vermesini, coşkusunu, fedakarlığını.

O saldırıda çetenin attığı roketlerle noktanın içinde yangın çıkmış, tüm yoldaşlar çatıda konumlanmıştı. Yunanlı bir yoldaşın bulunduğu mevzi çıkan yangının etkisiyle dumanlar içinde kalmış, nefes alınacak bir koşul da kalmadığı için mevzisini değiştirmek zorunda kalmıştı.

Önemli bir mevzi olduğu için Orhan Yoldaş her şeye rağmen o mevzide gidip, ordan çatışmaya devam etmişti. Sonradan konuştuğumuz Yunanlı yoldaş, Orhan yoldaşın bu pratiğinden çok etkilendiğini ve utandığını söylemişti. Bundan sonraki çatışmalarda O’nun olmazlar karşısındaki iradesini örnek alacağını söyledi.

“Gerçek komutan, komutan yetiştirendir”

Orhan yoldaş, eylem ve eğitim malzemelerimizi çok büyük oranda düşmandan karşılardı. Düşmanın kullandığı patlamayan el bombaları, havan, tank mermisi, roket ve mayın gibi askeri malzemeleri toplar, açıp yeniden kullanılacak duruma getirirdi.

Bunu yapmak çoğunlukla tehlikelidir, ancak Orhan yoldaşın derin askeri bilgisi ve yetenekleri tüm bunları boşa düşürürdü. Bazen hiç görmediği bir silah modelini, bir mayın devresini eline aldığında onu kavraması çok kısa sürerdi.

Orhan Yoldaşın yetiştirdiği birçok yoldaş hızlı bir şekilde uzmanlaşıyor ve komutanlaşıyordu. “Gerçek komutan, komutan yetiştirendir” sözünü dokunduğu her bir yoldaşta pratikleştiriyordu.

Düşmanla arasına çizdiği net çizgi dışında, kimseyle arasına fark koymuyordu. Ne bir yaş, ne konum, ne deneyim hiyerarşisi, hiçbir şey. Yaşını fiziksel görüntüsü dışında hiçbir şekilde göstermiyordu. Engin tarihi, politik, askeri bilgisini ise yaşamından, duruşundan öğrettiklerinden çıkarıyorduk. Belki bunu anlamak ya da buna inanmak çok zor O’nu tanımayanlar için ama bir an olsun durmadı, düşünmedi, arkasına bakmadı.

Her anını devrime partisine yoldaşlarına halka hizmetle geçirdi. Mehmet yoldaş (Ulaş Bayraktaroğlu) O’nu insanüstü bir varlık olarak değerlendirirdi. O’na bir lakap da takmıştı hatta: “Orhanus”. Sürekli birbirlerini ziyaret eder, öğrendikleri herşeyi birbirlerine aktarırlardı. Mehmet Yoldaş bazen ziyarete geldiğinde, elinde bir havanla, mayınla “Bak Orhan Yoldaş sana ne hediye getirdim” derdi. Onların ilişkileri biz savaşçıların yoldaşlık ilişkilerinin gelişmesinde de çok büyük rol oynadı.

Orhan Yoldaş, yaşayan parti tarihimiz, ruhumuzdur. Partimizin yaşına yakın bir nücadele tarihine sahip olan Orhan Yoldaş, her atılımımızın öncüsü konumundadır.

Partiyi, bir insana bir yanlış anlayışa, bir hizibe, bir darbeye bırakmamış, bunlar yüzünden tek bir an geri atmamıştır. O, Önder Kaypakkaya yoldaşın, şehitlerin partisine tutunarak dimdik ayakta durmayı başardı.

Yaşatılmaya çalışılan, partimize ve devrime olan güvensizliği yerle bir etti. Bir savaş partisi olarak bir TKP/ML’li bir TİKKO Komutanı nasıl olur onu gösterdi.

Partimiz TKP/ML, önderiyle, şehitleriyle, bir kahramanlar partisidir. Orhan Yoldaşla birlikte inancımızı umudumuzu yeniden tazeleyelim yoldaşlar, TKP/ML 45 yıldır dimdik ayakta.

Rojava’dan bir kadın Partizan” 

Ermeni Yetimhanelerinden; Filistin’e-Karabağ’a-Hayastan’a, Kürdistan’a-Rojava’ya Uzanan Bir Devrim Tarihidir General Martager

Tarihin en karanlık yerlerine gömülmek istenen mazlum Ermeni halkının isyan çığlığıdır Martager yoldaş. DAİŞ faşistleri tarafından köle pazarlarında satılan Ezidi kadınların kurtuluş öfkesidir.

“Ancak çölde yaşayabilirler” diye emir yağdıran İttihat Terakkicilerin devamcı ve takipçileri olan DAİŞ çetelerinin soykırım saldırıları  başladığında Ermeni halkının derin tarihsel acılarına tutunarak Rojavaya uzandı.

Acıları olan her halkın yanında ve silah elde saflarında oldu. Ne zaman ki Filistin halkı derin katliam acıları yaşadı, silah elde Filistin gerillası oldu. Ne zaman ki Hayastan halkı Karabağ’da acı yaşadı silah elde Karabağ gerillası, Kürt halkı acı yaşadığında silah kuşanarak Kürt gerillası oldu.

Halkların acılarına tutunan isyan köprüsüdür General Martager!Yaşamı boyunca Ortadoğu’nun her bir karış yoksul toprağında gerilla olmasını başararak savaşmanın sahici ve samimi adı oldu Nubar Ozanyanyoldaş.  

TİKKO Generali Martager

General Martager’in savaş tarihinin her bir sayfasında ve satırında direnişin ve özgürlüğün kahraman gerillaları olan Antranik Ozanyan’ın, Serop Ağpür’ün, Misak Manuşyan’ın, Monte Melkonyan’ın, Leonid Azgaltyan’ın, Armenak Bakır’ın, Manuel Demir’in, Nubar Yalım’ın, Hrant Dink’in, Hayrabet Hançer’in ve sayısız ermeni fedaisinin hikâyeleri yazılıdır.

Her Ermeni fedaisinin hikâyesi aynı zamanda soykırım yaşamış Ermeni-Ezidi-Kürt-Süryani-Rum halkının değişmeyen benzerlikte ortak hikâyesidir.

TİKKO Generali Martager yoldaş kimdir? diye sorulduğunda O, Ermeni-Asuri-Süryani-Kürt-Arap-Ezidi-Filistin Fedaisidir. Martager yoldaşın hikayesi hem her özgürlük savaşçısının hem de hepsinin birleşmesinin hikayesidir.

O Ermeni yetimhanelerinde soykırım türkülerini ve hikayelerini dinleyerek öfkesini büyütüp ARARAT’ın zirvelerine yürüdü. Kadın-çocuk cesetleriyle kan dolu nehirlerden su içmeyi kabul etmeyen koyunların isyanını çoban kavalına işleyen acıların dinmeyen notalarıydı.  

Soykırım acılarına neden olan kodları Kaypakkaya yoldaşın devrim öğretisinde bulduğunda son nefesini verinceye dek onun öğretisine yüksek sadakatle bağlı kaldı. Kaypakkaya yoldaşa büyük inandı ve inancı ve idealleri uğruna büyük savaştı.

O, bütün sahte sözlerin bittiği yerde sahici devrimci duruşun ve pratiğin isimsiz, görünmez kahramanı oldu. Ne bir mevkiye, ne bir kariyere tenezül etmeyen adressiz devrimciliğin son örneklerinden biriydi.

“Eski çoraplarınız varsa bana verin”

Yaşamı boyunca kendisine ait ne bir evi ne bir adresi ne de kapısını açacağı bir anahtarı olmadı. Ne dünya malına parasına minnet etti ne de kapitalist sistemin ürettiği yarattığı çirkinliklere değer verdi.

Kurmasını istediği dünyayı anda yaşadı ve yaşanması için mücadele etti. Sözle söylemle değil, pratikle işle eylemle devrimi yapmaya kendini adadı. Herkes mevziyi nasıl yapalım diye tartışır ve konuşurken komutan Martager işe girişerek, mevziyi elleriyle hazırlayarak nasıl yapılması gerektiğini gösterirdi.

Ayağındaki ayakkabısını yoksul bir çobana, elindeki silahını yeni gelen enternasyonalist bir savaşçıya anında verecek kadar temiz, yoldaşlarını hiç bir konuda rahatsız etmeyecek kadar duyarlıydı.

Karargahta mevcut bulunan savaşçı sayısına göre sırayla tutulan devrim nöbetini sıra kendisine geldiğinde kimseye devretmeyecek kadar anlatılması derin bir hissiyat sahibi devrimciydi.

 “Eski çoraplarınız varsa bana verin” diyecek kadar kimsenin aklına gelmeyecek kadar dervişlik misali bir yaşamın en ileri”fakir” örneğiydi.  

Kaypakkaya yoldaşın görüşlerine herkesten daha fazla inandı. Öğretisine bağlılığını stratejik yürüyüşünde gösterdiği kararlılığıyla ortaya koydu. Filistin-Hayastan-Kürdistan’da devrimci görev dendiğinde arkasına dönüp bakacağı kendisine ait hiç bir şeyi olmadı. Devrim görevi dendiğinde ufak bir tereddüt bile göstermeden yürüdü.

“Sıra neferi olarak devrimcilik yapmak”

“Her an her yerde her an hiç bir yerde” , “ Devrimi gelecekte değil anda yaşamak”, “sözle değil işle eylemle devrimcilik yapmak,” “mevki ve yetkiyle değil sıra neferi olarak devrimcilik yapmak” kodlarını pratiği ve yaşamıyla yeniden yükledi devrimciliğe.

Sarsılan yorulan kırılan gerileyen herkesin sahip olmak için can attığı avrupa mülteci kimliğini bir anda yırtıp atmakta teredüt etmeden sahip olduğu fiziki bütün imkânları bırakarak ülkeye dönmekte asla teredüt etmedi.

Komutanlık yaptığı Filistin-Karabağ-Rojava topraklarında komutanken savaşçı, savaşçıyken komutanlık yaptı. Savaşla siyaset, savaşla önderlik, savaşla felsefe, savaşla kitleler arasında diyalektik bağı doğru okudu.

Ve bu okuma üzerinden pratiği örgütledi. Yaşamının ve savaşımının her bir adımında statükoculuğa-bürokrasiye mevki ve yetkiye meydan okuyan ve alay eden bir yerde durdu.

Söylemde lafta devrimcilikle sahici devrimcilik arasına kalın bir çizgi çekti. Kirletilerek  gizlenmeye korunmaya çalışılan piyasaya gerçek diye yutturulmaya çalışılan anlayış ve şahsiyetlerle alay etti. Savaşırken alay etti. Ölüme giderken alay etti. “Beş para etmez sizlerin sahte sözleri ve açıklamaları”  diyerek ülkemize en yakın yerde duran ancak ideolojimize-stratejik devrim yürüyüşümüze en uzakta olanlarla alay etti.

“İlk Eylemini Yetimhane Gerçekleştirdi”

Devrimci savaş gerçektir. Savaş alanları ve onun ertelenemez patlamaya hazır görevleri gerçektir.

Halkın yaşadığı acılara karşı savaşmak gerçektir. General martager savaş kadar gerçekti. Elindeki en iyi silahını yanındaki yoldaşına verecek kadar gerçekti. Daeş çetelerinin saldırılarına karşı her türlü silahı kullanarak savaşacak onları tarihin mezarlığına gömecek kadar gerçekti.

Kendisine ayrılan üniformayı yeni gelen yoldaşına teredütsüz bir şekilde verecek kadar paylaşımcı yoldaşlarından eski çorapları isteyecek ve giyecek kadar egoları  olmayan bir devrimciydi.    

Daha bıyıkları terlememiş yaşta devrimcileşen Martager yoldaş İlk eylemini Ermeni yetimhanesinin bahçesinde yükseklerde duran faşizmin kanlı bayrağını indirerek gerçekleştirdi.

 İlk çocukluk eylemi yürüyeceği devrimci savaşın ön adımları oldu. O faşizmin alnında patlattığı mermilerin şarjörünü soykırım hikayelerini ve türkülerini dinlerken doldurdu. Bundandır ki şarjöründeki mermi son nefesine kadar eksik olmadı. 

Fotoğraf karelerinde yer almaktan özenle uzak duran, çekinen ancak savaşa müthiş sevdalı olan büyük devrimci Nubar Ozanyan yoldaş 61 yıllık yaşamı boyunca kendisine ait ne bir anahtarı ne de yeni bir elbisesi olmadı. Kaypakkaya geleneğinin sahici devrimcisi olmanın yükseklere çekilmiş bayrağı oldu.

Bilinç ve yüreğimizde öyle kalacaktır. Onun yarattığı devrimci değerleri ve savaşımını gizlemeye,  saklamaya çalışan hiç bir anlayış ve pratik başarılı olamayacaktır.

Çünkü Nubar Ozanyan, bir savaş ve devrim gerçekliğidir. Kaypakkaya sahiciliğidir.

Rojava’dan bir yoldaşı 

Bize devrettiğin mirası büyütecek, savaş içinde yaşayacak, seni savaşımızın kızıllığında yaşatacağız!

Partizan,"Rojava komutanı Orhan yoldaş; Elinde hep yükseklerde tuttuğun kızıl bayrağı daha yükseklere taşıyacağımızdan, sınıf düşmanlarımıza karşı amansız savaşımızı yükselteceğimizden, tüm dogmatik, bürokrat, tasfiyeci akımlara karşı tıpkı senin gibi uzlaşmasız mücadele edeceğimizden emin ol!" 

 

 "Bize devrettiğin mirası büyütecek, savaş içinde yaşayacak, seni savaşımızın kızıllığında yaşatacağız! Nubar Ozanyan’ın yoldaşları olmaktan gurur duyuyoruz..."

"Nubar Ozanyan’ın yoldaşları olmaktan gurur duyuyoruz...

“Yozgat’ta başlayan yaşam hikâyesini, Proletarya Partisi saflarında toplumsallaştıran ve aldığı görevlerle enternasyonalizm bayrağını kendinde ve mücadelesinde simgeleştiren Nubar Ozanyan yoldaş (Orhan), 14 Ağustos günü mücadele yaşamının son durağı olan Rojava’da aramızdan ayrıldı.

61 yıllık yaşamının 40 yılını aktif mücadele içerisinde Filistin’den Paris’e, Karabağ’dan Dersim’e, Irak Kürdistanı’ndan Rojava’ya, Proletarya Partisi ve enternasyonalizm bayrağını bir an olsun aşağıya indirmeden savaşan Orhan yoldaşın; sadece yoldaşları üzerinde değil temas ettiği tüm devrimci, ilerici örgüt ve kişiler üzerinde saygın bir yeri vardı.

Soykırıma, katliamlara, nefret ve aşağılamalara maruz bırakılan Ermeni ulusundan bir komünist olarak Orhan yoldaş, mütevazi, çalışkan, her anını devrimin ve halkın hizmetine sunan, sevgi dolu, yaratıcı kişiliğini sadece kendisine saklamayan, çevresindeki her milliyet ve örgütten özellikle de gençleri bu devrimci kişilikle eğitmeye, öğretmeye çalışan yapısıyla, yoldaşı olmaktan gurur duyduğumuz ve örnek aldığımız bir kişiliktir.

Orhan yoldaş, herkesin gördüğü bu devrimci özelliklerinin yanında, üyesi olduğu Proletarya Partisi içinde de dogmatizme, tasfiyeciliğe, bürokratizme karşı net tavır alarak, mücadelenin sadece egemen sınıflara karşı değil, gözünün bebeği gibi koruduğu partisinin içinde de sürdüğünü göstererek de bize örnek bir miras bırakmıştır."

"Tarihsel deneyimlerini kavgamızın kızıl hattına miras bırakmıştır"

"O iki çizgi mücadelesi içerisinde, üyesi olduğu Proletarya Partisinin gelişeceğine inanmış, halk kitleleri içinde gelişip serpileceğini kavramış ve bu kapsamda bedel ödemeden değişimin olmayacağını ilan ederek; görev bilincinin en net, en yalın simgelerinden biri olarak tarihimizi onurlandırmıştır.

Yaşanan kaos sürecinde de “tartışmaların” doğru yerinde ve doğrudan odağında yer alarak hiçbir yanlışla uzlaşmayan tavrını defalarca göstermiş, sorunların değil çözümün parçası olabilmek için elinden geleni yapmıştır.

Bu çabaları yeterince karşılık bulamamış olsa da Orhan yoldaş, düşüncelerinde ve tutumunda tavizsiz duruşunu sürdürmüştür.

O, yakına ama ileriye şiarıyla pratik hattından ödün vermeyerek, yılgınlığa, pasifizme açıktan bayrak açmış ve üyesi olduğu Proletarya Partisinin ve onun savaş güzergâhının yılmaz savunucusu, önder neferi olarak tarihsel deneyimlerini kavgamızın kızıl hattına miras bırakmıştır." denilen açıklamada devrim yürüyüşüne daha katacak çok enerjisi, emeği ve yaratıcılığı varken yaşamını yitirenlerin yoldaşı olmaktan gurur duyulduğu dile getirildi.

“Emin ol ve ışıklar içinde uyu!”

"Orhan yoldaş gibi devrim yolundaki uzun yürüyüşümüze daha katacak onca enerjisi, emeği, yaratıcılığı, birikimi varken aramızdan ayrılanlar, önemli bir boşluk bıraksa da, onların yoldaşı olmaktan duyduğumuz gurur, ideallerini yaşatma kararlılığımız, onlardan öğrendiklerimizi ileriye taşıma bilincimiz sayesinde devrim mücadelesine harc olacaklar, devrime ve halka hizmet etmeyi sürdüreceklerdir.

Rojava komutanı Orhan yoldaş; Elinde hep yükseklerde tuttuğun kızıl bayrağı daha yükseklere taşıyacağımızdan, sınıf düşmanlarımıza karşı amansız savaşımızı yükselteceğimizden, tüm dogmatik, bürokrat, tasfiyeci akımlara karşı tıpkı senin gibi uzlaşmasız mücadele edeceğimizden emin ol!

Emin ol ve ışıklar içinde uyu!

Bize devrettiğin mirası sahiplenecek, savaş içinde yaşayacak, seni savaşımızın kızıllığında yaşatacağız!

Nubar Ozanyan yoldaş ölümsüzdür!

Yaşasın enternasyonalizm!

Gerillalar ölmez yaşasın halk savaşı"  

Partizan

Sayfalar