Çarşamba Eylül 20, 2017

Kavgamızın engin burçlarındaki General Martager’e…

Sıradaki

Başladı işe

Bitirdi işi.

Başlarken avaz avaz bağırmadı.

Bitirdi ve:

-Gelin seyredin, diye dört yanı çağırmadı.

O milyonların milyonda biridir.

O bir sıra neferidir.

Damarlarındaki bilmem hangi soyun kanı değil.

O bir yarış hayvanı değil.

Yüzü herkesin yüzüne benzer.

Su içer ağzıyla ayaklarıyla gezer…

Onun için; başlıyan, biten, başlıyan iş var,

sorgu soruş yok.

Gidiş var.

Duruş yok.

O milyonların milyonda biridir.

O bir sıra neferidir.

Sıradakinin Ölümü

O, ne önde

ne arkada

sırada

sıramızdaydı.

Ve yanındakinin kanlı başı onun omuzuna eğilince

ona sıra gelince

sayını saydı…

Söz istemez.

Yaşlı göz istemez.

çelenk melenk lazım değil…

SUSUN.

SIRA NEFERİ UYUSUN…

Nâzım Hikmet

Tarihten geliyor ve tarihe gidiyoruz. Acılarımıza basarak yürüdüğümüz bu yolda direncimizin meşalesi sönmesin diye aramızdan ayrılanların öfkesine har ediyor, karanlığı aydınlatıyoruz. Ölümcül pusuları yararak, kan ve barut arasından ter kokan alınlarımızla, nasır tutmuş avuçlarımızla, sönmeyen meşalemizle…

Düş kırıklıklarını rafa kaldırıp, inancımızın kalibresini büyütüp, avucumuzun narsına bastığımız tarihin öfkesi ile güneşi taşıyarak geliyoruz. Aydınlığı sunacak olan kavgamızı ödediğimiz bedellere dövüp halkların suyuna batırarak isyan ateşinde şekillendiriyoruz. Sınırsız ve sınıfsız bir dünyanın özlemiyle tutuşan ideallerimizi zaman ve mekan bilmeksizin her alanda, her kuytuda olanaksızlıkların içinde olanaklı kılarak, değişerek dönüşerek, dönüştürüp büyüyerek savaş içinde yaşayarak, yaşatarak halkların sofrasına sunuyoruz. Dünümüz, bugünümüz ve yarınımız bu şekilde anlam kazanıyor.

Ölümsüzler diyarına uğurladığımız kavgamızın generali, halkların kurtuluş nişanı, gerillanın namlusu, partisinin sıra neferi Nubar Ozanyan yaşamı boyunca edindiği kimliği ile tarihimizi onurlandırdı.

Zaman yapısı itibari ile soyuttur. Onu somutlaştıran şey, toplumsal pratiğin ilerleyişi ve bu noktada çelişkiler üzerinden somutluk kazanan anlardır. Zaman bu şekilde tanımlanır, tarih bu şekilde tarih olur. Tarihin sınıflar mücadelesi tarihi olduğu ve tarihin elimizde sınıf mücadelesinin önemli bir silahı olduğu gerçeği bu şekilde tanımlanır. Tarihin gelişim yasaları içinde ortaya çıkan olguların bireyde somutlanması, zaman içinde önemli kimlikler açığa çıkarır. Bu kimliğin üstlendiği misyon ve gelişim yasalarına dönük tasarrufu, tarihte bireyin rolünü açığa çıkarır ki Nubar yoldaş işte tüm bu bahsedilen olguların bir biçimi, çelişkiye dönük tasarrufun, müdahalenin adıdır. Onun üstlendiği misyon kimliğini belirlemiştir. Onun kimliği 1915 Soykırımı’nın Ermeniler üzerinde yarattığı korku dağlarını yıkan toplumsal hafızayı, öfkeye dönüştüren bir özelliğe sahipti. Bu öfke büyüdüğü yetimhanede göndere çekilen TC bayrağını indirirken ilk yansımasını buluyordu.

Ermeni Yetimhanesi’nde büyümesi onu mülkiyet ilişkilerinden, küçük burjuva ilişkilerden arındıran bir özelliğe sahiptir. Sosyal yaşamını da burada edindiği deneyim ve ilişkiler ağı belirlemiştir. Dolayısıyla Nubar yoldaşın bugün böylesi bir mücadele içinde olması ve böylesi bir kişiliğe bürünmesi kaçınılmazdır.

 İnsan etkinliği ve eylemleri, tarihin özünü oluşturur. Tarih ise insanlığın gelişim seyrini en açık haliyle ifade eder. Nubar yoldaş nezdinde somutlanan şey ise tarihtir. Tarih ise bugündür. Onun proleter kişiliği Marksizm’in bir bedende zuhur bulmasından başka bir şey değildir. O gerçeklere sıkı sıkıya bağlandı. Gerçeklerin yüzey görünümlerine, ölü kabuğuna değil; derinden akan, içsel ve temel olan, zorunluluk ve süreklilik gösteren bağıntılarını inceliyordu. Çelişkinin içte olduğunu sürekli dile getiriyordu.  Mevcut durumu belli bir an için tasvir etmekle yetinmiyordu. Ona müdahale ediyor buradan deneyler çıkarıyor, tekrar müdahale ediyor öğreniyor ve öğretiyordu. “Marksistler, insanın toplumsal pratiğinin, dış dünya üzerine olan bilgisinin doğruluğunun tek ölçütü olduğu düşüncesindedir. Gerçekte de insan bilgisinin doğruluğu, toplumsal pratikte (maddi üretim sürecinde, sınıf savaşımında, bilimsel deneylerde) beklenilen sonuca ulaşırsa anlaşılır. İnsan, işinde başarıya ulaşmak, yani beklenilen sonuca varmak istiyorsa, düşüncesinin, kendisini çevreleyen nesnel dünyanın yasalarına aynen uymasını sağlaması gerekir. Bunlar birbirine uymazsa, pratikte başarıya ulaşamayacaktır. Başarıya ulaşamayınca, bundan ders alacak, nesnel dünyanın yasalarına uyacak biçimde düşüncelerini değiştirecek ve böylece başarısızlığı başarı haline getirecektir.”(Mao Zedung/Teori ve Partik/Sol Yayınları, Sf, 11)

Gerek savaş pratiğinde gerekse de siyasal meselelerde mevcut duruma dikkat kesilen Nubar yoldaş tarihsel deneyimlerine de dayanarak değişim yaşıyordu. O her zaman tarihsel deneyimlerinden kopmadı, ancak onların esiri de olmadı. Çünkü tarihsel deneyimlere saplantının yeniyi körelteceğini ve dogmatizme kapı aralayacağını biliyordu. Bu yüzden sınıf savaşının her zaman en faal alanlarında yer almanın ve pratikte yoğrulmanın önemli olduğunu düşünüyordu.   Dikkatini, sürekli maddi yaşamın iç dinamiklerine, onun özsel gelişme eğilimine yoğunlaştıran Nubar, her gün farklı bir Nubar olarak güne başlıyordu. Alışılmışlığa karşı tavır alması ile öne çıkan bir kişiliğe sahipti. Verili duruma yaklaşım gösterirken soruna farklı bakış açıları sunuyor,  yoldaşları ile sürekli, istişare ediyor, onların fikirlerini önemsiyordu. Ancak her şeyden önce bir şeye müdahale etmek için onun iç yasalarının kavranması gerektiğini belirtiyordu. Onun bu diyalektik yaklaşımı sürekli dikkat çekiciydi.

Bu onun Marksizm’den nasıl beslendiğini gösteriyordu. Ona göre bir gerçeğin açığa çıkarılabilmesi için onun içinde olmak gerekiyordu. Gerçekliğe, olgulara ve bunları çözmede diyalektiğe gösterdiği önem birçok hareketten savaşçıya ilham kaynağı oluyordu.

“Nubar gerçektir ve gerçekler devrimcidir”

Nubar yaşamı boyunca gerçeğin dışında bir yaşam biçimine bürünmedi. O sınıfsal duruşu gereği olanı yaptı. Ona dair anlatıların birçok kesim tarafından gene “abartılıyor” şeklinde tanımlanması olasıdır. Ancak onu tanıyanlar anlatılanların abartı değil aksine eksik kaldığını ifade etmektedir. Onun yaşamına bakarken gıpta edilen şeyin aslında bizim yaşamımızda olmayan şey olduğumuzu ifade etmek yersiz olmaz. Nubar ile konuşmak sohbet etmek gerekmez. Öğrenmek için bir şeyler anlatmasına gerek kalmıyordu. Aksine onu yaşamsal pratiği yoldaşlarımızı sorgulatıyor. Dolu dolu lokma yerine, sadece patates beslenen, doğanın doğaçlamasında yoldaşları için sürekli bir şey üreten, gün doğumunu spor ve savaş planları ile karşılayan, sürekli okuyan; okuduğunu paylaşan, mütevazi bir kişiliği vardı. “Ben” demeyerek bunu kelamdan öteye bir yaşam biçimine dönüştüren bir iradesi söz konusuydu. Her şeyi tamir ediyor ve ona göre her şeyin sınıf mücadelesine sevk edileceğini savunuyordu. Bunun gereklerini de yapıyordu. Onu bir zaman silahları tamir eden bir usta, bazen yoldaşlarına yemek yaparken iaşe olarak görebiliriz. Askeri birikimi ile bazen karşımıza komutan olarak çıkıyor bazen de bir savaş sahasında cephede onu ölümüne çarpışan bir savaşçı olarak görüyorduk. Nubar yaşamı boyunca sorunu tartışırken aynı zamanda buna karşı bir tavır alışı yani çözümü de ortaya koyuyordu. Ona göre acıkmak varsa yemek hazırlamak, üşümek varsa odun bulmak; ateş yakmak, mühimmat yoksa bulmak veya imal etmek, pusu varsa taktik geliştirip onu kırmak, yılgınlık varsa direnişe takdim edecek araç ve imkanlar yaratmak gerekirdi. Onun bu yaklaşımı yoldaşlarına güven katıyordu. Çünkü Nubar Sorunun değil her zaman çözümün parçası oluyordu. Çünkü ona gerçekler devrimciydi ve gerçeklerin devrimci olması diyalektik bir olguydu. Her şeyin zıttı ile beraber var olacağını belirtiyor ve yoldaşlarına rahatlığı için görüp görebileceği her soruna dair bir çözüm sunuyordu. “Müthiş bir azim, inanç. Her iş de gelirdi elinden. Ocak yapardı mesela. Kırmızı toprak toplatırdı bize, onu tuz ve külle karıştırırdı. Yağ tenekelerinin kenarlarından koskoca, iki metrelik saclar yapardı. Meyve gelsin, öyle bir anda yiyip bitirmemize izin vermezdi, hemen reçel yapmaya koyulurdu. Helva yapardı; onu bırak, dağ koşullarında puding yapardı. Elimize eskaza kahve düşse pudinge çeviriyordu ama nasıl başardığını anlayamadım hiç. ‘Büyücü’ desem yeri.

Müthiş de yaratıcı biriydi zaten. Büyüğünden küçüğüne tüm silahları tanırdı ama özel ilgisi ve uzmanlık alanı patlayıcılardı. Fünye yapıyordu yahu, elinde hiçbir kimyasal olmadan! Nereden, nasıl bulup buluşturuyordu malzemeyi, hiç anlamazdım. Sonra kampın bazı yerlerine bomba kuruyordu. Sırf antrenman olsun, bildiklerini unutmasın diye… Patladı mı korkar, fena da kızardık. avcuyla gösterip, ‘Şu kadarcık koydum yoldaş, öldürmez öldürmez’ derdi.”(Ozan Çakıroğlu/Orhan yoldaşın ardından: Hiçbir yerli ve her yerli…/Yeni Özgür Politika/25.08.2017)

Nubar her zaman mevcut gerçekliğin tespitinin yanında bir tavır da belirliyordu.  Ona göre her şey gerçek, her gerçek ise “tamamlanmamış”, “uçları açık” bir gerçekti. Yani gerçeğin sürekli hareket halinde olduğu ve uçları açık olması nedeniyle umulmayacak bir biçim kazanabilmesi ihtimali söz konusuydu.  Yoldaşın bu yaklaşımı onu sosyal ve siyasal yaşamında statik, teslimiyetçi “gerçekçiliğin” tamamen karşıtı olan Marksist-Leninist gerçekçilik anlayışına vardırıyordu. Bu noktada proletaryanın acil görevlerini irdeleyen ve mevcut içerisinde bu durumu yıkmaya yol açacak unsurları keşfeden Marksist gerçekçiliğin devrimci diyalektiğini kuşanıyordu. Savaş sahasından, sosyal yaşama kadar kendi benliğinde bunu diri tutmak için elinden geleni yapıyordu.

Kuşkusuz gerçekler sadece salt olgular toplamı değildir. Nubar gerçeğin, mevcut pratikte anlam bulduğu ve buna karşı tavır alındığı zaman devrimci olduğuna inanıyordu. Yani dünyanın sadece yorumlanmasına değil aslolanın onu değiştirmek olduğu perspektifini yaşamının merkezine koyuyordu.   Onu emperyalist kapitalist sistemin saldırılarına karşı aktif tavır aldıran, savaş sahalarını mesken tutturan,  mevcut görevlerine sadece partisinin verdiği görev kapsamında değil, halk kitlelerin ihtiyacı kapsamında bakmasına ve kavramasına neden, bu Marksist perspektiftir.

Mutlak gerçek yoktur. Gerçekliğin anahtarı, oluşmuş ve donmuş olanda değil, oluşan ve gelişendedir. Bu durum toplumsal alanda belli görüngüler kazanabilir. Mesele toplumdaki gelişim seyrini incelemektir. Bir toplum hakim sınıflar tarafından bastırılmış bu nedenle görüngüde son derece cılız, zayıf, bulanık, görülür-görülmez bir durumda olabilir. Saldırılar ve ablukalar altında sinmiş olabilir. Bu belirleme bir yılgınlığa sebep olmamalıdır. Nubar böylesi bir durum karşısında sadece toplum değil yaşamın her evresinde bir perspektife sahipti. Ona göre mevcut tablo perspektif kaybına yol açmamalıdır. En kötü durumda bile geçici kesintilere, hatta gerilemelere karşın, sosyo-ekonomik çelişkiler ışığında içtepilerin izlenmesidir. Önemli olan bu “içtepiyi”, nicel birikimlerden nitel patlamalara; kendiliğinden ve dağınık” kıvılcımlanmalardan bilinçli ve örgütlü dev bir lav akıntısına taşıyabilmektir. Kıvılcımı yangına dönüştürebilmektir. Nubar yoldaşın Komünist kişiliği de görev bilinci de halk kitlelerine olan bağlılık da; yılgınlıklar, ihanetler içinde kalibresini yükselttiği mücadele azmi de bu zeminden yükselmiştir.

Nubar Yoldaş yaşamı boyunca mülkiyet ilişkilerinden uzak bir yaşam içinde kendini geliştirdi.  Bu kapsamda üstlendiği görevler onun başarısının kaynağını oluşturuyordu. Merkezine koyduğu inancı ona olmazı olur kılmak gibi bir güç katıyordu.  Yoldaşa göre her gerçek aynı zamanda gerçekleşmiş bulunan bir olanaktır. Bu perspektif ile sürekli bir öğrenim içinde olduğu ortadaydı. Her olgunun bizim arzuladığımız gibi değil de farklı biçimde gerçekleştiği üzerine kafa yoruyor,  tarihsel-toplumsal hareketin iç bağıntılarını kavramak açısından önemli olduğunu belirtiyordu. Tarihe ve onu inceleme yöntemine dönük sürekli bir araştırma içerisindeydi.  Geçmişi bilinmeyen bir olgunun; hareket yasalarının çıkartılamayacağı ve bunun geleceği de öngöremez hale geleceğinin farkındaydı. Bu kapsamda “olgulara” öncesiz ve sonrasız bir yaklaşımın, kişiyi onların peşinden en kötü biçimde sürüklenmeye götüreceğini, kendi oluşu içerisinde kavranamayan olayların, bırakalım devrimci çalışmaya sunduğu olanakları değerlendirmeyi, çoğu kez bunların ayırdına bile varamayacağının farkındaydı.

“Komutan Cephede Komutandır”

Nubar yoldaş aynı zamanda komutanın cephede komutan, Partinin savaş içinde kitleler içinde gerçek bir parti olacağını sürekli savunuyordu. Bu durumu kabul etmenin yetmeyeceğini belirtiyordu. Nubar yoldaş ve Rojava Devrimi’nin pratik hattı bürokratizmin sefil halini, düştüğü zilleti ayaklar altına almıştır. Rojava’nın ardından muazzam bir sorgulama açığa çıkmıştır. “Devrim kitlelerin eseridir” şiarını benimseyen bir anlayışın kitleler içinde bulunmamasına, “iktidar namlunun ucundadır” perspektifini benimseyen bir hareketin eline namluyu almamasına en büyük darbedir Nubar yoldaş. O her şeyden önce devrimin soyut bir gerçek olmadığını kavrıyordu. Devrim denilen o büyük alt üst oluşu hissediyor ve görüyordu. O büyük altüst oluş onu denetliyor ve bu denetimin farkında olarak kesinlikle küçük burjuva zaafların bünyesine sızmasına izin vermiyordu. Çünkü ona göre devrim hissedilebilir ve dokunulabilir bir gerçeklikti.

Şu bir gerçek ki teorik kapsamda savaşı savunan ancak önderliği savaş sahasında olmayan bir hareket devrimi göremez, kavrayamaz ve anlayamaz. Bu düşünsel topallığın sürekli bir yanılgı ve yenilgi çemberinde olması kaçınılmazıdır. Hal böyle olunca mevcut önderlik ortaya konulan rehabilitasyon pratiklerle kendini tatmin eden, kitleleri kandıran bir ruhban topluluğuna dönüşür. Nubar yoldaş, işte bu perspektif ile savaş sahasından ayrılmamış, hareketin gelişip serpilebilmesinin bu şekilde olacağını belirtiyordu. Ona göre önderlik geleceği görebilmeliydi. Nubar yoldaşa göre “Gerçek” ve “olanak” birbirinden kopuk değil, iç içedirler. Her gerçek, nasıl “gerçekleşmiş bulunan bir olanak”sa; olanak da, “olgu ve olayların içindeki nesnel gelişme eğilimi” olarak kavranmalıdır. Komünist Partisi de tüm bunları görmeli ve parti güçlerini buna göre konumlandırmalıdır.

Olanağın gerçekten -mevcut koşulların iç dinamiklerinden- koparılması; nesnel eğilimlerle uyuşmayan, gerçek dışı düşüncelere, yanılsamalara, güç ve zaman kaybına yol açar. Ortamın durumuna ve dinamiklerine denk düşmeyen hedef ve beklentiler gerçekleşmemekle kalmaz; düşmanı değil, bizi vurur. Gerçeğin olanaktan kopartılması menzili bulandırır, ufku köreltir, çalışmayı bir bütün olarak dar pratikçiliğe, tek düzeliğe ve kısırlığa mahkum eder. Komünistlerin gerçekler karşısındaki tavrı ‘karınca kararınca’ değil aktif ve enerjiktir. Her koşulda, mücadeleyi daha ileri taşımanın olanakları, bilinçli ve sistemli bir şekilde araştırılmalıdır.

Bu olanaklar öncelikle nerede aranmalıdır? Hiç kuşkusuz kitlelerde, onun içten içe kaynaşmasında, kendiliğinden hareketinde, nabzında! “Marksizm” der Lenin, “her türlü soyut formüle, her türlü dogmatik reçeteye kesinlikle düşmandır ve hareketin gelişmesiyle, kitlelerin bilincinin artmasıyla, iktisadi ve siyasi buhranın… Keskinleşmesiyle birlikte sürekli olarak yeni ve çeşitli savunma ve saldırı önlemleri ortaya çıkaran kitle mücadelesinin dikkatle incelenmesini talep eder.” (Lenin Seçme Eserler Cilt 5, sayfa 113)

Bugün Nubar yoldaşı anlamak için en açık haliyle Marksizm’i anlamak gerekir. Zira onda Marksizm’den başka hiçbir şey yoktur. Onu gerçek ve olanak bağlantısından kopartmak imkansızdır. Çünkü onda devrime adanmış bir yaşam ve her anında giderek serpilen bir inanç söz konusudur.  Bunu inkar etmek gerçekler karşısında ihtirassız olduğunu ortaya koyar. Nubar “Eldeki bir kuş daldaki iki kuştan daha değerlidir” yetinmeciliğine karşı mücadele eden, oportünizme darbe vuran bir mevkide duruyordu. Bir olguyu gerçekleştirmek, bir mevziiyi kazanmak isteyen savaşçılar, hemen olasılık hesaplarına girişmek yerine gerçeklerin daha derin bir tahliline yönelmelidir. Sıkı sıkıya gerçekliğin verili zeminine dayanmak, yüzünü ise onların işaret ettiği geleceğe dönmektir. Bu komünist politikaya-reformistlerin nefret ettiği anlayamadığı- bir dinamizm öğesi katar: Gerçek ve olanağın devrimci diyalektiğidir bu: Nubar’daki gibi somutlanan bir yaklaşıma ihtiyaç vardır. ‘Marksın deyimiyle “ihtiraslı gerçekçilik”e ya da Lenin deyimiyle “gerçekçi hayal gücü!”ne.

“Komünist kimliğin mayalanması: Nubar Ozanyan”

Nubar yoldaş komünist kimliğin mayalanmasında 40 yıllık bir mücadelenin şanıyla bugünümüzü aydınlatıyor. Onun sosyal yaşamında mülkiyet ilişkilerinin olmayışının esas nedeni 1915 Ermeni soykırımının yarattığı mevcut sosyal ve toplumsal psikolojiydi. Ermeni yetimhanesinde bu mülkiyet ilişkilerinden arınması ve siyasal faaliyete katılarak bunu sürdürmesi önemli bir kimliği de açığa çıkarmıştır. Nubar yoldaş her şeyden önce tarihin bir izdüşümü olarak sınıf mücadelemizin, geleneğimizin en net ifadelerinden biridir.

Nubar yoldaş tarihsel deneyimleri ile bugün, anda hayata geçirdiği, üstlendiği görevleri ve yarattığı değişimleri ile yarını ifade ediyor. Ülkemizde mayalanan komünist partisi nasıl ki 1917 Ekim Devrimi’nin, Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin bir parçası ise Nubar yoldaş da 40 yıllık bir tarihin üzerinden yükselen Türk Kürt ve çeşitli inanç ve milliyetlerden Türkiye halkının kurtuluş müfrezesi Komünist Partisinin bir ürünüdür. Bu açıdan Nubar demek Proletarya Partisi demektir. Ancak bugün diyalektikten mahrum, parti iradesinden ırak, pratikten uzak ve söylem diyarındaki muhteşem performansı ile zillet çemberi sahipleri, onun elinden komünistliğini alma çapsızlığını kamuoyuna deklare ediyorlar. Ancak şu bir gerçek ki Nubar’a kimse komünist kimliğini bahşedemez.  Ona bu tarihsel kimliği veren devrimci-komünist pratiğidir. “Günlük yaşamında neredeyse hiç dinlenmeden okuyor, egzersiz ve silah eğitimi yapıyordu. Sabahın ilk ışıklarından geç saatlere kadar, ‘gençlerin’ dahi ona yetişemediği bir ritimle çalışıyordu. Çok disiplinli birisi olmasına rağmen beraber gülüp eğlendiğimiz zamanlarda oluyordu. Onun, sınırsız ve gençlik dolu enerjisi herkese bulaşıyordu. Hiç kuşkusuz bu enerji onun hayatını adadığı devrimci mücadeleden geliyordu. O her zaman mütevaziydi ve hiçbir zaman sıradan bir işçiden yüksek olmak için çaba harcamıyordu. Onun birikimi ve yaşam deneyimlerine hayranlık duyuyorduk. Biz onun tüm halklar için sergilediği üstün fedakârlık ve özverisinden öğrendik. En fakir köylü onun en yakın arkadaşı oluyordu ve tanıştığı herkes onu seviyordu. Onun Arap kahveleri ile ilgili hikâyelerini; Filistin, Lübnan ve Ermenilerin 20. yüzyılda verdikleri mücadele hakkında anlattıklarını dinliyorduk. Orhan yoldaş ile çok etkileyici ve zengin anlar paylaştık. Onun sıkça “bu diyalektik” dediğini duyduk. Orhan yoldaş 40 yılı aşkın süredir Mao'nun yazılarını tekrarlayarak okuyordu ve her sabah TİKKO'dan diğer yoldaşlarla tartışmak için titiz bir şekilde sayısız sayfalarla dolu notlar alıyordu. Başkan Mao'dan her gün yeni şeyler öğrendiğini anlatıyordu”(IRPGF açıklaması 16 Ağustos 2017)

“Filozoflar dünyayı anlamakla yetindiler, aslolan değiştirmektir.” Bu söz sadece dönemi itibari ile bilgi dünyasının eleştirisini yapmakla kalmaz,  Marksizm’i diğer fikir akımlarından ayırır.  Bu nitelik, Marksizm’e, ideolojik ve siyasal alanda bambaşka bir ruhu katar. Bu bakımdan Marksizm’e ait kategorilere yönelik bir tanım koyma çabası, esas itibari ile toplumsal pratiğinin neresinde durduğu ile ölçümlenmek zorundadır. Bu yukarıda tarif ettiğimiz gibi aynı zamanda gerçek karşısında tavır almaktır. Komünist sıfatı da bu temelde irdelenmelidir. Bir hareket kendisini komünist partisi (KP) olarak nitelendirirken esas itibari ile söylemek istediği şey;  toplumsal devrimi proletaryanın ideolojisi temelinde gerçekleştirmeye ve burada kalmayarak komünizme kadar tüm bir süreci proletaryanın ideolojisi temelinde sürdürmeye aday olduğudur.

Bu açıdan bir KP kendisi dışındaki ideolojileri, devrimci temelde var olanlar da dahil, küçük-burjuva yapılar olarak nitelendirirken de yine kast ettiği devrim yapamazlığı değil bu devrimin proletarya öncülüğünde komünizme kadar taşınamazlığıdır. Bu temelde bir birey açısından komünist olmanın iki temel kriteri olduğunu söyleyebiliriz. Proletaryanın ideolojisine sahip olmak ve doğrudan devrim pratiğine dahil olmak. Burada temel bir tartışma olarak örgütün kaçınılmazlığı devreye girmektedir. Nüfusu milyonları bulan emekçi sınıfları bir sosyal devrime dahil etmek, kaçınılmaz şekilde bir örgütlenmeye ihtiyaç duyar. Bu örgütlenmenin hangi ülke koşullarında, ne tipte mücadele yöntemlerine sahip olacağı üzerinde hareket ettiği/edeceği coğrafyanın koşulları ile ilgili olmakla beraber örgüt, bir varlık olarak devrim için zorunluluktur. Burada örgüt olgusunu komünist olmanın bir kriteri olarak zikretmememizin nedeni, örgütün esas itibari ile sürecin önemli bir aracı olmasıdır. Açmak gerekirse, devrimler tarihi muzaffer devrimlere ve şanlı devrimci kişiliklere şahit olduğu kadar, bir yığın da siyasal yozlaşma örneğine, devrimci kimliğin içinin boşaltıldığı pratiklere de şahitlik etmiştir. Örneğin Troçki, yaşadığı çizgi değişimlerini ve gelgitlerini bir kenara bıraktığımızda özellikle çeşitli dönemlerde Bolşeviklerle de hareket etmiş, Ekim Devrimi’nde ve sonrasında birçok görev almıştır. Ancak o hayatının hiçbir döneminde komünist olamamıştır. Bu sıfatı komünist ideoloji karşısındaki konumlanışından ötürü hiçbir zaman hak edememiştir. Örneğin Dr. Norman Bethune, ÇKP’nin bir üyesi değildir. Ancak Çin Devrimi ve ÇKP karşısındaki konumlanışı onu bir komünist yapmaktadır. Yani esas olan şey devrimci pratik karşısında ne temelde konumlandığı, proleter ideoloji karşısında nasıl bir noktada durduğundur. Tarih, Nubar gibi bir aba-bir hırka ile ömrünün tüm yıllarını devrim için yerkürenin birçok yerinde savaşanlara da şahittir, bürokratizmin nimetleri eşliğinde kendisini dogmatizmin gül bahçesinde bülbül ilan edenlere de.

Toplumsal pratikten beslenen sınıf hareketinin yasalarını tasarruflarına sunan ve gelişim yasalarını burada inceleyerek değişen-değiştiren Nubar yoldaşa hadsiz kelamların pratiği kibir ve hamaset ile yoğrulmuş mayası pekâlâ tutmuş 360 derecede pişirilmiş bir çapsızlık pastası olsa gerek.  

Dünya halklarının bağrına bastığı Nubar yoldaşa komünist kimliği onun toplumsal pratiği vermiştir. Bu kimlik onun yaşam tarzı tarafından tescillenmiştir. Hemen herkesin bu kimlik karşısında saygıyla eğilmesi gerekmektedir.  Nubar yoldaş “her komünist, her yönden tutarlı olmak, atama yaparken adam kayırmamak ve bir karşılık beklemeden çok çalışmak konusunda örnek olmalıdır. Kitleler arasında çalışan her Komünist onların efendisi değil dostu, bürokrat bir politikacı değil, yorulmak bilmeyen bir öğretmen olmalıdır. Bir Komünist hiç bir zaman ve hiç bir şart altında kendi kişisel çıkarlarına öncelik tanımamalıdır; kişisel çıkarlarını milletin ve kitlelerin çıkarlarına tabi kılmalıdır. Dolayısıyla, bencillik, gevşeklik, yiyicilik, gösteriş düşkünlüğü, vb. nefret verici davranışlardır; buna karşılık kendinden feragat, canla başla çalışmak, kendini bütün kalbiyle halkın hizmetine adamak ve gösterişsiz bir şekilde sıkı çalışmak saygı uyandırır. Komünistler Parti dışındaki bütün ilericilerle uyum içinde çalışmalı ve arzu edilmeyen her şeyi ortadan kaldırabilmek için bütün halkı birleştirmeye çaba göstermelidirler. Komünistlerin milletin küçük bir kesimini meydana getirdikleri ve Parti dışında birlikte çalışmamız gereken çok sayıda ilerici ve faal unsur olduğu kavranmalıdır.” (Mao Zedung Seçme Yazılar 2, Kaynak yayınları, Sayfa, 192) perspektifini yaşamında somutlanmış ve bunu bizlere bir görev olarak sunmuştur.

Sonlandırırken;

Önemli bir tarihsel kişilik daha aramızdan kızıl bayrağını devrederek ayrıldı. Onun bıraktığı en önemli deneyim ise yaşamın bütün derinliklerine nüfuz etmek ve onu hakkıyla yaşamak üzerine…

Yaşamın içinde yaşamın çelişkileri ve yaşamsal çelişkiler içinde gerçeğe sarılmak ve ona tavır almak üzerine kurulu bir yaşam olan Nubar, kavgamızın engin burçlarında savaşın generali olarak yolumuzu aydınlatıyor. O inandığı gibi yaşadı ve yaşamın bütün izlerinde inancını çelikleştirdi. O İnandığı gibi yaşamayanların yaşadıklarına iman etmesine, dogmatizm bayrağını MLM’nin burçlarına dikmek istemelerine karşı derin bir cüretle savaşarak MLM’nin yaşayan ruhu Ekim devriminin cüreti BPKD’nin gücü ve Partisi’nin seçkin üyesi olmasıyla tarihimizi onurlandırdı.

 

Bir Partizan okuru

Kaynak: www.partizan-online.net

186

Partizan'dan

Partizan'dan; Gündem ve güncel gelismelere iliskin politik aciklamalarin yazilar.  

Partizan'dan

G20 Zirvesine karşı kitleler sokaktaydı

G20 Zirvesi ile emperyalistler ve bazı bölge müttefikleriyle beraber bu sefer Hamburg’da bir araya geldiler. Gündemlerinden birini dünya halklarının sömürüsü ve sistemin kemikleşmiş sorunlarının faturasını dünya halklarına çıkarmak oluştururken; diğerini pazarların yeniden paylaşımı ve uluslararası jeopolitik ve jeostratejik alanlar oluşturuyordu. Külfeti devamlı halklara çıkarılan bu sorunların emekçi sınıflar üzerinde yarattığı katmerli baskı ve yaptırım artık emperyalist ülkelerde bile üst boyutlara tırmanmıştır.

94. yılında Lozan’da imzalanan sözde bağımsızlık ve devam eden bağımlılık!

I. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın sona ermesi ile birlikte Osmanlı İmparatorluğu’nu kendi aralarında paylaşmak için İtilaf Devletleri; İngiltere, Fransa, İtalya ve Japonya’nın başını çektiği emperyalist güçlerin, Osmanlı’yı masa başında “barış” antlaşmasıyla bölüşmek için yaptıkları Sevr Antlaşması sonucu;  Antep, Urfa ve Mardin Fransa, Ege ve Trakya Yunanistan, İstanbul ise İngilizler tarafından işgal edildi.

Tasfiyeciliğin ABC’sinin Başladığı Yer

“Bir öğretinin en üst ve tek ölçütünün gerçek toplumsal ve ekonomik gelişme sürecine uygunluğu olduğu yerde, dogmatizm olmaz.” Lenin

Bir devrimci ya da komünist hareket içinde tasfiyeciliğin birçok çeşidi vardır. İlk başta, Marksist genel görüşler ve teorik doğrulamalar kabul edilse de, bir hareketin marksist olması için bu yeterli olmaz. O hareketin var olduğu ülkedeki strateji-taktik ve bunların teorik belirlemeleri de bir o kadar önemlidir.

Bir kadın Partizan’ın kaleminden: RAKKA’dan notlar...

Bu defteri elime tam 1 Temmuz günü aldım. Rakka hamlesi başlamadan önce Mehmet yoldaşla bir sohbet vesilesiyle yazıyorum yazacaklarımı.

Özgürlüğe muhtaç ve mahkumuz!

“Başını dimdik tutarak kalan yayı da sever.”[1]

“Bi tenê helmgiri, azadgiriye nişan nade/ Yalnızca nefes almak, özgür olduğunu göstermez,” diyen Johann Wolfgang von Goethe sonuna kadar haklıdır; hele içinden geçtiğimiz kesitte!

George Orwell’in, “İki kere ikinin dört ettiğini söyleyebilmektir. Eğer buna izin verilirse, gerisi kendiliğinden gelir,”[2] diye betimlediği özgürlük, geçtiğimiz zorlu kesitte, “Hiçbir zaman dayanaklı değildir, her zaman tehdit altındadır. Mutlak belirlilik her zaman özgürlük yoksunluğudur,” notunu düşen Theodor Wiesengrund Adorno hepimizi uyarır.

Bürolarımıza yönelik gasp girişimleri, muhabirlerimize yönelik pusular bizleri sözümüzü söylemekten alıkoyamayacak!

Son zamanlarda bürolarımıza ve çalışanlarımıza dönük saldırılara ilişkin çeşitli zamanlarda açıklamalar gerçekleştirmiştik. Şimdi bir kez daha bu konuya ilişkin bir açıklama kaleme almak durumundayız, ancak bundan önce biz kimiz, bize düşman olanlar kimlerdir sorularına cevap verelim istedik:

Özgür Gelecek kimdir?

‘’Babama ne yaptınız? Açıklayın’’Deniz Gülünay

25.ölümsüzlük yılında babam  yoldaşım Hasan Gülünay'ın anısı önünde saygı ile eğiliyor mücadelesini sahipleniyor ve selamlıyorum. 

Düşününki sevdiğiniz insan aniden ortadan kayboluyor. Başvurduğunuz tüm resmi kurumlar size yardımcı olmuyor. Üstelik size uydurma bir kaç cümle ile kaybedilen kişiden umudunuzu kesmenizi peşinden gitmemenizi tavsiye ediyor. Hatta öğreniyorsunuz ki devlette arıyormuş kaybedilen yakınınızı. Arama artık onu diyorlar size. Peki, o kayıp diye unutmaya mı çalışırsınız. Bir güven sorunu ve yitirilmiş adalet duygusuyla nasıl bahsedeceksiniz. 

Rojava’dan TKP/ML-TİKKO kadın savaşçısı: “Eller cepte devrim mücadelesi verilemez!”

Öncelikle tüm yoldaşlara selam ve saygılarımı iletiyorum. Örgütümüz içerisinde/dışarısında yaşanan tartışmaların hem içerisinde hem de “dışında” bir savaşçı olarak ben de birkaç söz söylemek istiyorum. Gönül isterdi ki tüm bu tartışmaların örgütün sistemi içerisinde tartışılsın, mücadele edilsin, çözüme kavuşturulsun. Ancak  bu haliyle bile olsa bu bizim gerçekliğimizdir, ne kadar zor ve can sıkıcı bile olsa bu süreç yine devrimcilerin ve halkın çıkarına sonuçlanacağına, inancım sonsuz. İzninizle Mao yoldaştan bazı alıntılarla devam etmek istiyorum.

Devrimin objektif ve subjektif koşulları üzerine kısa bir değini

Emperyalist sistemin içinde bulunduğu uluslararası müzmin kriz varlığını devam ettiriyor. İstikrarlı sürece bir türlü giremeyen bu ülkelerin finans kapitali, krizin faturasını kendi ülke proletaryasına ve bağımlı ülke halklarına çıkarıyor.

Türk Turizmi'ni Protesto Et ! Soykırım'lara Destek Olma ! Türkiye'ye Gitme !

Aydın/ Entelektüel Meselesine dair[1]

“Entelektüelin görevi iktidara hakikâti söylemektir.”[2]

 

Aydın/ entelektüel konusunda epeyce yazdım.[3] Yazdıklarımın tümü, elbette taraflıydı.

Yeri geldi belirteyim, sınıflı bir toplumda “tarafsızlık” yaygaralarını kaale almayan birisi olarak:

Marguerite Duras’nın, “Politik değilseniz, entelektüel de olmazsınız!”

Albert Camus’nün, “Entelektüel, aklı kendisini gözleyen kişidir”![4]

Sayfalar