Çarşamba Eylül 20, 2017

ÇİRKİN KRAL`IN ARDINDAN-Özden Çiçek

Türkiye edebiyatının  önemli yazarlarından İnci Aral`ın, Yılmaz Güney`in yaşamını konu alan  kurgu romanı Sevgili (Kırmızıkedi Yayınevi), okurlarla buluştu.

Kitap yayımlanır yayımlanmaz çeşitli tartışma ve spekülasyonlar beraberinde gelse de, yazının konusu kitabı tanıtmak olmayacak. Aksine Sevgili romanından sonra Yılmaz Güney`i filmlerinin dışında kendi yazıları ve çeşitli anlatımlarla detaylı tanımak fikrinden hareketle, bir değerlendirme yazısı oluşturabilmek. Yılmaz Güney`in iyi bir sinemacı olmasının yanında  düşünce, kültür ve eylem insanı olduğunu bir kez daha hatırlamakta fayda var.

 

En başından söylemek gerekirse Yılmaz Güney, sanatıyla bir paradigma değişikliği oluşturan ender sanatçılardan biridir.  Üstelik ülke gerçeklerinden esinlendiği sanat eserleri sayesinde evrensel öneme de sahip olmuştur. Buradan hareketle  Sabahattin Ali, Ruhi Su, Nazım Hikmet veYılmaz Güney gibi sanatçıların sanat ve siyasal kimlikleriyle sınıf kimliklerinin  yan yana yürüdüğünü görürüz.

 

Yılmaz Güney, bulunduğu ortamlarda yaptığı konuşmalar ve özellikle siyasal meselelere ilgisi ve de yaklaşımı sayesinde, onun düşünce ve siyaset insanı da olduğunu söylebiliriz. Diğer türlü sadece sinema filmi çektiğini söylersek, bir gözümüzü kapatmış olacağız. Filmlerinde ekonomik sorunlar, sınıfsal farklılıklar, emek gaspı, ulusal sorun, kadın sorunu…gibi konuları rahatlıkla görebiliyoruz. Denilebilinir ki; Türkiye tarihini anlatan yüzlerce ya da binlerce kitaplar içersinden Yılmaz Güney`in sineması ayrıca  önemli bir olanaktır bizler için.

 

Elbette çok yönlü bir sanat insanıyla karşı karşıya olduğumuzu bilmemiz gerekiyor. Yazdığı romanlar, şiirler ve öyküler edebiyat alanına girmiş önemli eserler olarak da kendisini koruyor. Kaldı ki sinemasında  izlediği yolu edebi eserlerinde de izlemiştir. Konular ve kişiler gerçek yaşamın karakterleridir: işsiz kalan, sömürülen, ezilen, bedenini satan… insanı konu etmiştir. Diğer taraftan yaşam içinden seçtiği konulara nedensellik ilkesini de akılda tutarak göstermiştir okuyucuya.

 

Yayımlanmış yazılarına bakacak olursak Yılmaz Güney felsefeye, materyalist felsefeye de yabancı değildir. Okuduğu kitaplar ve ardından yazdığı polemik yazıları buna örnektir. Sinema dünyasında Çirkin Kral olarak lanse edilse de materyalist felsefeyi özümsemesiyle beraber  daha sonra sınıf mücadelesi için elinden gelen tüm çabayı gösterecektir.

 

Bildiğimiz üzereYılmaz Güney,  herhangi bir sinema okuluna gitmedi. Ancak çok küçük yaşlardan itibaren sinemaya ilgi duymaya başlamış, şehre gelen her filmi büyük bir ilgiyle hafızasında saklı tutmuştur. Daha sonra dönemin sinema ustalarından edindiği deneyimlerle bilgisini pekiştirecek , sinema ufkunu ve dünyasını bir tuğla işçisi gibi günbegün örecektir.

 

Bir diğer konuda Yılmaz Güney, slogan düzeyine indirgenmiş bir sanat tutumunu  reddeder. Üstelik bununla kalmayıp slogan düzeyine inen siyaseti de irdeleyecek kadar derinlikli ve temkinli bir yaklaşım içersindedir. Kimileri için sanatı siyasetin gölgesinde kaldığı söylenir, oysa; siyasi kişiliği olmasaydı sanatı   bu denli gelişkin olur muydu? Ya da dünya sinemasında yer edinmiş Yol filminin adını bu denli duyabilmemiz mümkün olur muydu? Bu anlamıyla estetikbilimci John Ruskin`in belirlemesinde olduğu gibi Yılmaz Güney; kafası, bileği ve yüreğiyle sanatını oluşturdu.

Kırk yedi yıllık yaşamı içersinde yüzü aşkın film, sayısız filme yönetmenlik ve elliden fazla yazılmış senaryolar mevcuttur.  Diğer yandan farklı türlerde yazılmış edebi eserleri ve siyasal yazıları bize derinlikli gözlem yeteneğine sahip, düşünen ve üreten bir sanatçıdan söz ettiğimizi gösteriyor. Üstelik ülke koşullarına paralel tutsaklık günleri ve yıllarına rağmen o, düşünmekten ve yaratma eyleminden asla geri durmamıştır. Sevgiliromanında  da bahseldildiği gibi ‘zor günlerin adamı’dır Yılmaz Güney. Bir yanda sevdiği insanla hayat sürdürme çabasının yanı sıra, diğer yanda  da devrimci sanatını sinemaya aktarma uğraşısı hiç kolay olmadı bunca hapislik ve sürgün yaşamına rağmen. Bu anlamıyla sinemasını  yani sanatını sınıf kavgasının bir nedeni olarak görüyordu.  Yaşamının son dönemlerinde bir şeyi daha kendine sorun etmişti. O da sınıf eksenli tüm yapıların birliğinden yana bir tutum sergileme ve bunun örgütlenmesini sağlamak idi.

 

Düşündükleriyle ve eyledikleriyle insanın her halini bize gösteren  biridir o. Fikirlerinde, davranışlarında ve sanatında insanın gelişim sonucu, nerelere varacağını gösteriyor bizlere. Dahası ilkin derinlikli  kavrayışın bir  insanı, hangi bilinç koşullarına taşıdığının bir örneğidir de aynı zamanda.

Arkadaşlar! Dışarıda bir şeyler oluyor, farkında mısınız? Uykuda olanları sarsın, uyandırın. Herkese söyleyin, yakında ışıklar kesilebilir. Karanlıkta ne yapacaksınız?”

Yılmaz  Güney bu sözüyle, karanlıkta  el yordamıyla yürünemeyeceğine işaret ediyor. Bizlere bir ışık gereklidir ve  o ışığın ancak ve ancak bilimsel materyalizm olduğunu duyuruyor. Ve  elimizdeki ışık eğer sanat ise, o da kaynağını hayattan almalıdır. Biz sanat ilgilileri için en görkemli ışığın, toplumcu sanattan yana tutum göstermek olduğunu öğütlüyor. Aydınlığa çıkmak için sanat bir ışık ise, sanatın ışık saçan örneklerini bilmek, okumak, izlemek ve görmek biz sanat ilgilileri için önemli bir ödev/görev olsa gerek. Şan olsun güzel ve umutlu şeylerin yaratıcılarına, şan olsun Yılmaz Güney`lere!

Özden Çiçek

03.09.2017 / Hannover

Eğitimci / Müzisyen 

119