Pazartesi Ekim 23, 2017

Taner özcan

Taner Özcan sitemizin köşe yazarıdır. Kültürel ve politik konularda yazılar yazmaktadır

Bir Varmış Bir Yokmuş

Masal gibi başlayan destan gibi biten hikâyelerden ne kaldı zaman içinde bize. Zebur, Tevrat, İncil ve Kuran. Homer İzmir de okuyor dizelerini amfiden. Aşil topuğundan vurulmasa ne olurdu? Helen Afrika Coğrafyasında yavuklusuyla yan yana yatsa da Truva’dan dehşet bir ceng kaldı bize. Tanrılar ve Tanrıçalar sevişiyor ırmak kenarlarında, Titanlar ne tarafa yana. Brahma Hintli dizimin kenarında günah çıkarsa, Çinli savaş ağalarının günahını hangi surları aşamaz? Yaşıyoruz işte Hallaç dan beri derimiz yüzüle yüzüle, destan ve hikayelerle uyutula uyutula. Munzer ve on binlerce köylü başı Almanya da kazıklara dikile, sefasını Martin süre! Bedrettin asılı kalsın çarşının tam orta yerinde. Aristo prenslere ders verirken çığnadığım üzüm tanelerinden kanımı içe dura! Ne yapsın o felsefe o çağda da sırtımdan yüksele! Masallar ve destanlar diyarından gelen umut(suzluk) Süpermen’in pelerininde Hollywood semalarında çelebi gibi süzüle! Kafamdaki düşümdeki, rüyamdaki ilkelerim ve kurgularımla yaşıyordum. Ne güzel Anadolu da her adımda düldülün ayak izleri var! Ali’nin haberi yok! Düldülün haberi yok! Ne güzel Sarı Irmakta çimdiğim günler! Düştüğüm yollar. Ne güzel Felsefimi gökyüzünden yeryüzüne indirmeyen sınıflara. Ne de olsa beterin beteri var! Herkes payına razıysa çırpın sanda yırtınsan da boşuna!

Aptallık ahmaklık değil benimkisi yaşamdan anladığım buysa maraba olurum ağanın ayağına. Ücret ve fazla çalışma değil derdim. Sınıfldaşlarımın Yaratıp kurduğu şeyleri kaybetmedim sadece yıkıntı altında! Burjuva’nın da adaleti kalmadı çağımda. Destanlarda ve hikâyeler de aranıp yalanıp durmam, Ömer’in Adaletini sakalımın akında buluna diye! Dünya benim için benim dışımda senin içinde! Felsefem Marx’la süzüldü. Masallardan hikâyelerden kırkların ceminden Marx’a garabet bir şey kaldı. Acılar ve çığlıkların sebebi bu. Ben düşlerden dünyaya giden bir yoldan çıkamadım. Dünyadan düşe giden yolu bulamadım. Yaşamım için önce düşlerimden hikâyelerimden kurguladığım ilkeleri koydum önüme. İnce Memed dağ başında sansın kendini raflarda tozlana dura. Kör Abdiler kına yakıyor kıçına. Daha kendi günlük hayatımızı disiplin altına sokamazken dünya ya yeni düzen kimler getire! Uzun zamanlara gidecek yollara azıksız çıkana kimler güvene! İpini tuta! Sırtını dayaya! Bir Viking gibi düşse yola azığında kurutulmuş balık yoksa yem olur canlı balığa! Okumasa da duymasa da deneyimcidir ruhum. Görmeden dereyi, sıvamam paçayı! Aklın varsa sende ıslana durma!

Bir varmış bir yokmuş deneyimim. Düşlerim başka dünya başka! Uçurumu kim giderecek bilmiyorum? Yol göster on iki havarilerim, On iki imamım! Tarihten kalan umutlarım! Başka bir düş bilmiyorum. Cami duvarına yaslanmam, çarmıha gerileni boynuma asmam eski düşlerden başka tutunacak dalim yok sanmamdan.

İlkelerimden taviz vermem! Vermem! Vermem! Yobaz kim diye sorsa bebekler gözbebekleriyle! Cevap ağlayışlarında! İlkeler konusunda Engels ne demişti Duhring’e hatırlayan var mı ola?

“Demek ki ona göre önemli olan şey ilkelerdir, doğaya ve insan dünyasına uygulanması, dolayısıyla doğa ve insanın uyması gereken, dış dünyadan değil, düşünceden türeyen kesin ilkeler. Ama düşünce, bu ilkeleri nereden alır? Kendinden mi? Hayır, çünkü bay Dühring kendisi söyler: Arı düşünce alanı mantıksal şemalar ve matematik yapılarla sı- nırlanır (bu son olumlama, ayrıca, ilerde göreceğimiz gibi, yanlıştır da). Mantıksal şemalar, yalnızca düşünce biçimleri ile ilgilidir; oysa burada sözkonusu olan yalnızca Varlık, yalnızca dış dünya biçimleridir ve düşünce, bu biçimleri hiçbir zaman kendinden değil, ama tastamam ancak dış dünyadan çıkartıp türetebilir. Ama böylece, tüm ilişki tersine döner: İlkeler, araştırmanın çıkış noktası değil, sonucudur; doğaya ve insanların tarihine uygulanmazlar, bunlardan soyutlanırlar; doğa ve insan dünyası ilkelere uymaz,ilkeler ancak doğa ve tarihe uydukları ölçüde doğrudur. Sorunun tek materyalist anlayışı budur ve bay Dühring’in bunun karşı- sına çıkardığı anlayış, idealisttir. Bu anlayış sorunu tamamen başaşağı koyar ve gerçek dünyayı fikirden, şemalardan, dünyadan önce nerede olduğu bilinmeyen ve düşünülemeyecek bir zamandan beri varolan plan ya da kategorilerden hareket ederek kurar – tıpkı ... bir Hegel gibi.”(Anti Duhring,sayfa34-35)

Düşlerde kurulan metafizik-mekanik marksizmin kafasını duvarlara çalmasının İşte sebebi tam da burada! Düşten dünya ya kurulan gökkuşağı yolu neresini yırta dura ezilen sınıflara umut olamamakta!

Biz Maoistleri de aynı düşsel beyniyle kavramaktan uzakta. O düşten dünyaya yollar çize biz dünyadan düşünceye! O zaman biz neden bu fantastik dünyadan farklı bir yol çizemiyoruz? Bir adım ilerde olmak sadece hedefe giden yolda bir adım önde olmak demektir. Başka bir anlamı yoktur. DÜNYADAN DÜŞÜNCEYE YANSITILAN SOMUT DURUMU TEKRAR DÜŞÜNCEDEN DÜNYAYA UYGULAMA SÜRECİNDE TÖKEZLİYOR OLMAMIZDANDIR. Duhring vari materyalizmle kardeşliğimiz buradadır.

Bu İbo’suz ulusal sorun tartışanlar, parti, ordu, sınıflar arası bağı koparan katagorizasyon marksistler, şeyler arası ilişkileri önemsiz gördüklerinden, şeylerin kendileri ile meşgul olduklarından, aynı şeyden bizimde sorumlu olmamızdan sesimizi güçlü çıkaramıyoruz Tencere dibin kara senin ki benden kara! . Hâlbuki akşama kadar da “Gerçekler Devrimcidir!” diye çığırıyoruz! Sanki kulağına küpe olsun sürecini yaşadık son elli yılda.

Düşsel ilkelerimle mutluysam, mutluysan? Yaşam akıp gidiyor ve yetişemiyorsak? Diyalektiğe hep birlikte sövelim!

Kahrolsun Hareket!

Bir varmış bir yokmuş…

Uyusunda büyüsün nenniiii…

Tıpış tıpış yürüsün nenniii…

Yürütebilen varsa?

Emperyalizm yaşlanıyor. Yaşasın Halk Savaşı

Uzun süredir yazamıyorum. Bunun temel sebebi okuma, araştırma ve inceleme yapıyor olmam. Bir yandan günlük ekmek mücadelesi, bir yandan ev içi sorumluluklar, ara molalar, bilgiyi fazlalıklarından arındırma ve süzme. Marx, Engels, Lenin, Mao’nun Türkçe eserleri bitti gece üçlere dörtlere yol alırken. Arada çerez niyetine Orhan Hançerlioğlu’nun düşünce tarihi, ve yüzlerce sayfa, tez… Sabah altı buçukta kalk borusu sonrası, martı çığlıklarına zincirlerimin sesi karışıyor. İş yerine ulaşım için gereken bir saatlik süreyi de boşuna harcamak olmazdı. Okumaya devam… Stalin cilt 9 Çin devriminin özellikleri Radek’in sorunu hatalı koyuşu…

Okuma sürecine beni tekrar sokan temel şey “kongre kararları” idi. Bunun eleştirisini yazdım. Bilgisayara geçmem gerekiyor, eylül-ocak arası geçerim süreçte bir değişiklik olmaz ise, yazı “sürece uygun” olarak kabul edilirse burada yayınlanmasını istiyorum. Biraz uzun olduğu için, parçalara ayırdım ve eleştiriyi üç bölümle sınırlı tuttum. Felsefe olarak baş aşağı, iktisadi olarak baş aşağı, askeri olarak baş aşağı, Eleştiriye gönül isterdi ki Örgütsel olarak baş aşağı durumunu da koymak, ancak ne yazınsal veriler elde ne de bu ‘hak’ .

Bu nedenle sürecin ilerleyişi açısından önceki yazılarımda da belirttiğim üzere ara ara belirtilen, kitlelere yakınlaşma, onlardan öğrenme, öğretme süreci için doğru bir yönelimin yaratıcısı aygıtın gelişmesi ve ilerlemesi için temel şeyleri öncelikli olarak sıralamıştım. Bu nedenle Ülkemiz için İ.K.nın aşılması değil anlaşılması gerekir. Ülkemizde sınıf mücadelesinin orijini İ.K dır. Bu duruma yakınlık veya uzaklık ise sınıf adına hareket edenlerin tarihsel konumunu ama sadece konumunu söyler. Bu konumun, kitlelere kazanımlar sağlayan doğru politika olarak açığa çıkması ile nesnel olgu olarak görünür hale gelmesi gerekir. Bu nedenle sadece politikanın doğruluğu değil söz konusu olan, nesnel koşulların MLM olarak somut durumunun sadece tespiti değil, değiştirme yeteneğini elde etmesi gerekir. Bu yeteneğin gökten zembille inmesi beklenmiyorsa Komünistler özeleştiri yapmak zorundadır. Hareketi anlamak, öz ile biçimi arasındaki çelişkiyi kavramak ve revizyonizm ile mücadele etmek durumundadır.

Lenin’nin Emperyalizm Kapitalizmin En Yüksek Aşaması tespitinden sonra yüzyıl geçti. Emperyalizm yaşlanıyor. ’Tek kutuplu dünya tespiti’, ülkemiz için 1850li yıllardaki eski tezgâhların (Marx’ın Doğu Sorunu Türkiye eserinde söylediği, İtilaf devletlerinin Türkiye’yi parçalama bölgelere ayırma vb. ) yeniden bir çelişki olarak belirmesi anlamına geliyor. Neden bu anlama geliyor, Çünkü

Sanayi 4.0 ın yaşama geçirilişi pazarın yeniden paylaşılmasını zorunlu kılıyor. Neden bu anlama geliyor? Çünkü Lenin’in Emperyalizm tahlili sonucunda ulaştığı ve iki kere kanıtlandığı üzere, eşitsiz ve sıçramalı gelişimin günümüz biçimi olduğu için.

Emperyalizm yaşlanıyor. Sanayiyi büyütürken rekabeti de büyütüyor. Ve proletaryayı da büyütüyor. Proleter Devrimler çağı Emperyalistleri ve kapitalistleri bir daha dirilmemek üzere tarihin çöplüğüne göndermeye hazırlanıyor.

Ama bir burjuva olsanız bu çöplüğe gitme kaderini değiştiremeseniz de erteleyebileceğinizi düşünseniz ne yapardınız. sınıfdaşlarınız ile çelişkileri daha makul bir şekilde çözmek için çabalar bir(demir bir halatın gerilmesi gibi) yandan da düşünce dışındaki nesnel yasalar gereği politik mücadelenin en yüksek biçimi olan askeri mücadeleye hazırlanırdınız. İşte Emperyalizm bir yandan ‘planlı üretim’ bir yandan eşitlik, bir yandan yeşil dünya ve bir yandan sürdürülebilirliği bunun için askeri biçimi gizlemek için kullanıyor.

Ve çelişki gelişiyor, Yasaların emrinde.

Emperyalist-Kapitalist taraflar, Askeri tarzdaki mücadele biçimlerini kendilerini en az tehlike de olduğu ülke ve bölgelerde gösteriyor.(gerilen telin zayıflayan yerleri) Eski üretim biçimleri ile iç içe yaşayan toplumları, proletarya partilerinin hiç olmadığı ya da etkin olmadığı ülke bölgeleri seçmesinin sebebi budur. Irak, Cezayir, Mısır ve şimdi Suriye. Öndersiz kalmış, sınıf bilincinden yoksun savaşmayı bilmeyen halkların kaderi burjuva çıkarlarına hizmet eden proletaryayı tehdit etmenin aracına dönüştürüyor. Sınıf bilincinden uzak, sınıf savaşımı ulusal ve dini biçimler şekline bürünüyor. Bu biçimler emperyalizm ’in elinde kendi sınıf çıkarlarına hizmet ediyor. İşid gibi unsurlar sözde emperyalizme karşı savaş karşıtlığından, doğrudan emperyalizmin en kanlı aygıtına dönüşmesi gibi ve ülkemiz içerisinde Kürt Ulusunun Kendi Kaderini tayin etme (ayrılma) hakkına karşı milliyetçilik batağı tüm tonlarıyla capcanlı bir şekildeki gerçekliği içimizi ağrıtıyor. Bu durumu, Sınıfları ve çelişkilerini en nesnel kavradıklarını iddia edenler acaba düşmanın güçlü olması sebebinden başka neyle açıklıyor. Bu aynı zamanda sınıfın örgütünün proletaryaya uzaklığı değil midir?

Emperyalizm yaşlanıyor. Ülkemiz komprador burjuvazisi ve büyük toprak sahipleri de yaşlanıyor. Nesnel gerçekliğini küçük burjuva ve orta sınıfların şişirilmesi ile gizleyerek hem proletaryayı hem de bu sınıfları kandırıyor. Bu sınıfların dününü bugününü ve yarınını tarihsel gelişimi içerisinde somut olarak olgularl

Açıklayan İ.K. dan başkası değildir. Bu durumu Stalin yoldaştan yaptığı alıntı ile şöyle açıklayalım: “Beş yaşındaki bir çocuk, normal gelişme seyri içinde, on beş yaşında bir genç haline gelir. Bu son derece tabii bir şeydir. Ama beş yaşındaki bir eşek, hiçbir zaman ve hiçbir yerde on beş yaşındaki bir genç haline gelmez.”

Komprador burjuvadan ne zorlatmaya çalışılırsanız çalışın, kaşını boyayın, gözüne lens takın niteliğini değiştiremezsiniz. Komprador burjuvazi ülkemiz halkları üzerinde egemenliğini kurduğunda sermayesi zayıf idi, Bu nedenle devlet aygıtının bürokratik askeri faşist temeline sarıldı. Emperyalist kapitalist devletlere bağımlılığı güçlendikçe, sömürü derinleştikçe Sermayesi büyüdü. Büyüdükçe daha yaşlı eşek oldu. Ancak komprador bu dünyadan bağımsız değildi. Dünyaya uyum da sağlamak zorunda. Sanayii de her yeniliğe ayakta uydurmak zorunda. Bu yeniliği kendi iç dinamikleri ile yeniden üretemeyen bu sınıflar, sınıf çıkarı gereği bir yöntem keşfetti. Bu yöntem Üretimin yoğunlaştırılması için büyük, orta ve küçük işletmeleri dönem dönem yutmak üzerine kuruludur. Gerek iç kaynak yada milli sermaye ile gerekse dış kaynak mali sermaye ile kurulan bu işletmelerin yutulma zamanı ne tesadüftür ki dünya da üretimde bir yeniliğin zamanına denk gelmektedir.(1960,1971,1980 askeri darbe zamanları)1960 MARSALL yardımı kırların traktör ile doldurulması(öncesindeki nicel gelişmeler, ilkler dönemi, ),1971 elektrifikasyon vb. ne tesadüf ki yine TÜSİAD bu tarihte kuruldu.1980 üretimde bilgisayarların dünyada kullanılmaya başlaması. Ve ne tesadüf ki günümüz de sanayii 4.0 burjuva sınıflar arasındaki çelişkileri kavgaları büyütürken DARBE Teşebbüsü Yaşamamız.

Hiçbiri tesadüf değil, komprador yaşlanıyor. Ülkemiz de sanayinin durumu ile ilgili olarak TUİK verilerini doğru okuyalım. 2014 TUİK verisine göre ülkemiz sanayisinin %3 ileri teknoloji(sanayii 4.0); %34,6 orta ve ileri teknoloji(sanayii 3.0); %38,7 orta ve düşük teknoloji(sanayii 3.0-2.0);%3 düşük teknoloji(sanayii 2.0).Yüksek teknolojinin payını nasıl artırabiliriz. Düz mantık ile bakarsak üretim araçlarını yenileri ile değiştirmemiz gerekir. Peki, bunu doğrudan yaparsak büyük sermaye gerekecektir. Komprador olsanız ne yapardınız? Ben olsam önce inovasyon(yenileme) şart derdim, Bankalarım aracılığı ile tüm kesimlere kredi verirdim. Yüksek teknolojinin ülkeye girdiğinden emin olunca da dolaşımı durdururdu

Dolaşımı durdurunca küçük-orta ve bazı büyük işletmelerin iflas etmesini sağlar, işssizler ordusunu büyütür, fazla mücadele etmesinler diye de en geri iki şeyi milliyetçilik ve dindarlık(üretilen insan kaynağının maliyetini düşürdüğü ve daha ucuza emeğini satmasını sağladığı için) bürokratik devlet aygıtını da (ister askeri, ister parlamenter, ister ‘demokratik) kayyım atar, sonrada hepsini özelleştirme ile satın alırdım. Ülkemiz kredi kullanımı ile ilgili olarak dünya gazetesinde bulunan bir veriyi paylaşalım.(http://www.dunya.com/ekonomi/ekonomi-diger/her-4-tllik-kredinin-3-tlsi-r...) Başlık bu : Her 4 TL’lik kredinin 3 TL’si reel sektöre aktı, aslan payı imalatın oldu. Haberin devamı yutulacak tutarı söylüyor: Türkiye Bankalar Birliği (TBB) Risk Merkezince Türkiye’de banka ve banka dışı kredi kurumları tarafından doğrudan kullandırılan nakit krediler, bu yılın mayıs ayı itibarıyla bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 16 artarak, 1 trilyon 869 milyar lira oldu. Kurumsal kredilerin nakit krediler içindeki payı söz konusu dönem itibarıyla yüzde 77 oldu. Yani her 4 liralık kredinin 3 lirası reel sektöre akarken en çok nakdi kredi kullanan sektör 385.7 milyar TL ile imalat sanayii oldu. Veriler, miktarsal ve yüzdesel olarak toplam kredi hacminin yılın en kuvvetli ‘aylık’ artışını, mayıs ayında yaptığını gösteriyor. Bankacılar, bunda kur artışının etkisi olduğuna da işaret ederken kurdan arındırılmış verilerinde aylık bazda iyi bir sinyal verdiğine de değindi.

Suriye halkının göçü, Kürdistan’da kentlerin yıkılması, Şehir deki emek gücü fiyatını mutlak ya da göreli düşürüyor.Kredi kullanımında ki vadeler konut kredilerinde 10 yıl, sanayi de daha uzun ya da daha kısa, Siyasi ideolojik bağı ifade ediyor. Engels’in söylediği gibi öncelikli olarak hala açıklanması gereken şey ‘egemenlik ve bağımlılık’ ilişkileridir

Egemenlik komprador burjuvazi ve büyük toprak sahiplerinde, bağımlı sınıflar, orta sınıfların kalabalık en sağ kanadı ve küçük sol kanadı, küçük burjuva sınıflar, işçi köylü ve emekçiler. Dolaşımın durması durumdan kar edecek ve zarar edecek sınıflar belli oluyor. Peki, bizim temel aldığımız sınıf ve müttefikleri(İ.K.) işçiler, köylüler, küçük burjuvazi, orta burjuvazinin devrimci durum yükseldiğindeki kanadı. Bu sınıflar kendilerini hangi partilerde temsil ediyorlar, oy oranlarına göre büyükten küçüğe, AKP, CHP, MHP, HDP. Darbe ye karşı en güçlü karşı koyuştan zayıf koyuşa doğru sıralarsak AKP, MHP, CHP, HDP.

İşte bu sınıfların korkularını yatıştıracak olan, meclis bildirisine imza atan ortak tutumun sebebi.

Komünistler nerede? Teorik hataya düşmemek için pratik hatada. Sloganlar ile pratik arasındaki çelişkiyi görememe de. Sırtını sınıfa değil, 1400 yıldır egemen inancın saldığı korkuların yuvasında.100 yıldır acı çeken Kürt halkının acısında. Komünistler nerede, Gezinin Moda Sosyalistlerinin masasında. Ama Ülkemizin devrimci sınıflarını birbirine yakınlaştıracak olan ortak çıkarlarının(kompradorun zararına-komprador burjuvaziyi biraz daha bekletecek) savunulmasında bıraktığı boşlukları en gerici unsurların doldurmasıyla, seyirci konumunu olumlamak için kullanmasında.Yani tek yanlilikta.

Bildirilerimiz ne ile başlıyordu: Türk-Kürt ve çeşitli milliyetlerden ve inançlardan emekçi halkımız. Darbe gecesi sloganımız yarım kaldı. Sendika vb. kitle örgütlerini aktif olarak kullanmadık, kullanamadık. Darbelerden en çok zarar gören devrimciler, Alevi ve Kürtleri provokasyondan korumak adına mahalle bekçiliği yaparak komünist bir pratikten uzaklaşmıştır, kitlelerin tarihsel ayrılıklarını giderebilecek çekmenin değil itmenin tarafında ‘dur’masını İ.K.’ya dayandırarak sanki İ.K. darbe gecesi için bildiri yayınlamışta bizim haberimiz olmamış gafletine düştüğümüzü sanmaktadır. Türkiye devriminin temel teorik stratejisi için kaleme aldığı yazılarını 2016 yılında, taktiksel geçici bir pratiğe fornüle etmesindeki muammayı çözene aşk olsun. Hareketin soyutlanması konusunda Marx Proudhon’a ne diyordu bakalım:

Bütün varlıklar, kara ve denizde yaşayanların tümü, ancak bir tür hareket ile varolurlar ve yaşarlar. Tarihin hareketi de toplumsal ilişkileri böyle üretir; sınai hareket bize sınai ürünler vb. verir. Tıpkı soyutlama aracılığı ile her şeyi bir mantıksal kategori haline dönüştürmemiz gibi, soyut durumda hareketi, – yalnızca biçimsel hareketin salt mantıksal formülünü– elde etmek için de değişik hareketleri bütün ayırdedici' niteliklerinden soyutlamamız yeterlidir. Kişi mantıksal kate

gorilerde bütün şeylerin özünü buluyorsa, hareketin mantıksal formülünde de, yalnızca her şeyi açıklamakla kalmayıp şeylerin hareketini de belirten mutlak yöntemi bulduğunu sanır. [sayfa 106]

Öyleyse nedir bu mutlak yöntem? Hareketin soyutlanması. Hareketin soyutlanması nedir? Soyut durumda hareket. Soyut durumda hareket nedir? Hareketin saf mantıksal formülü ya da saf aklın hareketi. Saf aklın hareketi nelerden ibarettir? Kendisine durum almaktan, kendisine karşıt olmaktan, kendisini oluşturmaktan; kendisini tez, antitez, sentez olarak formüle etmekten; ya da, gene, kendisini olumlamaktan, kendisini yadsımaktan, kendi yadsımasını yadsımaktan.

Sınıftan uzaklaşınca gelinen durum işte tam da budur. İ.K.’nın proleteryanın çıkarlarını ülkemiz özgülüne uygulamak için yarattığı temeli mutlak yöntem olarak hareketsizleştiren laf ebeliğinden kurtulduğumuz gün İ.K. nın teorisinin ‘doğru’ yada ‘yanlış’ olduğu açığa çıkacaktır.

Ancak MLM’nin iktisadi, siyasi-ideolojik-kültürel, askeri deneyimleri ve bu deneyimlerden çıkan yasalar, ilkeler dün, bugün ve yarın için ülkemizde nesnel gerçekliğini koruyor. Ülkemizin ve Ortadoğu halklarının toplu ayaklanma değil, kızıl siyasi iktidarlar ile ’gerçek’, ’görünür’ olarak parça parça kurulacağı, Uzatmalı savaşlar ile halk iktidarını pekiştirerek ülkemiz egemenlerini yıkacağını, bunun için kurulacak olan kızıl siyasi iktidarı mevcut koşullarda cephe gerisi olarak Kürdistan’a sırtını dayayarak, Batıdan doğuya değil, doğudan batıya doğru, Kuzeye değil, Güneye doğru kurması zorunludur.I.K. nın tohumu ekdigi yerin ne kadar da isabetli seçtigi,tahta silahla verilen egitimin laf ebelerine atılan tekmede anlamını bulduğunu bilince çıkarmalıyız.

Emperyalizm yaşlanıyor ve demokratik kızıl siyasi iktidarların kurulmasından korkuyor. Öyle bir çağdayız ki Emperyalizm dün 1. Paylaşım savaşında Rusya ve çevresinde kaybetti, 2. Paylaşım savasında Çin ve çevresinde kaybetti, Yarın tüm dünya da kaybedecek.

Yaşasın Halk Savaşı

Yaşasın MLM

Yaşasın Demokratik Halk Devrimi

Kentsel dönüşüm

Kentsel dönüşüm, kentin tarihince oluşan denetim dışı alanların düzenlenmesi ve yaşayan insanları bu düzenlenmeye göre biçimlendirme ereğidir. Kentin, sistemin ve geleceğinin planlanmasının bir adımı olarak sunulan bu yaklaşım; egemenlerin ideolojik, politik, ekonomik ve idari ihtiyaçlarının karşılanmasını hedefler. Bu hedefin gerçekleşmesi için öncelikli olarak bunun bir ihtiyaç haline gelmesi yada ihtiyaç olduğunun ön kabulünü koşul lamasıdır. Bu ön koşullar dizisi olmadan süreç başlatılamamaktadır. Bu süreç ülkemizin üretici güçleri ve üretim ilişkilerince tarihsel olarak hakim sınıflar (komprador burjuvazi ve büyük toprak sahipleri) çıkarınca şekillenmiştir. Bu şekillenme yakın tarihte 1950’lerde kırsal alana makinanın girmesi ile hızlanmış, 1960-1970 yıllarında kente göç yoğunlaşmıştır. Kırdan kente sürülen yığınlar kendi kaderine bırakılmıştır. Göç fazlasını “gelişmiş batı” ülkelere ‘davul ve zurna sesleriyle’ hakim sınıflar, kent merkezlerine yığılan kır yoksullarını, sanayii bölgelerine, fabrika, işlik, üretim atölyesi, çevrelerine serpiştirmiştir. Sadece sanayii yoğunluklu alanlara değil, büyük toprak sahiplilerinin olduğu tarımsal faaliyetin yoğunlaştığı Adana, Mersin, Aydın, Muğla vb. illere de sürülmüşlerdir.


Kentsel dönüşüme konu olan bu alanların ‘hukuk’a ve ‘plan’a uydurulması için çeşitli yasal düzenlemeler yapılmış ve ‘mülkiyet’ sorunlarının çözümleneceği ‘vaadiye’, ‘Kentsel dönüşüm modeli’ geliştirilmiştir. Ama ne oldu da bu dönüşüm tamda 2000lerin ortalarında görünür ve 2016larda belirgin hale gelmiştir. Konunun tarihselliğine bakmadan yapılacak değerlendirmeler sübjektif kalarak metafiziğin kurbanı olacaktır.


Kente 1950,1960,1970’li yıllarda yığılan emekçiler, geçimlik ihtiyaçlarını karşılama için ‘her işte’ çalışmış, yaşamını idame ettirmek için ‘gecekondular’ yapmış, yol, su, elektrik vb. ihtiyaçları için mücadele vermiş ve kursağından kıstıkları ile yaşam alanları olan gecekondu mahallelerini ‘yaşanacak hale’ getirme mücadelesi vermişlerdir. Vermeye devam etmektedirler.


Bu yaşam alanlarında “kentsel dönüşümün” ön kabulü için burjuvazi tarafından öne sürülen şartlardan bazıları şunlardır:
-Afet, Sel vb. riski bulunan alanlar olması
-Konutların depreme dayanıksız olması
-Alt yapı hizmetlerinin yürütülememesi
-Ulaşım Sorunları
-Fiziki ve Sosyal Donatı Yetersizliği
-İmar ve mülkiyet sorunları
-Çevresel Problemlerdir.
Bu sorunların çözümünü içerdiği ‘iddia’ edilen kentsel dönüşüm modellerinin bazıları da şunlardır:
Yenileme(Konutların yenilenmesi)
Soylulaştırma
Koruma
Yeniden Geliştirme
Düzenleme
Boşlukları doldurmadır
Bu modelleri Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, TOKİ, İnşaat Firmaları, Bankalardan oluşan üst yapı ile planlamakta, yukarında aşağıya doğru bir uygulama gerçekleştirmeye çalışmaktadır.


Kentsel Dönüşümün bu yönetimsel biçimi bile sorunun tarihselliği açısından bakıldığında sahte olduğu anlaşılmaktadır. Bankalar ve İnşaat Firmaları ekonomik yönünü işaret ederken, Çevre ve Şehircilik  Bakanlığı idari yönünü,, TOKİ ise ideolojik yönünü ifade etmektedir. İnşaat Firmaları Toprak rantını, Bankalar uzun vadeli faiz gelirini, TOKİ işçi ve emekçiler apolitik yetiştirecek konut bina çevre tasarımını, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı bu alanların yönetilebilirliğini planlayarak, ucuz işgücü depoları olan gecekondularının yatay kendiliğinden biçimini dikey denetlenebilir hale getirerek ezilenleri kuşatmak istemektedir. Kır ve Kent yoksullarının birikimlerini gasp etmek ekonomik yönüyken, yaşayış ve düşünüş biçiminin feodal içeriğini (milliyetçik ve dindarlık görünümlü gericilik) genişletmektedir.


Kentsel tasarımdaki donatı alanlarının içini kendi gerici ideolojisi ile doldurarak(gerçekte içini boşaltarak) yoksullaşmayı, ‘yoksun kalma’ ile bir kat daha artırarak, işçi köylü emekçileri, küçücük, havasız, iletişimsiz ortamlarda yabancılaşma ve yalnızlaşma içine sürüklemektedir. Kentsel dönüşüm modeli ile borç ödeme zincirine bağlanan işçi ver emekçiler kitlece büyütülerek, düşük ücret, sağlıksız, sigortasız ve eğitimden uzak, kültür sanat vb. düşünsel ilerlemeden yoksun insanlar haline getirilerek; ‘Kentsel Dönüşüm’, kentsel yaşama katılmalarını değil, kentsel yaşamın dışına atılmak anlamına gelir.
Kentsel Dönüşüm modeli zincirine yeni zincirler eklenen ezilenlerin ‘sesini’ kısmakta, idari, ekonomik, çevresel ve ideolojik olarak sistemin görünürdeki yanlışlıklarına dahi ‘suskun’ kalmasının bir yönünü oluşturmaktadır.


Kentsel Dönüşüm; ezilenlere ne yeni bir ‘yaşam’ sunmaktır ne de ‘değişim değeri’ içeren değerli konutlar sunmaktır. O ezilenlerin borçlarla bağlanmış çaresizliğinin ‘zenginleşme’ gibi sunulmasıdır.
Kentsel Dönüşüm ile hedeflenen şeylerin ezilenlerin çıkarına uygun hale getirilmesi mümkün müdür?
Bu soruya cevabımız evet mümkündür. Mevcut koşullar altında ve sınırları içerisinde bunun ekonomik temeli; Kentsel Rantın kentsel dönüşüm alanındaki hak sahipleri insanların yararına kullanılması ve dönüşümün finansmanında fon olarak kurulması, kullanılması sağlanabilmelidir.


Planlama yönünün Kentsel dönüşüm alanında kurulan dernek ve örgütlerin katılımı zorunlu hale getirilmeli ve bu dernek ve örgütlerin denetimine bırakılması sağlanmalı, hak sahipliğinin belirlenmesi ve hak sahiplerinin çıkarını içerek hale gelmesi sağlanmalıdır.


Unutulmamalıdır ki; bu koşullar sağlanmış olsa dahi ‘ev sahibi’ olmak ne geçmişte ne kırda ne de kentte barınma-konut sorununu çözmekten uzaktır.Tarih göstermiştir ki konut sahipliğinin arttığı yerlerde ücret ve maaşlarda bir düşme eğilimi(azalma) vardır. Buda Çalışanlara verilen ücretten ‘kira için’ ödenen kısmın kesilmesini ifade eder.


Kentsel Dönüşüm ile gerçekleştirileceği iddia edilen sorunların çözümünün şu anki örgütlenme yapısının, üst yapısının(Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, TOKİ, İnşaat Firmaları, Bankalar)  anlattığı şey bunun bir ‘iktidar’ olma sorunu olduğudur.


Kentsel Dönüşüm ile belirginleşen barınma hakkı ve konut sorunu, üretim ilişkilerindeki ‘konumumuzu’ belirlemektedir. Bunun kavranmaması; iki nesil önce “mal, mülk, para, servet, toprak” sahibi olan dedelerimiz ve ninelerimizin; günümüzde kurtlar sofrasında ‘işçi, emekçi, gündelikçi’ olan torunları olduğumuz gerçeğinin bilince çıkarılmamış olmasıdır. Burjuvazinin ve büyük toprak sahiplerinin egemenliği altında dünyanın her yerine sürüldüğümüz, çileli onlarca yıllık tarihsel gerçekliğimiz ışığında ‘kentsel dönüşüm’ zorbalığına karşı çıkmak, birlik ve birliktelikler kurmak, bu birliklere katılmak bugünü ve geleceğimizi savunmaktır.

Sürüklenme (Ergün Arslan'in elestiri ve felsefe yöntemi)

Marksist bilim bize, bilimsel yöntemlerin en sonunda insan ilişkileri içinde geçerli olduğu tanıtladı. Bu bilimsel yöntem –Diyalektik Materyalizm-  insanlık tarihine uygulanınca, onunda yasalarını netlikle açığa çıkardı. Bu netliği sağlayan şey ise toplumların-ilkel, köleci, feodal, burjuva olarak-  üretici güçlerinin gelişmesi düzeyidir. Marksizm’de bu üretici güçlerin ürünüdür. Sevgili Ergün’ünde(Ergün Arslan adlı yazarın Gelecek /bir perdelik piyes adlı yazısı1) belirttiği üzere Marx’ta, Lenin’de,  bu üretici güçlerin gelişmesi ile ve bu gelişme sonucunda, sınıf savaşının keskinleştiği koşulların ürünüdürler. Ancak kendilerini diğer düşünür ve devrimcilerden ayıran temel fark ‘dünyayı anlama ve değiştirme’ de kullandıkları yöntemin farkındalığıdır. Bu farkındalık ‘nesnel koşulların’ kavranmasında ve onun değiştirilmesindeki başarının da anahtarıdır. Bu anahtarın, günümüz aydınları ve devrimcileri açısından kavranması da bir sorun olarak güncelliğini korumaktadır. Marksizm üzerine düşünmenin, kendisinin Marksizm sanılması gibi bir yanılsamanın genel bir çerçeve oluşturması nedeni ile yöntemin bilgi yığınları içerisinden kurtarılması da gerekmektedir. Bilimsel yöntemde ki bu sapma nedeniyle, Hem kendi tarihini hem de sınıf savaşımının kendine özgü yapısını açıklamada ölçülebilir, hesaplanabilir, ispatlanabilir, genel kabul gören bir anlayış olmasını gerektirir. Eğer bu ispatlama gerçekleşmiyor ise bilimsel yönden sapılmış olunur. Bu yazının amacı; Türkiye devrimci pratiğinde kimi düşülen hataların kavranmasında bir damla olması isteği ile ideolojik olarak ta polemik yaratmaktır.

Diyalektik Materyalizm yönteminin kavranması dünyanın, olayların, olguların açıklanmasının en gelişmiş yöntemidir. Yaşadığımız dünyanın çelişkilerini çözecek donanıma, bilgiye, gelişmeye, itme ve çekmeye sahip, bağımlı ilişkileri tanımlama süreçlerini eksiksiz açıklayabilen bu yöntemin kavranması da yerel de ülkemizin tarihini, genelde dünyanın tarihini, ya da hangi bilimsel alanda ilgileniyor isek onun tarihini kavramamızı sağlamaktadır.  Eğer bilimsel konularda –herhangi bir alanda- mantıksal çıkarsamalar her ne kadar mantıkça uygun gibi görünürse görünsün su götürmez şekilde sayısal hesaplamalar ve onlar arasındaki ilişkilerin de açıklanması gerekir.

 Yani ne tek başına sayısal veriler olarak nede tek başına mantıksal açıklamalar –genel doğrunun parçalarını oluşturmakla birlikte- bütünü tek başına açıklayamazlar. Sadece ölçüm ve hesaplamaları yapılmış olan bir kara parçasının değerlerini, herhangi başka bir biçime sokmadan kâğıt üzerine yazmamız onu nasıl harita yapmaz ise, elimizle çizdiğimiz bir kara parçasının kâğıt üzerindeki görünümü de hesaplamadan bir harita olarak değerlendirilemez. Yani var olan şeyin ölçülmesi, onu sınırlayan(kâğıdın boyutu mesela),etkileyen(kâğıdın ısı etkisindeki genleşme ve daralması mesela),kullanılan ölçme aletlerinin hata miktarlarının(klasik bir nivonun +-2 mm hata yapması mesela)  vb. etkileyen etkilenen diyalektik bağlarının da kavranması ile nesnel sonuçlara ulaşılabilir. Bu bilimin hangi dalında olursa olsun kullanılan araç, yöntem ve kavramlarında tarihini içerir. Nivo dendiğinde, kendi tarihi hakkında da bilgi içerir. Tarihsel bir üründür. Onu benzer ölçme aletlerinden ayırt eden özelliği de tarihsel gelişme ve ilerlemesini de belirli bir ihtiyacın varlığını da, bu nedenle üretici güçlerin varlığını da ve o üretici güçlerin tarihini de açıklamak gerekliliğini doğurur. Marks ve Engels Diyalektik Yöntemi doğaya ve tarihe uyguladıklarında her somut varlığın birbirleriyle olan bağlarını ortaya koyarken, onları diğerlerinden ayırt eden şeyleri de incelemişler. Bu nedenle, benzer özellik taşıyan şeyler arasındaki farkların sebeplerini de araştırmışlardır. Kendi kullandıkları kavramlarında tarihselliğini de açıklamışlardır.

Felsefe ya da matematik vb. hangi bilimle uğraşmışlar ise onların tarihsel gelişmesini de açıklamışlardır. Diyalektik yöntemin gelişmesini de, bilinci oluşturan maddi dünyayı da, bunun felsefe dünyasındaki tarihsel evrimini de açıklayarak tam erişkin bir bilimi bizlere sunmuşlardır. Bu bilimi kavramamız ne kadar güçlü olursa somut dünyaya etkisi de o oranda güçlü olacaktır.

Bay Ergün Arslan yukarıda adı geçen yazısında şöyle demektedir: 

-Kapitalizmin sayesinde var olan ara sınıfın güzelliği karşısında büyülenmiş gibi. … 

-Kim demiş Marks' ın, Lenin' in devrimci düşüncelerinin olgunlaşmasına  Avrupa' nın  özgür düşünceye saygı göstermesi diye. Tam tersine Marksın Leninin devrimci düşüncelerinin olgunlaşmasına   Avrupa' daki  işçi sınıfının mücadelesinin katkısı   olduğunu artık herkes bilmekte.  …

-Göçmen işçi:…

- Aşık mı oluyorum ne. Bilmez mi ki Şehirleşmiş sosyoloji: Şehirlerdeki üretici güçlerin gelişmesi, kırlardaki oluşan artık iş gücünün şehirlere yönelmesi, eskiye nazaran daha hızlı gerçekleşmeye başlamıştır derken kapitalizmin üretim ilişkisini memlekette egemen hale getirdiğini, egemen hale getirmekle de artık  bir takım ara sınıflarında  yok olduğunu, devriminde niteliğinin değiştiğini kabullenmiş olduğunu bilmez mi ki bana hale aşk nağmeleri söyler. …(Bu yazılar, sürüklenmenin itirafı niteliğindedir)

Tüm bu metinde geçen kavramlar içinde geçerli olan bu tarihsellik kavranmazsa; olan ve olacak olan şeyde, her şeyi birbirine eşitlemek ‘çözüm’ gibi görünür. Şeyleri birbirine eşitlerken nitelik ve nicelik farkları ile o şeylerden açığa çıkan unsurlara dikkat etmez isek yöntemimiz sakat olur. Marks’ında, Lenin’de,  Kapitalizminde, Avrupa’daki işçi sınıfının da, göçmen işçinin de, aşkında, şehrinde, egemenliğinde devriminde değişiminde tarihsel gelişmenin ürünü olduğunu unuturuz. Ve geçmişteki belli yaşanmışlıkların belli varoluşların belli etkilerin belli tepkilerin varoluşlarını da veya olmamışlıklarını açıklayamayız. 

Üretim biçimi bunun yegâne açıklanma biçimidir. Bugün şeylerin –metanın, ürünün, insanın, kültürün en geniş anlamda bilginin- somut durumlarını ve ilişkilerini açıklamak istiyorsak; şeylerin her yerde aynı gelişme seviyesine ulaşmamış olmasını da açıklayabilmeliyiz. Eğer dünya belli bir durgunlukta, tek yönlü hareketin ürünü olsa idi her şey donardı. Hareket de dâhil olmak üzere. Yaşadığımız dünyanın diyalektik gerçekliği bize hareketi tanıtlıyor. Her şey hareket ediyor, her şey değişiyor, her şey her an birbirleriyle birleşiyor ayrılıyor parçalanıyor tekrar başka yerde birleşiyor ve parçalanıyor. Bu sonsuz diyalektik hareketin açıklanması ihtiyacı üretim biçiminden doğmuştur. Doğal olarak bu kavramlarda üretim biçimlerinin gelişmesini içerir. Ancak bu gelişim her yerde sabit durağan bir seyir içermediği için nitelediği de anlamı da değişir. Kapitalizm dediğimizde en net olarak gelişmiş olduğu, belirgin olduğu, niteliklerinin, tüm çelişkilerinin açığa çıktığı koşullarda incelenmesini koşullar. Bu onun en net tarifidir.

Bu net tarif iki sınıfın en belirgin şekilde açığa çıkmasını da bunların karşı karşıya gelmelerini de, hangi koşullarda hangi nitelik ve nicelikte hangi ayırt edici özelliklerde ve sınırlılıklar da karşılaştıklarını da koşullar ve bu koşulların her yerde aynı anda gerçekleşmemişliğini de kendi içinde arar. Bu sınıflar nereden geldi? Nerde doğdu? Hangi yolları geçti? Nelerden etkilendi, neleri etkiledi? Marks bu şeyleri ve ilişkilerini inceleyerek açıklamıştır. Kapitalizmin neden en belirgin olarak İngiltere de doğduğunu onun tarihini inceleyerek açıklamıştır. Kapitalizmin ön şartı olarak şehri değil kırı ve kırsal alandaki eski üretim biçimindeki-feodal ilişkileri, mülkiyetin feodal niteliğini- hangi çelişkilerin varlığından, o çelişkilerin gelişmesinden, eski üretim ilişkilerinin yadsınmasından, bu yadsımanın nasıl gerçekleştiğinin açıklanmasından başka bir amaç içermiyordu. Üretici güçlerin tüm dünyada aynı anda aynı gelişmişlik düzeyine ulaşmamasını ilkel toplumdan yola çıkarak, ilkel toplumun üretim ilişkilerini-mülkiyetin varlığını ya da yokluğunu- birbirleriyle ve doğa olan ilişkisiyle açıklamıştır. Çünkü doğa maddi dünyanın hareketlerinin gerçekleştiği yerdir. Marks’ı ve diğer Materyalistleri onlardan ayıran en önemli şey, görgücülükten bilimsel ispata giden yolun kendisidir. Çelişkinin önce hareketten doğduğunun açıklanmasına, hareketin yok edilemezliğine, hareketin niteliklerine, niteliklerin dönüşümlerine varan teorilerini çeşitli bilim dallarının varlığı ile o bilim dallarının hangi maddi koşullardan doğduğunu ise üretici güçlerin gelişmesinde buldu. Eski çağların, materyalistlerinin, düşüncelerinin, neden diyalektiği ayakları üzerine dikemediğini buradan açıkladı. Çünkü savunulan düşüncelerin hareketlerin görünmesinden çok ölçülmesi de gerekiyordu. Bilimsel araştırmalar, her hareketi, her özelleşmiş bilgiyi derinleştirdikçe daha da gelişmekteydi. Onu diğer yöntemlerden ayıran temel özellik bağlantılar kurabilmesi ve bağlantıların bağlantıda olanlar üzerindeki etkisinin su götürmez şekilde sayısal verilerle felsefi düşünme ile bütünleyerek açıklayabilmesindedir. Bugün Marks dediğimizde aklımıza gelmesi gereken şey; ilk iş bölümünün de ürünü olan ve içeren isimden de bahsetmiş olduğumuzdur. İngiltere ile Türkiye’yi kavramsal olarak ayıran şey işte bu tarihsel gelişme farklılıklarıdır. Çünkü tarihlerindeki olayların farklı olmasını sağlayan şey üretici güçlerindeki nicelik ve nitelik farklılıklarından kaynaklanmaktadır. Bugün kapitalizm dediğimizde genel bir üretim biçimini anlıyoruz. Ancak her yerde aynı koşullardan doğmamış olması nitelik farklarını da doğuracaktır. Doğal olarak aynı üretim biçimi farklı tarihsel koşullar yüzünden farklılıklarda içerecektir. Bu nedenden dolayı kapitalizmin belli bir coğrafyadaki üretici güçlerini genel nitelemesini doğrularken özel niteliğini başka biçimde ifade etmesi gerekir. Bunun için Türkiye kapitalizmi demek coğrafyayı işaret ederken niteliğini bize hale söyleyemez. Suskundur kavram. O kavramı konuşturmak ta gerekecektir artık. İşte bu konuşturma tarihsel süreçleri incelemeden yapılırsa elde edeceğimiz sonuçta şablonculuk, ezbercilik, ithalatçılık olacaktır. Komprador, tekelci, çarpık vb. gibi kapitalist nitelemelerin kapitalizmin yereldeki özel niteliğini anlayabilmemiz için bu nitelemelerin hangi üretim ilişkilerinin üzerinden yükseldiğini de anlatması gerekir. Şöyle ki;

“Bizim tüm iktisadi, siyasal ve entelektüel evrimimizin, köleliğin genel olarak kabul edilmiş bulunduğu ölçüde zorunlu da olduğu bir durumu önkoşul olarak koştuğunu hiçbir zaman unutmamalıyız. Bu anlamda, şöyle diyebiliriz: eski kölelik olmasaydı, modern sosyalizm olmazdı” .2( Dünyanın herhangi bir yerinde yaşanmışlığından değil kendi coğrafyasındaki yaşanmışlığından bahsediyor)

Biz bunu kapitalizm içinde söylenmiş olarak kabul etmeliyiz. Eğer Coğrafyamız için özel anlamda kapitalizm nitelemesinde bulunuyorsak tarihimiz içinde de kölelik çağını bulmak zorundayız. Eğer kölelik çağını belirgin hakim bir toplumsal formasyon olarak yaşamamış ise hem üretici güçlerini hem de üretim ilişkilerini geliştirememiştir, geriden yürüyordur demek zorundayız. Eski kapalı feodal üretimi, mülkiyet ilişkilerini ve iş bölümünü oluşturmamış bir toplumun üzerinden yükseliyorsak kapitalizmimizde o oranda geliş(me)miş olacaktır. Bunun tanımlaması da özel terimler içerecektir. Çünkü oda üretici güçleri anlatmak zorundadır.

. Evet, kavramımız-kapitalizm- hangi özelliklerimizi anlatacaktır. Tekelci dersek tarihsel formasyonların tamamının da benzer ülkelerdeki gibi geliştiğini söylemek zorundayız. Her çağ için hem bir Kant, hem bir Hegel, hem bir Aristo, hem bir ölçme aleti, hem bir üretici sınıflar, hem bu sınıfların savaşını, oluşturduğu kültürü, bilimi ve sanayiyi de tarihten çıkarıp önümüze koymakla mükellef oluruz. Eğer çarpık ile niteleyeceksek bu çarpıklığın belirsizliğini de açıklamakla mükellefiz. Eğer komprador diyecekseniz onun içinde yapmak zorundayız.

Ben bir Maoist olarak bir tarafım. Kapitalizmin nitelemeleri içinde ülkemiz üretim ilişkilerinden doğan kapitalist sınıfın somut niteliğini en belirgin olarak sınırlarını, geçmişini ve geleceğini de anlatması gerektiğinden dolayı komprador kelimesi, geçerliliğini korumaktadır diye düşünmekteyim. Neden?

-Tarihini anlatıyor olması(Çin tarihinde olduğu gibi en eski üretim biçimleri yüzyıllar boyunca yan yana yürüdü, biri başat olmak üzere. Bu tarihsel süreç Anadolu tarihine de benzemektedir. Mülkiyeti sağlam bir zemine oturtamamış bir ülkeden, mülkiyeti yıkacak güçlerin doğmasını beklemek? Ne ahmakça!)

-Günümüzdeki sınıflarla olan ilişkilerini anlatması (emperyalizmle olan bağımlılık ilişkisini, toprak ağaları ilen ittifak ve çatışmanın ifadesini, İşçi sınıfı ve tüm sınıflardaki bilincin seviyesini anlatması-üretici güçlerin gelişme düzeyini anlatması)

-Geleceğini anlatması(kendi içerisinden bir kapitalist burjuva sınıfı yaratamayacağını ifade etmesi, yani kısır bir sınıf olmasını anlatması)

İşte bu sebeplerden ötürü komprador burjuvaziyi düşman sınıf olarak hedefe koyarken neyi inşa etmemiz gerektiğini de söylemektedir. MÜLKİYETİ. Geçmişten süre gelen ve hala etkisini sürdüren geri üretim ilişkilerinin mülkiyet anlayışının tasfiye edilmesini, kapitalist hâkim üretim biçiminin tüm sacayaklarının oluşturulması gerekmektedir. Demokratik Halk Devrimi; 

Proletarya(motor güç) ve Köylüler(kapitalist burjuvayı oluşturacak sermayeyi yaratacak olan güç),

Küçük burjuvazi, orta burjuvazinin sol kanadı(kapitalist burjuva buradan doğacak) öncülüğünde sosyalist Mülkiyet ilişkilerini değil Kapitalist mülkiyet ilişkilerini Maoist Parti önderliğinde kurmak demektir. Eğer sosyalizm sloganı geniş halk kitlelerin kendi sloganı değil de bizim ağzımızdaki sakız ise bunun sebebi işte bu tarihsel gerçekliktir. Sloganımız Kapitalist Mülkiyetin İnşasıdır. İşte İbrahim’in ülkemiz özgülündeki diyalektik Materyalist yöntemle tespit ettiği gerçeklik budur.(Eşyanın bağımlılık ilişkilerindeki davranışları ile yeni oluşacak etkilerin o şeylerdeki etkisinin kavranması gerekir. Geriye mi evrilir, ileriye mi?)

Tarihsel olarak mülkiyet ilişkilerinin rayına oturtulması, içinden doğacak ilişkilerinde ön koşulunu oluşturmasından ötürüdür. Zorunludur. O ilişkiler ne kadar sağlam ise o kadar sağlam bir zeminde oluşmuş olacaktır. Bu ülkeye genel anlamda kapitalist demek onun tüm öznelerini açıklayamaz. Açıklayamadığı gibi perspektif belirlemede de rehber olamaz. Bir toplumsal formasyonu (üretim ilişkilerini) hangi üretim biçiminde gerçekleşiyor olursa olsun sağlamlığını belirleyen şey o formasyondaki üretim ilişkilerinin gelişmişliği belirler. Ülkemiz iktisadi formasyonların herhangi bir türünü-köleci, feodal, kapitalist- tarih boyunca en keskin koşullarda ve o formasyonun zıt kutuplarının açık ve net olarak karşı karşıya gelmemiş olması tüm eski üretim biçiminin –biri başat olmak üzere-yan yana uzun sürelerde yaşamasına sebep olmuştur. Bugün kitlelerin sloganı ‘mülkiyet’tir, sosyalizm değil. Sosyalizm sadece ilerici devrimci ve komünistlerin kendi sloganı olarak yankılanmak öteye gidememektedir. Öznel düşüncenin maddi üretici sınıfların sloganı haline gelememesinin sebebi de budur.

“Şimdiye değin iktisat bilimi olarak elimizde bulunan şey, hemen tamamen kapitalist üretim biçiminin doğuşu ve gelişmesi ile sınırlıdır. Buda üretim ve değişimin feodal biçimlerinden arta kalanların eleştirisiyle başlar, bunların kapitalist biçimlerle değişmesi zorunluluğunu gösterir.”3 işte bu zorunluluk bizi-her ne kadar kapitalist üretim, hâkim üretim biçimi olursa olsun- Demokratik Halk devrimine götürür.

Eski üretim biçimlerinin alttan alttan sürdüğünü nasıl anlayabiliriz?

Birincisi; var olan şeyleri incelemeye başlayıp uzmanlaşmaya başladığımızda. O işin üretim biçiminden doğan en uç sınırına vardığımızda. Ve üretim biçiminin kavramsal sınırı ile kendi ülkemizin üretim biçiminin gelişmişlik düzeyi arasındaki farkı gördüğümüzde. Ülkemizde kavram olarak var olan iş ve becerilerin gelişmesini de üretim biçiminin çizdiği sınırlarla sınırlı olması, o iş ve becerilerin(genel olarak iş bölümünün)  yetkinliğini belirler. Şöyle ki bir ülkede iş bölümü ne kadar gelişmişse üretim ilişkileri de o kadar gelişmiş demektir.(burada iş ve becerilerdeki nicelik gözden kaçamamalı) Yâda tam tersi. Şeylerin niteliğini belirleyen şey işte budur. Marx ve Engels üretici güçleri birbirinden ayırt ederken bu farklardan yola çıktılar. Üretim de kullanılan araçların gelişmişliğine, neyin üzerinde ne üretildiğine, -kim kime kim neye sahip sorusuyla mülkiyete- bu üretim biçiminin doğurduğu sınıflara, bu üretim ilişkilerinin açığa çıkardığı diğer şeylerle olan bağına, içinde doğduğu şeyi yadsımasına, zıtlıklara ve zıtların savaşımına ulaşırken oda bir şeyde uzmanlaşmaktaydı. Matematik  Ve doğa bilimleri ile Tarihi buluşturması da Tarihsel Materyalizme ulaşmasını sağladı. 

Ülkemizde hangi iş ve beceriye bakarsak bakalım, hangi üretim sürecine bakarsak bakalım, durum bize tam bir ürün vermemektedir. Her şey noksandır, tamamlanmamıştır. Hem ruhumuz hem çevremiz ne varsa eksiktir sürekli. Yaptığımız işler, ürettiğimiz nesneler ve her şey. Neden? 

Az gelişmişlik mi? Az gelişmişlik az gelişmemenin sebebi olabilir mi? o bir sonuçtur. Neyin sonucudur? Bu soruyu cevaplayamıyorsak değiştirmek istediğimiz şeyi de tanımıyoruz demektir.

Mesela Tıp alanında bir alanında unvan sahibi bir kişiyi ela alalım: Bu kişi ortopedi doktoru olsun. Bu meslek sahibi kişi genel bir ortopedi doktorudur artık. Ancak gelişen üretici güçler bunu kendi işinde iş bölümüne zorlar. O artık bir kol, bir bacak, diz konusunda uzmanlaşmak zorundadır. bu üretici güçler geliştikçe daha da çatallanacaktır. İş bölümü de kendi içinde özelleşmeye devam edecektir. Ancak bu iş bölümü üretici güçlere ihtiyaç duyar. Üretici güçler bu araştırmaya, özelleşmeye ihtiyaç duymuyorsa onun iktisat için de değer üretmesini beklemek zorundayız. Ancak nitelik olarak var olması onu nicelik olarak ta ölçmeye zorlar. Ortopedi doktorumuza geri dönelim kendi alanında ne kadar yetkindir? İşte bu yetkinlik niceliğini belirleyen şey üretici güçlerin gelişmesinin de yansıması olacaktır.(Tek tek bireylerden değil genel olarak ortopedi doktorlarının nicel olarak gelişmişliğinden bahsediyorum)

Ülkemizdeki üretici güçlerin gelişmişlik düzeyi artık çocuk psikiyatrilerine, şehir plancılarına vd. lerine ihtiyaç duymasının sebebi de budur. Üretici güçler gelişiyor. Ancak eskinin yerine yerini koyarak değil, yanına koyarak gelişiyor. Bu nedenle tarımsal üretim için gerekli olan toprak mülkiyetinin gelişmemişliği, köyde doğacak olan, kapitalist sermayenin derelerinin az akmasını, aktığı bölgelerde büyük göller ve denizler yaratamamasını ve bu yüzden de iş bölümünün gelişmemesini(düşük bir hızda gelişmesini) sağlıyor. Adam gündüz elektrik kablosu döşüyor, akşam karo döşemeye gidiyor, eve gelince de komşunun evini badana yapıyor. Elinden her iş geliyor valla. Övünün o çok çalışkan adamla. Aynı çok hamarat hizmetkâr kadınlarla feodal bireyin övünmesi gibi. Elinden her iş geliyor nasıl olsa.

Bu bakış açısı  KP’mizde de övünç kaynağıydı değil mi? İş bölümünü geliştirememek, organları da geliştirememek demektir. Her ne kadar kitle olarak büyük görünürse görünsün bir balçık yığını gibi yere yapışması gün meselesidir artık. Özelleşmeyen yakıtını tüketene kadar yürütür mücadeleyi, Ama yakıt nerden gelmektedir. Üretim biçiminden. Örgütsel, düşünsel anlamda; eğer feodal üretim biçiminden ilkel komünal mülkiyete geçme denemeleri bırakılmazsa Okmeydanı bizim, Gazi bizim, Gülsuyu bizim vb. toprak ağası kafası, sınıf bilinciyle buluşmayı unutmalıdır. Onu mülkiyetinde görmesi kendi üretim biçiminden doğmaktadır. O mahallede, mahallede ona sahiptir artık. Alanda satanda memnunsa kendi küçük köyünde yaşamını cennet sayabilir. Hâkim olan üretici güçler o köye göz koyunca bir sille vurunca feodal üretim dağılır, üretim durur, çiğ köfte satmaya züğürt ağanın peşinden gider artık. 

Ama şehirdeki üretici güçler insanı bir şeyde tamamlamazsa, hep bir yanından tutar bırakır, tutar bırakır, tutar bırakır. Sürüklenip gide böylece. Sanır ki Ergün Bey, Göçmen işçi gibidir onunda bilinci. Bilinç farklarına tinsel, dinsel, kültürel gerilikte arar dururlar. Onunda maddi üretici güçlerden doğduğunu unutur.

Tarihsel bilgilerimizi yeniden gözden geçirmeliyiz. Yöntemin kavranması görgücülük olamaz. Bugün üretici güçlerin gelişmesi belli iş bölümlerini zorunlu kılmaktadır. Yukarda belirttiğim iş ve mesleklere ihtiyaç duymaktadır. Ancak bu iş bölümü gereği oluşan meslekler bile niteliklerinin zirvesine ulaşamamaktadır. Üretici güçlerin ihtiyacı oranında, akademisyen, profesör, doktor, mühendis, işçi, gündelikçi vd. Meslekler deki yetkinleşme üst sınırına hızlı bir şekilde yol alamıyorsa bundaki yavaş gelişmenin sebeplerini aramak ve bulmak zorundayız. Bunu somutladığımızda üretici güçlerin hem gelişmişliğini, hangi unsurlardan oluştuğunu, bu unsurlar arasındaki ilişkileri de anlamamız kolaylaşacaktır.

'Geleneksel' gibi görünen düşünceleri gelenekle eşitlemekteki hatamız, tüm çizgi türlerini de birbirlerine eşitlemek demektir. Bu yöntemle haritayı nasıl çizeceğiz. Hepsi çizgilerden oluşan farklı unsurları haritamıza nasıl gösterebiliriz? Bu bakış açısıyla kapitalist mülkiyet ilişkileri ile daha geriden gelen mülkiyet ilişkilerinde açıklayamayız. Hepsini tek şeyde eşitleriz. Bu Marksizm olabilir mi?

Bu ülkede toprak sorunu yoktur demek, kırsal alandaki ezilen üretici güçleri, komprador burjuvaların ve büyük toprak sahiplerinin politikalarının kucağına atmak demektir. Bu ülkede toprak sorunu yok demek şehirdeki birçok kişinin cebinde bulunan tapularını yok saymak demektir. Bu ülkede tarımsal üretimi sağlayan emekçi sınıfların toprak mülkiyeti sorunu yoktur demektir. Siz İstanbul’un kenarlarına serpiştirilmiş köylerdeki üretici güçlerin 2/b ile mülk sahibi olma çabalarını da yok sayıyorsunuz demekte olursunuz. Komprador burjuvazinin 2/b çalışmaları neticesinde köylülüğün cebinden alacağı yaklaşık olarak 2o milyar-40 miyar TL arasındaki parayı da görmemiş olursunuz. Bu ülkede toprak mülkiyeti sorunu yoktur demek, sizin vaatlerinizi aval aval dinlerken, hisseli tapusundaki hisseleri nasıl tek mülkiyete geçireceğini düşünen adamı da yalnız bırakmış oluyorsunuz demektir. Aynı zamanda Kadastro ve asliye hukuk mahkemesinde yığılmış olan on binlerce dosyayı da görmemiş olursunuz. Aynı zamanda kırsal alandaki sömürünün derinleşmesi ile onun GSMH daki payının düşüklüğü arasındaki bağı da köylülüğün yoğun sömürülmesi olarak değil de, ikinci yönü olan kapitalist üretim ilişkilerinin gelişmesiyle açıklarsınız. Diyalektik olarak şeyleri kavrayamazsak onun sınırlarını da kavrayamayız. Ve işte konu başlığını armağan eden sürüklenmeye de böylece ulaşmış oluruz.

Sürüklenme:

Türkiye tarihinde Materyalist yöntemin kavranmamış olması, onu öz olarak kendinin üretmemesinden doğan sıkıntılar olarak, günümüz felsefe yöntemlerine de etki etmiştir. Bu etkilenme tinsel, dinsel ürünlerin üzerinden yükselen toplumsal bakış açımıza da etki etmektedir. Alevilikte ki komünal mülkiyet kalıntılarının varlığı, modern komünist felsefenin çıkış noktası zannetmeye sürüklemektedir. Son dönemlerdeki Alevilik içinden komünizm zortlatma çabaları bu anlama gelmektedir. Alevi toplumunun üretim ilişkilerindeki geri üretim biçimlerinin etkileri, onların merkezi bir devlet, merkezi bir idari yönetim sahibi olmalarını da etkilemiştir. Onlarda gelişen üretici güçlerin peşinden sürüklenmişlerdir. Çünkü bir lokma bir hırka yaşamak yeterli olurken, üretici güçlerin onları etkilemeleri onların sürüklenmesine sebebiyet olmuştur. Resmi devlet aygıtındaki yerlerinin az sayıda yada hiç olmamalarını doğurmuştur. Bu kapalı üretim biçiminin ürünüdür. Onların komünizm düşüncelerine yatkınlıkları bu eski üretim biçimlerine olan özlemlerinin yansımasıdır. Bu ilerici yönüdür. Ancak onlardaki iş bölümünün gerçekleşmemiş olması da iş bölümünün doğuracağı ilişkilerinde kavranmasını zorlaştırmaktadır. Buda gerici yönüdür. İş bölümü sadece sınıfları doğurmaz, o sınıflar arasındaki sınıfsal savaşımı da güçlendirir. Sınıfları en yalın ve belirgin halde karşı karşıya diker. İşte bu gerilik Alevilerde açık olarak görünürken genel olarak Anadolu halklarının sınıf bilinçlerindeki geriliğinde açıklamasıdır. Ülkemiz açısından toplumsal üretici güçlerinin geriliğinin iç sebeplerinden biri budur. Alevilikteki bu felsefe nereden doğuyor? Üretici güçlerin durumundan. Üretici güçlerin mülkiyet ilişkilerindeki eski biçimlerinin varlığı da burada önem kazanıyor. Ve doğal olarak geriden gelen üretim biçimleri Kapitalist mülkiyet ilişkilerinin kurumsallaşarak yerleşmesine engel oluyor. Bu kırsal alanda doğarken şehirdeki üretici güçlerin gelişmesini de etkiliyor. Çünkü şehirdeki birçok insanında geldiği yerdeki toprak mülkiyet hakkı bulunuyor. Ya kırsal alandaki mülk hakkını kiraya veriyor ya da üzerine yazlık konaklayacağı evi yapıyor. Yaşanmamışlıklarının birikimlerini ev vd. Mülkiyetlere aktarıyorlar. Ancak kapitalist ile ezilen üretici güçleri çıplak olarak karşı karşıya getirmiyor. Mülkiyetini yitirmişler olarak değil belirli mülkiyetlerin sahipleri olarak karşılaştırıyor. Bu ister Ergün beyin söylediği gibi göçmen işçide somutlaşmış olursa olsun geri üretim biçiminin sürüklenerek devamını sağlıyor. Çünkü ne kırsal üretimdeki toprak mülkiyetini biriktirerek tarımsal üretimi güçlendiriyor ne de orda büyük bir sermayenin doğmasına sebep oluyor. İç çelişkilerinden doğamaması onu dış baskının içinde yeniden ve yeniden azalarak üretiyor. B İleri üretici güçlerin nicel gelişmesinden doğan bu yanılgı sosyalizm mücadelesi yürüten güçleri de peşine takacak etkiyi yaratıyor. Felsefede ve pratikte komprador burjuva ve toprak ağalarının eteğinde sürüklenmeye sebep oluyor.

Ülkemiz özgülündeki üretim ilişkilerinin girift yapısının varlığı mekanik materyalizminde toprağını tavlandırıyor. Tanımlamak parça üzerinden yürürken kendi parçası üzerinde yükselteceği zemini de zorlanmadan bulabiliyor.  Bu zeminde yükselen sosyalist düşün İbrahim Kaypakkaya'nın varlığıyla yırtılırken onun pratik mirasçılarında da etkileri görülüyor.

Kapitalist üretim biçiminin komprador gelişmesini işaret eden yönü Türkiye üretici güçlerinin eğiliminin büyük parçasını yansıtırken diğer yönünü önemsiz görerek metafiziğin etkisinde kalıyor. Yine geldik sürüklenmeye.

Yüzyıllarca devam etmiş olan bir iktisadi sürüklenmeyi de kapitalist ülke belirlemesinden yola çıkarak çözmeye çalışıyor. Vah halimize. Bugün sosyalist mücadele yürüten tüm unsurların belirli bir alandaki başarıları, kazanımları bir bütün olması gereken mücadele biçimlerinin farklı alanlarına tekabül etmekte olduğu kavranmalıdır.(farklı yetkinleşmiş organların varlığının parçalı hali) Tüm ilerici devrimci

komünist mücadele unsurlarının yığılarak büyüyen tarihsel hatalarına karşı, ezilenlere özeleştiri vermeleri kaçınılmazdır. Bu içeri de geçmişe tarihsel eleştiri olarak yöneltilmekle doğacaktır.

Not-1: Sayın Ergün Arslan’ın; ilgili yazısını okuduktan sonra, eleştirilerinin benim yazdıklarıma karşı olduğunu, cümleleri deşerek anlamak zorunda kaldım. Muhatap alınan yazılarım birden fazla konu başlığına farklı tarihlerde hazırlanmıştır. Ergün Aslan’ın muhatabın kim olduğu, hangi yazı ve konuları içerdiği ile ilgili bilgi vermesi polemik açısından da geliştirici olacağı kanaatindeyim.

Not-2: Yazıda Marks, Engels ve diğer üstatlardan alıntı yapma imkânım vardı. Ancak bol alıntı yerinde konuyu şekillendiren kitapları yazmak isterim:

Engels, Doğanın Diyalektiği

Engels, Anti-Duhring(Ergün Arslan’ın felsefi hocasına karşı yazılmış yazı)

Marx,Engels, Kapitalizm Öncesi Ekonomi Biçimleri

 

Ekler:

1-Yine bu sitede 12mart 2014 te yayınlanmıştır. Okumak için: http://www.kaypakkayahaber.com/kose-yazisi/gelecek-bir-perdelik-piyes-er...

 

2-3-Karl Marx ,F.Engels Kapitalizm Öncesi Ekonomi Biçimleri,4.Baskı-2009 sol yayınları

 

Sevgili yoldaşlar; düşüncelerimi paylaşama zemini verdiğiniz için teşekkür ederim.

Bu yazıdaki not kısmı yazının dışındaki bir parça değildir. Bütündür.

Tusiad 2050 Vizyon Türkiye Çerçevesinde Mevcut Politik Ortam Değerlendirmesi Denemesi

2001 dünya krizinin Türkiye’ye etkisi ile Emperyalizm yeni bir yönelime girmiştir.(bu süreç 1980 de başlamış orta seviye ye de 2001 de ulaşmıştır.) Bu yönelim mevcut krizin sonucunda belirginleşerek dünya da tüm sınıflarda huzursuzluk yaratmıştır. Ezenlerin kendi arasındaki çelişkiler belirginleşmiş, gelişmekte olan ülkelerin emperyalizmle olan çelişkileri yeni bir boyut kazanmış, yerel hükümetler, emperyalizmin ihtiyaç duyduğu hareketleri gerçekleştirme de ağır kalarak krizi daha da derinleştirmiştir. Teknolojinin gelişmesi, üretim araçlarında teknolojinin kullanılması, üretici güçleri de geliştirmiştir. Dünyada tüm sınıfların örgütlenmesinde yeni bir örgütlenme ihtiyacı doğmuş ve bunun neticesi olarak, emperyalistler çeşitli birliktelikler oluşturmuşlardır. Bu birliktelikler, dünya çapında bir üst yapı, bölgesel olarak kıtalar birliği, kıtalarda kendi içinde ülkeler bazında daha yerel örgütlülükler olarak ittifaklar kurmuşlardır. Yerel iktidarlarda, Emperyalizmin ihtiyacına cevap verebilecek, gelecek öngörülerini planları doğrultusunda şekillendirecek olan hükümetlerin, yeni biçimini oluşturmanın zeminini hazırlamıştır. Bu hükümetlerin içeriğini ve temsil ettikleri sınıfların işbirliği ile çatışmasına da yeni bir boyut kazandırmıştır. Şehirlerdeki üretici güçlerin gelişmesi, kırlardaki oluşan artık iş gücünün şehirlere yönelmesi, eskiye nazaran daha hızlı gerçekleşmeye başlamıştır. Ekonominin kestirilebilir sonuçlarından uzaklaşmasına, üretim, tüketim, ithalat, ihracat konularındaki belirsiz, güvensiz dalgalanmalar olması sermayeyi tehdit eder hale gelmiştir.

Günün ihtiyaçları daha merkezi yönetimleri zorunlu kılmıştır. Hareket kabiliyeti yüksek ve hızlı idari birimler ile buna uygun sınıf uzlaşması (ezenler açısından) bir tercihten çok zorunluluk olarak belirginleşmiştir. Tüm ülke iktisadının Emperyalizmin ihtiyacına göre yeniden dizaynı, egemen sınıfların var oluş koşulu olarak kendini dayatmıştır. Sanayinin yeniden üretimi,  hizmet sektörünün yapılanması, tarımsal üretimin yeni biçiminin oluşturulması, merkezi ve yerel idari birimlerin istenilen niteliklere kavuşturulması; uluslararası antlaşmalardan doğan zorunlu yükümlüklerin yerine getirilmesi vb. ihtiyaçlara cevap verebilecek, merkezi bir hükümeti oluşturacak bir partinin zeminini hazırlamıştır.

Ezilenlerin, bu sisteme güçlü bir şekilde yedeklenmesini sağlayacak, ezilenlerin tepkilerini, mücadelelerini düzen sınırları içinde tutacak, zayıflatıp örgütlü yapılarını dağıtabilecek, ezenlerin politikalarını yaşama geçirebilecek, sarsılan güveni inşa edecek olan parti, AKP adıyla ezen sınıfların ittifakıyla belirmeye başladı.

AKP hükümeti, hem ülkemizde hem de benzer yarı sömürge ve yarı feodal yapıdaki diğer ülkelerde(genel olarak hem nüfus olarak hem sermaye birikimi olarak dünyanın şişen karnı olan ‘gelişmekte olan ülkeler’) birer ihtiyaç olarak maddi koşulların zorunluluğundan doğmuş oldu. Bu süreçle, işbirlikçi, komprador, tekelci sermaye grupları ile büyük, orta ve küçük meta üreticisinin ittifak kurması, çatı partisinde kümelenmesini sağlandı. Krizin sonucu olarak, yerel siyasetin ‘yozlaşmış yapısının’  görünür hale gelmesi, yenilenme ihtiyacını pekiştirdi.

Güçlü burjuva birlikteliği, ezilenler içinde de mevcut durumun iyileştirilmesi açısından yol olarak belirdiğinde, geniş halk kitlelerinden de desteği alarak, genel seçimlerde tek parti olarak çıkmayı başardı. Emperyalizmin yeni çizdiği yolda ilerlemek zorunluluğundan doğan yapısal, kurumsal değişikleri yapacak olan hükümet, ülke ekonomisinin yeni rotasına göre adımlarını atmaya başladı. Yüksek miktarlarda harcamaya sebep olan Kürt Ulusal Hareketiyle masada buluşarak, askeri açıdan tasarruf sağladı. Şirketler için güvenli koşulların oluşmasına öncülük etti.

Kırsal nüfusun savaşla ve göçlerle azalması kırsal bölgelerdeki askeri kuvvetlerinin yeniden yapılanmasını zorunlu kıldı. Birçok karakol kapatıldı. Yenileri yapıldı, Nitelikleri değiştirildi. Şehirlerde nüfusun artması sonucu, şehirdeki kolluk kuvvetlerinin sayısını arttırdı. Gelişmiş Savaş araç gereçleriyle donatıldı. Yetkileri ve yetki alanlarını genişletildi.(Bu sürecin tümden adına da ileri demokrasi, demokratikleşme paketi vb. isimler koyarak yutulması kolay hale getirildi.)

Komprador burjuvazinin askeri bürokratik iktisadı; orta ve küçük meta üreticilerinin gelişmesini engellerken, yeni yapılanma sonucu (emperyalizmin fasonculuğu) hem emperyalizme hem de komprador burjuvaziye yedeklenmesi, kompradorlar açısından, küçük ve orta meta üreticisinin enerjisinden doğan baskının, başka kanallara aktarılması sağlandı. Böylece,  ‘mutlu’  ve  ‘gelişmekte’ olan ülke görünümünü tüm dünyaya gösterdi.

AKP döneminde yapılan faaliyetlerden bazıları:

-Avrupa birliği uyum yasaları ile Kadastrosunu bitirdi(?)

Burada kadastronun bugüne kadar neden tamamlanmadığı sorusuna cevap olarak; şu alıntıyı paylaşmak isterim: “2000 yılının rakamlarıyla azgelişmiş ve eski sosyalist ülkelerde kayıt altına alınmamış, yani henüz mülkiyet sorunları hukuki zeminde tam olarak çözülememiş, 9,3 trilyon dolarlık bir toprak varlığı mevcuttur. Onun çözüm önerisi, bütün toprak varlıkları üzerinde hukuki bir mülkiyet sisteminin kurulması, onların kayıt altına alınması ve nihayetinde ise bankalar tarafından ipotek edilebilir hale getirilmesidir. Dolayısıyla bu sistemin de en önemli aktörü bankacılık sektörü olmaktadır”( TOPRAK MÜLKİYETİ SEMPOZYUM BİLDİRİLERİ.2010 sayfa 78-79)

-Kobi’ler için düşük faizli krediler ile teşvik paketleri hazırladı.

-Hizmet sektörünün gelişmesi için yüzde 25 oranında geri ödemesiz kredi sağlandı. Bu alanda istihdam edilecek nüfusun artması koşullarını sağlandı.

-Tarımda bölgesel düzeyde teşvikler sağlandı.

-Tarımsal üretim desteklenmesi, doğrudan gelir desteği adı altında yürütülerek, köylünün yüksek oranda borçlanmasının zemini oluşturuldu. Bu borçlandırılma üzerinden küçük meta üreticisi için Pazarı genişletildi. Küçük, orta, büyük meta üreticileri için Pazar niteliği olan bölgelere(Afrika ülkeleri, ırak, Suriye vd. ülkeler) ulaşılarak üretilen metalar ihraç edildi. Ticaretin geliştiği bölgelerden sağlanabilecek olan hammadde ve ticaret mallarından elde edilen yüksek kar ile orta sınıf daha da büyütüldü.

-Çevre ve Şehircilik Bakanlığının kurulması ve TOKİ'nin özel sermaye gruplarına hizmete sunulması sonucunda, inşaat sektörü büyütüldü. Buna bağlı üretim faaliyetleri artarak, şehirlerdeki işsizlik miktarını kontrol edilebilir hale getirdi.

-Bankacılık sektörü tarihinde görmediği karları elde etmeye başladı. Kamu Malları biriken sermayeye devredilerek, eskiyen ve hantal işletme yapıları hepten değiştirildi. Özelleştirmelerle elde edilen paralar sürdürülebilir kapitalizmin sürdürülmesi için fütursuzca harcandı.

-Yeni yapılanma gereği, devletin teknik donanımı ile araçları yenilendi. Personellere yurtiçi ve yurt dışında hizmet içi eğitimler verilerek, oluşturulan yeni yapıya uyum sağlanmaları kısmen gerçekleşti. Yeni memur alımları ile kadrolar gençleştirildi.

-Askeri harcamalarda, gelişmiş yeni teknolojileri yöneldi(emperyalizmin çıkmazı, eli mahkûm işte, oda ürettiğini satmak zorunda.)

-İnternet kullanımı için alt yapılar yenilendi. Teknolojiler ülkeye çok hızlı girişler yaptı. Yeni tüketim malları ortaya çıktı. Tüketici kimlikleri değişti.

-Sıcak para akışı ile desteklenen bu süreç şişirilmiş bir gelişme anlayışı ile birleşerek çarpıtılmış bilincimizdeki girift sayısını artırdı. Komprador burjuvazi ile toprak ağaları kendi şişmelerini iktisadi gelişme olarak yutturarak her alanda birçok insanı kandırdı.

Sınıf savaşının ülkemizdeki dinamikleri olan işçi sınıfı, köylülük, küçük burjuvazi ve milli burjuvazinin sol kanadı da yetmez ama evet ile düzene tabi kılındı. Örgütlülükleri hem içten hem de dıştan etkilerle yıpratıldı. Kitlelerin güvenini yitirdi.

Kürt Ulusal Mücadelesinin önderliği, bu süreçlere doğru hamleler yaparak konuşulabilir, süreçleri haber yapılabilir, tartışılabilir, kabullenilebilir hale getirerek, en sonunda masanın bir tarafında konumlanarak ve yerel yönetimlerle güçlenerek özerk bir yapının maddi koşullarının tohumlarını yeşertmeye başardı.

(Bu süreçlerden en olumsuz etkilenen kesimi, sol aydınlar, devrimci örgütler oldu. İktisattaki nicel çözülmeler ile bu çözülmeleri niteliksel zanneden akımlar küçük burjuva söylemleriyle eskiden olduğu gibi düzenin kuyrukçuluğuna takıldı. Yeni iktisadi terimlerin türemesi ile Marksizm’den uzaklaşmanın teorik zemini genişledi. Bu akımlar geniş halk kitlelerini düzen sınırları içerisinde hapsederek, onların özlemlerini hüzne dönüştürdü.)

Hazine arazileri peşkeş çekildi. Hazine arazisi üzerinde işgalci konumunda ki halkın, yapısal değişikliklerle susturulması için, kırsal alanda doğrudan satın alma hakkı tanındı. Köy hizmetleri kapatıldı, il özel idarelerine devredildi ve daha etkili bir kuruma dönüştürüldü, ecrimisil ödemelerinde var olan geriye dönük 20 yıl süre üzerinden hesaplanan borç, 2007 de 10 yıla, 2008 de 5 yıla indirilerek, üzerindeki baskı azaltıldı. Ayrıca, 2/b maddesi ile orman vasfında kullanılan alanlar kullanıcılara doğrudan satışa çıkarıldı.

Daha önce, millî emlak müdürlüğünün yetkisinde olan kum ocakları, maden ocakları vb. Faaliyetler, il özel idarelerinin yetkisine verildi. Köy yollarının yapımı, içme suyu şebekesi vd. Hizmetler yerel politik yapının hizmetinde köylere götürüldü, hükümet e olan bağımlılık artırıldı.

Kısacası, tüm alanlarda ki faaliyetler sistemin ihtiyaçları doğrultusunda yeniden yapılandırıldı. Bu süreçler sonucunda Geleneksel bürokrasinin yerini alan AKP, maddenin tabiatı gereği bu bürokrasinin de tüm özelliklerini içselleştirdi. Müteahitleşen, perakendecileşen ve büyüyen bürokratik yapı % 50’ye vardığında kompradorlar için 12 yıllık olgunlaşma sürecinin sonuna ulaşarak, miadını doldurmuş oldu. Miadının dolmuş olduğunu şuradan anlıyoruz: hem emperyalistlerin 2050 vizyonu hem de onun ülkemize yansıması olan Tusiad’ın 2050 vizyonu yeterince açık olarak bunu ifade ediyor. Tüsiad Bunun gerçekleştirilebilmesi için belli ara başlıklar belirlemişler.

Mesela meta üretimi sürecinde sürdürülebilirliğin şartlarından birisi; doğa ve insan odaklı üretimin merkeze konmasıdır. Bunun sebebi kapitalizmin doğa ile olan çelişkisidir. Kendi sürdürülebilirliklerini olumsuz olarak etkilemeye başlamış olması, İklim değişiklikleri, çevre felaketleri, kirlilik sonucunda oluşan hastalıkların insanlarda bilinç oluşturması, karşı örgütlenmeler kurması, sınıf bilincini yükseltmesine sebebiyet vermesinden bu bilinç ve örgütlenmelerin sistem içinde tutulması, ekonomik dalgalanmalara sebebiyet vermesi, krizlere sebep olmasından ötürü, sürdürülebilir kapitalizmin politikası olarak Tusiad 2050 vizyonuna şu şeklide yansıyor:

Kentsel ulaştırma sisteminin kullanıcılarının ya da kullanıcı olmadığı halde ulaştırmanın olumsuz etkilerinden(tıkanma, kirlilik, gürültü vb.) etkilenen bireylerin politika oluşturma ve karar alma süreçlerine katılımlarını sağlayacak düzenlemelerin nasıl yapılabileceği konusu temel yönetim sorunlarının başında gelmektedir. Bu bağlamda, toplumdaki değişik kesimlerin kentsel gelişmeden anladıklarının farklı olduğu unutulmamalıdır. Ancak, mevcut uygulamalara bakıldığında kente ve ulaştırmaya ilişkin kararların, bu kararlardan etkilenecek geniş kitlelerin görüşleri alınmaksızın, merkeziyetçi ve hızlı bir karar süreci ile alınmakta ve uygulanmakta olduğu görülmektedir. Diğer bir ifade ile karar alma süreci şeffaf ve katılımcı değildir. Ulaştırmaya ilişkin kararlar bir ana plana ve bir ulaşım politikasına göre belirlenmelidir. Aksi takdirde uygulamalarında oluşan yanlışlıklar sonucu, entegrasyon sorunları taşıyan, beklenen hizmeti sağlayamayan ve yüksek maliyetlere yol açan bir ulaştırma sistemi oluşmaktadır(Gerçek2007).Şehirciliğin demokratikleşmesi için kentliler, profesyoneller ve seçilmiş yöneticiler arasında bir işbirliğinin varlığı zorunludur. Bu üçlü içerisinde rol, kentlilere düşmektedir. Dolayısıyla, toplumsal bilincin ve farkındalığın oluşturulması, planlamada profesyonel olmayanların da algılayabileceği ve benimseyeceği hedeflerin konulması gerekir.(TUSİADA 2050 VİZYON,sayfa54)

Emperyalizmin uzun erimli politikaları, genelde ve özelde ülkemizde yeni bir yapılanmayı zorunlu kılıyor. AKP’nin bu vizyona cevap olamayacağı kesinlik arz ederken, onlarla çatışma içinde olan tüm kesimleri de, AKP ile çatıştırarak; muhalefeti düzen sınırları içinde katılımcı, uzlaşmacı, reformist ve revizyonist bir çizgi de ‘modern Türkiye’yi’ inşa etmenin koşullarını hazırlıyorlar. Bu nedenle Gezi de oluşan sanat camiasının çevre duyarlılığı, doğa sevgisi, şeffaf ve katılımcı yönetim talepleri ile komprador burjuvazi ve toprak ağalarının çıkarları bir paralellik ve örtüşme de içeriyor. Bu örtüşmeyi Taksimdeki Divan otelinin gezi direnişçilerine açılmasında görüyoruz. Aynı şekilde Cem Boyner’in gezi direnişinde yüzünü göstermesini de buradan okumak gerekiyor.

AKP karşıtlığında somutlaşan düzen içi tüm unsurların pratiğini de buradan okumak gerekiyor. Antikapitalist Müslümanlar bir anda parlıyor ve devrimci bir İslam(nasıl oluyorsa?) şiarıyla Sünni kesimin AKP versiyonuna karşı piyasaya sürülüyorlar. TV’lerde gazetelerde boy boy görünüyor. Asıl İslam’ı, İslam’ın özünü, demokrat İslam’ı, kitlelerin yutacağı enerjilerini emeceği, pasifize edeceği, onları ‘yobazlıktan’ kurtaracak yeni bir din, Marksist din(?) afyonuyla uyutmanın önü açılıyor.

Kürt ulusal hareketinin sistem içi uzlaşması, yerel yönetimlerdeki etkisi, Türkiye sol hareketleri içinde bir araç-yöntem olarak göze batıyor. Ancak tarihsel geçmişinden kopararak yapılan kopyacılıkta sadece küçük burjuvazinin özlemleri ile örtüşmekten ileri gidemiyor.

Türkiye komprador burjuvazisinin ve toprak ağalarının iktisadi yapıdaki hâkimiyetleri göz ardı edilir, s

adece onun siyaset aygıtının, günlük değişen politikaları ekseninde politik yönelimler belirlenirse, kaçan otobüsün peşinde koşmaya devam etmiş oluruz. Hızımızı artırmış olmamız neticesinde, o otobüsle aramızdaki mesafenin okunması açısından unutulmaması gerekende; onun da hız düşürmüş olabileceğidir. Her şey zıtların birliğinin ifadesi ise her pratik de, birden fazla yön ve bilgi içerir. Tusiad vb. hâkim unsurların, AKP hükümeti ile yollarını ayırma sinyalleri Gezi pratiğinde açığa çıkan ‘sahiplendikleri şey; hem miadını doldurmuş olan hükümetin vizyona cevap verebilecek niteliğinin olmaması, hem de kitlelerin hareketlerinden doğacak olan kültürün de kendileri için bir altlık teşkil ediyor olmasıdır. Güçlü bir alt kültür ancak ve ancak ezilenlerin, ezenlerle olan savaşımının ürünü olabilir. Türk hâkim sınıfları, ezilenlerin doğrudan hedefi olmak yerine, kullandığı ve eskidiğini düşündüğü AKP’yi, ezilenlerle savaştırarak, bu kültürü oluşturmak istemektedir.

Türk hâkim sınıfları 2050 vizyonuna,  emperyalizmle olan bağımlılığı üzerinden gelişen konjektöre uygun yeni bir hükümet kurmak için kararsız, net olmayan bir pratik yönelimde seyretmektedir. Bu kararsızlığın başlıca nedeni, kitlelerin enerjilerinin bu sürece hâkim olup olamayacağı, üst yapıyı oluşturacak olan unsurları, bağrından doğurup doğuramayacağı konusudur. Doğal olarak bu doğumun, otokontrolden çıkıp kendine de yönelme riskini içinde barındırması, onun için tehlike arz etmektedir. Malumunuz ki AKP’nin uygulamaları gerici geleneksel bürokrasiyi tasfiye ederken, kendi gerici yapısını oluşturmuştur. AKP’nin her gerici adımı, gerici geleneksel bürokrasiyi olumlama eğilimi teşkil etmesinden ötürü ‘cumhuriyet ve yarattığı değerler’ üzerinden yapılan siyasette tesadüf değildir. Bu politika, kazanamasa dahi kaybetme riski yoktur. Geleneksel Kemalizm anlayışının revizyonu, AKP’nin varlığıyla anlam kazandığı için bu süreç bir ay iki ay gibi sürelerde çözülmeni beklemek hayalciliktir. Sistemin sürdürülür hale gelebilmesi için birden fazla gezi vb. olayların gerçekleşmesi ile ezilenlerin baskısının oluşmasından doğacak politik ortam, ezen burjuva sınıflar içindeki AKP boyunduruğundaki unsurlar için de, bir zorunluluğa dönüşecektir. AKP’nin kitlelere teşhir edildiği bugünlerde, kitlelerin yükselen öfkesinin meydanlara yansımaması da buradan okunmalıdır. AKP varlığıyla güçlenen zenginleşen, yedeklenen ezilen halk sınıflarının sessizliği de bir ‘ahmaklık’,  ‘koyunluk’, ‘mallık’, değildir. Tarihten aldığı dersler sonucunda ‘kendini savunacağı’, sırtını dayayacağı bir zor aygıtının olmamasıdır. Her askeri darbeden zararla çıkan, iktisatta ki krizler neticesinde fakirleşen, göçen, açlık ve sefalet içinde sahipsiz, savunmasız bir tarihsel hafızadan daha ne beklenebilir ki.

Küçük burjuva kolaycılığı, serüvenciliği, aceleciliği, hayalciliğinin ayyuka varmasının da anlamı buradadır. Sınıf savaşım aygıtları olan Proletarya Partilerindeki sağ sapmalarda buradan okunmalıdır. Halk ordusu olmadan devrim yapmayı söylemek,  tarih açısından Marksistler için utançtan başka bir şey değildir.1968 yılından günümüze kadar olan Türkiye devrimci pratiği, dünya devrimci pratiği, hatta klandan köleci topluma geçişte bile açığa çıkan zor aygıtı, gözümüze değil sadece, her yerimize batarken, Türk hâkim sınıflarının çıkarları ile küçük burjuvazinin özlemlerinin ortak çıkarından mayasını alan günümüz ‘Sosyalist Devrim’ teorileri, toplu ayaklanmacılık, katılımcı legal kitle partisi özlemleri, proletarya ve yoksul köylülüğün bu sınıfların peşinden sürüklenmesine sebebiyet verecektir.

Türkiye hâkim sınıfları iktidar olma gücünden hareketle, tarihte olduğu gibi bugün ve yârin da ezilenleri zor aygıt ile sindirerek, kendi hâkimiyetini sürdürmek için her şeyi yapacaktır. Sınıf savaşımın tarihsel genişliği, bu savaşımında uzun soluklu olmasını zorunlu kılmaktadır. Maoizm'in bilimsel sosyalizmin en yüksek aşaması olduğu gerçekliğinin kendisini dayatacağı zamanlara yol alıyoruz. Bu nedenle Maoizm de ısrar Proletaryanın ve yoksul köylülerin iktidarın da ısrar olacağı unutulmamalıdır.

Konumuza dönecek olursak Tusiad’ın, 2050 vizyonu için öngörülerine dönelim, Kentsel Yapı başlığı altında şöyle:

“Özellikle gelişmekte olan ülkelerde ve yükselen ekonomilerde nüfus ve göç baskısıyla kentsel yayılma devam etmektedir. Bazı durumlarda birbirlerine komşu kentlerin ve kasabaların birleşmesi ile mega kentler oluşmaktadır. Yüzlerce kilometrelik bir alana yayılan bu mega kentlerin birleşmesiyle oluşan mega bölgeler yüksek nüfus yoğunluğuna ve ekonomik güce sahip geniş şeritler oluşturmakta, yönetim ve hareketlilik konusunda büyük sorunlar yaratmaktadır

Bununla birlikte söz konusu gelişme eğilim kaçınılmaz değildir ve tersine çevrilebilir. Örneğin bugün birçok kent ve ulaştırma planlamacısı, otomobil odaklı ve düşük yoğunluklu kentler ve fonksiyonel olarak birbirinden ayrılmış arazi kullanımı yerine akıllı büyüme, karma arazi kullanımı, toplu taşıma ve yürüne bilirlik esasına dayanan daha yoğun ve birbirleriyle entegre olmuş kent yerleşimini savunmaktadır. Akıllı arazi kullanımı ve kentsel tasarım politikaları ile yürüme ve bisiklet gibi temiz ulaşım türlerini desteklemek ve kentlilerin yapmak zorunda oldukları yolculuk sayısını ve uzunluğunu azaltmak mümkündür.” (vizyon-2050 Türkiye. sayfa.55)Demektedirler. 

Bu ne anlama gelmektedir? Sürdürülebilir şehirleşmenin ön koşulu olan pazarın, alacağı yeni şekle uygun şehirleşmenin oluşturulması demektir. Burjuva gettoları tarzında, gettolarda yaşayanların hizmetlere ve tüketim mallarına ulaşmalarını sağlayacak yeni bir kentsel tasarım oluşturmak istemektedir. Kentsel dönüşüm sürecinde yıkılan yapıların yerine kurulan yeni yapıların yeşil vizyonla buluşması için hizmet ve tüketim mallarının yerinde ulaşımının sağlanması istenmektedir. Bakkalcılığa karşı politika üretenlerin, hizmetleri(sağlık, eğitim, idari yönetim vb.)ve tüketim mallarını yine ve yeniden bakkalcılaştırırarak üretmesi demektir. Daha önce bireysel bir işletme özelliğinde olan bakkalcılık, burjuva ihtiyacı olarak öne çıkmaktadır. Sağlıkta ve tüketim mallarının pazarlanmasında oluşturulan sağlık evleri ve şok, bim vb. ünitelere yakın zamanda başka hizmet ve tüketim mallarının dükkânları eşlik edecektir. Burada dikkat edilmesi gereken noktalardan biriside mobeselerle, baz istasyonları ile herkesin daha kolay izlenebilir hale geleceğidir. Bu pazardaki insanlarında imal edilmesi içinde eğitimden tutunda,  aklınıza gelecek her alanda yeni insanında inşası zorunludur. Burjuvazinin, eğitilebilir, verilen eğitimi uygulayabilir(onun deyimiyle sürekli gelişmeye açık insan)  insan ihtiyacı için politikalarını uygulayabilecek ve yapısal değişiklikleri hızlı ve zamanında yapabilecek ‘katılımcı’ yönetimlere ihtiyacı vardır. Yerel yönetimlerin güçlendirilerek, semt, mahalle, ilçe bazında yâda getto bazında kurulacak dükkânları için kaynak ve ön kabul şarttır. Ekmek gibi nimet olacak yeni yönetim anlayışı sayesindedir ki 2050 gibi uzun erimli politikalar kurabiliyorlar. Kentsel dönüşüm muhalefeti olarak beliren grupları da kandırabilecek olan yeşil şehirler ne kadar uygulanabilir bilemiyorum. Ancak burjuvazinin bu konuda çok ısrarcı olacağından şüphem yok. Burjuvazinin hedefleri ile AKP arasındaki çelişki de şehirleşmenin teorik yanında değil, uygulamadaki ‘yeşil’ sorunudur. Bir yandan yeşil kentler hedefinde olanlar; bu süreçlerin daha katılımcı(kendi kendini asan halk) ve çevre vb. etkileri yüzünden hammaddenin, üretim koşullarının, metanın pazardaki dolaşımında yaşanan sıkıntılar, finansal sıkıntılar, dalgalanmalar sebebiyle sıkıntılar yaşamaktadır. AKP ile çelişen tarafı da budur. AKP bu süreci temsil ettiği sınıfları(hizmet ettiği değil), ki bunlar ticaretle şişmiş, tefecilikle büyümüş kısımların çoğunluğu oluşturduğu kesimdir. HES’lerle doğaya verilen zarar, inşaat sektörünün hızla büyümesi, hayatın her alanına verdiği zarar ile daha da belirgin hale gelmiştir. Bunlar yamyam iştahıyla her yere saldırırken halk ile sistem arasındaki çelişkide belirginleşmeye başlamıştır. Toprak ağasından ve tefeciden bozma bu soysuz kesimler ile komprador burjuva arasındaki ittifakta çatışma olarak açığa çıkmaktadır. Halkın sömürülmesi noktasında hiçbir zaman ters düşmeyen hâkim sınıflar kendi sınıfsal çelişkilerinden doğan zıtlıkta AKP ve karşıtlığı görünümüne bürünmektedir. Bir yandan, Halk, Divan oteli özgülünde, şehri temsil eden komprador burjuvazinin safına yedeklenmeye çalışılırken diğer yandan feodalizmi temsil eden AKP arasında pay edilmeye çalışılmaktadır.

Ne diyordu Abdullah GÜL: “Gezi olayları 10 yıllık birikimden dolayıdır.”  ve AKP başkanı, T.C. Başbakanı, komprador burjuvaziyi tehdit ediyordu. Elindeki işi almakla, ihale vermemekle belirgin hale gelen çatışma gazete sayfalarını süslemeye devam edecektir. R.T.Erdoğan, süreç sonunda % 50 rakamını da temsil ettiği sınıflara yedeklediği halk miktarı olarak bağırıyordu. Halkın geri yönlerini kendinde somutlayan başbakan feodal unsurlar tarafından alkışlanıyor ve savunuluyordu.

“G.t kılı” olmak, feodal insanın sevgisini(sınıf çıkar ilişkisini ona bağlamasından bahsediyorum) dışavurumundan başka bir anlamı yok iken, şehirli küçük burjuvalar ezilen halkımızın her şeyden mahrum kalmışlıklarındaki rollerini görmezden gelip, halkın hem geri olmasını hem de feodal temsilcilere yedeklenmesi konusunda, halkı  ‘koyun’ olmakla suçlayabiliyorlar. Bu nokta da iyi olan şey ise halkın sefaletinin, geriliğinin keşfedilmiş olmasıdır. Bu geriliğin aşılması noktasında çok kültürlü küçük burjuva anlayışlara bir öneri sunmadan edemeyeceğim.

Tarihte olduğu gibi ilerici devrimci fikirler en altta ezilenler tarafından kuşandığı taktirde toplumsal formasyon, iktisadi yapı değişmektedir. Yani küçük burjuvazi; kendisinde biriken artistik kültür, sanat, edebiyat, müzik vb. bilgi ile Marksist bilimi, köylülüğe ve proletaryaya(genel anlamda geri görülen ezilen herkese) taşıdığı takdirde tohum yeşereceği toprağı bulmuş olacaktır.(belirtmek isterim ki; köylülüğün proletaryadan öncü olarak ayrılması ideolojik öncülük değildir. Ülkemizdeki iktisadi yapı gereği daha fazla sömürüye maruz kalmasındandır. Görecelidir. Bu durumun kavranması için Mao ustayı ve İbrahim Kaypakkaya’yı diyalektik Materyalizm yöntemiyle incelemek gerekmektedir. Kısa bir yöntemde kavramak istiyorsanız, tek bir üründeki(mesela bir kilo et, buğday, fındık) emek- zamanı ölçün ve bunun sonucunda, haneye giren ücreti hesaplayın, görürsünüz.)Dünya emperyalistlerinin de, yerelde komprador burjuvazinin de, belini büken şey, geri üretim ilişkilerinin varlığına bağımlı olmalarıdır. Artı değeri, kırlık bölgelerdeki aşırı sömürüden somurmakta olup, geri üretim ilişkileri onun bel kemiğidir. Geri üretim ilişkileri(kırda küçük aile üretimi, şehirde küçük ve orta büyüklükteki meta üretimi, fasonculuk) içiresinde ezilen milyonlarca bedendeki kalkışma, sistemi yıkacak enerjiyi ve hareketi de açığa çıkaracaktır. Uzun süreli Halk savaşı burada tarihsel anlamını bulurken, devrimin öncü güçlerinin ittifakını ve bu ittifaktan çıkarı olan sınıfları(küçük burjuvazi ve milli burjuvazi)  da tanımlamaktadır.

Bir uzun alıntı ile pekiştirelim: “1980 sonrası sürecin emekçiler açısından sergilenmesine büyük bir katkı yapmış olmakla beraber, artık sermayenin ne yaptığı sorusu işlevini tamamlamış görünmektedir. Kanımızca yapılması gereken analizin merkezine sadece politik sonuçları itibariyle değil, metodolojik bir önerme olarak da mücadelenin, ne yapmalıyız sorusunun tekrar yerleştirilmesidir. Bu bir karşıtlık olarak değil sermaye ilişkisinin tahliline derinlik kazandıracak bir nokta olarak da görülmelidir. Böylesi bir tahlilde ulus ölçeğinin politik mücadele açısından önemi dünya ekonomisinin hiyerarşik ve eşitsiz yapısından kaynaklanmaktadır. Bir diğer ifade ile bu makale boyunca neo-liberal politikalar ve teknolojik gelişmeler temelinde tartışmaya çalışılan, sermayenin tahakkümünü arttırması dünya ekonomisinin eşitsiz ve hiyerarşik yapısına uygun olarak Türkiye gibi ‘az-gelişmiş’ ülkelerde ‘geri’ ilişkileri muhafaza ederek, içselleştirerek gerçekleşmek olduğudur. Küçük meta üreticilerinin varlık koşullarının, hâkim metalaşma ve proleterleşme süreçlerine rağmen, değersizleşme temelinde gerçekleşmeye devam ediyor oluşu, bu noktanın en açık göstergelerinden biridir. Burada değersizleşmeden kasıt, temel olarak şunlardır: emek-gücünün metalaşmasına rağmen geçimlik üretimin varlığını devam ettirmesi (bakınız Aydın, 2001); “yeniden üretim koşullarının (yaşam standardının) ulusal ve evrensel standartların altında gerçekleşmesi; kamusal kaynaklı sosyal refah yapısının (eğitim, kültür, sağlık sosyal güvenlik, sigorta konut, ulaşım, çevre, vb.) marjinalliği, emek gücü kapsamında ve ona bağlı sınıfsal ilişkiler temelinde, siyasal örgütlenmelerin sınırlılığı; toplumsal sözleşme koşullarının gelişmemiş olması, dolayısıyla, evrensel insan haklarına dayalı, özgürlük ve eşitlik temelinde demokratik bir yapının gerçekleşmemiş olması” (Ecevit vd. 2009: 46) ( TOPRAK MÜLKİYETİ SEMPOZYUM BİLDİRİLERİ.2010 sayfa 198-199)

 

Tusiad’a dönelim:

“Özellikle gelişmekte olan ülkelerde ve yükselen ekonomilerde, toplumun tüm kesimlerinin yukarıda sıralanan(yeşil dünyanın açığa çıkaracağı refah?) olası gelişmelerden yararlanabilmeleri için ekonomik refahın topluma yayılması ve bölgesel gelişmişlik farklarının en aza indirilmesi yaşamsal önem taşımaktadır. Aksi takdirde, gelişen teknolojik olanaklara, mal ve hizmetlere erişme ve bunları ödeyebilme olanağı olmayan geniş toplum kesimlerinin yaşamlarını sürdüreceği plan dışı kent alanlarında, bugün olduğu gibi, denetim dışı ulaşım sistemleri ve araçları yaygınlaşacaktır.”(vizyon-2050 Türkiye. sayfa.57)(italik yazılar dikkat çekmesi için tarafımdan yapılmıştır.)

Ekonomik refahın topluma yayılması ve bölgesel farkların ortadan kaldırılması için gerekli olan şeyin ne olduğu, nasıl uygulanacağı hakkında net bir görüşe sahip olmayan Tüsiad, sosyal devlet söyleminin öykünmesinden başka bir şey yapamıyor. Sadece sürdürülebilir sömürü düzeni için, yakından uzağa olan politikasının özünü, yakının yeniden dizaynı, uzağın ise bu dizayna riayet etmesini arzu etmekten ibarettir. Kısacası geri üretim ilişkilerini tasfiye edecek bir görüş ve pratikten uzaktırlar. Buda kırsal alandaki sömürünün daha da derinleşeceğinin sinyalini veriyor. Kırda biriken öfkeyi, hazine arazilerinin köylüye satılması(sonradan tekrar geri alacak politik esneklik le) ile tolere edecektir. Geçmişte bu kandırmacalar ile doludur. Toprak reformu tartışmalarının hiç eksik olmadığı cumhuriyet tarihi, bu uygulamaları asla amacına uygun şekilde gerçekleştirememiştir. Örnek vermek gerekirse: 

“ Ülkemizde toprak reformu konusunda yapılan çalışmalar 30’lu yıllarda başlamıştır. 1933–34 yıllarında büyük çiftlik sahiplerinin elinde bulunan önemli miktardaki hazine topraklarının muhtaç köylüye dağıtılmasını amaçlayan “toprakların tapusuz kısmını devlete mal eden” bir tasarı hazırlanmış, fakat bu tasarı, hem Ziraat Vekâleti ve hem de Devlet Şurası tarafından reddedilmiştir. İkinci bir tasarı CHP Meclis Grubu tarafından Ali Rıza ERTEN’e hazırlatılmış, ancak, o tasarı da parti grubunda kabul edilmemiştir. Daha sonra Dr. Refik Saydam’ın Sağlık Bakanlığı sırasında hazırlattığı İskân Yasası Tasarısı’nın yasallaşması gerçekleştirilememiş; Tarım Bakanı Prof. Muhlis ERKMEN’in 1941–42 yıllarında yeni tasarı hazırlama çabaları da sonuçsuz kalmıştır. Sonunda Haziran 1945 tarihinde Prof. Şevket Raşit Hatipoğlu’nun Tarım Bakanlığı sırasında Toprak Kanunu çıkartılmış, fakat bu kanun da uygulanamamıştır. 27 Mayıs 1960’tan sonra da birçok tasarı hazırlanmış, ancak hiçbirini yasalaştırmak mümkün olmamıştır.”( TOPRAK MÜLKİYETİ SEMPOZYUM BİLDİRİLERİ.2010 sayfa 64)

 

 Toprak ağalığını kanunlaştıracak olan yeni yasalar, Mehdi Eker’in ağzından internete düşmüştü hatırlanırsa.(Redhack tarafından yayınlanan ses kaydından bahsediyorum) Mehdi Eker’le konuşan ağa, parçalı halde köylünün elindeki toprakları, eski şekli ile değil ama benzer şekilde idare edecek şirket-ağa modeli üzerinde konuşuyorlardı. Geçtiğimiz günlerde pilot bölgelerde uygulanmış olan bu pratik, ‘olumlu’ sonuçlar almıştı. Bu olumlu sonuçlardan yola çıkan ağalar, bir an önce kanunun çıkarılmasını, hisseli ve parçalı tarım arazilerinin bütünleştirilmesi bahanesiyle, köylüyü mülksüz tarım işçisi haline getirmek istiyorlar, ancak tarıma dayalı sanayiyi olumsuz etkileyecek bu uygulama(pazarın daralması)  neticesinde komprador burjuvazi ile Toprak ağalarının kümelenmesi AKP arasındaki ittifakının da bozulma zeminlerinden birini oluşturuyordu.

Bu noktada Türkiye’nin tarımsal Ekonomi ye hâkim olan üretim biçimine, kapitalist işletmelerin olduğunu söyleyenlerin de hataya düşmüş oldukları netleşmektedir. Bu düşüncedekilere; “KSSGM (2000) verilerine göre, Türk kırsal kesiminde, genel özellikleri dikkate alındığında, aile üretimi ve küçük üreticiliğinin başat olduğu görülmektedir. Küreselleşme sürecinde tarımın dönüşümünü açıklarken Türkiye’de tarımsal üretimde, Oran’ın (2006:328) da belirttiği üzere daha çok, küçük ve çok sayıda dağınık parçalı üreticilerin egemen olduğu, yani küçük meta üretiminin yaygın üretim tarzı olduğunu akılda bulundurmak gerekir. Bu durum, hem teknolojik gelişmelerin tarıma uygulanmasını hem de girdilerin kullanımını maliyetleri yüksek oranda arttırdığı için zorlaştıran bir faktördür. Bu yüzden, özellikle 1980 sonrası neo-liberal politikalar, tarımsal üretimdeki devlet desteğinin azalmasıyla Türkiye’de tarımsal üretimin yaygın üreticisi olan küçük meta üreticilerinin varlıklarını devam ettirebilme koşullarını daha da zorlaştırıyor, küçük meta üretiminin farklılaşmasını beraberinde getiriyor. Gelişmiş ülkelerde sermaye ve teknoloji yoğun üretim yapılabilmesi ve genellikle büyük toprak sahipliğinin yaygın olması da tarımsal verimi arttıran faktörlerden biridir. Böylece devlet tarımsal ürünlerde belirlenmiş standartlara ucuz maliyetle ulaşılmasını da sağlamış olur. Bunların bütünü de gelişmiş ülkelerin tarımsal ürünleriyle az gelişmiş ülkelerin tarımsal ürünlerinin pazara eşitsiz koşullarda girmesine neden olmaktadır.” .( TOPRAK MÜLKİYETİ SEMPOZYUM BİLDİRİLERİ.2010 sayfa 64) açıklaması bile yeterli olacaktır.

Bugün, AKP’nin tasfiyesi konusundaki pratikler bütünü ile bakıldığında, hem metodolojik konudaki uzlaşmazlıklar hem de sınıfsal çıkarlarının çatışması sonucunda zıtlık vizyon çerçevesin de açıklanabilir.

Hatırlarsınız, yeni anayasa konusunun gündemden düşmesinin önemli bir sebebi de AKP nin kendisidir. Öznel çelişkilerinden ve özlemlerinden doğan ideolojik isteklerin bu yasa ile yaşam bulması söz konusu olduğundan, sermaye, AKP’nin vizyona uygun olan bir anayasa yapıp yapamayacağı noktasında endişelenmiştir. Bu endişeler, Tusiad hükümeti uyardı başlıklarıyla gazetelerde ve internet sitelerinde yer almıştır. Dönem dönem kızışan uzlaşma ve çatışma sonucunda çatışma daha belirgin hale gelmiş bulunmaktadır. Ezilen emekçiler açısından uyguladığı politikalar uzlaşmasını sağlarken, Erdoğan ve temsil ettiği kliğin belli bir güce dönüşüyor olması sonucunda karşıtlıkta keskinleşmiş ve gelişmiştir. Burada iki gerici sınıfın çatışması söz konusudur.(Aynı zamanda bu çatışma kır ile kent arasındaki çatışmayı içermekte, kadın ve erkek arasındaki çatışmada temsil edilmektedir.) Bu çatışma ya karşı politika belirleyebilmek için sınıfsal yapılarını, uzlaşma ve çatışmalarını, hangi sınıfların müttefikliğinde gerçekleştirilmeye çalışıldığını kavramamız ve kendi hedeflerimiz doğrultusunda yönelime girmemiz gerekmektedir.

Bir başka açıdan bakacak olursak;

Gezi’nin kahramanları eğitimli kadınlar iken, katılımcıları şehrin ‘modern, aydın’ yüzünü temsil ediyordu. Erdoğan ise şehirdeki kırın yığınlarından beslenirken, eğitimsiz, geleneksel giyinen ve konuşan ‘ geri’ ve niteliksiz, iğreti yönüne dayanarak karşılık vermişti. Biri demokrasiden yanaydı. Diğeri köydeki ağanın felsefesini yaşayan, Erdoğan’da somutlaşan feodalizmden yana. Biri hep gelişmek istiyordu. Diğeri onu hep engelliyordu. Biri fabrikalar kurmak istiyordu. Diğeri tarlasını özlüyordu. Biri önyargısız yaşamak istiyordu. Diğeri dinini, imanını dayatıyordu. Biri bu cahiller olmasa ne güzel olurdu diyordu. Diğeri ağanın gücünden aldığı destekle kendini dayatıyordu. Biri burjuva özgürlüğü istiyordu. Diğeri ağanın tahakkümünü istiyordu. Sınıflar arasında ki bu belirgin çatışma, kitlelere ileri olan şey ile geri olanın çatışması gibi gösteriliyordu. İki gerici sınıf in arasındaki çatışma da ezilenlerin bir tarafa yedeklenmesi bekleniyordu. Ancak ilerici, devrimci ve komünist hareketlerin pratikleri bu yedeklenme işlemine darbe vurmuştur. Cumhuriyeti yeniden ayakları üstüne dikmek isteyen geleneksel burjuva kanadı istediğini başaramadı. Şapkadan KEMALİZM çıkaramayan burjuvazi başlıklı yazımda da söylediğim üzere, AKP’yi, Cem Uzan da işe yarayan yöntemle, tasfiye etmeye çalışacağını söylemiştim. Kitlelerin gözünde, İtibarsızlaştırma, “ağzınla kuş tutsan yaranamazsın" anlamındadır.(Maddi çıkar ilişkilerinin onunla olan bağının koparılması, yeni bir yere aktarılması demektir.)

Tusiad’a tekrar dönüyoruz:

“Türkiye’de enerji tüketim yıllar içerisinde artan bir seyir izlemiştir.1990-2008 döneminde birincil enerji tüketimi yıllık ortalama %4,3 artarken 2008 yılında ülkemizin toplam enerji tüketimi 106,3 MTEP, üretimi ise 29,2 MTEP olarak gerçekleşmiştir.(http://www.enerji.gov.tr)Enerji tüketimimizin yaklaşık %70’i ithalat edilen fosil yakıtlar tarafından karşılanmaktadır. Enerji kaynaklarını çeşitlendirmeye, sera gazı emisyonlarını azaltmaya ve eşzamanlı olarak ekonomik büyümeye odaklanan bir ülkede, enerji üretiminde ithalata bağımlı yakıtların %70 düzeyinde kullanılması sürdürülebilir değildir.”(sayfa.63)Hidroelektrik enerjisi dışında diğer yenilenebilir enerji kaynaklarının geliştirilmesinin ancak siyasi iradenin gerekli politikaları benimsemesi ve desteklemesi ile gerçekleşebileceği görülmektedir..”(sayfa.64)(2050 vizyon Türkiye)

Emperyalizmin tahakkümü sonucu, enerji girdisini pahalıya mal eden sanayi, ucuz enerji bulamamaktadır. Ülke sanayisinin, enerji ihtiyacını, öz kaynaklardan  %30 oranında karşılaması demek olan bu istatistik veri, Türkiye Kapitalizminin ‘reel’ durumunu anlatmaktadır. Güngör Uras, Milliyet gazetesinde 08.03.2014 sayısında şöyle yazıyor:

“İmalat sanayinde işletmelerin yüzde 92‘si, 19’dan az işçi çalıştıran küçük işletmeler. Bu işletmeler, imalat sanayinde çalışan toplam işçilerin yüzde 28’ine iş imkânı sağlıyor. Ne var ki bu işletmeler imalat sanayinde yaratılan toplam katma değerin sadece 8’ini yaratabiliyor.

-İmalat sanayindeki işletmelerin sadece yüzde 3’e yakını büyük işletme. Bunlar 50’den fazla işçi çalıştırıyorlar.

Bu büyük işletmeler imalat sanayinde çalışan toplam işçilerin yüzde 55’ine iş veriyorlar. Çalışan sayısı 50’den fazla olan bu büyük işletmeler imalat sanayinde toplam katma değerin yüzde 80’ini yaratıyorlar.”

Büyük işletmelerin nemasını var eden şeyin(girdilerin yüksek olmasında doğan kar zararını) küçük işletmelerin varlığından doğduğunu görebiliriz. Küçük meta üretiminde, girdi maliyetleri daha da artması, işçiyi, daha kötü yaşam ve iş koşulların da ezmektedir.  Komprador burjuvanın baskısı altındaki, Küçük işletmeler, kaderlerine razı olmaktan(küçük olarak kalmak) başka çare bulamamaktadırlar. Bu zorunlu küçüklük, işçilere güvencesiz iş, niteliksiz beslenme, düşük eğitim, ağır çalışma koşulları ve uzun çalışma süreleri le birlikte, düşük ücret olarak yansımaktadır. Gelişen Türkiye(Kapitalist TÜRKİYE ya da Burjuva Demokratik Türkiye değil. Emperyalizm ile yarı feodal yapının baskısından kurtulamayan Türkiye)’nin sorunları, nicel gelişmeler olmakla birlikte değişmemiştir. Türkiye Kapitalizminin, Emperyalizme olan çelişki ile Türkiye yarı feodal(kendini tekrar tekrar üretmek zorunda olan)  yapı tarafından geriye çekilen nicel gelişim, ikili baskının ortadan kaldırılması ile son bulacaktır. Marksist Bilim, toplumsal yasalar bize bunu söylemektedir. İleri olan şeyin gelişmesi, geri olanların tasfiyesiyle mümkündür. Burada, çelişkiyi tespit ederken, nicel olarak azlığı veya çokluğu ‘koşullarında’ önem kazanırken, geri olan üretim biçiminin varlığının etkisi önemlidir.(Bu etki arabanın arkasına bağlanan konserve kutusu mudur?

Yoksa bagaja kapatılmış, ağırlığı tekerlerinde ve hızında hissedilen, ölü bir üretim biçimi midir? Siz karar verin)Marks’ın Kapital 1. Cilt için Almanca birinci baskıya önsöz başlığı altında yazdıklarını aktaralım: 

“Kapitalist üretimin Almanlar arasında iyice yerleştiği yerlerde(örneğin fabrikalarda) içinde bulunulan koşullar, Fabrika Yasalarına benzer yasaların bizde bulunmamaları nedeniyle, İngiltere’den daha kötüdür. Öteki bütün alanlarda, biz, Batı Kıta Avrupa’sının tüm geriye kalan yerlerinde olduğu gibi, yalnızca kapitalist üretimin gelişmesini değil, bu gelişmenin tamamlanmamış olmasının da acısını çekiyoruz. Modern kötülüklerin yanı sıra, dünün mirası olan bir sürü kötülüklerin; çok eski üretim biçimlerinin alttan alta hala sürüp gitmelerinden doğan ve bunların kaçınılmaz olarak beraberinde getirdikleri çağdışı toplumsal ve siyasal ilişkilerin altında eziliyoruz. Yalnızca yaşayanlardan değil, ölülerden de acı çekiyoruz.”

Komprador burjuvazini emperyalizmle ilişkisi sonucunda, değişen iş kanunları, beklentilerden doğan yaptırımlar(mesela yeşil etiketli sürdürülebilirliği için, küçük işletmelerin önüne konan yeni şartlara uyum sağlaması da ekonomik maliyetlerinin yüksek olmasından dolayı) ya sahte belgelerle aşılmaya çalışılmakta, ya da o pazarla olan bağını zayıflatarak, iç piyasada daha az zorunlu şartlar altında varlığını korumaya çalışmaktadır.(Nereye kadar?) 

Tusiad’a yeniden dönüyoruz:

“Türkiye, önümüzdeki dönemdeki sürdürülebilir kalkınma ilkeleri çerçevesinde oluşturulmuş yeni bir ekonomik düzende rekabet etmek durumunda kalacaktır. Sayfa66 …. Tüm bu nedenlerden anlaşılacağı üzere, Türkiye’de 2020 yılına kadar işleyen bir enerji borsasının kurulması, benimsenmesi ve bölgesinde güven kazanmış olması sürdürülebilir kalkınma açısından elzemdir. Sayfa.70”

Yapılan enerji yatırımları(HES,RES vb.)nın gerçekleşmesinin önündeki engellerinin kaldırılması gerekmektedir. Bu engeller, yatırım projeleri için alınan değişik isimler altındaki ücretlerin düşürülmesi, diğer kamu kuruluşları arasındaki eşgüdümün örgütlenmesi anlamına gelmektedir. AKP iktidarı bu süreçleri toplumsal mutabakatla örgütlemekte güdük kalmış, dayatmacı bir yöntemle zor aygıtının gücüne güvenerek hareket etmiştir. İktidarda kaldığı sürece baskı gücünü artıracağından kimsenin şüphesi olmasın. Bu baskı aracına karşı, hangi politik aygıtların, hangi hedefler çerçevesinde karşılık vereceği, ezilenler açısından elzem bir sorundur. “Halk Kazanacaktır”. Ancak hangi bedellerle, hangi kazanımlara ulaşacağı önemlidir. Devrimci güçler açısından genel bir durum değerlendirmesi, elde bulunan araç, gereç ve örgütlülüklerin, enerjilerini doğrudan sisteme yöneltmesini sağlamak ana yol olarak belirirken ikinci yol olarak ta AKP peşinde sürüklenen ezilen halkımıza ulaşılması gerekmektedir. İkili bir yol izleyen devrimci perspektif, Maoist halk savaşı tohumlarını da doğru yerdeki, tavlanan toprağa ekmiş olacaktır.

Küçük sorunlarda, büyük sorunların çözümü vardır. En küçük gibi görünen halkın günlük yaşamından doğan sorunlara eğilmeyenler büyük sorunları çözecek enerji, güç ve hareketi yaratamazlar. Küçük köylerdeki ‘kolay’ sorunları çözemeyenler büyük kasaba, şehir, mega kent teki sorunları asla çözemezler. Küçük dağları mesken tutmayanlar, büyük dağlarda yorulurlar. İçten dışa, dıştan içe diyalektiği, Maozin ve Marksizm’in bilimsel gerçekliğidir. Bildiğiniz bir şey varsa savunduğunuz bir düşünce varsa ekeceğiniz yer en çok ezilenlerin toprağıdır. Onlar günlük sorunlarına eğilmeden yürütülen faaliyetler, çeltik tarlasına pancar ekmeye benzer.

İyi Çalışmalar

Taner Özcan

Örgütlenme Üzerine :Taner özcan

Siyasi örgütler ya da devrim perspektifiyle yola çıkan tüm hareketler şu ve ya bu düzeyde örgütlenme, güncel görevler, sınıfların savaşımı sonucu açığa çıkmış kendiliğinden doğan hareketlerin sonucunda coşkuya kapılmakta acil görevler ve sorumluluklar ithaf etmektedirler kendilerine. Bu bir gazetenin yada bir organın somutunda sonuçlanmakta ve nihayetinde çelişki geriye düştüğünde organın yada gazetenin özeleştirisi yapılıp geri yada ileri yanları ile ilgili tahliller yapılıp kısa dönemsel sonuçlar üzerinden kesin sonuçlar elde edilmektedir. Bu sonuçlardan yola çıkarak elde edilen veriler bir sonraki adım için zemin oluşturmaktadır.

Türkiye devrimci tarihini özetlemek gerekirse bu süreçlerin yaşandığı yığınlarca pratik bulunmaktadır. Ezilenlerin maddi koşullarından doğan hareketlerine yeterince önderlik edememiş, bunu devrim ile gerçekleştirememiştir. Geriye düşülen durumlarda düşman(etkisi büyüktür) kuvvetlerinin güçlülüğüne, sınıf bilincinin zayıf olmasına, küçük burjuva düşüncenin etkisine vb. dayanarak var olan pratikler açıklanmaya çalışılmıştır.

Devrimci önderlerden bol alıntılarla süslenen eleştiriler hatta onlara yüklenen sorumluluklar ya da hatalı olduğu söylenen tahliller üzerinden güncel süreçlerdeki hatalar açıklanmaya çalışılmış, tarihi belli bir coğrafyada belli bir pratiğin içindeki özgün çelişkiler üzerinden kavrayarak, yaşanan pratikler açıklamalara kavuşturulmuştur(?). Böylece ‘eski’ pratikler aşılmaya çalışılmış ancak somut bir ilerlemeden çok, kısa vadelerdeki coşkular, karamsarlık, umutsuzluk, kopma vb. pratiklerle sonuçlanarak hem kendiliğinden gelişen hareketleri hem de bilinçli bir eyleme yönelmiş insanları bilinmezci, çözümsüz, güvensiz ve savunmasız zamanlara savurmuştur. Düşmanın güçlülüğü kafaya yenen darbeden sonra hesap edilmiştir. Devrimci enerji ve özveri bireysel ya da grupsal bir tarih haline gelmiştir. Türkiye devrimci hareketi içerisinde şu veya bu alandaki başarısı üzerinden kendi pratiklerini öne çıkarma koşulları her hareket için vardır. Her hareket şu veya bu zeminde diğer devrimci hareketleri eleştirecek bir pratik bulabilmektedir. Kimi kültür sanat çevresinde, kimi düşman zindanlarındaki direnişleri kendine mal etmekte, kimi bir işçi direnişindeki rolünü öne çıkarmakta kimi şehir içerisinde ya da kırsal alandaki askeri faaliyetlerini öne çıkarmakta vb. pratikler üzerinden ‘kendi programlarının’ ‘ne kadar da doğru’ olduğunu söylemektedirler.

Programların açığa çıktığı koşullar ile tarihsel bağlarını ilişkilendiren örgütler sonuç olarak; hepsi kendini sınıfın öncü gücü, devrimin neferi, devrimi gerçekleştirecek olan Komünist örgütü olarak somutlamaktadır. Bu doğal bir sonuçtur. Olması gerektiği gibidir. Bu iddia olmalıdır da.

Ancak tarihsel bir muhasebe yapıldığında herhangi bir devrimci örgütün başarı elde ettiğini düşündüğü yöntem-pratiğin sınırlıkları yeterince kavranmazsa sonuçta günümüzdeki durum açığa çıkar.

Devrimci mücadeleyi parçalı hale getiren de tam da işte bu bakış açısıdır. Her devrimci örgüt, devrimi gerçekleştirmek, ezilenleri zaferlerle buluşturmak istemektedir. Sınırları görmemek düşünmenin de sınırsız olduğu zırvasıyla sonuçlanmaktadır.

Her şeyin bir sınırı vardır. Sınırın aşılması eskinin içerisinden yeninin fışkırmasını, doğmasını, vuku bulmasını var eder. Nasıl ki İlkel toplumun üretim ilişkilerinden doğan sınırlıkları varsa (nüfus artışı vb. gibi) her toplumsal düşünüşünde sınırlıkları vardır. Madde de somutlaşmıştır bu. Her madde varoluşuyla birlikte, onu o yapan tüm özellikleriyle sınırlıdır.

Örnek olarak; Demir, demir olmanın sınırını aştığında başka bir şeye dönüşecektir. Ancak demir olarak kaldığı sürece sadece demir olma niceliğinden ve niteliğinden doğan şeyleri gerçekleştirebilecektir. Her örgütlenme biçiminin, her aracın, her yönteminde kendi içindeki sınırlılıkları vardır,  varoluşuyla birlikte niteliğini oluşturduğu tüm özellikleriyle bunu oluşturur. Ve bu sınırlılık dışardan sonradan verilmiş bir özellik değil, içinde varoluşuyla birlikte vardır. Mao üstadımız buna Çelişkinin Özgünlüğü demiştir.(Her element benzer parçalardan oluşmuş olabilir. Ancak hepsi aynı değildir. Parçaların dizilimi ona diğerlerinden farklı olan özünü ve biçimini verir. Öz ile biçim arasındaki bağda burada açığa çıkar.)Bu özgünlüğü anlamak için o şeyi ellemek, koklamak, duymak yetmez. Onu sürekli incelemekte gerekir. Bu inceleme süreci de çelişkinin evrenselliğine götürür bizi.(Yani demir her yerde demirdir. Koşullarında oksitlenir ve paslanır) .Maddelerin kendi özgünlüğü onlar arasındaki ilişkileri de açığa çıkarır. Hangisiyle hangi koşullarda birleşebilir? Hangisi ile birleşemez? Gibi…

Ancak insan her yerde her zaman aynı olmadığı gibi toplumsal formasyonu da aynı değildir. İnsanı diğer insanlardan ayırt eden özelliği, çelişkinin özgünlüğü iken ve sınırları belli iken onun var olduğu koşullarda sınırlıdır(mesela şu andaki dünya).Ancak kişilerin oluşturduğu özgünlük belli toplumsal formasyonların sınırları ile sınırlıdır. Yani ilkel, köleci, feodal, kapitalist, sosyalist formasyonlarda da insan pratiği sınırlıdır. Ve sınırsız olduğunu söylediğimiz Komünist toplumda sınırlıdır. (Bu sınırlılık kapitalist formasyondaki gibi değildir. İnsanın bilebildikleriyle sınırlıdır.)

Bu sınırlar bizim tüm pratiğimizi da belirler. Bir aygıtının yapabileceği en üst işlevi önümüze koyar. Mesela komünist bir parti; ismi ve amacı gereği komünist bir toplumsal formasyon oluştuğunda görevini de sonlandıracak koşulları bulacaktır.(bu nedenle komünist bir partiye ihtiyaç olmadığını söyleyenler büyük yanılgı içindedirler).

Bu; devrim şiarıyla yola koyulan her örgüt ve birey içinde gerçektir. Önderlerimizin devrim yoluna can vermeleri de bu sebepledir. Tarihi olayları, olguları vb. her şeyi açıklarken yegâne silahımızın Diyalektik Materyalizm olmasını sağlayanda bu bilimsel zorunluluktur. Bilimsel konularda ben böyle düşünüyorum diye bir açıklama olamaz bu nedenle. Siz ne düşünürseniz düşünün eninde sonunda bilimsel olan şey kendini size dayatır. İster inkâr edersiniz ister devrimci bilincin zorunluluğundan bunu kabul edersiniz. Bu bilimsel bilgiyi kuşanırsınız. Tarihi ya da toplumu değerlendirirken de ortak bilimsel sonuca ulaşmak zorunludur.(en azından fikir ayrılığının iki çizgide seyretmesi gerekir.) Eğer ortak bilimsel bir sonuç kavranamıyorsa burada yöntemin ya da yöntemlerin de bilimsel olmadığı göz ardı edilmemesi gerekir. Devrim yapmak amacıyla yola çıkan tüm unsurların ayrı oluşundaki sorunda buradadır. Aynı amaca yönelik tüm kuvvetlerin ayrı olmasının başka bir açıklaması da yoktur. Toplumsal formasyondan bağımsız değil sınırlıdır. Var olan her düşünce doğal olarak belli bir sınıfın çıkarlarını savunacaktır. Devrimci hareketler içerisindeki pratiklerin hepsinde şu veya bu oranında mutlaka bir kazanım vardır. Parçalı ancak bütün değildir. Buda coğrafyada yaşanan iktisadi ilişkilerin bir yansımasıdır. Ezilen her sınıfın ilerici pratiği bu ilerici-devrimci pratiklerin bütününde anlamlanmaktadır. Yani şu veya bu örgütün pratiği bütünü ile bakıldığında ezilenlerden şu veya bu sınıfın imzasını taşımaktadır. Onları birbirlerinden ve diğerlerinden ayırt edebileceğimiz özellikler kendilerine verdikleri isimler değildir. Bilimsel olarak hangi devrimci sınıfın önderliğinde, hangi sınıflarında müttefikliğinde, hangi bilimsel devrimci araç ve yöntemlerde hangi sınıfların bertaraf edileceği ile ilgilidir.

Bu da bizi duygusal vb. bağlardan koparıp bilimsel olan yöntemlere itmektedir. Araçların ve yöntemlerin, strateji ve taktiklerin neler olacağı sorusu ile karşılaşmamız demektir. Bu nedenle program bunun özü ve  içeriğidir. Parti programı devrimin yolunun özünü oluşturmakta strateji ve taktikleri ve buna içkin olarak araç ve yöntemleri içerir.

Bu nedenle yaşanan zamanda dünya ve ülke içinde, bölge veya il özgülündeki üretim ilişkileri dikkate alınmadan formülcü, basma kalıpçı, ezberci vb. yaklaşımlardan uzaklaşmak gerekir.

Peki nasıl?

Bizde belli bir toplumsal formasyon içerisinde belirli ve sınırlı düşünme yöntemleri içerisinde şekillenmişken; bilimsel olan bilgiye nasıl ulaşacağız? Ve hangi araç ve yöntemlerle ulaşacağız?

Devrimciler burada durup bu soruyu düşünmek zorundadır. Bundan önceki yazımda da söylediğim üzere, bu yazıda da bahsettiğim üzere; devrimciler tarihi bilimsel yöntemlerle değerlendirmek zorundadır. Bu yöntemi kendi düşünme sistemlerine de uygulamak zorundadır. Yani hangi sınıfsal ilişkilerin sonucunda hangi sınıfsal sonuçlara ulaşmaktadırlar. Çelişkinin özgünlüğü içerisinde sadece belirli bir çelişkinin çözümüne mi yönelik düşünceleri? Yoksa evrensel olan çelişkinin yönüne göre mi oluşmaktadır düşünceleri?

Kendi sınıf kimliklerinin özgünlüğündeki sınırlarla mı sınırlı yoksa evrensel olanla mı? Dönemsel mi? Uzun vadeli olarak tüm insanlarımı? Yani insan toplumunun belirli bir sınıfının çıkarlarını mı? Yoksa tüm insanların ortak çıkarımı?(burada bir soru soralım?)

Marx; proletaryaya, tüm insanların ortak çıkarlarının savunuculuğunu yükledi, Sizce keyfi bir şey miydi?

Bu; tarihsel olarak zorunlu olduğu için böyle düşünüyordu. Hem mülkiyetsiz hem de kol emeğinden başka bir şeyi olmadığı için. Yani en son ihanet edecek olan sınıf olduğu için. Onların altında başka bir devrimci sınıf olsa idi mutlaka onu söylerdi. Bu nedenle tüm devrimci önderler işçi sınıfına karşı derin bir sevgi ve saygı içerisinde olmuşlardır. Direnmenin, savaşmanın ve devrimin ruhunu bu oluşturmaktadır. Proletaryayı kültürel, etnik, dinsel vb. sebeplerle ayırmamış, onları topyekûn bir devrimci güç olarak görmüş, somut koşullarında, her şeyi alt üst edecek tek şey olarak belirlemişlerdir.

Eğer Somut koşullardan ve sınıf savaşımından bağımsız olarak bir tarih yazmak istersek ortaya sadece anlamsız ‘şeyler’ kalır. Burjuva tarihçilerinin yaptığı gibi.

Bu nedenle Devrimci örgütlerin pratiklerine de somut koşullardan koparamayız. Türkiye’nin gerçekleştiği bir coğrafya vardır. Bu coğrafya bölgesel olarak farklı yapılarda olduğu için üretim ilişkileri de farklıdır. Birilerinin kapitalist, birilerinin yarı feodal ya da feodal, pre-kapitalist vb. değerlendirmelerinin ve değerlendirmeleri sonucunda bütün içindeki işe yarar parçalardan birine tutunarak; baş çelişki tespiti yapmaları sonucunda birbirlerinden çok uzak olmayan programlar açığa çıkmıştır. Asıl mücadele alanı şehir dendiğinde büyük bir şehri merkeze koyan program kırsal bölge için geçerliliğini ve önemi yitirmektedir. Aynı şekilde asıl mücadele kırsal alanlar dendiğinde ise büyük şehirler dışarda kalmaktadır. Burada asıl olan belirlenirken çelişkinin niteliğinden çok niceliği üzerinden yola çıkılmakta birbirleri arasındaki bağ yok sayılmaktadır. Bu nedenle Baş çelişki nicelik üzerinden belirlenmekte ve Marksist yöntemden uzaklaşılmaktadır. Yani şehir nüfusunun artmış olmasının sebepleri tam olarak tespit edilmeden nicel artışı üzerinden yapılacak tespitte soyut olacaktır. Kapitalizm iktisadi yapı olarak belirlenirken nedense olmayan feodalizm insanların davranışında sadece anlamını bulmaktadır. Olmayan iktisadi formasyonun çıktısı bulunmaktadır. Bunun açıklaması olarak ta üretim ilişkilerinin çözüldüğü ancak insan üzerindeki etkisinin kısmi olarak kaldığı söylenmektedir. Vb.

Yani toplumsal formasyonları coğrafya özgülünde çözümlerken klasik nitelemelerin içeriği çoğu zaman göz ardı edilmektedir. Ülke özgülünde yaşanan çelişkilerin en derin yaşandığı ve sınıflar arası çelişkilerin açık olarak yaşandığı coğrafyalarda önderliklerin doğru yol çizmesini de önderlik yapabilmesini de maddi koşullar gerçekleştirmiştir. Paris Komününden, Rusya devrimine, Çin Devrimine ve diğer ülkelerdeki devrimlere tümden baktığımızda bilginin de birikerek bize miras kaldığını görürüz. Devrimciler; herhangi bir coğrafya da ki devrimci bilgiyi ülkelerinin koşullarına uygulamak istediklerinde hiçbiri birebir uyumlu girinti ve çıkıntılar içermediğini görmektedirler. Ancak kaba ezberci yoldan da taviz vermemektedirler. Oportünizmin en bariz söylemi ‘ koşulların değiştiği’ gerçeğinin eğilip bükülmesidir. Koşulların değişmesi denen şey olarak modern bir üretim aracının coğrafyada bulunması bu tipler için gerekli veridir. O üretim aracının dünyada hangi coğrafya da hangi toplumsal formasyonda hangi üretim ilişkileri sonucunda oluştuğu, bu coğrafya ya geliş şeklini irdelememektedir. Yani ülkenin toplumsal formasyonunu tespit ederken çıplak olan gerçek yerine, giydirilen elbisenin büyüsüne kapılmamak gerekir. Bir ülkenin üretim ilişkileri tespit edilecek ise geçici olan ile kalıcı olanı, var olan ile tasarruf edileni birbirinden ayırt etmek gerekir. Bunu nasıl belirleyeceğiz?

Yaşanan coğrafyanın kendi öz üretim ilişkileri, üretici güçlerinin gelişim düzeyi ancak ve ancak bağımlılık ilişkileri sonucunda oluşan gelişmenin göz ardı edilmesi ile elde edilebilir. Enerji kaynaklarından tutun da üretim araçlarının geliştirilmesine kadar ki süreçlerin kendi öz varlık ve dinamikleri ile hangi durumda olduğunu tespit etmek gerekir.

Örneğin;

Tarımsal üretim için gerekli olan tüm girdiler nereden nasıl sağlanmaktadır? Traktör vb. araçlar, tohum vb. şeyler, su, enerji, gübre vb. şeylerin nereden temin edildiği devrim amacı güdenler için önemli olmak zorundadır. Aksi takdirde hem devrim mücadelesi sürecinde hem de devrimin gerçekleşmesinden sonraki zamanlarda üretim ilişkileri de eskisi gibi olmayacak kara sabanı mumla arayacaklardır. Tohumun, enerjinin, suyun, gübrenin, nerede üretildiği o zaman önem kazanacaktır. Gübre için gerekli azot ve fosfatın tamamının ithalatla temin edildiği bir ülkede fabrikanın varlığı da hikâyeden ibarettir. Tohum yoksa eğer üründe yok demektir aslında. Devrimciler üretim ilişkilerini incelerken sadece belli üretim araçlarının, belli nüfus sayılarının üzerinden yola çıkıp bunlar arasındaki ilişkilerin çözümlemesini yapar iseler, borçlandırılarak mal sahibi gibi görünen tüketici yığınlarını, olmayan, açığa çıkmamış değerleri harcadığını fark etmeyen insanların harcamalarını da gelişme olarak değerlendirdiğimizde, kriz vb dönemlerdeki yokluğu da açıklayamayacakları gibi çözüm de üretemeyeceklerdir.

Sınıfsal yapının tahlili dost ile düşmanı ayırt etme de dostlar arasında kurulacak ittifaklarda, program oluşturma, yön belirleme, sorun çözme vb. her türlü şeyde altlık oluşturmaktadır. Bu nedenle farklı tahliller yapan devrimci örgütlerin programatik görüşlerinin de polemik tartışmalar zemininde kızgın ateşlerde dövülmesi şarttır. Yani savunulan düşüncenin sağlamasının da yapılması gerekir. Ancak bilimsel gerçekler olan, Komünist bir parti, onun askeri gücü vb. olup olmaması gibi konular değil, niteliğinin ve bileşenlerinin hangi sınıflardan oluşacağı tartışılmalıdır. Gün bize büyük çerçeve de şunu söylemektedir.

Gelişmeyen tüm üretim ilişkileri gelişenin önünde engel teşkil etmektedir. Bu eski üretim biçimleri hangi sınıfların ittifakıyla hangi sınıfları tasfiye edecektir? Devrimciler bu savaşa önderlik edecekler midir? Sorusu hem ülkemizde hem de dünyamızda gündemde olan bir sorundur. Dünya ölçeğinde baktığımızda Marksist Bilim sürekli olarak saldırı altındadır. Devrimci tüm önderler, pratikler, fikirler saldırı altındadır. Marksist bilim entelektüel, günü geçmiş, kolu kanadı kırılmış halde kitlelere sunulmaktadır. Marksizm’in en birikmiş aşaması olan Maoizm Çin’de doğmuş üvey evlat gibidir.

Dünya da Emperyalist cephe, yerelde Komprador Burjuvazi ve onun müttefikleri Maoizm silahıyla kuşanmış halklardan korkmaktadır. Uzun süreli ve sonu tahmin edilemez savaşlar yerine kısa süreli silahlı-silahsız halk ayaklanmalarını yeğlemektedir. Bu bugünün ideolojisine rengini vermektedir. Belediye Sosyalizmi, Legal Parti sosyalizmi, dernek vb. sosyalizmi, zamanını bekleme sosyalizmi vb. sosyalizm türleri üzerinden kitlelerin bilinci ile oynanmaktadır. Devrimin yolunu Tarih bize açık ve net göstermektedir. Kitlelerin kendi sorunları için örgütlenmelerini sağlamak, duygu düşünce ve tepkilerini açığa çıkaracak olan araç ve gereçleri oluşturmak devrimci her örgütün asli görevi olarak müdahale beklemektedir.

Dünyanın kırları uzun süreli Halk savaşı için erlerini beklemektedir. Nihai kurtuluş için şehirlerin desteğine, şehirlerinde kırlardan kuşatılmasına kadar ki süreçler için Komünist Partinin güncel ihtiyaçları vardır.

1-Parti okulunun oluşturulması(tarih, ekonomi politik, örgütlenme vb. aslı konular öncülünde vd. konular)

2-İç yayın organın süreli düzenli halde işler olması(matbaalarının oluşturulması)

3-Ülke genelinde kitle gazetesinin süreli düzenli halde işler olması(matbaalarının oluşturulması)

4-bilişim ve istihbarat birimlerinin oluşturulması(askeri nitelikle kuşanması)

5-Askeri birimlerinin organlarının hem şehirde hem de kırsal alanda faal olarak güncel sorunlara çözüm üretmesi(bulundukları alanda halk komitelerinin kurulması, güncel yaşadıkları her sorunda karar almalarının sağlanması)

6-Legal olarak tüm dostlar ile bir ortak hareket merkezinin oluşturulması

7-kültür sanat vb. tüm faaliyetler için merkez olarak bir kültür merkezinin kurulması

a-tüm pratikler için toplanma karar alma vb. ihtiyaçlar için kullanılması

b- faaliyetler için kitleleri beklemek yerine onların evine işyerine vb. neresi uygun olur ise oraya üs kurup kültürel ve sanatsal eğitimler ve üretimler o yerlerde doğrudan insanlara ulaştırılmalıdır. Onların üretimlerinin yaşam bulması gerekmektedir. Kitlelerin kendini en iyi şekilde ifadesi böyle bir çalışma ile mümkündür. Salonlara, düğün saraylarına vb. sıkıştırılmış etkinlikler devrimcilerin yöntemi olamaz.

8-Sendikal mücadele için en yakından uzağa doğru bir ortak çatı oluşturulması, eskimiş miadını doldurmuş, kitlelerin güvenini yitirmiş olan Disk, KESK vb. sendikal örgütlerin alternatifi olarak yeni bir yapılanmaya ihtiyaç bulunmaktadır.

9-Gençlik örgütü(tüm organları)

10-Kadın örgütü(tüm organları)

11-Kızıl ordu(şehir örgütlenmesi, kır örgütlenmesi)

12-Hem devrimin öncü sınıflarına hem de müttefik sınıflar ile iletişim sunacak yol gösterecek, sorun çözecek tv kanalının kurulması

13-Parti kadrolarının işçi ve köylüleştirilmesi

 Vb. ihtiyaçlar gün gibi ortadadır. Acil görevleri ve güncel pratiği görmezden gelerek değil hepsini bir bütün olarak değerlendirmek gerekir.

Kitleler devrimin kanı değildir. Devrimi yapacak olanlardır. Kan olsa olsa Komünist Partidir. Bu nedenle insanların güncel sorun ve ihtiyaçlarına cevap verebilecek, perspektif sunacak üst organlara ihtiyacı vardır. Kitlelerin görevi kendi sorunları üzerine düşünmek, kafa yormak, hareket etmektir. Partinin görevi ise harekete niteliğini vermektir. Hareketi, devrimin çizgisiyle izdüşümsel olarak üst üste getirmektir.

Kitleleri tanımayanlar kitlelerin hareketlerini de anlayamazlar. Bu sebepten ötürü örgütlenme esastır. Örgütlenmek için gerekli araçların varlığı da esastır. Bu araçlar bireysel faaliyetlerin özgülünde olmayıp, bireylerinde yokluğunda işlevsel olmaları sağlanmalıdır. Bunun için aracın sürekliliğin sağlanması gerekir. Her örgütlenme biçiminin türüne göre sınırları vardır. Yasal bir gazete Partinin kitle yayın organı gibi hareket edemeyeceği gibi bir sendika da amaçları dışında kullanılamaz. Bir halk komitesinin de sınırları vardır. Bu sınırlılıklar doğru tespit edilemez ise hem görevler işbölümü içerisinde bütüne yönelik canlı gelişen bir yapıya kavuşamayacaktır. Hem de doğru yerde doğru zamanda doğru bir pratik yönelim içerisinde bulunamayacaktır.

Örneğin: Gülsuyu mahallesinde gerçekleşen direniş askeri olarak desteklenememiştir. Kitlelerin direnişi ve coşkusu özünü kendi dinamiklerinden almaktadır. Kitleleri(bu kelime katı bir şeyden bahsediyormuşum hissi veriyor ) hareket ettirmek yetmediği gibi onları savaştırırken onları korumakta gerekir. Onları koruyamazsanız sizi terk eder. 1970 pratiğinde de görüldüğü gibi faşizmin insafına kalırsınız. Tüm coşku korkuya, karşılıklı güvensizliğe dönüşür. Benzer süreci Gezi ayaklanmasına uyguladığımızda da göreceğimiz üzere kitleleri koruyacak savaş aygıtları yeterli seviye de değildir. Komprador burjuvazi gerek krizi gereği gerek halk yığınlarının hareketi sonucunda faşist kolluk güçlerini en aktif şekilde kullanmaktadır. Bu hareketin sınırlarını da halk yığınlarının askeri savunmasının olması ya da olmaması belirlemektedir. Düşman güçlüdür. Düşman donanımlıdır. Düşman savaş araç ve gereçlerine sahiptir. Peki, biz sahip miyiz? Değiliz.

Bu nedenle küçük burjuva akımlarının çelişkinin özgünlüğündeki nesnelliğini küçümsemeden ancak kendi yolumuzda da bir an bile duraksamadan hareket etmeliyiz. Önder İbrahim KAYPAKKAYA bir an bile duraksamadı. Esir düştüğünde de kararlılığını sürdürdü. Onun açtığı yolu kavrayamamak demek, şehir küçük burjuvasının akşam saat 5 te çocuğunu okuldan alması gerekliliğinden doğan sosyalizmini de anlayamamak demektir. Kendi sınıfsal çıkarlarını proletaryanın çıkarları gibi sunmasıdır bizim için sorun olan. Son dönemdeki güncel gelişmeler şehir ve kır küçük burjuvazinin özlemleri ile somut bilimsel gerçekleri birbirine karıştırması sonucu(tarihe bakılırsa her dönem bu akımlar vardır. Ve kırdan şehre göçlerin yoğunlaştığı her dönem yüksek sesle söylenmeye başlar) daha da belirgin hale gelmiştir. Ve bu sınıfların duygu düşünce ve isteklerini karşılamaktadır. Ancak nihai kurtuluş için ışık olamamakla birlikte tarihten gerekli dersleri de almadığı için hevesi her devrimci hareketin sonunda kursağında kalmaktadır. Dünyada yüzlerce örneği gün gibi ortada dururken, tarihimiz bu pratiklerle dolu iken, Marks, Engels, Lenin, Stalin, Mao önderlerin pratikleri yolumuzu aydınlatırken, İbrahim yoldaşın, Ali Haydar’ın ve tüm şehit düşmüş neferlerin tecrübeleri bize yol gösterirken dogmatizmden kopmak diye sunulan yenilenme, günceli kavrama, Marksizm’den kopmak anlamını taşıyacaktır. Zaman kısa süre de bunu doğrulamak üzeredir. Emperyalistler arasında yaşanan kriz sonucunda, sürdürülebilir kapitalizm etiketiyle, az gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkelere doğru akan sıcak paranın geri ödeme günleri geldiğinde, belirgin hale gelecek olan çelişki, Türkiye de borçlandırılmış her kesim için kıyım olacaktır. Bu kıyımdan başta köylüleri, işçileri, küçük burjuvaziyi, küçük meta üreticilerini, finans sektörünün kafa emekçilerini, uzun yol şoförlerini bilimum tüm sektörlerdeki devrimin öncü güçlerini ve müttefiklerini silindir gibi ezecektir. Eğer sınıfsal yapı tahlili yapacaksınız devrimden çıkarı olan sınıfları bu silindirin altında bulabilirisiniz.

İyi Çalışmalar

Taner Özcan

Şehrin Işıkları

Şehrin gri havasından akşamın karanlığına yürüyorken, herkes, bir telaşla kaçan trenin arkasından koşar gibi, tempoyla, koşturuyor. Şehir o kadar hızlı akıyor ki; insanlar zamanın ve süreçlerinde aynı hızda aktığını zannediyor. Elleriyle dokundukları, gördükleri ve duydukları her şey bir sonraki gün biçim değiştiriyor, aldıkları kokular değişiyor. Gazeteler bir gün önce yazdıklarını ertesi gün hatırlatamıyorlar bile. Aynı rutinlikte bir süre hatırlatılan şey ne kadar hayati olursa olsun gına getiriyor şehir insanına, Aynı şeye bakmasında aynı şeyi duymasında ve hatta aynı şeyi hissetmesinde ne hissederse hissetsin. Şehir insanı şekli belli, kokusu belli, tadı belli, sesi belli şeylere o kadar alışmış ki; ne kendi iç seslerini duyabiliyor nede iç sesini dillendirenleri. Her şey burjuvanın felsefinde, hâkim olan ideolojisinde anlamını bulurken ve her şey donmuş bir nesneye sıkıştırılmışken ben zamanı bir anlığına durdurmaya karar veriyorum. Herkes olduğu yerde çakılı kalıyor.

Sesler durdu. Adımlar sustu. Gülücükler, ağlayışlar, konuşmalar yudumlanan su, akan dere, dalgalanan deniz, yazı yazan kalem, çiçek satan el, sayfası çevrilen kitap, gazete, uzaklaşan sevda, kavuşma, özlem, tutsaklık, acil yapılması gerekenler, basıma hazırlanan haber, bulutlar, parkta oynayan çocuk, kuytulardaki öpüşmeler, telefondaki mesaj sesi, çay kaşığı, rüzgâr, merakla beklenen buluşma, kaygılar, nargilenin dumanı ile ardından gelen öksürük sesi, otobüsler taksiler aklınıza gelecek her şey zamanın o an’ında asılı kaldı.

Önce açık ve net olarak bakamadıklarıma bakıyorum. Yüzlere… Sonra biçimlere… Sonra koşmaya başlıyorum zindanlara doğru. Kapılarını açıyorum. Yoldaşlarımıza dokunuyorum. Onlarda hareket edebiliyorlar artık. Onlarda diğer zindanlara, onlarda diğer zindanlara… Bu böyle sürüp gidiyor böyle. Sonra tüm dünyanın annelerini uyandırmaya başlıyoruz. Dünyayı en iyi kavrayan kadınlar, hakkı ödenmemiş elleriyle çocukları uyandırıp karınlarını doyuruyorlar gözyaşlarıyla. Dokundukça iyilere güzelleşiyor dünya. Gökyüzüne dokunuyor Afganistanlı bir çocuk, güneş açıyor,  esiyor rüzgâr, yağmur yağıyor bir başka yerde. Suya dokunuyor bir başkası dalgalarda beliriyor bir gülümseme ve kahkaha. Masmavi.

Sonra toplanıyoruz meydanlarda, Yakıyoruz yönetenlerin konaklarını ve saraylarını, ateşe veriyoruz. İşte o yanan sarayın ateşine atıyoruz bize mal ettikleri tüm kötülüklerini. Sonra yüksek katlı binaları yıkıyoruz. Sonra bankaları ve paralarını. Üreten tüm ellere dokunuyoruz. Hala tamam değiliz. Ağaçlara ve hayvanlara dokunmaya başlıyoruz.

Arabaları fabrikalara taşıyoruz. Silahları kızgın alevlerde eritiyoruz. Otoyollara ağaçlar ve çiçekler dikiyoruz. Kışlaların duvarlarını yıkıyoruz. Cephedeki her askerin elindekini alıp, bir karanfil, bir ekmek,  birde yeni doğan bebeğin resmini bırakıyoruz.

Sonra antrepolarda saklanan yiyecekleri dağıtıyoruz ihtiyaca göre. Çöllerin ortasından geçen büyük su kanalları inşa ediyoruz. Ulaşıyoruz Afrika’nın susuzluğuna.

Tüm yapıları yıkıyoruz. Yerlerine ne ihtiyaç duyuluyorsa yapıyoruz yeniden şeffaf camlardan. Kimse kimseden saklanmıyor artık. Kimse olduğu şeyden utanmıyor, utanacak ne varsa yaktık burjuvanın sarayında. Saklayacak bir düşünce, bir ses, bir renk kalmıyor yeryüzünde. Meta da daraltılan hayat gerçek sınırlarını aşmakta, zamanın en küçük parçasında yaşamakta…

En küçük parçadan uzaklaşıyor düşüncelerim. Adımlarım başlangıç noktasında, akıyor gerçek hayat burjuvanın çarkında, zincirler çarpıyor birbirine, çınlıyor. Çınlıyor. Çınlıyor…

*

Şehir insanı devinimin içinde parçalanıp benliğini yitirirken, Nietzsche’ in mezarının başucunda ağıtlar yakmakta. Dünyayı değiştirme cesaretinden doğan devrimciler, filozoflar, şairler, yazarlar pazarlarda hergün satılmakta. Şehrin ışıklarıyla körleşen teoiri karanlıkta olanları anlayamamakta. Gelişen, gelişmeyenin, gelişenin önündeki engel olduğunu anlamamakta. Bunu karanlıkta kalanların tercihi, suçu, günahı sanmakta. Saatin içindeki çark, çark olduğunu kavrayınca, saatin saat olduğunu anlayacağını zannetmekte. Bütünle parçayı, soyutla somutu, gerçekle sahteyi küçük çarkın özgülünde ispatlamakta. Kendi içinde olan tutarlılığı diyalektik kanun yapmakta.

Şehir insanının yanılgısı burada başlamaktadır ülkemizde. Üretim ilişkilerinin varlığıyla açığa çıkan hızı, tarihten ve sıfatların niteliğinden koparırsak alacağımız sonuçta düşündüğümüz fikir olacaktır zaten. iki kere iki dört eder soyutta. Mekanik harekatlerin içinde olan kişi toplumsal yasaları da o mekanik hareleketle yorumlayarak anlamaya çalışmaktadır. Katı cansız nesnelerle çevrili olması akışkan değişken hareket eden iten çeken kuvvetlerin yarattığı,  üretim biçimlerini, üretim ilişkilerini, araçlarını, onların arasındaki ilişkileri, kültürü sanatı vb. Her şeyi de kaba bir nesne ile ölçmeye çalışırsa elde edeceği sonuçta kaba ve hatalı olacaktır. Bu kişilerin yöntemi şuna benzer:

Eline bir çubuk alıp tarlayı ölçen adam gibi olur. Her ölçüm sonucunda birbirine yakın sonuçlar elde edemez. yüzeyin fiziksel olarak değişebileceğini unutur çünkü. tepe olan yer düz olduğunda iki nokta arasında elde ettiği sonuçlar o kadar farklı olurki kendisi de inanamaz. Bu aletle bir   değilde bir köy bir kasaba ,şehir, ülke, dünya ölçüldüğünü düşünün. Mülkiyet kavgaları yüzünden  kan gövdeyi götürürdü.

Diyelimki daha hassas bir alet verdik aynı kişiye. Aleti kullanmayı bilse bile yine doğru ölçemeyecektir. Neden?

Iki nokta arasındaki yatay mesafeyi mi? eğik mesafeyi mi? ölçmesi gerektiğini bilemeyecektir.

Sorun burada da bitmez sürüp gider… Doğal olarak bilimsel bir konuda çalışılıyorsa bunun eğitimini de alması gerekecektir.  Bilimsel konularda eğitimi okullar sağlar. Peki konu insan ve toplumsal yasaları ise bunun eğitimini kim ne nasıl sağlayacaktır?

Yani anda durup ufkum sınırları içerisinde canlandırdığım dünyayı ne,nasıl sağlayacaktır?

Yada sınıfsız toplumu hangi araçlar sağlayacaktır?

Bunun cevabını çoğu kimse bilmekle beraber  önemini kavramaktan uzaktırlar. Komunist partinin sadece bir araç olduğunu zannetmek onu durağanlaştırır. O bir okul, bir öğrenci, bir öğretmendir. Hareketin içinde gelişir. Yetkinleşir. Tarlayı ölçmek için kulladığımız çubuğun zaman içerisinde amacına uygun haldeki gelişmiş alete dönüşmesi gibidir. Gelişmeye de devam edecektir. Peki bu gelişmeyi ne sağlamıştır?

-bir ihtiyacın olması(keyfi değil,zorunlu)

Bir sorun olduğunun bilince çıkarılması gerekir. Ölçme konusunda sorunumuz nelerdi?

- doğru bir ölçme aleti kullanmamamız

-doğru bir teknik kullanmamamız

-hangi yüzeyi hesaplayacağımızı bilmememiz

-çalıştığımız yüzey ile elde etmek istediğimiz sonuç arasındaki bağlantıyı kavramamış olmamız

Ne yapmamız gerekiyor?

-Bir sorun olduğunun farkına varacagız(tekrar tekrar deneyerek)

-doğru bir ölçme için aleti veya aletleri geliştireceğiz.

-yüzeyin şekli ile dünyanın şekli arasındaki bağlantının(yüzeyin genişliğine göre düz,küre,geoid) kavranmasını sağlayacağız.

-sonra hesaplamalar ve  yapılan hesapların zemine uygulanarak kontrol edilmesi gerekiyor.

Devrim içinde bu ve buna benzer bir düşünme tarzı gerekir. Çünkü o da bilimdir. Komunist bir partiye ihtiyaç olmadığını söyleyen her kimse dünyayı adımlarıyla ölçmeye çalışan ahmağa benzer. Komünist Parti bir savaş aygıtıdır. Sınıf savaşımında ezilenlerin yeğane silahıdır.

*

Şehir insanın bir diger sıkıntısı ise şeylere verilen isimlerin şeylerin niteliğini anlatmadığını anlamamasıdır. Kent deyince yada kır deyince neyi nitelediğini tam olarak bilememesidir. Aynı Işçi Sınıfından bahzederken, tek bir şeyden bahsediyor ve o tek şeyin tek bir nitelikten oluştuğunu zannetmesi gibidir. Yani makina başına geçmesiyle işçi unvanını aldığını zannediyor. işçilerin ayaklanmamasının yeğane sebepleri olarak, eğitimsizlikle, kültürel gerilikle, dinsel inançla  vb. Sebeple açıklıyor.(Aslında maddi yaşam koşullarının iyi olduğunu söylemiş oluyor, burjuvayı bir anlamla hayranlıkla kutsuyor) Peki neyi kaçırıyor ? Onun mülkiyet ile olan ilişkisini yok sayıyor. Şehirlere göçerken yanında bir tapu taşıdığını unutuyor. Köyde bıraktığı toprağı  elden çıktı zannediyor. Makinanın yada masanın başına geçince de proleterleşeceğini zannediyor. Bu hata kırdaki toprağın parçalanmasını, merkezi bir yapıya kavuşamamasını, kırda büyük bir sermayenin oluşamamasını da sağlıyor. En basit anlamıyla ne köylüsü ‘kapitalist çiftçiye’ dönüşebiliyor ne de işçisi proleterleşiyor. Ağalar ya devlette somutlanıyor(türkiyede tarım arazilerinin yüzde 11’i devlete aittir. köylü devlet-ağanın kiracısıdır da.)yada kompradora göbekten bağlı tarım ağasında yada hayvan ticareti yapan tefeci bozuntusunda. Ama bizim şehirli insanımız ‘biçim değiştiren ağayı’ göremediği gibi yerine de şehrin ışıklarından görebileceği mesafedeki küçük işletmeleri, feodalizmin çözülmesi olarak sunuyor. şehir insanı tüm şehirleri kendi şehri gibi zannediyor. İstatistikleri de kafasına göre yorumluyor. Feodal niteliği kendi halinde doğal koşulllarda çözülecek  zannediyor. Neden böyle oluyor? kendi de mülkiyet ilişkisi içinde küçük  burjuva düşünce sınırının kenarında dönüp  dolanıyor da ondan. İbrahim Kaypakkaya’nın fikirleri şehirli küçük burjuvalar için ağır bir yük olduğu için ‘eskimiş’, ‘günü geçmiş’, oluyor. Alacalı bulacalı teorik soslarla kendi küçük burjuva düşüncesini süsleyip devrimin suyunu kendi tarlasına baglayıp, yolunu da kendi arsasından geçirmeye çalışıyor. Mülkiyetinden bakıyor, kendi sınıf çıkarını savunuyor. Aynı emperyalist devletlerin geri olan ülkelerin halklarına baktığı gibi bakıyor. Mao Zedung’un o büyük sözünü unutuyor: ’Bir zincir en zayıf halkası kadar güçlüdür.’ Üretim ilişkileri içinde bu geçerlidir. Komprator burjuvanın şişmesiyle gelişmesini, gittiği arabanın hızından dolayı görüp seçemiyor.

       Ne söyleyelim şehrin ışıkları adamı kör ediyor. kör olduğu içinde kendi ile mülkiyet arasındaki ilişkiyi seçemiyor. Ağır gelen bedenini kaldıramadığı için  kıra bahane uyduruyor. ’Eskimiş’, ’günü geçmiş’ bahaneler ısıtılıp ısıtılıp işte bunun için piyasaya sürülüyor.

Yaşasın Marksizm-Leninizm-Maoizm

Yaşaşın Demokratik Halk Devrimi

Yaşasın Halk Savaşı

İyi Çalışmalar

Taner Özcan

Bahar geldiğinde filizlenecek olan Çiçek

Saat sabaha doğru yol alıyor, köpekler havlıyor dışarıda, hoparlörden Mehmet koçun sesi geliyor, elimde Sefagül Arslan’ın kitapları, gerillanın kaleminden kelimeler ısıtıyor soğuk odayı. Düşüncelere dalıyorum. İlkel komünal toplumda ava çıkıyorum. Analarımla topluyorum yiyecekleri. Mağaradan mağaraya koşuyorum. Aç kurtlar günümüzün korkusu, beterinden geçiyorum. sana yaklaştıkça azalıyor korkularım. Daha da azalacak korkularımız zaman denen tünelde, dün bugün ve yarın denen tarihsel ilerleyişinde. 

Kelimeler uçuşuyor havada, artı ürün, emek, ayni rant, para, ticaret, feodalizm, ağalar peşime adam takmış, malıymışım alınır satılırmışım, Hukuku buymuş devranın. Kaçmış kurtulmuşum şehirlerin ara sokaklarında. Bir burjuva almış korunaklı yuvasına. Ellerimin ve düşüncemin tüm eylemlerini ona satmışım. Ürettiğim her şeye yabancılaşmışım. Kapı komşuma dostuma akrabama yabancılaşmışım. Durmamışım. Ellerim aklıma küsmüş, aklım yaptıklarıma. Bilgi büyük duvarlar ardında deneylenirken, kendi içinde çürümeye başlamış, saz kopmuş toprağından barlarda bir rakı sofrasına satılmış. Oyunlarımız matematik ve fizikle hesaplanıp uluslararası piyasaya açılmış. Şehirlerdeki proleterleşme niceliği ile tarımdaki yarı proleter emekçinin sırtında dolanan filozof feodalizmin altında kalanları unutunca yok olacak sanmış. Batı hayranlığı makinanın parlayan yüzüyle buluşunca kapitalist olmuş ülkesi. Görmezsen eğer nasıl anlayabilirsin önemini. Tarihi tek düze ve hayat ileri akarken her şeyi aynı hiza ve sırada ilerletir zannederken dünya nasılda karmakarışık görünüyor o filozofa. En iyisi sadeleştirme yapmak, iki ondan çıkar bir bundan. Al sana işte mekanik materyalizm. Ne yapacaksın diyalektiği.

İbrahim geliyor aklıma. Buzlar içinde alevler oluyor yüreğim. Barbara kangren olan ayağımı kesiyor. Pusuya düşüyorum Yurdal’la. Ara sokaklarda takip atlatmaya çalışırken Orhan Bakıra çarpıyorum. Halil geldi mersine bir tabut içinde gözlerimiz hüzün deryasında çağlamakta. Ailenin yükü artı patronun yükü tüy gibi hafif geliyor çocuk omzuma. Uykusuzluk diye bir kelime var ama bizim dışımızda. Günlerce uyumasak, günler otuz altı saat olsa da zaman değişse işlerimiz kolaylaşsa. Okumak bir eğlence değil, dünyayı değiştirme. Önderleri eleştirirken sakın bunu unutma. Savundukların vicdanla, vicdanda ezilenin acısından almıyorsa mayasını! Sına ve tekrar sına düşüncelerini! Unutma yarılmış avuç arasını. Çalışırken donuna kadar ter olmuşken düşündüklerini. Unutma!!!

Büyük otoyollardan çıkıyorum yola. Sonra caddeler sonra ilçe yolları delik deşik bağrımız gibi. Sonra köy yolları devrimin yolunu göstermekte ülkenin. Sonra Global dünyanın en çok korktuğu yerler gelir haritanın yüz bin ölçekli paftasında.

Örneğin İstanbul, Bursa, Kocaeli’nde yaşayıp binlik-beş binlik paftaya bakarsan, bulursun kapitalizmin küçük orta ve büyük meta üretimini. On binlik bir paftaya bakarsan yarı proleter tarım emekçisini. Eğer bölgeyi ve ölçeği değiştirir bakarsan genele. Mesela yirmi beş binlik yada yüz binlik bir paftaya bakarsan görürsün sende göremediğin feodalizmi. Onun sisteme ağır gelen çelişkisini. Harita ölçeğinin paydasını biraz daha büyütür ve bakarsan o zaman görürsün Türkiye kapitalizminin emperyalizmle olan komprador ilişkisini. Yani ağzından düşürmediğin kapitalizmin özgür gelişmesi için gereken ana iki zincirin(emperyalizmle olan yarı sömürge niteliği ile feodalizm) koparılması gerektiğini. Anlarsın o zaman Demokratik Halk Devrimi Sloganının içeriğini. Ezilenlerin hiçbirini dışarıda bırakmadan ve müttefiklerini kavrayamadan düşersen yola, iner başına faşizmin en ağır tokmağı. Çekicin var çivin yok çivin var çekicin

yok! demezler mi adama bu nasıl iş yapmaktır. Bu kaz neden topaldır. Demezler mi adama elin işte gözün oynaşta. Demezler mi adama bir elin nesi var iki elin sesi var. 

Bir sınırlandırma krokisine bakarsanız tapu sınırlarını görürsünüz. Bir imar planına bakarsanız gözlerinizi kör edersiniz, olan ile olmayanı ayırt edemezsiniz. Bir halihazır haritaya bakarsanız toprak üzerindeki mevcut düzeni görürsünüz. Bir su haritasına, elektrik,  vb. haritalara bakarsanız ilgili konusundaki detayları görürsünüz. Geneli değil özeli görürsünüz. Yâda bariz olanı görürsünüz.(haritanın hata sınırları içinde üretildiğini farz ederek söylüyorum. O da tutarsızsa atın elinizdeki haritayı)Ama geneli görmek istiyorsanız ölçekleri ve gösterilebilirliklerini dikkate alarak kendi içindeki sınırlıkları içerisinde bir bütünleme yapabilirsin. Ancak diğerlerini asla yok sayamazsın. Yok, sayarsan eğer haritada yolunuzu kaybedersiniz. Hep eksik kalır hep noksan kalırsınız. Haritanızı güncelde tutmalısınız. Gelişen değişen yolları da çizmelisiniz patikaları da. Gölleri de çizmelisiniz bataklıkları da dolguları da çizmelisiniz. Denize giden karaları da. Ne istediğinizle ilgilidir haritanız ona göre gösterir detayını. Gereksiz detayları çizerseniz karışır haritanız, bozulur ve amacını yitirir. Ama en önemlisi hesapları doğru yapmalı ve paftaya hata sınırları içerisinde aktarmalısınız. Yoksa üzerindeki çizgiler gerçek uzunlukları gösteremez. Dikkate alın bunları. Mesela küçük bir alanı çizerseniz haritaya düzlem kabul edebilirsiniz yeryüzünü. Ama bir bölge yâda ülkeyi çiziyorsanız düzlem önemini yitirir küreyi, koniyi, geoidi dikkate almanız gerekir. Almazsanız eğer hatalı olur haritanız. Ülke tahlili yaparken düştüğünüz hatalara düşersiniz.

Hangi yolları hangi yollarla hangi dağları hangi dağlarla hangi şehirleri hangi şehirlerle buluşturacağınızın anahtarı bu çizdiğiniz değişen ve değiştiren haritanızdadır. Haritalar küçük paydalı ve şehirsel paftalarda güncelliğini yitirebilir. Ama bölgesel ya da ülke sınırlarını kapatıyorsa öyle kısa vadelerde güncelliğini yitirmesi söz konusu değildir. Tek ŞARTLA yitirebilir. Toptan bir altüst gerekir. Bunun sonucunda yeni bir harita yapmak ilk iş olur. Gösterdiği detaylar değişir. Dağlar değişir. Yollar değişir. Renkler değişir. Sınırlar değişir. Her şey değişir. Eskinin üzerinde yeni yükselir. Eğer yoksa bir alt üst oluş dağlar hala yerinde duruyorsa geniş ovalar duruyorsa eğer nicelse değişimler haritanızı değiştiremezsiniz. Güncellersiniz. Haritanızı geliştirirsiniz. 

Eğer yeni bir harita yapacaksanız bu alt üst oluşu sağlamalısınız. Olmadan altüst oluş boşunadır yeni bir harita. Gelişen nicelikler küçük paydalı haritalarda önem kazanır. Çizilir ve gösterilir gösterilmelidir de. Yaşanılan bölgede çizgileri kalınlaşabilir de. Dikkate de almak gerekir. Ama merkezden uzağa incelir etkisi yavaşlar hızı. Eğer uzaksa mesafesi kaybolur tan yerinde. Unutma tan yerinde toprağa düşen teri.

Okumaya devam ediyorum. Göçük altında kalıyorum. Nefes alamıyorum. Sıcak bir el tutuyor beni, yakıp kül etmiyor beni. Kitabın içinden çıkıp yürekte kor oluyorum. Bir adamın eşinin ve çocuklarının yüzünde beliriyorum. Kar yağarken anımsanıyorum. Erirken hüzün olup yapraklarda renk oluyorum. Düşüyorum rüzgârın esintisiyle, toprak oluyorum. Bahar geldiğinde filizlenecek olan Çiçek, ateşlenecek Fişek oluyorum.

İyi Çalışmalar

Taner ÖZCAN