Cumartesi Ağustos 19, 2017

Metin Atak

Caption: 
Metin Atak

 

Teorik ve inceleme yazıları bulunan yazarımızdır.

metinatak@kaypakkaya-partizan.net(Hazırlanıyor)

AKP faşizmi? yoksa doğru olarak devletin niteliği meselesi mi?

Kavramları doğru ve yerinde kullanmak oldukça önemlidir. Kavramlar politik söylemlerin özlü ifadesidir. Bu her belirleme açısından böyledir. Eğer kavramları yerinde ve doğru olarak kullanmazsak, teori de yanlışlıklar yaparız. Ajitasyonda bazen abartmalar olabilir, ancak politik tespitlerimizde ajitasyon yapamayız. Teorimiz açık ve anlaşılır olmalıdır.  Programlarımız ajitasyon içermez. Devlet tahlilide buna dahildir. Devrim programı ve mücadele biçimi aynı zamanda devletin niteliğiyle doğrrudan ilintilidir. 

Son dönemlerde Türkiye üzerine tartışmalar da devletin niteliği meselesinde farklı tartışmalar ve değerlendirmelere tanık oluyoruz. 'AKP' faşizmi, ya da 'AKP diktaörlüğü'  ya da sadece 'Erdoğan diktatörlüğü' gibi tartışmalar, Türkiye'de devletin niteliği meselesini yeniden bir tartışma konusu yapmıştır. 

AKP hükümetinin icraatları da daha önceki hükümetlerden farklı değildir. Uygulamalarında nüans farklılıkları olsa da, özü bir ve aynıdır. Şiddet ve baskının artması ya da görece geri olması ülkemizde devrimci durumun yükselmesi, ya da geri olmasıyla doğru orantılıdır. Ülkemizde devrimci durum sürekli olmasına karşın, devrimci durumun yükselmesi ve geri olması farklı şeylerdir. Tarihsel olarak ülkemizdeki sınıf mücaelesine bakıldığında, devrimci dumunun yüksek olduğu, burjuvazinin yönetme krizi içinde girdiği dönemlerde baskılar yasaklamalar ve katliamlar hep artmıştır. 12 Eylül 1980 Askeri Faşist Diktatörlüğün bir darbeyle iş başına gelmesi, ülkemizdeki devrimci durumun oldukça yüksek olmasıyla doğrudan ilintilidir. 

Yine, 1990'lar,  Kürt ulusal mücadelesinin oldukça yüksek olduğu yıllardı. Bu yıllar, Çiller hükümetinin açık katliamlar yaptığı, 17 bin faali belli cinayetlerin işlendiği yıllar olmuştur. Bu 1999 yılına kadar aralıksız sürmüştür. Abdullah Öcalan'nın Türkiye'ye teslim edilmesiyle  başlayan ateşkes ile   2002 yılında AKP hükümetinin iş başına gelemesiyle birlikte, Kürt Ulusal Hareketinin devletle başlattığı ''Barış'' görüşmeleriyle gelişen süreç, AKP'nin 'demokrasi' oyunları oynadığı yıllardır. Bu süreç belli aralıklarla 2011 yılına kadar da böyle sürmüştür. AKP'nin başından beri oynadığı 'demokrasi' oyunun iyece açığa çıkması ve Kürt Ulusal Hareketinin de bu oyunu görmesiyle birlikte başlıyan yeni süreç, AKP'nin gerçek yüzünü açığa çıkartmış ve mücadele giderek boyutlanmıştır. 

Kürt Ulusal Hareketinin silahlı mücadeleyi boyutlandurması, toplumsal huzursuzluk, işsizlik, devirmci hareketin görece atağı AKP'yi gerçek özüne döndürmüştür. 

Türkiye'de devletin niteliği kurulduğundan günümüze değişmemiştir. Her parti bir sınıfın temsilcisi olarak hükümet olsa da, bu öz hiçbir zaman değişmez. Bu anlamda, AKP'nin 2002 yılında hükümet olmasıyla da Türk devletinin özü değişmemiştir. AKP, bu öze her zaman bağlı kalmıştır. AKP'nin İslam'i uygulamaları öne çıkartması, Kemalizmle bir 'hesaplaşmaya' girme görüntüsü de bu gerçeği değiştirmiyor. 

Bugün yapılanlarda, devletin niteliğine uygun bir şekilde AKP tarafından harfiyen yerine getirilmektedir. 15 Temmuz Darbe Girişimi, iki klik arasındaki çatışmadan ibarettir. Gerici ve faşist Gülen kliği AKP'yle çelişkiye düşmüş ve bir darbeyle iktidarı ele geçirmek istemiştir. Başarı olmadığıdan dolayı da AKP tarafından ezilmek istenmiştir. Ancak bu bir yerden sonra, gerçek 'düşmanlarına' yönelmiştir.  Başta Kürt halkı olmak üzere, devrimci ve ilericilere yönelmiştir.  

İşte tam da bu kadar saldırı, tutuklama ve katliamlar gündeme gelirken, bu saldırların ifadelendirme biçimleri üzerinde oldukça farklı yaklaşım ve değerlendirmeler de bu pralerde yürütülmektedir. Evet, saldırıları yapan elbette AKP'dir.  Fakat bunu nitelendirirken, AKP faşiz mi diyeceğiz, yoksa doğru olarak faşis diktatörlük  mü diyeceğiz? Ya da AKP diktatörlüğü mü diyeceğiz, ya da doğru olarak faşist devlet mi diyeceğiz? Tartışma budur. 

Öyleyse faşizm olgusu ve ülkemizde aldığı biçim üzerine doğru yaklaşımı birkez daha ortaya koyalım. 

Türiye'de Faşizm Olgusu 

(Bu bölüm daha önceki faşizm yazımın bir bölümünden alınmıştır)

Ülkemizde faşizm olgusu sürekli tartışılan konulardan başında gelmiştir. Türkiye devrimci hareketi gerek faşizmin tahlili, gerekse Türkiye’nin devlet yapısının faşizm olup olmadığı konusunda sürekli bir tartışma içinde olmuştur. Tüm tartışmalar faşizmin tahlili ve buna bağlı olarak bizim gibi ülkelerde faşizm sınıfsal niteliği, hangi sınıfların temsilcisi olduğu, faşizmin sürekli bir olgu mu, yoksa gelip geçici bir olgu mu olduğu konularıyla yakından ilintilidir. Ülkemizde faşizmi sadece MHP’le sırlayan anlayış az tartışılmadı. Ya da faşizmi sadece askeri cuntalarla sınırlayan yaklaşımlar, parlamentonun varlığını faşizmle bağdaştırmayan teoriler ve değerlendirmelerin tümü ülkemizde faşizm tartışmalarının bir özeti niteliğindedir. 

Faşizm olgusunu değerlendirirken, onun ortaya çıkış şartlarını ve sınıfsal dayanaklarını doğru bir şekilde izah edemediğimiz de ebetteki yanlış sonuçlara varmamızda kaçınılmazdır. Faşizmin sınıfsal dayanakları ve temsil ettiği sınıfların emperyalist ülkeler ile yarı-sömürge ülkelerde aynılığını aramak elbetteki faşizm konusunda bazılarını yanlış sonuçlara götürecektir. Faşizmi değerlendirirken, tek tek ülkelerin özelikleri, tarihi gelişmeleri, farklı faşistleşme sürecine yol açmaktadır. Buda faşizmin değişik biçim ve yöntemlerine götürmektedir. ‘’Bütünsel diktatörlük (Almanya, İtalya), Faşist askeri diktatörlük (Bulgaristan,Yugoslavya, Japonya), dinsel faşizm (Avusturya, ispanya), Parlamentarizmin belli bir görünüm olarak kalması (Polonya, Macaristan, Finlandiya) vb ..faşist diktatörlüğün sınıfsal niteliğinde herhangi bir değişiklik yapmaksızın bu farklılıklar, sosyal-demokrasinin rolünün sınırlanması, reformist sendikaların tasfiyesi, ile onlardan bazı grupların çekilmesi ve yararlanılması derecesinde kendisini göstermektedir’’ (Kom. Ent. faşizm tahlili s.158)

Bizim gibi yarı-sömürge yarı-feodal ülkelerde faşizm, komprador burjuvazi ve toprak ağalarının ortaklaşa diktatörlüğüdür. Bizim ülkemizde faşizm ‘kurtuluş savaşı sonrası’ 1923 de ‘kurtuluş savaşına’ önderlik eden  Kemalistlerin iş başına gelmeleriyle devlet, askeri faşist diktatörlüğe bürünmüştür. İbrahim yoldaş ‘’Kemalizm, komprador Türk büyük burjuvazisinin ve orta burjuvazisinin sağ kanadının ideolojisidir’’ der ve devamla ‘’Kemalizmin faşizmle bağdaşması bir yana, Kemalizm bizzat faşizm demektir. Kemalist diktatörlük, askeri faşist bir diktatörlüktür’’ tespitini yaparak, ülkemizdeki faşizmin sınıf karakterini açık olarak ortaya koymaktadır.                

Bizim gibi ülkelerde faşizm süreklidir. Parlamentarizmin muhafaza edilmesi yada dönem dönem askeri darbelerle iş başına gelmesi faşizmin özünü değiştirmemektedir. Bu değişim sadece faşizmin dozunu artırmak veya biraz gevşetmekle alakası vardır. Ülkemizde egemen olan komprador ve toprak ağalarıdır. Komprador burjuvazinin zayıflığı onu sürekli bir zora başvurmaya iter. Buna toprak ağalarının iktidara ortak olması ve feodalizmin sopa ve cebrinin de iktidara taşınması, faşizmin ülkemizdeki sınıfsal özünü tamamlar. Dolayısıyla bizim ülkemizde faşizm, Komprador burjuvazinin ve toprak ağalarının ortak diktatörlüğüdür. İbrahim yoldaş PDA’yla girdiği polemikte; PDA’nın faşizm değerlendirmesine karşı 

Birincisi; ‘’Faşizm, herhangi bir emperyalist ülkede olduğu gibi tekelci burjuvazinin diktatörlüğü değildir; Türkiye’de ve Türkiye gibi yarı-sömürge, yarı-feodal ülkelerde faşizm, Komprador büyük burjuvazinin ve toprak ağalarının diktatörlüğüdür’’ der. Dimitrov ise, ‘’Sömürge ve yarı –sömürge ülkelerde aynı şeklide bazı faşist gruplar gelişmektedir. Ancak tabii ki bu, Almanya’da, İtalya’da ve diğer kapitalist ülkelerde görmeye alışkın olduğumuz faşizme benzemez. Buralardaki tümüyle özel ekonomik, siyasi ve tarihi koşulları incelemeli ve dikkate almalıyız. Söz konusu koşullarda faşizm kendine özgü biçimler almaktadır. Ve alacaktır.’’ F. Karşı B.cephe s.142) Kaypakkaya devamla  ‘’Ayrıca tekelci burjuvazinin komprador niteliği de bir kenara bırakılarak emperyalist ülkelerle yarı-sömürge ülkeler arasındaki son derece önemli ayrım çizgisini silmişlerdi. Bunun tabii sonucu  da elbette, anti-faşist mücadeleyi şehirlerde, tekelci burjuvaziye karşı yürütecek bir mücadele olarak görmek ve köylülerin anti faşist mücadeledeki rolünü inkar etmekti. (veya en azından küçümsemekti. Revizyonist klik zaman zaman köylülerden de bahsediyordu fakat köylülerin anti faşist mücadeledeki rolünü küçümsüyordu.)’’ İkincisi; ‘’faşizmin iktidara askeri darbe yoluyla geleceği düşünülüyordu ki, bu son derece sığ bir görüştü. Faşizm iktidara askeri darbe yoluyla gelebileceği gibi başka yollarla da gelebilirdi.’’ Üçüncüsü; ‘’faşist diktatörlüğün parlamento ile asla bağdaşmayacağını yaydılar. Oysa, bugün en koyu faşizmin iktidarda olduğu bir yığın ülkede, mesela Endonezya’da, Güney Vietnam’da, Pakistan’da, Hindistan’da, İran’da, İspanya’da …..parlamento mevcuttur. Faşist klikler, parlamentoyu feshetmek yerine hem bu ülkelerdeki halk kitlelerini aldatmak bakımından, hem de dünya demokratik kamuoyunu aldatmak bakımından parlamentoyu faşizmin aleti haline getirmeyi menfaatlerine daha uygun görüyorlar.’’(İK seçme yazılar s.352-53)

Dimitrov yoldaş faşizmin  parlamentonun bir perde olarak kullanılmasını çok önceden göstererek şunları belirtir ‘’Tarihsel, toplumsal ve ekonomik koşullar, ulusal özellikler, hatta bir ülkenin uluslararası durumu, faşizmin ve faşist diktatörlüğün değişik ülkelerde değişik biçimlerde gelişmesine yol açmaktadır. Faşizmin geniş bir kitle dayanağı bulamadığı ve faşist burjuva kampın çeşitli grupları arasındaki mücadelenin keskin olduğu birtakım ülkelerde bu rejim, öncelikle parlamentoyu feshetme yoluna gitmez. Sosyal-demokrat partiler de dahil olmak üzere öteki burjuva partilerinin biraz meşruiyet elde etmelerine göz yumar. Başka ülkelerde eğer yönetici burjuvazi erken bir devrimin patlak vermesinden korkuyorsa, faşizmin sınırlandırılmamış olan siyasi tekelini kurar. Bunu ya hemen, ya da rakip parti ve gruplara karşı terör yöntemini ve kan kusmayı artırarak yapar. Kendi durumu özellikle açıklığa kavuşunca bu durum faşizmin, kendi temelini genişletmesini ve sınıfsal yapısını değiştirmeksizin açık terörist diktatoryayı kaba ve uydurma bir parlamentarizmle birleşmesini engellemez.’’ (aktaran İK SE s.347)      

Ülkemizde faşizmin sürekliliği, devrimci durumun sürekliliğiyle koşut halindedir. Devrimci durumu var eden koşullar, faşizmin de sürekliliğinin varoluş şartlarını belirler. Ülkemizde faşizm gelip geçici bir olay değildir. Faşizmin bir hükümet değişikliğiyle ortadan kalkacağını savunan anlayışla, faşizmi askeri darbelere bağlayan anlayışlar tamamen iflas etmiştir. Bu faşizmin sınıfsal tahlilini çözümlemeyen, devletin yapısını kavrayamayan, küçük burjuva anlayışların ürünüdür. Kaypakkaya yoldaş ‘’ülkemiz açısından çıkaracağımız dersler şunlaradır’’ der şu doğru sonuçlara varır; ‘’Birincisi; Türkiye’de anti-feodal, anti-emperyalist cephenin sınıf muhtevasıyla anti-faşist cephenin sınıf muhtevası aynıdır. İçiler, köylüler, şehir küçük burjuvazisi, milli burjuvazisinin devrimci kandı. Bu sınıflar arasında birleşik cepheyi gerçekleştirme mücadelesi, aynı zamanda bizim şartlarımızda anti-faşist cepheyi gerçekleştirme mücadelesidir. (…..) 

İkincisi; Türkiye’de anti-faşist iktidar mücadelesi aynı zamanda anti-emperyalist ve anti feodal iktidar mücadelesidir.’’der (age s.347)  

Ülkemizde faşizm bir darbe yada seçim yoluyla iş başına gelmedi. O ‘kurtuluş savaşı’ sonrası askeri bir diktatörlük olarak iş başına geldi. Parlamentoyu bir maske olarak kullandı. Uzun bir dönem tek parti olarak ‘demokrasi’ gösterisi sergiledi. 1946’lardan sonra burjuvazinin bir kanadının artan hoşnutsuzluğu, Kemalistleri çok partili bir döneme zorladı. DP”nin kurulmasıyla başlayan çok partili dönem, başka burjuva partilerin kurulmasını birlikte getirdi. Faşist diktatörlüğün resmi olarak temsilcileri olan partileri üzerinden çıkar çatışmalarının sürdüğü ülkemizde, orduya hakim olan kesim dönem dönem darbeler yaparak açık askeri faşist diktatörlüğe geçtiklerini ilan ettiler. 1960 darbesi bunlardan biridir. Burjuvazi kendi içindeki çelişkileri dahi dönem dönem şiddet yoluyla halletmeye gitmiştir. 1960 darbesiyle Demokrat parti yöneticilerinin tutuklanması ve ardından idam edilmeleri bunu gösteriyor. Keza halk muhalefetinin en çok ezildiği dönemde askeri faşist diktatörlükler dönemi olmuştur. 1971 ve 1980 askeri faşist darbeleri bunu açık örnekleridir. 

Ülkemizde, parlamento her zaman faşizmin ayıbını örten bir incir yaprağı gibidir. Göstermeliktir. Kararlar sürekli orduyla birlikte alınmakta, perde ardasında alınan kararlar, sadece parlamentoda göstermelik tartışılıp oylamaya sunulup yürürlüğe konmaktadır. Demokrasi adına partiler serbesttir. Ancak Türkiye’de kapatılan parti sayısı dünyanın başka ülkelerinde yoktur. Türk şovenizmiyle şaha kalkan faşizmin Kürt örgütlenmelerine ve legal partilerine karşı nasıl bir uygulama içinde olduğu açıktır. Kapatılan Kürt legal partilerinin bir çok yöneticisi katledilirken, bir çoğu yüksek cezalara çarpıtılarak yılarca cezaevlerinde tutuldu. Keza muhalif devrimci ve ulusal güçler göstermelik bağımsız mahkemelerde yargılanmakta, bazen beraat kararları da çıkmaktadır. Ancak faşizminin özel silahlı (kontragerilla) güçleriyle devrimci ve ulusal muhalefet güçleri ortadan kaldırılmaktadır. Hala cesetleri bulunmayan binlerce insan kayıptır. Yine yayın serbestliği vardır. Ancak bu yayınlar her an polis denetimde olduğundan istenilen zaman bu yayınlar kapatılmakta, büroları basılmakta, çalışanları tutuklanmakta ve onlarca yıl hapis cezasıyla cezalandırılmaktadır. Sonuç itibarıyla ülkemizde faşizme karşı savaşım içte; Komprador burjuvazi ve toprak ağalarına, dışta ise emperyalizme karşı savaşım vermektir. Bu halkın üç silahıyla gerçekleşecektir. Parti, ordu ve halkın birleşik cephesi, ülkemizdeki  gerçek anti faşist mücadelenin verilmesinin tam ve gerçek anlamı budur.   Ağustos 2004 

Ortadoğu ve Türk devletinin cerablus işgali

Ortadoğu zengin petrol kaynaklarının bulunduğu büyük bir pazar olmanın yanında; enerji kaynaklarının geçiş güzergâhı olarak da her zaman emperyalistlerin iştahını kabartmıştır. Bu coğrafyada kurulan kukla devletler, başta İngiltere ve ABD’nin denetiminde Ortadoğu’da emperyalizmin bekçiliğini yapmaktan geri kalmamışlardır. Irak, Tunus, Suriye, İsrail ve İran emperyalist ülkelerin bölgedeki temsilcileri olmuşlardır.

İran’nın 1978 yılında Humeyni önderliğinde gerçekleşen İslami Devrim sonrası ABD’nin denetimi dışına çıkması ve yakın dönemde Rusya’ya daha yakın durarak, Şangay Beşlisi içinde yer alması İran'ın ABD’nin bir numaralı hedefi durumuna gelmesinin nedenlerinden biriydi. Suriye, iç savaş öncesi batıyla ilişkilerini sıcak tutma arayışları içine girdiyse de, ‘’Arap Baharı’’ ile birlikte, yüzünü tekrar Rusya’ya dönmüş bulunuyor. Irak, işgalle birlikte, ABD’nin yeniden yarı sömürgesi olmuştur. İsrail devleti kurulduğundan beri ABD’nin denetiminde bir ülke konumunu korumaktadır. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, ABD’nin işbirlikçi devletleri olarak varlıklarını sürdürüyorlar.

Ortadoğu, Asya, Avrupa ve Afrika’yı birbirine bağlayan bir köprü olarak, sınırları Akdeniz’den Pakistan’a oradan da Arap yarımadasını kapsayan geniş bir coğrafi bölgedir. Ortadoğu ülkeleri; Suriye, Irak, Katar, Ürdün, İsrail, Lübnan, İran, Filistin, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Umman, Kuveyt, Bahreyn, Yemen, Mısır, Tunus, olarak kabul edebiliriz.

Ortadoğu tanımını önce Fransa emperyalizmi tarafından kullanmıştır. Bu tanım Fransa’nın Osmanlı Devletinin toprakları için kullandığı ‘’Yakın Doğu’’ adlandırmasıdır. Aynı tanımı İngiliz emperyalistleri de, Hindistan ve Çin için ‘’Uzak Doğu’’ olarak belirlemiş, her iki terimde batılı emperyalistlerin yeni bir bölgesel tanımı olarak Osmanlı toprakları içinde kalan bu bölgeye ‘’Ortadoğu’’ adı verilmiştir. Osmanlının yıkılması sonrası bu coğrafya da kurulan ülkelerin coğrafi tanımı Ortadoğu olarak tanımlanmaya devam edilmiştir.

Ortadoğu’nun genel önemini şu ana başlıklar altında toplayabiliriz.

• Dünya’da bilinen petrol rezervlerinin %65’i bu bölgededir. • Üç kıtayı birleştiren kara ve demiryollarının düğüm noktasıdır. • Deniz ticaret yolları, ulaşım, doğalgaz ve petrol sevkiyatlarının büyük kısmını bu bölgeden geçiyor olması Ortadoğu’nun neden emperyalistlerin sürekli iştahını kabarttığını göstermektedir.

Ortadoğu'daki durumu anlamak için biraz gerilere giderek bugün olup bitenleri daha iyi tahlil edebiliriz.

Büyük Ortadoğu Projesi

Ortadoğu’daki yaşananları tam ve doğru olarak anlayabilmek, ülkelerin neden işgal edildiği, İran’da iktidarın neden yıkılmak istendiği, Irak'ın işgali ve Suriye’ye ABD ve Batılı emperyalist güçlerin niçin tüm güçleriyle saldırdığını tam olarak anlamak için Büyük Ortadoğu Projesi’ne bakmamız gerekmektedir.

ABD’nin dünyadaki egemenliği diğer emperyalist güçlere göre daha öndedir. Latin Amerika, Asya ve Irak İşgaliyle birlikte Ortadoğu'da bir üstünlüğünün olduğu kendi rakiplerince de kabul ediliyor. ABD’nin dünya'nın diğer bölgelerinde de diğer emperyalist güçlere karşı her zaman bir üstünlük yarışı içinde olduğu bilinmektedir. İkiz kulelere yapılan saldırıdan sonra ABD, kendisine karşı yapılan bu saldırıyı yeni bir hâkimiyet üstünlüğüne çevirmek için yeni bir strateji belirleyerek harekete geçti. Bu strateji, BOP olarak bilinen Büyük Ortadoğu Projesi olarak ilan edildi.

Buna karşın emperyalistler arasındaki pazar kavgasında rakipleri ABD’nin bu stratejisine karşı yeni hamleler geliştirdikleri de bir gerçektir. Bu anlamda;Avrupa Birliği kendi içinde sorunlar yaşasa da, emperyalist bir blok olarak ABD'ile rekabet içindedir. Rusya’nın bu rekabet savaşında kendi arka bahçeleri olarak gördüğü Kafkaslarda ve Ortadoğu’da etkinliğini korumak ve işbirliğini geliştirmek için, Çin, Hindistan, İran'la birlikte Şangay işbirliğini kurarak emperyalist rekabette yerini korumaya devam ediyor. Emperyalistlerin yeni pazar paylaşımında Afrika’nın da bir paylaşım alanı olduğu gözden kaçmaması gerekmektedir.

ABD’nin 1978’den sonra Ortadoğu’daki hâkimiyeti giderek zayıfladı. İran, Irak ve Suriye ABD’nin denetimi dışına çıkan bu ülkeler, hem petrol ve doğal gaz açısından, hem de buldukları coğrafi alan bakımından ABD açısından önemli ülkelerdi.

Bilindiği gibi en büyük petrol rezervleri Ortadoğu’dadır. Bu kaynakların ABD’nin çıkarları doğrultusunda kontrol altına alınmasından geçiyordu. Ortadoğu’dan petrol akışının kesintisiz olarak sürdürülebilmesi için petrol nakliyatında kullanılan yolların güvenliğinin sağlanmasına ilaveten, Orta Asya’dan Hint Okyanusu’na ulaşan enerji koridorunun da açık bulundurulması gerekmektedir.

ABD, bu projesini 1998 yılında Clinton döneminde ‘’21. Yüzyılı şekillendirme düşüncesi’’ adıyla geliştirdi. En uygun tarih olarak da 11 Eylül 2001’de ABD’ye yapılan saldırı sonrası doğan fırsat iyi kullanıp, Afganistan’ı işgal ederek planın ilk adımını atmış oldu. Bu planın bir devamı olarak 2003 tarihinde Irak işgal edildi.

ABD’nin ‘’21. Yüzyılı şekillendirme projesi’’ ABD’nin Pazar paylaşımında diğer rakiplerine üstün gelme stratejisidir. Dönemin ABD Başkanı Bush bu projeyi “Artık okyanuslar ABD’yi savunmaya yetmemektedir.’’ Olarak açıklıyordu. Büyük Ortadoğu Projesi de ABD’nin bu stratejik temel yaklaşımı içerisinde yer almaktadır.

ABD emperyalizmi 1991 yılından itibaren denetimi dışında olan Libya, İran, Irak, Suriye ve Kuzey Kore’yi birinci dereceden hedef ülkeler görmüş, denetimi altında olan ancak denetimi dışına çıkma tehlikesi gördüğü Türkiye, Pakistan, Mısır, Suudi Arabistan’ı ikinci dereceden hedefler olarak belirlemiş ve rakip gördüğü Güney Kore, Hindistan, Rusya ve Çin’i de hedefleri arasında alarak yeni stratejisinin kapsamını açıklamış oldu. Suriye rejiminin bugün ABD tarafından neden yıkılmak istendiği 1991’de geliştirdiği bu projeyle doğrudan ilintilidir.

ABD, Büyük Ortadoğu Projesi’nin Hedefi ve Projeye Dahil Ülkeler 2003 yılında çerçevesi iyice netleşen BOP projesi 2004 yılında Dovos’ta ABD Başkan yardımcısı Dick Cheney tarafından dile getirildi. Bu projeye göre ABD’nin hedefleri; ‘’bölgeye demokrasi getirmek, İsrail Filistin sorunu çözmek, Ortadoğu ülkelerinde siyasal ve ekonomik ortamlara destek sağlamak’’ olarak açıklansa da, esas hedefi Ortadoğu’da yeniden hâkim bir güç olma savaşı olduğu açıktı.

Nitekim 2005-2009 yılları arasında ABD Dışişleri bakanlığı yapmış olan Condoleezaza Rice daha bu göreve gelemeden önce 2003 yılında Washington Post gazetesine yayınlanan bir makalesinde ‘Fas’tan Basra körfezine kadar tam 22 ülkenin rejim sınırlarının yeniden değişeceğini’ vurguladığında bugünleri işaret ediyordu.

ABD, BOP projesi sadece Ortadoğu ile sınırlı kalmamış, bu proje Afrika’yı da içine alacak şekilde genişletilmiştir. Bu proje ABD’nin rakiplerinden olan Çin’in hızla gelişmesinin önünü kesme planın

bir parçası olarak bugün daha belirgin bir şekilde uygulanmaktadır. Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da sular hala durulmuş değildir. Gelişmeler ABD’nin lehine olsa da, istikrarsızlık devam etmektedir.

ABD’nin en büyük hedeflerinden biride İran’dı. İran, gerek petrol bakımından gerek doğal gaz açısından zengin bir ülkedir. İran’ın Ortadoğu’da radikal İslami örgütlerle olan ilişkisi ve bu örgütlerin bazılarını desteklemesi, Nüklüer Silah geliştirme çalışmaları ABD’nin İran'a saldırmak için geliştirdiği başılıca argümanlardandı. İran ABD tarafından kolay yutulacak bir ülke olmadığı için, ABD yıllarca uluslararası bir kamuoyu yaratılmaya çalıştı. ABD'nin İran'a karşı istediği saldırıyı gerçekleştirememesinin bir nedeni de İran’ı Rusya ve Çin’in destekliyor olması ABD’yi istemese de frenlemek zorunda bıraktı.

İsrail Filistin Sorunu

Ortadoğu coğrafyasında çözülemeyen bir başka çelişki de Filistin İsrail sorunudur. 1948 yılında Filistin topraklarının bir bölümü içinde kurulan İsrail Devleti, ABD, İngiltere ve Batılı Emperyalistlerin de desteğiyle Filistin topraklarındaki işgali genişleterek büyük bir hâkimiyet kurdu.

Filistin Ulusal Mücadelesi, Filistin burjuvazinin uzlaşmacı politikaları sonucu Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda Filistin’e ‘’üye olmayan gözlemci devlet’’ statüsünün verilmesi ile 'Filistin Ulusal sorunun sona erdiği, İsrail, Filistin çelişkisinin çözüldüğü' imajı yaratılmaya çalışıldı. Aslında olan Filistin Ulusal Mücadelesini, Filistin burjuvazisinin öncülüğünde emperyalistlerin istediği seviyeye getirip İsrail’in de razı edildiği bir şekilde ‘’devleti olmayan, devlet’’ statüsünde tutmak oldu.

Ortadoğu Ve Kürtler

Kürdistan uzun bir tarihi geçmişe sahiptir. Bu makalenin çerçevesini oldukça aşan da ciddi bir konudur. 20. yy dan bu yana bir özet niteliğinde olan gelişme; 1923'de Lozan'da Türkiye'nin içinde yer aldığı emperyalistlerin Kürdistan'nı 4 ayrı parçaya bölerek, Irak, Süriye, İran ve Türkiye arasında bölüştürmesidir. Dört parçadaki toprak bütünlüğü toplam 550.000 kilometre kare yüzölçümüne sahip toprağıyla Kürdistan, Ortadoğu'da önemli bir yarde durmaktadır. Başta perol olmak üzere yer altı ve yürüstü zenginliklerine sahiptir. Emperyalistlerin Kürtdistan üzerindeki tüm oyunları, parçalamalarının bir nedeni de yüzyıllardır göz dikleri bu zenginlik kaynaklarından hala vaz geçmiş olmamalarıdır.

Kürt Ulusal mücadelesi her dört ülkede de kesintisiz bir şekilde günümüze kadar sürmüştür. 1993 Irak işgali ve sonrasında, Irak işgalinin mimarı ABD, kendi çırkarlarına bianen Irak Kürdistan'ın da Irak Kürdistan Özerk Bölgesel Yönetimine karşı çıkmayarak, Talabani ve Barzani önderliğinde bu oluşuma evet demiştir. İlk başlarda Türk devletinin şiddetle karşı çıktığı bu oluşuma, sesini çıkarmaz bir duruma gelmesinde Barzani yönetiminin Türk devletiyle girdiği işbirliğinin büyük payı olmuştur. Bu işbirliği bugünde çeşitli düzeylerde sürmektedir.

Kürt ulusal sorununun 90 yıldır çözülmediği ülkelerden biri de Türkiye'dir. Kemalistlerin önderliğinde Kurulan yeni Türk devletinin kurulduğundan bu yana Kürt ulusunu inkara dayanan politikası günümüzü kadar devam etmiştir. 1925'te başlayan baş kaldırı,bugün PKK önderliğinde devam etmektedir. 1978 yılında Bağımsız Kürdistan (bu şiar 1999 yılında yerini devlet sınıları içinde demokratik özerliğe bıraksa da), 1984 yılında ilk kurşunun atılmasıyla başlayan atılım, ateşkes ve barış görüşmelerinin sürdüğü kısa süreleri saymazsak savaş, kesintisiz bir şekilde devam etmiştir.

Türk devletinin Kürt ulusal güçleri karşısında dayanamaz duruma geldiği her aşamada, taktik olarak 'barış' görüşmelerini gündeme getirmiş, Ulusal Hareketi oyalamaya sokmuş, nefes alıp yeniden saldırmıştır.

Yeniden şiddetlenen savaşa bir gerekçe olarak; Kürt Ulusunun Rojava'da özerk bir statüye kavuşmasından bu yana, Türk Devleti ''bunu kabul edilmez bir durum olarak '' görüp yeniden savaşı başlatmıştır.

Çok uluslu ülkelerde ulusal sorun ülkenin demokratikleştirilmesi ve ulusun kendi kaderini tahin hakkını özgürce kullanma meselesidir. Ulus bu hakkı hiçbir zaman kurulu devletin sınırları içinde kullanamaz. Ulusların Kendi Kaderlerin Tayin Hakkı bir devrim sorunudur. Ülkemiz açısında da ulusal sorunun çözümü Demoratik Halk Devrimindedir. Tüm diğer ara çözümler ulusal sorunun ancak pansuman edilmesinden başka bir anlam taşımaz. Türk devleti, askeri, polisi, yargısı, parlementosu ve mahkemeleriyle olduğu yerde durduğu müddetçe, Kürt Ulusal sorunu gerçek çözüme hiçbir zaman kavuşamaz. Kürt ulusunun mevcut kurulu düzen içindeki tüm demokratik istem ve talepleri haklıdr, yerindedir. Bunları desteklemek, mücadelesini vermek, Kürt ulusunuın yanında saf tutmak devrimci görevlerimiz arasındadır. Ancak, aynı zamanda proleter hareket, bunun bir kurtuluş olmadığı propagandasını da Kürt ulusuna yapmak gibi bir görevi de vardır. Bunu yapmak yanlış değildir, nitekim yapılmaktadır da.

Suriye'deki Durum

İç savaşın hala devam ettiği Süriye'de ülke adeta harabeye dönmüş bulunuyor. Esad diktatörlüğüne karşı gelişen halk muhalefetinin süreç içinde yerini gerici İslami hareketlere bırakması ve bu hareketlerin (örneğin ÖSO, El-Nusra) emperyalistlerin denetimine girdiği Suriye'de savaş, farklı bir aşamaya bürünmüş bulunuyor.

Ortadoğu’nun en önemli kültür ve sanat merkezlerinden bazılarına ev sahipliği yapan Suriye, IŞİD'in ele geçirdiği tüm bölgelerdeki tarihi eserler İslam inanışına ters oldukları gerekçesiyle yer bir edilmiştir.

Suriye halkı bir yandan Esad diktatörlüğünün katliamlarından ve zulmünden çekerken öte yandan ona karşı savaşan radikal İslamcı güçlerin vahşeti, saldırı ve talanı ile karşı karşıya. Burada bir kez daha dikkat çekmek gerekir ki bizlerin yaklaşımı iki gerici kamp arasında tercih yapmak değildir. Bizler, ne ‘’Esadçıyız’’ ne de bu zulme direndiğini iddia eden güçlerin yanında. Sınıf bilinçli proletaryanın tavrı iki gericilik arasında tercih yapmak değil, Suriye halkının hem Esad hem de emperyalistlerin uşaklığına soyunmuş, Türkiye tarafından da desteklendiği açık olan çetelere karşı mücadelesinin yanında olmaktır.

Türk Devletinin Cerablus İşgali

Türk devletinin ''Fırat Kalkanı'' adını verdiği Cerablus işgali Kürt düşmanlığından bağımsız düşünülemez. Erdoğan'ın 'Kardeş Esad'tan'' ''Diktatör Esed'e'' evirilen politikası, iç savaşla birlikte yön değiştirmiş ve gerici silahlı islami çetelerin bu savaştan galip çıkacağını hesaplıyan Türk devleti, bu güçlere oynamış ve kaybetmiştir.

Türk devleti, Kürtlerin Rojova'da özerk bir statü elde etmesinden sonra, Esad'ın diğer güçler yanında Rojova'ya da saldıracağını hesaplamış, ancak bu hesabı boşa çıkmıştır. Süriye ordusunun Rojovaya saldırmaması Esad'ın Kürtleri çok sevdiğinden değil, Süriye'nin mevcut askeri gücünün IŞİD, ÖSO vb güçlere ancak yeteceğinden hareketle, Kürtlerin Rojova'da özerk bir statü ilanına ses çıkartmamıştır.

Süriye'de iç savaşının başlamasıyla birlikte, Esad rejiminin kısa sürede yıkılıp, yerine mühalif güçlerin işbaşına geleceğini hesaplayan emperyalistler, doğrudan bir işgal hareketine ihtiyaç duymadılar. Ancak, IŞİD'in ABD başta olmak üzere diğer emperyalist güçlerle yollarının ayrılması ve birçok yeri ele geçirmeleriyle birlikte, emperyalist güçlerde yeni stratejilerini hayata geçirdiler. Rusya ve İran'ın da devreye girmeleriyle Süriye'de dengeler değişmiştir.

Türkiye, Süriye'de iç savaşın başlamasıyla birlikte, Süriye politikasında neredeyse 'tek güç' müş gibi hareket ederek, IŞİD, El-Nusra vb diğer şeriyatçı silahlı çeteleri destekleyerek Esad'ı devireceğini sanmıştır. İç savaşın başlamasıyla birlikte, birkaç hafta içinde Emevi Cami'yine gidip namaz kılacağını hayal eden Erdoğan yanılmış ve Süriye politikası tümden ifaz ettikten sonra, sadece bir fügüran oyuncu olarak, ABD ve AB emperyalistlerinden kendisine verilecek görevi beklemekten başka bir şey yapamamıştır.

Rojova'da Kürt ulusunun özerk bir statüye kavuşması sonrası, Türk devletinin tüm politikası Rojovaya saldırma üzerine şekillenmiştir. Bu konuda da Türk devleti kazdığı çukura düşmüştür. IŞİD ve diğer silahlı İslami çetelerin var güçleriyle Rojovaya saldırarak, burayı ele geçirme operasyonunu başa çıkartan Kürt direnişi Rojova zaferinin ilan edilmesi sonrasında Süriye'de önemli güç olarak rüştünü ispat etmiş ve oyun kurucu olmuştur. T.C'nin Ezaz-Cerablus sınır hattını işgal etmesiyle Rojova'daki Kontonların bu hattla birleşmesini ve Kürtlerin burada daha da güçlü bir konuma gelmesini engelleme çabasıdır. Erdoğan, bunun için G20 zirvesinde, işgal ettikleri bu bölgenin 'uçuşa yasak bölge ilan edilmesini' istemiş, bu konuda ağababalarını ikna edememiştir. Bu konudaki görüşlerinde ısrar eden T.C'nın ABD'yı ikna turları devam etmektedir. Türk devletinin Cerablus hattına ilişkin planları elbette yeni değildir. Bundan önceki planı; Cerablus hattının tampon bir bölge ilan edilip buraya göçmenlerin yerleştirilmesini savunmuş ve bunun içinde 'müsaade'! edildiğinde TOKİ'nin buraya yapacağı yerleşim yerlerinin 'Türkiye tarafından üstlenileceğini' savunmuştu. Bunlar olmayınca, bugün işgal edilen yerlerde uzun süre kalmanın planlarını yapan T.C, Kürtlerin ilerlemesini böylece engelleyeceğini düşünmektedir.

Bu boş bir hayelldir. Neden?

Çünkü Kürtler Süriye'de artık kabul edilen bir güç olarak, sadece çetelere karşı savaşmıyor, Süriye'nin geleceği konusunda da söz sahibi olmuşlardır. Bunu anlamadan Süriye'de doğru tahliler yapmak da mümkün değildir. ABD'nin ve Rusya'nın PYD ve YPG ile geliştirdiği ilişki, Kürtlerin sahip olduğu güçten bağımsız olarak düşünülemez.

Türkiye, Cerablus'u işgal etmesinin gerekçesini 'IŞİD'in bu bölgeden temizlenmesi' olarak açıklamış olmasına rağmen, başından itibaren bunun sadece bir aldatmaca olduğu biliniyordu. İşgal'le birlikte, IŞİD'in haftalar önecesi bu bölgeyi terk ettiği anlaşılmış, Türk devleti bundan sonraki hedefini YPG olarak açıklamıştır. Türk devletinin tüm sözcüleri, ''YPG bu bölgeden sökülüp atılana kadar bu bögeden çıkmayacağız'' diyerek gerçek niyetlerini ortaya koymuştur.

Türk devletinin esas hedefi Süriye'de Kürtlerin elinde bulunan bölgelerdir. Rojova Türk devletinin en başta gelen hedeflerinden biridir. Cerablus üzerinden diğer bölgelere saldırı planı Türk devletinin en büyük hayellerinden biri olmasına karşın, çıkarları gereği emperyalist güçler daha fazla ileri gitmesine sıcak bakmadıkları için, Türk devleti en azından Cerablus'u elinde tutmak için büyük bir çaba içindedir. Son G20 toplantısında diğer emperyalist güçlerle bir anlaşmaya varamayan Türk devleti eli boş dönmüştür. Emperyalistler, Türk devletinin havasını almak için bir süre daha Cerablus'ta kalmasına razı olmakla birlikte, kendi çıkarlarını daha fazla zedelemeye de razı olmayacaklardır. Nitekim G20 sonrası Rusya, Türk devletinin daha fazla ilerlemesine karşı çıktıklarını açıklayarak, kendi 'egemenliklerinin zedelenmesine' müsade etmeyeceklerini ortaya koymuş bulunuyorlar. Türkiye'nin Rusya'nın savaş uçağını düşürmesinden sonra yaklaşık bir yıl boyunca Rusya'nın Türkiye'yle tüm ilişkilerini kesmesinden sonra Türk devletinin Rusya'dan özür dilemesiyle başlayan yeni dönemde, Rusya'nın Türkiye'den kopradığı tavizlere bir 'jest' olarak Cerablus'a girmesine göz yumması, Türk devletinin Rusya'nın çıkarlarına helal getirmesine de göz yumacağı anlamına gelmiyor.

Türk devleti, ABD'nin kendilerine 'Rakkaya birlikte saldırmayı teklif ettiğini' dillendirmekle birlikte, bunun hayat bulup bulmayacağı önümüzdeki günlerde görülecektir. ABD, Türk devletini kendi adına savaşması için Rakkaya birklikte girmeyi teklif etse de, bunun ABD'nin denetiminde ve ABD'nin çıkarları esas alınarak Türk devletinin kullanılacağı unutulmamalıdır. Türk devleti Rakkaya ABD ile birlikte saldırı gerçekleşitirse de, bunun ardından Türk devletinin Rojova ve diğer Kürt bölgelerine saldırı gerçekleştirebileceği de ayrı bir hayeldir. Böyle bir saldırda Türk devletinin büyük bir hezimete uğrayacağı da ayrı bir gerçektir. YPG karşısında dayanma gücü fazla olmayan Türk devletinin Süriye bataklığına saplanıp kalacağı daha şimdiden bellidir. Bunu Cerablus işgali içinde söylemek yanlış değildir. Türk Devleti Cerablus'u işgal ettmesiyle bu bölgede bataklığa adım adım gömüldüğü gösterecektir.

Türk devleti de, diğer emperyalist güçler gibi işgalici bir güçtür. Türkiye devrimci hareketi bu işgale karşı olduğunu açıklamakla birlikte, işgalle birlikte tepkileri örgütleme ve işgale karşı duruşu zayıftır. Türk devletinin işgal sonrasında, karşı tepkilerin örgütlenmesi, kitlelerin bu işgale karşı sokağa çağrılmaması, karşı çıkışın en zayıf yanını oluşturuyor. Bu, Türkiyeli devrimci güçlerin önemli bir eksikliğidir. İşgal hala devam ediyor. Tepkilerin ve işgale karşı çıkmadaki bu eksikliğin giderilmesi için hala fırsatlar vardır. Bu görev Avrupa'da da eksik kalmıştır. Soruna iki gerici güç arasındaki bir çatışma olarak bakılamaz. Türk devleti nedeni ne olursa olsun başka bir ükenin topraklarını işgal etmiştir. Karşı çıktığımız yön burasıdır. İşgale karşı Türk devletinin bu işgalini teşhir etmek, işgal ettiği topraklardan çıkmasını savunmak, Esad'a bir destek olarak anlaşılmamalıdır. Zira, bu sesizlik 2. Enternasyonal partilerinin düştüğü yanlışın başka bir versiyonu olur ki, buda ilkesel bir yanlıştır. 

15 Temmuz Darbe girişimi, Yenikapı mitingi ve burjuvazinin kendi arasındaki uzlaşması

15 Temmuz 2016 tarihinde geçekleştirilen darbe girişiminin üzerinden bir ay gibi geçmeden devletin yeniden yapılandırılması adı altında AKP’nin dizginsiz saldırıları devam etmektedir.

AKP, 2011 yılında siyasal çıkarlarına ters düşmesiyle yollarını ayırdığı Fetullah Gülen’le girdiği hesaplaşmayı bugünlere kadar aralıksız sürdürse de, 15 Temmuz darbe girişimi sonrası yaptığı hamle, geride kalan süreyle kıyaslandığında, 5 yılda yapamadıklarını bir ay gibi kısa bir sürede başarmış oldu.

Birçok çevrenin haklı olarak sorduğu ilk soru bu darbenin kimler tarafından yapıldığıdır? Darbenin ilk saatlerinde açık veriler daha yokken, darbenin ordu içindeki Kemalist subaylarca yapıldığı yönünde tahminler daha kuvvetli olarak tartışıldı. Bunun nedeni; AKP hükümetinin ordu içindeki Kemalist subay ve generalleri her fırsata ayıklaması, Ergenekon, Bolyoz davalarının yaşanması bu ihtimali daha da kuvvetli kıldı. Ancak, TRT’de ”Yurtta Sulh Komitesi” imzasıyla okunanan bildirinin ardından işin rengi giderek daha açık olarak görülür oldu. Darbe girişimi Fetullah Gülen çetesinin 40 yıllık devlet içindeki örgütlenmesinin ordu içindeki hamlesi olarak açığa çıkmış buluyor. Darbe girişiminin içinde mühtemelen az sayıda da olsa Kemalist Subayların Gülenci Subaylarla darbe girişiminde yer aldıklarını söylemek yanlış olmayacaktır.

İkinci tartışılan soru ise darbenin ABD emperyalizmi tarafından mı örgütlendiğidir. ABD emperyalizmi 15 Temmuz darbesini bifiil örgütlemiş olmasada, en azından Gülen tarafından bilgilendirildiği ve bu bilgilendirmeyle ABD’nin de ‘Gülen’e bir şans tanıdığı’açıktır. Uzun yıllardır ABD’de CIA’nın denetimde olan Gülen’in Türkiye’de yapacağı böyle bir girişimde ABD’yi bilgilendirmemiş olması eşyanın tabıyatına terstir. AKP tarafından Gülen’in iadesi talebine olumlu cevap vermeyerek Türkiye’yi sürekli oyalaması darbe girişiminde ABD’nin dolaylı bir şekilde parmağının olduğuna bir kanıt olarak sunulabilinir.

Üçüncüsu; ABD, Gülen’i neden vermek istemiyor? Bu sorunun cevabı ABD’nin Gülen’le hala işinin bitmediğidir. Gülen’in dünyanın birçok ülkesinde açtığı okullarda CIA’nın önemli bir örgütlemesi söz konusudur. Bu okullarda Gülen birçok kadro yetiştirip bulundukları ülkelerde önemli mevkilere yerleştirip lobi çalışmalarında ve ülke politikalarına etkide bulunmasını sağlarken, ABD’nin de kendi çıkarları doğrultusunda Gülen üzerinden söz konusu ülkelerde faaliyetler yürüttüğü bilinmeyen bir sır değildir. Bu dahi ABD’nin Gülen’i neden iade etmek istemediğini anlamaya yeter bir veridir. Buna ek olarak, Gülen’in zamanı geldiğinde hala kullanılabileceği ABD tarafından hala değerlendirilmektedir.

Dördüncüsü, darbe girişimi neden başarısız kaldı? Darbe, ülke içinde ve dışında gerekli desteği bulamadığı için başarısız kaldı. Gerek ABD, gerek AB, gerekse de Komprador burjuvazi darbe girişimine gerekli desteği vermedi. Çıkarları darbeyle bağdaşmadığı için geri durdular. Darbe girişimi başarısız kalmış olmasına karşın, bu darbe girişimini diğer darbelerden ayıran en önemli özellik, burjuvazinin bir kliğinin burjuvazinin bir diğer kliğini silah zoruyla devirme girişimi olması gerçeğidir.

Beşincisi; sokağa çıkan kitlenin sınıfsal niteliği meselesidir. Türkiye’de yaşanan tüm darbeler büyük yıkımlarla sonuçlanmıştır. Halk kitlelerinin kendi yaşadıklarından edindikleri bu tercübeyle darbelere neden sıcak bakmadığı (12 Eylül AFC’na verilen kısmi desteği saymazsak) rahatlıkla anlayabiliriz. 15 Temmuz darbe girişimini de böyle değerlendirmekle birlikte, sokağa çıkan kitlelerin bu özelliği buna tam olarak uymamaktadır. Sokağa çıkan kitle kendiliğinden sokağa çıkmadı. AKP tarafından yönlendirilen kendi örgütlü kitlesidir. Darbeye karşı çıkan önemli sayıdaki kitlenin sokağa çıkmamasının asıl nedeni, AKP kitlesiyle ortak bir payda da olsa sokakta birleşmek istememesi olarak değerlendirilebilinir. AKP kitlesinin sokağa çıkmasının temel nedeni darbe şahsında AKP’ye sahip çıkma hareketidir. Bu anlamda genel bir değerlendirme yapıldığında sokakları hala işgal etmeye devam eden mecvut kitlenin temel karekteri gericidir. Buna rengini veren sınıfsal öz ise mevcut kitlenin gerici faşist AKP hükümetini kayıtsız şartsız desteklemesi, idamın yeniden geri getirmesini talep etmeleri, tüm demokratik hakların askıya alınmasına sessiz kalmaları, Kürt ulusuna karşı şoven bir yerde durmalarıyla gerici bir karekter taşımaktadır.

AKP, darbeyle birlikte istediği fırsatı yakalayarak dizginsiz bir baskıyla devleti yeniden dizayn hareketine girişmiştir.

AKP’yi bir hükümet olmaktan çok iktidara sahip bir parti olarak değerlendirmek gerekir. 14 yıldır hükümette olan AKP, adım adım devletin tüm kademelerine tek başına hakim olma düzeyine gelmiş bulunuyor. Yargıda, polis teşkilatında, ekonomide, eğitimde hakim durumuna gelmiştir. Derbeyle birlikte TSK’da da kendi kadrolarını adım adım yerleştirme girişimleri başlamış bulunuyor. 2023 hedefin de ‘İslam Devletini’ ilan etme planları artık bilinmektedir.

  1. Tayyip Erdoğan’ın söylemiyle darbenin ‘‘Allahın bir lütfu” olarak kendilerine sunulmuş olması bugüne kadar baş etmekte zorlandığı Gülen kliğini hiçbir engel tanımadan devletin tüm kademelerinden temizleme hareketi sadece Gülen’le sınırlı değildir. OHAL’le birlikte AKP, bu ‘temizlik’ hareketine tüm devrimci, ilerici ve Kürt Ulusal Hareketi ve onun yasal zemindeki tüm kurumlarını da eklemiştir.

OHAL öncesi yapılanlar şimdiki yapılanlardan farklı değildi. Tek fark OHAL’le birlikte saldırıların kapsamının daha da genişletilmesi, açık yasal bir zemine oturtulmasıdır. OHAL öncesi işkence, göz altında kayıplar, Kürt ulusuna karşı katliamlar, şehirlerin ve ilçelerin yerle bir edilmesi, göç, işten atmalar, gazetecilerin tutuklanması, cezevlerinde işkence, sürgün, mahkemelerde keyfi ve hukuksuz yargılamalar yaşanmış, OHAL’le birlikte tüm bu yapılanlar sadece hızlandırılmış ve dizginsiz bir hal almıştır/alacaktır.

AKP, derbe girişimiyle birlikte tüm günahlarını Gülen’e yıkarak 14 yıllık suçlarından kaçma peşinde. Ancak bu nafile bir çabadır. AKP, 14 yıllık icratların tümünden sorumludur. Yapılan katliam, saldırı ve infazlarda Gülen kadrolarının yer alması, ya da onların bu olayları yer yer tek başlarına örgütlemeleri bu gerçeği değiştirmez. Zira, bu yapılanlara yönelik HDP’nin komisyonlar oluşturarak araştırmların yapılmasını AKP sürekli olarak engellemiştir.

Bu gerçeklerden ve yaşananlardan hareket ettiğimizde;

Erdoğan’nın ”çocukta olsa, kadında olsa güvenlik güçleri gerekeni yapar” sözü darbe gişimi olmuş olsada unutulmayacaktır.

Roboski’de 34 Kürt köylüsünün katledilme ”emrini ben verdim” diyen dönemin AKP hükümetinin Başbakanı R.Tayyip Erdoğan’ın katliamdaki rolünü unutacakmıyız?

Lice, Sur, Nusaybin’de bodrumlarda katledilenleri kim unutturabilir! Bu saldırılarda katledilen yüzlerce insan, öldürelen 50 çocuk hafızalardan silinebilir mi?

Suruç’ta İŞİD eliyle katledilen 33 devrimci gencin, yine Ankara’da İŞİD eliyle katledilen 100 devrimci ve ilericinin kanı yerde mi kalacak?

Gezi direnişinde katledilenlerin hesabını AKP vermeyecek mi?

Cezaevlerinde ki işkence ve ölümlerden AKP sorumlu değil mi?

Yürüyüş, toplantı ve gösterilere yasak getiren, 1 Mayıs kutlamalarını kana boyuyan AKP, yaptıklarından kaçabilir mi?

İşten atmalar, grev yasaklarıyla işçi direnişlerinin kırılması ve iş güvenliği olmadığı için iş kazalarında hayatlarını kaybeden binlerce işçinin katili AKP’dır.

Kürt ulusunun düşmanı olan AKP’nin 14 yıl boyunca şovenizmi sürekli tırmandırması, katliamlar yapması, seçim mitinglerini kana boyaması, dağ taş demeden her yeri bombalamaları, Kürt işçilerinin linç edilmesi, devrimcileri sokak ortalarında, evlerde, dağ başlarında katletmesinin hesabı sorulmayacak mı?

Darbe girişimi AKP’yi tüm bu yaptıklarından kurtaramaz. 2002’de hükümet olduğunda devletin tüm kademelerine yerleştirdiği Gülenci kadroları palazlandıran AKP değilmiydi? Erdoğan’ın kendi itirafıyla Gülen’e ”her istediklerini veren” AKP, ”Allahın lütfu” de olsa yaptıklarından kaçamaz ve onların deyimiyle ‘Allahda’ AKP’yı kurtaramayacaktır! Bu gerçekleri kitlelere anlatmak, toplumsal hafızayı diri tutmak önemlidir. Burjuva basını AKP’nin elini güçlendirmek, toplumun yargısını değiştirmek için yapılanları ve yaşananları Gülen’e yıkmak için olağan üstü bir çaba içindedir. AKP’nin yönlendirmesiyle burjuva yayın kuruluşları televizyon programlarına özel seçilmiş sözde uzman gazeteci ve akademisyenleri çıkararak AKP’yi aklamanın yarışı içindedirler.

Darbeyle girişimiyle birlikte burjuvazinin tüm klikleri bir araya gelerek uzlaşmışlardır.

Darbe girişiminin daha ilk saatlerinden itibaren, devletin ‘bekasını koruma’ refleksiyle tüm burjuva partileri sıraya girerek, darbeye karşı olduklarını ve hükümeti desteklediklerini açıkladılar. Hep birlikte, TBMM’de az sayıda da olsa CHP, MHP ve AKP milletvekilleri bir araya gelerek ‘Gazi Meclislerini’ terk etmeyerek tavırlarında ne kadar kararlı olduklarını yaptıkları şovla gösterdiler. Meclisi özel olarak toplayarak darbe girişimini değerlendirmek ve yapılacak karşı hamleleri hep birlikte karar altına almak için toplanıp AKP’ye desteklerini en üst düzeyde vermeyi ihmal etmediler. Kürt kitlesini darbe karşıtı bir tutum içine çekmek, Kürt ulusuna karşı yapılanları AKP değilde, Gülen yapmıştır algısını oluşturmak için taktik olarak HDP’nin de ortak bildiriye imza atmasına razı oldular. MHP’nin ”hiçbir şart altında HDP’yle bir araya gelmeyiz, HDP bizim için yok hükmündedir” yaklaşımından geçici taviz vererek ortak bildiriye imza atması, AKP’nin kapalı kapılar ardında MHP’yi ikna ettiğini göstermektedir. MHP’nin OHAL’in yürürlüğe girmesine evet demesi ve idamın geri getirilmesi durumunda yapılacak oylamasında AKP’yi destekleyeceğini açıklamasının arka cephesinde MHP’nin kendi içindeki muhalefetin yasal yollardan etkisizleştirmesinde AKP’den destek sözü aldığı rahatlıkla söylenebilir. Dikkat edilirse darbe girişimiyle birlikte, MHP içindeki sular durulmuştur.

CHP ve MHP, darbe girişimi öncesi Beştepe’deki Cumhurbaşkanlığı Sarayını, ‘kaçak Saray olarak gördüklerini’ ve oraya ne olursa olsun gitmeme tavırlarını bir yana bırakıp, tıpış tıpış Saraya koşmaları burjuvazinin kendi aralarındaki çelişkileri şimdilik bir tarafa bırakarak uzlaşmışlardır. Bu uzlaşmada diğer şeylerin yanında Kürt düşmanlığında ısrar ve onun çeperindeki HDP’nin iradi olarak hedef alınmasına evet denilmiştir. Bu karar, Beştepe’de AKP, CHP ve MHP tarafından ortak olarak alınmış ve hayata geçirilmiştir. İlk açıklamada tüm partiler adına R.Tayyip Erdoğan tarafından,‘açtığım tüm hakaret davalarımdan vaz geçiyorum, HDP hariç’ açıklamasıyla kamuoyuna duyrulmuş ve hayata geçirilmiştir. Bunu takiben Anyasaya komisyonuna HDP’nin alınmaması, HDP yöneticilerine yönelik tutuklamalar, HDP’nin elindeki Belediyelere Kayyum atama hazırlıklarına başlanmış olması, S. Demirtaş ve S. S. Öndere 5 yıla kadar hapis istemiyle dava açma hazırlığı…, tüm bunlar saldırıların boyutlanarak büyüyeceğini göstermektedir.

Yenikapı mitingi tüm bu gelişmeler ışığında okunmalıdır. Yenikapı mitingi burjuvazinin kendi arasındaki uzlaşmasının bir kez daha tüm topluma deklere edildiği bir alan olmuştur. AKP geçici de olsa Kemalistlerle uzlaşma yolunu seçmiştir. Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın konuşmacı olarak mitinge çağrılması, darbe girşiminden hemen sonra Ergenkon ve Balyoz davasından yargılanan birçok subay ve generalin yeniden göreve çağrılması bu uzlaşmanın kamuoyuna yansıyan ilk işaretleri olmakla birlikte, uzlaşma daha başka alanlarda da devam edecektir.

Bu vesileyle birkez daha vurgulamak gerekir ki, tarihte kendisine Sosyal Demokrat diyen tüm partiler hep ihanet içinde olmuşlardır. CHP’yi Sosyal Demokrat bir parti olarak görmememize rağmen, geniş kitleler içinde böyle algılanması, CHP’nin kendisini her fırsatta ‘Sosyal Demokrat’ bir parti olarak lanse etmesinden hareketle bunu vurgulamak yerindedir. Bu gerçek bu vesileyle tüm halk kitlelerine birkez daha anlatılmalıdır. Kaypakkaya’nın Kemalizm ve onun resmi tensilcisi CHP değerlendirmesinin doğruluğu bir kez daha ispatlanmıştır.

OHAL’la birlikte saldırlar giderek artmış, ‘Gülen hareketini temizliyoruz’ adı altında, saldırılar devrimci ve ilericilere doğru görünür bir şekilde kaymış bulunuyor. Bu saldırılar elbette darbe girşimi sonrası başlamadı. Öncesinde de vardı. Aradaki tek fark, OHAL’le birlikte bunun dozajının artmış olmasıdır. Halka güven vermenin ve saldırların püskürtülmesinin yolu mevzilerin korunması ve direniştir. Bunun için herkes bildiği yolda yürüyüşüne devam ederken, direniş mevzilerinin daha geniş alanları kapsaması, farklı direniş güçlerini de kapsayan yeni mevzilerde açılmalıdır.

Kürtlere Kadın, çocuk, yaslı ayrımı dahi yapmadan topyekün saldıran katil devlet …

Türkiye Cumhuriyeti Devleti topraklarını ilhak ettiği ve zulmettiği Kürtlere nasıl da saldırıyor?.. Nasıl da katmerli baskı ve tahakküm uyguluyor?.. Uyguladığı zorbalığı nasıl da en üst boyutlara tırmandırıyor?.. Tüm bunların sonucu devlet sokağa çıkma yasağı ilan ederek, topuyla, tankıyla, her türlü silahla Kürtlerin evlerini, barklarını yakıyor, yıkıyor, yağmalıyor…  Binlerce yıldır yaşadıkları topraklardan Kürtler böylesi kanlı bir tehcire zorlanıyor… 

Devletin azgın saldırıları sonucu Kürtler topyekün hedef alınıyor. Kadın, çocuk, yaşlı ayrımı yapılmadan Kürt toplumuna yönelik barbarca saldırılar yapılıyor. Kitlesel olarak Kürtler katliamlara maruz kalıyorlar… Daha birkaç ay içinde yüzlerce Kürt katledilmiştir, yokedilmiştir…  

En ilkel ve en barbar yöntemlerle böylesi saldırılar yapan devletin mayasında böylesi bu durum vardır… Bunun sonucu bu devlet erkinin tarihi işgaller, soykırımlar, kitlesel katliamlarla beraber en bağnaz baskı zulüm, ve tahakkümlerle doludur. Osmanlı Devletinin uzantısı olan TC devlet aygıtı da devraldığı baskı, zulüm ve kırımları günümüzde de uyguluyor. Tarihi böylesi argümanlarla dolu olan bu devletin bu ilkel ve saldırgan yapısı günümüz konjonktüründe daha berrak bir şekilde kendisini gösteriyor. Bunun sonucu Kürtler üzerinde uygulanmak istenen şiddet-i cebir tırmandırılmıştır.

Tarihsel olarak geçmişin iyice köhnemiş yapısından kendisini arındıramayan bu devlet sahip olduğu şizofrenik ruh haletinden sıyrılamamıştır. Bunun sonucu Kürtlere bu minvalde saldırılar yapılmaktadır. Zulmettiği Kürtlerin direnci karşısında TC devleti daha saldırganlaşmaktadır. Kürtlerin gösterdiği direnç sonucu Türk egemen sınıfları adeta histeri nöbetine tutulmuşlardır. Bunun sonucu azgınca saldırı furyasına geçilmiştir.         

Tüm bunlar sonucu saldıran devlet savaşın burjuva normlarına bile uymamaktadır. Bundan dolayıdır ki, bir taraftan sokağa çıkma yasağı ilan edilmekte, evler barklar yakılıp yıkılmakta, savaş kurallarının dışında kadınlar, çocuklar, yaşlılar bilerek katledilmekte, yaralı olanların tedavisi engellenmekte, acı içinde sokak ortasında ölüme terk edilmekte, ölülerin gömülmesi engellenmekte, beyaz bayrakla cenazelerini gömmek isteyenler bile ateşe tutulmakta… Böylesi vahşi saldırı furyasıyla Kürtler yıldırılmak istenmekte, teslim olmaya zorlanmaktadır.

Ama nafile!..

Katil devletin başlattığı saldırı furyası Kürt ulusunu yıldıramamıştır. Kızlı, erkekli milis güçleriyle, kadını, erkeği, yaşlısıyla Kürtler devletin saldırılarına karşı topyekün göğüs germişler, saldırıları püskürtmüşler, darbeler vurmuşlardır…

Başta Cizre, Silvan, Sur, Silopi, Nusaybin, Kerboran(Dargeçit), Batman, Şırnak,  vb. il ve ilçeler olmak üzere, tüm yörelerde gözü dönmüş katil devletin başlatmış olduğu saldırılar Kürt halkı tarafından tarumar edilmiştir. Beraberinde faşist devlete karşı darbeler vurulmuştur.

Bu direniş beraberinde devleti teşhir etmiştir. Batıda ve yurt dışında gösteriler, eylemler, imza kampanyaları vb. etkinlikler üzerinde de devletin faşist saldırıları mahkum edilmiştir. Kürtleri hedef alan bu arkaik saldırılar kamuoyu nezdinde iyice ayyuka çıkarılmıştır… Köhnemiş ve çürümüş TC Devletinin yapısı giderek daha deşifre olduğu bir sürece girmiştir. 

Mevcut konjonktürde Kürt ulusu ve ulusal hareket daha öne çıkmıştır. İlkel, çağdışı ve faşist karakteri giderek deşifre olan bu baskı aygıtına karşı verilecek mücadele eninde sonunda Kürt ulusunun özgürlüğünü beraberinde getirecektir. 

Elbetteki bu mücadele daha üst boyutlara tırmandırılmalıdır. Sistemin ürettiği sınıfsal ve diğer baskılarla birleştirilmelidir. Mücadele bu güzergahta daha ileriye taşınmalıdır.  

Türkiye’de ulusal azınlıklar sorunu

Türkiye’de ulusal sorun ve azınlıklar meselesini incelerken nasıl bir ülkede yaşadığımız, ülkeyi hangi sınıfların yönettiği, ulusların hangi tarihi koşullarda ortaya çıktığı, ulusal sorunun ekonomik ve politik nedenlerini açıklamak durumundayız.

Ulus, tarihsel olarak meydana gelmiş, ortak bir dil, ortak bir pazar, ortak bir kültür birliği ve ortak bir ruhi şekillenmende ifadesini bulan istikrarlı bir insan topluluğudur. Ulus, sadece tarihi bir kategori değil, bir çağın, yükselen kapitalizm çağının ortaya çıkardığı bir olgudur.

Uluslaşmayı sağlayan bizzat burjuvazi olmuştur. Kapitalizmin yükselmesiyle birlikte, burjuvazi, dağınık, denetlenmesi zor olan, kapalı bir ekonominin kendileri için yeterli olmadığını görerek, pazarların tek elde birleştirilmesi, denetlenmesi, pazarda tek dilin kullanılması ve devlete merkezi olarak hükmetmek için ulus devletler kurdular.

Örneğin Batı Avrupa’da böyle oldu. Feodal parçalanma üzerinde zafer kazanan yeni İngiliz, Fransız, Alman, kapitalist burjuvazisi, devleti ulusal devletler şeklinde yeniden örgütlediler.

Uluslaşma sürecinde iki farklı gelişme oldu. Batı ve Doğu’da uluslaşmada yaşanan farklılıklar, ulusal sorunun ortaya çıkmasının da temelini oluşturdu. Batı’da, Almanya, Fransa ve İngiltere’de tek uluslu devletler kurulurken, Doğu’da ise, çok uluslu devletler kuruldu. Batıda, tek uluslu devletlerin oluşumunda esas etken, bu ülkelerin tek uluslu ülkeler olmasıdır. Doğuda kurulan devletler ise birçok ulusu içinde barındırıyordu. Almanya, Fransa, İngiltere de ulusal sorun yaşanmazken, Rusya, Macaristan gibi ülkeler, çok ulusu oldukları için, bu ülkelerde ulusal sorunda baş göstermeye başladı. Lenin, Rusya bir halklar hapishanesidir derken, tam da ulusal sorunun yakıcılığından söz ediyordu. Rus Çarı’nın, Rusya’da bulunan Çerkez, Azeri, Ermeni, Gürcü uluslarını ezmesi Rusya’daki ulusal sorunun temelini oluşturuyordu.

Marksizm, orta yerde duran bu sorunu ele aldı ve doğru çözümler getirdi. Marksizm, ulusal sorunun özünün, hâkim olan ulus burjuvazisinin, pazara tek başına sahip olmak için diğer ulusu ezdiğini, buna karşı direnen ezilen ulusun, ulusal mücadelesinin temelini, ayrılıp kendi ulusal devletini kurma mücadelesi olduğunu ortaya koydu.

Türkiye’yi bu tarihsel gelişmelerden ayrı düşünemeyiz.

Türk devleti, çok uluslu Osmanlı imparatorluğunun birinci emperyalist paylaşım savaşı öncesi Balkanlardaki ulusal mücadeleler sonucu, kendi ulusal devletlerini kuran ülkelerden geri kalan topraklar üzerinde Türk devletini kurdu. Türkiye Cumhuriyeti olarak kurulan devlet sınırları içinde, Kürt, Rum, Ermeni, Çerkez, ulus ve azınlıkları kalmıştı. Türkler dışındaki en kalabalık ulus Kürtlerdi.

‘Kurtuluş Savaşı’ sonrası Kemalistler önderliğinde kurulan Türk Devleti, tek başına pazara hâkim olmak için, Kürtlere ve diğer azınlıklara baskı uyguladı.

Bu bizi Türkiye’nin faşizmle yönetilen bir ülke olduğu sonucuna götürmektedir. Türkiye faşizmle yönetilen bir ülkedir. T.C’nın 1923’te kurulmasıyla birlikte, devlet faşist bir karakter almıştır. Faşizm ülkemizde komprador burjuvazi ve toprak ağlarının ortak diktatörlüğüdür. Ülkemizde komprador burjuvazinin zayıflığı onu sürekli bir zora başvurmaya iter. Buna toprak ağalarının iktidara ortak olması, faşizmin ülkemizdeki sınıfsal özünü oluşturur. Kemalizm faşizmin ideolojik arkada cephesidir. Almanya’da Hitler, İtalya’da Musoloni ne ifade ediyorsa, Kemalizm de Türkiye için aynı anlamı ifade etmektedir.

Türk devletinin kendisini ‘’demokratik parlamenter cumhuriyet’’ olarak nitelemesi Türkiye’nin faşist bir ülke olmadığı anlamına gelmemektedir. Türkiye’nin faşizmle yönetilmediğini savunan kesimlerin en büyük yanılgısının başında, parlamentonun varlığı, siyasi partilerin serbest olması ve dört yılda bir seçimlerin yapılması gelmektedir. Demokrasi adına ‘partiler sözde serbesttir.’, Ancak Türkiye’de kapatılan parti sayısı dünyanın başka ülkelerinde bu kadar çok değildir. Türk şovenizmiyle şaha kalkan faşizm, Kürt örgütlenmelerine ve legal partilerine karşı nasıl bir uygulama içinde olduğu açıktır. Legal Kürt partileri bir bir kapatılıp, birçok yöneticisi katledilirken, onlarca yöneticisi yüksek cezalara çarpıtılarak yıllarca cezaevlerinde tutuldu/tutulmaktadır. Keza muhalif devrimci ve ulusal güçler sözde “bağımsız” mahkemelerde yargılanmakta, bazen beraat kararları da çıkmaktadır. Ancak faşizmin özel silahlı (kontrgerilla) güçleri devrimci ve ulusal muhalefet güçlerini her fırsatta katletmektedir. Hala naaşları bulunmayan binlerce insan kayıptır. Yine sözde “yayın özgürlüğü” vardır. Ancak bu yayınlar sürekli polis takibinde olduğundan istenilen zaman bu yayınlar kapatılmakta, büroları basılmakta, çalışanları tutuklanmakta ve onlarca yıl hapis cezasıyla cezalandırılmaktadır.

Tarihsel gelişmeden biliyoruz ki, burjuva demokrasisinin temel özelliği düşünce özgürlüğüdür. Düşünce özgürlüğünün olmadığı bir ülkede, parlamento ve seçimler tek başına bir şey ifade etmez. Düşünce özgürlüğü aynı zamanda, örgütlenme özgürlüğü demektir.

Kemalistler laikliği esas aldıklarını söyleyerek Türkiye’de din ve vicdan özgürlüğünden dem vursalar da bunun bir aldatmacada olduğu sabittir. Kemalist Cumhuriyet Osmanlı devletinin din’i mirasını devir aldı. T.C’nin kurulmasından sonra Türklük Müslümanlıkla eş anlamlı olarak kullanıldı. Bu böyle olduğu içindir ki, T.C’nin kurulmasıyla birlikte diğer azınlıkların dini özgürlükleri bir çırpıda, bir kenara bırakıldı. Azınlıkların ellerindeki ibadet yerleri bir bir gasp edilerek devlet mülkiyetine geçirildi. Sadece azınlıklara dini baskılar uygulanmadı, Türk devleti Alevilere karşıda çok yoğun baskılar uyguladı, Alevileri küçük düşüren Türk devleti, Maraş ve Sivas’ta olduğu gibi Alevileri katliamdan geçirdi.

Kemalistlerin Türklük esasına dayalı bir devlet kurmak istedikleri tartışmasız bir gerçektir. Türklük esas alındığı için de tüm diğer ulus ve azınlıklar yok sayılmıştır. Ulus ve azınlıkların kendi ulusal kimliklerini inkâr ederek, asimle olup Türklükte karar kılmaları istendi. Tüm katliam, baskı ve asimilasyon dayatmasının tek nedeni budur. Kürtler, Yahudiler, Çerkezler, Lazlar ve diğer tüm ulus ve azınlıklar için geçerli bir politika olarak 90 yıldır uygulanan budur.

Kürtler;

Kürtlerin üzerinde yaşadıkları topraklar ilk defa 1639 yılında İran Pers imparatorluğu ve Osmanlı imparatorluğu arasında bölüşüldü. Yüzyıllarca bu imparatorluklar tarafından baskı gören Kürt aşiret ve toplulukları uluslaşma sürecini tamamlayamadı. Bir ulus devlet kurma şansını elde edemeyen Kürtler, birinci emperyalist paylaşım savaşı sonrası, emperyalistlerin denetiminde bu seferde dört’e bölündü, Türkiye, İran, Suriye ve Irak arasında bölüşülen Kürdistan toprakları ilhak edilerek bu dört devletin sınırlarına dâhil edildi.

Lozan’da emperyalistlerle masaya oturan yeni Türk Devletinin temsilcileri; ‘biz burada hem Türkleri, hem de Kürtleri temsile geldik’ demelerine rağmen, bu söylemlerini çok kısa bir süre sonra unuttular. Örneğin 1925 yılında bunu Türk hâkim sınıflarına hatırlatan ve karşılığında olumsuz cevap almalarından sonra, Şeyh Sait önderliğinde isyan eden Kürtleri katliamla bastıran Türk devleti, bu tarihten sonra tek ulus, tek dil ve Kürtsüz bir Türkiye için yoğun bir çalışma dönemine girdi.

Kürtler hayatın her alanında yok sayıldılar. En başta da zihinlerde yok edilmeye çalışıldı. Aynı şehirlerde yaşayan, aynı iş yerinde çalışan, aynı okulda okuyan bir Kürt, yanındakine Kürt olduğunu söylemeye çekindi, korktu, sindirilmeye çalışıldı. Bununla da kalınmadı; Kürtler, başta anayasa olmak üzere tüm yasalarda da yok sayılmıştır. İç hukuk metinlerinde yer bulan, mahkemelerce yasaklanan bazı temel hakları şöyle sıralıya biliriz.

Kürtlerin çocuklarına Kürtçe adlar koymaları yasaklanmıştır.

Kürtlerin yaşadıkları tüm yerleşim yerlerinin adları Türkçe olarak değiştirilmiştir.

Kürtler hiçbir zaman düşüncelerini Kürtçe ifade edememişlerdir.

Mahkemelerde Kürtçe savunma yasaktır.

Kürtçe propaganda yapmak yasaktır.

Anadilde eğitim Kürtler için yasaktır.

Her türlü Kürtçe yayın yasaktır.

Türkiye’de Kürtlerin isyan etmelerinin temel nedeni, Türk devletinin Kürtleri yok saymasıdır. Türk devleti 1984’lerde başlayan yeni ulusal direnişin kitlesel boyut kazanarak, Türk devletini oldukça sıkıştıran, zorlayan direnişi sonucu, Türk devleti Kürtlerin varlığını kabul etmek zorunda kaldı. Öncesinde Kürtler hep Türk kabul edilerek, kültürel varlıkları yok sayılarak, Türk nüfusu içinde eritilmeye çalışıldı. Türk devleti Türkçülüğü esas alarak, Türkiye sınırları içinde yaşayan herkesi resmi olarak Türk saydı. Suni olarak çizilen yeni sınırlar içinde yaşayan ulus ve diğer tüm azınlıklar, Türk milliyetçiliğine hizmet ettikleri oranda, yaşam hakkı buldular. Buna itiraz eden, kendi ulusal kimliğini inkâr etmeyen hakları için direnen mücadele eden herkes katledildi, sürgüne gönderilip azgın bir milliyetçilikle karşı karşıya kaldı.

‘’Türk Tarih Tezi ve Güneş Dil Teorisi’yle Türk ve Türk’e dair özelliklerin ayrıcalığı ve mutluluk kaynağı olduğu iddiası ulusal eğitim ve şekillenmenin dayanağına dönüştürüldü. Bu teori Türk olanı üstün özelliklere sahip ve ayrıcalıklı olmaya layık gösteren ırkçı bir teoriydi. İttihat ve Terakki yönetiminden başlayarak günümüzün muhafazakâr milliyetçi Türk politikasına, yüz yıla yakın süredir ’Türk’ün ululuğu’ ‘Türk’ün dünyaya bedel oluşu’ üzerinden Türk olma ‘mutluluk’ nedeni ve kaynağı gösterilerek sürdürülen propagandanın temel özelliği budur’’

Şovenizm bizzat devlet eliyle körüklenerek, eğitim üzerinden kesintisizce sürdürülerek, Türk kitleler içinde kabul edilir bir düzeye getirilerek kitlesel bir boyut kazandırıldı. Okullarda bunun için özel eğitim politikaları uygulandı. Her sabah ‘ant’ içilmesi, hafta sonlarında ve başlarında istiklal marşının okunması, Türk olmanın benliği olarak kabul gördü. Türkler dışındaki ulus ve azınlıkların varlığının kabulü ve bunların haklarından söz edilmesi Türklüğe hakaret olarak kabul edildi.

Türk devletinin sınırlarım diye tabir ettiği topraklara, 29 Haziran 1939 tarihinde Hatay’ı da katarak, sınırlarını biraz daha genişletmiştir. Zorla topraklarına kattığı Hatay’da yaşayan Arap azınlığa hiçbir zaman hakları tanınmamıştır. Bir çırpıda burası da Türkleştirilmiş ve Araplar tüm haklarından yoksun bırakılmıştır.

Rumlar

Türkiye’deki Rum nüfusun mübadele öncesi bir milyon olduğu tahmin edilmektedir. Ege’de yoğun olarak yaşamış olan Rumlar, Ege dışında en çok yaşadıkları il İstanbul olmuştur. Kemalistler ‘’Cumhuriyetin’’ kurulmasından sonra Lozan’da Yunanistan’la özel bir anlaşma yaptı. Bu anlaşmaya göre karşılıklı nüfus mübadelesi yapılarak, her iki ülke homojen bir yapıya kavuşturulacaktı. 23 Ocak 1923 yılında Yunanistan ve Türkiye arasında ‘’Türk ve Rum Ahali Mübadelesine Dair Mukavele ve uygulamaya ilişkin imzalan protokol 1 Mayıs 1923 tarihinde yürürlüğe kondu. Bu antlaşmaya göre ‘’1 Mayıs 1923 tarihinden itibaren Türk topraklarında oturan Rum Ortodoks Yunan uyruklular zorunlu mübadeleye tabi tutulacaklar’’ denilmektedir.

Bu anlaşmanın yürürlüğe girdiği tarihten itibaren Rumlar, yüzyıllardır oturdukları topraklardan göç etmeye başladılar. Evlerini, topraklarını, işlerini geride bırakarak Yunanistan’a doğru yola koyuldular. Tarihin yaşanmış bu en büyük dramlarından olan göçle birlikte, geride kalan tarih ve kültür yok edildi, Ege bir anda Türkleştirildi. Yunanistan’a zorla göç ettirilen Rumlar, kendilerini bir anda aç ve sevil bir hayatın içinde buldurlar. İş bulamayan, konut sorunu yaşayan Rumlar, Yunanistan’da toplumun en alt yeni sefilleri olarak yaşam mücadelesi verdiler.

1955 yılında Türk devleti Rumlara karşı yeni bir kanlı saldırı başlattı. 6-7 Eylül olayları olarak bilinen bu saldırıyla Türk devleti geride kalan Rum azınlığı da temizleyerek bu süreci tamamlamak istiyordu. 1955 yılındaki saldırı, Atatürk’ün Selanik’teki evinin Yunanlarca bombalandığı haberinin bir anda radyo ve gazetelerde verilmesiyle başladı. İstanbul ve İzmir’de Rum Ermeni ve Musevilerin evleri, işyerleri, dükkân, kilise ve okullar iki gün boyunca durmaksızın yağmalanıp, yakılıp yıkıldı. Azınlıklara ait tüm tarihi yerler yakıldı.

‘’ Olayların bilançosu çok ağır oldu. 7 Eylülde İstanbul’da sıkıyönetim ilan edildiğinde, ardında pek çok yaralı bırakmıştı ve maddi hasar çok ağırdı. Mahkeme kayıtlarına dayandırılarak verilen sayılara göre, 4214 ev, aralarında 21 fabrikanın bulunduğu 1004 işyeri, 73 kilise, 1 sinagog, 2 manastır, 26 azınlık okulu, 5 spor kulübü, 2 mezarlık tahrip edilmişti. Saldırılar sırasında tecavüz olayları da yaşanmıştı. İzmir’de ise 14 ev, 6 dükkân, 1 pansiyon, Yunan Konsolosluğu, Katolik Kilisesi, Fuar’daki Yunan pavyonu ve İngiliz Kültür evi tahrip edildi. Dönemin İzmir gazeteleri 7 kişinin ağır, 50 kişinin hafif yaralı olduğunu yazıyordu.’’

Rumlar sadece 1923 1 Mayıs’ında ve 1955 yılında karşılaştıkları bu uygulamayla karşı karşıya kalmadılar. Geriye kalan Rumlar, hiçbir zaman Türk devletinin menzilinden çıkmadı. Türk devleti Rumlar üzerindeki baskılarını mütemadiyen devam ettirdi. 1964 yılına gelindiğinde Rumlar bir kez daha Türk devletinin saldırılarıyla karşılaştı. Türk devleti Rumları bir koz olarak kullanmak istedi. Bu tarihte Türkiye ve Yunanistan arasında Kıbrıs meselesinde çıkan anlaşmazlıkta, Türk tarafı, Kıbrıs konusundaki görüşlerini Yunanistan’a kabul ettirmek için Türkiye’de yaşayan Rumları rehin olarak masaya sürdü. Türkiye, Yunanistan’a açıktan Kıbrıs konusunda ileri sürdüklerini kabul etmemesi halinde, Türkiye’de yaşayan Yunanistan pasaportlu Rumları sınır dışı edeceğini açıkladı.

Bu açıklama bir diplomatik tehdit olarak kalmadı. Açıklamanın ardından Rumlar sınır dışı edilmeye başlandı. 12 bin Rum apar topar Türkiye dışına sürüldü. Bankalardaki tüm paralarına ve taşınmaz mallarına el konan Rumlar, giderken yanlarında kişisel eşyaları olarak 20 kilo, para olarak da sadece 22 dolar almalarına müsaade edildi. Türkiye’de ‘milli bir burjuva yaratma’ politikası azınlıkların para ve taşınmaz mallarına el konmasıyla başladı. Kemalistler açıktan yeni Türk burjuvazisine ‘’zenginleşin’’ diyordu. Azınlıklardan geriye kalan tüm mal varlıkları yeni Türk burjuvazisine aktarılıyordu. Dönemin CHP’si azınlıklar raporunda Rumlar için şunların altını çiziyordu   Anadolu’da bugün Rum yok denecek kadar azdır. Hiçbir yerde ilerde bir tehlike teşkil edecek durumda değildir. Binaenaleyh Rumlar için esaslı tedbir alınması gereken yerimiz İstanbul’dur. Bu hususta söylenecek tek söz, İstanbul’un fethinin (500.) yıl dönümüne kadar İstanbul’u tek Rumsuz hale getirmektir.

Ermeniler

İttihat ve Terakki yönetimi Alman emperyalizminin de desteğini alarak 1915 yılında Ermenilere karşı büyük bir soykırım gerçekleştirdi. 1915 yılında bir bucuk milyon Ermenin katledildiği dönemin Osmanlı topraklarında, katliamdan kurtulan binlerce Ermeni de göç sırasında hatalarını kaybetti. Zorla yerlerinden edilen Ermenilerin geride kalan kültürel varlıklarının önemli bir bölümü yok edildi. Ermeni yerleşim yerlerinin tüm isimleri değiştirilerek Türkçeleştirildi.

Türklük esasına dayalı yeni bir ulus devlet kuran Kemalistler, 1915 yılında katledilen Ermenilerden geriye kalan atın, para ve taşınmaz malları yeni Türk burjuvazisinin sermeye edinmesi için onların kullanımına verdi. Bugünkü Sabancı Holding, Çukurova’da Ermeni mal varlığı üzerinden zenginleşen yeni Türk burjuvazisinin en tipik temsilcilerinden biridir. Katledilen, sürgüne gönderilen Ermenilerin mallarına el konmasıyla zenginleşen yeni Türk burjuvazisinin ‘’anti Ermeniliği’’ boşuna değildir. Ermeni soykırımının kabul edilmesi ve Ermenilere tazminat ödenmesine direnen Türk devleti ve onun yarattığı burjuvazinin avazı çıktığı kadar bağırması bundandır. Ermenilere tazminat ödenmesi durumunda, dönemin burjuvazisinin gasp ettiği Ermeni malları ve paralarının geri ödenmesi işlerine gelmediği için, her taşın altında Ermeni parmağı aramaları, Türkiye’de bir gelişme olduğunda bunun bir Ermeni oyunu olduğunu dillendirmeleri bundandır.

19515 yılından bu yana Türk milliyetçilerinin topluma kabul ettirmek istedikleri başlıca tezlerinden biri de, Ermeni olmayı ‘’suç’’ gören tezdir. Bu tez o kadar çok işlenmiştir ki, toplumda kabul edilir bir düzeye getirilmiştir. Kemalistler T.C’yi kurduktan sonra şovenizm ve ırkçılığı daha da körükleyerek her fırsatta Ermeniler aşağılanmış, hor görülmüş ve ötekileştirmiştir. Bugün dahi, Türkiye’nin birçok yerinde Ermeni lafı hala küfür anlamında kullanılmaktadır.

1915 yılında Ermenilerin yanı sıra diğer azınlıklarda yok edildi. Ermeni soykırımı ulusal olduğu kadar dinseldir de. Yapılan araştırmalarda bu gerçekte ortaya çıkmıştır. Sünni Kürtler bu katliamın dışında kalırken, buna karşın Ezidi Kürtler Ermenilerle birlikte göç etmek zorunda kaldı. Bugün Ermenistan topraklarında Ezidi Kürtlerin çoğunlukta olmasının nedeni budur.

Ermeni düşmanlığı hızından hiçbir şey eksitmeden devam etmektedir. 97 yıldır devam eden Ermeni düşmanlığı yine her fırsatta gündeme getirilmekte, toplum Ermeni düşmanlığı üzerinden yine ırkçı ve şoven bir politikayla eğitilmektedir. Hrant Ding’in katledilmesi, Ermeni düşmanlığının en son örneklerinden biridir.

Ermeni düşmanlığının en dorukta olduğu dönemlerden biri de 12 Eylül AFC dönemidir. 12 Eylül döneminde Ermeniler başlarına nelerin geleceğini bildikleri için, sesiz sedasız Türkiye’yi terk etmişlerdir. Avrupa ve ABD’ye göç eden Türkiye Ermenileri, bir daha da geri dönmemişlerdir.

12 Eylül döneminde cezaevlerinde Ermenilere karşı özel bir anti-propaganda yapıldı. Bu dönem açısından Diyarbakır cezaevi en başta gelmektedir. 5 no’lu cezaevi olarak tabir edilen bölümde Esat Oktay Yıldıran, devrimci tutsakların koğuşlarına girerek Ermeni karşıtı konuşmalarla Ermenilere karşı kin kusmuştur. Cezaevindeki Ermeni tutsakların listelerini çıkartarak, Ermeni örgütler Türkiye karşı eylemler yaptığında, bu tutsaklar özel olarak işkenceden geçirilmiştir.

Yine birkaç çarpıcı örneği Recep Maraşlı şöyle aktarmaktadır.

‘’TKP/ML davası sanığı Diyarbakırlı Garebet Demirci’nin ismi ise Yüzbaşı tarafından ‘’Ahmet’’e çevrilmiş, Garebet her defasında Ermeni olduğu için ayrıca dayağa ve işkenceye maruz kalmıştır. Devrimci olmanın dışında Ermeni olduğu için ayrıca yoğun işkenceye ve aşağılamalara uğrayan kişilere bir başka örnekte Garbis Atınoğlu’dur. Sıkıyönetim Komutanlığı’nın hazırladığı iddianamede Askeri Savcı şöyle yazmaktadır Garbis için; ‘’Her nasılsa Türkiye’de doğan, Türk tabiiyetinde olan, kolejlerde cemaat adına okuyan, Boğaziçi Üniversitesinde tahsil gören, hâsılı devlet ve milletin bahşettiği en büyük nimetleri nefesinde taşıyan bu Ermeni oğlu Ermeni…’’ ifadesini bir kin ve nefret olarak kullanılmıştır. 12 Eylül döneminde Ermeni düşmanlığının çarpıcı örneklerinden biri de Tuzla Ermeni Yetimhanesine devlet tarafından el konulması ve Hrant Güzelyan’ın yargılanması olayıdır.

Gedik paşa Ermeni Protestan Kilisesi Vakfı’nın başkanı olan Hrat Güzelyan taşradaki öksüz, yetim ve okuma olanağı bulamayan Ermeni çocuklarını İstanbul’a getirerek barınma, kendi dillerinde okuma ve kültürlerini öğrenme, geliştirme olanağı yaratmaya çalışan bir din adamıydı. Bu amaçla İstanbul Gedik paşa’da açtığı Ermeni yetimhanesi 1950’li yıllardan beri hizmet vermekteydi. Devlet Hrant Güzelyan’ın Ermeni çocuklarının eğitimine yönelik çabalarından hoşnut kalmaz. Tuzla kampı, Gedik paşa Ermeni yetimhanesi ve çocuk yuvalarının ‘’kanunsuz kurulduğu’’ gerekçesiyle birçok bürokratik engel çıkartılır. 12 Eylül cuntasından sonra Ermeni çocukların barındığı yuvalar kapatılır. Tuzla Ermeni Çocuk Kampı da ‘’Azınlık Vakıfları’nın mülk edinme hakkının olmadığı gerekçesiyle arazisi ve üzerinde çocukların el emeğiyle yapılmış tesisleriyle birlikte, bedelsiz olarak eski sahibine iade edilir. Hrant Güzelyan ise bir bahaneyle tutuklanmıştır.’’ Bunlar dönemin ibret verici olayları olarak tarihe geçmiştir.

Bugün itibarıyla Türkiye’de yaşayan Ermeni nüfusu 60 bin kişi civarındadır. Bu nüfusun ağırlıklı bölümü İstanbul’da yaşamaktadır. Ayrıca Türkiye Kürdistan’ın da yaşayan Ermeni nüfusu olmakla birlikte, bu sayının çok az olduğu bilinmektedir. Ermeni dilinde öğrenim gören öğrenci sayısı dört bindir. Bu okullar da sadece İstanbul’da bulunmaktadır. Öğrenimlerine devam eden okulların kendi imkânlarıyla öğrenim vermeleri artık imkânsız hale gelmiş bulunuyor. Türk devleti bu okullara kesinlikle yardım yapmamaktadır. Çocuklarını Ermeni okullarına yazdırmak isteyen aileler her gün yeni yeni zorluklarla karşılaşmaktadırlar. Son yıllarda bu okullara yazılan Ermeni çocukların ailelerinden bu çocukların Ermeni olduklarını kanıtlayan evraklar istenmektedir. Ayrıca bu okullarda ‘’Ermeni Dil dersi’’ dışındaki tüm dersler zorunlu olarak Türkçe verilmektedir.

Yahudiler

Türkiye’ye de yaşayan Yahudiler de diğer azınlıklar gibi çok büyük baskı gördüler. Gayri Müslim olarak tabir edilen Museviler Kurtuluş savaşı döneminde Kemalistleri desteklemelerine rağmen, 1923 sonrasında yürütülen özel kampanyalarla teşhir edilerek Türkiye’yi terk etmeleri sağlanmıştır. Kemalist hükümetin dümen suyunda giden basın başta olmak üzere, yazılı ve sözlü yapılan anti-propagandalarla Yahudiler açıktan hedef gösterildi.

Dönemin ileri gazetesi özel bir kampanya başlatarak Yahudileri açıktan hedef gösterir. Celal Nuri’nin sahip olduğu bu gazete, ‘’kanımızı emeler’’ başlığıyla yayınladığı makalesinde Yahudileri iki yüzlükle suçlayarak, Yahudilerin ‘’Cumhuriyete’’ sadakatlerinin yalan olduğunu yazdı. Bu kampanya uzun bir süre devam etti ve Yahudilerin para tutkunu olduğu, Yahudilerin ticareti Türk esnafının elinden aldığı, buna müsaade edilmemesi gerektiği üzerinde hükümete telkinlerde bulunuldu. Örneğin İzmir’de yayınlanan ‘’Türk Sesi’’ gazetesi başlattığı bir kampanyada Türk esnafa seslenerek; ‘’Türk tüccarların kendi aralarında birleşip Yahudi tehlikesi’’ne karşı birleşmesi çağrısı yapıyordu. Ve aynı gazete bu çağrısını şu ifadelerle bitiriyordu ‘İzmir’de birçok dürüst Türk bankacı ve sarraf olduğundan bir Türk’ün bir Yahudi’nin yanında memur olarak çalışmasının kabul edilemeyeceğini’ savundu. Böyle bir Yahudi istilasına karşı ‘bir birliğin kurulup ticaretin bu ahlaksız ve çıkarcı Yahudilerden temizlenmesini’ talep etti.

Bu kampanyalar öyle bir boyuta getirildi ki, 1923 yılı Haziran’ından itibaren Yahudilerin serbest dolaşımları yasaklandı. Edirne, Kırklareli ve Uzun köprüden İstanbul’a gelen Yahudi tüccarlar yaşadıkları yerlere bir daha dönemediler. Bu uygulamaya çeşitli nedenlerle İstanbul’a gelmiş olan Yahudilerde maruz kaldılar. Bu yasak 26 Şubat 1925 yılında bir kez daha uygulandı. Kapsamı daha da genişletilen bu yasağa Rumlar dışındaki diğer tüm azınlıklar dâhil edildi. Azınlıkların serbestçe dolaşabilecekleri yerler Gebze ve Çatalca arasında kalan bölge olarak ilan edildi.

Cumhuriyetin ilanından hemen sonra Yahudi örgütlenmelerinin idareleri illerde valilere devir edildi. Buna Hahambaşının cemaat işleri de dâhil edilerek uygulama genişletildi. Bu uygulamayla Hahambaşlık merkezi olarak parçalanarak etkisi kırıldı. Azınlık örgütlenmelerinin birçoğu maddi olarak kendi kendine yeterli olmasına rağmen, birçok dini kurum ekonomik abluka altına alındı. Yahudilerin tüm din örgütlenmeleri de bu uygulamadan nasibini aldı.

Lozan’da azınlıklara tanınan haklar Yahudiler içinde geçerliydi. Ancak Yahudilerin Lozan’dan doğan haklarından feragat etmelerini başlatan süreç, Hilafetin resmi olarak kaldırıldığı dönemde, Avrupa basınında azınlıkların dini örgütlenmelerinin de lağvedileceği haberlerinin çıkmasıyla başladı.

M Fırat N. Balı Bir Türkleştirme Serüveni adlı eserinde Mustafa Kemal’in New York Herald gazetesinin Muhabirine 4 Mayıs 1924 tarihinde verdiği demedi şöyle aktarıyor; ‘’Hilafetle beraber Türkiye’de mevcut olan Ortodoks ve Ermeni kiliseleri patrikhaneleri ile Musevi hahamhanelerinin ortadan kalması lazımdır. Hilafet ve muhalif patrikler asırlardan beri ruhani daire-i salahiyetleri haricinde muazzam imtiyaz topladılar. Halkın mütalaasına müsteniden bahsedilen hukuk haricinde imtiyaz ile Cumhuriyet idaresinin tatbiki kabul değildir’’ diyerek tüm azınlıklar hedef gösterilmiştir.

Lozan antlaşmasında azınlıklara tanınan ve Türkiye’nin de kabul ettiği bir hükme göre Yahudilerin kendi aralarındaki antlaşmazlıları çözen bir aile hukuku kurumu var. Ancak yapılan baskı ve sindirme çabaları sonucu bu kurumda lağıv edilir.

Dönemin Cumhuriyet gazetesi başyazarı Yunus Nadi, başyazısında ‘’ Lozan antlaşmasıyla azınlıklara tanınmış olan hakların Osmanlı İmparatorluğu’nda yüzyıllar boyunca yaşanmış olan azınlıklara fiiliyatta zaten tanınmış olduğunu hatırlattı. Bu imtiyazlara karşılık Ermenilerin ve Rumların batılı güçlerin amaçlarına alet olup ayrılıkçı hareketlere giriştiklerini ve daha sonra batılı güçlerin amaçlarına alet olup ayrılıkçı hareketlere giriştiklerini hatırlattı. Azınlıkların bu olaylardan alacakları dersin, Batılı güçlere sığınmak yerine vatanları olan Türkiye’ye sadık ve bağlı kalmak olduğunu belirtti. Yunus Nadi, Türk gayrimüslim kaynaşmasında geçmişte ayrılıkçı emeller gütmemiş olan Yahudilerin önayak olmaları gerektiğini vurguladı ve azınlıkların vatana samimi ve sadık duygularla bağlı olduklarını kanıtlamaları halinde Cumhuriyet kanunlarında azınlık hakları diye özel bir fasıl açmanın hiçbir gereği kalmadığını belirtti.’’

Bu demeç ve haberlerin basında çıkmasından sonra Yahudiler 15 Eylül 1925 günü Hahambaşının önderliğinde, Meclis-i Umumi üyesi kır iki kişi toplanarak aile hukuku ve şahsi kararlar bakımından artık ayrı bir uygulamaya gerek kalmadığı kararına ek olarak, Lozan’da Yahudilere tanınan ve anlaşmanın 42. Maddesinin birinci ve kır ikinci paragraflarından feragat ettiklerini dönemin il valiliğine resmi olarak bildirdiler.

1 Ağustos 1926 yapılan resmi bildirimde şunlar belirtilir

Türkiye Yahudileri Türkiye’nin öz evlatları olduklarından vatandaşlık sıfatının beraberinde getirmiş olduğu tüm görev ve hukuka haizdirler. Bu nedenle kendilerine verilecek olan tüm istisnayı hakları ret edip Türkiye Cumhuriyeti’nin kanunlarına itaat etmeyi görev bilirler.

1-    Türkiye Yahudileri Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın öngörmüş olduğu siyasi, medeni ve cezai hukuku teminat olarak bilirler.

2-    Hakkıyla Türk vatandaşı, olmak Türk harsını kabul etmekle mümkün olduğundan Türkiye Yahudileri bu ülküye ulaşmak için tüm gayretleri sarf edecektir.

3-    Türkiye Yahudileri sinagoglarını, hayır ve eğitim müesseslerini Cumhuriyet kanunlarına göre yöneteceklerini kabul ederler.

Azınlıkların Türkleştirilmesinde dil çok büyük bir yerde durmaktadır. Kemalist Cumhuriyet Türkçe dışında hiçbir dilin konuşulmasına tahammül etmemiştir. Diğer azınlıklar ve uluslar olmak üzere Yahudilerin de Türkçe konuşmaları basında sürekli eleştiri konusu olmuştur. Dönemin Türk basını bu konuda tam bir işbirliği içinde, azınlıkların kendi dillerini konuşmalarını sert bir dil kullanarak saldırmıştır. Bu kampanyada Elie Nathan şöyle yazıyor ‘’Siz Yahudiler öyle nankörsünüz ki bunu anlamakta güçlük çekiyoruz. Dört bucuk asırdan beri bizim topraklarda bulunuyorsunuz, geniş ve aşağı yukarı sınırsız bir şekilde bizim cömert misafirperverliğimizden istifade ediyorsunuz. Avrupalı dindaşlarınızı kıskandıracak kadar huzur içinde yaşıyorsunuz. (…) Nasıl oluyor da bugün, sizleri hangi açıdan ele alırsak alalım, halen İspanya’dan yeni gelmiş olan bir halkın garip manzarasını sunuyorsunuz? Anneler bebeklerini İspanyolca şarkılarla uyutuyorlar, Sinagoglarınız geçmiş zamana ait bir dilde söylenen bir musikinin sesleriyle yankılanıyor. Tarih ilerledi ve siz miadı geçmiş biçimler içinde donup kalmış bir etnik kitlenin tavrında yaşamakta ısrar ediyorsunuz.’’ ‘’Vatandaş Türkçe konuş’’ kampanyasının bir parçası olan basındaki bu üslup bununla da kalmadı, Türkçe konuşulmasının bir zorunluluk haline getirilmesi için mecliste kanun çıkartılması için girişimlerin olduğuna rastlanmaktadır. Urfa Milletvekili Rafet Bey meclise verdiği teklifte Türkçe konuşmayanlardan on lira ceza alınmasını ve bu paranın da belediyelere verilmesini teklif etti. Nitekim 1925 yılında Bursa belediyesi Türkçe konuşmayanlardan para cezası alınmasını ön gören bir karar alır ve İspanyolca konuşan iki Yahudi’ye beşer lira para cezası keser.

Mustafa Kemal bunu daha da ileri götürerek 17 Şubat 1931 tarihinde Adana’da yaptığı bir konuşmada şunları belirtir ‘’Milletin çok bariz vasıflarından birisi kıymetli esaslarından birisi dildir. Türk milliyetindenim diyen insan her şeyden evvel ve behemehâl Türkçe konuşmalıdır. Türkçe konuşmayan bir insan, Türk harsına, camiasına mensubiyetini iddia ederse buna inanmak doğru olmaz.‘’

Yahudilerin başına gelen en büyük belalardan biride 1930 yılında yapılan belediye seçimleri sonrasında yaşadıklarıdır. Bu seçimlere Atatürk’ün izniyle Paris büyükelçisi Fethi Okyar’ın 12 Ağustos 1930 yılında kurduğu Serbest Cumhuriyet Fıkrası partisi de belediye seçimlerine katılır. Fethi Okyar belediye seçimlerinde oy alabilecek, ekonomik olarak güçlü olan Yahudi adayları da listesine alır. Marko Naum ve avukat Avram Naum Beyoğlu kazasından aday gösterilerek belediye seçimlerine girerler. Edirne’de de beş Yahudi aday gösterilir. Trakya’da tüm Yahudiler SCF oy veriler. Yahudilerin belediye seçimlerinde aday gösterilmesi basında çok büyük eleştirilere konu olur. Yahudiler bu saldırlar karşında Cumhuriyete olan bağlılıklarını bildirmek üzere bir heyetle 16 Ekim 1930 günü TBMM başkanı Kazım Karabekir’i Dolmabahçe Sarayında ziyaret edip bağlılıklarını bildirirler.

Diğer azınlıklar gibi Yahudiler de kurtuluş savaşı öncesi kendi okullarında kendi dillerinde eğitim veriyordu. Eğitim Fransızca ve İbrani’ce verilmekteydi. Kurtuluş savaşı sonrasında Kemalistler bu alana da el attılar. Dönemin Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi bir gazeteye verdiği demeçte şunları söylüyordu ‘’ Gayr-i Müslim mektepler, memleketimizde, çok acı ve çok kanlı vakayı ile sabit olduğu üzere, siyasi propaganda merkezi hizmetini görmekte devam edemezler. Şimdiki mektepler, umumiyeti itibarıyla, doğrudan doğruya memleketin muhtelif unsurlara mensup evladı arasında ihtilafı her gün körükleyen anıl merkez hareketleri vücuda getiren komiteler mahiyetinde kaldıkça, bunların mevcudiyetine razı olmak, memleketin emniyetine karşı kurulan açık bir ifsat teşkilatını serbest bırakmak demektir.’’ Bu demecin ardından beklenen oldu. Türkiye’deki mevcut azınlık okullarının öğrenimlerine devam edebilecekleri, ancak yeni okulların açılamayacağı bildirildi. 20 Mayıs 1923 yılında ise tüm azınlık okullarında derslerin Türk öğretmenler tarafından verileceği kararı alındı. 1927 yılında ise azınlık okullarına alınacak öğretmenlerin Türkçe sınava girmeleri, başarılı olmayanların ise bu okullara alınmamaları yasal hale getirildi. Bu uygulamayla Yahudi çocukların okudukları okulları terk etmeleri başladı. Aileler yoğun baskılar karşısında çocuklarını Yahudi okullarına göndermemeye başladı ve bu okullar 1928 yılında tümü kapanmak zorunda kaldı. 

Kemalistler Türklüğü esas alan yeni ulus devletlerinde pazara tek başına hâkim olmak için özel politikalar geliştirdiler. 17 Şubat 1923 İzmir iktisat kongresi, ekonomide Türk burjuvazisinin nasıl bir rol alacağı, ekonominin ulus ve azınlıklardan arındırılarak ‘’Millileştirilmesi’’ için toplandı. İzmir iktisat kongresine azınlık iş adamlarından hiç kimse çağrılmadı. Bu tesadüfü değil, özel bir uygulamaydı. Kongrede Kemal Atatürk’ün yaptığı konuşma her şeyi ele veriyordu. Kemal Atatürk konuşmasında şunların altını çizdi ‘’İstiklali tam için şu düstur var; Hâkimiyet-i milliye hâkimiyet-i iktisadiye ile tersin edilmelidir. (sağlamlaştırılmalıdır) siyasi ve askeri muzafferiyetler ne kadar büyük olursa olsun iktisadi zaferle terviç edilemezlerse semere, netice payidar olamaz. ‘’ sözleri birçok şeyi ifade ediyordu. İzmir iktisat kongresiyle ilgili İkam gazetesinin yazdıklarına bakmak yeterlidir. Bu gazete ‘’ İzmir iktisat kongresi gayrimüslim iktisat düşmanlarımızın fevkalade telaşının mucip olmaktadır.‘’ cümleleriyle azınlıkların nasıl dışlandığını dile getiriyordu. İzmir iktisat kongresinin aldığı bir diğer önemli kararda, azınlık memurların ticaret alanlarından alınarak yerlerine Türk memurların atanması olmuştur. İzmir iktisat kongresi öncesi birçok liman şehirlerinde ticaret diğer dillerde de yapılmaktaydı. Kongreyle birlikte, ticaretin Türkçe yapılmasına karar verildi. Bu Türk devletinin pazarda tek dil olarak Türkçe’nin konuşulmasının zorla kabul ettirmesinin sonucuydu. Bu karar bugün de Türk devletinin neden Kürtçe ana dilde eğitim istemediğini, Kürtçe’nin konuşulmasına neden yasak getirdiğini anlamak açısından oldukça manidardır.

Vakit gazetesi Türkçe’nin ticaret hayatında kullanılmasının zorunlu hale gelmesinin mantığını şu şekilde açıklıyordu ‘’Türkiye’de Türkçe dilinin üstünlüğü sadece bir onur ve şeref meselesi değildir. Bu aynı zamanda Türk ulusu için hayati önem haiz bir iktisadi meseledir. Türk ve Yunan uyruklu işverenler ile yöneticiler Türkçe yerine Rumca konuşan memurları ısrarla tercih etmelerinden dolayı Türklerin iş bulmaları imkânsızdır.‘’

‘’Ticaret hayatının millileştirme faaliyetlerinden bir tanesi de azınlıklara bazı meslek ve ticaret alanlarının yasaklanması oldu. Bu maksatla 4 Haziran 1934 yılında yürürlüğe giren bir kanunla yabancı uyruklu kişiler bazı mesleklerden men edildi. Buna karşın Türk memur çalıştıran yabancı uyruklu iş sahiplerine bir kısıtlama getirilmedi. Kanundan en çok etkilenen serbest meslek sahibi ve seyyar satıcılar etkilendiler. Kanunun yürürlüğe girmesiyle azınlıklara mensup serbest meslek sahibi kişiler din değiştirmek için müftülüklere başvurmaya başladı. 31 Mayıs 1934 yılında azınlıkla mensup serbest meslek sahibi kişilerin mesleklerini bırakmaları sonucu Yahudiler, iş hayatından çekildikleri ve iş bulamama korkusuna kapılarak Türkiye’yi terk etmeye başladılar.’’

Ekonomik abluka bununla da sınırlı kalmadı. 2. Emperyalist paylaşım savaşı döneminde dünyadaki ekonomik bunalımı gerekçe gösteren Kemalistlerin tek partisi CHP hükümeti sözde bir önlem paketi olarak azınlıklara ‘’varlık vergisi’’ getirdi. Kemalistlerin devlet eliyle burjuvazi yaratma politikasının bir sonucu olan varlık vergisi, azınlık sermayesini tasfiye etmeyi amaçlayan bir uygulama olarak 1944 yılına kadar yürürlükte kaldı. Amaç, pazarı Türkleştirerek halen Pazar payları önemli bir yerde duran Rum, Ermeni, Yahudi, sermayesini Türkleştirmekti.

Varlık Vergisi 11 Kasım 1942 yılında TBMM tarafından oy birliğiyle kabul edildi. Varlık vergisinin devlete ödenmesi 15 günlük bir süreyle sınırlandırmıştır. Azınlık iş adamlarından ve tüccarlardan istenilen vergi, servetlerinin bir kaç katıydı. İstenilen verginin çok olması, sürenin kısa olması nedeniyle azınlık iş adamları ve tüccarları ellerindeki tüm mal varlıklarını satışa çıkarttı. Süre bittiğinde varlık vergisini ödemeyenler Erzurum Aşkale’de zorunlu çalışmaya tabi tutuldular. Neticede 2057 kişi istenilen varlık vergisini ödemediği için tutuklanmış, bunlar içinde akrabalarının yardımıyla vergilerini ödeyip serbest bırakılanların dışında 1400 kişi çalışma kaplarına gönderilmiştir. Devletin resmi rakamları böyleyken, zorunlu çalışmaya tabi tutulanları Parsch Gevrekyan bu sayının 6-8 bin arasında olduğunu yazmaktadır. Çalışma kaplarında hayatını kaybedenlerin sayısı ise 21 kişidir. Varlık vergisinin yürürlüğe girdiği tarihte istenilen vergiyi ödeyemedikleri için birçok Rum ve Ermeni Türkiye’yi terk etmiştir.

Son olarak Çerkezler hakkında da birkaç şey söylemek konumuzun bütünlüğü açısından zorunludur. Kuzey Kafkasya haklarından olan Çerkezler 1864 yılında toplu olarak yurtlarından koparak Osmanlı topraklarına geldiler. Rusya’daki Çar orduları ile Kafkasya hakları arasındaki savaşta mağdur olan Çerkezler savaştan kaçarak geldikleri Osmanlı topraklarında dağınık bir şekilde yaşamak zorunda kaldılar. Ve en çok asimilasyona tabi tutulan azınlıkların başında gelmektedirler.

Bugün açısından bakıldığında Türkiye’de yaşayan Çerkez nüfus 300 bin civarındadır. Çerkezler yoğun olarak Bursa, Eskişehir, İzmir ve İstanbul ve Düzce’de yaşamaktadırlar. Kemalistler, kurtuluş savaşı sonrası Çerkezleri Türk oldukları propagandayla asimle etmede başarılı oldu. Çerkezler yakın zamana kadar kendilerini hep Türk olarak tanımlamış ve öyle görmüşlerdir. Toplumsal mücadele Çerkezlerinde kendilerini tanımaya, farklı olduklarının bilincine götürmüştür. Türklerin kültür kökeni ve etnik yapısı adlı kitapta Mehmet Işık Çerkez gerçekliğini şöyle dile geriyor.‘’ Bu duruma gelmemizde en büyük hata bizlerden kaynaklanmakta. Ancak, Osmanlı’nın bu sürgüne ortak oluşu, yok etmek için uygulanan iskân politikası, daha sonra Türkiye devletinin kurulmasıyla ‘’Vatandaş Türkçe Konuş’’ diye uygulanan baskılar hiçte dile getirilmez. Ki, kendim 1962’de ilkokula başladığımda, bırakın okulda Çerkezce konuşmayı, köyün içinde konuşmamadan dolayı öğretmenimin beni cetvelle dövdüğünü halen unutamam. Bu tip baskılar asimilasyonumuzu hızlandırdı’’ demektedir.

Çerkezler son yıllarda önemli bir örgütleme içinde bulunmaktadırlar. Çerkez inisiyatifleri adı altında örgütlenen Çerkezler gelinen aşamada devleti rahatsız eder bir durumdadırlar. Çerkezler birçok defa ana dilde eğitim için sokağa dökülmüş, ayrı bir ulusa mensup olarak Türkiye’de bir azınlık olarak yaşadıklarını, kendi kültür ve dillerinin yaşatılması, ana dilde eğitimin kendi hakları olduğunu dile getirerek örgütlenmektedirler. Murat Bardakçı’nın bir gazetede ‘’bir Çerkez açılımı eksikti’’ başlıklı köşe yazısında dile getirdiklerine karşı, Çerkezler, 21 Nisan 2011 tarihinde İstanbul Beyoğlu’nda protesto gösterisi düzenleyerek seslerini duyurdular. Keza 2011 yılı içinde Eskişehir’de yaşayan Çerkezler, anadilde eğitim hakkı için yapmak istedikleri yürüyüş polis tarafından engellendi

Çerkezler içindeki ileri ve demokrat güçler, toplumsal mücadelede demokratik ve ilerici güçlerle birlikte hareket etmek istemektekiler. 12 Haziran genel seçimleri sonrasında yapılan çatı partisi tartışmalarında Çerkez hakları inisiyatifi sözcüsü Kenan Kaplan ‘’Türkiye’yi kendi tabanı kabul eden ve tüm hakların mücadelesini veren bir anlayışın güçlü bir irade beyanıyla ortaya çıkması lazım’’ şeklinde tarif ettiği beklentisinde Kenan Kaplan, şunların altını çizdi; ‘’Çatı partisi kimseyi ötekileştirmeyen, çağdaş bir demokrasiyi ön plana alan bir anlayışı gündeme getirirse ve tüm farklı kesimlerin haklarını savunduğuna inandırırsa Çerkez halkı da buna destek verecektir’’ demektedir.

Bitirirken;

Dünyanın her yerinde şoven ve ırkçı politikaların tek bir amacı vardır; Devleti elinde bulunduran hâkim ulus burjuvazisi pazara tek başına hâkim olmak için, aynı ülke sınırları içinde yaşayan diğer ulus ve azınlıkları asimle etmek, olmuyorsa ezmek ve yok etmek istemektedir. Bunun için çeşitli biçimlere başvurur. Her yerde tek bir amacı olan bu uygulamada, araç ve yöntemlerde farklılıklar olsa da sonuç değişmez. 

Hitler Almanya’sı Yahudileri toplama kamplarında gaz odalarında topluca katletti. Rusya’da Çar ülkeyi bir halklar hapishanesine dönüştürdü. Güney Afrika’da beyazlar yerli haklı yıllarca baskı altında tuttu, katletti. Filistin’de İsrail Siyonistleri, Filistin ulusunun topraklarını işgal ederek katliamdan geçirdi. Yunanistan ve Bulgaristan’da Türk azınlığa, Kosova’da Arnavut azınlığa Yugoslavya’da Bosnalılara karşı yapılanlar… Tüm bunlar hâkim olanın diğerlerini yok eden uygulamaları olarak tarihe geçti.

Türkiye’de de Kemalist Cumhuriyet Türklük esası üzerine kurduğu ulus devlette, kendi dışındaki tüm ulus ve azınlıkları yok saydı. Türkiye olarak çizilen sınırlar içinde kendi topraklarında yaşayan Ermeni, Rum ve Kürtleri önce Türkleştirmek için çalışan, bunu başaramayınca da ezmek ve yok etmek isteyen Kemalist devlet, bu politikasında kısmi olarak bir başarı sağlamış olsa da, bir bütün olarak başarılı olmamıştır. Kürtler başta olmak üzere devlete karşı direniş 89 yıldır devam etmektedir. Nüfusu azalan diğer azınlıkların dahi kendi içine kapanmışlıkları, sesiz kalmaları dahi onları bir bütün olarak yok edememiştir. Kürtler bu baskılar karşısında en dirençli ve örgütlü bir ulus olarak, yıllardır verdikleri onurlu direnişleriyle kendilerini kabul ettirmiştir.

Bugün Türk devletinin sınıfsal ve ulusal mücadele karşısında başarı şansı kalmamıştır. Elindeki imkânları emperyalist ağababalarının desteğiyle güçlendirmiş olsalar da, sonunda kaybedeceklerdir. Örgütlenmiş bir toplum hiçbir zaman yenilmez. Geriletilebilir, sindirebilir, ancak yok edilemez. Türkiye bu aşamadadır. Sadece Ulus ve azınlıklar değil, çeşitli inanç grupları da artık bu devlete kafa tutmaktadır. Kemalist Cumhuriyet ulus ve azınlıklar gibi Müslüman olmayan inanç gruplarını da yok saydı, ezdi, baskı altına aldı. Aleviler, Ezidiler, Hıristiyan inanç grupları Türkiye’de hep hor görüldü. Aleviler devletin kurduğu Diyanet vasıtasıyla hedef seçildi. Alevilerin kestiği hayvan yenilmez, bir Alevi’yi öldüren cennete gider, Alevilerle tokalaşmayın, Alevi kızları ve erkekleriyle evlenmeyin propagandasını el altından ve yer yerde açıktan yapan bu devlettir. Aleviler, Maraş, Sivas Çorum’da devletin denetimde topluca katledildiler. Ancak Aleviler, tüm baskı ve katliamlara kaşı direndiler, inançlarını yaşayıp korudular ve bugün tüm bu korku çemberini kırarak örgütlenip bir güç oldular. Devlet bu örgütlenmeden de korkmaktadır. Devlet Alevilerin demokrasi güçleriyle birleşmesinden korkmaktadır.

Bu devlet, devrimcileri, Kürtleri, Alevileri ve diğer azınlıkları sevmediği açıktır. Kendisine düşman gördüğü bu güçlerin birlikte hareket etmesinden de korkmaktadır. Tüm devrimci, ilerici ve ulusal güçler artık proletaryanın bayrağı altında örgütlenerek mücadelelerini yükseltmelerinin tam zamanıdır.

Akp'nin yeni oyunu‘’Demokratikleşme Paketi’’

Kamuoyunun uzun bir süredir beklediği  ‘’Demokratikleşme Paketi’’ nihayet 30 Eylül 2013 tarihinde yeni Başbakanlık binasında, bizzat hükümetin başı Erdoğan tarafından açıklandı.  Hiçbir muhalif gazete ve televizyon kuruluşunun yer almadığı basın toplantısında,  Bakanlar Kurulu üyeleri ve yandaş basının Ankara temsilcilerinin yer aldığı basın toplantısında, Erdoğan tek kişilik bir tiyatro oyunuyla ‘Demokratikleşme Paketi’’ni açıklayarak salondan ayrıldı.

Paketin açıklandığı böylesi bir basın toplantısında muhalif basına dahi tahammülü olmayan bir hükümetin sunduğu ‘’Demokratikleşme Paketi’’den sanıldığı gibi bir demokrasi çıkmayacağı açıktır. Devrimci ve ilerici kesimler açısından bu paketin içinin tamamen boş olduğu zaten tahmin ediliyordu. Açıktır ki, bu paket AKP hükümetinin 2015’te yapılacak olan genel seçimler ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerine bir yatırımdır.

Net bir belirleme olarak belirtmek gerekirse demokrasi sorunu sınıfsaldır. Demokrasiyi sınıfsal özünden ayırarak kendi başına bir olgu olarak ele alamayız. Emperyalist-kapitalist bir dünyada yaşıyoruz. Bu demektir ki, dünya iki kampa bölünmüş, birinci kampta, bir avuç egemenler, diğer kampta ise çoğunluğu oluşturan emekçiler yer almaktadır.

Sınıfsal bakış, bizi tüm meselelerde olduğu gibi, tarihsel gelişmelere de doğru yaklaşmamızı zorunlu kılar. Marks ve Engels, tarihin tüm aşamalarında somutu içermeyen, ezbere dayanan tüm metotlarla doğal olarak alay ettiler. Bunun içinde bugüne bıraktıkları en temel miraslardan biri öğretimizin bir doğmalar toplamı değil, bir eylem kılavuzu olduğu gerçeğidir.

Evet demokrasi bir devlet biçimidir. Çeşitli devlet biçimlerinden biri olarak da kabul edilmektedir. En gelişmiş burjuva devlet tiplerinden biri parlamenter demokratik cumhuriyettir. Bu burjuva devlet tipinde iktidar parlamentoya aittir. Devlet aygıtı burada da olduğu gibi burjuvazidedir. Sürekli ordu, polis ve mahkemeler burjuva devlet aygıtını korumakla görevlidir. ‘’Burjuva topluma özgü merkezi devlet iktidarı, mutlakıyetin çöküş döneminde ortaya çıkmıştır. Bu devlet makinesinin en ayırt edici iki kurumu, bürokrasi ve sürekli ordudur. Marks ve Engels, yapıtlarında birçok kez, bu kurumları burjuvaziye bağlayan binlerce bağın sözünü ederler. Her işçinin deneyi, bu bağlılığı açıklıkla ve göze çarpar bir biçimde gösterir. İşçi sınıfı kazık yiye yiye, bu bağı tanımayı öğrenir. Bu nedenle, işçi sınıfı, bu bağın kaçınılmazlığını açıklayan bilimi, küçük-burjuva demokratların, onlardan pratik sonuçlar çıkartmayı unutarak, onu ‘’genel olarak’’ kabul etmek gibi daha da büyük bir hafifliğe düşmedikçe, bilgisizlik ve hafiflik yüzünden yadsıdıkları bu bilimi, büyük bir kolaylıkla kavrar ve iyice sindirir.’’

Engels,  devletin kökeni adlı yapıtında çok açık ve net olarak dile getirdiği gibi, üretim araçları üzerinde özel mülkiyet devam ettiği müddetçe, burjuvazinin hâkim olduğu hangi devlet olursa olsun, bu devletin işçi sınıfını, köylüğü ve toplumun tüm kesimleri üzerinde bir baskı ve boyunduruk aracı olarak orta yerde durmaktadır. Parlamento, genel oy hakkı özü değiştirmeyen bir tür sözleşmedir.

Demokratik burjuva cumhuriyet, feodalizme göre ileri bir devlet şekliydi. Burjuva demokratik cumhuriyet proletaryayı bir araya getirme ve örgütleme imkânı verdi. Köylüler feodal sisteme karşı ayaklandılar. Kendi haklarını kazanmak için büyük bedeller ödeyerek özgürlüklerini kazandırlar. Ancak hiçbir zaman sınıf bilinçli bir çoğunluğu sağlayarak kendi partilerini kuramadılar. Burjuva cumhuriyet, parlamento ve genel oy hakkı, tüm dünyada işçi sınıfının gelişmesi, özgürlüklerin genişletilmesi, sendikaların kurulması, kadın örgütlülüklerinin yaratılması bakımından önemli ilerlemeler sağladı. Parlamento ve genel oy hakkı olmaksızın bu ilerleme olmazdı. ‘’İnsanlık, kapitalizme doğru ilerledi ve ancak kapitalizm, kent kültürü sayesinde, ezilen proleter sınıfına, kendini sınıf olarak görme ve kitlelerin mücadelesini bilinçli olarak yöneten o milyonlarca işçiyi, o sosyalist partileri yaratma imkânını verdi. Parlamentarizm olmaksızın, oy hakkı olmaksızın, işçi sınıfının bu gelişmesi olanaksız olurdu’’

Ancak demokratik burjuva cumhuriyet hangi renge bürünürse bürünsün, isterse en demokratiği olsun, eğer özel mülkiyet varsa ve sermaye tüm emekçileri ücret köleliğine tabi tutuyorsa, bu devlet bir sınıf adına başka bir sınıfı baskı altında tutuyor demektir.

Devrimciler, yıllardır Türkiye’nin demokratik olmadığını, faşizmle yönetilen bir ülke olduğunu haykırıp durdular. Bunun için büyük bedeller de ödediler. Burjuvazi her fırsatta, Türkiye’nin ‘’demokrasiyle’’ yöneltildiğini, ‘’örnek bir ülke’’ olduğunu söyleyip durdu. Son 11 yıldır da Erdoğan aynı şeyi bağırıp duruyordu. Açıklanan ‘’Demokratik Paket’’le nihayet Türkiye’nin demokratik bir ülke olmadığı gerçeği de açıklanmış oldu.

Erdoğan’ın açıkladığı  ‘’demokratikleşme’’ paketinin boş olduğu gerçeği 45 dakika süren ön konuşmayla başından belliydi. Belirli kesimlerin önde gelen simgeleşmiş isimleri olarak ‘’Gazi Mustafa Kemal’’ ‘’Adnan Menderes’’ ‘’Turgut Özal’’ ve ‘’Necmettin Erbakan’’ın ülke ‘’demokrasisine’’ ‘’büyük katkılar yaptıklarını’’ konuşmasının birkaç yerinde tekrarlayan Erdoğan, sundukları paketin, öncekilerin bir devamı olduğunu birkaç kez vurgulama ihtiyacı duydu.

AKP hükümetinin sunduğu ‘’Demokratikleşme Paketi’’nin Kürt Ulusal Hareketiyle yapılan görüşmeler ve pazarlıkların bir sonucu olarak açıklandığı bilinmektedir. 11 yıldır hükümette bulunan AKP’nin son bir yıldır diline doladığı ‘’demokratikleşme’’ lafını bir yana bıraktığımızda, AKP’nin hiçte demokrasi yanlısı olamadığı, tam tersine baskıcı, gerici ve totaliter bir devlet yanlısı olduğu açıktır.

Son gezi olayları AKP’nin ülkeyi nasıl yönetmek istediğinin açık bir uygulamasıydı. Demokratik haklarını kullanarak Gezi Parkındaki ağaçların kesilmesine karşı çıkan çevrelere karşı görülmemiş bir sadırı düzenleyen, beş göstericiyi katleden bir hükümettin nasıl bir demokrasi vaat ettiği bellidir.

AKP, iş başına geldiği günden itibaren baskıcı ve inkârcı bir politika izleyerek, başta Kürtler olmak üzere, azınlıkları, Alevileri ve diğer inanç çevrelerini hep yok saydı. Alevilere en büyük hakaret AKP hükümeti döneminde oldu. Sivas davasının zaman aşımına uğratılmasının ardından bizzat Erdoğan tarafından ‘’milletimize hayırlı ve uğurlu olsun’’ diyerek Alevilerle alay etmişti.

AKP, 11 yıllık hükümeti dönemi boyunca hep Kürtlere saldırdı, katletti. Kürtlere yapılan her saldırı sonrası ‘’ çocukta olsa, kadında olsa benim polisim gerekeni yapar’’diyen AKP hükümetiydi. Kürt ulusal direnişçilerini kimyasal silahlarla öldüren, Roboski’de 34 Kürt emekçisini katleden yine AKP hükümetiydi. AKP hükümeti döneminde onlarca kişi gözaltında kaybedilmiş, 152 çocuk öldürülmüş, KCK operasyonlarında on bin kişi gözaltına alınarak bunların yaklaşık yedi bini tutuklanmış, davaları devam etmektedir.  Seçim dönemlerinde Kürtçe propaganda yaptıkları için tutuklanan, çeşitli cezalara çarpıtılan onlarca Kürt siyasetçiye verilen onlarca yıl hapis cezalarını AKP hükümeti unutmuş gibi.

AKP hükümetinin büyük bir ‘değişim’, ‘’tarihi bir adım’’ olarak sunduğu ‘’Demokratikleşme Paketi’’ içi boş bir adımdır. Paket içinde yer alan birçok başlığın şimdiye kadar beklenmesine gerek olmayan, genelgeler yayımlanarak haledilebilecek konular olmasına rağmen, beklenip beklenip, bir içinde sunulması göz boyamadan ibarettir.

‘’Demokratikleşme Paketi’’nin yaklaşık sekiz aylık bir serüveni var. Abdullah Öcalan’ın hükümete gönderdiği mektup ve ardından başlayan görüşmeler, Newroz’da okunan Abdullah Öcalan’ın mektubu, gerillanın geri çekilmesiyle başlayan aşamalar içinde hazırlanan bu paketin esası Kürt Ulusal Hareketinin öne sürdüğü şartların toplamından ibaret olacağı sanılırken, paketin açıklanmasının hemen ardından Kürt Ulusal Hareketinin verdiği ilk tepkiler, AKP’nin verdiği sözleri tutmadığını, istemlerini karşılamadığını göstermektedir.

Anadilde eğitim Kürt ulusunun temel bir talebi olmasına rağmen, pakette yer almaması, AKP’nin ciddi olmadığını, ‘ben ne verirsem sende kabul et’ demektir. Anadilde eğitim sorunu, eğer demokratikleşmenin temel bir unsuru olarak kabul edilecekse, pakette yer almaması, paketinde demokratik bir içerikte olmadığının en tipik göstergesidir.  AKP, dalga geçer gibi, özel okullarda isteyen anadilde eğitim yapabilir diyerek, şimdiye kadar ısrarla dile getirdiği ‘’tek dil, tek millet, tek bayrak’’ anlayışından geri adım atmayarak, ırkçı ve şoven devlet politikasından taviz vermemiştir. Paket açıklanmadan önce de bunun böyle olacağı biliniyordu. Hükümet sözcülerinden Bülent Arınç’a paketle ilgili sorulan sorulara verdiği yanıtlarda ‘’kimse bu paketten anadilde eğitim beklemesin’’ diyordu. Pakette yer alan köy ve yerleşim yerlerinin yeniden Kürtçe isimlerle değiştirilebileceği bir geçiştirmedir. Fiili olarak zaten hükmü kalmayan önceki uygulamaya karşı Kürt illerindeki belediyelerin geliştirdiği otoriteyi tanımamayla Türkçe isimle anılan yerleşim yerleri Kürtçeyle anılmasıyla bu hak zaten elde edilmişti. Kürt ulusunun 30 yıldır kan ve can bahasına verdiği mücadeleyle pratikte elde ettiği bir hakkı, AKP hükümeti paketle sunuyormuş gibi açıklaması bir hiledir. Kaldı ki, pakette yer alan Köy ve yerleşim isimleri dışında kalan il ve ilçe isimlerinin ancak kanunla değiştirilebileceği hükmü dahi, AKP’nin ciddi olmadığını göstermektedir. Keza ‘’W, X, Q ‘’ harflerinin kullanılabileceği de aynı içeriktedir. AKP hükümeti normal şartlarda bu harflerin kullanılmasına karşıdır. Nitekim paket açıklanmadan önce verilen tüm demeçlerde bunu görmek mümkündür, ancak, Türkçe olan köy ve yerleşim yerlerinin Kürtçeyle değiştirilebileceği söylendikten sonra ‘’W,X Q’’ harflerinin serbest bırakılması zorunlu hale gelmiştir, zira birçok Kürtçe isimde W,X ve Q harfleri oldukça yoğun bir şekilde kullanılmaktadır. Kürtçe isimlerin deşikliği gündeme geldiğinde W,X ve Q harflerinin serbest bırakılmaması değişimde fiili bir engelleme olacağından AKP istemeye istemeye bu harflerin kullanılması razı olmuştur.

AKP hükümeti 11 yıllık hükümeti döneminde azınlıklara ve farklı dini inançlara sahip kesimlere hep düşmanca baktı. Sünni Hanefi dini esas alan bir anlayışla diğer dinlere hep mesafeli durdu. Alevilere karşı iki güzlüce yaklaşan AKP hükümeti, diğer dinden topluluklara da hiçbir zaman sıcak bakmadı. Vakıf mallarının geri verilmesi, bazı kiliselerin ibadete açılması iç kamuoyu ve uluslar arası kamuoyunun baskısı sonucu olmuştur. Ancak Alevilik meselesinde dış baskılar daha geri bir düzey de olduğundan AKP hükümeti Alevilere karşı bilinen politikalarına devam etti. Birçok kez Alevi kurultayı yapan AKP, Alevileri kendilerine biat eden bir düzeye getiremediği içinde bir daha bu Alevi kurultaylarını yapmadı/yaptırmadı. Pakette, Alevilere büyük bir jest yapılmış havası yaratılarak Nevşehir üniversitesine Hacı Bektaşi-i Veli adının verilmesiyle Alevilerin ağzına bir parmak bal sürülmek istenmiştir. Alevilerin temel istemi olan Cem Evlerinin ibadet yeri olarak kabul edilmemesi, Aleviliği ısrarla İslam’ın içinde gören bir hükümetten Alevilere demokrasi çıkmaz. Üçüncü Boğaz köprüsüne Yavuz Sultan Selim isminin verilmesine karşı çıkan Alevilerin bu talebini dahi ciddiye almayan bir hükümetten demokrasi beklenebilir mi? Alevilerin artık yüzlerini devrimcilere dönmeleri, bu Kemalist faşist devletin kendilerine hiçbir şey vermeyeceğini bilmeleri gerekir.

Pakette ‘’Nefret suçlarına’’ verilen cezaların daha da artırılacağı vurgulanmaktadır. Toplumun yıllardır şoven ve ırkçı söylemlerle eğitildiği, yönlendirildiği, Kürlere, Alevilere, Ermenilere ve diğer tüm azınlık ve dini topluluklara karşı nefretin bir devlet politikası olarak uygulandığı bir ülkede, yasal bir değişikle bunun tersine çevrilmesi oldukça zordur. Bundan sonra, Kürtlere hakaret edilmeyeceğini kim garanti edebilir? Zorunlu din dersini ret eden bir Alevi çocuğunun okulundan tecrit edilmeyeceğini kim garanti edebilir? Bu ‘’yasal değişikliğin’’ daha çok türban ve başörtüsü takan kesime yönelik alındığı algısı toplumda ağır basmaktadır. Ebetteki bizler başörtüsü takan insanlara karşıda saygılıyız.  Onların yaşam biçimlerine karışmaktan çok, onları bilinçlendirmek, dönüştürmek politikasını benimseriz. Bir toplum sadece yasaların değişmesiyle dönüştürülemez. Esas olan bilinçlendirmek ve inandırmaktır. Korkuyla yasakla, toplumsal nefretler değiştirilemez. Paketle hiç bir şey değişmeyecek, ırkçı ve şoven kesimler kin ve nefret söylemlerine devam edeceklerdir. Örneğin AKP, her fırsatta Kürtlere saldıran, hakaret eden MHP’ye karşı tavır alabilecek mi? Paketin açıklandığı saatlerde Demokratik Toplum Kongresinin Batman Sağlık Meclisi tarafından çeşitli ülkelerde yaşayan Kürt sağlıkçılarının katılımıyla Kürdistan sağlık Kongresi için hazırlanan Kürtçe afişlere Batman Emniyet Müdürlüğü tarafından ‘izin alınmadan çağrı yapılıyor’’ gerekçesiyle izin verilememesi, Kürtlere ve diline karşı nasıl bir tahammülsüzlük olduğunu göstermesi bakımından bu olay birçok şeyi açıklamaktadır. Nefret suçlarına karşı yasa çıkartan AKP hükümeti acaba Batman Emniyet Müdürüne karşı bir dava açacak mı?

AKP hükümeti Türkiye’nin ‘’demokratikleşme’’ yolunda attığı en önemli adımlardan birinin de Toplantı Ve Gösteri Kanunu hakkında yapılan değişiklik olduğunu açıkladı. Gezi ayaklanması sonrası çizilen imajını tersine çevirmek, öldürülen beş direnişçinin üstünü örtmek, polisin orantısız güç kullanmasını unutturmak için yeni bir hamle yaparak, gösteri ve yürüyüş kanununda değişiklikle  ‘’sessiz devrim’’ yaptığını ilan etmiş bulunuyor. Yürüyüş saatinin fazlalaştırılması neyi değiştirecek? Ya da Hükümet Komiserliği yerine ‘’Düzenleme Kurulunu’’ nasıl demokratik davranacak. Yürüyüş ve toplantılarda polis ‘’Düzenleme Kurulunun’’ yasakladığı bir toplantı ve yürüyüşe polis yine saldırmayacak mı? Polis kurşun sıkmayacak mı? Gaz kullanmayacak mı? Gözaltı, işkence ve tutuklamalar olmayacak mı? Bunların hepsi olacak, polis istediği şekilde saldıracak, gözaltına alacak, işkence yapacaktır. Bu durumda yapılan değişikliğin biçimsel bir değişiklik olduğu açıktır.

Paket o kadar şişirilerek sunuldu ki, dileyenler de bir şey varmış sandılar. Örneğin siyasi partilere üye olmayı kolaylaştırdıklarını, partilerin tüzüklerine Eş Başkanlık hükmünü ekleyerek demokrasi yolunda çığır açtığını ilan eden AKP’nin sihirbazlıkları paketle daha da hoş bir durum almış bulunuyor.

AKP, ‘’Demokratikleşme Paket’’ ile tartışmaya açtığı seçim kanununun her üç seçeneği de hükümeti etkilemediği için, bunu tartışıp birini seçmek hükümetin zararına olmayacaktır.  Burjuva demokrasisinin en temel özeliği olarak kabul edilen katılımcılıkta, temel kural her kesimden temsilcilerin eşit bir şekilde seçimlere katılmasıdır. Türkiye’de hiçbir zaman demokratik bir seçim sistemi olmadı. Burjuvazi sadece kendilerini temsil edecek partilerin seçimlere katılımını düzenleyen kanunlarla ülkeyi yönetti. Legal partilerin bir bölümü dışında, ilerici ve demokrat olan hiçbir partinin hazine yardımı alamadığı, eşit şartlarda seçime giremediği bir ülkede yaşıyoruz. AKP vb partiler dışında kalan ilerici ve demokrat partiler yeri geldiğinde yasa dışı ilan edilerek, operasyonlar yapılmakta, üye ve yöneticileri tutuklanıp yargılanmaktadır. DEP, HADEP yöneticilerinin neler yaşandığını herkes biliyor. Sırf mecliste Kürtçe yemin ettikleri için on yıl cezaevinde yatan Kürt milletvekillerinin başına neler geldiği hala unutulmuş değildir. Keza BDP’ye karşı yapılanlar ortadır. Birçok BDP yöneticisinin cezaevlerinde olduğu, birçoğunun ceza aldığı, parti binaların basılarak tahrip edildiği, yakıldığı şartlarda, seçimlere katılımda eşit ve adil bir yarıştan söz edilebilir mi?

Paketle birlikte Okullarda ‘’Andımız’’ın kaldırılacağının açıklanması, Kürt ulusunun ağzına sürülmek istenen acı bir baldır. Hükmü kalmayan, burjuvazinin de uygulamasında pek hayrını görmediği ‘’Andımız’’ uygulamasına son verilmesi, başta anadilde eğitim olmak üzere, Kürt ulusunun diğer temel haklarının önünü kesmeyi amaçlamaktadır.

Pakete elle tutulur değişiklik uzun yıllardır hazırlığı yapılan başörtüsünün kamu kurum ve kuruluşlarında serbest bırakılmasıdır. En büyük seçim yatırımı olarak yasallaştırılan başörtüsü serbestliğiyle AKP’nin din ağırlıklı devleti yönetme politikasının önü açılmıştır. AKP, Polis, Savcı, hâkim ve Askeri personel dışındaki tüm alanlarda başörtüsünün serbest bırakılmasıyla 2014 yılında yapılacak olan yerel ve 2015 yılında yapılacak genel seçimlerinde almak istediği oyları daha şimdiden garanti altına almayı hedeflemiştir.

Sonuç olarak;AKP’nin sunduğu ‘’Demokratikleşme Paketi’’nin içi boştur.  Temel hak ve özgürlüklerin önünü açan bir içerikten uzaktır. Kendi istem ve hedefleri doğrultusunda yaptığı düzenlemeyle AKP, 2015’e sağlam adımlarla yürümek istiyor.

Dolaysıyla;

Paket; Kürt uslusunun beklentilerinden uzaktır.

Paket; İşlerin iş güvencesini düzenleyen içerikten uzaktır.

Paket;  Kadınların yaşam güvecisini garanti altına almaktan uzaktır.

Paket; Gençlerin gelecek güvencesinden uzaktır.

Paker; Azınlıkların beklentisinden uzaktır.

Paket; Alevilerin istem ve taleplerini karşılamaktan uzaktır.

Paket; Cezaevlerindeki politik tutsakların istemlerini karşılamaktan uzaktır.

Paket; işkence, tecavüz, kötü muameleye son vermekten uzaktır.

Paket; Köylülerin istem ve taleplerini karşılamaktan uzaktır.

Bunları daha da uzatmak mümkündür. Türkiye faşizmle yönetilen bir ülkedir. Bu gerçek AKP’nin sunduğu sözde ‘’Demokratikleşme Paketi’’ne rağmen böyledir. AKP, 2002 yılında hükümet olduğundan bu yana Kürt meselesinde, demokrasi, temel hak ve özgürlükler sorununda hep oyalamacı bir yol izledi. Bunların değişmesi için hiçbir zaman ciddi olmadı. Tüm düzenleme ve değişimler AKP’nin kendi istem ve arzularının karşılanması üzerine kuruldu. Her seçim dönemi yaklaştığında toplumu ‘heyecanlandıran ‘ laflar etti. Seçimler olup bittiğinde AKP bildiğini okudu. AKP, Kürtleri de sürekli oyaladı, kandırdı. Verdiği sözlerin hiçbirini tutmadı. Önce ‘’kardeşlik projesi’’ dedi,  Dağdan inen gerillaları apar topar yakalayıp cezaevine koydu. Ardından büyük operasyonlar yaparak tam bir terör saldırısı gerçekleştirdi. İşkence, gözaltında kaybetmeler AKP’nin değişmez politikası olarak günümüze kadar geldi. AKP, tüm toplumu karşına alarak saldırdı. İşçi ve emekçilerin çalışma şartlarında görülememiş değişikler yaparak kazanılmış birçok hakkını gasp etti. Tekel işçilerinin direnişinde olduğu gibi, Türk Hava Yolları grevlerini de zorla bastırdı. Kazanılmış haklarını vermediği gibi, binlerce işçi işten atıldı. Kentsel dönüşüm yasasıyla milyarlarca lirayı kendi yandaş firmalara peşkeş çekti. ‘’Demokratikleşme paketi’’ olarak sunulan bu paket bir oyalama adımıdır. Kürt ulusal direnişini pasife etme, tasfiye etme planı üzerine inşa edilmiş olan bu paketle AKP, seçimlere kadar nefes almak istiyor. Seçimlere sorunsuz ve çatışmasızlıkla girmek isteyen AKP’nin sunduğu paketin deşifre edilmesi kaçınılmaz bir görev olarak durmaktadır. AKP, bir yandan demokratikleşme diyor, ancak bir ülkede olmazsa olmaz olan örgütlenme ve ifade özgürlüğü önündeki hiçbir engeli kaldırmaya yanaşmıyor. ‘’Terörle Mücadele Yasası’’nın orta yerde durduğu bir ülke hiçbir zaman demokratik olamaz. AKP, sunduğu pakette bu uygulamanın değiştiğini açıklamasını bir yana bırakın, bunun en kısa zamanda tartışmaya açılacağı, ya da kaldırtacağına ilişkin en küçük bir vurgu dahi yokken, paketin demokratik bir içeriğe sahip olduğunu kim iddia edebilir? Öte yandan toplumun önemli bir talebi olan gözaltında ve yargısız infazlarda katledilen devrimci ve yurtseverlerin naaşlarının ailelerine verilemesi isteminin sözünü bile etme gereği duymayan bir hükümetten demokrasi açılımı beklemek hayaldir.

Türkiye’de cezaevleri tam bir işkence merkezlerine dönüştürülmüş durumda. Yargılamalar tamamen göstermelik yapılıyor. Devrimci ve komünistlere cezalar en yüksek maddelerden verilmekte, ömür boyu ve ağırlaştırılmış ömür boyu cezaları sıradan cezalar haline getirmiş bulunuyor. Cezaevlerindeki keyfi uygulamalar ve disiplin cezalarıyla devrimci tutsakların infazları yakılmaktadır. Cezaevlerinde 300’ün üzerinde hasta tutuklu bulunmaktadır. Bu soruna hiçbir çözüm getirmeyen bir paket demokratik olabilir mi?  Değişim ve demokrasi AKP’nin sunduğu bu paketle de karşılanamaz. ‘’yetemez ama evet’’ tavır bizim tavrımız olamaz. Bu pakete karşı demokrasi, hak ve özgürlükler mücadelemiz devam edecektir. Ülkemizde gerçek bir demokrasi, herkesin eşitçe yaşadığı, ulusların kendi kaderlerini özgürce tayin ettiği, azınlıkların ve inanç gruplarının baskı görmeden yaşadıkları bir ülke er ya da geç kurulacaktır.

EYLEM BIRLIKLERININ GÜNÜMÜZDEKI ÖNEMI VE DÜŞÜLMEMESI GEREKEN HATALAR ÜZERINE

Caption: 
Metin Atak

 

Avrupa coğrafyasında ki gelişmeler dışımızdaki güçlerle daha yakın olmamızı zorunlu kılıyor. Eylem birlikleri günümüz açısından oldukça önemli. 2008 yılında ABD’de başlayan ekonomik kriz dünyayı dolaşmaya devam ediyor.  Kriz bölgesel olmaktan çıkararak dünya emperyalist sistemini sarmış bulunuyor. Emperyalist sistem krizi atlatabilmiş değildir. Son kriz sadece ekonomik bir kriz olarak görülemez. Bu kriz Yunanistan ve İspanya’da olduğu gibi bir yönetememe kriziyle iç içe geçerek yapısal bir krize dönüşmüş durumdadır. Gelinen aşamada krizden en çok etkilenen bölgelerin başında Avrupa Birliği gelmektedir. Yunanistan, İspanya, iflasın eşiğine gelirken, İtalya, Fransa ve Almanya’nın ciddi bir ekonomik durgunluk dönemine girdiği görülmektedir.

 

Avrupa Birliği İstatistik Kurumu, Ağustos ayında yayınlamış olduğu rapor temel alındığında Avrupa Birliği ülkelerinin ekonomilerinin gözle görülür bir şekilde küçüldüğü görülmektedir. 27 üyeli Avrupa Birliği‘n de genel ekonomik küçülme % 0,4 oranındadır. Avrupa Birliği‘nin motor gücü olan Almanya, Fransa ve İngiltere’deki ekonomik durgunluk ciddi olarak sistemi korkutmaktadır. Avrupa Birliği‘nin ikinci derecedeki ülkeleri olarak kabul edilen Yunanistan’da küçülme % 6,2, Portekiz’de ise % 3,3 olmuştur.

 

Krizle birlikte bunun toplumsal yansıması olarak işsizlik ve yoksulluk giderek artmaktadır. Krizin ortaya çıkışından bu yana Avrupa Birliği genelinde işsizlik % 7’den % 10,4’e yükselmiş bulunuyor. Bu toplumsal bir yıkımın ön habercisi olarak toplumu sarmalamaya devam etmektedir. Tekeller, krizi bir ‘’fırsata’’ dönüştürmek için işten atmaları hızlandırmış, toplu sözleşmelerde krizi bir koz olarak kullanarak sıfır oranında anlaşmalarla ücretleri dondurmuş bulunuyorlar. Sağlık giderleri gerilere çekilmekte, emeklilik yaşı sürekli yükseltilmekte, taşeron firmalar her yerde mantar gibi çoğalmakta, eğitim giderlerinde sürekli kısıtlamaya gidilmektedir.  

 

Krizin yarattığı yıkıcı etkiler karşısında kitleler itiraz ediyorlar. Faturanın kendilerine çıkartılmasına karşı, genel grev, direniş ve sokak eylemlerinde sistemle çatışıyorlar. Yunanistan bu direniş odağının ana merkezlerinden biri durumundadır. İspanya, Belçika ve Portekiz’den sonra, 29 Eylül’de binlerce işçi Almanya’da sokaklardaydı. 78 milyarlık bütçe açığını kapatmak için daha fazla kemer sıkmak isteyen Portekiz hükümetine karşı yüz binlerce işçi direniş yaptı. Fransa’da François Hollande’nın yeni kemer sıkma politikasına karşı binlerce emekçi sokakları doldurarak seslerini yükseltti. İtalya ise başta demiryolu ve taşımacılık sektörü olmak üzere işçi sınıfının görkemli direnişlerine ve büyük çaplı kitle gösterilerine sahne oldu.

 

Irkçılık, krizle birlikte Avrupa’da önemli ölçüde gelişerek oy oranında büyük bir artış yarattı. Göçmenlerin ciddi bir hedef haline geldiği Avrupa’da ırkçı saldırılarda da büyük artışlar söz konusu

 

Türkiye’de soygun ve köleleştirmenin, talan ve yağmanın faşist devletin bütün araç ve kurumlarıyla amansızca yaşama geçirildiği bir süreç yaşanmaktadır. Kürt ulusuna yönelik imha ve inkârın akıl almaz bir zorbalıkla sürdürüldüğü ve bunun “demokratikleşme” gibi sahte, aldatıcı ve demagojik ambalajla sarıp sarmalandığı bir saldırı furyası döneminden geçiyoruz. Kürt ulusu ve ulusal hareket güçlerinin faşizmin asker ve sivil güçlerince çepeçevre kuşatıldığı, Kürt kimliğinin eritilip yok edilmeye çalışıldığı süreçte; Kürt-Türk boğazlaşması eşikteki tehlike, toplum da şiddetli bir kutuplaşma üzerinden ateşlenmeye hazır patlayıcılar yığını haline gelmiştir. Sınıfsal zeminde süren mücadeleye karşı faşizmin saldırılarının eklendiği, cezaevleri sorunun yakıcı bir şekilde devam ettiği, ABD emperyalizminin Suriye’deki gerici Esad rejimine karşı hesapları çerçevesinde Türk devletine verdiği rolün çapı ve genişliği her geçen gün daha da belirginleş bir süreçte Avrupa yapacağımız eylem birliklerinin önemi tartışmasız bir yerde durmaktadır.

 

Eylem birlikleri sorunu Türkiyeli devrimci ve demokratik güçleri açısından sık sık gündeme gelmekle birlikte, istikrarı bir çizgide yürümediği de bir gerçektir. Eylem birliklerinde herkesin kendisini dayattığı bir anlayış yıkılmadığı müddetçe sorunlu yürüyeceği açıktır.

Eylem birlikleri tek düze değildir. Ani bir gelişme için bir araya gelme dahi bir eylem birliğidir. Keza, bazı kazamınlar için yapılan eylem birlikleri olabileceği gibi, uzun vadeli eylem birliklerinde olabilir.

Uzun vadeli eylem birliği daha çok kurumların ‘’kalıcı’’ bir anlayış temelinde oluşturdukları birlikteliklerdir. Örneğin DEKÖP olarak oluşturulan eylem biriliği böyle bir anlayışla ele alınmış, ancak istikrarlı bir hat tutturamadığı için süreç içinde zayıflayarak işvesizleşmiştir.

 

Uzun vadeli eylem birliklerinde en büyük zaaf katılımcı yapıların birlikteliği uzun süre götürememesidir. Bu tür eylem birliklerinde sorunların ele alınışında her yapı eylem birliğinin ruhuna uygun davranmadığı için, sorunu tali görmekte, kendi ‘işi’ daha öne çıkarmakta ve buda eylem birliği kararlarının hayata geçirilmesini zayıflatmaktadır. Diğer bir eksiklikte, devamlı bir pratik olacağı yaklaşımıdır. Bir açıklamanın, bir basın toplantısının bile bir anlamı olduğu hesaba katılmadan, süreç içinde ‘zaten bir şey yapmıyoruz, niye bu eylem birliği sürsün ki,’ denilerek ya dağıtılması önerilmekte, ya da tek tek kopmalar yaşanarak, kendiliğinden sönüp gitmektedir.

 

Uzun vadeli eylem birliklerinde isimlendirme bazen önemli bir engel olarak karşımıza çıkmaktadır. Halkın Birleşik Cephesi ile eylem birliklerini birbirinden ayırmakta kesin bir çizgide durmalıyız. Halkın Birleşik Cephesi halk sınıflarının ittifak meselesidir. Ve günümüz açısından da gündemde değildir. Ancak eylem birlikleri ise, somut siyasal kazanımlar ve teşhirler için bir araya geldiğimiz bir taktik politikadır.

 

Bu anlamda eylem birlikleri tam ve gerçek anlamada şu demektir; eylem = pratik demektir. Birlik ise = güçlerin bir yara getirilmesi demektir.  Sonuç olarak eylem birlikleri çıkarları aynı noktada birleşenlerin bir araya gelerek belirledikleri hedefe ulaşmaları pratiğidir.

 

Eylem birlikleri müthiş bir zenginlik sunmaktadır. Türkiye’de HES’lere karşı yürütülen kampanya, ‘’Munzur’uma Dokunma’’ kampanyası, dahi bir eylem birliğidir. Çıkarları aynı olan çevreler, gruplar, hatta bireyler bu oluşumların içinde yer alarak HES’lerin yapımını durdurma, Munzur vadisine baraj yapılmasını engellemek için bir araya gelerek bir kampanya yürütmektedirler.

 

Aynı şekilde, çeşitli kurumların bir araya gelerek bir isim adı altında bir oluşum yaratarak bir program etrafında birleşmeleri de bir eylem birliğidir. Örneğin ATİK’in de bir süre önceye kadar içinde yer aldığı İLPS de bir eylem birliğiydi. DEKÖP bir eylem birliğiydi. Çeşitli kurumlarla cezaevlerindeki direnişlere karşı bir araya gelerek destek sunmak bir eylem birliğiydi. Burada temel ayrım, birinin kısa vadeli olması, diğerinin uzun vadeli olmasıdır. Bir başka ince ayrım noktası da şudur ki, uzun vadeli olan eylem birliklerine ‘’oluşum’’ ‘’İttifak’’ ‘’Güç Birliği’’vb isimlerle anılırken, kısa süre için bir araya gelinen eylem birliklerine ise hiç bir isim verilemeden, bizi bir araya getiren ne ise onun etrafında birleşerek eylemi yaptıktan sonra dağılmaktır. Gerek kısa vadeli, gerekse uzun vadeli olmak üzere eylem birliklerine katılım sorunu bizim açımızdan sadece Türkiye’yle de sınırlı değildir. Uluslar arası alanda da bu tür eylem birliklerine katıldığımız, kampanyalar yürüttüğümüz onlarca patriğimizle somut bir gerçektir.

 

Bu anlamda;

Eylem birliği halk güçleri arasında yapılan bir birlikteliktir. Eylem birliklerine katılım düzeyi katılımcıların bir birlerini halk saflarında görmeleri ve tanımaları gerekmektedir. Eylem birliklerinde demokrasi esastır. Katılımcıların eşit bir şekilde söz ve karar sahibi olması eylem birliklerinin temel ruhudur.

 

Eylemde birlik, ajitasyon ve propaganda serbestlik eylem birliğinin bir diğer vazgeçilmezidir. Bunu biraz daha soyutlayacak olursak şunu anlamamız gerekmektedir; her şeyden önce eylem birliğinin oluşturduğu platforma sadık kalmak, bu platformda belirlenen ve verilmek istenen mesajların yığınlara ulaşıp, mal olmasını sağlamak ve kitlelerin bu hedefler için harekete geçirmek. Bu eylemin birlik yönünü oluşturur.

 

Eylemin serbestlik yönünü ise, eylemin hazırlanması çalışmalarında yürütülecek ajitasyon, propaganda, siyasetler arası ideolojik mücadele her siyasetin kendi çizgisini kitlelere kavratmaya yönelik çalışmasıoluşturur.    

 

Ayrıca şunlarda bizim açımızdan dikkat edilmesi gereken hususlardır. Biz eylem birliğinin yarışma haline dönüştürülmesi taraftarı değiliz. Bu bakımdan eylemin serbestlik yönünden çizgi, slogan vb yarıştırma şeklinde bir sonuca varılmasın da kesinlikle karşıyız.

 

Ajitasyon ve propaganda da serbestlik ilkesi, her türlü ajitasyon ve propagandanın yapılması, bunun sınırsız olarak uygulanabilmesi anlamına gelmez. Bütün siyasetler bu ilkenin kabulü temelinde hareket etmeli ama somut durumda eylem birliğinin oluşmasına sebep olan meselelerde birlik yönüne ağırlık vermeli; ajitasyon propaganda yapıyorum gerekçesiyle eylemin muhtevasını karartacak, saptıracak tarzda davranış ve anlayışlara karşı olmalıdır. Yapılan eylem birliği belli siyasetlerin sınırlı sayıdaki unsurunu değil kitleleri kucaklamaya yönelmelidir. Açıktır ki, serbestlik ilkesinden pratikte herkes istediğini yapar sonucunun çıkararak kitleleri kucaklamaya yönelemez.  

 

Eylem birliklerinde bizim açımızdan olmazsa olmazlardan biri de ilkelerimizden taviz vermemektir. Eylem birliklerinde esnek olmak gerekir. Bu olmazsa eylem birliklerini uzun vadeli olarak sürdürmek olanaksızdır. Esnek olmak ile ilkelerde tavizsiz olmak iki ayrı şeydir. Bir iki örnekle bunu soyutlayalım. Örneğin, Faşizm gerçeğini kabul etmeyen bir kurumla, faşizme karşı bir kampa örgütlemek nasıl mümkün değilse,  faşizmi kabul eden bir yapıyla bir araya geldiğimizde, yapılacak kampanya konusunda esnek davranmakta bir o kadar önemlidir.

Ya da bugün, Türkiye’de Kürt ulusal sorunun çözümü konusunda çeşitli öneriler yapılmakta, çözümler önerilmektedir. Örneğin ‘’Kürt sorunun barışçıl’’ şekilde çözülmesi düşüncesi oldukça yaygındır. Böyle bir yaklaşım ve bunun üzerinden yükselecek bir eylem birliği bizim içinde yer alacağımız bir eylem birliği olamaz. Burada ki yaklaşım tamamen ilkesel bir sorundur. Bir kere ulusal sorunun çözümünden anlaşılması gereken, ezilen ulusun kendisini ezen ulus devletten ayrılarak kendi ulus devletini kurma hakkıdır. Biz bundan vazgeçer, Kürt ulusal sorunun ‘’barışçıl’’ bir şekilde çözümünü Türk devletinden beklersek, burada ilkesel bir hataya düşeriz. Biliyoruz ki, Türk devleti Kürt ulusal sorunda taraftır ve Kürtlerin ayrılıp kendi devletlerini kurmalarına hiçbir zaman razı olmayacaktır. Ancak, bizler Kürtlerin bazı demokratik hakları kazanmaları için yürüttükleri mücadeleyi destekleriz. Örneğin; anadilde savunma, anadilde eğitim, Kürtlerin anayasada ayrı bir ulus olarak kabul edilmesi, örgütlenme önündeki engellerin kaldırılması için verilecek mücadelenin içinde yer alırız. Bu konuda yapılacak olan eylem birliklerine imza atarız. Ancak, tersi olarak, Kürt ulusal sorunun ‘’barışçıl’’ çözümü konusunda bir eylem birliği, ulusal sorunda ilkesiz bir tavra düşmek olur ki, bizim için bunu onaylamak mümkün değildir. Böyle bir eylem birliğinde çoğunluk Kürt ulusal sorunu ‘’barışçıl bir şekilde çözülsün’’ dese de bizim böyle bir oluşuma imza atmamız söz konusu olmaz. Fakat demokratik bazı hakların elde edilmesini temel alan bir eylem birliği içinde yer almak ve bu konuda esnek davranmak mümkündür.

Avrupa’da eylem birliği dendiğinde sadece biz Türkiyeliler birbirimizin aklına geliyoruz. Avrupa’daki kriz ve krizin doğurduğu sonuçlar üzerinden bir eylem birliği örgütlendiğinde Avrupa’daki diğer anti-faşist, anti- emperyalist kurum ve kuruluşlarında içinde yer aldığı eylem birliklerine de önem vermeliyiz.

EĞITIM NOTLARINDAN ULUSAL SORUN

Caption: 
Metin Atak

 

ULUSAL SORUN

 

Ulusal sorun oldukça geniş bir konudur. Ulusal soruna ilişkin kapsamlı tartışmalar yapılmıştır. Doğru görüşler bu tartışmalar sonucu ortaya çıkmıştır MLM’lerin ulusal soruna yaklaşımları Leninizm döneminde şekillenen ulusal soruna ilişkin görüşlerden farklı değildir. Ulusal soruna ilişkin ülkemizde de farklı değerlendirmeler vardır. Bu farklılıklardı da öğrenmek önemlidir.

 

Konumuzu en baştan, ulus nedir sorusunu sorarak başlayacağız. Bunu giderek genişletecek, emperyalizm ve proleterler devrimler çağında, ulusal sorunun değişen yanlarını ele alarak konumuza devam edeceğiz. Sonra ulusal sorunun ülkemizde aldığı biçimi işleyeceğiz.

 

Ulus nedir?

 

Ulus bütünlüğü olan insan topluluğudur. Bunu belirli bir insan topluluğu olarak da belirtebiliriz. Ulus, kesinlikle bir aşiret ve ırk topluluğu değildir. Hiçbir ulus saf ve tek bir insan topluluğundan oluşmamıştır. Yüzyıllarca iç içe geçen topluluklar bugünkü ulusları meydana getirmişlerdir. Örneğin bugünkü İtalyan ulusu Romalılardan, Cermenlerden, Yunanlılardan ve Araplardan meydana gelmiştir. Keza Fransız ulusu Galyalılardan, Romalılardan, Britanyalılardan, Cermenlerden oluşmuştur. Aynı şey Almanlar içinde geçerlidir.Demek ki, ulus bir ırk ve aşiret topluluğu değil, fakat tarihi olarak meydana gelmiş istikrarlı insan topluluğudur.

 

Ulus, tarihi olarak çeşitli aşiret ve toplulukların birleşerek bir ulus oluşturmalarına rağmen, bir Keyhüsrev’in veya bir İskender’in büyük devletleri bir ulus oluşturmazlar. Bunlar ulus değil, fakat bu yada şu nedenle bir araya gelmiş ve dağılmış insan topluluklarıdır. Demek ki, devlet ile ulus bir ve aynı şey değildir. Devlet ezen ve ezilen sınıfların ortaya çıkmasından hemen sonra oluşmuş sınıfsal bir olgudur. Bu anlamda ulus ve devleti aynı kefeye koyamayız. Tarihi olarak, sınıflar ortaya çıktıktan sonra sırasıyla Köleci Devlet, Feodal Devlet olmasına rağmen bu devletlerin sınırları içinde yaşayan insan toplulukları birer ulus oluşturmuyordu. Burada çok önemli bir ayrım noktası söz konusudur. O da şudur; ulus sadece tarihi olarak oluşmuş bir kategori değil, o aynı zamanda yükselen kapitalizm çağının bir tarihi kategorisidir. Başka bir ifadeyle, feodalizmin tavsiye ve kapitalizmin gelişime süreci, aynı zamanda insan topluluklarının ve aşiretlerin uluslar biçiminde birleşme zamanıdır. Örneğin Batı Avrupa’da böyle oldu. Feodal parçalanma üzerinde zafer kazanan kapitalizmle birlikte, İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar ve Almanlar ulus biçimini aldılar.

Bu kısa girişten sonra bir ulusu meydana getiren unsurların neler olduğu inceleyebiliriz. Yukarıda her istikrarlı topluluğun bir ulus oluşturmadığını vurgulamıştık. Ulus için ortak bir dil zorunlu iken, bir devlet için ortak dil şart değildir. Ancak bir ulus için ortak dil şarttır. Ortak bir olmadan bir ulus meydana gelemez. Fakat her ortak dili konuşan herkesin de ayını ulusu oluşturdukları anlamına gelmez. Amerikalılar ve İngilizler ortak bir dil konuştukları halde iki ayrı ulusturlar. İngilizler ve Amerikalılar önceleri aynı topraklar üzerinde yaşıyorlardı. Sonradan, çeşitli nedenlerden dolayı İngilizler Amerika’ya göç etiler. Ve zamanla Amerika’ya göç eden diğer topluluklarla birlikte Amerikan ulusunu meydana getirdiler. Dil birliği bir ulusun en belirgin karakteristik özelliklerinden biridir. Bir ulus aynı anda çeşitli diller konuşamaz. Bir ulus için tek dil, ulusun oluşmasındaki en önemli unsurlarından biridir.

 

Fakat dil birliği bir ulusu meydana getirmeye yetmez. Dil birliğinin yanında başka özelliklerde söz konusudur. Bu özelliklerden bir diğeri de ortak bir toprak üzerinde yaşıyor olmalarıdır. Bir ulus uzun süreli ve düzenli ilişkiler sonucu insanların kuşaktan kuşağa bir arada yaşamaları sonucunda meydan gelmiştir. Ancak bir toprak olmaksızın uzun süreli bir arada yaşama mümkün değildir. Demek ki, toprak birliği ulusun karakteristik özelliklerinden biridir.

Fakat bu iki özellik de bir ulusun meydana gelmesi için yeterli değildir. Dil ve toprak birliğinin yanı sıra başka unsurlarda ulusun meydana gelmesinde önemli faktörler  içerir. Dil ve toprak birliğinin yanında, ulusun tek tek bölümlerini bir bütünde birleştiren bir iç iktisadi birlikte şarttır. Bu ekonomik birlik bir ulusun tümünün bir ortak pazar etrafında bir araya gelmelerini sağlayan önemli bir öğedir. Demek ki iktisadi yaşantı birliği ulusun karakteristik belirtilerinden biridir.

 

Bütün bu belirdiğimiz özelliklere bir başka özellik daha eklenmelidir. Bu özellik de ruhi şekillenme birliğidir. Uluslar sadece dil, toprak ve ekonomik olarak birbirlerinden ayrılmazlar, uluslar aynı zamanda kültür özelliklerinde ifadesini bulan ruhi şekilleniş bakımından da, birbirlerinden ayrılırlar.

 

Demek ki bir kültür birliğinde ifadesini bulan ruhi şekillenme birliği, ulusun karakteristik özelliklerinden biridir.

 

Tüm bu ifadelerin sonucu olarak belirtmek gerekirse ulus, tarihi olarak oluşmuş, dil, toprak, ortak bir Pazar,kültür birliği ve ruhi şekillenmede ifadesini bulan istikrarlı bir insan topluluğudur.

 

‘Ulus sadece tarihi bir kategori değil, fakat belirli bir çağın yükselen kapitalizm çağının bir tarihi kategorisidir. Feodalizmin tavsiye ve kapitalizmin gelişme süreci, aynı zamanda insanların uluslar biçiminde birleşme sürecidir. Örneğin Batı Avrupa’da böyle oldu. Feodal parçalanma üzerinde zafer kazanan kapitalizmin muzaffer yürüyüşü sırasında İngilizler, Fransızlar, Almanlar, İtalyanlar, ve diğerleri ulus biçimini aldılar.’

 

Kapitalizminle birlikte meydana gelen uluslaşma sürecinde farklı iki süreç yaşandığını görmekteyiz. Bunlardan biricisi Batı’da, Almanya, İngiltere, Fransa’da tek uluslu devletler kurulurken, Doğu’da ise, çok uluslu devletlerin kurulduğunu görmekteyiz. Macaristan ve Rusya bu tür devletlerdi. Bu aynı zamanda çok uluslu devletlerde ulusal sorunu da gündeme getirdi. Almanya, Fransa ve İtalya’da ulusal sorun yaşanmazken, Macaristan, Rusya gibi ülkelerde ulusal sorun kendisini göstermeye başladı. Diğer bir gelişmede devletlerin bu kendine özgü kuruluş biçiminin hemen yanı başında, geri plana itilmiş milliyetlerin uluslar biçiminde örgütlenmek için iktisadi bakımdan sağlamlaşmaya henüz vakit bulamamış olduğu, henüz tavsiye edilememiş feodalizm ve zayıf gelişmiş kapitalizm koşulları altında mümkündü.

 

Uluslaşma sürecini anlatırken ulusun sadece tarihi bir kategori değil, fakat belirli, bir çağın yani yükselen kapitalizm çağının bir ürünü olduğunu anlamak için, feodal dönemde neden uluslar yoktu sorusunu sormak ve bu soruya doğru cevap vermekle mümkündür. ‘Ulusal sorunun neden kapitalizmin bir ürünü olarak ortaya çıktığının cevabı feodal toplumun karakteristik özelliğiyle doğrudan bağlantılıdır. Bunu anlamak için feodalizmin ekonomik özelliklerinin kısaca özetlenmesi gerekmektedir. ‘’Feodal toplumun üretim ilişkilerinin temeli, feodal beylerin toprak ve arazi üzerindeki mülkiyetleri ve üreticiler, serf köylüler üzerindeki kısıtlı mülkiyetleriydi. Feodal mülkiyetin yanı sıra, köylülerin ve zanaatkarların bireysel çalışmaya dayanan kişisel mülkiyeti mevcuttu. Serf köylünün emeği, feodal toplumun varlık temeliydi. Serfliğe dayanan sömürü, köylülerin bey için angarya hizmeti görmelerinde ya da ona aynı ve para biçiminde vergi ödemek zorunda olmalarında dile geliyordu. Serfliğe dayanan bağımlılık, çoğu kez, nerdeyse kölelik kadar ağırdı. Yine de serflik düzeni, köylü belirli bir dönem kendi iktisadında çalışabildiğinden ve böylelikle belirli ölçüde işine ilgi duyduğundan, üretici güçlerin gelişmesine belirli olanaklar sağladı. Feodalizmin ekonomik temel yasasının ana özellikleri aşağı yukarı şunlardır; Feodal beyin toprak ve arazi üzerindeki mülkiyeti ve  feodal beyin üreticiler, serfler üzerindeki kısıtlı mülkiyeti temelinde bağımlı köylülerin sömürülmesi yoluyla art-ürüne feodal beyler tarafından asalak tüketimleri için el konulması. Feodal toplum, özellikle ilk ortaçağ döneminde, küçük prenslikler ve devletler halinde parçalanmıştı. Feodal toplumun egemen zümreleri, soylular ve ruhbanlardı. Köylüler zümresi hiçbir politik hakka sahip değildi. Feodal toplumun tüm tarihi, köylülerle feodal beyler arasındaki sınıf mücadelesiyle doluydu. Soyluların ve ruhbanların çıkarlarını dile getiren feodal devlet, bunların toprak ve arazi üzerindeki feodal mülkiyetlerini güvence altına almalarına ve haktan ve ezilen köylülerin sömürülmesini güçlendirmelerine yardımcı olan aktif güçtü.’ Keza Stalin bu konuda Meşkov’la yaptığı bir polemikte şunları belirmektedir. ‘Önemli hatalarınızdan biri, bugün varolan tüm ulusları aynı kefeye koymanız ve arlarındaki farkı gözden kaçırmanızdan ibarettir. Dünyada çeşitli uluslar vardır. Burjuvazinin, feodalizmi ve feodal parçalanmışlığı ortadan kaldırırken ulusu birleştirip onları bir bütün haline getirdiği, yükselen kapitalizm çağında olan uluslar vardır. Bunlar, ‘’modern’’ denilen uluslardır.

 

Siz, ulusların daha kapitalizmden önce oluştuğunu ve var olduğunu iddia ediyorsunuz. Ama uluslar kapitalizmden önce, ülkelerin yalnızca ulusal bağlarla birbirine bağlı olmamakla kalmayıp, bilakis böylesi bağların gerekliliğini kesinlikle reddeden tek tek bağımsız prensliklere bölünmüş olduğu feodalizm döneminde nasıl oluşabilir ve varolabilirdi? Yanlış iddianızın tersine, kapitalizm öncesi dönemde uluslar yoktu ve olmadı da, çünkü henüz ulusal pazarlar yoktu, çünkü ne ekonomik ne kültürel ulusal merkezler yoktu, çünkü dolayısıyla bir halkın ekonomik parçalanmışlığını ortadan kaldıran ve bu halkın o zamana dek ayrı ayrı parçalarını ulusal bir bütünde birleştiren faktörler de yoktu.

 

Elbette ulusun unsurları-dil,toprak, kültür birliği vb-gökten düşmediler, bilakis yavaş yavaş oluştular, hem de daha kapitalizm öncesi dönemde. Ama bu unsurlar embriyon halindeydiler ve en iyi durumda, belirli elverişli koşullar altında gelecekte bir ulusun oluşabileceği anlamda bir gizli güçtüler. Bu gizli güç ancak, ulusal pazarları, ekonomik ve kültürel merkezleriyle yükselen kapitalizm döneminde gerçek haline geldi.’’

 

 

Ulusal Sorunu Ele Alışta Tarihsel Gelişim-2

Leninizm’le birlikte ulusal sorunun ele alınışında temelde farklılıklar meydana geldi. İkinci enternasyonal dönemindeki ulusal sorun ile Leninizm dönemindeki ulusal sorun bir ve aynı şeyler değildir. Tam tersine bu iki dönem açısından ulusal sorun sadece kapsamları bakımından değil, iç karakterleri bakımından da farklıdır.

 

Eskiden ulusal sorun genellikle başlıca ‘uygar ulusları’ ilgilendiren bir sorun olarak ele alınırdı. İkinci enternasyonalcileri ilgilendiren başlıca ulusal sorun sadece İrlandalılar, Macarlar, Polonyalılar ve başka birkaç ulus, bunun dışında ulusal sorunda en zalimce bakıya uğrayan Afrika ve Asya haklarının yüz milyonları ikinci enternasyonalcilerin görüş açılarının dışında kalırdı. ‘Leninizm, bu açık uygusuzluğun maskesini düşürmüştür, beyazı siyahtan, Avrupalıyı Asyalıdan, emperyalizmin ‘’uygar’’ kölesini ‘’uygar olmayan’’ kölesinden ayıran duvarı yıkmış ve böylece ulusal sorunu, sömürgeler sorununa bağlamıştır. Böylelikle ulusal sorun, özel bir sorun, devletin bir iç sorunu olmaktan çıkarak, uluslararası genel bir sorun haline, bağımlı ülkelerin ve sömürgelerin ezilen haklarının emperyalizmin boyunduruğundan kurtarılması genel sorunu haline gelmiştir.’

 

Keza Stalin Ulusal sorundaki yanlış yaklaşımların başlıca olanlarını şöyle belirtiyor

‘’Eskiden, ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkına sahip olmaları ilkesi, genellikle, yanlış yorumlanırdı; bu ilkenin, ulusların özerlik hakları derekesine dönüştürüldüğüne sık sık tanık olunurdu. Bazı ikinci Enternasyonal önderleri, ulusların kendi kaderlerini kendilerinin tayin etmesi hakkını, Kültürel özerlikle, yani ezilen ulusların siyasal iktidarının tamamını egemen ulusun elinde bırakarak, kendi kültürel kurumlarına sahip olma hakkıyla bir tutmaya kadar işi vardırdılar. Böylelikle, kaderlerini kendilerinin tayin etmeleri fikri, ilhaklara karşı mücadele silahı olmaktan çıkıyor, ilhakları meşru gösterme aracı olma tehlikesine düşüyordu. Leninizm, ulusların kendi kaderlerini tayin etme kavramını, bağımlı ülkelerin ve sömürgelerin ezilen haklarının egemen devletten tamamıyla ayrılma hakkı, ulusların bağımsız devlet olarak yaşama hakkı biçiminde yorumlayarak, bu kavramı genişletti. Böylelikle kendi kaderini tayin etme kavramını, özerlik hakkı biçiminde yorumlayarak ilhakları meşru gösterme olanağı giderilmiş oldu.’’


 

Devamla

‘’Eskiden, ezilen uluslar sorunu, genellikle salt hukuki bir sorun olarak kabul edilirdi. ‘’ulusların eşitliği’’ne ilişkin sayısız demeçler, ‘’ulusal eşitliğe’’ ilişkin tumturaklı bildiriler..işte, bir uluslar grubu (azınlığı), sömürdüğü öteki uluslar grubunun sırtından geçinirken, ‘’ulusların eşitliği’’inden söz etmenin, ezilen haklarla alay etmek olduğu gerçeğini gizlemeye çalışan ikinci Enternasyonal partilerinin yaptıkları bundan ibarettir. Şimdi artık, ulusal sorunda, bu burjuvaca hukuki görüşün maskesinin düşürülmüş olduğunu kabul edebiliriz.’’


 

‘’Eskiden ulusal sorun, reformist bir görüş açısından, ayrı bağımsız bir sorun olarak sermayenin iktidarı, emperyalizmin devrilmesi, proletarya devrimi genel sorununa bağlanmadan dikkate alınırdı. Sömürgelerin kurtuluş hareketiyle dolaysız bir birlik olmadan, Avrupa’da proletaryanın zaferinin mümkün olabileceği; ulusal sorunun, sömürgeler sorunun sessizce, ‘’kendiliğinden’’ proletarya devriminin ana yolunun dışında, emperyalizme karşı devrimci bir mücadele olmaksızın çözülemeyeceği dolaylı olarak kabul ediliyordu. Şimdi artık bu devrim aleyhtarı görüşün maskesinin düşürdüğünü söyleyebiliriz.Leninizm tanıtlamıştır ki, ve emperyalist savaşla Rus devrimi doğrulamıştı ki, ulusal sorun, ancak, proletarya devrimi ile birlikte ve bu devrimin tabanına dayanılarak çözülebilir. Batıda devrimin zaferi yolu, sömürgelerin ve bağımlı ülkelerin kurtuluş hareketiyle emperyalizme karşı ittifaktan geçer. Ulusal sorun, proletarya devriminin genel sorunun bir parçasıdır, proletarya diktatörlüğü sorunun bir parçadır. ‘’

Ulusal sorunda belirtilmesi gereken bir diğer konuda, ulusal sorunun üç gelişim aşamasını incelemektir. Ulusal sorunda birinci dönem; Batıda feodalizmin tasfiye ve kapitalizmin zaferi dönemidir. Bu dönem insanların ulusal topluluklar olarak birleştikleri döneme tekabül eder. Batı’da Almanya, İngiltere, Fransa, İtalya vb ülkelerin uluslaşmalarıyla merkezi devlet kurmaları eş zamanlı olmuştur. Bu ülkelerde uluslaşma olurken, aynı zamanda devlet biçimlerine de büründüler. Bu tür devletlerde uluslaşma tek bir ulus üzerinden şekillendiğinden, bu ülkelerde başka uluslar olmadığından ulusal baskıda yoktu. Birinci dönem olarak belirtilen bu dönemde, Batı Avrupa’da ulusal baskının olmadığı devletler oluşurken, Doğu Avrupa’da ise, ekonomik ve politik olarak gelişmiş ulusun hakim olduğu, diğer ulusların baskı altına alındığı çok uluslu devletler kuruldu. Doğu’nun bu çok uluslu devletleri, ulusal savaşları, ulusal hareketleri, ve ulusal sorunun çeşitli çözüm yöntemlerini ortaya çıkaran ulusal baskının anavatanları oldu.

 

Ulusal baskı ve ona karşı mücadele yöntemlerinin geliştirildiği ikinci dönem ise emperyalizmin ortaya çıkmasıyla şekillenen dönemdir. Kapitalizm Pazar, hammadde, enerji ve ucuz iş gücüne her zaman ihtiyaç duymuştur. Kapitalizm sermaye ve mal ihracında kara, deniz ve hava yollarını denetleme ve bunları güvence altına almak ister. Bunun için ulusal çitleri yıkar, rakipleri aleyhine ulusal topraklarını genişletir. Bu ikinci dönemde, Batının eski ulusal devletleri, Fransa, İngiltere vb ülkeleri ulusal devlet olmaktan çıkar, yeni toprakların ilhak edilmesi sonucu çok uluslu devletlere, sömürgeci devletlere dönüşmüşlerdir ‘ve böylece Avrupa’nın doğusunda eskiden beri var olan aynı ulusal-sömürgesel baskıya sahne olurlar. Bu dönem, Doğu Avrupa’da ezilen ulusların (Çekler, Polonyalılar, Ukraynalılar) uyanması ve güçlenmesi ile karakterizedir, ki bu, emperyalist savaş sonucu “eşit burjuva çok-uluslu devletlerin yıkılması ve büyük güçler denilen devleler tarafından köleleştirilmiş yeni ulusal devletlerin oluşmasına yol açtı.’

Ulusal sorunda üçüncü dönem Ekim Devrimi dönemidir. Ekim Devrimi ile kapitalizmin yıkıldığı, ulusal sorunun çözüldüğü dönemdir. Ekim Devrimiyle birlikte Rusya’da ezilen uluslar ve sömürgeler sorunun tarihin çöplüğüne atıldığı dönemdir. ‘’Ama Ekim Devrimi’nin sonuçları yalnızca ulusal baskının kalkması, halkların birleşmesi için bir dayanağın yaratılmasıyla tükenmez. Gelişme seyri içinde Ekim Devrimi, halkların bu birleşmesinin de ortaya çıkardı ve halkların bir federatif devlet halinde birleşmesinin temel hatlarını çizdi. Devrimin birinci döneminde çeşitli milliyetlerin emekçi yığınları kendilerini bağımsız bir ulusal büyüklük hissetmeye başladıklarında; yabancı müdahalenin ise henüz gerçek bir tehlike oluşturmadığı bir sırada, hakların işbirliği henüz kesinlikle belirlenmiş, sıkı sıkıya saptanmış bir biçim almamıştı. İç savaş ve müdahale döneminde, ulusal cumhuriyetlerin askeri öz savunmasının çıkarları ön plana çıktığında, iktisadi inşanın sorunları ise henüz gündemde durmazken, işbirliği askeri ittifak biçimini aldı. Nihayet savaş sonrası dönemde, savaşın yıkıma uğrattığı üretici güçlerin yeniden inşası sorunları ön plana çıktığında, askeri ittifak iktisadi bir ittifak tümledi. Ulusal cumhuriyetlerin Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği halinde birleşmeleri işbirliği biçimlerinin gelişmesinde, bu kez halkların yekpare bir çok ulusu Sovyet devleti içinde askeri, iktisadi ve siyasi birleşmesi karakterine bürünen son evresini oluşturur.

Böylece proletarya, ulusal sorunun doğru çözümünün anahtarını Sovyet düzeninde buldu. Onda, ulusal halk eşitliği ve gönüllük temeli üzerinde istikrarlı bir çok-uluslu devletin örgütlenmesine giden yolu buldu. ’’


 

‘’Ama ulusal sorunun doğru çözümünün anahtarını bulmak, henüz onu tamamen kesin olarak çözmek, bu çözümü somut pratikte son ayrıntılarına kadar gerçekleştirmek anlamına gelmez. Ekim Devrimi tarafından ortaya atılan ulusal programı doğru bir şekilde fiile geçirmek için, geçmiş ulusal baskı döneminden bize miras kalan ve kısa bir süre içinde, bir vuruşta üstesinden gelinemeyecek engellerin üstesinden gelinmesi zorunludur.

Bu durum,ilkin Büyük Rusların eski ayrıcalıklı durumlarının yansıması olan egemen Büyük Rus şovenizminin kalıntılarıdır.(…)

Bu miras, ikinci olarak, fiili eşitsizliktir, yani cumhuriyetler Birliği’ndeki milliyetlerin iktisadi ve kültürel eşitsizliğidir (….)

Bu miras, son olarak, ağır ulusal baskı boyunduruğu altında yaşamış ve henüz kendilerini eski ulusal incinme duygularından kurtaramamış bir dizi halkın bağrındaki milliyetçilik kalıntılarıdır.’’

‘’Toprak sahipleri ve burjuvazinin devrildiği ve halk kitlelerinin bu ülkelerde de Sovyet iktidarını ilan ettikleri bugün, Partinin görevi, Büyük Rus olmayan hakların emekçi kitlelerine, ileri Merkezi Rusya’ya yetişmeleri için, yardım etmek,

a)kendi ülkelerinde, bu hakların ulusal damgasına uygun Sovyet devleti biçimlerini geliştirme ve sağlamlaştırmalarına,

b)Kendi ülkelerinde anadilini konuşan ve yerli halkın zihniyetini ve yaşam biçimini tanıyan yerlilerden oluşan mahkemeler, yönetim organları, ekonomik organları, iktidar organları inşa etmelerine;

c)Kendi ülkelerinde, anadilde basın, okul, tiyatro, kulüpler ve genelde kültür ve eğitim kurumlarını geliştirmelerine yardım etmektir.’’

Tarihsel olarak ulusal sorunda yaşanan üç gelişim dönemi bundur. İki dönem ortak bir özellik gösterir. İlk iki dönemde ulusların baskı altında tutulduğu, köleliğe katlandıkları dönemdir. Ulusal sorunda ilk iki dönemin ortak özelliği baskı olmasına rağmen, bu iki dönem arasında da farklılıklar da vardır. Bu fark, ulusal sorunun birinci döneminde tek tek çok uluslu devletlerle sınırlı kalması  ve az sayıda Avrupa uluslarını kapsamasıydı. İkinci dönemde ise, ulusal sorun, devlet içi bir sorun olmaktan çıkarak devletler arası bir soruna, emperyalist devletler arasında bir savaş sorununa, amacı, tüm haklarına sahip olmayan milliyetleri boyunduruk altında tutmaya devam etmek, Avrupa dışındaki başka hakları ve kavimleri kendi etkisi altına almak olan bir savaş sorununa dönüşmüştür. Üçüncü dönem ise Ekim Devrimiyle ulusal sorunun çözüme kavuştuğu dönemdir.

Ulusal sorunda bilinmesi gereken önemli bir diğer sorunda ulusal baskının amacının ne olduğu ve ulusal hareketlerin nasıl başladığına ilişkindir.

Ulusal baskının amacı, ezen hakim ulus burjuvazisinin tüm pazara hakim olma isteminden ileri gelir. Hakim ulus burjuvazisi, ülkenin tüm maddi zenginliklerine tek başına sahip olma isteminin yanı sıra, elindeki imtiyazları sınırsız olarak kullanmak, yeni imtiyazlar elde etmek için her türlü zorbalığa baş vurur. Bu zorun sınırları yoktur. Ülkemiz buna en iyi örneklerden biridir. Türk hakim sınıfları Kürt ulusunun yok saymakta ve sadece hakim ulus olarak Türkleri görmektedir. Gerek ülkemizde gerekse genel olarak hakim ulusun burjuvaları ülkenin sınırlarını korumak adına, çeşitli ulusların yaşadığı bölgelerin ülkeden kopmaması için her türlü çabayı sarf ederler. Pazarın iyi işlemesi ve ticaretin sağlam olarak yürümesi için dil önemli bir unsurdur. Bunun işçin hakim ulusun burjuvaları ülkede sadece kendi dillerinin konuşulmasını isterler. Bunun içinde diğer tüm diller üzerinde baskı uygulayıp yasaklama yoluna giderler, kendi dillerinin konuşulması ve kabul edilmesi için zora dahi baş vururlar. Yine ülkemiz buna örnektir. Türk hakim sınıfları Türkçe’nin tek dil olduğu, bunun dışında başka dil tanımadıklarını, Kürtçe’nin, eğitim dili olarak kullanılmayacağı, yasak olduğu, anayasayla Türkçe’nin güvence altına alındığını belirtmelerinin altında Pazar dilinin Türkçe olması yatmaktadır. Stalin konuya ilişkin tarihi dersleri şöyle aktarır ‘’Ama iş her zaman pazarda bitmez. Mücadeleye, ‘zorbalık ve aktif savunma’ metotlarıyla hakim ulusun yarı-feodal, yarı-burjuva) bürokrasisi de gelir katılır… ‘Güçler’ birleşmekte ve ezilen ulus burjuvazisine karşı bir sürü kısıtlayıcı tedbirlerin uygulanması başlamaktadır, kısaca bir süre sonra soysuzlaşarak baskı biçimine bürünen tedbirler… Mücadele iktisadi alandan siyasi alana aktarılır. Gezi özgürlüğünün kısıtlanması, dilin konuşulmasına karşı çıkarılan engeller, seçim haklarının kısıtlanması, okul sayısının azaltılması, dini Örf ve adetlerin uygulanmasına karşı çıkarılan engeller vb., rakibin başına yağmaya başlar. Hiç şüphe yok ki, bu gibi tedbirler hakim ulusun burjuva sınıflarının çıkarlarına yaramakla kalmaz, aynı zamanda belirli amaçlar da güder. Hakim bürokrasinin kast amaçları’’ Ulusal burjuvazi içinde temel sorun pazardır. Onunda amacı metasını pazara sürmek ve diğer milliyetlerin burjuvalarıyla girdiği rekabette üstün gelmek ister. ‘’Kendi’’ ‘’anavatan’’ pazarını sağlama alma arzusu buradan gelir.

Ulusal hareket böyle başlar. Ulusal hareketin gücü, ulusun en geniş kesimlerinin ulusal harekete  katılma derecesine bağlıdır. Proletaryanın burjuva milliyetçiliğinin bayrağı altına girip girmemesi, proletaryanın sınıf bilincine ve örgütlülüğüne bağlıdır. Köylülüğe gelince, onun ulusal harekete katılması sorunu baskının derecesine bağlıdır. Eğer köylülük üzerinde bir baskı varsa, bu baskı özellikle toprak sorununda ifadesini buluyorsa, köylülüğün ulusal harekete katılma derecesi o oranda büyüktür.

Ulusal sorunda bir başka temel konuda, ulusal hareketlerin her yerde aynı olmadığıdır. Bu önemli bir noktadır. Eğer bizler ulusal sorunun her yerde aynı içerikte olduğunu mekanik bir şekilde ele alırsak yanılırız. Stalin bu durumu şöyle izah etmektedir. ‘’ Elbette ulusal hareketin içeriği her yerde aynı olamaz.; Bu içerik tamamen hareket tarafından ileri sürülen değişik türden taleplere bağlıdır. İrlanda da hareket bir tarım hareketi niteliği taşır, Bohemya’da ‘’dil’’ sorunu niteliğindedir; burada eşit yurttaşlık hakkı ve dini inanç özgürlüğü talep edilir.’’ Yine bu konuda ülkemizdeki Kürt ulusal hareketinin gelişimini verebiliriz. Kürt ulusal hareketinin bu anlamda çok derin ve ayrıntılı olarak incelenmesi gerekir. Ancak biz konumuz bağlamında şunları belirtebilir ki, Kürt ulusal hareketinin ilk ortaya çıkışı Kürt Ulusunun inkarı üzerine olmuştur. Mücadele uzun süre bu gerçeğin kabul edilmesi ve kendi kaderini tayin etme esas alınarak sürmüştür. 1999 yılından bu yana hareketin istem ve taleplerinde önemli değişimler meydana gelmiştir. Kürt ulusal hareketinin mücadelesi sonucu Kürt ulusunun varlığı Türk hakim sınıfları tarafından kabul edilmiş, başka faktörlerde işin içine girince Stalin yoldaşında belirttiği şekilde ‘’ulusal hareketin içeriği’’ değişmeye başlamış ve bu içerik yine Stalin yoldaşın belirttiği gibi ‘’hareket tarafından ileri sürülen değişik türden talepler’’le yer değiştirmiştir. Gelinen aşamada ‘’eşit yurttaş’’ ‘’dil üzerindeki baskıların kaldırılıp ana dilde eğitim’’ ve ‘’demokratik özerklik’’ talebiyle sınırlandırmıştır.

Ülkemizdeki ulusal mücadeleden çıkan tarihi dersler ve yine ulusal sorunun ortaya çıktığı tarihten günümüze kadarki tüm sonuçlardan çıkartılması gereken bir diğer sonuçta, ulusal mücadelenin, burjuva sınıflar arasında süren bir mücadele olduğu gerçeğidir. Bazen burjuvazi proletaryayı ulusal harekete katmayı başarır. Bu durum dışardan bakıldığında tüm halkın mücadelesiymiş gibi gözükür, ancak dışardan bakıldığında böyledir. Gerçekte ise, özünde esas olarak burjuvazinin yararına ve onun rıza gösterdiği bir burjuva mücadele olarak kalır. Böyle olmasına karşın, proletaryanın  ulusların ezilmesi siyasetine karşı mücadele etmemesi gerektiği sonucu asla çıkmaz. Tam terine milliyetlerin ezilmesine en başta proletarya karşı çıkar ve ulusların kendi kaderlerini tayin etme ilkesini kayıtsız şartsız savunur. Bu ilke proletaryanın ulusal sorunda ne kadar hassas olduğunu gösterir.

Ulusal hareketi ele aldığımız bu bölümde, vurgulanması gereken bir diğer noktada ulusal hareketle sınıfsal hareket yada bir diğer değişle milli hareketle halk hareketi arasındaki farkın ne olduğu sorusudur. Bu sorunun cevabını direk olarak yoldaş Kaypakkaya’dan aktararak yanıtlayalım. Kaypakkaya yoldaş, milli hareketle halk hareketi arasındaki farkı, PDA ile girdiği polemikte şöyle açıklar; ‘’Milli baskının sadece Kürt halkına uygulandığını, milli baskının amacının Kürt halkını yıldırmak olduğunu iddia eden Şafak revizyonistleri, milli baskılara karşı gelişen Kürt milli hareketini de, halk hareketi olarak görmektedir. “Kürt halkı, ağır milli baskı ve politikasına karşı mücadele bayrağını kaldırmıştır”. “Kürt halkının, demokratik haklar, milliyetlerin eşitliği ve kendi kaderini tayin için giriştiği mücadele.

Oysa halk hareketiyle milli hareket bambaşka şeylerdir. Halk hareketi, her tarihi dönemde.ezilen kitlelerin, kendilerini ezen yukarıdaki sınıflara karşı, hem kısmi talepler uğruna, hem de bizzat yönetici sınıfları devirmek için giriştikleri mücadelenin adıdır.. Halk hareketi, ezilen kitlelerin sınıf hareketidir. Tarihin ilk dönemlerinden beri halk hareketleri vardı. Halk hareketleri, emperyalizm çağında (..) proletaryanın bilinçli öndeliğiyle birleşmekte, kitlelerin sömürüden ve zulümden kesin kurtuluşuna doğru ilerlemektedir. Oysa milli hareket, birinci olarak.sınırları belli bir tarihi alana yerleşmiştir. Lenin yoldaşın işaret ettiği gibi Batı Avrupa’da milli hareketler, aşağı yukarı 1789 ile 1871 arasında, oldukça belli bir dönemi kapsar.”işte bu dönem, milli hareketler milli devletlerin kuruluş dönemidir”. Doğu Avrupa’da ve Asya’da ise milli hareketler, ancak 1905 yılında başlamıştır.

İkinci olarak, milli hareketlerin tabii eğilimi, milli devletlerin kurulması yönündedir. 1789-1871 döneminin sonuna doğru Batı Avrupa, yerleşik bir burjuva devletler sistemine dönüşmüştür; ve bu devletler (İrlanda hariç) kural olarak, milli bütünlüğü olan devletlerdir (Lenin). Doğu Avrupa’da ve Asya’da 1905’lerde başlayan milli hareketlerin tabii eğilimi de yine milli devlet devletlerin kurulması yönündedir.

Özetlersek, halk hareketi, ezilen ve sömürülen yığınların sınıf hareketidir. Ve özünde, her zaman ezilen kitlelerin damgasını taşımaktadır her tarihi dönemde vardı ve bugün halk hareketlerini sınıf bilinçli proletaryanın önderliğiyle birleşerek, demokratik halk devrimleriyle ve sosyalist devrimlerle kitlelerin nihai kurtuluşlarını gerçekleştirmeye yönelmiştir.

Milli hareketler, yükselen kapitalizm şartlarında ortaya çıkışmıştır. Batı’da 1789 ile 1871er asında bir belli tarihi dönemi kapsar; Doğu Avrupa’da ve Asya’da 1905’lerden sonra başlamıştır ve halen yer yer devam etmektedir; milli hareketler özünde her zaman burjuvazinin damgamsı taşımaktadır ve her milli hareketin tabii eğilimi, kapitalizmin ihtiyaçlarına en iyi cevap veren milli bütünlüğü olan devletlerin kurulması yönündedir.’’ Diyerek konuya doğru bir bakış açısı sunmaktadır.

Konu bağlamında üzerinde önemle durulması gereken bir diğer sorunda ‘’ilhak’’ sorunudur. Ülkemizde ulusal sorun tartışmalarında ‘’ilhak’’ sorunu darlaştırılarak, bir ülkenin sömürge sorunuyla eş anlamlı olarak kullanılarak mesele darlaştırılmaktadır. Lenin ilhak konusunda tartışmaya yer vermeyecek şekilde şunları söylemektedir. ‘’ ‘’Bu soruyu neden sorduk? Soruyu sorduğumuzda zaten açıkladık. Çünkü ‘’ilhaklara karşı protesto, kendi kadrini tayin hakkını tanımaktan başka bir şey değildir’’, ilhak kavramına genellikle 1) şiddet kavramı (zorla ilhak) 2) ulusal yabancı egemenlik kavramı (bir ‘’yabancı’’bölgenin vs. ilhakı) ve –bazen de-3) statükonun çiğnenmesi kavramı dahildir. Tezlerde buna işaret ettik ve bu eleştirilmedi. İlhaklara karşı olmak kendi kaderini tayin hakkından yana olmak demektir. ‘’herhangi bir ulusun mevcut devlet sınırları işçinde zorla tutulmasına karşı’’ olmak (aynı düşüncenin bu biraz değiştirilmiş formülasyonun da bilerek tezlerimizin 4. Maddesinde kullandık. ‘’

Keza Lenin ekonomik ve politik İlhak konusunda da şunları vurgulamaktadır

‘’Bir ülkenin büyük mali sermayesi her zaman yabancı, politik olarak bağımsız bir ülkede de rakiplerini satın alacak durumdadır ve bunu sürekli yapıyor da, iktisaden bu tamamen gerçekleşebilir. Ekonomik ‘’ilhak’’ politik ilhak olmadan kesinlikle ‘’gerçekleşebilir’’ ve bu sürekli karşımıza çıkıyor. Emperyalizm üzerine literatürde adım başında, örneğin Arjantin’in gerçekte İngiltere’nin bir ‘’ticaret sömürgesi’’, Portekiz’in filen İngiltere’nin bir ‘’uydusu’’ olduğuna ilişkin ifadelere rastlarız. Ulusların kendi kaderini tayini, ulusların siyasi bağımsızlığının adıdır. Emperyalizm bunu ihlal etme çabasındadır, çünkü politik ilhak durumunda ekonomik ilhak çoğu kez daha kolay, daha ucuz (memurları satın almak, imtiyazlar elde etmek, uygun yasaların çıkartılmasını sağlamak daha kolaydır), daha rahat, daha rahatsız edilmeden gerçekleşebilir-tıpkı emperyalizmin genelde demokrasinin yerine oligarşiyi geçirme çabasında olduğu gibi.’’

Şimdi, bir diğer önemli konuda ulusal sorunun olduğu ülkelerde ezen ulus ile ezilen ulus işçileri arasındaki farklıkların ne olduğuna gelmiş bulunuyoruz. Şunu belirtmeliyiz ki, ulusal sorunun her ülkede sınıfsal baskının yanında birde ulusal baskı söz konusudur. Ezilen ulus işçi ve emekçileri her zaman çifte baskı ile karşı karşıyadırlar. Bu baskı bir yandan sınıfsal diğer yandan ise ulusal baskıyı içerir. Böyle olmakla birlikte ezen ulus işçileri ile ezilen ulus işçileri arasındaki diğer farları Lenin şöyle açıklamaktadır ‘’ ‘’Acaba ulusal sorunla ilgili olarak ezen ve ezilen ulus işçilerinin gerçek durumu aynı mıdır? Hayır.

1) İktisaden fark, ezen ülkelerde işçi sınıfının bazı kesimlerinin, ezilen ulusun işçilerini sürekli olarak soyup soğana çeviren ezen ulus burjuvalarının kazandıkları aşırı kardan kırıntılar almasıdır. Ayrıca, ekonomik veriler, ezilen ulus işçilerine kıyasla ezen ulus işçileri arasında daha büyük bir ‘’ara ustabaşılar’’ oranının ortaya çıktığını, daha büyük bir oranın ‘’işçi aristokrasisi’’ne yükseldiğini gösteriyor. Bu bir olgudur. Ezen ulus işçileri belli bir dereceye kadar ezilen ulus işçilerinin (ve halk kitlelerinin) yağmalanmasında kendi burjuvazilerinin ortağıdır.

2)Politik açıdan fark, ezen ulus işçilerinin, ezilen ulus işçilerine kıyasla politik yaşamın bir dizi alanında ayrıcalıklı bir konumda bulunmasıdır.

3)Düşünsel ya da ruhsal açıdan fark, ezen ulus işçilerinin okul ve hayat tarafından daima ezilen ulus işçilerine karşı küçümseme ve hoşgörü ruhuyla eğitilmesidir. Örneğin Büyük Ruslar arasında eğitilmiş ya da onlar arasında yaşamış her Büyük Rus bunu yaşamıştır. Böylece, nesnel gerçeklikte tüm çizgi boyunca bir fark yani tek tek kişilerin iradesinden ve bilincinden bağımsız olan nesnel dünyada bir ‘’düalizm’’ vardır.’’

Konumuz bağlamında sorulan sorulardan biri de, ulusal sorunda ‘’pratiklik’’ talebinin ne anlama geldiği ile ilgili sorulan sorudur. Bu soru yerinde ve önemlidir. Eğer ulusal sorunda ‘’pratiklik’’liğin ne anlama geldiğine doğru cevap veremezsek, proletaryanın bu konuda yanlışa düşme, ulusal burjuvazinin her isteminin desteklenmesi yanlışlığına düşürülür ki bu, ardından bir çok yanlışı birlikte getirir. Ulusal sorunda ‘’pratiklik’’ sorusuna Lenin’den aktaracağımız görüş, bu sorunda doğru tavrın ne olması gerektiğine de bir cevap olacaktır. Lenin, ‘’Ya, tüm ulusal çabaların desteklenmesi; ya her ulusun ayrılması sorununun ‘’evet ya da hayır’’la yanıtlanması; ya da genel olarak ulusal taleplerin dolaysız ‘’gerçekleştirilebilirliği’’

‘’Pratik’’ talebinin bu üç olası yorumunun her birini inceleyelim

Her ulusal hareketin başlangıcında doğal olarak onun hegemonu (önderi) olarak ortaya çıkan burjuvazi, tüm ulusal çabaların desteklenmesini pratik mesele olarak niteler. Proletaryanın ulusal sorundaki politikası ise (tüm diğer sorunlarda da olduğu gibi), burjuvaziyi sadece belirli bir doğrultuda destekler, fakat burjuvazinin politikasıyla asla tam olarak çakışmaz. İşçi sınıfı burjuvaziyi sadece (burjuvazinin asla tam olarak kuramayacağı ve ancak tam demokratikleşme ölçüsünde gerçekleşebilir olan) ulusal barış uğruna, hak eşitliği uğruna, sınıf mücadelesi için, en elverişli koşullar uğruna destekler, İşte tam da bu yüzden proleterler burjuvazisinin pratikliğine karşı, ulusal sorunda ilkesel bir politikayı öne çıkarır ve burjuvaziyi her zaman ancak şartlı destekler. Her burjuvazi, ulusal sorunda ya kendi ulusu için ayrıcalıklar ister ya da yalnızca ona münhasır avantajlar; işte buna ‘’pratiklik’’ denir Proletarya her türlü ayrıcalığa karşıdır, her türlü istisnailiğe karşıdır. Ondan ‘’pratiklik’’ talep etmek, burjuvazinin dümen suyunda gitmek demektir, oportünizme batmak demektir

Her ulusun ayrılma sorununu ‘’evet ya da hayır’’la mı yanıtlamak gerekir? Bu çok önemli ‘’pratik’’ bir talep gibi görünüyor. Fakat gerçekte budalacadır; teoride metafiziktir, pratikte proletaryayı burjuvazinin politikasına tabi kılmaya götürür. Burjuvazi daima kendi ulusal taleplerini ön plana koyar. Bunları kayıtsız-şartsız koyar. Proletarya için bunlar, sınıf mücadelesinin çıkarlarına tabidir. Bir ulusun ayrılmasının mı, yoksa bir başka ulusun yanında eşit haklara sahip konumunun mu burjuva-demokratik devrimi tamamlayacağı önceden teorik olarak garantilenemez; proletarya için her iki durumda da önemli olan, kendi sınıfının gelişmesini sağlamaktır; burjuvazi için önemli olan, onun görevlerini ‘’kendi’’ ulusunun görevlerinin gerisine koyarak bu gelişmeyi zorlaştırmaktır. Bu nedenle proletarya, bir tek ulusa dahi olsa başka bir ulusun sırtından herhangi bir şey vermeyi garantilemeksizin ve kendini bununla yükümlendirmeksizin, kendi kaderini tayin hakkının tanınması deyim yerindeyse negatif talebiyle yetinir.

Bu ‘’pratik’’olmayabilir, ama pratikte, olanaklı tüm çözümlerin en demokratiğini en emin bir şekilde garantiler; proletaryanın yalnızca bu güvencelere ihtiyacı vardır, buna karşılık her ulusun burjuvazisi, başka ulusların durumunu (olası dezavantajlarını) göz önüne almaksızın, kendi avantajları için güvencelere ihtiyaç doyar.

Burjuvazi her şeyden önce verili bir talebin ‘’uygulanabilirliği’’ne ilgi duyar; diğer ulusların burjuvazisiyle proletarya zararına sürekli kötü trampa işlemleri politikası bundandır. Proletarya için ise, kendi sınıfının burjuvazi karşısında güçlenmesi, kitlelerin tutarlı demokrasi ve sosyalizm ruhuyla eğitimi önemlidir.

Bu oportünistler için ‘’pratik’’ olmayabilir, ama bu pratik biricik güvencedir, gerek feodallere karşı gerekse de milliyetçi burjuvaziye karşı maksimum ulusal hak eşitliğinin ulusal barışın bir güvencesidir.

Ulusal sorunda proletaryanın tüm görevi, tüm ulusların milliyetçi burjuvazisinin bakış açısından ‘’pratik’’ değildir, çünkü proleterler ‘’soyut’’ hak eşitliği, en ufak bir ayrıcalığın bile ilkesel olarak ortadan kaldırılmasını talep ediyorlar, her türlü milliyetçiliğin de düşmanıdırlar. Roza Luxsemburg bunu anlamadığı için, pratikliğe akılsızca övgüleriyle tam da oportünistlere, özellikle Büyük Rus milliyetçiliğine oportünist tavizlere kapıları ardına kadara dek açmıştır.’’

Konumuzun ilerleyen bölümünde sosyalizmde dil sorunu, azınlıklar ve sosyalist ulusların var olup olmadığı soruları sorulmuştu. Şimdi bu soruların cevaplarına gelmişi bulunuyoruz. Konu hakkında ustalardan yapacağımız doğruda aktarmalarla sorulara cevap vereceğiz. Zira bu konudaki sorulara doğru yaklaşım da, önceki sorular kadar önem arz etmektedir.

Sosyalizmde dil sorununa ilişkin yaklaşımın ne olduğunu Stalin şöyle belirtmektedir

‘’Sosyalizm döneminde tüm insanlık için ortak bir dil yaratacağı ve tüm dillerin sönüp gideceğinden söz ediliyor. (örneğin Kautsky yapıyor) Ben, bu evrensel tek dil teorisine pek inanmıyorum. Her halükarda, deneyim böyle bir teorinin lehine değil, aleyhine konuşuyor. Şimdiye kadar öyle oldu ki, sosyalist devrim dillerin sayısını azalmayıp, bilakis artırdı, çünkü insanlığın en derin katmanlarını sarsıp onları siyasi arenaya çıkararak hiç, bilinmeyen ya da çok az bilinen bir dizi yeni milliyeti yeni bir yaşama uyandırıyor’’

Lenin aynı konu hakkında şunları söylemektedir, ‘’Rus dilinin yazgısından kaygılanmanın gereği yok. Bu dil, kendiliğinden, bütün Rusya’da kabul edilecektir’’ diye yazıyor gazete ve hakkı da yok değil, çünkü iktisadi zorunluluklar, aynı devlet içinde yaşayan ulusal toplulukları (birlikte yaşamak istedikleri sürece) çoğunluğun dilini öğrenmeye doğru itecektir. Rusya’da düzen ne kadar demokratik olursa, kapitalizmin gelişmesi o kadar hızlı ve yaygın olacak ve iktisadi zorunluluklar, ayrı ayrı ulusal-toplulukları, ortak ticari ilişkiler için en uygun dili öğrenmeye doğru itecektir.’’ Ve devamla ‘’Ulusal sorunda işçi demokrasisinin programı da şudur; hangi ulus ve hangi dil olursa olsun her türlü ayrıcalığın kesin olarak ortadan kaldırılması; ulusların siyasal kaderini kendilerinin tayin etmesi sorununun, yani bunların tamamen özgür ve demokratik yoldan ayrılmaları ve bağımsız devlet kurmaları sorununun çözüme bağlanması; uluslardan birine herhangi bir ayrıcalık tanıyacak olan (zemstvonun, topluluğun) ulusların hak eşitliğini bozacak olan ya da bir ulusal azınlığın haklarını baltalayacak olan her türlü davranışı yasaya aykırı ve geçersiz sayan ve devletin her yurttaşına, anayasaya aykırı olan bu tür tasarrufların geçersiz sayılmasını talep etme hakkını tanıyan ve aynı zamanda böyle hareketlere girişecek olan cezalara uğratan genel bir yasanın kabulü’’

Sosyalizmde azınlıklara ilişkin Stalin şunları belirtmektedir ‘’Belirli bir sınıfsal yapıya sahip olan ve belirli bir bölgede yaşayan yukarıda saydığımız ulus ve belirli bir bölgede yaşayan yukarıda saydığımız ulus ve hakların dışında, RSFSC sınırları içinde gevşek münferit ulusal gruplar; öteki milliyetlerin yoğun (kompakt) çoğunluğu arasına serpiştirilmiş ve çoğu zaman ne belirli bir sınıfsal yapıya ne belirli bir bölgeye sahip olan ulusal azınlıklar da vardır. (Letonyalılar, Estonyalılar, Polonyalılar, Yahudiler ve diğer ulusal azınlıklar) Çarlığın siyaseti, bu ulusal azınlıkları her türlü araçla-pogromlar (Yahudi kitle katliamları) da dahil olmak üzere yok etmekti.Ulusal ayrıcalıkların ortadan kaldırıldığı, ulusların hak eşitliğinin pratik olarak gerçekleştirildiği ve ulusal azınlıkların özgür ulusal gelişme haklarının, bizzat Sovyet düzeninin karakteri sayesinde garanti altına alındığı bugün, bu ulusal grupların çalışan kitleleri karşısında partinin görevi, onlara garanti edilen bu özgür gelişme hakkından tamamen yaralanmaları için, onlara yardım etmektir.’’

Sosyalist ulusların ne anlama geldiği konusunda Stalin’nin belirlemesi şöyledir ‘’Ancak dünyada başka uluslar da vardır. Bunlar, Rusya’da kapitalizmin devrilmesinden sonra, burjuvazinin ve onun milliyetçi partilerinin tavsiyesinden sonra, Sovyet düzeninin kurulmasından sonra, eski, burjuva uluslar temelinde gelişmiş ve oluşmuş olan yeni Sovyetik uluslardır.’’

Dersimizin bu bölümünde ulusal soruna ilişkin pratik tavır konusunda somut gelişmelere ilişkin görüş ve düşüncelerimizi dile getireceğiz. Şimdiye kadar anlatılanlara ek olarak ortaya koyacağımız bu görüş ve düşünceler konunun anlaşılmasına önemli bir katkı sunacaktır.

Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı ne anlama gelir ve komünistler bunu desteklemelimidir?

Diğer şeylerin yanında komünist olmanın en temel ilkelerinden biri de ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını kayıtsız ve şartsız kabul edip savunmaktır. Ulusların kendi kaderlerini tayin etmelerinin temel içeriği, ayrılıp ayrı bir devlet kurma hakkıdır. Diğer bir değişle bir ulusun başka bir ulusun boyunduruğundan kurtulup kendi ulus devletini kurma özgürlüğüdür. Ulus devlet kurma hakkı sadece egemen ulusun hakkı değildir. İşçi sınıfı her yerde ve koşulda, ezilen bağımlı ulusların ayrılma hakkı sloganını ileri sürer ve bunu savunur. Bizim bakış açımız budur. Bu bakış açısı Kaypakaya yoldaşın ortaya koyduğu ilkelerden biridir. Türkiye’de Kürt ulusal sorununda Kaypakkaya bu ilkeyi yıllar öncesinde ortaya koyarak, ülkemizdeki ulusal soruna dair doğru politikayı ortaya koymuştur. Çok uluslu bir ülkede, ezilen bağımlı bir ulusla kardeşçe bağların kurulması, ortak örgütlenme, bu hakkın tanınması, savunulmasından geçer. Bu konuda ki en küçük bir yalpalama, bizleri yanlışlara götürür, milliyetçi fikirleri savunmaya kadar savruluruz. Bugün Türkiye’de bir çok çevre, kendisine ilerici diyen oluşumların bir çoğu ulusal sorunu kavrayamadıklarından Türk milliyetçiliğine düşmektedir.

Bunu sorunun bir devamı olarak bilinmesi gereken diğer bağlantılı konu ise, ulusların kendi kaderini tayin hakkı ile ulusların ayrılma isteklerinin bir ve aynı olmadığıdır.Bir şeyin altını çizmeliyiz. Ayrılma hakkı ile ayrılma aynı şey değildir. Bu biraz çelişkili gelebilir. Ancak anlatacaklarımızla konu daha anlaşılır olacaktır. Buradaki ince çizgi; ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı, başka bir değişle ayrılıp ayrı bir ulus devlet kurma hakkı her şart ve koşulda savunulmalı, ancak bundan her ayrılmanın savunulacağı sonucu çıkartılmamalıdır. Kendi kaderini savunmak, her ayrılma istemini savunmak anlamına gelmediğini bilmek durumundayız.

Konumuzun başında ulusların ortaya çıkışı konusunda bazı belirlemeler yapmış ve şöyle demiştik; ‘’Geniş yığınları kucaklayan ulusal hareketlerin ortaya çıktığı, feodalizmin ve mutlakıyetin yıkılışı  dönemi ile, bağımsız proleter hareketlerin ortaya çıktığı, proletarya ile burjuvazi arasındaki antagonizmanın tüm çıplaklığı ile kendisini ortaya koyduğu dönemi birbirinden ayrıt etmek ulusal hareket açısından temeldir; hareket noktasıdır.

Kapitalizmin bu iki dönemi arasındaki fark nerede yatmaktadır?

Birinci dönem, Batı Avrupa’da modern ulusal devletlerin ortaya çıktığı, şekillendiği, yani, burjuva demokratik toplumların, modern devletlerin kuruluş dönemidir. Siyasal özgürlük, ulusal haklar için savaşım bu dönemi karakterize eder. Batı Avrupa’da ulusal uyanışlar, alt-üst oluşlar yaşanırken, Doğu Avrupa ve Asya’da burjuva demokratik devrimler henüz yoktur. Doğu, henüz, bu tarihsel aşamada ulusal hareketlerin girdabına girmemiştir. Bu, 1905’le başlayacaktır.

İkinci dönem ise, Batı Avrupa' da modern ulusal devletlerin artık kurulduğu, ulusal sorunun, esas olarak sorun olmaktan çıktığı; buna karşın, sermayenin emeği durmaksızın koşullandırdığı, bir uçta, gelişen kapitalizmin uluslararasılaştığı, öteki uçta, uluslar arası işçi hareketinin tüm açıklığı ile varlaştığı, çatıştığı dönemdir. Bağımsız proleter hareketin yaygınlaşması, proleter öncünün ayağa doğrulması ile bu dönem karakterize olur.

Bu evrede, Batı Avrupa’da ulusal hareketler geride kalıp, burjuva demokratik devrimler dönemi kapanırken, Doğu Avrupa ve Asya yeni uyanmaya başlamıştır. Batı Avrupa’da bu dönem, 1789/1871 süresini kapsarken, Doğu Avrupa ve Asya’da bu dönem 20.yüzyılın başında başlar. Rusya, İran, Türkiye, Çin ve Balkan ülkelerinde burjuva demokratik devrimler, ulusal hareketlenmeler ve savaşımlar sürüp gider.


 

Kapitalizmin ilk döneminde Batı Avrupa’daki ulusal devletler kurma amacıyla ortaya çıkan ve yaygınlaşan ulusal başkaldırılar haklı, ilerici ve devrimciydi.

Batı Avrupa demokrasinin kalesiydi; demokrasi uğruna savaşım destekleniyordu. Marksizmin kurucularının, bu uğurdaki hareketleri destekledikleri herkesçe bilinen gerçeklerdir.

Üzerinde durulması gereken şey, 20. Yüzyıldan önce, 19. yüzyılın üçüncü çeyreğine dek Doğu Avrupa’da ortaya çıkan ulusal hareketler ve bunlara tavırdır.

1840/1850/1860’larda ortaya çıkan, Doğu’nun henüz ulusal hareketlerin girdabına sürüklenmediği, Batı Avrupa’da burjuva demokratik devrimlerin, ulusal hareketlerin devam ettiği dönemde, Doğu Avrupa’da ortaya çıkan ulusal hareketlerin durumudur.

Bunları yakından inceleyelim.

Doğu Avrupa ülkelerinin çoğunda geniş emekçi yığınları henüz kış uykusunda olduğu,yığınlarla kucaklaşan bağımsız demokratik, devrimci, komünist hareketlerin başlı başına henüz esas olarak ortaya çıkmadığı koşullarda, ortaya çıkan Doğu Avrupa’daki bazı ulusal hareketler, ulusal kaderi belirlemeyi amaçlayan varlaşmalar Batı Avrupa’daki ulusal hareketlerden farklı olarak, koşula bağlı olarak ele alınıyordu.

Ondokuzuncu yüzyılın üçüncü çeyreğine dek uzanan bu süreçte, bu koşul: yabancı gericiliğin aleti haline gelmemek, Avrupa demokrasisini geliştirmekti.

Marks ve Engels, demokratik ve sosyalist hareketlerin yığınları sarmalayacak biçimde kendisini ortaya koymadığı  bu dönemdeki Doğu Avrupa ülkelerinin bir kısmında ortaya çıkan ulusal hareketleri, Avrupa ölçüsünde ele alıyorlardı. Avrupa’nın birkaç büyük, çok büyük ulusunun kurtuluşu, küçük ulusların kurtuluş hareketinden üstündü. Bu güzergahta yol alan ulusal hareketler destekleniyordu. Aynı dönemde, Çarlık ve Bonapartçılık tarafından Avrupa demokrasisine karşı kullanılan küçük ulus hareketleri desteklenmiyor ve onlara tavır alınıyordu.’’

Bu bakış açısının bir sonucu olarak hem Polonyada’ki hareket hemde Macaristan’nın ulusal kurtuluş ve demokrasi için ayaklanması desteklenmiştir. Ve bunu Avrupa sosyal demokrasisinin bir görevi sayılmıştır. Bu aynı zamanda Polonyanın sadece Çarlığa karşı savaşımı olarak görülmüyor, Avrupa demokrasisi bakımından da önemseniyordu. ‚’’ Gerici Haklar’’ ‚’ilerici haklar’’ kavrımı bu dönemin özgün bir belirlemesi olarak Marks tarafından ortaya konmuş ve destek bu belirlemeye göre yapılmıştır. Buna göre Almanların, Macarların, Polonyalıların ‚’devrimci’, Güney Slavların ve Çeklerin ‚’gerici’’ haklar olarak adlandırılması bu görüşün dolaysız sonucudur.

Bu koşullarda ulusal soruna Avrupa demokrasisi ve Avrupa penceresinden bakılmaktadır. Ulusal sorun bu dönemde devletlerin bir iç sorunu durumdadır. Bu tarihi koşullar içinde Marksitlerin ulusal soruna yaklaşımları bu çerçevede olmuştur. Buna karşın bağımsız devrimci ve komünist hareketin ortaya çıktığı, işçi sınıfının sınıf bilinçli eylemi ortaya çıktığı, yığınları örgütlediği koşularda, yani 21. yy. da ulusal soruna bakış farklılaşmıştır.Bu demektir ki, Marks’ın geçmişe ait olan bu görüşünde farklılılkar meydana gelmiştir. Marksın o dönem Polonya konusunda ortaya koyduğu görüler 21. yy.da artık geçerliliğini yitirmiştir. Çünkü gerek Polonya, gerekse de Macristan ilerici olan konumlarını artık yitirmişlerdir. Buradan şu sonuca geliyoruz ki, ‚’’Ulusların kendi kaderini tayin hakkı ile kendi kaderini tayin aynı şeyler değildir; birincisi kayıtsız koşulsuz savunulup, desteklenirken, ikincisi her somut durumda, koşula bağlı olarak, yani sınıf mücadelesini geliştirme, toplumsal gelişmeyi sağlama zemininde değerlendirilir.’’

Peki Marks neden Polonya ve Macristan gibi ülkelerdeki hareketleri desteklemiştir. Bunu anlmadan bu sorularsa doğru cevaplar bulmak mümkün değildir.

Birincisi; o dönem yani, 19. yy ortalarında Polonya’nın aristokrat burjuvazisi Çarlığa karşı baş kaldırmıştı. Çarlık o dönem gericiliğin merkezi sayılıyordu. Marks Avrupa’nın çıkarları açısından Polonya’yı destekliyordu. Bu hareket Avrupa’da demokrasiyi peşkiştirme bakımından da önemseniyordu. Keza 1848 yılında Macarların bağımsız devlet kurma hareketi Çarlık ordulşarı tarafından bastırldığında Marks bu hareketi desteklemiştir. Bunun karşısında Çekler ve Güney Slavlar Avrupa’da Çarlığın ileri karakolları sayıldıkaları, Avrupa demokrasisine karşı engelleyici bir güç oldukalrı için, Mark ve Engels bu dönemde, Çeklerin ve Güney Slavların ulusal hareketine tavır alıp desteklememiştir. Bu durumdan çıkan sonuş şudur ki, mutlak olarak her ulusal hareket desteklenmez.

Ve son olarak konuya ilişkin bir başka örnek ’’İrlanda’dır. Bu örnekte Marks’ın ikili tavrına tanık oluyoruz.

On dokuzuncu yüzyılın ortalarında Marks’ın İrlanda sorununa yaklaşımı ile on dokuzuncu yüzyılın üçüncü çeyreğindeki yaklaşımı aynı değil, farklıdır. Başlangıçta, daha 1860’lara varmadan Marks, İrlanda’nın kurtuluşunu, İrlanda ezilen ulusunun ulusal hareketi ile değil, ezen İngiliz ulusunun işçi hareketi ile olacağını sanmıştır. Marks, bu tavrını uzunca süre korumuştur. İşçi sorununa oranla, ulusal sorunu ikincil planda ele alan Marks, ulusal sorunu mutlak bir şey olarak görmüyordu. Ve dolayısıyla, işçi sınıfının zaferinin ulusal toplulukların tam kurtuluşunu sağlayacağını hesap ediyordu.

İşin başında Marks’ın tavrı buydu; İrlanda sorunundaki ilk politikaydı bu.

On dokuzunu yüzyılın üçüncü çeyreğinde, 1860’larda durum değişiyordu. İrlanda’nın kurtuluşunu, İngiliz işçi sınıfının zaferine bağlayan Marks, bu sorundaki bu tavrın yeniden gözden geçirdi ve şu sonuca vardı: İrlanda İngiliz boyunduruğundan kurtulmadıkça, İngiliz işçi sınıfı özgürleşemeyecektir. Bir ulusun bir başka ulusu boyunduruk altında tutması ne büyük felakettir diyen de O’dur. Ayrıca O, İngiliz gericiliğinin köklerinin İrlanda’nın boyunduruk altında tutulmasında yattığını özellikle vurgular.

1869’da Marks’ın yaklaşımı da budur. Bu tavır ilkinden farklıdır.

Marks’ın bu tavır değişikliğinde etkili olan şuydu:

a.)İngiltere’de liberalizm olabildiğince güçlenmiş ve İngiliz işçi sınıfı bu sınıfın etkisi altında kalmıştı. Ve böylece kendisini kısır hale getiren sınıf, liberalizmin bir eklentisi durumuna düşmüştü.

b.)İrlanda ulus hareketi süreç içinde güçlenerek devrimci biçimlere bürünmüştü.

İşte bu somut durumda Marks şu sonuca vardı: Ben, İrlanda’nın İngiltere’den ayrılmasının olanaksız olduğunu düşünürdüm (Bu, 1860’lara varmadan önceki Marksın İrlanda sorunundaki siyasetiydi). Şimdi bunun kaçınılmaz olduğuna inanıyorum (Bu, 1869’lardaki MarksK’ın yeni siyasetidir).

Federasyona ilke olarak karşı olan Marks, bu ayrılmanın sonucu federasyonun gelmesi olasılığına karşın gene de bu ayrılmayı savundu. İşçi sınıfının İngiltere’de kış uykusunda olduğu ve  liberalizmin yedek kuvveti durumuna dönüştüğü koşullarda, yani özgün aşamada işçi sınıfından “umudu” kestiği için (İrlanda’yı kurtarma konusunda) İrlanda ulusal hareketinin İngiliz işçi sınıfınca desteklenmesi gerektiğini öğütlemiştir Marks, dahası, bu hareketi devrimci doğrultuda hızlandırmayı ve özgürlükleriyle bağdaşan bir sonuca vardırmayı düşünüyordu.Demek ki, ulusların kendi kaderlerini tayin isteği, her zaman ve her koşulda değil, koşula bağlı olarak ve belli dönemlerde ancak desteklenebilir.

Belirtmeliyiz ki, bu örneklerden ve örneklerimizin çeşitli boyutlarından ülkemizdeki Kürt ulusal hareketi açısından teorik temeller çıkartacağız. Ve bu işi, gelecek sorularımızda ayrıntılandırarak tartışacağız.

Dördüncü örneğimiz Norveç’tir.

Özelliği olan bir örnektir.

Kapitalizmin gelişiminin birinci değil, ikinci aşamasında gündeme gelmiştir. Birinci emperyalist paylaşım savaşından dokuz yıl önce, 1905’te elverişli koşulların bir araya gelmesiyle varlaşan istisnai bir örnektir.

Bilinir ki, Norveç Napolyon savaşları döneminde, Norveçlilerin iradelerine karşın, krallar tarafından İsveç’le birleştirilmişti. Norveç zor kullanılarak İsveç’e katılmıştı; ve savaş yoluyla elde tutulmuştu. Norveç’in kendi parlamentosu vardı. Geniş bir özerkliğe sahipti. Tüm bunlara karşın İsveç aristokrasisinin egemenliğine karşı Norveçliler uzunca zaman mücadele ettiler. Mücadeleleri Ağustos 1905’te başarıyla sonuçlandı. Norveç İsveç’ten ayrıldı. Başlangıçta İsveç egemen çevreleri bunu hazmedemedi; ama zamanla  sineye çekmek zorunda kaldılar. Böylece 1905’te Norveç siyasal bağımsızlığını kazanmış oldu. Yabancı ulusal bütünden ayrılarak, ayrı bir devletini kurdu.

Norveç’in kendi bağımsızlığını elde etmesi, ya da Norveç ulusunun kendi siyasal kaderini tayin isteği Marksistlerce desteklenmiş, benimsenmiş ve tanınmıştır.

Norveç’in İsveç’ten ayrılmasına, yapılan referandumla (Norveçliler arasında), pek büyük bir çoğunlukla karar verilmiştir. Bu ayrılmada İsveçli işçiler, Norveçlilerin ayrılma hakkını tanımış ve böylece Norveç ve İsveç işçileri arasında kardeşçe dayanışma, sınıf dayanışması güçlenmiştir. Peki Norveçli işçiler? Onlar da birlikten yana oy kullanmalıydılar. Ayrılık için oy vermek, enternasyonalizmle bağdaşmazdı. Bu somut durumda, İsveçli işçilerin ayrılıktan yana tutum almamaları, onları İsveçli büyük toprak sahipleri ve egemen çevrelerin suç ortağı durumuna düşürürdü.

Kapitalizmin ilk aşamasında, Marks ve Engels 1848 ve 1859’da Almanya’nın Rusya’ya karşı savaşımını desteklemekte ısrar etmişlerdir. Neden ? Rusya gericiliği temsil ediyordu; oysa Alman halkı devrimci görevini yerine getiriyordu.

Bir başka dönemde, Fransa’nın gerici Avrupa monarşilerine karşı savaşları, Garibaldi’nin verdiği savaşları yadsımak olanaksızdır. İlerici ve devrimciydi bu savaşlar.

Yirminci yüzyılın Fransa’sı 1792,1848,1871 Fransa’sına benzetilebilir mi? Aynı şekilde 1848,1859 Almanya’sı, yirminci yüzyıl Almanya’sına benzetilebilir mi?

Son örneğimiz Finlandiya’ya geçelim.

Ekim öncesidir; geçici hükümet dönemidir. Hükümet ile Finlandiya halkı arasında çatışma söz konusudur. Finlandiya temsilcileri geçici hükümetten egemenliklerinin tanınmasını isterler. Finlandiya, Rusya’ya katılmadan önce Finlandiya’nın yararlandığı hakları geri ister. Geçici hükümet bunu reddeder. Milyukov, Rodiçev’i Fin halkıyla utanmazca pazarlıklar için Finlandiya’ya gönderir. Ne utanmazca pazarlığa ve ne de Finlandiya’yı zorlamaya Bolşevikler alet olmaz. Bilindiği gibi Rodiçev Finlilerin özerklik talebi için Finlandiya’ya gitmiş ve özerklik konusunda çekişe çekişe utanmazca pazarlıklara girişmiştir. Ve Finlilere karşı çok kötü davranılmıştı.

Bolşevikler o dönem şunu savunmuşlardı: Finlandiya’ya özgürlük verilmesini yadsıyan Rus sosyalisti şövendir. Nitekim 1917 Ekim’inden sonra ayrılma talebiyle ortaya çıkan Fin ulusunun bu isteği, Bolşeviklerce kabul edilmiştir. Bolşeviklerin tavrında tereddüde yer verilmemiştir; ve ayrılmaya hemen rıza gösterilmiştir.

Bir ulusun ayrılma isteminin önüne hiçbir zaman zor çıkarılamaz. Başka ulusları ezen ulus özgür olamaz. Marks’ın bu şiarının taşıdığı zengin düşünce bolluğu ve derin öz asla göz ardı edilmemelidir. Eğer Bolşevikler Fin halkının ayrılma isteğini ve bu isteği yerine getirme hakkını reddedip, bunun karşısına zoru koysaydılar, Çarcı siyasetin sürdürücüleri durumuna düşerlerdi. Elbette ki Finlandiya’nın SSCB içinde bir cumhuriyet olarak örgütlenmesi en iyi yoldu. Fakat Fin ulusu ayrılmak istiyordu; buna karşı durulamazdı.

Ve Lenin’in sözleriyle, bu ayrılmaya Bolşevikler razı olmak zorundaydılar. Ve Lenin, ayrılık kararnamesini Fin burjuvazisinin cellat rolündeki temsilcisine uzattığım zamanki sahneyi çok iyi hatırlıyorum diyordu. Tatsız bir işti! Ama yapılması gerekiyordu.

Örneklerimizle ulusal hareketler karşısında proleter sınıfın siyasetini incelemiş bulunuyoruz.’’

Şimdi çök daha somut bir soruna ülkemizdeki Kürt ulusal sorununa gelmiş bulunuyoruz.

Kürt ulusal sorunu karşısında kendi tutumumuz ve değerlendirmelerimize girmeden önce Kürt Ulusunun ortaya çıkışına kısa bir göz atmalıyız.

Kürdistan, 1923 Lozan antlaşmasıyla bölünerek toprakları Türkiye, Suriye, İran ve Irak arasında bölüşülmüştür. Kürdistan bölünmeden önce 550.000bin kilometrekare yüzölçümüne sahip büyük bir alanı kapsamaktadır.

 

 

Kürtlerin uluslaşma serüvenleri

Kürtler köken olarak Med’lere dayanır. Kürtlerin ataları olarak da bilinen Med’lerin ortaya çıkışları 3000 yıl öncesine dayanır. Bu da tahminen M.Ö 1000 yıllarına rastlar. Asur imparatorluğu altında yaşamak zorunda kalan Mezopotamya haklarından olan Med’ler, uzun yıllar bu köleci imparatorluğun baskısı altında yaşamak zorunda kaldı. 700 yılarından itibaren Asur imparatorluğuna karşı mücadele eden Med’ler, diğer haklarla birlikte bu köleci imparatorluğu yıkarak, M.Ö 612 yılında Med devletini kurarlar.

Med imparatorluğunun yıkılmasından sonra Kürtler, Pers imparatorluğunun egemenliği altında yaşamaya başladı. Büyük İskender’in bölgeyi işgal etmesinden sonra Kürtler, sırasıyla önce Mekedon egemenliği, M.S 30 ile 476 yılları arasında Doğu Roma imparatorluğunun egemenliği altında yaşamaya başladı.

Orta Çağ’dan sonra İslamiyet’in Ortadoğu’ya yayılmasından sonra ise Kürtler, İran Safevi, Emevi ve  Abbasilerin egemenliği altına girdi. Kürtler, tüm tarih boyunca  bir çok kez bağımsız bölgeler oluşturarak yaşamlarını örgütlemişlerdir. Kürtlerin bu otonom yaşam şekli, egemenliği altında yaşadıkları imparatorlukların güç dengeleri belirleyici olmuştur. Bu güç dengesi sonucu olarak Kürtler bir çok devlette kurdular. 10 ve 11. yy da kurdukları Mervani ve Şeddadi devletleri bu örneklerden ikisini teşkil etmektedir.

Kürtler, öz yönetim hakimiyetlerini kaybettikten sonra değişik yönetimlerin hakimiyetleri altına girdiler. Osmanlı İmparatorluğunun nüfus alanlarını genişletmesiyle birlikte Kürdistan toprakları da işgal edildi. Selçuklu, Yavuz Sultan Selim, Kanuni Sultan Süleyman ve onların takipçileri olan tüm Osmanlı İmparatorluğu tarihi boyunca Kürtleri farklı uygulamalara tabi tutuldular. Yavuz ve Kanuni Kürtlerin güçlerini iyi bildiğinden, Kürtleri hemen yok saymadı. Hatta otonom deyebileceğimiz bazı haklarda tanıdılar. Bununla hem iç istikrarı sağlamak, hem de Osmanlıya ödenen vergiler bizzat Kürt Bey ve Mir’leri vasıtasıyla toplanması dönemin yönetimlerinin işine gelmiştir. 1830’lara gelindiğinde Osmanlı Kürtlere karşı yeni bir saldırıya geçti. Dönemin padişahı Sultan 2. Mahmut, Kürdistan’daki yarı otonom yönetimine son vermek için harekete geçti. Amacı tüm toprakların Osmanlı İmparatorluğunun denetimi altına sokulmasıydı. Osmanlı İmparatorluğunun yarı Kürt otonom bölgelerine son vermesinden sonra Kürtlerin Osmanlıya karşı olan direnişi daha da arttı. Osmanlı merkezi yönetimini güçlendirme adına yaptığı saldırlar sonrasında umduğunu bulamadı. Osmanlı İmparatorluğu bu dönemde, yaptığı saldırılarda merkezi hükümeti güçlendirse de, Kürtleri sindirmede başarılı olmadı. Kürdistan’ın coğrafik yapısı da bunda etkin oldu. Ulaşılması güç yerlerde, Kürtler direnişlerini sürdürdüler. Osmanlı İmparatorluğunun saldırıları sonucu, Baban, Soran, Bahdinan, ve Hakkari beyliklerine ait topraklar daha küçük olan aşiretlerin denetimine geçti.

19.yy.lın başlarında Osmanlı İmparatorluğu zayıflama dönemine girdi. Osmanlıya baş kaldıran bir çok halk bağımsızlığını kazandı. Devletleşmeyen bir tek Kürtler kaldı. Osmanlı İmparatorluğu, zayıflayan otoritesini daha da merkezileşerek sağlamaya yöldi. Bunun için Kürdistan bölgesini yönetmek için buraya kadı, vali gibi yöneticiler atayarak otoritesini sağlamaya çalıştı. 19 yy. aynı zamanda uluslaşmanın tamamlandığı yy. da oldu. Kürtlerin işgal edilmiş toprakları, feodal yapından dolayı bölünmüşlüğü, belli bölgeleri ellerinde tutan aşiretlerden dolayı uluslaşmayı sağlayamadılar.

Osmanlının zayıflaması, İttihak ve Terakki’nin iktidarı ele almasından sonra dengeler iyice değişmeye ve yeni bir döneme girilmeye başlandı. Bu aynı zamanda Osmanlılıktan Türklüğe geçişin de başlangıcı olmuştur. 1915 yılında Ermenilere karşı büyük soykırım uygulanmıştır. Soykırım sadece Ermenilerin mal varlıklarına el koymayı amaçlamıyordu. Bu, aynı zamanda daralan topraklara Ermeni topraklarının eklenmesini hedeflemiş, yeni bir vatan yaratma bu soykırım üzerinden sağlanmaya çalışılmıştır. Ermeni katliamında Kürtleri kullanan Osmanlı, Ermenileri katledip sürgün ettikten sonra, sıra Kürtler gelmiştir. Kürtlerinde olası bir baş kaldırısına karşın Kürtlerin örgütlülükleri dağıtılıp sürgün edildiler.

1.Emperyalist paylaşım savaşında Osmanlı Almanya’yla aynı saflarda savaşmış olduğu için, savaş sonunda Osmanlı Mondros Mütarekesi ile paylaşıldı. Kemalistlerin dönemin yeni önderliği olarak ortaya çıkıp, güdük bir işgal karşıtı savaş yürütmelerinin ardından emperyalistlerle Lozan’da anlaşarak yeni Türkiye ‘’Cumhuriyetini’’ kurdular. Savaş boyunca Kürtleri savaşa dahil eden Kemalistler, Lozan’da Türkler ve Kürtler adına masaya oturmalarına rağmen, sonrasında Kürtlere en küçük bir hak tanımadılar. Kürtler bunu her hatırlattığında kanla bastırıldılar, sürgün edilip yok sayıldılar. Kürtler bu yok sayılmaya ve baskılara karşı ayaklandılar. Bu ayaklanmalar günümüze kadar aralıksız olarak sürdü.

Bu ayaklanmalar şunlardır.

Osmanlı İmparatorluğu Dönemindeki Ayaklanmalar

Babanzade Abdurrahman Paşa isyanı (1806- Musul), Babanzade Ahmet Paşa isyanı (1812 – Musul), Şerefhan isyanı (1831- Bitlis), Bedirhan isyanı (1835- Botan),Garzan isyanı (1839- Diyarbakır), Ubeydullah İsyanı (1881- Hakkari) , Bedirhan Osman Paşa ve kardeşi Hüseyin Paşa isyanı (1872-Mardin-Cizre),Bedirhan Emin Ali isyanı (1889- Erzincan), Bedirhaniler ve Halil Rema isyanı (1912-Mardin), Şeyh Selim Şebabettin ve Ali isyanı (1912- Bitlis), Koşgari isyanı (1920- Koşgiri)

T:C’nin Kuruluşundan Sonraki Ayaklanmalar

Nasturi isyanı (1924- Hakkari), Jilyan isyanı (1926- Siirt), Şeyh Sait isyanı (1925- Bingöl-Muş-Diyarbakır),Seit Taha ve Seit Abdullah isyanı (1925-Şemdinli),Reşkotan ve Reman isyanı (1925- Diyarbakır),Eruh’lu Yakup Ağa ve oğullan (1926-Pervani),Güyan isyanı (1926-Siirt), Haco isyanı (1926- Nusaybin), I. Ağrı isyanı (1926), Koçuşağı isyanı (1926- Silvan), Hakkari- Beytüşşebab isyanı (1926),Mutki isyam (1927-Bitlis),IL Ağrı isyanı, Biçar harekatı (1927- Silvan),Zilanli Resul Ağa isvanı (1929- Eruh),Zeylan isyanı (1930- Van), Tutakli Ali Can isyanı (1930- Tutak-Bulamk-Hims), Oramar isyanı (1930- Van),IIL.Ağrı harekatı (1930), Buban aşireti isyanı (1934- Bitlis), Abdurrahman isyanı (1935-Siirt), Abdulkuddüs isyanı (1935-Siirt), Sason isyanı (1935-Siirt), Dersim isyanı (1937-Dersim), 1984 PKK baş kaldırısı

Yukarıda Kürtlerin feodal dönemdeki dağınıklığı, ve üzerlerindeki baskı, katliam ve sürgünlerden dolayı bir ulus devlet kuramadıklarını belirttik. Bunu gerçekleştirmeyen Kürtlerin bugün neden bir ulus sayıldıklarını biz Stalin’in şu tarihi belirlemesiyle açıklayabiliriz. Stalin ulus devletlerini kuramayan uluslar için şu belirlemeyi yapmaktadır ‘’Devletlerin bu kendine özgü kuruluş biçimi, geri plana itilmiş milliyetlerin uluslar biçiminde örgütlenmek için iktisadi bakımdan sağlamlaşmaya henüz vakit bulamamış olduğu, henüz tasfiye edilememiş feodalizm ve zayıf gelişmiş kapitalizm koşulları altında mümkündü’’ diyerek, ulus devlet dışında almış diğer ulusların artık kapitalizm şartlarında ulus devletlerini kuramamış olsalar da, bir ulus kategorisi içine alındıklarına açılık getirmektedir.

Kürtlerin kökeni ve Kürt sözcüğünün tarihi hakkında da bazı bilgileri şöyle verebiliriz

Kürtlerin tarih sahnesine çıkışlarını ve ilk atalarının kimler olduklarını yukarıda kısacada olsa anlatmaya çalıştık. Şimdi anlatacaklarımız ise Kürt sözcüğünün ilk kez ne zaman kullanıldığına ilişkin tarihi, bir bilgi olacaktır.

Şunu belirtmeliyiz ki, Kürtlerin yaşadıkları topraklar sürekli olarak çalkantıların olduğu, savaşların meydana geldiği, göçlerin yaşandığı bir coğrafya olmuştur. Çeşitli medeniyetlerin bu topraklarda yaşaması ile oluşan muazzam bir kültür meydana gelmiştir. Kürtler bu değişimlerden sürekli olarak etkilenmiş, kendilerine bir şeyler katmış bir ulustur. Örneğin fiziksel olarak Kürtler arasındaki farklılığı  tarihçiler fetihlere bağlamaktadırlar. Kürt dilinin değişik izler taşıması da uzun bir tarihi dönem olarak değişik haklarla iç içe yaşamış olmalarının sonucudur.

Kürdistanın ilk yerleşik hakları olarak, Zagrosların ve Doğu Toroslarda yaşayanlar gösterilmektedir. Zagros dağlarında yaşayanlara Gutiler, Lulular ve Kasiler gösterilmektedir. Bunların Elamlarla akraba oldukları konusunda güçlü kanıtlar ileri sürülmektedir. Doğu Toroslara yerleşen ilk halk olarak da, Hurriler bilinmekte ve bu halk grubunun da Elemlarla akraba olduğu konusunda tarihçiler anlaşmaktadır.

Kürt sözcüğünün en iyi kanıtı etimolojik ve tarihsel olarak incelendiğinde ortaya çıkan kanıtlarda bulmak mümkündür. Tüm bilim adamlarının üzerinde hem fikir oldukları kanıt araştırmacı Driver’in Kürt sözcüğünü incelerken ortaya çıkardığı belgelerdir. Driver Kürtlerin ilk kez M.Ö 3000’li yıllarda bir kıl tablette bahsedildiğini ortaya çıkarmış ve bu kanıt bilim insanları arasında genel bir kabul görmüştür.

Kürtlerin kökenine ilişkin araştırmacı Davit McDovall ise şu bilgileri aktarmaktadır. ‘’Kürtlerin çoğunluğu büyük bir olasılıkla MÖ ikinci bin yılın ortalarında İran’dan batıya doğru hareket eden Hint-Avrupa göçerlerinin soyundan gelmektedir. Fakat onlar hakkında hiçbir şey bilmiyoruz. Kürtler henüz söz konusu olmadan çok önceki dönemlerde, Kürdistan’ın eski devletlerin sınır boylarındaki sorunlu bir bölge olduğunu biliyoruz. MÖ yirmi birinci yüzyılda bir dönem boyunca Sümer Erbil’i yakarak, Kürdistan’a karşı neredeyse her yıl sefer düzenlemiştir. MÖ dokuzuncu yüzyılda Persler, muhtemelen esas olarak Kafkasları aşıp.Urmiye bölgesinden Fars’a geçerek güneye doğru ilerlemişlerdir. MÖ dokuzuncu yüzyılın sonuna gelindiğinde Kürdistan’ın çoğu bölgesinde, Asur ve kuzeydeki baş düşmanı Urartu ile Tahran ve ‘tahran ve Hamadan arasında kurulmuş bulunan Medler arasındaki tampon bölgede, Urmiye Gölü’nün güney ve batıısnda Mannai kralığı bulunuyordu. Dokuzuncu ve sekizinci yüzyıllardan önce III. Shalmanesere, ardından da Sargon Urartu’ya karşı Kürdistan’a yürümüşlerdi. Yedinci yüzyılda Sakız’ın Iskiderin kendi isimlerini verdikleri başkentleri olduğu anlaşılıyor. Altınci yüzyılda Persler birleşik bir imparatorluk haline geldiler. Zagros dağındaki nüfusun bu gelişmelerden etkilenmemiş olması mümkün değil.ama bu etkilerin neler olduğu konusunda hiçbir bilgimiz bulunmuyor.’’

Kürtler ilk kez açıkça MÖ ikinci yüzyıldan sonra ‘Cyrti’ adıyla kayda geçmişlerdir. Değişik yollardan ve farklı zamanlarda bölgeye gelen Hint-Avrupa aşiretlerinin bileşenlerinden biri oldukları neredeyse kesindir. Bu dönemde Sami aşiretlerin de Zagros’a yerleşmiş olmaları mümkündür. ‘Cyrti’ terimi ilk kez Zagros’ta yaşayan Seleucid ya da Parth parah okçular için kullanılmıştı, ancak bunun o tarihte tutarlı bir dil ya da etnik grup anlamına gelip gelmediği belirsizdir. ‘Kürt’ teriminin aradan bin yıl geçtikten sonra İslam’i fetihler sırasında ve muhtemelen biraz öncesinde etnik bir anlamdan çok sosyo-ekonomik bir anlamı içerdiği kesindir. Bu terim İran yaylasının batı ucundaki göçerler ve muhtemelen aynı zamanda Mezopotamya’daki çoğu köken olarak Sami olması gereken ve Sassanian diye bilinen aşiretler için kullanılıyordu.’’

Keza araştırmacı Ksenofon’un Anabasis Onbinlerin Dönüşü eserinde Kardukların bugünkü Kürt sözcüğünün o dönemdeki ifadesi olarak genel bir kabul görmektedir. Ve Karduklar Kürtlere dair en güçlü referanslardan biridir. Bu sözcük sonraları Yunan ve Romalı yazarların bir çok eserinde görülmektedir. ‘’Kardekes’’ sözcüğü, Kardukların yaşadıkları bölgelerde paralı askerler için kullanılmıştır. Bu sözcüğün anlamını Driver ‘’erkekçe’’ ve ‘’savaşçı’’ anlamları taşıdığını belirtmektedir. Bu arda Asur dilinde Kardu’nun ‘’güçlü’’ veya ‘’kahraman’’ anlamına geldiğini belirten önemli kanıtlarda ileri sürülmüştür. Tüm bu sonuçlardan hareketle araştırmacı Wadie Jwaideh kesin bir ifadeyle şunları belirtmektedir ‘’Ister Sami ırkından olsun ister eski yerli halklardan olsun, Karduklann ya da Karduların bir zamanlar bugün Kürtlerin yaşadığı topraklarda yaşamış olması, bizi kaçınılmaz olarak bu insanların aynı halk olduğu sonucuna götürür’’ demektedir.

Tüm tarihi gelişmelerden süzülerek gelen Kürtlerin yaşadıkları bölgeye ‘’Kürdistan’’ denmesi ilk kez on ikinci yy. da coğrafi bir terim olarak Selçuklular döneminde kullanılmıştır.

Biz Kürdistanın dört ayrı parçaya bölünmesinden kaynaklı olarak, her bir parçasını belirlemek için Türkiye Kürdistan’ı, İrak Kürdistan’ı, İran ve Suriye Kürdistan’ı belirlemesini kullanmaktayız. Bugün, objektif olarak Kürdistan dörde bölünmüş ve dört ayrı ulus meydana gelmiştir. Bu tartışma ayrı bir konu olmakla birlikte, görüşlerimizin bilinmesi açısından bu tespit oldukça önemlidir.

Şimdi Kürdistanın bölünmeden önceki coğrafi yapısını inceleyebiliriz.

Konuya ilişkin olarak, Kürt ulusu hakkında geniş bir araştırmaya sahip yazar Wadie Jwaideh’in görüşlerine baş vuracağız.

 

’Kürdistan’la İlgili Genel Bilgiler:Coğrafya, Tarih Ve Kültür

Coğrafya

Sınırlar

‘’Kurdistan Ortadoğu’nun merkezinde, geniş, hilal şeklinde bir bölgedir. Bu bölge Türkiye’nin doğusunun büyük bölümünü, kuzeybatı İran’ın hatırı sayılır bir parçasını, kuzeydoğu Irak’ı, kuzey ve kuzeydoğu Suriye’nin bir bölümünü ve Sovyet Ermenistan’nin güney ve güneydoğu topraklarının bir bölümünü içerir. Hilalin oyuk iç kenarının bir ucu, güneybatıda İskenderun Körfezi’nin yakınındaki Kürt Dağı’nm batı yamaçlarına dayanırken, diğer ucu Luristan Dağları’nın kuzeybatı uzantısındaki Maniş Kuh’dur.

Kürdistan’in sınırları şöyle çizilebilir: Kürt Dağı’ndan başlayan sınır, Amanos’un doğu ucu ve Toros dağının otlakları boyunca kuzeydoğu yönünde, Maraş ve Malatya’nın yanından geçerek Fırat’ın batı kıyısı boyunca kıvrılır. Kuzeye doğru ilerler ve Dersim yaylalarını içine alarak Karasu’nun (Fırat’ın batısı) oluşturduğu halka boyunca doğuya döner. Buradan Karasu’nun yukarı kısımları boyunca, Erzurum’un içinden geçerek genişler. Bu noktada Kars ilinin bazı bölümlerini içine alarak kuzey-kuzeydoğu yönüne kayar, Türk-Sovyet sınırını geçerek Ermenistan’daki Alagöz Dağı boyunca ilerler.Sovyet Ermenistan’ında Nahçivan’ı içine alacak biçimde  keskin bir dönüşle Erivan’ın güneyine yönelir. Bu noktadan güneye yönelir, Koy’un doğusundan geçerek Salamas, Urmiye ve Uşnu’yu içine alacak biçimde Urmiye Gölü’nün batı kıyısı boyunca ilerler. Urmiye Gölü’nün güneyinden küçük bir açıyla doğuya yönelir, Miyandub ve Bicar’ın etrafını dolanır. Uzun Kızıl Nehir’in yukarı kısmını keserek Kangavavar’a değin gider. Buradan güneybatıya doğru büyük bir yay çizerek Kirmanşah’ı içine alır ve Luristan’ın kuzey sınırındaki Manişkuh’ta sonlanır.

Bu noktadan sonra, hilalin iç kenarını oluşturacak şekilde kuzeybatı yönünde ilerler, Hanekin’de Irak-lran sınırının yakınından geçerek Zohab ve Mahidaş ovalarını içine alır. Kızıl Ribat yakınlarında Diyala nehrini geçerek kuzey kuzeybatı yöyöne Kifri ve Kerkük yakınlarından geçerek Altun Koprü’de Küçük Zap’ı keser. Buradan batıya dönerek Karaçok Dağı’nı ve Erbil Yaylası’nı içine alır. Eski Kellek’te Büyük Zap’ı geçerek Duhok’a değin Maglub Dağı’nın güney ucunu takip eder ve Simayl’e ulaşır. Ardından Dicle’yi kesip önce güneye sonra kuzeye yönelerek Habur yakınlarından geçer ve Sincar Dağı’nı içine alır. Daha sonra batıya yönelerek Yukarı Cezire’nin kuzeyinden geçer. Oradan Tur Abdin ve Karacadağ’nın güney yamaçlarını izler, Türkiye-Suriye sınırı boyunca batıya doğru ilerleyerek Mardin, Viranşehir, Urfa ve Kisil yakınlarından geçer ve Kürt Dağı’nda son bulur.’’

Dağlar

‘’Kürdistan’in üç temel dağ sırasından oluştuğu söylenebilir: Ermeni Torosları ya da Orta Toroslar’ın güneybatı-kuzeydoğu doğrultusu, Doğu ve iç Toroslar’da genel olarak doğu-batı yönünde değişir. Başlangıçta birbirine paralel giden son iki dağ sırasının arasındaki mesafe sonraları gittikçe açılır. Van Gölü’ünün kuzeyinde bir yay gibi kıvrılan iç Toroslar daha sonra kuzeydoğu yönünde uzanırken, gölün güneyinde hafifçe dönen Doğu Toroslar güneydoğu doğrultusunda genişler.

İç Toroslar, üzerinde çoğunlukla Kürtlerin yaşadığı Dersim dağları, heybetli Munzur Dağı ve onun doğu-batı hattındaki uzantısı Mercan Dağı ile başlar. Bu bölgenin kuzeydoğusuna uzanan bir hat üzerinde sırasıyla Bingöl, Tendürek ve Ağrıdağları yer alır. Güneydoğuya doğru ise Nemrut ve Süphan dağları ile Aladağ sıralanır. Bunların hepsi volkanik dağlardır. Malatya ve Elazığ’daki dağlarla başlayan Doğu Toroslar yada Ermeni Torosları, Van Gölü’nün güneyinde görkemli Agherov Dağı, Arnest Maleto ve Beşit Dağı ile devam eder. Bu noktadan sonra, güneydoğuya doğru, çok sayıda yüksek dağ, derin vadi ve kanyonun yer aldığı dağlık Hakkari bölgesi başlar.Bu bölge, yükseklikleri 4250 metreye (14,000 feet) ulaşan Cilo ve Sat dağlarıyla sona erer. Bu noktadan sonra Doğu Toros1ar aniden güneye yönelir ve Zagroslarla birleşir.’’

Akarsular

‘’Dicle’nin kaynağı, Gölcük Gölü’nün (Hazar Gölü) güneyinde Deveboynu denilen yerdedir. Deveboynu’nun Ergani’ye yakın olması nedeniyle buradan kaynaklanan su bazen Ergani Suyu diye de adlandırılır. Bu su, kaynağın yaklaşık 32 km. aşağısında Dipni Çayı ile birleşir. Bu iki su Dicle’yi oluşturur. Dicle’nin ana kolları. Doğu Toroslar ya da Ermeni Torosları güney yamaçlarını sularlar. Cuinet, bu noktadan Til yakınlarında Botan Çayı ile birleştiği noktaya değin Dicle’ye otuz dörtten fazla akarsuyun karıştığını belirtir. Botan Suyu ile birleşen Dicle’yi geçer ve geniş bir yatakta akarak Mezopotamya ovasına çıkar. Kolu Hazil ile birlikte Norduz ovasını sulayan Habur Nehri, Habur yakınlarında Dicle’ye katılır. Dicle, Musul’un 55 km. güneyinde Büyük Zap’la, bu noktadan yaklaşık 48 km. güneyde ise Küçük Zap’la birleşir. Küçük Zap’ın Dicl’'ye katıldığı noktanın 130 km. güneyinde Adaym Nehri Dicle’ye katılır. Yukarıdaki havzasında Sirwan olarak bilinen Diyala Nehri de Bağdat’ın 16 km. güneyinde Dicle’ye katılır.


 

Fırat, iki büyük nehrin, Karasu (Batı Fırat) ve Murat Su-yu’nun (Doğu Fırat) birleşmesiyle oluşur. Kaynağını Erzurum’un kuzeyinde, yaklaşık 2630 metre yüksekliğindeki Dumlu Dağı’ndan alan Karasu, Erzincan’a değin güneybatı yönünde akar. Erzincan’dan sonra kayalık bir vadi boyunca Kemah’a doğru devam eden Karasu, burada Kumu Suyu ile birleşir. Murat Suyu ise Diyadin’in güneybatısı güneybatısında, yaklaşık 3500metre yüksekliğindeki Aladağ’ın kuzeyinde doğar. Eleşkin Ovası boyunca batı yönünde akan Murat Suyu, dağlan arısıan geçerek güneybatı yönünde akmaya devam eder ve kendisine katılan birçok akarsuyla büyür. Murat Suyu, Keban (Keban Maden) yakınlarında Karasu’ya katılır.

Bu iki nehrin birleşmesiyle oluşan Fırat, Keban’daki kurşun yataklarını geçerek güneybatı yönün de akar. Muş Dağı’nın çevresinde büyük bir kavis çizen Fırat, Dicle’nin kaynaklarının yakınısına gelinceye dek güneydoğu yönünde akar, Samsat’ın yukarısındaki dağları birkaç mil geride bıraktıktan sonra ani bir dönüşle güneybatıya yönelir. Bu noktadan sonra Fırat’a yalnız iki büyük:akarsu katılır: Balık ve Habur. Büyük oranda Kürt illerinin dışında akan bu iki akarsuya bu çalışmada pek değinilmeyecektir.’’

Bitki Örtüsü Ve Hayvanlar

‘’Van Gölü’nün kuzeyindeki Ermeni Yaylası, büyük bir bolümü oldukça yeni volkanik püskürtü taşlarıyla kaplı olduğundan, genellikle ağaçsızdır. Yine de, en kayda değeri kuzeydeki Soğanlı Dağı olmak üzere, birkaç müstesna bölge vardır. Van Gölü’nün güneyindeki Kurdistan bölgesinde, ormanların yüzyıllar boyunca yok edilmesi ve bakımsız kalmasına rağmen.bitki örtüsü çok daha zengindir. Kürdistan’nın bu kısmındaki birçok bölgede dağlar, ticari bir ürün olan meşe palamudunun kaynağı bodur meşe ağacı türleriyle kaplıdır. Huş ağacı, kavak ve söğüt bölgede rastlanan diğer ağaç türleridir. Bazı yörelerde çam ve köknara da rastlanır.


 

Üzüm, incir, elma, armut, kayısı, nar, şeftali ve dut gibi, ılıman iklime özgü meyveler ve kabuklu yemiş ağaçları Kürdistan’da bolca bulunur. Bölgede önemli bir ticari ürün olan tütünün yanı sıra buğday, arpa, darı ve pirinç de yetişir. Kürdistan’in çoğu bölgesinde meyankökü de bulunur. Kürdistan’da, patlıcan, su kabağı, bamya, ve yeşil fasulyenin yanı sıra ılıman iklime özgü hemen hemen bütün sebzeler yetiştirilir. Baharda bu bölge papatya, düğün çiçeği, gül ve anemon gibi kır çiçekleriyle bezenir. Yüksek yaylalarda ise yılan otu, süsen, altın çiçeği, lale ve gonca türleri görülür.


 

Kürtler, koyun, sığır, at, katır, keçi, köpek (özellikle, Kürt1er tarafından çok sevilen “tanjiy” adında bir cins ve “koçer” denilen çoban köpeği cinsi) ve bazı yerlerde manda gibi evcil hayvanlar ile hindi ve tavuk gibi kümes hayvanlarım yetiştirirler. Kürdistan’da görülen yabanıl hayvanlar arasında kurt, ayı, kar leoparı, vaşak, tilki, çakal, dağ keçisi, dağ koyunu, yaban domuzu, kaya kırlangıcı, gri sincap ve kaplumbağa ile değişik türlerde yılanlar ve büyük kertenkeleler sayılabilir. Kürdistan’daki kuş türleri arasında kırmızı ayaklı ve gri keklik, “ur keklik” diye bilinen büyük keklik, kaya tavuğu, leylek, toy kuşu ve çulluğun yanı sıra kartal gibi değişik yırtıcı kuşlar sayılabilir. Dağlardaki kaynaklarda alabalık türleri, Büyük Zap’ta tatlı su somonu ve sazan bulunur.’’

İklim

‘’Kışlan uzun ve soğuk, yazları kuru ve sıcak geçen Kurdistan, tipik bir karasal iklime sahiptir. Karasal iklim özellikle Van Gölü’nün kuzeyinde. Birinci Dünya Savaşı öncesine değin Ermenilerin yurdu olan bölgede etkilidir. Bu bölgede kışları aşırı derecede sert geçmesi nedeniyle köylülerin çoğu yeraltında inş a ettikleri evlerde yaşarlar. “Türkiye’nin Sibirya’sı” diye de anılan Erzurum’un altı ay süren kışlarında ortalama ısı -10 derecenin altında seyreder. Isının üç hafta boyunca her gece -30 derecenin altına indiği zamanlar olduğu bilinmektedir. Kaydedilen düşük ısı -37 derecedir. Yüksek yaylalarda -40 derece hiç de görülmedik bir soğuk değildir. Van Gölü’nün güneyindeki diğer soğuk bölgelerse, kışın hemen hemen terk edilen Norduz Ovası ile tüm dağlık alanlardır. Yazlar, özellikle kuzey ve doğu-da sıcak ve kurak geçer. Yazın 38 derecenin üstüne çıkan ısı, sıcak vadilerde ise sık sık 43-48 dereceye kadar çıkar.’’

Yer altı Kaynakları

‘’Kurdistan yer altı kaynakları bakımından zengindir. Kürdistan’ın çeşitli bölgelerindeki çeşitli madenlerin varlığı, gezginler ve diğer kişiler tarafından rapor edilmiştir. Ancak bu madenlerin niceliği ve niteliği tam tespit edilemediğinden, bilinen ve halihazırda işletilmekte olan maden yataklarını sıralamakla yetineceğiz. Krom, Van Gölü’nün batısında Guleman’da bulunur. Türkiye’nin toplam krom üretiminin % 60’ını Guleman’daki maden yatakları karşılar. Dicle’nin doğduğu yerin yakınlarında, Ergani Maden’de bakır çıkarılır. Balya ve Keban’daki yataklarda kurşun ve çinko sülfürü bulunur. Bir zamanlar işletilen bu yataklarda kalan filizlerin düşük kalitede olduğu rapor edilmiştir. Kurşun ve az miktarda altın ve gümüşle birlikte çinko bazen bir arada bulunur. Bunlar, Ergani Maden örneğinde olduğu gibi.bazen bakırla birlikte de bulunabilir. Bütün bölge boyunca sülfüre rastlanır. Kars’ta asbest vardır. Petrol yatakları, İrak’ta Kerkük yakınlarındaki Baba Gurgur’da ve İran-Irak sınırındaki Nafthanah-Naftişah bölgesinde bulunur. Ayrıca çeşitli dağınık mahallerde, örneğin İrak’ta Kifri yakınlarındaki Naft Dağı’nda ve Zaho yakınlarında, Tûrkiye’de Botan Çayı civarında petrol bulunur. Kürdistan’da çeşitli kalitede kömür yataklarının olduğu söylenmektedir. Irak’ta Salahiye (Kifri) ve Şaraniş’de maden kömürü yatakları vardır. Granit, kireçtaşı, mermer ve kireç gibi inşaat taşları Kürdistanın her tarafında bulunur. Bölgenin tamamına dağılmış çok sayıda maden ve termal kaynakları vardır. Harmatu’nun civarında çeşitli yerlerde kaya tuzu ve tuz bulunur. Irak Kürdistanın tüm alçak tepelerinde bolca alçı taşına rastlanır.’’

Din

Îslamiyet’in Kürdistan’a gelişinden önce Kürtlerin çoğu muhtemelen Zerdüştî idi. Bazıları pagan yaşantılarını sürdürürken, bazıları ise Hıristiyanlığa ilgi duyuyorlardı, (..) Zerdüşt, Hıristiyan ve pagan inançlar ve gelenekleri Kürler arasında hâlâ yaygındır.

Hıristiyanlık, Kürdistan’a İsa’dan sonraki ilk birkaç yüzyıl içinde girmiştir. Urfa’lı Mar Mari’nin (M.S. 226’da öldü), Şahgert’in “ağaçlara tapan ve bakırdan tasvire kurban kesen” kralın ve halkını Hıristiyan olmaya ikna ettiği belirtilir. İşo Yab’ın da, Cezire bölgesinin yakınlarındaki Şamanin’de “Kürtlerin şeytana kurban kestikleri bir yerde” manastır yaptırdığı rivayet edilir. Zaten Mar Saba (485’de öldü) tarafından 1 Hıristiyanlaştırılan Kürtlerin “güneşe tapanlar” diye nitelendiğini biliyoruz. H.S. 4. yüzyılda yaşamış olan Arap tarihçi el-Medi, Cudi Dağı civanda yaşayan dinsiz Kürtlerden bahseder. Pseudo Majriti’nin (hicretten sonra yaklaşık 5. yüzyılda yazılmıştır.) yazan, büyücü olmaya çalışan dönme bir Hıristiyanın hikâyesini anlatmaktadır.Günümüzde dahi, Hıristiyanlığın bir zamanlar Kürtler arasında ne denli yaygın olduğunu kanıtlayan işaretler bulmak mümkündür. Çağdaş bir Kürt yazara göre, bazı Kürt aşiretleri hâlâ.pişirecekleri çöreklere haç işareti yaparlar. Wigram’in ifadesine göre de, büyük bir göçebe aşiret Herekiler, yıllık göçleri sırasında aşiretin güvenliği için, içinde St. George’un başının bulunduğu varsayılan bir sandık taşırlar. Nikitin de bu hikâyeyi doğrular ve Avdui ve Nisanai gibi diğer Kürt aşiretlerinin benzerleleri olduğunu ekler. Nikitin’e göre, Botan, Midyat, Sason ve diğer bölgelerdeki birçok aşiret, Hıristiyan geçmişlerinin miraslarını hala hafızalarında saklarlar. Nikitin, Sason’daki Kürtlerin “haçı inkar edenler” diye anıldığını iddia eder.

Kürtlerin İslamiyet’e geçiş süreci daha yavaş gelişen bir süreç olmuştur. Müslüman Araplarla ilk temasa geçen Kürtler Fars, Hilvan, Şehrezor, Cezire, Diyarbakır gibi yerlerdeki aşiretler) bir yana bırakılırsa, daha iç kesimlerdeki Kürtler çolunlukla eski Zerdüşt, Pagan ve Hıristiyan inançlarını korumuşlardır.’’

 

Kürt Dili Ve Edebiyatı:

Kürtler yok sayıldığı için, Kürt dili de yok sayılmıştır. Şimdilerde Türkiye’de Kürtlerin anadilde eğitim hakkına karşı, Türk devletinin göstermiş olduğu inkarcı ve asimilasyoncu politikaları sonucu, Kürtler kendi dillerini özgürce kullanamamaktadırlar. Günlük konuşmaların dışına çıkamayan bir dilin, Sanat, edebiyat, tarih, tıp ve ekonomik dilini geliştirmesi ve zenginleşmesi güçtür. Faik Bulut Kürt dili üzerinde yaptığı araştırmasında şunları belirmektedir. ‘’Dilbilimcilere göre, bir dilin ölü yahut yaşıyor olmasının birtakım ölçütleri vardır. Her şeyden önce, dilin gelişimiyle toplumsal (o dili konuşan etnik topluluk) gelişimi arasında bağlar kurulur. Tarihsel olayların gidişatına bakılır. Dilin de, diğer şeyler gibi, tarihsel süreç içinde “sürekli bir oluşum halinde (beco-ming) olduğu, türeyip büyüdüğü, canlanıp geliştiği, değişim ve başkalaşıma uğradığı, gerileyip öldüğü” yolundaki genel kuraldan söz eder dil uzmanları. Bu kural, bir dilin iki özelliği üzerinde temellendirilir:

 

Bir: Verili dilin genel canlanma ve gelişme, yani yaşayabilme ortamı.

îki: O dilin özel yapısı. Bunların dışında, söz konusu dilin, onu konuşan toplumun hayatına egemen olma özelliği de aranır. Günümüzde yaşayan dillerin birbirlerinden farklı gelişim düzeyinde oldukları yadsınamayan bir gerçektir. Daha önce ölü diller” sınıfına giren İbranice, İsrail devletinin kurulmasıyla birlikte Tevrat’taki sözcükler temelinde diriltildi. Yüzyıl önce handiyse can çekişen Asurca, İrak Kürdistanı’ndaki son 50 yıllık siyasi gelişmeler sonucu toparlanmaya başladı. Şimdi bu dil, sınırlı sayıda da olsa bir etnik küme tarafından kullanılabiliyor. Asurca’nın en yakın kolu Süryanice ise (ki bağlı olduğu kök İbrahmice’dir) dinsel bir cemaat dili olmaktan öteye geçemiyor. Kürtçe’ninse “ölü diller” değil, “yaşayan diller” kategorisinde değerlendirilmesi gerektiği bizce çok açık. Kürt dilini, hem ölü hem de yaşayan diller kategorisinden ayıran özgünlük şudur:

 

Kürtçe, halkın/toplumun konuştuğu, sözel yönü güçlü bir dil olmasına rağmen günlük yaşamın her alanını kapsayamıyor. Ermenistan ve Gürcistan’da resmen kabul edilmiş veya serbest bırakılmış; ama siyasi hayata egemen değil. Irak’ta ikinci statüsünde; devlet yayın organlarında kullanılabiliyor, fakat  Körfez Savaşı’ndan sonra Kürtlerin de facto kopuşları neredeyse iktidar devlet yerine devlet olmadan, bu bölgedeki Kürtçe’yi hem siyasi iktidar aracı yaptı hem de topluma egemen kıldı. İran’da konuşulmasına izin verilen ve kitle iletişim araçlarında kullanılabilen Kürtçe, sadece kültürel bir dil olma özelliği taşıyor. Suriye ve Türkiyeli Kürtler evde, sokakta anadillerini konuşabiliyor; ancak Kürtçe’nin resmen kabul edilmiş bir statüsü bulunmuyor. Demek ki, yaşayan dil sınıfındaki Kürtçe, daha çok siyasi nedenlerle, toplumsal gelişiminin doğal seyrini izleyemiyor. Yine de, bu dilin “yaşamak için direndiği, son derece dinamik özellikler barındırdığı’’gerçeği yadsınamaz.

 

”Bu dilin özel ve direngen yapısı olmasaydı, çağlar boyunca top yekûn imha (beşeri, kültürel, siyasal) faaliyetlerine ’karşı koyması imkansızlaşırdı.”’ ”Sırf bu yönüyle dahi, Kürtçe’nin özel yapısının ayrıntılı olarak ve iyi incelenmesi gerekir. Kürtlerin yaşadığı coğrafyanın bölünmüşlüğü, tarihsel süreç içinde Kürtçe’yi olumsuz açıdan etkilemiştir. “Polydialectic (çok lehçeli-çok şiveli) bir yapıda gelişen Kürtçe pekişememiş, bir halkın merkezi dili haline gelememiştir. Deyim yerindeyse, siyaset ve şiddet, Kürtçe’yi dört parçaya ayırmış; Kürtler, katı politik sistemler altında tutulmuştur. Karşılaşılan bu durum, benzeri görülmemiş bir dil olayıdır.’’ Bu gelişmeler Kürtçe’nin zorluklarla karşılaştığını, gelişimi önünde engellerin oldukça çok olduğunu vurgulamamız gerekmektedir. Buna karşın Kürtler Direniyor. Bu direniş Kürt dilinin yaşatılması içinde bir mücadeleyi içeriyor. Tüm baskılara karşın Kürt aydınları Kürtçe, şiir, roman, öykü ve makaleler yazarak Kürt dilinin yaşaması ve gelişmesine katkı sunuyorlar.

 

Bir ulus yok sayılınca tüm birikimleri ve değerleri de birlikte yok sayılmaktadır. Kürtler, kültürel olarak da yok edilmek istenmektedir. Kürt uygarlık tarihleri yok edilip yağmalanıyor. Kürt uygarlık tarihleri hangi egemen ulusun denetimine girmişse, kendilerinin sayılmıştır. Bir ulusun uygarlık tarihi yağmalandığında, ulusun kendisi de yok sayılmaktadır. Bugün Türkiye’de, Eti, Hitit, Lidya, Frigya, Sumer, Asur, Sasani, uygarlıkları hepsi Türk uygarlıkları olarak lanse edilmekte, bu uygarlıklardaki Kürt izleri sürekli olarak inkar edilmektedir. Oysa Zoğros merkez olmak üzere, Mezepotamya’dan Fırat’ıda içine alan bu bölgede, buu uygarlıkların hemen hemen hepsinde Kürtlerin tarihe bıraktığı değerli uygarlık kalıntıları ve eserleri vardır. Örneğin Kürt edebiyatı konusunda araştırmacı Wadie Jwadeh şunları aktarmaktadır.’’Kürt edebiyatının önemi ve içerik bakımından zenginliği edebiyatının önemi ve içerik bakımından zenginliği, Avrupalı ve yerli Kürdologların süregelen araştırmaları sayesinde açığa çıkmıştır. Kürtlerin yazılı ve sözlü edebiyatı hakkındaki bilgimiz yakın zamanda esaslı bir değişime uğradı. Bu yöndeki gelişme hakkında bir fikir edinebilmek için Alexarandree Jaba’nın Recueil de Notices et de Riecits Kourdes (St. Petersburg,1860) adlı eseri ile Alaaddin Sajjad’nin Mejwe Edebe Kürdi Bağdat, 1952) adlı, yeni yayınlanan Kürt edebiyatı tarihini karşılaştırabiliriz. Îlkinde sadece 8 şairden bahsedilirken, ikincişinde 24 şairden etraflıca bahsedilir ve 212 şairin adı verilir. Bugün bildiğimiz üzere çok zengin ve geniş olan Kürt folklorunun bir yüzyıldan daha uzun süre ihmal edilmiş olması derin bir çelişki içerir.

 

Kürt folkloru çok değişik biçimleriyle hikâyeler, fabllar, masallar, epik ve lirik şiirler, atasözleri, anektodlar, büyüler ve bilmeceler içerdiği temalar bakımından büyük bir çeşitlilik gösterir. Aşk, kahramanlık, savaş ve konukseverlik gözde konulardır. Tematik açıdan Kürt folkloru üç kategoriye ayrılabilir: 1) Kürtlerin kendi deneyimlerinin ürünü olanlar; 2) Ortadoğu’nun geleneğinden miras kalan folklorik tabana dayananlar; ve 3) komşu halklardan alınan ve adapte edilenler.

 

Ulusal Kürt destanlarının en ünlüsü Meme Alan’dır. Kürtlerin tüm sözlü edebiyatı içinde, gerçek bir ulusal destan niteliği taşır. Meme Alan Kürt Dağı’ndan Urmiye Gölü’ne kadar her yerde bilinir. Destanın tek bir standart uyarlaması olmadığı burada belirtilmelidir. Uyarlamalar sadece bölgeden bölgeye değişmekle kalmaz, her Kürt ozanının (dengbej) kendi uyarlaması vardır.

 

Ulusal Kürt edebiyatını yaratmaya talip olan büyük Kürt ozanı Ehmede Xani (Hani), muhteşem mesnevisi Mem û Zini için Meme Alan destanını temel alır. Xani, bu destanı yeniden düzenlerken, Pers ve Arap modellerini takip etmiş ve destana baştan sona İslam’i bir hava vermiştir.

 

Diğer halkların türküleri gibi, Kürt halk türküleri de bir hayat tarzının ve onunla beraber giden bir ruh halinin yansıması ve geleneksel hayat şeklinin ve faaliyetlerinin lirik dışa vurumlarıdır. Belirli bir grup insan tarafından bestelenen, belirli zamanlarda, belirli durumlarda söylenen şarkılardır. Pehizok (güz/payiz türküleri), göçebeler yazlık yaylalardan (zozan) ovaya indiklerinde genç erkek ve kadınlarca söylenir. Dans ezgileri, davul ve kavalla söylenen dilok’u ve dans eden gençlerce söylenen belite’yi içerir. Berdolavi’ler, çok renkli kilimler dokunurken ağ makinelerinde çalışan genç kadınlarca söylenen şarkılardır. Löri’ler basitlikleri ve canlılıklarıyla ünlü ninnilerdir. Lavik ya da lavij, Kürtler arasında çok yaygın olan kısa şiirlere verilen addır. Bu şiirlerde kahramanlıklar ve aşk hikâyeleri anlatılır.

 

Popüler halk hikâyelerini ve destanlarını ezberden anlatan, şairlerini, ozanları yetiştiren okullar vardır. Bu ozanlara kuzeybatı Kürdistan’da “dengbej”, güney Kürdistan’da ve Mukri ülkesinde “şair” denir. Okullarda, güzel sesli olduklarına inanılan öğrencilere, zengin türkü, destan ve şiir repertuarlarını ezberlerler. Çoğunun okuma yazması olmadığı gibi, Kürt halk edebiyatı ürünlerinin büyük bir kısmı hâlâ yazılı değildir.

 

Şiir, yazılı Kürt edebiyatının en temel bölümünü oluştur.Okur yazarlığın bu kadar düşük olduğu bir yerde bu çok doğaldır. Diğer meslektaşlarının makale yazarının, eleştirmenin.oyun yazarının ve romancının aksine, şairin okur yazar ve kültürlü dinleyicilere gereksinimi yoktur. Hatırı sayılır bir zenginlik ve çeşitliliğe sahip olan Kürt şiiri, günümüz Kürt edebiyatının yeniden canlanışı sayesinde diğer edebiyat biçimleriyle birlikte daha da gelişmiş ve genişlemiştir.

 

Kürt şairleri geleneksel olarak, romantik aşk ve yurtlarına bağlılık temalarıyla ilgilenmişlerdir. 17. yüzyıl şairi Ehmede Xani ve 19. yüzyıl şairi Hacı Qadiri Koyi en büyük iki şair olarak anılırlar. Hakkari’nin yerlisi olan, Beyazıt’ta yaşamış ve ölmüş Ehmede Xani, yukarıda bahsi geçen Mem’û Zin’in yazandır. İranlılar için Firdevsi ne ifade ediyorsa, Kürtler için de Ehmede Xani aynı şeyi ifade eder. Ayrıca, “Aqida İmane” adlı dini bir şiirin ve Nubar diye adlandırdığı, çocukların kullanımı için hazırlanmış kafiyeli Kürtçe-Arapça sözlüğün de yazandır.”

 

Bunlara ek olarak belirtilmesi gereken bir diğer önemli konuda Kürt dilinin hangi dil ailesine girdiği sorusudur.

 

Şimdiye kadar yapılan araştırmalarda Kürt dilinin hangi dil ailesine girdiği konusunda çeşitli tezler ileri sürmüştür. Bu tezlerin doğruya en yakını olarak kabul edeceğimiz; Kürt dilinin Hint-Avrupa dil ailesinden olduğudur. Kürtlerin Hint-Ari (İrani) dil kümesine dahil olduğunu belirtmelerine karşın, tersi görüş olarak Kürtçe’nin ilk biçimi olan Med’çenin Kafkas kökenli Anzin diliyle, daha açık bir ifadeyle Abhazca ve Gürcüce ile yakın olduğunu da ileri süren araştırmacılar olmuştur. Ancak yaygın bir kabul olarak Kürtçe’nin Hint-Avrupa dil grubuna dahil olduğudur. Ortak görüşte birleşen çeşitli araştırmacıların Kürt dili konusundaki görüşleri şöyledir;

C.S.A. Edmonds:”Günümüz Kürtleri, Medlerin kral soyundan gelen torunlarıdır. Açıkça anlaşılmıştır ki, Kürt dili, tahrif edilmiş Farsça olmayıp; tersine, diğer Arî diller gibi kendine özgü nitelikleri olan bir dildir.

Prof. Syies:

“Med halkı, sınırları Hazar Denizi’nin güneyine kadar uzanan ve Asur diyarı ile komşu olan Kürt aşiretleridir. Bunlar dil /yönünden Hint-Avrupalı, etnik köken bakımından da Arî ırkına mensupturlar,

Ermeni Tarihçi Masay Xorinsky:”Kürtler, Medlerin torunları değillerse, böylesine büyük ve köklü bir halkın (Medlerin) nereye kaybolup gittiği ve şimdiki Kürtlerin nereden çıkageldikleri sorulmalıdır. Kürtler, diğer zx İranî dil kümesinden farklı ama aynı küme içinde yer alan bir dili konuşmaktalar.”

Theodor Nöldeke:

“Med dönemindeki kabartmalar, nakışlar ve yazıtların bulunmasıyla birlikte, bu bulguların Ahamenidler zamanındaki bulgularla aynı olduğu görülecektir. Sanırım gerek elyazmaları, gerekse dil yönünden Med kavminin Ahamenidler dönemindeki kavimle aynı olduğu kanıtlanacaktır. Hattâ Pars/Pers/Pursuvadenen kavmin, Med halkının bir kabilesinin adı olduğu bilinmektedir.

İngiliz W.C.F. Wilson:

“Kürt halkı, Medlerin torunu olup konuştukları dil ise Batı Asya dil kümesindendir.”

Irakh Prof. Taha Baqr:

‘Hazer Denizi’nin bir taraflarından geldikleri sanılan Medler, Kürt ve Perslerin bölgeye göçleri hakkında kesin bir tarih vermek zor. Bunlardan birincisi doğuya gelmiş olup, en eski tarih MÖ 2000 yıllarına uzanır. İkincisi ise, MO 2000 yılları başlarında gerçekleşmiştir. Medler bu ikinci göçe dahildir ki, başlangıçta Hamedan bölgesine yerleştiler; Persler ise Partia bölgesinde oturdular. Büyük olasılıkla da Kürtler, Medler ile gelen ikinci göç kuşağındandır. Bütün lehçeleriyle birlikte Kürt dili, Hint-Avrupa ailesinden İranî diller kümesine ait olup. Med diline çok yakındır. Bu konuda belki de en iyi görüş şöyle ifade edilebilir:iranî diller iki ana dala ayrılır; Kuzeybatı grubu denilenlerin içine Kürtçe ile Medce, Güneybatı denilen gruba ise Eski Frasça, Eşkanice ve Pehlevice girer.’’

 

Kürtçe, bugün itibariyle çeşitli alt lehçelere bölünmüştür. Bunun neden böyle olduğu konusunda bir çok araştırma yapılmışsa da, net bir görüşe ulaşılamamıştır. Kürtçe lehçelerin en büyük nedeni olarak, Kürtlerin yaşadıkları göçebe hayatı gösterilmektedir. Bir birlerinden uzun yıllar uzak kalan Kürt insanı, zamanla konuşma dillerinde farklılıklar meydana gelmiştir. Aynı dil kökenine sahip olmalarına karşın, bölünmüşlük ve göçebe hayatı Kürtlerin değişik dillerden etkilenmelerini birlikte getirmiştir. Zamanla değişen isimlendirmeler ve adlandırmalar, Kürçe lehçelerin oluşmasında en büyük etkenlerden biridir. Kürtçe’nin Lehçeleri konusunda en eski ve beklide tek güvenilir kaynak Seref Han’ın serfenamsi’dir. Eserde şunlar belirtilir. “Kürt topluluk ve aşiretleri, dil, gelenek ve sosyal durumlar yönünden dört büyük kısma ayrılırlar. Birinci kısım; Kurmac, İkincisi, Lor, Üçüncü kısım, Keltur, Dördüncü kısım, Goran’’dır.

 

Kürtler günümüze kadar değişik alfabeler kullanmışlardır. İlk kez hangi alfabeyi kullandıkları kanıtlanmamışsa da, başlıca şu alfabeleri kullandıkları konusunda bir hemfikirlik de vardır. Faik Bulut bu alfabeleri şöyle sıralamaktadır.

1)Çivi yazısı: Medler bu alfabeye 6 harf daha eklemişler; böylece harf sayısı 36’dan 42’ye çıkmıştır. Soldan sağa yazılan bir alfabeymiş bu.

2)Avesta alfabesi: 44 harften meydana gelen alfabe, soldan sağa doğru yazılırdı. Bazı kaynaklar, harf sayısını 48’e kadar çıkarır.

3)Arami alfabesi: Kürtçe’nin en eski ürünleri bu alfabeyle kaleme alınmıştır. Belgeler, Hewraman yöresindeki mağaralarda bulunmuştur. Mevcut belgeler, ceylan derisi üzerine yazılmış olup, MÖ 88-87 yıllarına aittir.

4)Eski Pehlevi alfabesi: Sasani devrinden kalma bu alfabeyle “Sorani Dinkard” başlıklı bir kitap yazılmıştır.

5)Masi Sorati alfabesi: Arap tarihçi İbn-ü Vahşiye, M.S 855 yılında bitirdiği kitabında, “Kürtlerin, Masi Sorati alfabesini kullandığını ve bu meyanda üç kitap gördüğünü; ancak 36harflik alfabeye, Kürtlerce 6 harf daha eklendiğini” açıklar.

6)Kürtlerin yüzyıllarar önceden kullandıkları alfabenin 31 harfi var ve soldan sağa doğru yazılır. Alfabeye “gizemli” anlamın da”Huruc-ul sır” ismi verilmiştir. Yezidilerin iki kutsal kitabı, Mishefa Res (Kara Mushaf) ile Kitab-ül Cilve bu alfabeyle kaleme alınmıştır.

7)Arap harflerinden oluşan Kürtçe alfabe; Günümüzde İran ve Irak’taki Kürtler tarafından kullanılıyor.

8)Latin harfli Kürtçe alfabe: Avrupa, Türkiye ve Suriye’deki Kürtler arasında kullanımı yaygındır.

9) Kiril harfli Kürtçe alfabe: Daha çok c eski Sovyet yönetimi altındaki Kürtlerce benimsenir.

 

Bu bölüme ek olarak belirtmemiz gereken bir diğer tarihi bilgide başlıca Kürt Hanedanları konusunda bazı bilgilerin verilmesidir.

 

Kürt hanedanlarının 9.10 ve 11. yy da yoğun bir etki gücüne sahip olduğunu görmekteyiz. Bu dönemin güç dengeleri göz önünde bulundurulduğunda anlaşılır bir şeydir. Kürtlerin bu yy lar da nüfus olarak daha etkin olmaları ve hakimiyet güçleri hesaba katıldığında ortaya çıkan bu güçlü Hanedanlıkları daha iyi anlarız. Bir Kürt hanedanı olmasa da, Ebu Müslim Horosani İslam tarihinin en önemli olaylarından sayılan Abbasi Hanedanlığının kuruluşunda yer almış, çok önemli bir Kürt komutandır. Abbasi ordularına komutanlık etmiş olan Ebu Müslim Horasini, Emevi’lere karşı yapılan bir çok savaşı başarıyla kazanarak, Emevi hanedanlığının yıkılışında büyük bir rol oynamıştır.

 

Tarihte en önemli Kürt Hanedanlarından biri Şeddadiler dir.

Şeddadiler, Ezerbaycan da, Musafarid yönetiminin gücünün zayıflaması sonucu M.S 951’de Muhammed bin Şaddad bin Kurtag tarafından kurulmuştur. Şehddadiler, Kura ve Aras nehirlerinin çevirdiği Doğu Transkafkasya da hüküm sürdüler. Şehddadilerin hakim olduğu bu Hanedan’nın iki başkenti vardı. Bunlardan biri Gence’de diğer ise, Ermenistan’ın antik şehri Dvin de idi. Bu Hanedanlık M.S 1075 yılına kadar sürdü. Bu tarihten sonra Selçuklu hükümdarı Alpaslan, bu hanedanlığa son verdi.

 

Mervaniler kurulmuş ikinci Kürt devletidir.

Kürt Mervani devleti, Hizan yakınlarında Behisni Dağlarında yaşamış, Baz diğer adıyla Badh, Ebu Abdullah el-Hüseyin bin Dustak el-Harbuki tarafından kuruldu. Mervani devletinin en başarılı ve adil yöneticisi olan ve 53 hüküm süren Ebu Nasır Ehmet idi. Mervani Hanedanlığı M.S 1083 de sona erdi .

 

Hasnaviler(Hasanveyh Devleti)

Bu Kürt Hanedanı Barzıkani (Barzini) aşiretinin başı Hasanveyh (Hasanoya) bin Hasan tarafından Büveyh hükümdarı Rüknüevle ile birlikte M:S 959 yılında kruldu. Bu devlete M.S 1095 yılında sona erdi

 

Annaziler (Ben İnaz Devleti)

Bu Kürt Devleti M.S 991 yılında kuruldu ömrü 1117 yılına kadar sürdü. Bu Kürt Devletinin kurucusu Ebu el Fetih Muhammed bin annaz dır. Başkenti Hukwan olan Annaz devletini yedi hükümdar yönetti

 

Eyyubiler

Eyyubiler, en büyük ve en kudretli Kürt devletidir. Tüm tarihçilerin hem fikir olduğu bu Kürt devletinin kurucusu Selahaddin Yusuf bin Eyyub bin Şadi tarfından kurulmuştur.

 

 

Biz burada Bu Kürt devletlerinin yaşadıkları tarihlerde meydana gelen olaylar ve dönemin politik, ekonomik ve kültürel olayları ve gelişmeleri üzerinde durmadık. Buna fazla imkanımızda yok. Burada bunları anlatmamızın nedeni Kürtlerin en eski haklardan biri olduğu, muazzam bir tarihe sahip olduklarıdır. Bugün Kürtleri yok sayanlar karşısında, bunları bilmek ve Kürtlerle ilgili geçmiş tarihi öğrenmek önemlidir. Burada verdiğimiz bu ip uçlarını takip ederek her arkadaş çok daha gerilere giderek Kürt tarihi hakkında daha geniş bilgiye ulaşabilir.

 

Kürt ulusu hakkında bu genel bilgileri verdikten sonra, daha somut olarak ülkemizde Kürt ulusal sorununu incelemeye geçebiliriz.

 

18. yy sonuna doğru batı’da ulusal sorun esas olarak çözülmüştü. Batı’da ‘’Moder ulusal devletlerin’’ ortaya çıkmasıyla birlikte uluslaşma esas olarak çözülürken, 199 yy la birlikte Doğu’da ulusal hareketlere tanık olmaktayız. Doğu’daki ulusal hareketlerin başlangıcı olarak 1905’ler bir çıkış tarihi olarak belirtilebilinir. Bu tarih Doğu’da ulusal başkaldırıların tarihi olarak da önemli bir yer tutar.

 

Ülkemizde bu kapsam içinde çok uluslu bir ülkedir. Ülkemiz, bir çok emperyalist ülkenin ortaklaşa sömürü altında yarı-sömürge bir ülkedir. Feodalizmin çözülme gösterdiği, ancak tasfiye olmadığı yarı feodal bir ülke konumundadır.

 

Ülkemizde ulusal sorunun temelini Kürt ulusal sorunu teşkil etmektedir. Diğer azınlık milliyetlerinde ezildiği ve yok sayıldığı ülkemizde, Kürt ulusal sorunu esas olandır.Kaypakkaya yoldaş ülkemizdeki ulusal sorunun tarihsel gelişimini şöyle anlatmaktadır, ‘’Türkiye’de milli hareketler henüz yeni ve sadece Kürt hare-ketinden ibaret de değildir. Daha Osmanlı toplumu çökmeden önce başlamış ve bugüne kadar devam ede gelmiştir. Bulgari, Yunanlılar, Macarlar, Anavutlar, Kürtler, Ermeniler, Araplar, Yugoslavlar, Romenler, Osmanlı devletinde hakim ulus olan Türk ulusuna karşı defalarca ayaklanmışlar, tarih, Kürt harekatının dışındaki milli hareketleri belli bir çözüme bağlamıştır. Bugün Türkiye sınırları içinde hâlâ bir çözüme bağlanmamış olan müh hareket, Kürt hareketidir.’’

 

Ülkemizde Kürt ulusal sorununa karşı proletarya partisinin görüşleri esas olarak şöyledir; Türk egemen sınıfları ülkemizde başta Kürt ulusu olmak üzere tüm diğer azınlık milliyetleri ezmektedir. Pazara tek başına hakim olmak isteyen Türk burjuvazisi, tüm diller üzerinde acımasız bir baskı uygulamaktadır. Ana dilde eğitimi yasaklayan, örgütlenme ve kültürler üzerinde alabildiğince baskı uygulamakta ve devlet kurma ayrıcalığını sadece kendinse bir hak olarak gören Türk burjuvazisi, yıllardır Kürtler üzerinde asimilasyon uygulayarak, katletmektedir.

 

Bu uygulamaların karşında bizim tavrımız şudur; proletarya partisi Türk burjuva ve toprak ağalarının başta Kürt ulusu olmak üzere diğer azınlık milliyetlere uyguladığı ulusal baskının en kararlı düşmanıdır. Ulusal baskıya karşı tereddütsüz karşı çıkar, Türk burjuva ve toprak ağlarının karşısına dikilerek ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını savunur. Daha açık bir ifadeyle Kürt ulusunun ayrılarak kendi ulusal devletini kurmasını savunur. Proletarya partisi şovenizmin düşmanıdır. Ulusal çitlerin yıkılmasını savunur. Türk şovenizmine karşı çıkar ve teşhir eder.

 

Proletarya partisi, Türk burjuvazisinin devlet kurma ayrıcalığına karşıdır. Devlet kurma ayrıcalığı sadece Türk burjuvazisinin tekelinde değildir. Bundan hareketle, Kürt ulusunun ‘’Bağımsız Kürdistan’’ şiarıyla ayağa kalmasına karşı, Türk burjuvazisinin uyguladığı zorbalığa karşı savaşır. Bu aynı zamanda bir sınıf görevidir. Biz sadece ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını savunmanın yetmediğini söylüyoruz. Bunu biçimsel olarak ilan etmek yetmez. Bunu siyasal bir pratiğe dönüştürmek temel bir ilkedir. Ayrılığı destekleme, yada desteklememe ayrı bär konudur. Bir ulusun ayrılmaya karar verdiğinde ona kayıtsız olarak saygı göstermek ayrıdır.

 

Şimdi önemli ve temel bir noktaya gelmişi bulunuyoruz. Soru şudur; Proletarya partisi somutumuzda, ülkemizde Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkını kayıtsız şartsı desteklerken, ayrılma sorunu gündeme geldiğinde, bu ayrılığı neden desteklediğimizi yada neden her ayrılığı desteklemediğimize bilimsel bir cevap vermek zorundayız. Bu sorunun cevabını yorumsuz olarak Kaypakkaya yoldaştan dinleyelim. Kaypakkaya yoldaş şöyle demektedir ‘’Kendi kaderini tayin” ile “kendi kaderini tayin hakkı” farklı şeylerdir. “Kendi kaderini tayin” veya “kendi kaderini tayin etme” ayrılma, ayrı bir devlet kurma anlamına gelir. Oysa, “kendi kaderini tayin hakkı” biraz önce de işaret ettiğimiz gibi ayrılma hakkı, ayrı bir devlet kurma hakkı anlamına gelir. Komünistlerin her şart altında ve kayıtsız şartsız savundukları şey,’kendi kaderini tayin hakkı” yani ayrı bir devlet kurma hakkıdır. “Kendi kaderini tayin hakkı” ile “kendi kaderini tayin” veya başka bir deyişle “ayı bir devlet kurma hakkı” ile “ayrı bir devlet kurma” asla birbirine karıştırılmamalıdır. Komünistler birincisini her şart altında savundukları halde ikincisini şartlara bağlı olarak savunurlar. Lenin yoldaşın ifadesiyle, komünist hareket bu ikinci sorunu, “her özel meselede somut olarak, bir bütün olarak sosyal gelişmenin ve sosyalizm için proletaryanın sınıf mücadelesinin menfaatleri açısından yargılar ve tayin eder”.Lenin yoldaş, “ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı”nı, boşanma hakkına benzetir. Boşanma hakkı her şart altında ve kayıtsız şartsız savunulduğu halde, bizzat boşanma meselesi, bilindiği gibi bazı şartlarda savunulur, bazı şartlarda ise savunulmaz. Boşanma hakkı tanınmadan, ailenin birliği nasıl zoraki bir birlik olursa, “kendi kaderini tayin hakkı” tanınmadan da, milliyetlerin birliği zoraki bir birlik olur. Karşılıklı güvene, gönüllülüğe dayanan bir birlik olmaz. Karşılıklı düşmanlığa, ve cebire dayanan, kof ve çürük bir birlik olur. Komünistler, böyle bir birliği savunamazlar; her milliyetten emekçi halk arasında karşılıklı güvene, dostluğa gönüllülüğe dayanan sağlam bir birlik olmasını isterler ve savunurlar. Yine komünistler, genel olarak büyük devletler halinde örgütlenmiş olmayı, küçük küçük devletler halinde örgütlenmiş olmaya tercih ederler. Çünkü geniş bir alana kurulmuş büyük devletler, sınıf mücadelesi açısından, geniş çapta üretim yapılması açısından ve sosyalizmin inşası açısından daha elverişli şartlara sahiptir. Fakat komünistler, belirttiğimiz gibi, büyük devletler halinde örgütlenmenin, milliyetler üzerinde baskıya ve zora dayanmasına kesinlikle karşıdırlar. Milliyetler arasındaki birlik, gönüllülüğe ve karşılıklı güvene dayanan bir birlik olmalıdır. İşte, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını, kayıtsız şartsız savunma görevi buradan gelir. ‘’

 

Bu görüşü tamamlayan ve güçlendiren diğer iki soruda şudur, yine Kaypakkaya yoldaştan dinleyelim

Birincisi;’’Türkiye’nin Sınıf Bilinçli Proletaryası, Kürt Milletinin Ayrılmasını Ne Zaman Destekler, Ne Zaman Desteklemez?

 

Hangi milliyetten olursa olsun, sınıf bilinçli Türkiye proletaryası, Kürt milliyetinin ayı bir devlet kurması meselesine devrimin gelişmesi, güçlenmesi açısından bakar. Eğer Kürt milletinin ayrı bir devlet kurması, Türkiye Kürdistan’ında proletarya önderliğin de demokratik halk devriminin gelişmesi ve başarıya ulaşması imkanını artıracaksa, hangi milliyetten olursa olsun, sınıf bilinçli Türkiye proletaryası bizzat ayrılmayı destekleyecektik. Eğer ayrılma, Türkiye Kürdistan’ında proletarya önderliğinde demokratik halk devriminin gelişmesini ve başarıya ulaşmasını geciktirecekse, zorlaştıracaksa, hangi milliyetten olursa olsun, sınıf bilinçli Türkiye proletaryası ayrılmayı desteklemeyecektir. Ülkemizde gelişen komünist hareketin Kurdistan’da köylüler arasında hızla kök saldığını, toprak devrimi mücadelesini hızla gelişip yayıldığını, devrimci hareketin Kurdistan bölgesinde, Batı bölgesine nispetle daha hızlı geliştiğini düşünelim. Bu şartlar altında Kürt bölgesin Türkiye sınırları içinde kalması, bu bölgede sadece hakim Türk ulusunun burjuva ve toprak ağalarını devletinin çıkardığı engellerle devrimin kösteklenmesine vs… yol açacaktır. Veya Kürt bölgesinde çeşitli alanlarda Kızıl siyasi iktidarların doğduğunu düşünelim ve Batı’da devrimin çok daha yavaş bir tempoyla geliştiğini düşünelim. Bu şartlar altında yine, Türk hakim sınıflarının ve bunların devletinin baskısı, Doğu’da gelişen devrimi geciktirecek, köstekleyecektir. Bu taktirde Doğu’nun ayrılması, devrimin gelişmesini hızlandıracak, güçlendirecektir. (..) öte yandan, eğer Türkiye’nin diğer bölgelerinde devrim daha hızla gelişiyorsa, Kürt bölgesindeki gelişme daha yavaşsa, Kürdistan’ın ayrılması, bu bölgede devrimin gelişmesini daha da yavaşlatacaksa, feodal beylerin, şeyhlerin, mollaların vs… hakimiyetini güçlendirecekse, Doğu’daki devrimci mücadele, Batı’nın desteğinden mahrum kalarak zayıf düşecekse, bu takdirde hangi milliyetten olursa olsun, sınıf bilinçli Türkiye proletaryası ayrılmayı desteklemeyecektir. Eğer Türkiye’de devrim başarıya ulaştıktan sonra Kürt burjuvazisinin önderliğinde bir ayrılma hareketi baş gösterirse, hangi milliyetten olursa olsun sınıf bilinçli Türkiye proletaryası ayrılmayı desteklemeyecektik vs…

İkincisi; ‘’Kürt Milleti Ayrılmaya Karar Verirse, Sınıf Bilinçli Türkiye Proletaryası Nasıl Davranacaktır?

Ayrılma halinde iki durum söz konusu olabilir: Birincisi, ayrılmanın, yukarıda belirttiğimiz gibi devrimin gelişmesini olumlu yönde etkilemesi durumudur ki, bu taktirde mesele basittir. Her milliyetten sınıf bilinçli Türkiye proletaryası.ayrılmayı kesinlikle savunur ve destekler.

İkincisi, ayrılmanın, devrimin gelişmesini olumsuz yönde etkilemesi durumudur. Böyle bir durum varsa ve buna rağmen Kürt milliyeti ayrılmak istiyorsa, sınıf bilinçli Türkiye proletaryası ne yapacaktır? Sözlü tartışmalarda bu soruya Şafak revizyonistlerinin verdiği cevap şudur: Zor kullanmak dahil, her metoda baş vurarak ayrılmayı engellemek. Aynı soruya hareketimizin verdiği cevap şudur: Komünistler böyle bir durumda zor kullanmayı kesinlikle reddederler. Kürt işçileri ve emekçileri arasında “birleşme” lehinde propaganda yürütmekle birlikte, ayrılma isteğinin önüne asla zor çıkarmazlar. “Milletlerin kendi kaderlerini tayin hakkı”nı tanımak, bir millet bu hakkı kullanmak, yani ayrılmak istediği zaman, onun karşısına asla engel ve güçlük çıkarmamak demektir. Komünistler, Kürt milletinin ayrı bir devlet kurup kurmayacağı kararını tamamen ve kesinlikle Kürt milliyetine bırakır. Kürt milleti isterse ayrı bir devlet kurar, istemezse kurmaz. Buna kara verecek olan başkaları değil, Kürt milliyetidir. Komünistler, bir milliyetin ayrılma isteğinin önüne kendileri asla engel çıkarmayacağı gibi, burjuva ve toprak ağalarının hükümetinin engel çıkarma, zor kullanma girişimleriyle de aktif olarak mücadele eder.’’

Bu görüşlere ek olarak şunu bilmeliyiz ki, tüm milli hareketlerin genel bir demokratik muhtevaları vardır. Milli hareketlerin bir yönüyle kendilerini ezen hakim ulus burjuvazisinin zorbalığına, asimilasyon ve tek yanlı imtiyazlarına karşı verdiği bir mücadele vardır. Milli baskının kaldırılması, milliyetler arası eşitliğin sağlanması, tek yanlı imtiyazların kaldırılması, dil üzerindeki baskıların son bulması, ulusal devlet kurulması hakkı eşitliğinin tanınması, tüm bunlar genel demokratik bir muhteva taşır.

Proleter hareket Programına ulusların kendi kaderini tayin hakkı şiarını koyar, ancak özgülümüzde programına ‘’bağımsız Kürdistan’’ şiarını koymaz. Ulus devlet yaratma görevi proletaryanın değildir. Proletarya ulusal soruna proletarya davasının genel kurtuluşundan hareket eder. Proletaryanın görevi milliyeti bölmek değil birleştirmektir. Türkiye çok uluslu bir ülkedir. Proletaryanın görevi Türkiye sınırları içinde yaşayan tüm milliyet ve azınlık emekçilerini, köylülerini, öğrencilerini birleştirerek ortak bir mücadele örgütlemektir. Demokratik Halk Devrimi sonrasında ise, ulusların kendi kaderini tayin şiarını gündeme getirerek hayata geçirmektir. Evet programımızda bağımsız Kürdistan şiarı yer almaz, ancak programımızda ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı yer alır. Bundan anlaşılması ne anlaşılması gerektiği yukarda belirtilmişti. Bunun anlamı, siyasal kaderini belirleme, ayrılıp ayrı devlet kurma hakkıdır. Devam edelim; Ekim Devrimiyle açılan çağla birlikte, tüm dünya’da olduğu gibi Türkiye’de de devrimimizin çıkış noktası ulusal programın çıkış noktasıdır. Yani Komprador burjuvazi ve toprak ağalarının yıkılışı, Demokratik Halk Devriminin zaferi ulusal sorunun da çıkış noktasıdır. Devrim başarıya ulaşmadan ulusal sorunda çözülemez. Bu anlamda, proletarya programına, bütün uluslar için tam hak eşitliği; ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı, bütün ülkelerin işçileri ve ezilen hakların birleşmesi.

Proleter hareketin programına ayrılma hakkını koyması yetmez. Ayrılmayı savunmayan, bunu arzulamayan uluslar için proleter hareket programına bazı maddeler koymak zorundadır. Bu özellikle ülkemiz açısından çok daha önemlidir. DHD sonrası Kürt ulusunun ayrılmayı doğru bulmadığı şartlar için çok daha önem kazanmaktadır. Proleter hareket bu soruna daha 1972 yılında Türkiye’de milli meseleye verdiği yanıt da cevaplandırmıştır. Özetle proleter hareketin savundukları ve programı şöyledir. Devrimimizin zaferiyle, isteyen ulus ayrılır, ayrı bir devletini kurar; istemeyen ulus da ayrılmaz, yaşadığı toprak bölgesinde bölgesel-özerklik statüsünde, her bakımdan tam bir eşit hakka sahip olarak birlikte yaşar. Dolayısıyla, proleter sınıfın programında bölgesel özerklikle ilgili bir maddenin olması ciddi öneme sahiptir; ve de zorunludur. Ayrılmayan ulusal topluluklar için her türlü eşitsizliği, her türlü ayrıcalığı ortadan kaldıracak bu madde, proletarya partisinin programını her türlü sapmaya karşı güçlendirir (ulusal sapma).

Anlaşılır ki, program, ayrılmak isteyen uluslar için ayrılma hakkı, Yeni Demokratik Türkiye devleti içinde kalmayı benimseyecek milliyetler için de bölgesel-özerkliği içerecektir.

Her halükarda, Marksistler proletarya önderliğinde demokratik halk iktidarı koşullarında ulusal topluluklara ve özellikle de bütün ulusların işçi, köylü ve diğer sömürülen yığınlara birbirleriyle kaynaşmalarını, yakınlaşmalarını öğütleyeceklerdir.

Özet olarak, proleter Öncünün programı ulusal sorun bakımından şunları içerir.

Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı.

Bütün ulusal topluluklar için tam hak eşitliği.

Bütün ulusal topluluklardan işçiler ve ezilen halkların kardeşçe sınıf dayanışması, birleşmesi.

Demokratik Halk Devriminin zaferi koşullarında isteyen ulusa ayrılma, ayrı bir devlet kurma hakkı.

Ayrılmak istemeyen uluslar için koşulsuz eşitlik.

Ulusal azınlıkların haklarının tam olarak güvence altına alınıp korunması.

İktisadi, kültürel ve başka esasları da dikkate alarak ulus bazında saptanacak bölgeler için bölgesel-özerklik.

Aynı bölgeler için tam demokratik öz-yönetim.

Öz-yönetime sahip özerk bölgelerin, bu alanların sınırlarını, bölgenin iktisadi, toplumsal koşulları, nüfusun ulusal yapısı çerçevesinde bu bölgelerde oturanlar saptayacaktır.

Dillerin tam eşitliği güvence altına alınacak; resmi zorunlu bir dil olmayacak; halka bütün yerel dillerle öğretim yapacak okullar açılacak.

Tüm bunlar, demokratik bir anayasayla güvencelenecektir.

Tüm bunların yerine getirmesi sorunu Stalin yoldaşın söylemiyle ülkenin demokratikleşmesinden geçer,

Birlikte yaşamak isteyen uluslar için bölgesel özerkliktir demiştik, fakat bir şeyin altını özenle çizmeliyiz o da bölgesel özerlik ile ulusal- kültürel özerlik arasındaki farktır. Bu iki belirleme sadece birer kavram değil, aksine bir anlayış ve bakış açısını içermektedir. Eğer bu iki kavramın anlamını ve içeriğini iyi kavramaz ve bilince çıkaramasak, çok şeyi bir birine karıştırır, ulusal sorunda ilkesel yanlışlıklara düşeriz.

Öyleyse bu iki kavram arasındaki farklılığın ne olduğunu inceleyelim

a-) Ulusal-kültürel özerklik.

Özlü ifadesiyle ulusal-kültürel özerklik programı, eğitimin devletin elinden alınarak, ayrı ayrı ulusal topluluklara bölünmesidir. Bu program, okulu devletin yönetiminden alarak, ulusal-topluluklara göre böler. Her ulusal topluluğun ayrı okulları, eğitim işlerini merkezileştiren ayrı ligaları olacaktır. Eğer teori denecekse, bu teorinin babası Otto Bauer’dir. Teorinin ereği de ulusal gelişmeyi özgürce güvenceleyecek kurumların yaratılmasıdır.

Çeşitli ulusal topluluklardan üyelerinin topraktan bağımsız olarak yerleştikleri, yaşadıkları, yıllarca o yöre halkıyla kaynaşıp on yıllarca yaşamını sürdürdükleri yere bakmaksızın her ulus, birleşmiş ve resmen tanınmış bir ulusal-topluluk olarak ulusal-kültürel işlerini kendisi yürütecektir.

Ulusal ligalar oluşurken, ulusal topluluktan kişinin yerleşim bölgesi asla dikkate alınmaz. Kişi bu ulusal-topluluğa katılıma bu özellik göz önüne alınmaksızın özgürce kendisi karar verebilir.

Stalin’in sözleriyle, ulusal kültürel özerkliğin çıkış noktası, bireylerin, belli bir topraktan bağımsız birliği olarak ulus görüşüdür. Bu teorinin başlıca simaları Otto Bauer ve Springer’e göre, bir tek devletin içinde çeşitli ulusal topluluklara mensup, yaşamın şuraya buraya dağıttığı ve yerleştiği yabancı bölgelerde azınlıklara düşen bu grupları, tüm sınıfları kapsayacak tek bir ulusal birlik biçiminde örgütlemek gerekir. Springer ve Bauer’e göre, yerleştikleri yabancı yöredeki bu grupların kültürel çıkarları ancak bu yolla güvence altına alınıp korunabilir. Bu yolla ulusal anlaşmazlıklara da son verilecektir. Eğitimin devletin elinden alınarak ayrı ayrı örgütlenmiş ulusal topluluklara göre bölünmesi, aynı şekilde okulun devletin elinden alınıp ayrı ayrı kurulacak olan ulusal ligalara göre uluslar arasında, o okul senin ulusunun, bu benim, şu diğer ulusun biçiminde bölmek hem demokrasinin gerekleri ve hem de proletarya açısından korkunç derecede zararlıdır. Bir kere ve her şeyden önce Marksistler ulus yaratma, örgütleme, kurma işiyle uğraşmazlar. Onların uğraştığı şey, proletaryayı örgütlemektir.

Görevimiz, uluslar arasında sağlam çitler kurmak, onları birbirine yabancılaştırmak değil, ulusları birbirine yaklaştırmadır. Görev, başka başka ulusal topluluktan işçileri birbirinden ayırmak değil, onları yakınlaştırma, en sıkı biçimde birleştirmektir. Bu, aynı zamanda şovenizmi de besleyen zemini de yok etmek yolunda önemli bir temel olacaktır. Milliyetçiliğin ve şovenizmin her türlüsüne tavır her Marksist’in görevidir.

Ulusları uzaklaştırma değil, yakınlaştırma; işçileri ayırma değil, birleştirme.

Stalin konuya ilişkin şunların altını çizmektedir.’’Görüşümüze göre, sınıf mücadelesi sosyalist ilkesi yerine burjuva “milliyet ilkesini” geçirmek anlama gelen, Bauer tarafından kutsanmış o belirsiz “sosyalist milliyet ilkesinin” sözünü bile etmiyoruz. Ulusal özerklik böyle şüpheli bir İlkeden yola çıktığına göre, işçi sınıfına ancak zarar getirebileceğini “teslim etmek gerekir.

Bu milliyetçilik elbette içyüzü kolayca anlaşılabilen bir şey değil, çünkü sosyalist laflarla ustaca maskelenmiştir, ama bu yüzden proletaryaya verdiği zarar bir o kadar büyüktür. Açık bir milliyetçilikle her zaman başa çıkılabilir: onu tanımak zor olmaz. Maskelenmiş ve maskeli haliyle tanınmaz olan bir milliyetçicikle mücadele etmek çok daha zordur. Çünkü koruma yeleği olarak sosyalizmi kullandığından, o daha az : yaralanabilirdir ve daha fazla dayanıklık gösterir. Bu, işçiler arasında nerede görülürse orada karşılıklı güvensizlik düşüncesini ve çeşitli milliyetlerden işçilerin ayrılması yolunda zararlı düşünceleri yayarak havayı zehirler.

Fakat ulusal özerkliğin zararları bununla bitmez. O sadece ulusların birbirlerinden ayrılmasına değil, fakat aynı zamanda yekpare işçi hareketinin parçalanmasına da zemin hazırlar. Ulusal özerklik düşüncesi, yekpare işçi partisinin tek tek milliyetlere göre inşa edilmiş partilere ayrılması için psikolojik ön koşulları yaratır. Parti gibi sendikalar da parçalanır ve tam bir ayrışma meydana gelir. Yekpare sınıf hareketi, tek tek ulusal (Çitlere işte böyle bölünür.’’

Buradan, ulusal sorunun, ulusal-kültürel özerlik ile çözülemeyeceği görülüyor. Dahası: Ulusal-kültürel özerlik, sorunu keskinleştiriyor ve işçi hareketinin birliğinin yıkılması için, işçilerin milliyetlere göre ayrılması için, işçiler arasında güçlü sürtüşmeler için elverişli bir zemin hazırlayarak sorunu karmaşıklaştırıyor. Ulusal özerklik tohumu işte böyle uç veriyor.’’

Sürdürelim.

Bir devletin çatısı altında yaşayan ulusal topluluklar milyonlar on milyonlarca iktisadi, toplumsal vb, bağla birbirlerine bağlıdırlar. Tüm bağlar içinde eğitim nasıl bu bağlardan ayrı tutulabilir ve nasıl devletin yöneticiliğinden çekip alınabilir? Eğer iktisadi ve toplumsal gelişme, eğer yaşamın kendisi bin bir bağla tek bir devletin sınırları çerçevesinde yaşadıkları sürece bunları birbirine bağlamışsa, ulusları eğitim, okul ve dahası kültürel alanda bölüp parçalamak, birbirinden ayırmak yalnızca gerici bir önlem olur. Leninist düzlem, ulusal toplulukları eğitim işlerinde birleştirmektir. Eğer ulusal toplulukları eğitim işlerinde birleştirme değil, ayırma gibi bir yola, Otto Bauerci, Springerci bir yola girilirse, gelişme düzeyleri bakımından eşit olmayan ve daha geri gelişme düzeyindeki ulusal toplulukların durumunu daha da kötüleştirecektir. Bırakalım Leninisti, sıradan demokrat bile, bu Bauerci yolda bu ilkeyi savunmaz; savunmamalıdır da.

Bir Leninist, bu ilkeye çok daha sert biçimde karşı koymalıdır. Zira, bu ilkeyle, işçiler rahatlıkla bölünür, parçalanır, zayıflatılır ve de şovenizmin zehriyle zehirletilir.

Ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkı bu Bauerci ilkeyle kapı dışarı edilir. Ya da ulusların kendi kaderlerini kendilerinin tayin etmesi hakkının yerine ulusal-özerklik gibi anlaşılmaz formülü geçirilir. Bir devlet vardır ve bu devlet içinde (dikkat edilsin, bu devlet içinde) ayrı ayrı ulusal topluluklar yalnızca eğitim işlerine göre bölünüp, parçalanmışlardır; diğer bakımlardan değil. Kendi devletleri yoktur ulusların. Oysa ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı, siyasal kaderi tayinden , yani ayrılma, ayrı bir devlet kurmadan başka bir anlama gelmez. Bu demektir ki, ulusal-kültürel özerklikte milliyetler devletinin birliği vardır ama ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı, ayrı bir devlet olarak varlaşma hakkı kapı dışarı edilmiştir. Bauerci teori, ilk itiş postulatıyla bu hakkı dışlamıştır. Dolayısıyla, ulusların kendi kaderlerini kendilerinin tayin hakkı bir ulusu diğer uluslar karşısında her konuda tam hak sahibi yaptığı halde, ulusal-kültürel özerklik, ulusa yalnızca kültürel haklarını kazandırabilmiştir. Tabii kazandırabilirse!

Lenin’in sözleriyle, kültürde ulusal özerklik, kapitalistler tarafından değil, (çünkü onlar daha kaba, daha açık yöntemlerle işçileri bölüyor) Avusturya’nın umutsuzluk çizgisinde kıvranan küçük burjuva alandan gelme bir düşünce olarak, bu ülkenin oportünist dar kafalı aydınlarınca bulunmuştur.

Bu özerklik, sosyalizm maskelidir; ulusalcılığın kaba değil, en inceltilmiş şeklidir. Bu gizlenmiş, perdelenmiş, üzerine sosyalizm pelerini geçirilmiş ulusalcılığa karşı savaşım çok daha zor bir çabayı gerektirir. Açık ulusalcılığa karşı mücadele daha kolay, gizli ulusalcılığa karşı mücadele daha çetindir. Sosyalizmle maskelenen ulusal kültürel özerkliğin, devrimci ve komünist safları rahatlıkla etkileyebileceği, bu saflarda düşünceleri tahribata uğratacağı deneyimle tanıtlanmıştır. Aynı şekilde, bu özerkliğin ulusal sorunu çözmediği daha da karmaşıklaştırıp çözümsüzlüğe gömdüğü de bir o kadar deneyimle saptanmış bulunmaktadır.

İşçi hareketinin birliğini yıkan, milliyetlere göre ayıran, aralarında çelişmeler yaratıp şiddetlendiren ulusal kültürel özerkliğin önerildiği tek ülke Avusturya’dır. Ve bu güzergahı kullanan Bund’dur. Avusturya’da Otto Bauer, Rusya’da Bund. Ama ne gariptir ki, bu teorinin ya da bu programın mimarı Bauer, ulusal özerklik Yahudi işçilerinin isteği olamaz diyerek böyle bir özerkliği Yahudiler için savunmaz. Çünkü der Bauer, kapitalist toplum Yahudilerin bir ulus olmasına izin vermez.

Bauer Avusturya’da, Bund Rusya’da incelmiş bir ulusalcılıkla işçileri yozlaştırma peşinde koşmuşlardır. Bu düşünce tarzına karşı görev, Leninist düzlem şunu ön görür: Ulusların ve dillerin her yönüyle tam eşitliği ve aynı zamanda, özellikle de ayrı ayrı ulusal topluluktan işçilerin birleşik proletarya örgütlerinde kaynaşması. Bauerci ulusal özerklik, enternasyonalizme karşıt ve onunla bağdaşmazken, her ulustan işçilerin ortak işçi örgütlerinde bir araya gelmesini savunan Leninist hat enternasyonalizmle kesenkes bağdaşır.

Bir bölen, bir yozlaştıran, bir incelmiş ulusalcılıktır ulusal-kültürel özerklik!

Leninist hattaysa, ulusalcılığın, bir bölücülüğün (ulusları bölme), bir yozlaştırıcılığın (işçileri bölüp yozlaştıran) zerresi yoktur.

Nedir Leninist plan: Ulusların ve dillerin tam eşitliği; yerli dillerde eğitim, resmi bir dile gerek bile olmaması. Ulus’lar arasında en yakın ilişkiler, tüm uluslar için bir örnek devlet kurumları, bir örnek okul yönetimleri, bir örnek eğitim siyaseti ve her türlü ulusalcılığa karşı ve özellikle de ulusal kültür adı altında maskelenen inceltilmiş ulusalcılığa karşı savaşımda her ulusal topluluktan işçilerin birliği.

İncelmiş burjuva ulusalcılığı Bauerci özerklik, anlaşılacağı gibi, bir ulusun burjuvazisiyle proleterlerini birbirine bağlar, ayrı ayrı ulusların proleterlerini ise birbirinden ayırır.

Leninistler her zaman, her yerde enternasyonalist görüşten yana olmuşlardır. Bu sorunda da öyle. Şu ya da bu ulusun “ulusal kültürünü” değil, her ulusun “ulusal kültürünün” yalnızca demokratik ve sosyalist kısmını içeren enternasyonalist kültüründen yanadır Leninistler; ve yalnızca “ulusal kültürün” bu bölümünü desteklerler.

Proletaryanın ayağa doğrulduğu, sınıf mücadelesinin proletarya raylarında toplumsal yaşamın odağı haline geldiği durumlarda, bir ulusun yalnızca burjuva değil, ama aynı zamanda proleter kültür öğeleri de bu mücadele sürecinde gözeneklerden uç verir.

Egemen kültürün her ulusta demokratik ve sosyalist değil, burjuva kültür olduğunu biliyoruz; ama aynı açıklıkla şunu da biliyoruz ki, egemen olmasa da o ulusun “ulusal kültür”ünde demokratik ve sosyalist kültür de vardır. Mevcut “ulusal kültür” bu bölüğü de içermek durumundadır.

İşte her “ulusal kültür”de desteklediğimiz bu kültürdür.

Egemen burjuva kültürüne karşıyız; burjuva ulusalcılığını güçlendiren bu kültürün daima karşısındayız. Burjuva yalanla bezenmiş ulusal kültürel özerkliğe hayır deriz; tüm ulusal toplulukların her türlü örgütlerde birliğini ise özellikle savunur ve Lenin’in sözleriyle baş tacı ediniriz.

b-) Bölgesel-özerklik.

Tek devlet sınırları çerçevesinde ulusalcılığı öne çıkarıp destekleyen, ulus örgütleyip kuran, uluslar arasında aşılmaz kalın duvarlar ören ulusal-kültürel özerkliğin bu ideolojik temel ve içeriğine karşın, Marksistler ulusalcılığın gelişmesine destek olmayan, tersine ulus’lar arasındaki engelleri yok eden, bağları güçlendiren, tam  bir kaynaşmayı öngören bölgesel-özerklik planını savunurlar.

En özlü anlatımla bölgesel-özerklik, toprağı dikkate alan, bölgeyi hesaba katan, topraksız bir ütopya değil, çeşitli bölgelerin ve özellikle karma nüfuslu bölgelerin özerkliği demektir. Yeni Demokratik Türkiye koşullarındaki devlet’te en uygun çözüm budur. Ayrı ayrı bölgelerin, illerin, ilçelerin toprağa bağlı temelde özerkliğini içerir bu plan.

Bauerci, Bundcu ulusal-kültürel özerklik programına karşı en uygun ve doğru çözüm bu tür özerkliktir. Bu özerklik, Bauerci ulusal özerkliğin toprağı, bölgeyi dikkate almayan planına karşın, belirli bir toprak üzerinde yaşayan belirli bir nüfusu temel alır. Milliyetlere göre bölünmeyi değil, kaynaşmayı öngörür.

Bu özerklik, Bauerci bireylerin belli bir topraktan bağışık, bağımsız birliği olarak ulus görüşüne karşın, bölgesel-özerkliği ve geniş tabanlı özyönetimi, toprağı ve bölgeyi hesaba katarak varlaşır.

Bir örnekle somutlaştıralım.

Varsayalım ki, proletarya önderliğinde demokratik halk iktidarının kurulduğu bir ülkeyle karşı karşıyayız. Ve varsayalım ki, bu ülke Yeni Demokratik Türkiye olsun (geleceğin Türkiye’si). Böyle bir devlet sistemi içinde çeşitli ulusal topluluklar vardır. Türk, Kürt ulusu ve diğer (Arap, Çerkez, Ermeni, Laz gibi) ulusal toplulukların varlığı bir gerçektir. Demokratik Türkiye devleti yönetiminde ayrı ayrı ulusal bileşimli bölgelere bölgesel özerklik verilecektir. Örneğimizde Türkiye-Kürdistanı bir bölgedir; bu bölgedeki toprak parçası üzerinde Kürtler yaşar; bu bölgeye özerklik verilir; tam ve geniş bir öz-yönetime geçilir. Denilebilir ki, Kürtlerin yaşadığı bazı alanlarda başka başka ulusal azınlıklar da yaşıyor ve dolayısıyla bu ulusal azınlıkların durumu nasıl ele alınacak?

Bilinir ki, hiçbir bölge tamı tamına bir ulusal türdeşlik yapısı sunmaz, sunamaz. Böyle bir durumda, Kürt bölgesindeki diğer ulusal azınlıkların hakları anayasayla güvence altına alınır. Yani hangi ulustan olursa olsun her birey yaşadığı toprak parçası üzerinde tüm haklarına sahiptir. Hiçbir ulusal azınlığın hakları kısıtlanamaz, önüne engeller konamaz. Kompradorların ve toprak ağalarının faşist devletinin yönetiminde bu mümkün değildir; ancak aynı şeyin Yeni Demokratik Devlette de mümkün olmayacağı anlamına gelmez. Eski düzende (yani şimdiki) buna asıl engel, ezen ve sömüren kıyıcı egemenlerin devletidir; yeni düzende (yani geleceğin Yeni Demokratik Devletinde) bu engel kaldırılınca, yok edilince yerine yenisi konunca, her türlü kaygı ortadan kendiliğinden kalkacaktır.

Türkiye Kürdistan’nı özerk bölgesinde, Kürtler en geniş ve en tam bir öz-yönetime kavuşmuş olacaklardır. Eğitimde demokratik ve laik, dillerini kullanmada özgür olacaklardır. Herkes ana dilinde eğitim yapacak, ancak ulusal-kültürel özerklik saçmalığında olduğu gibi okullar milliyetlere göre bölünmeyecektir. Ve herkes yerli dillerde okuyup yazacak.

Bu özerklik demokratik merkeziyetçilikle çelişir mi?

Hayır, çelişmez.

Aksine, demokratik merkeziyetçilik ancak böyle bir özerklik uygulamasıyla, yani bölgesel-özeklikle güçlenip yaşam hakkı bulur. Kaldı ki, ayrı ayrı ulusal-toplulukların ya da karma bir nüfusun yaşadığı bir devlette, bölgesel özerklik olmadan demokratik devlet sistemi, yani demokratik halk diktatörlüğü sistemi (bu ikisini özellikle yan yana belirttim, yani devletle, demokratik diktatörlüğü. İkisinin aynılığından kuşku duyulamaz.

Özerkliğin verildiği bölgede hangi dilin kullanılacağına yani devlet ve kamu işlerini yürütmede hangi dilin kullanılacağına bu özerk bölgenin öz-yönetimleri karar verecektir. Bir parantezle  belirtelim ki, bu bölgede yaşayan diğer azınlık uluslar kendi dillerinin korunması hakkına mutlak olarak sahiptirler. Bu öz-yönetim bölgesi bu diller üzerinde her hangi bir sınırlama koyamaz. Devlet ve kamu işlerinde bu ulusal azınlıklar kendi dillerini kullanma hakkına sahiptirler. Örneğin, bir devlet ya da kamu görevlisine kendi dilinde hitap etme ve aynı dilden karşılık alma bu azınlıkların mutlak hakkıdır.

Özet olarak bölgesel-özerklik sisteminde ulus’lar arasında tam bir eşitlik, ulusal azınlıkların haklarının tam bir korunması vazgeçilemezdir. Bunu garantileyen şey de, proletarya önderliğinde devrimci sınıfların ittifakına dayanan demokratik halk diktatörlüğüdür.

Faşizm

Caption: 
Metin Atak

 

 Almanya’nın caddeleri ve şehirleri kanla sulandı. Viyana’nın işçi semtleri,askeri birliklerin ateşiyle yakılıp yıkıldı., harabeye döndü.Yoksulluk, yıkım, felaket ve acı. Üstünde insanlığın en ünlü beyinlerinin eserlerinin yakıldığı ortaçağa özgü odun yığınlarının alevleriyle aydınlatılmış kapitalist baskı ve uygarlığın batışı, giyotin ve cellat baltası. Faşizm işte bunları getirdi. Ayrıca dünyayı felakete, yeni bir korkunç katliama sürüklemek tehdidini de beraberinde getirmektedir.  Dimitrov

                  

                Bir devlet  biçimi olan faşizm, birinci emperyalist paylaşım savaşı sonrasında İtalya ve 1933’de Almanya’da iş başına gelmesini takip eden 2. emperyalist paylaşım savaşı sırasında ve şimdilerde olmak üzere milyonlarca insanın canına mal olmuştur. Faşizm elbette tesadüfü bir olay değildir. Faşizmi anlamak, sınıfsal özünü ortaya çıkartmak önemlidir. Sınıf savaşımın her aşamasında; köle sahipleri, feodal zorbalar ve burjuvazi kendi zorunu her zaman uygulamış ve ezilenleri daima yok etmek istemişlerdir. Bu  baskı ve yok etme biçimleri faşizm olarak adlandırılmamaktadır. Faşizmin tarihsel olarak ortaya çıkışını emperyalizmden ayrı olarak izah etmek, öncesinde bunu aramak yanlıştır. Faşizm, proleter devrimler çağında, başta işçi sınıfı olmak üzere, onun öncüsüne, köylüğe ve toplumun diğer katmanları için bir karşı-devrimdir. ‘’varoluşu rastlantı değildir.’’ Emperyalizmin özünden fışkırmıştır. Tekelci sermaye faşizmle, kendine kapitalizmin bunalımından bir ‘’çıkış yolu’’ aramıştır. Bu gerçek, tekelci kapitalizmin ekonomisinde yatmaktadır; emperyalizmin her türlü politik ve ideolojik görüngüleri son tahlilde bu ekonomiyle açıklanır. Faşizmin sınıfsal niteliğini belirleyen kökleri işte bu toplumsal ve ekonomik temelde yatmaktadır.’’ (Komünist ent. Faşizm tahlili s.151)

            Lenin, emperyalizmi incelerken onun  ekonomik temelinin tekel olduğunu açık  olarak vurgulamış ve emperyalizmin kapitalizmden doğduğunu çok ayrıntılı ekonomik verilere dayanarak açıklamıştır. Bu da  kısa ve özlü olarak 20. yüzyılın başında kapitalizmin en yüksek ve son aşamasına yani emperyalizme ulaşıldığını gösteriyor. Bu, kapitalizmin vardığı en son aşamadır. Bu aynı zamanda onun son aşama olarak can çekişen ve çürüyen bir kapitalizm olduğunun da göstergesidir.

                  Lenin, emperyalizmi incelerken Marks’ın kapitalizmin genel kurallarına bağlı kalarak sorunu ele almış üretimin yoğunlaşmasının belirli bir şamadan sonra onu tekelciliğe götürdüğünü açıklamıştır. Lenin ‘’ekonomik açıdan emperyalizm (…) kapitalizmin gelişmesindeki en yüksek aşamadır, üretimin çok büyük ve engin boyutlara ulaşmasıyla serbest rekabetin yerini tekele bıraktığı aşamadır. Emperyalizmin ekonomik özü budur’’ ve yine Lenin şu noktalara dikkat çekmiştir. Emperyalizm, tekellerin ve mali sermayenin egemenliğinin kurulduğu; sermaye ihracının birinci planda önem kazandığı; dünyanın uluslararası tröstler arasında paylaşılmasının başlamış olduğu ve dünyadaki bütün toprakların en büyük kapitalist ülkeler arasında bölüşülmesinin tamamlanmış bulunduğu bir gelişme aşamasına ulaşmış kapitalizmdir.  

                 Yağmacı savaşlar, emperyalizm öncesi de vardı. Bu, kapitalizmin emperyalizme evirilmesinden önce sık görünen bir olaydı. Başka ülkelerin topraklarını işgal etme, yağmalama ve ülke zenginliklerine el koyma sık rastlanan olaylardandı. 19. yüzyıla gelindiğinde dünyanın tüm toprakları kapitalist devletler tarafından paylaşılmıştı. Ne var ki, 20. yüzyılın başında kapitalizmin en son aşaması emperyalizme ulaşılınca savaşlar yeniden  kaçılmaz hale geldi. Emperyalist aşamaya varılmasıyla, tekeller ve bankalar, kapitalist devletlerin yaşamlarında belirleyici hale geldi. ‘’finans-kapital, kapitalist devletlerde evin efendisi oldu. Finans kapital yeni pazarlar, yeni sömürgeler, yeni sermaye ihraç alanları ve yeni hammadde kaynakları talep ediyordu.’’  (Stalin Eserler 14 s. 186) Bu da dünyayı birinci emperyalist paylaşım savaşına sürükledi. Bu sonuç pazarların ve sömürgelerin bir kez daha paylaşılması anlamına geliyordu.

          

           Birinci emperyalist paylaşım savaşının hemen sonrasında faşizmin ortaya çıkışı

            Birinci emperyalist paylaşım savaşı öncesinde, yani 19. yüzyılda dünyanın tüm toprakları kapitalist devletler arasında paylaşılmıştı. Emperyalist çağda kapitalizmin eşitsiz gelişmesi, ülkeler arasındaki dengesizliği bir yana itmediği gibi, bazı kapitalist ülkeler yavaş gelişirken, diğer bazılarının sanayi oldukça ileri bir düzeyde seyretmesi durumu emperyalistler arasındaki  güç dengesinin de değişimine yol açıyordu. Bunun açık anlamı, emperyalistlerin yeni pazarlara sahip olma, sermaye ihracı, hammadde ihtiyacı, dünyanın yeniden paylaşılmasını gündeme getirdi. Bu durum açık olarak Lenin’in yaptığı tahlili açık ve net olarak ispatlıyordu,  kapitalizm ‘’son aşamasına, emperyalizme ulaşınca, savaşlar özellikle kaçınılmaz hale geldi’’ birinci emperyalist paylaşım savaşı bunun sonucu olarak baş gösterdi. Dünyanın yeniden paylaşılması emperyalist savaşı kaçınılmaz kıldı. 1914’de patlak veren birinci emperyalist paylaşım savaşı pazarların yeniden paylaşımıydı.

                 Birinci emperyalist paylaşım savaşına bir yanda Almanya ile Avusturya, diğer yandan Fransa ile İngiltere ve onları takip eden Rusya hazırlandı. Savaşa hazırlanan emperyalist ülkeler bir birlerinin  nüfus alanlarına girmeyi ve buraları ele geçirerek yeniden hakimiyet kurmak istiyorlardı. Almanya; İngiltere; Fransa’nın elindeki pazarları almayı, Rusya’dan ise Ukrayna ve Polonya’yı koparmak isterken, öte yandan Almanya’nın Bağdat demiryolunu inşa etmesi, İngiltere’yi oldukça tedirgin ediyordu. Çarlık Rusya’sı Türkiye’nin paylaşılmasını isterken, Karadeniz’i Akdeniz’e bağlayan boğazları ele geçirmeyi hedefliyordu. Fransa ise 1870-1871 savaşında Almanya’ya kaptırdığı ve kömür bakımından zengin Saar havzası ve demir bakımından oldukça zengin Alsas-Loren’i Almanya’dan geri almak istiyordu. Tüm bu çelişkiler birinci emperyalist paylaşım savaşına yol açtı. Savaşın patlak vermesiyle, nüfus alanlarının yeniden paylaşılması diğer emperyalistlerinde çıkarlarına dokunuyordu. Bu yüzden savaşın çıkmasını takip eden yıllarda ABD ve Japon emperyalistleri de kendilerini savaşın bir tarafı sayarak savaşa katıldılar. Ve böylece savaş bir dünya savaşı haline geldi.

                 Emperyalist savaş hazırlığı tüm hükümetlerce emekçilerden saklandı. Her emperyalist devletin hükümeti bir saldırı tehditle karşı karşıya olduklarını anlattılar. Hükümetler savaşın gerçek emperyalist amaçlarını gizleyerek halkı aldattılar.

                 Birinci emperyalist paylaşım savaşının ufukta görülmesi  ve savaşın patlak vermesinden sonra uluslararası alanda ciddi tartışmalar ve saflaşmalar yaşandı. Bu tartışmaların temel konusu, emperyalist savaş ve buna karşı tavırda belirginleşti. Temel tartışma savaş öncesi izlenecek politika ve savaşın patlak vermesinden sonra nasıl bir stratejinin izleneceği üzerineydi. 2. Enternasyonal oportünistleri burjuvazinin halkı aldatmasına açıktan yardımcı oldular. 2. Enternasyonal sosyal demokratları, sosyalizme ihanetle kalmadılar, açıktan kendi burjuvalarının yanında saf tutarak anavatan savunması adı altında burjuvaziye yardımcı oldular. Lenin, 2. Enternasyonalin oportünist önderlerinin kaypaklığına dikkat çekerek bunların lafta savaşa karşı çıktıklarını, savaş patlak verdiğinde tavırlarını değiştirip, emperyalist burjuvazinin saflarına geçebileceklerini sürekli vurgulamıştı. Lenin bu tespitinde haklı çıktı.

                 2. Enternasyonal 1910 Kopenhag kongresinde, savaş kredilerinin oylanmasında buna karşı çıkılması ve aleyhte oy kullanılmasını kararlaştırdı. Ancak emperyalist savaşın çıkması iyece belirlendiğinde ve iş pratiğe geldiğinde 2. Enternasyonal partileri ihanetlerini sergilemekten geri kalmadılar.  4 Ağustos 1914’te Alman sosyal demokratları parlamentoda savaş kredileri lehinde oy kullandı. Fransa, İngiltere, Belçika, ve diğer bir çokları burjuvazinin lehine oy kullanarak ihanet ettiler.  Sosyalist partilerin liderleri, işçi sınıfına açıktan ihanet ederek sosyal şoven olmakla kalmayıp emperyalist burjuvazinin yanında yer aldılar. Anavatan savunması aldı altında emekçileri cephelerde bir birlerine vuruşturdular. Sadece Bolşevik parti yalpalamadan ve turtalı bir şekilde tavır aldı. Lenin 1914’te kaleme aldığı savaş makalesinde 2. Enternasyonalin çöküşünün bir tesadüf olmadığını, devrimci proletaryanın uzun zamandır bu oportünistlere karşı mücadele ettiğini yazıyordu. 2. Enternasyonal fiili olarak dağılmıştı. Bu durumu önceden gören Lenin durmaksızın 3. Enternasyonalin çalışmalarına başlamasını öneriyordu.

                 Birinci emperyalist paylaşım savaşının ortaya çıkardığı bu sonucu iyi kullanan Bolşevikler, Rusya’da 1917 Ekim devrimiyle yeni bir çığır açtılar. Menşeviklerin ve sosyal devrimcilerin tarih sahnesinden çıkmalarıyla  ve savaş sırasında ‘’iç barışa’’ uymaları karşında Lenin önderliğindeki  Bolşevik parti ‘’emperyalist savaşı iç savaşa dönüştürme’’ hedefini önlerine koydu. Bunun anlamı gerçek bir barışa ulaşılmak isteniyor ve burjuvazi tarafından cepheye sürülmüş işçi ve köylüler adil bir düzen istiyorlarsa, silahları kendi burjuvalarına çevirmeleri isteniyordu. Ve yine anavatan savunması adı altında Menşeviklerin burjuvazinin yanında yer almalarına karşı Bolşevikler ‘’emperyalist savaşta kendi hükümetinin yenilgisi’’ siyasetini öne  çıkartılar. ‘’Bu siyaset, savaş kredileri aleyhine oy kullanmak, orduda illegal devrimci örgütler kurmak, cephedeki askerlerin kardeşleşmesini desteklemek ve işçilerin ve köylülerin savaş aleyhtarı devrimci eylemlerini örgütlemek ve bütün bu eylemleri kendi emperyalist hükümetine karşı ayaklanmaya dönüştürmek zorunda olduğu anlamına geliyordu.’’(Stalin eserler 15. s.193) ve nihayet emperyalist cephenin en zayıf noktasında, çarlık Rusya’sında 1917 yılındaki Şubat devrimi, feodal mülkiyeti, Ekim devrimi de burjuvaziyi devirerek, o güne kadar mülksüzleştirenler mülksüzleştirilmiş, tüm üretim araçları  burjuvaziden ve toprak ağalarından alınarak halkın mülkü haline getirildi.

                 Savaş aynı zamanda her türlü savaşa karşı çıkmanın yanlış olduğunu da netleştirdi. Bu haklı ve haksız savaşlar olarak; emperyalist ve yağmacı savaşların haksız, kurtuluş savaşlarının ise haklı savaşlar olduğunu ortaya koydu.

                 Lenin savaş sırasında çok önemli teorik çalışmalar yaptı ve bundan önemli sonuçlar çıkardı. 1916 yılında çalışmalarını sonuçlandırarak kaleme aldığı ‘’emperyalizm-kapitalizmin en yüksek aşaması’’ eserini yazdı. Lenin bu  tahlilinde; emperyalizmin kapitalizmin en yüksek aşaması olduğunu, bu aşamanın kapitalizmin ‘’ilerici’’ kapitalizmden asalak ve çürüyen kapitalizme dönüştüğünü ve emperyalizmin can çekişen kapitalizm olduğunu vurguladı. Bunun yanında çürüyen bu kapitalizmin, proletaryanın devrimi olmadan yok olmayacağını söyleyerek bunun aynı zamanda ‘’emperyalizmin, proletaryanın sosyal devriminin arifesi olduğunu’’ da kanıtlıyordu.

                 Faşizmin neden bu dönemde ortaya çıkmıştır. Togliatti bunu şöyle açıklar ve derki, ‘’neden? Çünkü, sınıf ilişkileri ve kapitalistlerin karlarını koruma gereksinimleri karşısında, burjuvazi işçiler üzerinde ağır baskı uygulamasını mümkün kılan biçimleri bulmak zorundadır. Üstelik, tekeller, yani burjuvazinin öncü güçleri yoğunluklarının en yüksek derecesine erişir ve eski yönetim biçimleri bunların genişlemelerine engel olur. Burjuvazi kendi yarattığı şeylere karşı cephe almak zorunda kalır, çünkü bir zamanlar onun gelişmesine etken olmuş olan şey bugün kapitalist toplumun korunması yoluna bir engel haline gelmiştir. Burjuvazinin gerici bir niteliğe dönüşmek ve faşizme başvurmak zorunda kalışının nedeni budur’’ ( Togliatti faşizm üzerine dersler s.26-27)   

                Birinci emperyalist paylaşım savaşında 2. enternasyonalin ihanetine karşı, Bolşevik parti 1914’teki merkez komitesi toplantısında 2. enternasyonalin yüz kızartıcı ihanetine karşın 3. Enternasyonalin kurulması kararı alıyordu.‘’1914-1918 savaşı, sosyal-şoven ikinci enternasyonal’e karşı bir odak ve savaşçı emperyalizme karşı koymak için bir silah olarak yeni, devrimci bir Enternasyonal kurma yolunda ilk girişimlerin yapılmasına yol açtı. (Zimmerwalt, Kienthal) Rusya’daki proleter devrimin zaferi kapitalist merkezlerde ve sömürgelerde komünist Partilerin kurulmasına hız kazandırdı. 1919 yılında, dünya tarihinde ilk kez devrimci mücadelenin pratiğinde Avrupa ve Amerika proletaryasının öncüsüyle Çin ve Hindistan’ın  proleterlerini ve Afrika ve Amerika’nın zenci emek kölelerini sımsıkı birleştiren Komünist enternasyonal kuruldu.’’ (1928 Kom. ent. Programı s.9)    

                 Birinci emperyalist paylaşım savaşında  Bolşevikler ‘’emperyalist savaşı iş savaşa çevirme’’ ve ‘’emperyalist savaşta kendi hükümetinin yenilgisini’’ isteme siyasetini ustaca uygulayarak 1917’de Rusya’da büyük Ekim sosyalist devrimini gerçekleştirdiler. Ekim devrimi insanlık tarihinde ilk defa işçileri, köylüleri ve küçük burjuvaziyi kapitalizmin boyunduruğundan kurtararak kendi iktidarını kuruyordu. Ekim devrimi aynı zamanda yeni bir çağın emperyalizm ve proleter devrimler çağını da açmış oluyordu. Bu aynı zamanda birinci emperyalist paylaşım savaşıyla kapitalizmin genel bunalımını da açığa çıkartmış ve Ekim devrimiyle birlikte emperyalizm savunmaya geçmesine yol açtı.

                 Faşizmin ideolojik gelişimini emperyalizmden ayrı tutmak ve başka gelişmelerde aramak hatadır. Faşizm tastamam kapitalizm en son aşaması olan emperyalizmde ifadesini bulmuştur. Faşizm tahlili bu açıdan sıradan ve rasgele yapılmış değildir. Komünist Enternasyonal faşizm tahlilini başlı başına bir gelişme ve ortaya çıkan yeni bir sonuç olarak  incelemiş ve tarihi gelişimle birlikte ele alarak, inceleyerek sonuçlar çıkartmıştır.  Faşizmin incelemesinde klasik eserler ve özellikle Lenin’in emperyalizm tahlili enternasyonalin faşizm tahlilinde belirleyici bir öğe olmuştur. Komünist Enternasyonal kuruluşundan kısa bir süre sonra faşizmle karşı karşıya gelmiştir. Emperyalist ülkeler arasında artan çelişkiler büyük tekelleri de önemli değişikliğe götürüyordu. Bir çok ülkede Tekelci burjuvazi emekçilerin en demokratik haklarını askıya alıyor ve faşist egemenlik biçimlerine geçiyordu. Faşizm 1920’lerden sonra tek tek ülkelerde kurulmaya başladı. 1920’de İtalya’da iktidara gelen faşizm bu tarihten sonra Dünya komünist hareketin ve partilerin gündeminden hiç inmemiştir. Komünist Enternasyonalin yürütme kurulunun 13. oturumunda ‘’faşizm, savaş tehlikesi ve komünist partilerin görevleri’’ tezlerinde, faşizmi ‘’mali sermayenin en gerici en şoven ve en emperyalist kesimlerin açık terörcü diktatörlüğü’’ olarak nitelemiştir.’’ Ve 1930’ların başında faşizm artık bir dünya tehlikesi haline gelmişti. Faşizmin bu yükselişi aynı zamanda büyük ekim sosyalist devrimine karşı dünya çapında açılmış bir savaş anlamını da geliyordu. Ekim devriminden sonra emperyalizmin en büyük ideolojik silahı anti-komünizm ve şovenizmdi. Dimitrov’un bu konudaki çalışmaları önemli bir yer tutmaktadır. Özellikle Almanya’da Reichstag yangını davasında Almanya’daki gelişmeleri ve faşizmi incelerken çok önemli sonuçlara varıyordu. Bunu serbest kaldıktan sonra komünist enternasyonale sunduğu raporlarda açıkça belirtmiştir. Dimitrov ‘’tekelci sermayenin en gerici emperyalist kesimlerinin, bunalımın bütün yükünü emekçilerin omuzlarına yüklemek ve dünyanın yeniden paylaşımıyla pazarlar sorununu savaş yoluyla çözmek amacına sahip olduklarını, ve bu yüzden faşizme gereksinim duyduklarını belirmiştir.’’(kom. Ent faşizm tahlili s. 149-50) Bu aynı zamanda emperyalizmin genel bunalımının ve sınıf savaşımından ayrı olarak faşizm olgusunun açıklanamayacağı anlamına geliyordu. Faşizm proleter devrimler çağında işçi sınıfı, önün öncüsü komünist partisi ve 1917’den sonra Ekim devrimi şahsında sosyalime karşı engelleyici bir karşı devrimdir. Ortaya çıkışı kesinlikle ‘’tesadüfü’’ değildir. Faşizm ‘’emperyalizmin özünden’’ fışkırmıştır. ‘’bu gerçek tekelci kapitalizmin ekonomisinde yatmaktadır. Emperyalizmin her türlü politik ve ideolojik görüngüleri son tahlilde bu ekonomiyle açıklanır. Faşizmin sınıfsal niteliğini belirleyen kökleri işte bu toplumsal ve ekonomik temelde yatmaktadır’’

            Faşizmin sınıfsal tahlili

            Togliatti çok açık ve özlü bir şekilde faşizm tahlilinin doğru yapılmasının temel çıkış noktasının emperyalizminle olan bağlantısını belirtir ve şöyle der ‘’emperyalizmin ne olduğunu bilmiyorsanız, faşizmin ne olduğunu bilemesiniz’’ der. Bunun anlamı faşizmin, kapitalizmin en yüksek aşması olan emperyalist sistemin bir ürünü olduğu gerçeğinin belirtilmesidir. Bu tartışmasız doğru bir yaklaşımdır. Faşizmin sınıfsal özü emperyalizmde yatmaktadır. Bir kez daha açık ve doğru olarak belirmek gerekirse iktidardaki faşizm, ‘’finans kapitalin en gerici, en şoven ve en emperyalist unsurlarının açık terörcü diktatörlüğüdür.’’ (Dim. Faşizm ve işçi sınıfı s.11)

                  Tarihsel olarak faşizm ilk defa İtalya’da iktidara geldiyse de, faşizmin en gerici tipi bütünlüklü diktatörlük Almanya’da iş başına gelen Hitler faşizmidir. Hitler, Almanya’da iktidara geldikten sonra, başta işçi sınıfı olmak üzere tüm demokratik kurumlara saldırarak ezdi, yok etti ve kapattı. Korkunç bir şoven politika güderek başta Yahudiler olmak üzere, tüm halklara saldırdı. Dönemin Sosyalist Sovyetler Birliği ve komünizmin bir numaralı düşmanı oldu. Sovyetler Birliğine saldırarak savaş açtı.

                  Faşizm, ne sınıflar üstü bir harekettir, ne küçük burjuvazinin iktidarı, nede, hem proletarya ve burjuvazi üzerinde hakimiyet kuran yeni bir devlet şekli değildir, faşizm, doğrudan doğruya finans kapitalin iktidarıdır. Faşizm, emperyalist burjuvazinin en gerici temsilcilerin dışında kalan tüm sınıfların düşmanı ve onlara açık savaş ilanıdır. Faşizmi tek ve şematik olarak ele almak yanlıştır. Faşizmin iktidar olma biçimi her ülkede farklıklar gösterir. Bu ‘’ilgili ülkelerin, tarihi, sosyal ve iktisadi şartlarına, milli özelliklerine ve uluslararası durumuna göre, çok çeşitli ülkelerde çeşitli biçimlere bürünür.’’(age s.12) Faşizm, gerektiğinde parlamentoyu bir dönem fes etmez. Diğer burjuva kesimlere bir yere kadar hayat hakkı tanıyarak kendi meşruluğunu garantiye alır. Faşizm, kesinlikle bir hükümetin gitmesi, diğerinin yer değiştirmesi olayı değildir. Bunu doğru anlamak faşizmin sınıf niteliğini doğru kavramakla da ilintilidir.. Faşizm, emperyalist burjuvazinin en gerici kesimlerinin temsilcisi olarak, burjuvazinin sınıf hakimiyetinin, ‘’burjuva demokrasisinin-,başka bir devlet biçimiyle burjuvazinin açık terörcü diktatörlüğü ile yer değiştirilmesidir. Bu farkı görmezlikten gelmek; faşistlerin iktidarı ele geçirme tehlikesine karşı, devrimci proletaryanın kent ve kırın en geniş emekçi tabakalarını mücadeleye seferber etmesini ve burjuva kampı içindeki mevcut çelişmelerden yaralanmasını önleyen ciddi bir hata olurdu’’ (Age s. 13)

                  Faşizmin iktidara gelmesi basit ve birden bire olan bir gelişme değildir. Faşizm uzun bir süre örgütlendikten ve hatta faşist hareketin  çeşitli kanatları içindeki açık hesaplaşama yaşanarak ve  burjuvazinin artık kendisini eski yönetim biçimiyle koruyamayacağı bir aşamada, iş başına gelir. Faşizmin iş başına gelmesinde iç devrimci muhalefetin de rolü önemli bir yer tutar. İtalya, Almanya ve Avusturya’da faşizmin iktidara gelişinin önlenememesinin bir gerçeği burada yatar. İtalya’da faşizm devrimci durumun yüksek olduğu bir dönemde iş başına geldi, bunda sosyalist partinin bu durum karşısında kitleleri harekete geçirememesinin büyük payı vardır. Keza Almanya’da işçi sınıfının en güçlü olduğu bir yerde iktidara gelmesi de başlı başına bir inceleme konusudur. Burada şu soru ortaya çıkar; faşizm kitleler üzerinde nasıl bir etki yapmakta ve kitleleri nasıl arkasına almaktadır? Faşizm, kitlelerin acil taleplerini daima bir demagoji malzemesi yapar ve bu yolla kitleleri kazanmaya çalışır. Örneğin Almanya’da faşizm yüzüne sosyalist maskesi takarak, Alman halkının sosyalizme duyduğu özlemi böylece kullanmıştır. Bu faşizmin her yerde aynı yöntemi kullanacağı anlamına gelemez. Bazen çıkış noktası tam bir şovenim olurken, bazen adalet  duygusuyla kitleleri, etkilemeye çalışır. Faşizm, emperyalist burjuvazinin temsilcisi olmasına rağmen, Almanya’da ‘’Toplumsal refah, bireyin refahından önce gelir’’, İtalya’da ‘’bizim devletimiz kapitalist değil, korporatif bir devlettir’’, Japonya’da ‘’Sömürünün olmadığı bir Japonya’’, Amerika’da‘’Zenginlikler paylaşılmalıdır’’sloganını kullanarak kitleleri etkilemişleridir. Buda gösteriyor ki, faşizm propagandasını her ülkenin özelliklerine göre yaparak yolunu şaşırmış, düzenden hoşnut olmayan kitleleri kendi ağına düşürerek onların desteğini alır.

                 Faşizm, iktidara geldikten sonra, toplumu tümüyle deşikliğe uğratır. Yeni bir devlet olarak, tüm alanlarda kanun yapmak, istediklerini adım adım gerçekleştirerek asıl hedefine ulaşmaya çalışır. Faşizm, başta işçi sınıfı olmak üzere, komünist parti ve diğer tüm ilerici ve demokratik kurumları birer birer yok ederek, kimilerini ezerek onları devre dışı bırakıp daha rahat hareket etmenin zemini yaratır. Faşizm, işçi sınıfının etkisizleştirilmesi ve denetlenmesi için faşist sendikalar kurmayı ihmal etmez. İtalya’da olduğu gibi işçi temsilcileri ve patronları bir çatı altına (korporasyonlar) da örgütleyerek, sınıfı denetim altına alırken, köylülüğün tarım ürünlerine yok yere alıp köylülüğü yoksulluğa itmede, tüm yasal değişiklikleri büyük çiftlik sahipleri ve toprak ağaların  lehine kanunlar çıkartmaktan geri kalmaz.

                  Faşizm, iş başına geldikten sonra, ilk hedeflerinden biride, kitle örgütlerini ele geçirme ve buralara tamamıyla hakim olmak ister. Dimitrov faşizmin sendikaları ele geçirme isteğini şöyle açıklar ‘’saldırıya geçen faşizm için sendikaların ele geçirilmesi, sendikal sınıf hareketinin yok edilmesi, hayati bir meseledir. Sınıf sendikaları olmayan bir proletarya diktatörlüğü nasıl düşünülmese, proletaryayı ve köylüleri (şu veya bu şekilde) boyunduruk altına almayan ve özellikle sendikal sınıf hareketini ezmeyen bir burjuva faşist diktatörlüğün varlığını sürdürmesi imkansızdır.’’ (Dimitrov FKB s.26) Devamla ‘’Faşizmin esas çabaları, ulaştırma işçilerinin, maden işçilerinin, diğer en önemli sanayi kollarında çalışan işçilerin hareketini ve doğrudan devlet aygıtına hizmet eden memurların hareketini ele geçirmeye yöneliktir. Faşizm bir yandan demiryolu, telgraf, posta ve devlet memurlarıyla madencilerin sınıf örgütlerinin varlığına ve sağlamlaşmasını elinden geldiğince engellerken, öte yandan alandaki reformcu ve sarı sendikalara, reformcuların ve sarı önderlerin etkin yardımlarıyla, el koymaktır. Faşizm bütün Balkan ülkelerinde, demiryolu işçilerinin posta, telgraf ve devlet memurlarının şimdiki örgütlerinin yönetiminde belirleyici etkiye sahiptir ve maden işçilerinin her legal örgüt kurma denemesini boşa çıkartmaktadır; Faşizm, büyük kültürel geriliklerinden yararlandığı tarım işçileri arasında ve açlık içinde bulunan işsizler kitlesi arasında da etkisini güçlendirmek için büyük çabalar harcamaktadır. Faşizm, çeşitli spor ve diğer ‘’kültürel’’ örgütleri aracılığıyla kendi ağına takmaya çabaladığı genç tarım işçilerini de boş bırakmıyor. Bunu yaparken, bu gençliğin emperyalist savaşın dehşetini doğrudan yaşamamış kesimini kazanacağını hesaplamaktadır.’’(age s.27)  Lenin’nin neden gerici, faşist sendikalarda ve diğer kurumlar da  çalışmamız gerektiğini bu tarihi gerçekten çıkardığı sonuçlarla açıklar.

                   Faşizm, iş başına geldikten sonra kendisini yeniden örgütleyerek her alanda hakim bir unsur olmak için çalışır. Faşizmin en belirgin örgütleme biçimi korporativizmdir. yine Togliatti korporativizm konusunda İtalyan faşizmi deneyimden şunları aktarır ‘’Korporatizm ancak bütün demokratik özgürlükler tavsiye edildikten, işçiler bütün temsil edilme olanaklarından yoksun bırakıldıktan, siyasal partiler kapatıldıktan, sendika özgürlüğü, basın özgürlüğü toplantı özgürlüğü ve her türlü anlatım özgürlüğü kaldırıldıktan sonra örgütlenebilmişidir. Korporativizmin ön koşulu buydu. Siyasal bir diktatörlük olarak faşizm varolmadan, bu diktatörlüğü uygulamanın aracı olarak faşist parti varolmadan korporativizm düşünülemez. Koporativizmde faşist partinin nasıl söz sahibi olduğunu görüyoruz. Önemli koporativzimler  bile, faşist parti tarafından onaylanmamış bir şey yapamazlar. Korporasyonlar yüksek kurulunda 268 işveren temsilcisi, 268 işçi temsilcisi, ve bunların yan ısıra teknik uzmanların 137 temsilcisi ile faşist parti’den 66 kişi vardır.’’ (age s. 124) korporativizm örgütlenmesinde farklılıkların olması bizi şaşırtmamalıdır. Örneğin Alman Koporativizmde sendikalar olmazken İtalya’da ise tersi bir durum vardır.

                 Faşizm iş başına geldiği ülkelerde köylüğe karşıda bir politika oluşturmuş ve oluşturduğu bu politika üzerinden köylüğü denetim altına almıştır. Başlangıçta köylülüğün nispi refahının gelişmesine razı olurken, bu süreç içinde tamamen ortadan kaldırarak büyük çiftlik sahipleri ve toprak ağalarının lehine düzenlemelerle köylülüğü yoksullun içine sürüklemiştir. Yine Togliatti İtalya örneğini vererek şu tespite bulunur ‘’Faşizm feodal kalıntıları korumuştur; bu kalıntıların en karakteristik belirtilerinden biri olan ortakçılık sözleşmelerinin uygulanışını yaygınlaştırılmıştır; finans kapitalin mevzilerini sağlamlaştırmıştır; ama toprak sorununu reform yoluyla çözme doğrultusunda bir eğilim yaratmamış, tersine, toprak sorununu devrim yoluyla çözme eğilimini güçlendirmiştir. Faşizmin köylük bölgelerdeki politikasının sonuçları, bir tüm olarak faşizmin başlangıçtaki tabanının daralmasına yol açmıştır. Bugün faşizmin tabanı nedir? Bu açıkça kapitalist tabandır. Köylük bölgelerde bunlar büyük çiftçiler, büyük toprak sahipleridir. Zengin köylü tabakaları da faşizme bağlıdırlar, ama bunalımın baskısı altında bunlar arasında bile büyük bir hoşnutsuzluk baş göstermeye başlamıştır’’ (Faşizm üzerine dersler s. 161)

                 Şunu genelleştirerek söyleyebilir ki; faşizm iş başına gelmeden önce tüm ülkelerde işçilere adil bir ücret vadinde bulunur, fakat işçileri en sefil bir yaşama mahkum etmekten geri kalmaz, işçi sınıfının sendikalarını ortadan kaldırarak, onları faşist sendikalara üye olmaya zorlar. Faşizm gençliğe büyük bir gelecek vaat eder. Fakat gençlik faşizm için genç bir ordu ve gelecek için fabrikalarda çalışan işçi demektir. Faşizm köylülere, toprak vadinde bulunarak, onlara tarım aletlerinin alınımda, kredilerin kullanımında kolaylıklar sağlayacağını söyleyerek köylüleri etkilemeye çalışır, fakat faşizm köylüler için tam yıkım demektir. Faşizm aydınlara ve memurlara çalışma şartlarının düzeltilmesi vaadinde bulunur, fakat faşizm memurlar için en büyük bürokrasi, tekellerin ve tröstlerin birer memuru haline getirilmesinden başka bir şey değildir.                       

             

            İtalya’da faşizmin iktidara gelişi

            İtalya’da faşizmin ortaya çıkışının köklerini 1914-1915 yıllarında aramak gerekir. Faşistler bu tarihten sonra İtalya’da örgütlenmeye ve kendilerini şekillendirmeye başladılar. ‘’Faşist hareket kökü itibarı ile İtalya’yı dünya savaşına sokmak isteyen gruplara bağlıdır. ‘bu politikayı savunan bir çok grup vardı. Onlar arasında sendikalizm, anarşizm ve bazı durumlarda –esas olarak Musolini olayında olduğu gibi- sosyalizmin aşırı solcularının döneklerinden oluşan aşırı solcular vardı. Bu gruplar ulusal çıkarlar için siyasal çelişmeden vazgeçme ve merkezi güçlere karşı askeri  müdahale politikası ile tamamen uyuşuyorlardı’’(3.Ent.faşizm üzerine tartışma s.32) İtalya’daki bu durumu değerlendiremeyen sosyalist parti üst üste bir çok hata yaptı. Savaş sonrasında toplumda bir devrim beklentisi olmasına rağmen sosyalist parti bunu değerlendiremedi. Gelişen bu duruma göre bir örgütleme gerçekleştiremeyen sosyalist partinin yenilgisi, faşist hareketin işine yaradı. Bu aşamadan sonra İtalyan burjuvazisi saldırmaya başladı. Faşizm burjuvazi için ‘sorunun çözümü’ niteliğindeydi. Faşist hareket İtalya’da savaş sonrası ortada kalmış, yönünü şaşırmış tüm kesimleri toplayarak kendisine silahlı bir güç oluşturdu. Devletten oldukça yardım gördüler. Yasalar önünde suçsuz görünüyorlardı. Faşistler şehirlerde işçi önderlerine saldırmayla, bazılarını göç etmeye zorlayarak ilk saldırılarına başladılar. Faşist hareket saldırılara önce  İtalyan kırsal alanı olan Bolongna’dan başladı. Faşistler zincirlerinden boşalmış şekilde tüm ilerici ve devrimci güçlere saldırdılar. Devlet güçlerini de yanına alarak başlayan bu saldırılar faşist hareketin giderek güçlenmesini ve hakimiyet alanlarını genişlemeyi birlikte getirdi. Nihayet 21 Kasım 1920 tarihinde Bolongna’yı ele geçiren faşist hareket buradan iki kol üzerinden Roma’ya yürüdüler. Fakat bu durum İtalya’da faşizmin sadece toprak ağalarına dayandığı anlamına gelmiyordu. İtalya’da da faşizmin ardında büyük tekelci burjuvazi duruyordu. Buda görünüşte faşizmin toprak ağalarının ve tekelci burjuvazinin bir hareketi değil de, orta sınıfın hatta köylülerin bir hareketiymiş gibi bir propaganda yapılmasına kadar gitti.

                 Faşizmin her ülkede değişik özellikler gösterdiği, bunun o ülkenin durumu, ulusal özelliklerinin etkili olduğu ve faşizmin çok kapsamlı değerlendirildiği ileriki dönemde ortaya çıktı. İtalya’da da bu durum kendisini daha ilk başlangıçta gösterdi. Faşizm İtalya’da bir çok söylemi ve talebi kullanarak kendisine bir silahlı ordu oluşturdu ve iktidara geldi. Bunda reformistlerin, sendika ağalarının tutumu ve sosyalist partinin pasifliği de eklenince İtalya’da faşizm kolay sayılabilecek bir hareketle iş başına geldi.

                 Mussolini iş başına geldiğinde, hemen her şeyi fes ettiğini ve dağıttığını ilan etmedi. Buna karşı Mussolini’ye ‘neden karşıtlarını yok etmediği eleştirisine karşı Mussolini ‘bunun daha zamanı var’ şeklinde yanıt verdi. Musolini bir buçuk yıl gibi bir süre eski meclisi dağıtmadı. Kabineyi sadece faşistlerden oluşturmaya da gitmedi. Hükümette, Giolitti, Poolari ve demokratik solcuların temsilcilerine yer verdi. Ancak buna karşı Musolini eski hükümet organlarını süreç içinde tamamen yok etti. İlk meclis konuşmasında Mussolini ‘’bende sizi buradan kovacak güç var, ama benimle birlikte çalışırsanız yerinizde kalırsınız’’ dediğinde eski meclisin çoğunluğu yeni führerin önünde boyun eğdiler.

                 Mussolini görünüşte çok fazla değişiklik yapmayacağı izlenimi verdi. Hemen yeni kanunlar çıkartmadılar. Baskılar Mussolinin oluşturduğu özel örgütler vasıtasıyla yapılıyordu. Mussolini İtalya’daki her şeyi yeniden düzenleyen bir gelişim izlediğinden eski yasalar üzerinden saldırma yerine kendinin oluşturduğu perde arkasındaki yasalarla saldırıya geçti. 1923 yılında binlerce komünistin yargılandığı mahkemelerde her kes büyük cezalar beklerken, komünistler beraat ediyordu, ancak Mussolini Komünistleri mevcut hukuk içinde cezalandırma yerine, kendi oluşturduğu terör örgütleri vasıtasıyla komünistleri yok ediyordu. Ve yine komünistlerin ‘adi’ suçlu olarak yargılandıkları mahkemelerde ise onlarca yıl cezalara çarpıtıldılar. Keza basın alanında bir serbestlik görüntüsü veren Mussolini, diğer yandan polise verilen sınırsız yetkiyle  basın üzerinde korkunç bir baskı uygulayarak, polis istediği basını kapatabiliyor, yöneticilerini tutukluyordu. Mussolini kendi iktidarını her yönüyle sağlama aldıktan sonra, pervasızca saldırmaya başladı. Sendikalara saldıran faşist iktidar, işçileri zorla faşist sendikalara üye yapmaya başladı. Sözde bağımsız sendikaların varlığına izin verilmesine rağmen, faşist diktatörlük bu sendikaların üzerinde resmi devlet denetimini şart koştu. İtalya’daki faşist diktatörlük her alanda etkili olmak ve tartışmasız kanunların uygulanması için özel olarak oluşturulan ‘kara gömlekli’ birlikler, İtalya’da faşist terörün uygulanmasında esas görevi üstlendiler.

                 Musssolini okul siteminden, kiliseye kadar her şeyi kendi denetimine aldı. Daha önceki hükümetlerin alıp ta uygulayamadığı ‘’Küçük köylü, yarıcı, tarım işçilerinden gelir vergisi, ayrıca belediye ve bölgesel vergileri ve şarap vergisi. Tüm bu vergiler köylülük üzerinde eskiden olduğu gibi korkunç bir baskı oluşturmakta..’’ydı

                 Mussolini eski meclisi dağıtmadı, ancak faşist diktatörlük kendisini bu alanda da garantiye almak için seçim kanunda değişikliğe gitti. Yeni yasaya göre ‘’oyların %25’ini alan parti, parlamentodaki sandalyelerin üçte ikisine sahip oluyordu. Mussolini, %25’i garantilemek için yaklaşık 10.000 faşist önder arasından 375 adayı bizzat kendisi seçti. Faşistler ikili taktik izlediler. Çok güçlü oldukları Kuzeyde listeleri tamamen faşistlerden oluşturturdular, oldukça zayıf oldukları Güney’de ise listede önde gelen yerel kişilere de yer verdiler.’’ Ve daha sonra seçimler yapıldıktan sonra Mussolini ‘’çoğunluğun onayını aldıklarını, artık meşru bir iktidar bulunduğunu ve azınlık egemenliğinden söz edilemeyeceğini’’ ilan etti (age.s.43)  

             

             İkinci emperyalist paylaşım savaşının arifesinde ve  sonrasında faşizm

            1929 dünya ekonomik bunalımı emperyalist ülkeleri derinden sarstı. Bu durum emekçilerin durumunda da önemli değişimleri birlikte getirdi. Çalışma ve yaşam koşulları oldukça zorlaşan emekçilerin hoşnutsuzluğu da giderek artmaya başladı. İtalya’dan sonra 1933’de Almanya’da Hitler ve onu takip eden diğer faşist partilerin başa gelmeleri faşizm tehlikesinin giderek arttığını gösteriyordu. Bu durum faşizmin daha geniş bir analize tabi tutulmasını da birlikte getirdi..

              

            Almanya’da faşizmin iktidara gelmesi

            Almanya’da Hitler’in iktidara gelmesi beraberinde bir çok sorunun tartışmasını da birlikte getirdi. Uluslararası alanda Hitler’in iktidara gelişini İtalyan faşizminin bir başka örneği olarak yorumlanmıyordu. İtalya’da faşizm savaş sonrasında devrimci durumun yükseldiği bir dönmede yükseliyordu. Togliatti bu durumu şöyle izah ediyor ‘’burjuvazi eski sistemle egemenliğini sürdürememektedir. Genel bir hoşnutsuzluk, bir işçi sınıfı saldırısı, genel grev vb vardır. Kısacası savaş sonrası dönemi yaşıyoruz. Bir devrimci bunalımdan geçiyoruz’’ faşizm böyle bir dönemde iş  başına gelirken, Almanya’da ise böyle bir durumun olmayışı Hitler’i iktidara taşımıştı. Almanya’daki faşizm tartışılırken dünyadaki bu değişim göz önüne alınarak bir değerlendirme yapılıyordu. Bu değişim dünya ekonomik bunalımı ve değişen dengelerdi. İtalya örneğinin dışında ilk defa işçi sınıfının güçlü olduğu bir ülkede, Almanya’da faşizm iktidara geliyordu. 1918 devriminden sonra Almanya’da tekelci kapitalizm iktidarını burjuva parlamenter biçiminde yürütüyordu.

                 Almanya’da Hitler’in iktidara gelmesinden sonra Almanya’daki faşist diktatörlüğün maskesini düşürmede Alman Komünist Partisinin önemli katkıları oldu. 30 Ocak 1933’de yayınlanan bildiride yeni hükümeti ‘’açık faşist diktatörlüğün kabinesi’’ olarak değerlendirmiş, ve yine 7 Şubat 1933’de Niderlehme yakınlarındaki Ziegengals spor salonunda yapılan Alman Komünist partisi merkez komite toplantısında ise Ernst Thalmann ‘’Hitler-Hugenberg-Papen hükümetinin bileşimine dikkati çeken Thalmann,’Almanya’da açık faşizm yönünde bundan daha ilerde  bir tırmanmanın pek olamayacağını’’ vurguluyordu. Alman Komünist partisi daha 1929’da faşizmle büyük tekellerin bağlantılarını ortaya koydu ve faşizmin iktidara gelmesinden sonrada bunları daha da somutlaştırdı. AKP bir raporunda şu tespitlerde bulunuyordu ‘’Temmuzda, devlet gücü, Nasyonal-Sosyalist Alman işçi partisinin tamamen eline geçince, faşizm anti-kapitalist aldatıcı örtüsünü üzerinden atmak ve kanlı faşist diktatörlüğün kimlerin emrinde olduğunu göstermek zorunda kaldı. Almanya’nın gerçek egemenleri harekete geçtiler. ‘genel ekonomi meclisi’ kulislerden politika sahnesine çıktı. Krupp, Thyssen, Siemens, Vögler, Boscg, Diehn (IG-Farben), von Finck (Bankerler Merkez Birliği Başkanı), Schacht ve mali-sermayenin diğer temsilcileri bizim saptamalarımızın doğruluğunu tanıtladılar; faşizm tekelci kapitalistlerin azgın ve kanlı diktatörlüğüdür. Bu açıklamaya dayanan Wilhelm Pieck, Komünist Enternasyonal yürütme kurulu XIII. Oturumunda şöyle diyordu; ‘Almanya’daki faşist diktatörlüğün sınıfsal içeriği, ‘Genel Ekonomi Meclisi’nin bileşimi ile somutlaşmaktadır. Almanya’nın asıl egemeni olan bu hükümetin 16 üyesinden dokuzu büyük sanayici, (hemen hepsi tekelci kapitalizmin temsilcisidir.) dördü bankacı ve ikisi de büyük toprak sahibidir’’ (Kom. Ent faşizm tahlili s.31.32)

                30 Ocak 1933’de iktidara gelen faşizm Almanya’da dengelerin kısa sürede bozulmasına yol açtı. Almanya’da faşizmin iktidara gelmesiyle kimin hizmetinde olduğunu çok geçmeden tüm açıklığıyla ortaya koydu. Faşizmin iktidara gelmesinden sonra faşist Alman emperyalizmi, her alanda kendisini sağlama almak için devleti yeniden şekillendirmeye gitti. Ekonomik, askeri ve ideolojik olarak faşist diktatörlük iktidarını güvence altına alma yoluna gitti. Faşist diktatörlük devlet egemenliği üzerinde hakimiyetlerini sağlamlaştırmakla işe giriştiler. Tüm demokratik hakları ve özgürlükleri rafa kaldırdılar. 28 şubat 1933’de faşistlerce  Reichstag (Alman parlamentosu) yangınından hemen sonra ‘’Halkın ve Devletin korunmasına İlişkin devlet Bakanlığı Kararnamesi’’ yayınladılar. Bu kararnameyle başta Komünist partisinin çalışmaları olmak üzere, tüm kişisel özgürlükler, telefon dinleme, evlere baskınların kolaylaştırılması, Banka hesaplarına el koyma, denetleme, haberleşme konusunda polise geniş yetkiler tanınırken, 1933 seçimlerinde oyların %43,9 alan Naziler parlamentoda çoğunluğu sağlayamadıklarından, bazı yetki yasalarını parlamentodan geçirememeleri üzerine, Hitler Alman Komünist Partisinin kazandığı milletvekillerinin iptal edildiğini açıkladı. Buna benzer diğer gasplarla Naziler parlamentoda çoğunluğu sağladılar. 23  Mart 1933’de parlamentodan geçen ‘’Halkın ve Devletin Güçlüklerden Kurtarılması Yasası’’ Nazileri bir çok yönüyle güçlendiren yasaların başında geliyordu. Bu, Weimar anayasasının fiilen devre dışı bırakılmasıydı. Ve Hitler hiçbir yasal yetkiye dayanmadan istediği konuda yasa çıkararak uyguluyordu. Alman Komünist partisi yasa dışı ilan ediliyor, sendikalar basılarak tüm mal carlıklarına el konularak, yöneticileri tutuklanarak toplama kamplarına gönderiliyordu. Hitler 10 Mayıs 1933’de kurduğu ‘’emek cephesine’’ tüm işçilerin bu örgüte üye olma zorunluluğunu getirdi. 22 Haziran 1933’de Alman sosyal Demokrat partisinin tüm mallarına el konarak SPD kapatıldı. 14 Temmuz 1933’de çıkarılan ‘’Partilerin Yeniden Kuruluşu Yasası’’ ile Nazi partisi Almanya’daki tek yasal parti olarak ilan edildi.  Ve bunu 20 Ocak 1934 yılında ‘’devletin yeniden yapılandırılması yasası’’ile ‘devlet bakanlığıyla, başbakanlığın birleştirilmesiyle’ tamamlandı. Bunu ‘’Gizli Devlet Polisi’’ (gestepo)nun kurulması takip etti. Ve kurulan ‘’Halk Mahkemeleri’ faşist diktatörlüğü güçlendiren gelişmeler oldu. 27 Şubat 1934 tarihinde çıkarılan ‘’Alman ekonomisi Organik Yapısının Düzenlenmesi Yasası’’ ile belirli tekellerin devletle daha çabuk kaynaşması sağlandı. Bunu takiben bir başka kararnameyle Alman ekonomisi şu altı grupta toplandı; ‘’sanayi, ticaret, el zanaatları, bankalar, sigortalar, ve enerji’’

                 Hitler kendisine taban oluşturmak için toplumun bir çok kesimine yönelik politikalar geliştirmeye başladı. Bu alanlardan biri de köylülüktü. Faşizmin iş başına gelmesiyle, 1933’de tarım alanına ilişkin çıkarılan kararnameyle birlikte suni bir iyileşmeye yol açtı. Taban fiyatlarının belirlenmesi, tarım ürünlerinin fiyatlarının düşmesi önlendi. Fakat bir yıl sonra köylülük üzerinde korkunç bir yıkım meydana geldi. Taban fiyatlarının oldukça ucuz tutulması, köylülerin ürettikleri ürünleri devlete ucuz satmalarını birlikte getirdi. Köylülük alanda tahıl ve yem ürünlerini üretenler esasında büyük toprak sahipleriydi, küçük çiftlikler ise daha çok hayvancılıkla uğraşıyorlardı. Faşizm 29 Eylül 1933’de çıkardığı ‘’Miras Çiftlikleri Yasası’’ ile ekonomik olarak güçlü bir zümre yaratarak bunu  kendilerine bağladı. Faşist diktatörlüğün incelenmesinde bu veriler önemli bir yer tutmaktadır. Buda   gösteriyor ki, faşizmin iş başına gelmesinde mali sermayenin en geri gerici kesiminden gelmektedir. Peki nasıl olmuştu da Almanya’da faşizmin iktidara gelmesi önlenememişti? 1932’de Almanya’da yapılan genel seçimlerde toplanan 6 Milyon oy nasıl olmuştu da Hitler’in 1933’deki iktidara gelişini önleyememişti? Bunun cevabı faşizmin yükselişe geçtiği dönemde kitlelerin ve özellikle de sendikaların reformcu kesimin elinde bulunmasıdır ve Alman Komünist partisinin taktiklerinde aranması gerekmektedir. Keza Almanya’da Faşizmin iktidara gelmesinden sonra Alman sosyal- Demokrat partinin tutumu bir kez daha sosyal-Demokrasinin faşizmin dayanak kollarından biri olduğunu göstermiştir. Emperyalizmin egemen olduğu bu çağda burjuva demokrasisi, tekellerin ihtiyacına cevap veren bir kurum ve politik bir anlayış olmaktan çıkarılmıştır. Bu,  tekellerin demokrasinin tamamen ortadan kaldırılması ve sonsuz bir egemenliğin kurulması anlayışından ileri gelmektedir. Bu yüzden Alman sosyal-demokrat partisinin içi tamamen oyulmuştur. Hitler’in iktidara gelişinden sonra Alman-Sosyal demokrat partisinin sağ kanat temsilcileri bir kez daha sınıf işbirliği anlayışından vaz geçmediklerini  göstermiştir. Bu, aynı zamanda faşizme karşı çıkmada ‘anayasal’ ve ‘barışçıl’ yöntemlerin geçersiz olduğunu göstermiştir.     

                 Almanya’daki bu veriler faşizmin daha ayrıntılı ve sağlam araştırmalara dayanarak ortaya konmasını sağlamıştır. Bundan önce 1920 de Komünist enternasyonal faşizmi emperyalizmin bir ürünü olduğunu ortaya koymuş ve bu değerlendirmenin doğruluğu süreç içinde daha da verili bir politika haline getirilmiştir. Keza Komünist enternasyonal ‘’emperyalist ekonomi ile politika arasındaki değişen ilişkileri, mutlaka faşizmi doğuracak ilişkiler olarak görmedi. Bunun yerine onları Leninist anlamda, sınıfsal ilişkilerin çok yönlü karmaşası olarak yorumladı. Komintern’e göre, tekelci sermayenin en gerici temsilcilerinin açık terörcü diktatörlüklerini kurabilmeleri, sınıflar arası güç dengesine bağlıdır. Ancak bu tarihin herhangi bir kesitinde ortaya çıkabilecek bir görüngü değildir. Yalnızca, faşizmin sınıfsal niteliğinin belirlenmesi sonucu, onun tekelci kapitalizmle, yani emperyalizmle zaman ve öz açısından olan bağlantısını ortaya çıkaran bir görüngüdür’’ (age s.37)

          

            Fransa’da faşizmin iktidar denemesi

            1933’de Almanya’da faşizmin iktidara gelişi, Alman işçi sınıfının yenilgisi uluslararası  alanda yeni tartışmaları da birlikte getirdi. Almanya’da faşizmin iktidara gelişi diğer emperyalist kapitalist ülkelerdeki tekelci burjuvaziyi de aynı yönlü harekete geçirmeye yöneltti. Demokratik haklar bir bir kısıtlanmaya, kazanılmış haklar budanmaya başladı. Buna karşın uluslararası alanda işçi sınıfının faşizme karşı daha uyanık davranmasını, Almanya’da faşizmin iktidara gelişi üzerine sonuçlar çıkarılmaya başlandı. Leipzig’deki Reichstag yangını davasında Dimitrov’un taviz  vermez tutumu ve mahkemeyi faşizmin yargılandığı bir arenaya çevirmesiyle, Alman  faşizminin maskesini düşürerek, faşizmi ideolojik olarak ağır bir yenilgiye uğrattı. Almanya’da faşizmin iktidara gelişi Fransız burjuvazisini oldukça cesaretlendirdi. Fransa 1929 dünya ekonomik bunalımından en çok etkilenen ülkelerin başında geliyordu. 1931 yılında kendisini gösteren ekonomik bunalım 1934 yılında doruğa ulaştı. Ekonomik bunalım geniş kitlelerde huzursuzluğa yol açıyordu. Ekonomik bunalımdan en çok etkilenen kesimler, işçiler, köylüler ve küçük işletme sahipleriydi. İşsizlik çığ gibi büyümüş, ve yüz binlerce  işçi kendisini bir anda sokakta bulurken, düşen tahıl ve şarap fiyatları köylüleri oldukça etkileyen değişimler oldu. Binlerce küçük esnaf için bulanım demek olan ekonomik değişim, işyerlerinin kapanmasına yol açken, sermaye giderek Fransız burjuvazisinin tepesinde bulunan  ‘’200 ailenin’’ elinde toplanıyordu. Artan bunalım Fransa’da sayısız grev ve köylü gösterisine ve direnişine tanıklık ediyordu. Buna karşın burjuvazi kendi içindeki birliği sağlamada oldukça zorlanıyordu. Fransa’da ekonomiyi eline geçiren 200 büyük tekelin en gerici temsilcileri Almanya’yı kendilerine örnek alarak Fransa’da faşist diktatörlük kurma girişimini başlattı.

                 İlk adım ‘’Stavisky Suiistimal’’ olayının patlak vermesini faşistler kullanmaya çalıştılar. Bu mali skandalda ‘’Stavisky olayında bonolar ve borç senetleri üzerindeki çok büyük ölçülere varan miktarı kapsayacak tahrifatlar yapılmış ve buna bazı parlamenterlerle birkaç bakanın da adı karışmıştı.’’(age s.75) başlangıçta faşistler bu olayı geniş bir şekilde kullandılar. Fransız halkının bu konudaki hassasiyeti bilindiğinden, gerçek demokrasi ve adaletin temsilcileri kendileri olduğu propagandasını yaydılar. 6 şubat 1934’de faşistler kendilerine bağlı on binlerce silahlı kişiyi ‘’Ateş Haçlılar, Camelots du Roi, Yurtsever Gençlik’’  Paris sokaklarında gösteri yaptı. Sloganları; tüm ‘demokratik kurumların ve parlamentonun fes’ edilmesi idi. Buna karşı Fransız işçi sınıfının karşı tepkisi geçikmeden geldi. Daladier hükümetinin gelişen halk hareketine karşı polis güçlerini faşist göstericilerin üzerine göndermek zorunda kaldı. Olaylar karşısında istifa eden Daladier hükümetinin yerine gelen Doumergue sağ hükümetine rağmen faşist hareket istediği sonucu alamadı. Fransız komünist partisi bu durum karşında yeni bir durum değerlendirmesi yaparak olaylara müdahalede bulundu. Dalidier’i faşistlere karşı teslim olmakla eleştirerek geniş bir ittifak politikasına girişti. İşçi sınıfı içinde çalışmalarını yoğunlaştırdı, çünkü ‘’Fransız halkının cumhuriyetçi unsurlarının kararlılık derecesi, Fransız işçi sınıfının faşizme karşı savaşımındaki kararlılığına bağlıydı.’’ Fransız emekçileri FKP ve devrimci sendikalar birliğinin ‘’cumhuriyeti savunma’’ çağrısına 9 Şubat 1934 günü yapılan büyük bir gösteriyle cevap verdiler. FKP 14 Şubat 1934 günü için genel grev çağrısı yaptı. Bu aynı zamanda reformist sendikalar birliği  ve sosyalist partiyi gerçekleri görmeye zorlayan bir durum yarattı. FKP çağrısına olumlu cevap veren Sendikalar birliği ve Sendikalar Genel Konfederasyonu 12 şubat günü ‘’kahrolsun faşizm’’ sloganı ile bir genel grev düzenledi. ‘’Böylece Fransız işçi sınıfının güçlü eylem birliği sonuncunda faşist saldırlar daha başlangıçta boğuldu’’

           

            Avusturya’da faşizmin iş başına gelişi

            Faşizm Avrupa’da giderek büyük bir tehlike oluşturuyordu. Almanya’da iç başına gelmesi, Fransa’daki denemesinin hemen öncesinde, 7 Mart 1933 tarihinde Avusturya da iş başında bulunan Dollfuss hükümeti yayınladığı bir kararnameyle ülkeyi bundan böyle parlamentosuz yöneteceğini açıkladı. Tüm gösteri ve hak arama eylemlerine son verildiğini, basına sansür getirildiğini  ve gerekirse başka kararlarda alacaklarını açıkladılar. Avusturya işçi sınıfı bu kararlara karşı geçikmeden tepkisini sokağa taşıdı. Avusturya Sosyal-demokratları acele edilmemesi gerektiği gerekçesiyle, gösterilere katılmayı ret etti. Yasal yolların kullanılmasını ileri sürerek Dollfuss hükümetiyle antlaşma yolları aradı. Buna karşın Dolfuss hükümeti 31 Mart 1933 tarihinde ‘’Sosyal-Demokrat koruma birliğini dağıttığını açıkladı.’’ Bu karara karşı sosyal-demokratlar her hangi bir tepki vermediler. Avusturya tekelci burjuvazisinin en gerici kesimlerinin finanse ettiği gönüllü faşist birlikler harekete geçtiler. 12 Şubat 1934’de  İlk olarak Linz’deki işçi birliği basıldı, bunu Viyana ve ülkenin diğer yerleri takip etti. Buna karşı geliştirilen direnişler yeterli olmadı. İşçi sınıfının Siyasi ve askeri önderlikten yoksun oluşu faşizme karşı direnişin yenilgiyle sonuçlanmasını birlikte getirdi. Ülkedeki tüm parti, sendika ve diğer kurumlar kapatılarak geniş çaplı bir saldırı başlatıldı. Avusturya tekelci burjuvazisinin en gerici ve kanlı temsilcileri artık iş başındaydı. Avusturya’da faşizmin böyle kolay hakimiyetini kurmasında Dimitrov’un da belirttiği gibi ‘’savaşımının, örgütlü olmaması ve devrimci Bolşevik yöntemlerle sürdürülmemiş olmasındadır.’’

                 Bundan şu sonuç çıkarıla bilinir ki, hem Fransa hem de Avusturya’da  da, sınıf savaşımında belirleyici güç işçi sınıfı ve onun öncüsü KP’dir. Bu gibi ülkelerde  işçi sınıfını örgütlemeden  sınıf savaşımlarının başarıya ulaşması mümkün değildir. Fransa’da faşizmin önlenmesi, FKP’sinin sınıfın başına geçmeleri ve taviz vermeden kitleleri faşizme karşı savaştırmalarıdır. Buna karşın Avusturya’da işçi sınıfının çoğunluğunun reformist kesimlerin etkisinde olması ve Avusturya komünistlerinin zayıflığında aramak gerekir. Avusturya’daki gelişmeler aynı zamanda, Avusturya sosyal-Demokratlarının öne sürdükleri ‘’üçüncü yol’’ teorilerinin de iflasını ve geçersizliliğini bir kez daha ispatlamıştır. ‘’saldırgan faşizme karşı reformist politika ve taktiklerin hepsi hangi biçim altında olursa olsun iflas etmiştir’’    

          

            Tüm Ülkelerde Faşizmin zaferi Kaçınılmaz mıydı? Faşizm, niçin ve nasıl zafere Ulaştı?

                 Bu soruya Dimitrov Komünist enternasyonalin 7. Kongresine hazırladığı raporda geniş bir cevap vererek şöyle demektedir, ‘’Faşizm, her şeyden önce, sosyal-demokrat önderlerin izlediği burjuvaziyle işbirliği siyasetinin bir sonucu olarak, işçi sınıfı bölünmüş olduğu için, saldırgan burjuvazi karşısındasiyasi ve örgütsel olarak silahsız kaldığı için iktidara gelebildi. Komünistleri harekete geçirecek ve faşizme karşı tayin edeci mücadelede kitleleri yönetecek güçte değildi. (….)1918 yılında Almanya’da ve Avusturya’da devrim patlak verdiğinde Avusturya ve Alman proletaryası, Avusturya’da Otto Bauer, Friedrich Adler ve Karl Renner’in, Almanya’da Ebert ve Scheidemann’ın sosyal-demokrat önderliğini izleyecek yerde Rus Bolşeviklerinin yolunu, Lenin ve Stalin’in yolunu izlemiş olsalardı, bugün ne Avusturya ve Almanya’da, ne İtalya ve Macaristan’da, ne de Polonya ve Balkanlar’da faşizm olmazdı.(..) Mesela,Avusturya sosyal-demokrasini alalım. 1918 Devrimi onun muazzam bir şekilde gelişmesine yol açtı. İktidarı ele geçirdi.Orduda ve devlet mekanizmasında güçlü mevziler elde etti. Avusturya sosyal-demokrat Partisi bu mevzilere dayanarak, faşizmi daha başlangıçta yok edebilirdi. Fakat o, işçi sınıfının mevzilerini hiçbir direnme göstermeden birbiri ardına teslim etti. (…) Almanya’da faşizmin zaferi kaçınılmaz mıydı? Hayır, Alman işçi sınıfı faşizmi önleyebilirdi. Fakat bunun  için anti-faşist proleter birleşik cephenin kurulmasını kabul ettirmesi, sosyal-demokrat önderleri Komünistlere karşı giriştikleri kampanyayı durdurmaya ve Komünist partinin defalarca tekrarladığı faşizme karşı eylem birliği tekliflerini kabul etmeye zorlaması gerekirdi. (….) Alman işçi sınıfı, Prusya’da hükümetin başında bulunan sosyal-demokrat önderleri, faşizme karşı savunma tedbirleri almaya, faşist önderleri tutuklamaya, faşist basını yasaklamaya, faşistlerin maddi kaynaklarına ve faşist hareketi parayla destekleyen kapitalistlerin kaynaklarına el koymaya, faşist örgütleri dağıtmaya ve silahlarını ellerinden almaya vs. zorlamalıydı. Proleter ayaklanmanın güçlerinin bir köylü savaşıyla böylesine elverişli bir şekilde birleştiği İspanya’da burjuvazinin ve aristokrasinin zafere ulaşması kaçınılmaz mıydı? İspanyol sosyalistleri, Devrimin ilk gününden itibaren hükümette yer alıyorlardı. Komünistler ve anarşistler dahil, tüm siyasi yönetimlerden işçi örgütleri arasında mücadele bağları kurdular mı?, işçi sınıfını tek bir sendika örgütünde bileştirdiler mi? Köylüleri devrime kazanmak için çiftlik sahiplerinin, kilisenin ve manastırın bütün topraklarına köylüler yararına el koymasını talep ettiler mi? Katalonyalıların ve Basklıların kendi ulusal kaderlerini tayin için ve Fas’ın kurtuluşu için mücadeleye giriştiler mi? (…) Hayır, bunların hiçbirini yapmadılar. (….)Yoldaşlar, sosyal-demokrasi faşizme iktidarın yolunu hem Almanya’da ve Avusturya’da hem de İspanya’da işte böyle hazırladı, işçi sınıfının saflarını dağıttı ve böldü. (…) Bu bağıntıda, faşizme karşı mücadelemizi kösteklemiş olan bir dizi hatayı, Komünist Partilerin bir dizi hatasınıgörmezlikten gelemeyiz. (….) Faşist darbenin komünistleri gafil avlaması konusunda da örnekler az değildir. Partimiz yönetiminin 9 Haziran 1923’deki hükümet darbesi karşısında ‘’tarafsız’’, ama özünde oportünist bir tavır takındığı Bulgaristan’ı düşünün; Mayıs 1926’da, Komünist Partisi yönetiminin, Polonya devriminin itici güçlerini doğru değerlendiremediği, Pilsudski darbesinin faşist niteliğini fark edemediği ve olayların gerisinde kaldığı Polonya’yı düşünün; (….) Evet yoldaşlar, faşizmin yolu kapatılabilir. Bu, tamamen mümkündür. Bu bizzat bize bağlıdı, işçiler, köylülere, bütün emekçilere bağlıdır. ‘’ Dimitrov Faşizm ve işçi sınıfı s.21,22,23,24,25,26,27)              

           

            Faşizm değerlendirmeleri ve faşizmin iktidara gelişinin çeşitli biçimleri

            Komünist enternasyonal sürekli olarak emperyalist ülkelerdeki faşizm tehlikesine dikkat çekmiş ve böylece faşizmin yalnızca geri kalmış ülkelerde görülebileceğini savunan görüşlere kesinlikle karşı çıkmıştır. Yine değinilmesi gereken bir başka konuda faşizmin gelişmiş ülkelerde iktidara gelişinin mutlaka silahlı bir darbe ile gerçekleşmeyeceği olgusudur. Almanya’da olduğu gibi seçimle iş başına gelebileceği gibi, Türkiye’de olduğu gibi ‘kurtuluş savaşı’ sonrasında da iktidara gelebilir.

                 Faşizmin tahlili konusunda Komünist Enternasyonalde bir çok tartışma oldu. Burjuva ideologları ve sosyal demokratlarca, faşizmin küçük burjuva diktatörlüğü olduğu teoriyle uğraşmak zorunda kaldı. Keza Thalheimer de faşizm  konusunda yanlış tespitlerde bulunarak farklı bir tartışma içine giriyordu. Thalheimer Faşizm Bonapartizm ile eş anlamlı buluyor ve şöyle diyordu ‘’Bonapartizm, burjuva devletin, proletarya devrimine karşı kendini savunması, tahkim etmesi ve yerini sağlamlaştırmasının bir biçimidir. Sermayenin açık diktatörlüğünün bir biçimidir. Bunun dışında bir başka biçim, çok yakın başka bir biçim daha vardır ki, bu, faşist devlet biçimidir. Her ikisinin ortak yanı, sermayenin açık (ama dolaylı) diktatörlüğü olmalarıdır’’(age s.37 Thalheimer’in bu yanlış görüşleri Lenin’in emperyalizm teorisini anlamamaktan ileri geliyordu. Faşizmin tahlili konusunda aynı düşünenler Thalheimer’in bu teorisine dört ele sarılmışlardır. Thalheimer’in dayanak noktası ‘’Yürütme erkinin kendi başına buyrukluğunu, burjuvazinin siyasal egemenliliğinin yok olmasını’’ katmaktadır. ‘’yürütme kurulunun kendi başına buyrukluğu’’ demek olan Thalheimer teorisinin yanlışlığı sınıf mücadelesinin pratiğinde defalarca ispatlanmıştır. Bu teori Troçkistlerin faşizm konusunda dayandıkları temel bir dayanak olmuştur. Troçkistler bu teorilerini Marksın 18. Brumaire ve Enlges’in bazı değerlendirmelerinden çıkartmışlardır.

                 Yine Bordiga, burjuva demokrasisi ile faşist diktatörlük arasında hiçbir fark görmediğini ve ikisinde aynı olduğu tezini savundu.

                  Keza faşizm Otto Bauer’in savunduğu gibi ‘’her sınıfın, proletarya ve burjuvazinin üzerinde’’ki bir devlet biçimi değildir.Yada İngiliz Sosyalisti Brailsford’un savunduğu gibi ‘’devlet cihazını ele geçiren, başkaldırmış küçük burjuvazi’’de değildir.

            Dimitrov faşizmin genel olarak iktidar olmada aynı yolu izlemediğini tarihi tecrübelerden çıkardığı sonuçları şöyle aktarmaktadır ‘’ ….güney doğu Avrupa ülkelerindeki özel koşullar faşizme, kendine özgü bir karakter vermektedir. Bu özellik, öncelikle, örneğin İtalyan faşizminden farklı olarak, faşizmin bu ülkelerde alttan bir kitle hareketiyle devlet ve hükümet biçimi olarak değil, tersine yukarıdan gelmesinde yatmaktadır. Gasp edilen bir devlet iktidarına, burjuvazinin askeri gücüne, banka sermayesinin mali gücüne dayanan faşizm, kitlelere nüfus etmeye ve kendine kitleler arasında ideolojik, siyasi ve örgütsel bir dayanak yaratmaya çalışmaktadır. Bulgaristan’da bu, 9 Haziran askeri faşist darbesiyle oldu. Yugoslavya’da faşizmin tezgahlayıcısı ve örgütleyicisi, monarşizm, militarizm ve banka sermayesinin ittifakıdır. Romanya ve Yunanistan’da küçük değişikliklerle aynısı oldu. Horthy ve Benhlen’in başında olduğu Macaristan da bu kuralı bozan bir istisna değildir. Avusturya ve daha gizli bir şekilde Çekoslovakya’da faşizm örgütlenmekte, silahlanmakta ve ‘’cumhuriyetiçi’’ hükümetlerin koruyuculuğu ve mümkün olan en büyük desteği altında, etkin bir şekilde son saldırısına hazırlanmaktadır.’’ (age s. 26)   

          

            Sosyal demokrasinin burjuvazinsin yedeği haline gelmesi sorunu

            2. Enternasyonal döneminde sosyal demokrat partiler devrim öncesinin parlamenter yolla iktidara gelmenin araçlarıydı. 2. Enternasyonal içinde yer alan sosyal demokrat partilerin savaş aleti haline gelmeleri ve Anavatan savunması adı altında kendi burjuvalarının yanında yer almalarıyla bir dizi ülkede Sosyal demokrat partiler burjuvazinin yedeği partiler haline geldiler. Birinci emperyalist paylaşım savaş sonrasında faşizmin sosyal demokrasiyi yendiği teorileri tartışılmaya başlandı. Gerçekten sosyal demokrasi faşizme karşı savaşmış olsaydı ve bu savaşımdan sonra yenilgi alsaydı, sosyal-demokrat partilerin durumu başka türlü bir tartışmaya sahne olurdu, fakat aksine sosyal demokrasi faşizme yolu açan partiler haline geldiler. Fransa sosyalist partisi burjuvazinin ‘sol’ kanadı haline geldi. Almanya’da sosyal demokrasi savaş sonrasında iş başına gelir gelmez grevleri yasakladı, yeni savaş politikasını kabul ederek zırhlı gemilerin inşasına izin verdi. İçteki muhalefeti ezmek için kolları sıvadı 1 Mayıs gösterilerini yasakladı. Bu sosyal demokrat partilerin sağ kanadının  sosyal faşist bir güzergaha girmelerinin yoluydu. İngiliz işçi partisi Almanya’daki SDP’nin yolunu izlemekten geri kalmadı. Komünist Enternasyonalin 11. oturumunda iktisadi krizin derinleşmesi ve bir dizi ülkede devrimin yükselmesine bağlı olarak komünist enternasyonal seksiyonlarının görevleri üzerine tezlerinde sosyal demokrasiye karşı mücadelede KP’lerin önüne şu görev konmaktadır ‘’faşizmin son zamanlardaki gelişimi sadece, savaş sonrası dönemde, biçimlenen bağımsız olarak burjuva diktatörlüğünün uluslararası sosyal-demokrasi tarafından desteklenmesiyle mümkün olmuştur.’’Sosyal-demokrasi, burjuva diktatörlüğünün ‘’demokrasi’’ biçimi ile faşizm arasındaki çelişkiyi meşrulaştırarak mücadele içindeki yığınların siyasal gericiliğe ve faşizme karşı olan uyanıklığını köreltti ve burjuva diktatörlüğünün bir biçimi olarak burjuva demokrasisinin karşı-devrimci özünü gizledi. Sosyal-demokrasi, kapitalist devletin faşistleşmesinin en aktif faktörü ve hazırlayıcısıdır.

                 Faşizme karşı başarılı mücadele Komünist partisinden tabandan birleşik cephe temelinde yığınların harekete geçirilmesine ve açık faşist diktatörlük için yolu açan tüm gerici önlemlere karşı ve faşizm ile burjuva demokrasisi, aynı şekilde burjuva diktatörlüğün parlamenter biçimi ile açık faşist biçimi arasındaki çelişkinin meşrulaştırılması olan, Komünist partisi içindeki sosyal-demokrat etkiyi gösteren hatanın hemen ve kökten düzeltilmesini talep eder’’ (Komünist ent. Faşizm üzerine tartışmalar. S.83)

                 Birinci emperyalist paylaşım savaşının arifesinde soysal-demokrasinin burjuvazinin temel dayanağı olduğunu gösterdi. Sosyal-demokratlar, Anavatan savunmasıyla milyonlarca emekçiyi ölüme gönderdi. 1917 Ekim devriminden sonra, Sovyetler Birliğine karşı düşmanca bir tutum aldı. Tekellerin işçi sınıfına karşı saldırılarında, sömürgelerin yağmalanmasında, İngiliz işçi partisinin ücretleri düşürmede, Hindistan ve Mısır’da ulusal hareketleri kanla bastırmada ve emperyalist talanda sosyal-demokrasi faşizme güç vermiştir. 1933’de Hitler’in iş başına gelmesinden sonra sosyal-demokrat von Papen Hitler’le ortak hükümet olmada bir sakınca görmemiştir. ‘’faşizm ve sosyal faşizm (sosyal-demokrasi) kapitalizmin ve burjuva diktatörlüğünün korunması ve sağlamlaştırılması için çalışıyorlar.’’ ’’ Faşistlerin ve sosyal faşistlerin davranışları ülkelerin özelliklerine göre çeşitlilik göstermektedir. Sosyal faşistler işçi yığınlarını kandırabilmek için, burjuva sınıf şiddetinin ılımlı ve ‘’kanunlara uygun’’ kullanımından, burjuva diktatörlüğün parlamento ile örtülmesinden yanalar’’ Keza Japon sosyal demokrasisi Japonya’nın Çin’i istilasını uygarlaştırma hareketi olduğunu ilan etmekten geri kalmadı.                  

                 Lenin Alman komünistlerine daha 1921 yılında ‘’batı Avrupa’da ve Amerika’da burjuvazi, proletarya içinde bir dayanağı olmadan (II ve II  ½  Enternasyonalin burjuva ajanları) iktidarı elinde tutamaz.’’ diye yazmıştı. Sosyal-demokrasinin neden burjuvazinin temel sosyal dayanağı olduğu sorusu burada yanıtlanmaktadır. Sosyal-demokrasinin görevi proletarya içinde burjuvazinin etkisini taşıyıp proletaryanın mücadelesini parçalamak ve ona ihanet etmektir. Lenin’in yazdığının doğruluğunu geçen yıllar ispatlamıştır. İktisadi kriz mevcut krizi daha da derinleştirip burjuvazinin bir dizi ülkede, demokratik egemenlikten açık faşist diktatörlüğe geçmesine yol açtı. Sosyal-demokrasi bu yolda burjuvazinin çıkarlarını adım adım takip etti, burjuvazi proletaryaya karşı ne kadar kararlı şekilde faşist metotlar uyguladıysa, sosyal-demokratlar ölçüde faşistleştiler. Bu sadece sosyal-demokrasi de burjuvazinin mücadele örgütlerinin aktif desteği olmadan kesin başarılar kazanamaz. Bu örgütler birbirini dıştalamaz, aksine tamamlar’’ (age S.131)

                 Sağ ve sol sosyal-demokratlara karşı Dimitrov, 3. enternasyonalde yapılan faşizm tartışmalarında ve özellikle yaklaşan savaş ve faşizme karşı birleşik cephe siyasetinde şunları belirtmektedir.’’Öte yandan, sosyal-demokrasinin iki ayrı kampı arasındaki farkı da gözden kaçırmamak gerektiğini vurguluyoruz. Daha önce de işaret ettiğim gibi, sosyal-demokrasinin bir gerici kampı vardır, fakat bunun yanı sıra devrimcileşmeye başlayan işçiler kampı, yani bir sol sosyal-demokratlar kampı da vardır ve gelişmektedir. Bu ikisi arasındaki pratikteki tayin edici fark işçi sınıfının birleşik cephesine karşı takındıkları tavırlardır. Gerici sosyal-demokratlar birleşik cepheye karşıdır. Birleşik cephe hareketi onların gerici burjuvaziyle uzlaşma siyasetini baltaladığı için, birleşik cephe hareketine karşı çalmakta, hareketi baltalamakta ve bölmektedir. Sol sosyal-demokratlar ise birleşik cepheden yanadır’’ (Dimitrov FKBC s. 86)  

                 Günümüzde iş başında olan sosyal-demokrat partilerin oynadıkları rolleri çok daha iyi görmekteyiz. Yağma savaşlarında, devrimci hareketi bastırmada, anti Terör yasalarıyla toplumsal muhalefeti nasıl ezmek istediklerini görüyoruz. İngiliz işçi partisi ABD emperyalizmiyle kol kola girerek Irak’a saldırdı. Irak’ın yağmalanmasında, Irak halkının katledilmesinde İngiliz işçi partisinin nasıl bir sosyal demokrat parti olduğu ortadadır. Keza Almanya’da sosyal-demokrat partinin iş başına gelmesinden bu yana yaşananları geniş emekçi kitleleri gördü. 11 Eylül sonrasında çıkarılan anti Terör yasalarının sonu gelmez bir şekilde çıkarılmaya devam ediliyor. Hak gaspları, işçi sınıfının çalışma şarlarının yeniden düzenlenerek Tekellerin istediği şekle getirilmesi, devrimci örgütlerin yasaklanması, muhalif güçlerin banka hesaplarının kontrolü, telefonlarının dinlenmesi, tüm bunlar kendisine  sosyal-demokrat diyen hükümet döneminde yapılıdı. Bunlar sadece İngiltere ve Almanya’da olmuyor, benzer uygulamalar sosyal-demokrat hükümetlerin iş başında olduğu başka ülkelerde de söz konusudur.

           

            Türkiye’de faşizm

            Ülkemizde faşizm olgusu sürekli tartışılan konulardan başında gelmiştir. Türkiye devrimci hareketi gerek faşizmin tahlili, gerekse Türkiye’nin devlet yapısının faşizm olup olmadığı konusunda sürekli bir tartışma içinde olmuştur. Tüm tartışmalar faşizmin tahlili ve buna bağlı olarak bizim gibi ülkelerde faşizm sınıfsal niteliği, hangi sınıfların temsilcisi olduğu, faşizmin sürekli bir olgumu, yoksa gelip geçici bir olgumu olduğu konularıyla yakından ilintilidir. Ülkemizde faşizmi sadece MHP’le sırlayan anlayış az tartışılmadı. Yada faşizmi sadece askeri cuntalarla sınırlayan yaklaşımlar, parlamentonun varlığını faşizmle bağdaştırmayan teoriler ve değerlendirmelerin tümü ülkemizde faşizm tartışmalarının bir özeti niteliğindedir.

                 Faşizm olgusunu değerlendirirken, onun ortaya çıkış şartlarını ve sınıfsal dayanaklarını doğru bir şekilde izah edemediğimizde ebetteki yanlış sonuçlara varmamızda kaçınılmazdır. Faşizmin sınıfsal dayanakları ve temsil ettiği sınıfların emperyalist ülkeler ile yarı-sömürge ülkelerde aynılığını aramak elbetteki faşizm konusunda bazılarını yanlış sonuçlara götürecektir. Faşizmi değerlendirirken, tek tek ülkelerin özelikleri, tarihi gelişmeleri, farklı faşistleşme sürecine yol açmaktadır. Buda faşizmin değişik biçim ve yöntemlerine götürmektedir. ‘’Bütünsel diktatörlük (Almanya, İtalya), Faşist askeri diktatörlük (Bulgaristan,Yugoslavya, Japonya), dinsel faşizm (Avusturya, ispanya), Parlamentarizmin belli bir görünüm olarak kalması (Polonya, Macaristan, Finlandiya) vb ..faşist diktatörlüğün sınıfsal niteliğinde herhangi bir değişiklik yapmaksızın bu farklılıklar, sosyal-demokrasinin rolünün sınırlanması, reformist sendikaların tavsiyesi, ile onlardan bazı grupların çekilmesi ve yararlanılması derecesinde kendisini göstermektedir’’ (Kom. Ent. faşizm tahlili s.158)

                 Bizim gibi yarı-sömürge yarı-feodal ülkelerde faşizm, komprador burjuvazi ve toprak ağalarının ortaklaşa diktatörlüğüdür. Bizim ülkemizde faşizm ‘kurtuluş savaşı sonrası’ 1923 de ‘kurtuluş savaşına’ önderlik eden  Kemalistlerin iş başına gelmeleriyle devlet askeri faşist diktatörlüğe bürünmüştür. İbrahim yoldaş ‘’Kemalizm, komprador Türk büyük burjuvazisinin ve orta burjuvazisinin sağ kanadının ideolojisidir’’ der ve devamla ‘’Kemalizmin faşizmle bağdaşması bir yana, Kemalizm bizzat faşizm demektir. Kemalist diktatörlük, askeri faşist bir diktatörlüktür’’ tespitini yaparak, ülkemizdeki faşizmin sınıf karakterini açık olarak ortaya koymaktadır.               

                  Bizim gibi ülkelerde faşizm süreklidir. Parlamentarizmin muhafaza edilmesi yada dönem dönem askeri darbelerle iş başına gelmesi faşizmin özünü değiştirmemektedir. Bu değişim sadece faşizmin dozunu artırmak veya biraz gevşetmekle alakası vardır. Ülkemizde egemen olan komprador burjuvazidir. Komprador burjuvazinin zayıflığı onu sürekli bir zora başvurmaya iter. Buna toprak ağalarının iktidara ortak olması ve feodalizmin sopa ve cebrinin de iktidara taşınması, faşizmin ülkemizdeki sınıfsal özünü tamamlar. Dolayısıyla bizim ülkemizde faşizm, Komprador burjuvazinin ve toprak ağalarının ortak diktatörlüğüdür. İbrahim yoldaş PDA’yla girdiği polemikte PDA’nın faşizm değerlendirmesine karşı  Birincisi; ‘’Faşizm, herhangi bir emperyalist ülkede olduğu gibi tekelci burjuvazinin diktatörlüğü değildir; Türkiye’de ve Türkiye gibi yarı-sömürge, yarı-feodal ülkelerde faşizm, Komprador büyük burjuvazinin ve toprak ağalarının diktatörlüğüdür’’ Dimitrov ‘’Sömürge ve yarı –sömürge ülkelerde aynı şeklide bazı faşist gruplar gelişmektedir. Ancak tabii ki bu, Almanya’da, İtalya’da ve diğer kapitalist ülkelerde görmeye alışkın olduğumuz faşizme benzemez. Buralardaki tümüyle özel ekonomik, siyasi ve tarihi koşulları incelemeli ve dikkate almalıyız. Söz konusu koşullarda faşizm kendine özgü biçimler almaktadır. Ve alacaktır.’’ F. Karşı B.cephe s.142) Kaypakkaya devamla  ‘’Ayrıca tekelci burjuvazinin komprador niteliği de bir kenara bırakılarak emperyalist ülkelerle yarı-sömürge ülkeler arasındaki son derece önemli ayrım çizgisini silmişlerdi. Bunun tabii sonucu  da elbette, anti-faşist mücadeleyi şehirlerde, tekelci burjuvaziye karşı yürütecek bir mücadele olarak görmek ve köylülerin anti faşist mücadeledeki rolünü inkar etmekti. (veya en azından küçümsemekti. Revizyonist klik zaman zaman köylülerden de bahsediyordu fakat köylülerin anti faşist mücadeledeki rolünü küçümsüyordu.)’’ İkincisi; ‘’faşizmin iktidara askeri darbe yoluyla geleceği düşünülüyordu ki, bu son derece sığ bir görüştü. Faşizm iktidara askeri darbe yoluyla gelebileceği gibi başka yollarla da gelebilirdi.’’ Üçüncüsü; ‘’faşist diktatörlüğün parlamento ile asla bağdaşmayacağını yaydılar. Oysa, bugün en koyu faşizmin iktidarda olduğu bir yığın ülkede, mesela Endonezya’da, Güney Vietnam’da, Pakistan’da, Hindistan’da, İran’da, İspanya’da …..parlamento mevcuttur. Faşist klikler, parlamentoyu feshetmek yerine hem bu ülkelerdeki halk kitlelerini aldatmak bakımından, hem de dünya demokratik kamuoyunu aldatmak bakımından parlamentoyu faşizmin aleti haline getirmeyi menfaatlerine daha uygun görüyorlar.’’(İK seçme yazılar s.352-53)

                 Dimitrov yoldaş faşizmin  parlamentonun bir perde olarak kullanılmasını çok önceden göstererek şunları belirtir ‘’Tarihsel, toplumsal ve ekonomik koşullar, ulusal özellikler, hatta bir ülkenin uluslararası durumu, faşizmin ve faşist diktatörlüğün değişik ülkelerde değişik biçimlerde gelişmesine yol açmaktadır. Faşizmin geniş bir kitle dayanağı bulamadığı ve faşist burjuva kampın çeşitli grupları arasındaki mücadelenin keskin olduğu birtakım ülkelerde bu rejim, öncelikle parlamentoyu feshetme yoluna gitmez. Sosyal-demokrat partiler de dahil olmak üzere öteki burjuva partilerinin biraz meşruiyet elde etmelerine göz yumar. Başka ülkelerde eğer yönetici burjuvazi erken bir devrimin patlak vermesinden korkuyorsa, faşizmin sınırlandırılmamış olan siyasi tekelini kurar. Bunu ya hemen, ya da rakip parti ve gruplara karşı terör yöntemini ve kan kusmayı artırarak yapar. Kendi durumu özellikle açıklığa kavuşunca bu durum faşizmin, kendi temelini genişletmesini ve sınıfsal yapısını değiştirmeksizin açık terörist diktatoryayı kaba ve uydurma bir parlamentarizmle birleşmesini engellemez.’’ (aktaran İK SE s.347)     

                 Ülkemizde faşizmin sürekliliği, devrimci durumun sürekliliğiyle koşut halindedir. Devrimci durumu var eden koşullar, faşizmin de sürekliliğinin varoluş şartlarını belirler. Ülkemizde faşizm gelip geçici bir olay değildir. Faşizmin bir hükümet değişikliğiyle ortadan kalkacağını savunan anlayışla, faşizmi askeri darbelere bağlayan anlayışlar tamamen iflas etmiştir. Bu faşizmin sınıfsal tahlilini çözümlemeyen, devletin yapısını kavrayamayan, küçük burjuva anlayışların ürünüdür. Kaypakkaya yoldaş ‘’ülkemiz açısından çıkaracağımız dersler şunlaradır’’ der şu doğru sonuçlara varır; ‘’Birincisi; Türkiye’de anti-feodal, anti-emperyalist cephenin sınıf muhtevasıyla anti-faşist cephenin sınıf muhtevası aynıdır. İçiler, köylüler, şehir küçük burjuvazisi, milli burjuvazisinin devrimci kandı. Bu sınıflar arasında birleşik cepheyi gerçekleştirme mücadelesi, aynı zamanda bizim şartlarımızda anti-faşist cepheyi gerçekleştirme mücadelesidir. (…..)

            İkincisi; Türkiye’de anti-faşist iktidar mücadelesi aynı zamanda anti-emperyalist ve anti feodal iktidar mücadelesidir.’’der (age s.347) 

                 Ülkemizde faşizm bir darbe yada seçim yoluyla iş başına gelemedi. O ‘kurtuluş savaşı’ sonrası askeri bir diktatörlük olarak iş başına geldi. Parlamentoyu bir maske olarak kullandı. Uzun bir dönem tek parti olarak ‘demokrasi’ gösterisi sergiledi. 1946’lardan sonra burjuvazinin bir kanadının artan hoşnutsuzluğu, Kemalistleri çok partili bir döneme zorladı. DP”nin kurulmasıyla başlayan çok partili dönem, başka burjuva partilerin kurulmasını birlikte getirdi. Faşist diktatörlüğün resmi olarak temsilcileri olan partileri üzerinden çıkar çatışmalarının sürdüğü ülkemizde, orduya hakim olan kesim dönem dönem darbeler yaparak açık askeri faşist diktatörlüğe geçtiklerini ilan ettiler. 1960 darbesi bunlardan biridir. Burjuvazi kendi içindeki çelişkileri dahi dönem dönem şiddet yoluyla halletmeye gitmiştir. 1960 darbesiyle Demokrat parti yöneticilerinin tutuklanması ve ardından idam edilmeleri bunu gösteriyor. Keza halk muhalefetinin en çok ezildiği dönemde askeri faşist diktatörlükler dönemi olmuştur. 1971 ve 1980 askeri faşist darbeleri bunu açık örnekleridir.

                 Ülkemizde, parlamento her zaman faşizmin ayıbını örten bir incir yaprağı gibidir. Göstermeliktir. Karalar sürekli orduyla birlikte alınmakta, perde arkasında alınan kararlar, sadece parlamentoda göstermelik tartışılıp oylamaya sunulup yürürlüğe konmaktadır. Demokrasi adına partiler serbesttir. Ancak Türkiye’de kapatılan parti sayısı dünyanın başka ülkelerinde yoktur. Türk şovenizmiyle şaha kalkan faşizmin Kürt örgütlenmelerine ve legal partilerine karşı nasıl bir uygulama içinde olduğu açıktır. Kapatılan Kürt legal partilerinin bir çok yöneticisi katledilirken, bir çoğu yüksek cezalara çarpıtılarak yılarca cezaevlerinde tutuldu. Keza muhalif devrimci ve ulusal güçler göstermelik bağımsız mahkemelerde yargılanmakta, bazen beraat kararları da çıkmaktadır. Ancak faşizminin özel silahlı (kontrgerilla) güçleriyle devrimci ve ulusal muhalefet güçleri ortadan kaldırılmaktadır. Hala naaşları bulunmayan binlerce insan kayıptır. Yine yayın serbestliği vardır. Ancak bu yayınlar her an polis denetimde olduğundan istenilen zaman bu yayınlar kapatılmakta, büroları basılmakta, çalışanları tutuklanmakta ve onlarca yıl hapis cezasıyla cezalandırılmaktadır. Sonuç itibarıyla ülkemizde faşizme karşı savaşım içte; Komprador burjuvazi ve toprak ağalarına, dışta ise emperyalizme karşı savaşım vermektir.