Cuma Ekim 20, 2017

Temel Demirer

 

Hakkında

Objektifiz ama tarafsız değiliz. Tarafsız olmak korkaklıktır. Çünkü insan doğru ve yanlış arasında tarafsız olamaz. http://temeldemirer.blogspot.com/BiyografiKendimden söz etmenin pek anlamlı ve “şık” olmadığına inanan biri olarak çok düşündüm...
Ne yazacağımı kestiremedim...
Ve nihayet şunları diyebilmenin en doğrusu olduğuna karar kıldım...
“İnsana ait hiçbir şey bana yabancı değil,” diyen(lerden);
dünyaya aşağıdan bakan(lardan);
kendi kuşağımla müthiş bir serüveni yaşayan(lardan);
yaşadıklarımdan asla pişman olmayan(lardan);
ve hatta yaşadıklarımı yaşamış olmayı bir onur ve şans addeden(lerden);
John Maxwell’in, “İnsanlar, onları ne kadar umursadığımızı bilmedikçe, ne kadar bildiğimizi umursamazlar...”; Bertolt Brecht’in, “Yenilgilerimiz, rezalete karşı savaşa katılanlarımızın yeterince kalabalık olmadığından başka bir anlama gelmez”; V. İ. Lenin’in, “Silah kullanmasını öğrenmeyen, silah elde etmeye çalışmayan bir ezilen sınıf, ancak köle muamelesi görmeye layıktır,” sözlerine müthiş değer veren(lerden);
sevdasız kavga, kavgasız sevda olmaz diyen(lerden);
bir afet-i devrana aşık olan(lardan);
hâlâ “tek yol devrim” gerçeğine bağlı olan(lardan);
ve nihayet “Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek!” diyen(lerin) safındaki sıradan, vasıfsız, herhangi biriyim...
54 tevellütlüyüm... Kemal’den olma Necla’dan doğmayım... Çorum ili Kale mahallesi nüfusuna kayıtlıyım...
Okur yazarım...
Ve nihayet hâlen “sakıncalı” dedikleri(nden) ve GBT’lerindeyse sabıkalıyım...
11.01.2004 14:32:09, Ankara.

TÜRKİYE’DE YAYINLANAN KİTAPLARIM

* GÖZ GÖRMEZ BİLİNÇ GÖRÜR, Hazırlayan: Mehmet Özer, Nota Bene Yay., 2012, 152 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* ORTADOĞU: YALANCI BAHAR, Derleyen: Babür Pınar-Recai Ulutaş, Nitelik Kitap, 2012, 448 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* ALMANAK-2009 ANALİZLERİ, Sosyal Araştırmalar Vakfı Kitaplığı, İstanbul-2011, 434 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* BEYOND GLOBALIZATION – WORLD LEARNING/ INTERNATIONAL HONORS PROGRAM TURKEY READER 2011/12, Derleyenler: Yücel Demirer - Sibel Özbudun, 2011, 476 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif), (“Geopolitics of Turkey in the US-EU-Mideast Triangle”- Temel Demirer)


* EMPERYALİZM VE ULUSAL SORUN, Derleyen: Babür Pınar-Muzaffer İlhan Erdost, Nitelik Kitap, 2011, 335 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* İSMAİL BEŞİKÇİ, Derleyenler: Barış Ünlü-Ozan Değer, İletişim Yay., 2011, 589 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* SESİNİ YİTİREN ŞEHİR SİVAS, Editör: Mehmet Özer, Çankaya Belediyesi Yay., Temmuz 2011, 304 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* ALMANAK-2009 ANALİZLERİ, Sosyal Araştırmalar Vakfı Kitaplığı, İstanbul-2010, 659 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* KRİZ, KAPİTALİZM, İSYAN, Ütopya Yay., 2010, 559 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* KRİZ VE HAYAT YAZILARI: BİR TAŞ DA SİZ ATIN, Ütopya Yay., 2010, 464 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* ASLOLAN DEVRİMİN GÜNDEMİDİR, Kaldıraç Yay., 2010, 784 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* TEKEL DİRENİŞİ DERSLERİ 2010-SENDİKALARIMIZI GERİ ALACAĞIZ, Kaldıraç Yay., 2010, 206 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* LATİN AMERİKA: İSYAN HEP VARDI!, Sibel Özbudun (der.), Kaldıraç Yay., Ocak 2010, 661 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* KUŞATMAYI YARMAK: EĞİTİM, BİLİM VE AYDINLAR, Kaldıraç Yayınevi, Ekim 2009, 392 sayfa, Temel Demirer-Sibel Özbudun.


* ALMANAK-2008 ANALİZLERİ, Sosyal Araştırmalar Vakfı Kitaplığı, İstanbul-2009, 608 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* HAK(SIZLIK), HUKUK(SUZLUK) MU? “SUÇUMUZ İNSAN OLMAK”!, (Sibel Özbudun’un önsözüyle), Kardelen Yay., Nisan 2009, 365 sayfa, Temel Demirer.


* HRANT’IN KATİL(LER)İ… (Sait Çetinoğlu’nun önsözüyle), Pêrî Yayınları, Şubat 2009, 336 sayfa, Temel Demirer.


* LİBERALİZM/MUHAFAZAKÂRLIK KISKACINDA KADIN, Kaldıraç Yayınevi, Şubat 2009, 237 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* ALMANAK-2007 ANALİZLERİ, Sosyal Araştırmalar Vakfı Kitaplığı, İstanbul-2008, 456 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* “HAYIR, EVET’TEN ÖNCE GELİR”! HUKUK(SUZLUK) YAZILARI, Ütopya Yay., Mayıs 2008, 496 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* “SÖYLENECEK YALAN KALMADI” İNSAN HAK(SIZLIK)LARI, Ütopya Yay., Mayıs 2008, 510 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* LATİN AMERİKA’DA İSYANIN TARİHİ, Hazırlayan: Sibel Özbudun, Ütopya Yay., 2008, 549 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* KÜRESEL KAPİTALİZMİ MEŞRULAŞTIRAN SÖYLEMLER, Editör: Fikret Başkaya, Özgür Üniversite Kitaplığı: 67, Maki Yay., 2008, 218 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* YABANCILAŞMA VE..., Ütopya Yay., 2008, 316 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)
* ALMANAK-2006 ANALİZLERİ, Sosyal Araştırmalar Vakfı Kitaplığı, İstanbul-2007, 654 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* MİLLİYETÇİLİK, YURTSEVERLİK VE SOL, Editör: Fikret Başkaya, Özgür Üniversite Kitaplığı: 65, Maki Yay., 2007, 212 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* LATİN AMERİKA’DAKİ GELİŞMELER, TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası Ankara Şubesi, Ankara-2007, 34 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* KÜRESELLEŞME, KADIN VE ‘YENİ’-ATAERKİ, Ütopya Yayınevi, Ankara-2007, 228 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* İMPARATORUN SOYTARISI EGEMEN MEDYA, Ütopya Yayınevi, Ankara-2007, 319 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* ALMANAK-2005 ANALİZLERİ, Sosyal Araştırmalar Vakfı Kitaplığı, İstanbul-2006, 439 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* “DERİN” MİLLİYETÇİLİĞİN SİYASAL İKTİSADI, Ütopya Yayınevi, Ankara-2006, 384 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* MAFYA NARKOEKONOMİ VE SUSURLUK / ŞEMDİNLİ, Ütopya Yayınevi, Ankara-2006, 379 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* AVRUPA BİRLİĞİ VE “ÇOKKÜLTÜRCÜLÜK YALANI, Ütopya Yayınevi, Ankara-2006, 444 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* EĞİTİM ÜNİVERSİTE YÖK VE AYDIN(LAR), Ütopya Yayınevi, Ankara-2006, 543 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* KIYAMETE ÇEYREK KALA! EKOLOJİ YAZILARI, Ütopya Yayınevi, Ankara-2006, 501 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* DÜNYAYI ISITAN LATİN ATEŞİ, Özgür Üniversite Kitaplığı, Maki Yayınevi, Ankara-2006, 302 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* LATİN AMERİKA YERLİLERİ: TEK BİR HAYIR, YÜZLERCE EVET, Anahtar Kitaplar Yayınevi, İstanbul-2006, 368 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* KAVRAM SÖZLÜĞÜ-SÖYLEM VE GERÇEK (1), Özgür Üniversite Kitaplığı, Maki Yayınevi, Ankara-2005, 709 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* ALMANAK-2004 ANALİZLERİ, Sosyal Araştırmalar Vakfı Kitaplığı, İstanbul-2005, 464 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* LATİN AMERİKA BAŞKALDIRIYOR, Ütopya Yayınevi, Ankara-2005, 416 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* ELVEDA NİSYAN, MERHABA İSYAN, Ütopya Yayınevi, Ankara-2005, 558 sayfa, Temel Demirer.


* KÜRESEL İNTİFADA, Ütopya Yayınevi, Ankara-2005, 592 sayfa, Temel Demirer.


* “YENİ DÜZEN(SİZLİK)”DEN BAŞKALDIRIYA, Ütopya Yayınevi, Ankara-2005, 592 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* YENİ ROMA: TERÖRİST ABD-IV. KİTAP, Tohum Yayınevi, İstanbul-2004, 270 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* KÜRESELLEŞME VE İMPARATORLUK: “YENİ EKONOMİ”DEN ÖNLEYİCİ SAVAŞA...-III. KİTAP, Tohum Yayınevi, İstanbul-2004, 382 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* KÜRESELLEŞMENİN TİRANLIĞI: NE, NİÇİN, NASIL?-II. KİTAP, Tohum Yayınevi, İstanbul-2004, 384 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* YENİ MUHAFAZAKÂRLIK YOĞUNLAŞIRKEN KÜRESEL VAHŞET-I. KİTAP, Tohum Yayınevi, İstanbul-2004, 334 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* ABD SALDIRGANLIĞI: IRAK VE ÖTESİ-III. KİTAP, Ütopya Yayınevi, Ankara-2004, 304 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* 11 EYLÜL’DEN AFGANİSTAN’A ABD İMPARATORLUĞU-II. KİTAP, Ütopya Yayınevi, Ankara-2004, 287 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* KOVBOYUN SÖMÜRGE İMPARATORLUĞU-I. KİTAP, Ütopya Yayınevi, Ankara-2004, 346 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* SAKLANMAYA ÇALIŞILAN BİR MEŞALE: İBRAHİM KAYPAKKAYA, Umut Yayıncılık, İstanbul-2003, 232 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* İSYANIN ADI: FİLİSTİN-İNTİFADA KAZANACAK!, Ütopya Yayınevi, Ankara-2002, 479 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* XXI. YÜZYILLA GELENLER: SÖYLENCELER VE GERÇEK, Ütopya Yayınevi, Ankara-2002, 447 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* SOSYALİST MÜCADELE ETİĞİ, Özgür Üniversite Kitaplığı, Maki Yayınevi, Ankara-2001, 336 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* KÜRESELLEŞME VE TERÖR (TERÖRİZM, SALDIRGANLIK, SAVAŞ) II. KİTAP, Ütopya Yayınevi, Ankara-2001, 334 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* KÜRESELLEŞME VE TERÖR (TERÖR KAVRAMI VE GERÇEĞİ) I. KİTAP, Ütopya Yayınevi, Ankara-2001, 364 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* AMERİKA: RÜYA MI, KÂBUS MU? YANKEE İMPARATORLUĞU, Ütopya Yayınevi, Ankara-2001, 368 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* ÖDP YAZILARI, Ütopya Yayınevi, Ankara-2001, 316 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)
* KÜRESELLEŞMENİN EKOLOJİK SONUÇLARI, Özgür Üniversite Kitaplığı, Maki Yayınevi, Ankara-2000, 190 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* EKOLOJİ POLİTİK, Özgür Üniversite Kitaplığı, Maki Yayınevi, Ankara-2000, 136 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* AVRUPA BİRLİĞİ ve SOSYALİSTLER: AKINTIYA KARŞI, Ütopya Yayınevi, Ankara-2000, 384 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* GERİCİLİK KÜRESELLEŞİRKEN FAŞİZM!.. YENİDEN Mİ?.., Ütopya Yayınevi, Ankara-2000, 299 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* KADIN YAZILARI, Ütopya Yayınevi, Ankara-2000, 170 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* MARKSİZM VE EKOLOJİ, Öteki Yayınevi, Ankara-2000, 481 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* TERÖR NE? TERÖRİST KİM? (AVRUPA ASYA ve ORTADOĞU), Cilt:2, Ütopya Yayınevi, Ankara-2000, 384 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* TERÖR NE? TERÖRİST KİM? (ABD EMPERYALİZMİ ve LATİN AMERİKA), Cilt:1, Ütopya Yayınevi, Ankara-2000, 284 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* EĞİTİM: NE İÇİN? ÜNİVERSİTE: NASIL? YÖK: NEREYE?, Ütopya Yayınevi, Ankara-1999, 264 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* NEO-LİBERAL SALDIRI KRİZ ve İNSANLIK, Ütopya Yayınevi, Ankara-1999, 494 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* “YDD” KISKACINDA ÇEVRE ve KENT, Ütopya Yayınevi, Ankara-1999, 473 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* CHE FİDEL KÜBA, Özgür Üniversite Kitaplığı, Öteki Yayınevi, Ankara-1999, ikinci baskı, 135 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* YABANCILAŞMA, Özgür Üniversite Kitaplığı, Öteki Yayınevi, Ankara-1999, ikinci baskı, 112 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* MEDYA ELEŞTİRİSİ ya da HERMES’İ SORGULAMAK, Özgür Üniversite Kitaplığı, Öteki Yayınevi, Ankara-1999, ikinci baskı, 176 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* DÜNYANIN BALKONUNDAKİ İSYANCILAR, Özgür Üniversite Kitaplığı, Öteki Yayınevi, Ankara-1998, ikinci baskı, 304 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* ÖDP: İMKÂNLAR ve SORU(N)LAR, Öteki Yayınevi, Ankara-1998, 576 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* MAYALARIN DÖNÜŞÜ, Anahtar Kitaplar Yayınevi, İstanbul-1998, 311 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* POSTMODERN MÜDAHALE ve BAŞKALDIRI İMKÂNI (BRECHT “BİTTİ” FUTBOL “VERELİM”!), Özgür Üniversite Kitaplığı, Öteki Yayınevi, Ankara-1998, 528 sayfa, Temel Demirer.


* SOKAKTA ve DUVARDA 1968, Özgür Üniversite Kitaplığı, Öteki Yayınevi, Ankara-1998, 207 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* VE KİRLENDİ DÜNYA..., Özgür Üniversite Kitaplığı, Öteki Yayınevi, Ankara-1997, 319 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* SOKAK’TAKİNE NOTLAR, Özgür Üniversite Kitaplığı, Öteki Yayınevi, Ankara-1997, 456 sayfa, Temel Demirer.


* ÖDP’YE KENAR NOTLARI, İnsancıl Yayınları, İstanbul-1997, 88 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* KOYUNLAR KURTLAR KÖPEKLER (YENİ DÜNYA DÜZENSİZLİĞİ EMPERYALİZM ve UMUT), Anahtar Kitaplar Yayınevi, İstanbul-1997, 160 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* KARA PARA KİRLİ SAVAŞ (TÜRKİYE’DE MAFYA ve DEVLET), Özgür Üniversite Yayınları, 171 sayfa, Ankara-1996, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* İSPANYA’DAKİ II. KITALARARASI BULUŞMA İÇİN “YDD”YE KARŞI TEZLER - II. KITALARARASI BULUŞMA İÇİN EKOLOJİK KIYAMET TEZLERİ, Özgür Üniversite Yayınları, 56 sayfa, Ankara-1996, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* YENİ DÜNYA DÜZENİ AVRUPA BİRLİĞİ VE TÜRKİYE, Dev. Maden-Sen Yayınları, 64 sayfa, Ankara-1996, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* CANAVARLAŞAN MEDYA, 1996-İstanbul, Yorum Yayınevi, 287 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* YENİ DÜZENİ ya da DÜZENSİZLİĞİ, 1996-İstanbul, Pelikan Yayınları, 304 sayfa, Temel Demirer.


* SOLAN FOTOĞRAFLARDA BİTEN VE BAŞLAYAN, 1993-İstanbul, Sorun Yayınları, 248 sayfa, Temel Demirer.


* GERİCİLİK DÖNEMİNDE DÜNYA ve TÜRKİYE, 1993-İstanbul, Sorun Yayınları, 190 sayfa, Temel Demirer.


* DİSK’İN “ÖREN TEZLERİ” ve SOSYALİST TAVIR, 1992-İstanbul, Sorun Yayınları, 189 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* TOPLUMSAL DİNAMİKLER ve ÖRGÜTLENME EKSENLERİ, 1992-İstanbul, Sorun Yayınları, 270 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* SOSYALİZM “YENİ DÜNYA DÜZENİ” TÜRKİYE, 1992-İstanbul, Sorun Yayınları, 192 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* SOSYALİZMİN SORUNLARI ÜZERİNE AÇILIM TARTIŞMALARI, 1992-İstanbul, Sorun Yayınları, 256 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* YOL BALADI, 1988-Ankara, Ekin Yayınları, 61 sayfa, Temel Demirer.
* T.B.“K”.P PROGRAM TASLAĞININ ELEŞTİREL ANALİZİ, 1988-İstanbul, Sorun Yayınları, 86 sayfa, Temel Demirer.

İletişim:

temeldemirer@kaypakkaya-partizan.net(Hazırlanıyor)

http://www.facebook.com/TemelDemirer

https://twitter.com/temeldemirer

 

 

Aşk ve Sanatın hayatı yani Gezi, Kızılay, Gündoğdu, vd’leri 1

“İyi ki hatırlattın

Başkaldırı diye bir şey var

İsa’dan beri insanı güzelleştiren

Şimdi daha güzel her şey

Daha insan herkes.”[2]

 

“Aşk, Sokak ve Sanat”tan söz ederken; eğri otursanız da doğru konuşacaksanız; söylediklerinizin hakkını verecekseniz eğer; doğrudan Gezi’den, Kızılay’dan, Gündoğdu’dan, vd’lerinden dem vuracak yani dünyayı, coğrafyamızı sarsan sınıflar mücadelesinin, isyanların, barikatların, sokakların yani aşka ve hayata mündemiç tutkuların destanını paylaşacaksınız, haykıracaksınız…

Aşk mı? Sanat mı? Onun ne olduğunu size tutkularıyla dünyayı, coğrafyamızı sarsan Gezi, Kızılay, Gündoğdu, vd’leri anlattı, anlatıyor…

Sınıflar mücadelesi, ayaklanmalarla, devrim ve karşı-devrim süreçleriyle, toplumsal mücadelelerle ilerlerken tarihi de yaratır…

Tarihi tarih yapan aşkları, sanatı ve hayatı…

Aşk, sanat ve hayat şimdi Tahrir’de, Sintagma’da, Tottenham’da, Burgiba Caddesi’nde, İnci Meydanı’nında, Sao Paolo’da, Plaza Del Mayo’da, Gezi/ Kızılay/ Gündoğdu vd’lerinde yaratılıyor…

Aşk, sanat ve hayattan yana olanlar şimdi sokaklarda büyük aşkları, ölümsüz sanat yapıtlarını yaratırken; hayatı, geleceğimizi estetize ediyorlar…

Bu insan(lık)ın tanık olduğu devasa dönüşümlerden birisidir…

Hatırlayın: “Mayıs’ın kanlı günü Haziran’a dönüyor” diyordu bir eski marşta; öyle oldu gerçekten. Mayıs, 2013 Haziran’ına döndü ve bu olup bitenler, “Haziran Günleri” diye tarihe kaydoldu aşkı ve sanatıyla…

Hatırlayın: Dewey Meydanı’ndaki ‘Occupy/ İşgal Et’ konuşmasında Noam Chomsky, 2010’da Amerika’da başlayıp, daha sonra dünyanın pek çok farklı yerine yayılan başkaldırının neden önemli olduğunu şöyle anlatıyordu:

“1970’lerden beri böyle bir şeyle karşılaşmadık. Yani, hareketin altında epey bir birikim var… İşgal hareketinin günlük hayata sirayet etmesi çok önemli... Eşitsizlik, mali yozlaşma ya da tel tel dökülen demokratik sistem ve üretken ekonominin çöküşü gibi meselelerin halkın gündemine sokulması ayrıca kıymetli. Bu meselelerin her gün konuşulan konular hâline gelmesi hareketin gerçek bir halk hareketi olduğunun göstergesi. Mesela harcama ve tüketim alışkanlıklarının değişmesi, direnişe destek vermeyen kurumlarla ilişkinin kesilmesi, direniş söyleminin gündelik dile yerleşmesi gibi…”[3]

Sözü edilen bir kırılma, kopuş, değişim, dönüşüm eşiği olma hâlidir… Bir Ermeni atasözündeki üzere, “Şaşıran, düşünmeye başlamıştır.”

Evet 31 Mayıs 2013’te Gezi/ Kızılay/ Gündoğdu vd’lerinde başlayan ayaklanma; kapsamı, içeriği, taşıdığı potansiyel, bugüne kadar yarattığı birikimler ve olağanüstü deneyimleriyle tarihsel bir kırılmayı yani yeni bir tarihsel momente geçişi simgeliyor.

Yığınların yaratıcı zenginliği ve mücadelesinin devasa gücü, ayaklanmayı besledi, çok boyutluluğunu ve çok yönlülüğünü ortaya çıkardı. Radikal ve militan ruhunu güçlendirdi.

Gezi Parkı Direnişi birikimi ve öfkeyi harekete geçirip, patlatarak, ayaklanmaya dönüştü.

Ayaklanmanın dinamikleri ve bileşenleri halk isyanıyla biçimlendi. Ayaklanma heterojen, çok katmanlı ve çok sınıflı bir gelişme dinamiği gösterdi. Gençlik ayaklanmanın katalizörü işlevi gördü. ‘Orta sınıf’ gibi melez tanımlamalar yapılsa da, ayaklanmaya emekçi yığınların yoğun katılımı görüldü.

Gençlik ve ‘orta sınıf’ vurgularıyla ayaklanma, özellikle sol-sağ liberaller tarafından içeriği boşaltılıp, apolitize edilerek, stilize bir gösteriye dönüştürülmek istendi.

Bu yaklaşım ayaklanmanın içeriğini boşaltma, taşıdığı devrimci potansiyeli eritme, gözlerden gizleme gayretiydi.

Ama tutmadı; isyan aşkı, sanatı yani hayatı etkiledi; onlardan etkilendi…

 

AŞK VE SANAT; YANİ HAYAT

 

Son yılların en büyük aşklarından, en görkemli sanat yapıtlarından biri olarak Gezi/ Kızılay/ Gündoğdu vd’leri hayatın ne kadar vazgeçilemez olduğunu hatırlattı…

“Hatırlattı” diyorum çünkü insan(lık)ın tarihinde, durmadan kendini çoğaltan aşk ve sanat, yani hayat dışında yeni hiçbir şey yoktur...

İyi, kötü, güzel, çirkin, doğru ve yanlış gibi insanın yaşamını saran kavramlar da aşk ve sanat, yani hayata karşı alınan tavırlarla betimlenir.

Aşksız ve sanatsız yani hayatsız bir insan(sızlık) hâli “ben-siz”dir...

Böylesi bir “ben-sizlik”, sizden her şeyi alır ve de “bireyciliğinizin” hammallı yapar.

Kaldı ki “ben-siz” olanın “ben neyim” sorusunu sorması da mümkün olmadığı gibi sorduğunda da vermiş olduğu “yanıt(sızlık)” önemsiz ve anlamsızdır.

O hâlde aşksız ve sanatsız yani hayatsız olunamayacağının altı çizilip, dağları deldiren aşkın, ikinci doğum, yeniden doğuş olduğunun unutulmaması gerek.

“Her insanın aşka bakışı farklıdır. Ama aşk her insana hep aynı şekilde bakar: ‘Evsiz barksız, kimsesiz çocuklar gibi,’ Camille Laurens’in sözüyle…”[4]

Siz bakmayın Charles Bukowski’nin, “Aşk, pençesinden hiç kurtulamadığımız çok ciddi bir hastalıktır”; Platon’un, “Hastanın memnun kaldığı tek hastalık aşktır,” demesine! Hayır, doğru değil bu! “Aşk hastalık değil, insanı yücelten ihtiyaçtır.”[5]

Aşk ve sanat, yani hayat devinimidir.

Aşk ve sanat, yani hayat ayıplayan ve yasaklayan her şeye başkaldırır.

“Başkaldırı” ile “aşk ve sanat” arasında doğrudan bir ilişki vardır.

Edgar Morin, “Aşk toplumsal düzene itaat etmez: Belirir belirmez, engelleri görmezden gelir, onlara çarparak dağılır ya da onları dağıtır,”[6] derken tam da bunu anlatır.

Aşk, bir başkasının hayat(lar)ını yaşamaktır; “Aşk, insanın kendinden kaçma duygusudur,” sözündeki üzere Baudelarie’in…

Aşk, bir yangındır; Onu daha büyük bir yangından başka bir şey söndüremez.

Evet, aşık insan, yaygınlara tutkun bir “deli”dir.

Nihayet Turgut Uyar’ın, “Zamansız gelme elim kolum dağınıksa sarılamam!”; Orhan Veli’nin, “Bekliyorum… Öyle bi vakitte gel ki vazgeçmek mümkün olmasın”; Nâzım Hikmet’in, “Sende, ben, imkânsızlığı seviyorum; fakat asla ümitsizliği değil”; Cemal Süreya’nın, “Cenaze arabalarını süslemek gibidir yokluğunu yazmak, ne kadar güzel olsa da ölüm taşır”; İlhan Berk’in, “Sesini hatırlamıyorum bile; ama söyledikleri hâlâ aklımda,” ifadelerindeki üzere aşık olmadıktan sonra kalp, hiçbir işe yaramaz!

Tekrarlıyorum: Aşk, bir yangındır; aşık insan da yangınlara tutkun bir “deli”dir. Sanat da bunun ürünü ve başkaldırının yoldaşı değil ise, nedir ve ne olabilir ki?

 

GEZİ’NİN, KIZILAY’IN, GÜNDOĞDU’IN VD’LERİNİN GERÇEĞİ

 

O hâlde aşkın ve sanatın; yani hayatın Gezi’den, Kızılay’dan, Gündoğdu’dan, vd’lerinden etkilenmemesi mümkün değildir!

1 Mayıs 2013’de de işçi sınıfının Taksim’i için sokaklara çıkan Genco Erkal’ın, “Nereden geldiyse o hep beklediğimiz ama bir türlü geleceğine kendimizi inandıramadığımız o soluk, o coşku, o gencecik enerji çıkıp geldi işte, bütün beklentilerimizin üstüne çıkarak. Yaşlı bir çapulcu olarak bu günleri yaşadığım için çok mutluyum. Gazı biliyorum artık. Gençlerle birlikte meydanlara çıktık. Kaçtık bir yerlere sığındık. Korudular beni. Cin şişeden çıktı bir kere, geriye sokamazsınız,” diyen tarif ettiği Gezi/ Kızılay/ Gündoğdu vd’leri gerçeği; Vadim Zakharov’un, “Beyler, kabalığınızı, şehvetinizi, narsisizminizi, demogojikliğinizi, sahtekârlığınızı, bayağılığınızı ve hırsınızı, yüreksizliğinizi, haydutluğunuzu, vurgunculuğunuzu, müsrifliğinizi, oburluğunuzu, çıkarcılığınızı, kıskançlığınızı ve aptallığınızı itiraf etmenin zamanı gelmiştir,” saptamasında dile getirdiği başkaldırıdır!

İktidarların neo-liberal aşırılıkları ve yozlaşmaları karşısında halkların her yerde ve Türkiye’de Gezi Eylemi’nde söylediği tam da bu değil midir?

Gezi Parkı Direnişi, siyasal iktidara dönük eleştiri olgusuyla sınırlı kalmadı, sanatsal, ekinsel etkinliklere, çalışmalara da uzandı, bilimsel, ahlâksal vb. alanlara sızarak enikonu bir silkelenmenin/ uyanışın önünü açtı.

“Gezi Parkı Direnişi güncel sanata nasıl dokundu” mu?

Mesela rekor satışlarla, “yıldızı parlayan” mahallelerdeki sergi açılışlarıyla gündeme gelmek istemeyen sanatçılar için bir açık kapı oldu Gezi. Zaten son dönemlerde - galeri vitrinlerinin arkasından da olsa - bir isyan hâli başlamıştı. Sermayenin tahakkümüne, “müze-dükkân”lara, sanatçılara imzalatılan tuhaf sözleşmelere karşı sesler yükseliyordu.

Parkı yalnız bırakmayan sanatçılardan Banu Cennetoğlu, “Son dönemde ‘sanat’taki tıkanmışlık” ve “gülünçleşen sanat ve güç ilişkisi”nden dem vuruyor, “Yazılacak basın bültenleri, sergi ‘konsept’leri ezberden gelmez artık bundan sonra” diyordu.

Yine ‘Genç Sanat Dergisi’ Editörü Seda Yörüker’de şunların altını çiziyordu: “Gezi eşsiz bir soru… Sanatı sadece elle tutulur, gözle görülür olanla, yani fiziksel anlamda üretilmiş nesnelerle ilişkilendirmek mümkün değil; sanat aynı zamanda hareketin, duygulanımın, ağlar arasındaki bağları yeniden kurgulamanın, bellek oluşturma ediminin ve kendiliğinden oluşanın potansiyellere dönüşmesinin de bir karşılığı. Gezi’yle birlikte ortaya çıkanlar yalnızca toplumsallık adına değil, aynı zamanda kamusal alan üzerine çok düşünüldüğü son dönemde, doğrudan sanat alanında da zihin açıcı.”

Nihayet “Hayatın içinde sanatın vazgeçilmez olduğunu gördük” vurgusuyla Özen Yula, “Gezi Direnişi neticesinde insanlar sanatta hayatın ne kadar eksik kaldığını farkına vardılar,” derken; yine Gezi Direnişi’nde gözaltına alınan Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde öğretim üyesi Osman Erden, “Gezi olayları ‘yeni Türkiye’yi muştulayan bir süreç” vurgusuyla ekliyordu:

“Alman sanatçı Joseph Beuys’un ‘genişletilmiş sanat kavramı’ vardır. Sanatçı statü olarak diğer insanlardan yukarıda değildir, herkes sanatçıdır der. Çünkü biz doğumumuzdan ölümümüze kadar kendi hayatımızı şekillendiriyoruz; verdiğimiz kararlarla, ortaya koyduğumuz tavırlarla bir üretimde bulunuyoruz. Dolayısıyla hepimiz yaratıcıyız.”[7]

“Söz konusu genç sanatçılar olduğunda Gezi direnişinin de işin içine girmesi kaçınılmaz. Sena, direnişin etkilerini hissedip hissetmediği sorulduğunda ‘Olmaz mı?’ diye cevap veriyor. ‘Sergiye astığım resimlerden birisi Gezi’yle birlikte hızla değişerek kendisini ‘Çapulcu’ başlığı altında ıslak bir şekilde duvara asılmış buldu. O da benim gibi olaylar karşısında hem heyecanlı, hem çok üzgün hem çok umutlu, aynı zamanda çok şaşkın. Ben Gezi’nin Türkiye’nin özlemini çektiği bir birlikteliğin başlangıcı olduğunu düşünüyorum. Dikenli ve gazlı bir aşk hikâyesi.’

Merve ise ‘Gezi olayları öncesinde büyük bir ‘yağmur bekleyen teyze’ darlanması yaşıyorduk. Gergindik, sıkıntılıydık, hazımsızdık, sıkışıp kalma hâli hüküm sürüyordu. Bu genel sıkışmaymış ki kallavi bir patlama yaşadık ve yaşıyoruz. Birden bu durum yaptığım işlerle de kesişti’ diye açıklıyor.”[8]

Gerçekten de Özlem İnay Erten’in, “Damlası tsunami oldu” diye tanımladığı Gezi Parkı Direnişi pek çok taşı yerinden oynattı. Geleceğe önemli miraslar bıraktı. Kültür-sanat camiası da buna sessiz kalamazdı. Kısa zamanda sanatın her alanında yapıtlar ortalığa saçılmaya başladı, üretim hâlâ aynı hızla devam ediyor. Kitaplar, belgeseller ve fotoğraf çalışmaları sanatın Gezi Parkı’na bakışının en canlı örnekleri gibi görünüyorken; direnişin ilham verdiği bir grup sanatçı Moda Yoğurtçu Parkı’na cephesi olan Galeri Park Art’ta ‘Direnişin Estetiği’ sergisinde buluştu.

Örneğin Gezi Parkı Direnişi sırasında, çoğunlukla kadınların başrolde oynadığı bir sürü romantik imge üretildi: direnişin, isyanın, dayanışmanın imgeleri. Tüm başkaldırılar gibi romantik bir tarafı var Gezi Parkı Direnişi’nin ve romantik imgelerin de başrolde olması kaçınılmazdı ve öyle de oldu.

Örneğin İstanbul’a ayak basar basmaz kendisini Gezi Eylemi’nin içinde bulunan Güney Afrikalı sanatçı Kendell Geers’e göre, eylemin yaratıcılığı 2013 yılında düzenlenecek İstanbul Bienali’ni anlamsız kılıyordu.

Örneğin dünyanın dört bir yanında şiir festivalleri düzenleyen ve şiirin tüm sorunlarını gündeme getiren ‘Dünya Şiir Hareketi’ (WPM), Taksim Gezi Parkı’nda başlayıp ülkenin birçok kentine yayılan Direniş’e bir mesaj gönderdi. WPM’ın mesajında, “kurtarılmış ilkbahar düşünün herkese cesaret veren yeni bir soluk olduğunu” vurguladı ve “Dünya şiir hareketi/ yürüyüştedir kucaklamak için/ sevgili, kardeş halk,/ senin uzun, görkemli savaşımını” denildi.

Örneğin Gezi Parkı’ndan ülkeye ve dünyaya yayılan direniş, demokrasi, insan hakları ve özgürlük taleplerine destek için İtalyan aktivistler Venedik Bienali’ndeki Türkiye Pavyonu’nu işgal etti. Türkiye Pavyonu’ndaki ‘Direniş’ başlıklı yapıtın yaratıcısı Ali Kazma da aktivistlerin desteği için, “Sanatın bir kere daha hayatın tam ortasına gelişine şahit olduk,” yorumunu yaptı.

Toparlarsak: “Direnen, yardımlaşan, özgür bedenlerin inşa ettikleri bir sanat yapıttıdır Gezi Parkı,” Rahmi Öğdül’ün ifadesiyle…

 

“BİAT”IN YALAKA PİYONLARI

 

Gezi’den, Kızılay’dan, Gündoğdu’dan, vd’lerinden etkilenen aşk ve sanat, yani hayat aynı zamanda bir çok şeyi de tanzim ve tasnif ederek açığa çıkardı.

Mesela, Gezi Eylemi’ne katıldığı için Başbakan’dan el etek öperek özür dileyen Şafak Sezer ya da “Başbakan’la hiçbir problemim yok çünkü yapılan iyi işler de var… Vatandaşla polis karşı karşıya kaldığında ağladım,” diyen İpek Tuzcuoğlu gibi!

Bir de ‘Ankara Festivali’nde “türküsü”yle Gezi Parkı Eylemcileri’ni hedef alarak, “Camide göbek atan Allahsız şerefsizler, zararlı mikroplar” diyen İsmail Türüt!

Onlar biatın, biat kültür(süzlüğ)ünün yalaka piyonlarıdır!

Işıl Özgentürk’ün de işaret ettiği üzere, “Biat kültürü asla hayatı kucaklamaz, çok fazla öbür dünyayla ilgilidir ve bu nedenden sanata hiçbir katkıda bulunamaz. Bu amaçla yola çıkanı, ne yazık ki, yarı yolda bırakır. Çünkü sanat, muhalif ve soru soran bir yapıya sahiptir. Biat kültürünün tuğla taşları ise sorgulamamak üstüne kurulmuştur…

Biat kültürü emreder, örneğin, bir muhafazakâr olan Prof. Dr. Ahmet Atan sanat için bakın neler söylüyor. Kendisi Gezi eylemleri sırasında, Gezi direnişçileri için şöyle demişti: ‘Ermeni, Yahudi, Rumsanız sizlere söyleyecek bir sözüm yok...’ Bu ırkçı ve nefret söyleminin sahibinin elbette sanat için de söyleyecek bir sözü var. ‘İslâmın estetik anlayışı Allah’ın beğenisiyle çok sıkı bir ilişki içindedir.’

Bu söze ne diyorsunuz, bunu küçük bir çocuğa sorsanız şöyle der:

‘Bu adam Allah’la mı konuşuyor?’

Nedir Allah’ın sanat beğenisi?

İşte sormanız gereken bir soru?

Bilmelisiniz ki, sanat tutku, aşk, cinsellik gibi kavramları sürekli sorgular, iyilik ve kötülüğü de... Bir sanatçının en başta kendine şunu söylemesi gerekir: ‘Hayata dair hiçbir şey bana yabancı değildir.’

Ama biat kültürü, en çok aşkı, tutkuyu ve cinselliği yasaklar. Bu nedenle bir türlü Mevlana’nın Şems’e duyduğu cinsel tutku, anlatılamaz. Bu nedenle aralarında ulvi bir aşk varmış gibi sayfalar dolusu kitaplar yazılır. Ama siz bilmelisiniz ki, bu, biat kültürünün en büyük günahlardan biri saydığı eşcinsel bir ilişkidir.

Devam edelim, Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden Prof. Hamdi Döndüren, ‘Diri bir kadının ya da şarabın heyecan verici niteliklerini anlatan şarkıların caiz olmadığını’ söylemiş.

Diri bir kadının ve şarabın, görüyorsunuz size sadece ölü kadınlar için yazılmış ağıtlar kalıyor. Neden? Çünkü ölüler insanları tahrik etmez. Öyle düşünüyorlar ve sizlere de buna biat etmeniz söyleniyor. Bunu söyleyenler kaç yaşında bilemiyorum ama sizler gençsiniz ve hormonlarınız atom bombası gibi çalışıyor, diri kadınlar ölülerden daha şenliklidir.

Bunu öğrenin!

Marmara Üniversitesi’nden Prof. Ekrem Buğra Ekinci daha da ileri gitmiş, ‘Eğer çalgı kadın sesi içermiyorsa, sözleri de dinen sakıncalı değilse’ dinlenebileceğini ifade etmiş.

Hadi gelin bir film yapın ve müziği sadece erkek seslerinden ve dini içerikli sözlerden oluşsun. Biraz tuhaf olmuyor mu? Bu sözüm ona ilahiyatçıların, erkek sesine tutkularını hiç sorguladınız mı?

Yani kısaca, bu biat kültürü size iyi film yaptırmaz. Ama biat kültürünü sorgulayan filmler yaptırabilir.”[9]

 

AKP İCRAATLARI

 

Nasıl olur da, hem “sanat” deyip, hem de “sanatçı” olduğunuzdan söz ederek, AKP patentli biatın icraatlarını savunabilirsiniz?

Nasıl olur da Emre Kınay’ın, Beni en çok rahatsız eden şey Başbakan’ın insanlara sanatçıları yuhalatması oldu,” infialini unutursunuz?

Nasıl olur da, 9 Haziran 2013’de Gezi Eylemleri’ne destek veren sanatçılara “Yazıklar olsun,” diye haykıran Erdoğan’ın önünde diz çökersiniz!

Bilmiyor musunuz? Görmüyor musunuz? AKP iktidarı döneminde sanata müdahale, baskı ve sansür tavan yaptı!

Victor Hugo, “Düşüncenin gümrük memurlarından” söz ederek, düşünce özgürlüğünün denetlenemeyeceğini söylerken; hemen her dönemde bunu yapabileceklerini düşünür iktidar odakları...

Haldun Taner ustamızın dediği gibi, kendilerince statükonun bekçiliğine soyunurlar. Bunu, baskıyla, sansürle yaparlar. Ya da yapabileceklerini sanırlar...

Akif Beki, “AKP 11 yılda sokağı mafyadan, devleti çetelerden temizledi. Kurulu düzeni bile yıktı. Fakat 11 yılda eski sanat egemenlerini sahneden söküp atamadı,”[10] diye haykırırken bir kez daha yapılmakta olan budur…

‘Sanatın Desteklenmesi Hakkında Kanun Tasarısı’nda, Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesindeki Devlet Opera ve Balesi ve Devlet Tiyatroları genel müdürlükleri ile Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü kaldırılıyor.

Açıkta kalan opera, tiyatro, bale, dans ve müzik sanatçıları, bulundukları ildeki kültür ve turizm müdürlüklerine bağlanıyor.

Kültür ve Turizm Bakanlığı, Türkiye’nin sanat yapısını sil baştan değiştiren kanun taslağına son şeklini verdi. Ağırlıklı olarak İngiltere’deki Sanat Konseyi’ni örnek alan taslağa göre, Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü (DOBGM) ile Devlet Tiyatroları (DT) lağvedilerek Türkiye Sanat Kurumu kurulacak.

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın, DOBGM ile DT’yi lağvederek Türkiye Sanat Kurumu’nu kuracak kanun taslağı, özel sanat sektörünü “destekleme” üzerine kurgulandı.

Ankara Sanat Tiyatrosu yöneticilerinden Mahir İpek’in, “Hep baskı görmüş; aslında bu, gayet olağan bir şey. Çünkü Türkiye gibi bir ülkede muhalifsen, var olan çarkın dişlerine bir çomak sokuyorsan, başına her zaman böyle şeyler gelebilir,” diye özetlediği tabloda birkaç çarpıcı örnek daha aktarırsak:

* “Devletin tiyatrosu olmaz,” diyen Başbakan, kendi sanat anlayışını kuruyor. “Türkiye’deki Sanat Kurumlarının Oluşumu ve İşleyişi” başlıklı yeni yasa tasarı taslağına göre, üyelerini Bakanlar Kurulu’nun belirleyeceği Türkiye sanat kurulunun onay vereceği oyunlara maddi destek sağlanacak.

* AKP iktidarının 10 yıldaki kültür sanat politikaları, bale sanatını vurdu. Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuvarı’nın orta kısım bale bölümüne 10 yıl önce 700 başvuru yapılırken, bu sayı 2011’de tek sınıf için 43, 2012’de iki sınıf için 59, 2013’te ise yine tek sınıf için 38 kişide kaldı.

* Danıştay 13. Dairesi’nin RTÜK’ün Muhteşem Yüzyıl dizisinin 2010 ve 2011’de yayınlanan altı bölümünün “toplumun milli ve manevi değerlerine aykırı olduğu” gerekçesiyle kestiği idari para cezasını onayan gerekçeli kararında, bilirkişinin “Harem gizemi çözülememiş ciddi eğitim kurumu” tespitine vize verdi. Mahkemenin diziye ceza kararını Danıştay oybirliği ile onadı!

 

METALAŞ(TIRIL)AN “SANAT”IN TÜCCARLARI!

 

Aslı sorulursa AKP icraatları, metalaş(tırıl)an “sanat”ın tüccarlarınca işgal edilen kapitalist “coğrafyamıza” hiçde ters değildir…

Çünkü sanatın “ticari” bir metaya tahvil edildiği koordinatlarda[11] Gezi Parkı’na AVM yapılmasında hiç de şaşırtıcı bir şey yoktur!

Örneğin “Şimdi sanata yatırım zamanı… Türkiye’de pahalı çanta, otomobil gibi eşyalar yerine yeni trend artık sanat eseri almak,”[12] haberini birinci sayfadan gören ‘Sabah’, durumu, hâl ve gidişatı gayet veciz biçimde özetliyor…

Hızla sıralıyorum: “Krizde yeni güvenli limanlar arayan yatırımcı, sanata yöneldi. Türkiye’de son 10 yılda 20 kat büyüyen sanat eserleri piyasası 2013 yılında 300 milyon dolarlık büyüklüğe ulaşacak. Kriz dönemlerinin gözde yatırım aracı olan ve güvenli liman olarak görünen altın, son dönemdeki sert değer kaybı nedeniyle gözden düştü. Alternatif yatırım araçları arasında özellikle sanat sadece dünyada değil Türkiye’de de oldukça popüler hâle geldi,”[13] diyor ‘Vatan’ gazetesi…

“Sanata yatırım yapanların sayısı her gün artıyor. Sadece iş dünyası değil, oyuncusundan müzisyenine bilinen simalar da sergi sergi geziyor, koleksiyonlarını zenginleştirmeye çalışıyor. İşte sanattan kazandığı parayı sanata yatıran ünlüler…2009 yılında Burhan Doğançay’ın Mavi Senfoni isimli eserinin 2.2 milyon liraya satılması Türkiye çağdaş sanatında milat oldu. Gözler çağdaş sanata çevrildi ve daha önce plastik sanatla ilgilenmeyenler, sergi gezmeye eser toplamaya başladı. Artık yeni trend pahalı eşya değil, sanat eseri almaktı. Kısa süre içinde yeni zengin işadamları ve sanatçılar da dümeni çağdaş sanata kırdı,”[14] diyor Burcu Aldinç…

Sonra da “… ‘İstanbul 2010’ çalışmaları çerçevesinde, iki akademisyen Asu Aksoy ve Zeynep Enlil tarafından kaleme alınan ‘İstanbul Kültür Ekonomisi Envanteri’ne göre, 2011 yılında Türkiye’deki kültür ekonomisinin hacmi 46 milyar dolar. Bu rakamın yüzde 63’ü İstanbul’da gerçekleşiyor… Kültür ekonomisi dünyada yükselmekte olan bir trend. Almanya’da kültür ekonomisinin yıllık cirosu 351 milyar euro. Neredeyse otomotiv sektörünü yakalıyor. BM verilerine göre, kültür ekonomisinde Hindistan’dan sonra en hızlı büyüyen ikinci ülke olan Türkiye rahatlıkla 46 milyar doların üzerine çıkabilir. Yeter ki, bakanlık bununla ilgili bir strateji oluştursun,”[15] diye akıl veriyor Gila Benmayor…

“2011 yılında kültür ekonomisindeki harcamalar 46 Milyar Dolar sınırını aşmış ve milli gelirin yüzde 6’sını oluşturmuş,”[16] diye ekliyor Ayşegül Sönmez…

Bu arada Hasan Kaçan, “Yapılan bütün filmler ticaridir… ‘Sanat filmi’ diye bir şey olduğuna inanmıyorum. Neticede bilet satılıyorsa ve insanlar bunu parayla alıyorsa; bu aynı zamanda ticari metadır… Bilet satılan her şey ticari bir metadır,”[17] diye buyururken; “yeni gerçek”le karşılaşıyoruz; Doğan Hızlan’a göre, “Sanatın yeni hamisi Katar”mış(!)

“Katar Müzesi için alınan tablolar ve ödenen paralar: Rothko 70 milyon dolar, 2007’de alınmış. Damien Hirst’ün eserine 20 milyon dolar verilmiş. Şimdiye kadar yaşayan bir sanatçıya en çok ödenen miktar!

Cezanne, 250 milyon dolar. 2011’de alınmış. Bir yetkili, “Sanat piyasasının bugün en önemli alıcıları onlar” diyor. Yeni Katar Emiri’nin 30 yaşındaki kız kardeşi, sanat dünyasındaki en etkin alıcılardan biri…”[18]

Ayşegül Sönmez, “Hepimizin okyanus aşırı kitapçısı Amazon, sanat işine de el attı. Kelimenin tam anlamıyla öyle çünkü... Artık Amazon.com’da sanat eseri satılıyor. Galeri duvarlarından ev duvarlarına başlığı altında sanat eseri siparişi vermek mümkün. Tıpkı Murakami’nin romanını sipariş ettiğiniz gibi...”[19] derken; “Contemporary İstanbul’u düzenleyen Ali Güreli çağdaş sanat şirketi kurdu,”[20] diye ekliyor Songül Hatısaru da!

Sonra da ‘Taraf’dan bir haber: “Global ekonomide yavaşlayan büyüme ve belirsizlik dünya sanat piyasasını etkilemesine rağmen Türkiye’de sanat eserleri piyasası hız kesmedi. 10 yılda 20 kat büyüyen sanat piyasasının 2013 yılında 300 milyon dolarlık hacme ulaşacağı tahmin ediliyor. Avrupa Güzel Sanatlar Vakfı (TEFAF) sanat piyasası raporundan derlenen bilgilere göre, 2012 yılında küresel satışlar küresel ekonomideki yavaşlamayla birlikte yüzde 7 düşerek 43 milyar avroya geriledi…

Buna rağmen altın çağı 2000 yılında başlayan Türkiye’deki sanat piyasasının büyümesi tüm hızıyla da devam etti. Galerilerin ve müzayedelerin belli başlı takipçilerinin etrafında dönen piyasada 2000’li yılların başlarında, farklı bir alıcı profili olarak beyaz yakalıların sayısı arttı. Sanata sahip olmanın yaşattığı hazzı ve prestiji yeni keşfeden hatırı sayılır miktarda kişi de galeri ve müzayede salonlarında boy gösterdi. Türkiye’ye gelen dünyaca ünlü sergiler hem yerli sanatseverler hem de yabancı koleksiyoner ve galerilerin akınına uğradı.

Özel bir müzayede bilgi bankasının verilerine göre, 2011’de düzenlenen müzayedelerde yaklaşık 80 milyon dolarlık satış gerçekleşti. 2012 yılında ise müzayedelerde satılan sadece 10 eserden 15 milyon lira elde edildi.

Talepteki patlama, anında fiyatlarda da etkisini gösterdi. Türkiye’de sanat piyasası 10 yılda 20 kat büyüdü. 2001’de 5 milyon dolar olan sanat piyasası hacmi, 2010’da 105 milyon dolara çıktı. 2013’te ise Türk sanat piyasası büyüklüğünün 300 milyon dolara yaklaşacağı tahmin ediliyor.”[21]

Özetle “Koç Grubu’nun çağdaş sanat alanında attığı adımların en büyüğü Dolapdere’deki müze olacak”ken;[22] artık “Şirketleşen sanat” açmazının altını çizen Rahmi Öğdül hepimize sesleniyor:

“Performanslar görünmez hâle gelmiş sanat ve piyasa ilişkisini, egemen anlayışı tüm çıplaklığıyla görünür kılmaya yarıyor bazen. Meta toplumunda hepimizin fahişe olduğunu, kendimizi yabancılara sattığımızı söylemişti Walter Benjamin…”[23]

 

ÖZGÜRLÜK, AŞKIN VE SANATIN, YANİ HAYATINDA KENDİSİDİR

 

Evet, evet Giorgio Agamben’ın, “Tarih, egemen ideolojinin söylediği gibi, insanın çizgisel zamana köleliği değil, ondan kurtuluşudur,” saptamasındaki üzere aşk ve sanat insana yaşama, tanımlama ve özgürleşme olanakları sunar.

Nelson Mandela’nın, “Özgürlük için gökyüzünü satın almanıza gerek yok. Ruhunuzu satmayın yeter”; Harriet Tumban’ın, “İki şeye hakkım olduğuna karar verdim: Özgürlük ve ölüm. Birine sahip olamazsam ötekini isterim çünkü hiç kimse beni canlı tutsak edemez,” diye tanımladığı özgürlük; bazen, iki kere iki dört eder diyebilmektir; uğruna mücadele edilmeye layık kavramlardan birisidir özetle…

Elbette Ursula K. le Guin’in, “Özgürlük ağır bir yüktür, ruhun yüklenmesi gereken büyük ve garip bir sorumluluk. Kolay değildir. Verilen bir armağan değil, yapılan bir seçimdir; bu seçim de zor bir seçim olabilir. Yol yukarıya, ışığa doğru çıkar; ama yüklü yolcu oraya hiçbir zaman varmayabilir,”[24] uyarısını unutmadan…

En başta karşı çıkmak olan özgürlük verilmeyip, alınandır. (Bardakta su değildir ki yarısı dolu olsun. Ya özgürsündür ya değil!)

Özgürlük, boyun eğmemektir; insanın var olma sebebidir, nefes almaktır, yaşamaktır. “Bağışlanmış” özgürlük ise tutsaklıktan başka bir şey değildir.

Özgür olmadan sevemezsin, dokunamazsın, yaratamazsın Norveçli ressam Edvard Munch ‘Çığlık’ı hakkında belirttikleri gibi:

“Kente ve fiyortlara yüksekten bakan tepelerin ardında güneş battı. Ansızın gökyüzü kan kırmızısına bulandı. Olduğum yerde kalakaldım; ölesiye yorgundum... Kentin üzerinde alev almış bulutları seyrettim. Endişeyle, korkuyla titriyordum. İçimde, doğanın sonsuzluğunu yaran hiç bitmeyen bir çığlık hissettim... O çığlığı duydum. Havadaki o titreşim sadece gözlerimi değil, kulaklarımı da etkiledi... Ve sonra Çığlığı resmettim...”

Gerçekten de Jean Jacques Rousseau’nun, “İnsanlar özgür olarak doğar, ama her yerde zincire vurulmuş olarak yaşarlar,” uyarısı eşliğinde İnsanî duruşla, bakışla, deneyimle, bilinçle, eylemle biçimlenir; uçurumun kenarında anlam kazanır özgürlük. Bu bağlamda insanî davranışlarda “ahlâk”, “etik” diye tanımlanan kavramı en fazla etkileyen değerdir. Çünkü taammüden davranabilme yetisidir; çok büyük bir sorumluluk getirir beraberinde…

Özgürlüğün ne olduğunu tahmin etmek için bile birçok şeyden vazgeçmeliyiz. Özgürlük bilgisinin fiyatı hayatta ödeyebileceğinizden çok daha fazladır çoğu kez. Hatta bazen hayat fiyatın ta kendisidir.

Namık Kemal’in, “ne efsunkâr imişsin ey didar-ı hürriyet/ gerçi esirin olduk kurtulduk esaretten,” dizelerini de anımsarsak; özgür olmak ve özgür kalmak için mücadele etmek de bir çeşit “esaret” midir? Özgürlük insanı kendine esir edebilir mi?

Tam da bu noktada “Neden özgür olduğunu söyleme bana, ne için özgür olduğunu söyle,” der F. Nietzsche…

Evet, hiç bir şey ummamaktır, hiç bir şeyden korkmamaktır...

En büyük aşktır özgürlük; karar verme ve seçme yetisidir.

Zorunluluğun kavranmasıdır.

Emek isteyen şeydir; direnmektir özgürlük.

Ve nihayet Nikos Kazancakis’in, ‘Zorba’sında, “Hayır, özgür değilsin, senin bağlı bulunduğun ip, öbür insanlarınkinden biraz daha uzun! Hepsi bu kadar!” diyen bakış açısı sunduğu ve Vladimir İlyiç Lenin’in “Devlet varken özgürlük yoktur; özgürlük hüküm süreceği zaman devlet olmayacaktır,” notuyla altını çizdiğidir!

Evet özgürlük, özgür olunamayan ortamlarda geçerliliği olandır; sorumluluk ister.

Nurullah Ataç’ın, ‘Günce’sinde şu notları düştüğü kavramdır: “Özgürlük, gerçekten düşünenler için bir gereksinmedir”... [25]

Peşinden koşulan şeydir; hedeftir; her gün yeniden kazanılması gerekendir.

Bunun içinde devrimi “bir yaşam fışkırması”, özgürlük olarak tanımlıyordu Bakunin; aşk, sanat, yani hayat deyince Gezi’den, Kızılay’dan, Gündoğdu’dan, vd’lerinden söz edildiğinin altını çizercesine…

 

13 Ağustos 2013 16:41:46, Çeşme Köyü.

 

N O T L A R

[1] 15 Ağustos 2013 tarihinde Dikili’deki “VII. Türkiye Tiyatro Buluşması”nda düzenlenen “Aşk, Sokak ve Sanat” başlıklı söyleşide yapılan konuşma… Patika Dergisi, No:83, Ekim-Kasım-Aralık 2013…

[2] Turgay Fişekçi, “Yedi Canlı”, Sözcükler, No:44, Temmuz-Ağustos 2013.

[3] Noam Chomsky, Occupy/İşgal Et, Çev: Osman Akınhay, Agora Kitaplığı, 2013.

[4] Haşmet Babaoğlu, “Pazar Notları: Su Gibi...”, Sabah, 27 Ocak 2013, s.4.

[5] Gündüz Vassaf, “Aşk”, Radikal, 17 Şubat 2013, s.17.

[6] Edgar Morin, Aşk, Şiir, Bilgelik, çev: Haldun Bayrı, Om Yay., 1999.

[7] Aslı Uluşahin, “Yeni Türkiye’nin Müjdesi”, Cumhuriyet, 22 Temmuz 2013, s.15.

[8] Hülya Avtan, “Sanki Tek Bir Sanatçıya Ait”, Radikal, 8 Ağustos 2013, s.27.

[9] Işıl Özgentürk, “Biat Kültüründen Sanat Çıkmaz!”, Cumhuriyet, 21 Temmuz 2013, s.20.

[10] Akif Beki, “Sanatın Yıkılmayan Kaleleri”, Radikal, 12 Mart 2013, s.11.

[11] “ABD ekonomisinin simge şehirlerinden Detroit’in iflası ardından, şehrin 18.5 milyar dolarlık borcunu ödemek için kent müzesindeki sanat eserlerinin, tabloların satışı ile borçların yüzde 13.5’i yani 2.5 milyar doları kapatıldı.” (“Detroit Sadece Tablolarla Borcunun Yüzde 14’ünü Kapattı”, Akşam, 10 Ağustos 2013, s.7.)

[12] “Şimdi Sanata Yatırım Zamanı”, Sabah, 28 Temmuz 2013, s.1.

[13] “Güvenli Liman Altın Değil...”, Vatan, 22 Temmuz 2013, s.11.

[14] Burcu Aldinç, “Sanattan Gelen Sanata Gider”, Sabah, 28 Temmuz 2013, s.7.

[15] Gila Benmayor, “Kültür Ekonomisini Yabana Atmayın”, Hürriyet, 26 Temmuz 2013, s.19.

[16] Ayşegül Sönmez, “Sanat Dünyası Tartışmaya Devam Ediyor”, Milliyet, 7 Ağustos 2013, s.2.

[17] “Sanat Filmi Olmaz Bilet Varsa Ticaridir”, Akşam, 1 Ağustos 2013, s.2.

[18] Doğan Hızlan, “Sanatın Yeni Hamisi”, Hürriyet, 26 Temmuz 2013, s.18.

[19] Ayşegül Sönmez, “Amazon Kitap Değil Sanat Satınca”, Milliyet, 10 Ağustos 2013, s.8.

[20] Songül Hatısaru, “Çağdaş Sanat Bodrum’a 2 Milyon $’Lık Köyle Geldi”, Milliyet, 7 Ağustos 2013, s.8.

[21] “Ekonomik Kriz Sanata Uğramadı”, Taraf, 22 Temmuz 2013, s.8.

[22] Cem Erciyes, “Dolapdere’de Bir Çağdaş Sanat Müzesi”, Radikal, 27 Temmuz 2013, s.30.

[23] Rahmi Öğdül, “Keskin Düşünceleri Körelten Sanat”, Birgün, 30 Mayıs 2013, s.13.

[24] Ursula K. le Guin, En Uzak Sahil (Yerdeniz 3), Çev: Çiğdem Erkal İpek, Metis Yay., 2013.

[25] Nurullah Ataç, Günce, 1956-1957, Yapı Kredi Yay., 2005, s.202.

On’ların Öğrettiği

birer birer, biner biner ölürüz

yana yana, döne döne geliriz

biz dostu da düşmanı da biliriz

vurulup düşenler darda kalmasın…//

çünkü isyan bayrağıdır böğrüme saplanan sancı

çünkü harcımı öfkeyle, imanla karıyorum…

sıkılmış bir yumruk gibi giriyoruz hayata…”[1

 

Yukarıdaki dizeler Orhan Kotan’ın, Diyarbakır Zindanı’nda kaleme aldığı “Gururla Bakıyorum Dünyaya”sındandır; yazmaya gayret edeceklerimin özetidir sanki…

On’lardan; kimilerine “irrasyonel”(!?) gelen On’ların, bizimkilerin Kızıldere’sinden söz edeceğim…

“İrrasyonel” deyince, “Her zaman akılcı davranan, her zaman doğru olanı yapan birinin, özgür iradesinden söz edebilir miyiz? Gerçekten bir seçim yaptığını söyleyebilir miyiz? Olsa olsa öngörülebilir bir hayat yaşadığını söyleyebiliriz. Her köşesi ve anı tahmin edilebilir bir hayat,” uyarısıyla Meltem Gürle’nin satırlarını aktarabiliriz.

“Kimileri” bunu anlamaz, anlayamaz!

Mesela ‘Zaman’a verdiği röportajında, “Solculuk hayatımda çok fazla hıyarlık oldu,”[2] diyen Halil Berktay…

Mesela Frankfurt Kitap Fuarı’nda İstanbul’la ilgili bir panelde söze “Gençliğimizde hayal ettiğimiz ve gerçekleştiremediğimiz şeyleri bugün AKP’nin gerçekleştirdiğini görüyorum ve ben bir komünist olarak bundan büyük bir sevinç duyuyorum,” diyerek başlayan Roni Margulies…[3]

Mesela, “Türkiye’de solun kendi içinde hastalıkları var. Onları tedavi etmek zorunda. Dünyada insanların ideolojilerinin peşine takılıp gittiklerini düşünmüyorum,” diyen Yavuz Bingöl…

Mesela, “12 Eylül’den bugüne bütün AB uyum yasaları çerçevesinde, demokratikleşme standartlarının yükseltilmesini destekledim. Bu, iktidara yönelik bir destek değil. İdam cezası kalksın dediğimizde nasıl AKP’yi desteklemiş olmadıysak. Siyasi iktidarın icraatını eleştirip demokrasi standartlarını yükseltmeyi savunmak doğru,” maruzatıyla Ufuk Uras…

John Neal’in, “Karşı düşünme ve karşı koyma insanlığın en büyük yardımcısıdır. Uçurtmalar rüzgârla değil, rüzgâra karşı yükselirler,” uyarısından bihaber olan “kimileri”ne ilişkin hatırlatılması gereken Mark Twain’in, “Aynı yolu beraber yürüdüğümüzü sandığımız insanlar, aslında bize sadece gidecekleri yere kadar eşlik ediyor”; Hazreti Ali’nin, “Bilmediğin bir şey hakkında konuşmayı terk et”; Kürt Atasözü’nün, “Su içtiğin kaynağa taş atma,” sözleridir; ama anlarlar mı?! Zannetmem…

On’ları anmaktan yargılanan birisi olarak[4] gayet iyi bilirim. On’ları “kimileri” gibi “lanetlemek” serbesttir; anmak, yaşatmak ise “suç”!

Mesela Recep Kaygusuz ve arkadaşları bir bildiri okudu. Savcılık bildiriyi okuyan Kaygusuz ve dinleyen 41 kişiye dava açtı. Dava dosyası Ankara Özel Yetkili Başsavcı Vekilliği’ne gitti. Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi, 32 kişiye 5’er yıl hapis verdi, 28 kişi için ise hükmün açıklanmasını erteledi.

Yargının verdiği kararda gerekçe ilginçti: “Terör örgütünün çalışması çerçevesinde suçu ve suçluyu övme...”

Yargıtay 9. Ceza Dairesi, 2007’de Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan’ı ve Mahir Çayan’ı anan 32 kişiden 4’üne verilen cezayı onadı…

 

TARİH(İMİZ) VE GERÇEK(LER)

 

“Kimileri”nin zırvalarına rağmen Kızıldere bizim tarihimizdir; tarihimizin kopuş notlarındandır…

Hayır, “Tarih insanların, düşlerin en aydınlık olanlarını gerçekleştirmek için giriştikleri umutsuz bir çabadan başka bir şey değildir,” diyen Albert Camus’nün tespitine katılmak mümkün değildir…

Murathan Mungan’ın, “Acı veriyorsa geçmiş; geçmemiş demektir,” notunu düştüğü tarih(imiz) babında Şems Tebrizi’nin işaret ettiği gibi, “Bazen arkasına dönüp bakması gerekir insanın; Nerden geldiğini unutmaması için…”

Unutulmasın 2013 yılı yani “bugün”, emperyalistlerin, egemenlerin soygun ve sömürüsünün sürdürülebilmesi için 12 Mart 1971 darbesi eliyle emekçilere, Kürtlere, devrimcilere yönelen saldırının 42. yılı.

Bu zulme karşı direnenleri, sosyalizmin önderlerini yani Deniz’leri idam sehpalarında, Mahir’leri Kızıldere’de, İbrahim’leri işkencede, Sinan’ları dağlarda, Ulaş’ları sokaklarda katlettiler…

Örneğin Ertuğrul Kürkçü’nün ifadesiyle, “1971 isyanı, Türkiye’nin toplumsal mücadeleler tarihinde, sonuncu Kürt isyanının bastırılmasından sonra uç veren, ufkunda sosyalist kurtuluş hedefi olan ilk çağdaş isyan… Kızıldere’ye bizi götüren işte bu isyanın verdiği itilimdi.”

Kolay mı? Kızıldere’ye Deniz’lerin idamı engellemek amacıyla giden Mahir Çayan’ın, ayaklanmayı sonuna kadar sürdürme yönündeki irade ve kararlığı vardır. Kızıldere böylesi bir kararlılığın izinde gelişen devrim ve devrimcilik manifestosudur. Ardında, savunduğu fikirler uğruna ölümü göze alarak yürümenin inancı vardır. Teslim olmayı reddetme vardır.

THKO’lu tutsakları kurtarmak için Kızıldere’de siper yoldaşlığının manifestosunu yazmış, feda geleneğinin tohumlarını atmıştır. Kızıldere devrimcilik çağrısıdır. Kızıldere, inandıkları uğruna ölüme göze alarak mücadele etmenin, devrimci dayanışmanın, yoldaşlığın manifestosu oldu.

42 yıl öncesinden 12 Eylül 1980’lere, olağanüstü hâl rejimlerine, yeni darbe girişimlerine, Susurluk, Şemdinli, Botaş’taki ölüm kuyuları ve Ergenekon’lara uzanan sürdürülemez kapitalist düzen ile emperyalizmin tahakkümü yeni katliamlarla, tutuklamalarla hâlâ sürüyor.

Radikal sosyalizm mücadelesinin açık kalmış hesabı, kapitalizm ile birlikte kapatılmadıkça, zulüm ve katliamlar sürecektir.

Kolay mı? 16 Mart 1978’de İstanbul Üniversitesi’nden çıkan öğrencilerin üzerine bomba atarak, yedisinin ölümüne, onlarcasının yaralanmasına neden olan faşist katliamın kapanmayan hesabının da 35. yılındayız.

Bahçelievler, Piyangotepe, Maraş, Sivas, Çorum katliamları gibi, bu katliam da, faşist hareketin kitle imhasına yönelik karakterini açığa çıkaran en belirgin örneklerindendir. 

16 Mart Katliamı davaları zaman aşımına uğratıldı ve düşürüldü. Sistem, bir katliamı daha faili meçhullerin derin kuyularında gizlerken, katiller bir kez daha ödüllendirildiler.

13 Mart 1982’de İzmir’de idam edilen TKEP’in yiğit neferleri Seyit Konuk, İbrahim Ethem Coşkun, Necati Vardar’ın katledilmelerinin de 31. yılındayız.

Diyarbakır zindanında 21 Mart 1982 yılında Newroz ateşini kendi hücresinde yakarak ölümsüzlüğe giden Mazlum Doğan, 2 ve 5 Mart 1984’de ölüm orucunda ölümsüzleşen Cemal Arat ve Orhan Keskin’inin de 12 Eylül zulmüne karşı düştükleri unutulmasın…

12 Mart 1995 günü akşam saatlerinde, İstanbul’da Alevilerin yoğun olduğu Gazi Mahallesi’nde, Kontrgerilla timinin şoförünü öldürerek gasp ettiği ticari taksiden kahvehanelere kurşun yağdırdığı, Halil Kaya adlı Alevi dedesinin hayatını kaybettiği, 5’i ağır 25 kişinin yaralandığı devlet destekli katliamın da 18. yılındayız.

Olaylar Ümraniye’ye de sıçramış, tepki göstermek isteyen insanlar üzerine katliamın bir parçası ve devamı olarak polislerce kurşun yağdırılmıştı. Olayların sonunda Gazi’de 12, Ümraniye’de 5 kişi yaşamını kaybetti, yüzlercesi yaralandı. Gazi katliamının sorumluları da devletin şefkatli kolları arasında ödüllendirildiler. Gazi katliamının sorumlularından hesap sorulmalıdır.

16 Mart 1988’de Irak’ta, artık kendisi de tarihin çöp tenekesine atılan Saddam’ın emriyle, 5000 Kürdün kimyasal bombalarla yok edildiği Halepçe katliamının da 25. yılındayız.

12 Mart’lardan, 12 Eylül’lerden idamlardan, katliamlardan süzülerek gelen sosyalist mücadele tarihimizin özveri dolu sayfaları, bize, herkese umudun, direnişin, haklılığın ölümsüz ölümlerimizle kazanacağını muştuluyor.

Burada bir parantez açmak gerek: James Thurber’in, “İnsanlık bugünlerde gürültülü bir çaresizlik içinde yaşıyor”; Arthur Miller’in, “Eskiden insanlar hayatlarından memnun olmadıklarında devrim yaparlardı, şimdi alışveriş yapıyorlar,” diye betimlediği koordinatlarda Chuck Palahniuk da ekliyor: “İstediğim şeyler gün geçtikçe istemeye eğitilmiş olduğum şeylermiş gibi görünmeye başladı…”

Sürdürülemez kapitalist dizaynda Jean Paul Sartre’ın, “Umutsuzluk insanın kendine karşı hazırlayabileceği suikastların en korkuncudur. Umutsuzluk manevi bir intihardır”; Charles Bukowski’nin, “Dört duvarınız varsa, umudunuz vardır,” saptamaları kulağa küpe edilirken; F. Dostoyevski’nin, ‘Yeraltından Notlar’ındaki, “Çılgınca hayallerini, en beter aptallıklarını bırakmak istemez; çünkü bir piyano tuşu değil de insan olduğunu ispat etmek derdindedir,”[5] satırlarının altı özenle çizilmelidir!

Unutulmasın tarih(imiz) hepimize, sürdürülemez kapitalist vahşet karşısında, “Ölçülü olmak ölümcüldür... Aşırılık kadar hiçbir şey başarılı olmaz,”[6] der Oscar Wilde…

Gerçekten de “Bedelini ödemiyorsak, yaptığımız işe ne denir? Ya, bizim yüzümüzden başka insanlar, hatta tüm doğa ağır bedeller ödüyorsa, bize ne denir?”[7]

“Göz yumma güneşten ne kadar nuru kararsa/ Sönmez ebedi, her gecenin bir gündüzü vardır” diye seslenen Tevfik Fikret ile “O duvar o duvarınız/ vız gelir bize vız/ bizim kuvvetimizdeki hız/ ne bir din adamının dumanlı vaadinden/ ne de bir hülyanın gönlü yakışındandır/ O/ tarihin o durdurulmaz akışındandır” diye haykıran Nâzım Hikmet veriyor tarih(imiz)den bunun yanıtını ölümsüz, gidenlerimizle…

 

ÖLÜMSÜZ GİDENLERİMİZ

 

Puşkin’in “Rus yazarları Gogol’un paltosundan çıkmıştır” sözünü uyarlarsak Türkiye’deki devrimcilerin 1971 silahlı direnişinin, ölümsüz gidenlerimizin parkası altından çıktığını söyleyebiliriz…

Tam da bunun için “1968 kuşağını ve kurban verdiğimiz önderleri mistik bir anlayışla yüceltip insanüstü bir azize dönüştüren - ve böylece onların yarattığı birikimi günümüzün devrimci pratiğinden koparıp uzaklaştıran-yazıp söylediklerini birer dogma hâline getirip bunlara hiçbir şey eklemeyen kimi eski ve yeni devrimci(!)ler -tıpkı burjuva kesimler gibi - onların devrimci yaşayan özlerini boşaltıyorlar.

Hele bir de kırk yıldır kendine hiçbir yeni bir düşünce eklemeyip tersine daha yoğun bir Kemalizm’e saplanarak, o günleri yad ederken çektiği çileleri öne sürüp “Biz neler neler yaptık, nelere tanık olduk, neler çektik.” edebiyatı yaparak, kahramanca ölümleri sürekli destanlaştırarak ve küçük dernek ortamlarında kahramanlarımızı erişilmez kılarak varılacak bir yer yoktur, bu kesinlikle devrimci bir tutum olamaz.

Ölümsüz ölülerimizin devrimci geleneğini sürdürmek için yapılması gereken; onların bıraktıkları devrimci başkaldırı ruhunu devralmak; bıraktıkları mirası teorik, ideolojik, örgütsel ve politik olarak devrimci bir eleştiriye tabi tutarak bu alanda ulaştıkları düzeyi daha da yükseltmek ve aşmak gerekir.”[8]

Devrimci geleneğimizin, yol gösterici bir pratiği, Kızıldere’dir…

 

KIZILDERE

 

Sadece Tokat’ın Niksar ilçesine bağlı bir köy değildir; tarihten silinmeyenlerin güneşe akın ettikleri yerdir; bir tarihin kıpkırmızı adıdır; “Biz buraya teslim olmaya değil, ölmeye geldik...” diyenlerin teslim olmadığı, teslim alınamadığı ve On’ların bayrak olduğu yerdir Kızıldere...

30 Mart 1972’de Mahir Çayan ile dokuz yoldaşının katledildiği; ismini de değiştirseler, yeryüzünden kazısalar da unutturamayacakları yerin adıdır Kızıldere…

12 Mart askerî müdahalesi sonrası yakalanan THKO militanları Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan’ın idam edilmesine engel olmak için yola çıkmışlardı. 11 devrimciydiler. 26 Mart 1972’de Ordu’nun Ünye ilçesindeki NATO üssünde görevli iki Kanadalı bir İngiliz teknisyeni rehin aldılar.

Tokat’ın Niksar ilçesi, Kızıldere Köyü’nde yerleştikleri evde güvenlik güçlerince sarılan Mahir Çayan ve arkadaşları teslim olmayı reddettiler.

Makineli tüfekler, havan topları ve bombalarla yapılan saldırı sona erdiğinde Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi (THKP-C) kurucularından Mahir Çayan, Dev-Genç Merkez Yürütme Kurulu üyesi Hüdai Arıkan, Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) militanı Cihan Alptekin, Fatsalı şoför Nihat Yılmaz, Fatsalı öğretmen Ertan Saruhan, Ünyeli çiftçi Ahmet Atasoy, Dev-Genç Genel Sekreteri Sinan Kazım Özüdoğru, Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğrenci Derneği Yönetim Kurulu üyesi Sabahattin Kurt, THKO militanı Ömer Ayna ve “Hava Kuvvetleri Proleter Devrimci Örgütü”nün kurucusu üsteğmen Saffet Alp ve üç teknisyen hayatlarını kaybetti.

Ertuğrul Kürkçü ertesi gün yapılan aramada yerel jandarma tarafından sağ olarak bulundu.

Deniz ve arkadaşları, cumhurbaşkanı Sunay’ın da onayıyla 6 Mayıs 1972’de idam edildi.

Nihat Erim, başbakanlığı sırasında, Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Yusuf Aslan’ın idam edilmesine kadar varacak Balyoz Harekâtı olarak bilinen uygulamaları başlatması nedeniyle Balyoz lakabıyla anılageldi. “Gerekirse demokrasilerin üstüne şal örtmeli” sözü nedeniyle de Aziz Nesin kendisinden “Şalcı Nihat” diye söz etmiştir.

19 Temmuz 1980’de İstanbul Dragos’taki evinin yakınında Mahir Çayan ve yoldaşları için Dev-Sol militanları tarafından öldürüldü.

Nihat Erim’in 2005’de yayımlanan anı kitabı ‘Günlükler’de Kızıldere’de jandarmanın eve girdikten sonra sağ kalan devrimcileri de öldürdüğünü itiraf ediyordu.

İçlerinden biri; Yıldırım Türker’in, “Bende şefkatli tebessümü kalmış. Hep biraz mahcup, hep sevgi dolu” dediği Sinan Kazım Özüdoğru’ydu..

Kızıldere’de katledilen devrimcilerin anısı yıllardır bütün direnenlere ilham, cesaret veriyor. O hâlde soralım: “Ölü mü denir şimdi onlara”?!

Yeri gelmişken eklemeden geçmeyelim: “Bir zihniyete karşı çıkmanın yolu hatırlamaktır,”[9] saptamasının altını özenle çizmeyi gerektirir Kızıldere…

Metin Kaplan’ın, “Kızıldere Özel Harp Dairesi’nin 1970’li yıllarda CIA damgalı operasyonudur,”[10] dediği katliam hakkında 68’liler Birliği Vakfı Başkanı Sönmez Targan ekliyor:

“Kolluk kuvvetleri bu insanları sağ salim alma imkânına sahipken katletmişlerdir. Kızıldere’deki baskından sonra bazı arkadaşlar içeride yaralı olarak sağ kalmışlardır. Bu insanların kafalarına da kurşun sıkılmıştır. Bu bir katliamdır.”

Ölüm onları apansız yakalamadı; uçsuz bucaksız sıradağlarında ve ovalarında kentlerin yoksul mahallerinde ve uğuldayan meydanlarında kuşatmalar altında ve barikatlar arkasından sömürüye zulme boyun eğmemenin onuruyla ölümün üstüne yürüdü onlar…

Tereddüt etmediler; “Buraya dönmeye değil ölmeye geldik” haykırışıyla türkülerle, marşlarla karşıladılar ölümü; özgür ve eşit bir gelecek için…

Canımızdan bir parça koparırcasına en iyilerimizi verdik toprağa. Hayatlarımızda yaşıyorlar hâlâ.

Kimileri sancaklarını yere düşürüp, evlerine kaçarlarken kimileri de Onlar gibi, bir şafak vakti karanlığın kenarından ağır ellerini toprağa basıp doğrulurlar, en bilgin aynalara en renkli şekilleri aksettirirler…

Kızıldere Onlar’dır; Onlar’ın hikâyesidir.

Nâzım Hikmet’in, “düşmesin bizimle yola:/ evinde ağlayanların/ gözyaşlarını/ boynunda ağır bir/ zincir/ gibi taşıyanlar!/ bıraksın peşimizi/ kendi yüreğinin kabuğunda yaşayanlar!” dizelerini tereddütsüzce terennüm eden radikal sosyalist kesinliğiyle Kızıldere son değildir, savaşın sürdürüldüğüne dair manifestodur.

Oktay Etiman’ın, “1970’li yıllara yaklaştığımız dönemde parlamenter sistemle çözümün mümkün olmayacağı, barışçıl bir çözümün artık imkânsızlaştığı kafamızda oluşmaya başladı. Benim içinde bulunduğum THKP-C grubu o dönemde silahlı mücadeleye başlamadan legal mücadele verme potansiyelini içinde taşıyordu. Böyle bir yaygınlığa sahipti. Bizim düelloya girmemiz delikanlı olmaktan, genç olmaktan kaynaklı değil. Türkiye’deki konjonktüre bakmak lazım. O dönem 1971’le birlikte faaliyette olan örgütler THKP-C, THKO ve hatta TİKKO devlete karşı küçük çaplı bir başkaldırı gerçekleştirdik. Fiziksel olarak yenilmiş olabiliriz ama tarihsel olarak baktığımızda orada yenilgiyi göremezsiniz. Düşündüğümüz gibi davrandık,” diye betimlediği tarihsel kesitte “Kızıldere, 60’lı yıllarda yükselen toplumsal uyanışın içinde gelişen başkaldırının en uç noktasıydı. Çıkılan yolda sonuna kadar gitme kararlılığı Kızıldere’nin sonrasına da kaynaklık ederek bugüne uzanacak bir gücü yaratabildi. O yüzden Kızıldere bugün de hâle yeni başkaldırılara ilham vererek ilerlemeye devam eder.”[11]

“Kızıldere’de yaşanan kopuş, sadece teorik değil eylemsel olarak da yaşanmıştır. Kızıldere, iktidarla mücadeleye cepheden yaklaşan bir direniş hattını ortaya koymuştur.”[12]

Ve kavga büyüyor yoldaşların açtığı devrim yolunda, direnişin, umudun, ateşin ve isyanın güzel gözlü yürek yüzlü çocuklarının bitmeyen kavgasında büyüyor.

O hâlde şimdi devrimi öğrenmiş yaramaz çocukların, ilan-ı aşk zamanıdır ve erdemin tarihini geleceğe taşıma anıdır.

Öncesinde Pir Sultan’lar, Şeyh Bedrettin’ler, Kawa’ların olduğu Kızıldere, “zulüm sığmaz iken köye şehire,/ bize mezar oldu, kan Kızıldere;/ yavuklu yerine çıplak mavzere,/ sarıldık ey halkım unutma bizi!/

her seher vaktinde, tan atışında/ kızıl güller açar dağlar başında./ faşist namluların her kurşununda,/ dirildik ey halkım, unutma bizi!” diye haykıran bir savaş çağrısıdır.

 

MAHİR ÇAYAN

 

Siz aldırmayın, “Mahir adam öldürdü, soğuk bir insandı, gaddardı, hiç romantik değildi,”[13] diyen Ertuğrul Özkök döneğinin zırvasına!

Mahir Çayan, yüreğimizi her daim titreten duruşuyla hep yakışıklıdır. Fotoğraflarına bakıldığında inancı, kararlığı, insan sevgisi gözlerinden okunur…

Nâzım Hikmet’in, “ölenler/ dövüşerek öldüler;/ güneşe gömüldüler./ vaktimiz yok onların matemini tutmaya!/ akın var/ güneşe akın/ güneşi zaptedeceğiz/ güneşin zaptı yakın!” dizelerini büyük bir içtenlikle terennüm eden O; 27 yaşındayken “Dönmeye değil ölmeye geldik” diyendi...

Kolay mı? Tam da bunlardan ötürü O; her 30 Mart’ta hepimize uzaklardan gülümseyerek el sallayan devrimcidir.

14 Ağustos 1945 Samsun doğumludur. 1967 yılında Fransa’ya gidip, gelmekte olan 68’in ayak seslerini hissetmişti.

8 Kasım 1965’te SBF Fikir Kulübü’ne üye olarak devrimci faaliyetlere katılıp, 13 Ocak 1966’da Fikir Kulübü’nün başkanlığına getirilerek bu görevini 10 Nisan 1967’ye kadar sürdürmüştür.

1968’den itibaren kız arkadaşı olan Gülten Savaşçı’nın hayatında önemli bir yeri olduğu bilinir.

Mahir Çayan, çok yönlü bir şahıstı: Şiir yazar, kitap okur, dans eder futbol oynardı; insan ilişkileri zengindi…

Okumuş/ yazmış bir gerillaydı.

Onun hayatını okumak, hayatı okumaktı.

Leninist parti örgütlenmesine odaklanan THKP-C kurucularındandı.

29 Kasım 1971 tarihinde Kartal-Maltepe’deki ikinci zırhlı tugay içindeki askeri cezaevinden tünel kazarak kaçışı, T.“C” tarihindeki ilk büyük firar eylemidir. Yakalandığında kendisine “Kazıdan çıkan toprağı ne yaptınız,” sorusuna gülümseyerek, “Topraksız köylüye dağıttık,” yanıtını verendi…

İnandıkları uğrunda ölümü göze alandı.

Hayatını devrime adamış önder, ideolog/militandı…

Halka hiç yalan söylemedi; halkın kurtuluşu yolunda düştü…

Nâzım Hikmet’in, “hudutsuz ve allahsız bir baştı o, yoldaştı o...” dediklerindendi…

Marksizm-Leninizm’i, trafik polisliğini yapmak için değil, Türkiye’de devrim yapmak için öğrendiklerini söyleyendi; “Kesintisiz Devrim”ciydi…

‘Kesintisiz Devrim’ serisinin ilk yazısının ‘Giriş’inde Marksist devrim anlayışını şöyle tanımlamıştı:

“Marksist devrim anlayışı, sürekli ve kesintisiz bir ihtilâl sürecini öngörmektedir. Devrim, halkın devrimci girişimiyle -aşağıdan yukarı- mevcut devlet cihazının parçalanarak, politik iktidarın ele geçirilmesi ve bu iktidar aracılığıyla -yukarıdan aşağıya- daha ileri bir üretim düzeninin örgütlenmesidir.

İşçi sınıfının tarih sahnesine bağımsız bir güç olarak çıkmasından itibaren, sosyalist harekette sapmalar daima devrim teorisinin bu ikili niteliğinden birisini abartmak veya ihmal etmek şeklinde ortaya çıkmıştır.”

Oportünistlere karşı bakış açısını “Aynılar aynı, gayrılar gayrı kalmalı” sözüyle özetleyen Mahir Çayan’ın silahlı eylem kronolojisi de şöyleydi:

- 12 Şubat 1971’de Ankara’da Ziraat Bankası Küçükesat şubesi soygununa katıldı.

- 15 Mart 1971’de Türk Ticaret Bankası Erenköy şubesi soygununa katıldı.

- 4 Nisan 1971’de işadamları Mete Has ve Talip Aksoy’un kaçırılıp 400 bin liralık fidye alınması eylemini arkadaşlarıyla birlikte gerçekleştirdi.

- 17 Mayıs 1971 günü İsrail’in İstanbul başkonsolosu Ephrahim Elrom’un kaçırılması eylemini Ulaş Bardakçı ve Hüseyin Cevahir ile birlikte gerçekleştirdi.

- 1 Haziran 1971’de polisin açtığı ateş sonunda Hüseyin Cevahir öldü. Mahir Çayan yaralı olarak ele geçti.

- 26 Mart 1972’de Ünye’deki radar üssünde çalışan üç İngiliz teknisyenin kaçırılması eyleminin planlama ve gerçekleştirilme aşamalarında yer aldı.

- 30 Mart 1972’de Tokat’ın Kızıldere köyündeki çatışmada katledildi.

“Bütün ideolojik ayrılıkların temeli... devrim isteyip istememeye değil, (çünkü sosyalist geçinen herkesin subjektif niyeti genellikle devrimin olması doğrultusundadır) devrim yapmak için yola çıkmaya, savaşmaya cesaret edip edememeye dayanır. İşte bu yüzden, devrim için savaşmayana sosyalist denmez,” sözlerinin sahibi olan O; Kasım 1971’deki THKP-C Savunması’nda şöyle haykırmıştı:

 “Bizim kellelerimiz alınır ama yüreklerimiz alınamaz. Bizim elimizde gül yerine otomatik silahlar varsa ve ağır yaralanarak yakalanmışsak, halkımızın günden güne artan sefaletine sırt çevirememizdendir!”

Yeri geldi aktaralım: İsmet Öztürk, 9 Mart 1971 cuntasına karşı silahlı direniş mücadelesi kararını veren Mahir Çayan’ın, Çarşamba’ya geldiğini ve kendisiyle yalnız görüştüğünü, bu görüşmede kendisine, ilericilik adı altında gelecek olan 9 Mart cuntasının ilk anda devrimcileri yok etmek için saldıracağını ve faşist bir cunta olacağını söylediğini aktarır.

Çayan’ın “Bugüne kadar böylesi faşist saldırılara karşı silahlı direniş geleneği yaratılamamıştır, biz bunu başlatmalıyız, bu direnişte birçoğumuz, belki hepimiz ölebiliriz, ama kararlı ve tutarlı bir direniş yaratmanın tarihi görevimiz olduğunu düşünüyorum” dediğini belirten Öztürk, daha sonra yaşananların da bu söylenenlerle uygun olduğunu belirtiyor ve ekliyor: “Bu konuşmanın benim dışımda masa ve çay bardaklarından başka tanığı yoktur. İnanıp inanmamak herkesin arzusuna kalmıştır. Ben sadece borcumu ödüyorum. Mahir’in başkaları ile de benimle yaptığı türden konuşmalar yapıp yapmadığı hakkında bir bilgim de yok.”

Orhan Savaşçı’nın İsmet Öztürk’e gönderdiği bir mektupta, Savaşçı, THKP-C’nin 9 Mart’ta darbe hazırlığı yapan örgütlenmelerin içinde yer aldığı ya da darbenin siyasal koşullarının oluşmasında, onlara yardımcı olduğu şeklindeki spekülatif yorum ve açıklamaları dedikodu olarak nitelendiriyor ve kendilerinin ilgilerinin daha çok bu örgütlenmenin tabanını teşkil eden, ‘Anti-emperyalist ve yurtsever’ diye tanımladıkları genç insanlara yönelik olduğunu söylüyor. Onları uyarmayı ve bilinçlendirmeyi devrimci bir görev bildiklerini, özellikle darbenin başındakilerin, sermaye ve NATO ile olan ilişkilerini vurgulayarak, onları kendi saflarına çekmeye çalıştıklarını belirten Savaşçı, darbe girişiminin başarıya ulaşması hâlinde, darbecilerin kendilerini derhâl tutuklayacaklarının bilincinde olduklarını yazıyor.[14]

Özetin özeti: “Biz mutlak barış ve birlik aracı değiliz, görüş ayrılıklarını asla saklamamaya ve bütün çıplaklığı ile ortaya koymaya mecburuz. Biz mutlaka ayrılıkçı ve nifakçı da değiliz. Sapıtmaları yola getirmek, doğrultmak için, kullandığımız bütün imkânlar tükenirse, dünyanın en uzlaşmazlarıyız… Düşenler devrim için devrim yolunda vuruşarak düştüler, kalbimize, ruhumuza ve bilincimize gömüldüler; onlar, kurtuluşa kadar savaş şiarını devrim yoluna kanlarıyla yazdılar. Yolumuz, devrim yolunda düşenlerin yoludur kurtuluşa kadar savaş!” diyen Mahir Çayan’dan hâlâ korkuyorlar…

Çünkü “Bu mücadele sınıflar mücadelesidir. Burada el titremesine, tereddüde ve kararsızlığa yer yoktur,” diyen Türküsü dillerden düşmeyecek olandır; filizleri bire bin verendir.

‘Grup Yorum’un, “ey sevda kuşanıp yollara düşen/ bilesin bu yollar dağlar dolanır/ yare ulaşmadan düşersen eğer/ yarına sesinin yankısı kalır,” diye betimlediği On’lar radikal sosyalist hareketinin yüz akıdır.

 

ULAŞ BARDAKÇI

 

1947 yılında Hacıbektaş’da doğdu. İlk ve orta öğreniminden sonra ODTÜ’ye girdi; burada devrimci düşüncelerle tanıştı. DEV-GENÇ’in oluşumunda etkin bir biçimde yer aldı. FKF ve TİP içinde çalıştı.

1970 sonlarında Mahir Çayan ile birlikte THKP-C’nin kurulması çalışmalarında yer aldı. THKP-C’nin ilk silahlı eylemlerinde yer aldı.

Mayıs 1971 yılında Denizler’in idamını engellemek için İsrail başkonsolosu Elrom’un kaçırılmasında görev aldı. İdamı engellemek için öne sürülen talepler kabul edilmeyince Elrom öldürüldü. (Kamil Dede’nin tanıklığına göre Elrom’u öldüren kişi Mahir Çayan değil Ulaş Bardakçı’dır…)

1971’de silahlı eylemlerde yer aldı ve hapse girdi. Aynı yıl hapisten kaçtı.

“Balyoz Harekâtı” sırasında esir düşen Bardakçı, Kasım 1971’de askeri hapishanesinden Mahir Çayan, Ziya Yılmaz, Cihan Alptekin ve Ömer Manga ile beraber firar eden beş devrimciden biriydi. (Maltepe Cezaevi’nden kaçtığı gece kendisini polise ihbar ederek Kalyoncu Kulluğu’ndaki bir eve baskın yaptırmıştır. Ev dediysem genelev…)

Arnavutköy Üvez sokak no. 8/1’deki evde gizlendiğinin ihbar edilmesi üzerine, 19 Şubat 1972 günü Arnavutköy’de kaldığı evde devlet güçleriyle girdiği çatışmada katledildi.

O günden bize kalan Ulaş Bardakçı’nın “Bize ölüm yok!” “Hadi, cesaretiniz varsa gelin!” “Asıl siz halkın savaşçılarına teslim olun!” sesiydi...

Dört bir yanda dalga dalga yayılan umudun adını kanla yazan yiğit, gözüpek Ulaş, bunun için bir kuşağın isim babası oldu…

Candır, cana can katandır, canından çok sevdiği halkı için canından olan Ulaş için bakın Oral Çalışlar ne anlatıyor:

“Ulaş’la iki ayı aşkın bir süre aynı evde kaldık. Her şeyde eğlenceli bir yan bulabiliyordu. Kardan ve düşmekten ödü kopan, bu nedenle koluna sımsıkı yapışan bana, eğer kayıp düşersek patlayacak el bombalarıyla (ceplerinde en az iki tane vardı) ne hâle geleceğimizi anlatırken bile sokağı çınlatan kahkahalar atmama (hiç dikkat çekmememiz gerektiğini belirtmeliyim) yol açan ve bundan hiç rahatsız olmayan bir Ulaş anımsadığım.

Yere serdiğimiz şilte benzeri nesnelerde uykuya hazırlanırken açıkta kalan sırtını örttüğümde, bu kez benim sırtım açık diye kalkıp beni örten ve bu karşılıklı örtme eylemini komedi hâline getirip evdeki diğer kişileri çileden çıkaran bir Ulaş. Blöflü pişti oynarken, polislerin evde en az 7 kişi olduğuna inanmasına yol açacak kadar gürültü yaptığımız ve güldüğümüz bir Ulaş.

Kişiliğini başka hiçbir söze gerek kalmaksızın anlatabileceğine inandığım bir anekdot da şu olsa gerek: Polisle çatışıyoruz. Hedef falan gördüğümüz yok. Öylesine ateş ediyoruz. Benim küçük bir silahım var. Birkaç ateşten sonra tutukluk yapıyor, hemen Ulaş’a koşuyorum, gayet sakin alıp düzeltiyor. Bu birkaç kez tekrarlanıyor. Hiçbirinde en ufak bir sabırsızlık ya da bıkkınlık belirtisi göstermiyor. Bir ara dışarıya atılan el bombası kapalı olan panjura çarpıp odaya düşüyor. Ulaş yerinden fırlayıp bana doğru koşuyor ve üzerime kapanıp beni korumaya çalışıyor.”[15]

Kolay mı? O Mahir Çayan’ın yoldaşıydı; “adalının türküsü düşmeyecek dillerden/ geliyor adalılar sarp yamaçlı yollardan” denilenlerdendi…

Hakkında “hele ulaş’a ulaş’a/ ulaş benzerdi güneşe,/ ulaş kardaş can veriyor,/ yüreğim düştü ateşe...” türküsü yakılan; insana sorular sordurtan yaşamıyla; 68 kuşağının çalışma ve örgütlülük azmi ile önde gelen liderlerindendi.

O zamanlar polisler tarafından tek başına örgüt olarak adlandırılmaktaydı.

Bunun sebebi, çalışkan olması ve mücadele içersinde değişik stratejiler izleyerek herkesi hayran bırakmasıydı.

THKP-C’nin ilk çekirdek oluşumundaydı; çalışkan kimliğinin yanında esprili, güler yüzlü tavrıyla her ortamda ön plana çıkmıştı.

En unutulmaz fotoğrafında arkadaşı Mahir’in elini tutmaktadır…

 

HÜSEYİN CEVAHİR

 

O da; Mahir Çayan’ın yoldaşıydı; Dev-Genç ve THKP-C üyesiydi.

“mayısın kanlı günü/ hazirana dönüyor/ dağda isyan ateşi/ alev alev yanıyor/ adalılar türkü söyler/ susar bütün namlular/ cevahirim vurulmuş/ çarpışır gerillalar” dedirtenlerdi…

1947’de Dersim’de doğdu.

21 yaşındayken, 1968’de Türk edebiyatıyla ilgili yazdığı, ilginç ve doğru tespitlerle dolu yazısı Notos’un 19. sayısında okunabilir. Ayrıca Nisan 1968’de yayın hayatına başlayan ‘Yeni Eylem’ isimli edebiyat dergisinin çekirdek kadrosunun içinde yer almıştı.

Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde Devrimci Gençlik hareketlerine katıldı.

THKP-C’nin oluşum sürecinde yer aldı; kurucularından oldu. İlk Genel Komite’de yer alıp, Doğu Anadolu (Kürdistan) bölge sorumluluğunu üstlendi.

1971’de başlattığı öncü savaşının merkezi eylemlerin içinde yer aldı.

Türkiye’nin sayılı zenginlerinden Has’ların oğlunun kaçırılması, kamulaştırma ve İsrail’in İstanbul Başkonsolosu Efraim Elrom’un tutsak alınması eylemlerine katıldı.

29 Mayıs 1971’de Mahir Çayan’la İstanbul-Maltepe’de kuşatıldılar. 1 Haziran 1971’de hunharca katledildi. Mahir Çayan da ağır yaralı olarak tutsak edildi.

Onu vuran deniz binbaşı Cihangir Erdeniz 7 yıl sonra, 1978 Haziran’ında MLSPB tarafından cezalandırıldı!

 

ON’LARIN ÖĞRETTİĞİ

 

On’ların hepimize bir kez daha öğretti:

N. Kazancakis’in, “İnsan uçurumun kenarına varmadan, kanatlanmaz,” diye ifade ettiği devrimci cüret…

Özdemir Asaf’ın, “Uçmak bilmeyenler, yükselenleri küçülür görür,” dizelerindeki “olağandışılık”…

Can Yücel’in, “bir denizanasıdır umut/ ta suların ortasında/ açılır/ kapanır/ açılır/ kapanır/ kapanır/ açılır” dizelerindeki umutvar ütopya ufku…

Ömer Hayyam’ın, “Biz gelmeden önce eksik değildi dünya, biz gittikten sonra da eksilmeyecek,” sözlerindeki fedakâr gözüpeklik…

Che Guevara’nın, “Marx (…) devrimci bir düşünce de ortaya atar: Dünyayı yorumlamak yetmez, değiştirmek de gereklidir. Ancak o zaman, insan kölelikten, çevresinin aleti olmaktan kurtulup kaderinin mimarı hâline gelir…”[16] muştusu…

Nâzım Hikmet’in, “onlar ki toprakta karınca,/ suda balık,/ havada kuş kadar/ çokturlar;

korkak,/ cesur,/ cahil/ hâkim/ ve çocukturlar

ve kahreden/ yaratan ki onlardır,/ destanımızda yalnız onların maceraları vardır./ /

aslında onlar yendi, onlar yenildi./ çok sözler edildi onlara dair/ ve onlar için:/ zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yoktur,/ denildi,” dizeleriyle ölümsüzleştirdiği Büyük İnsanlığın hikâyesi…

Joseph Pulitzer’in, “Önlerine sözün özünü koyun ki okusunlar, anlaşılır biçimde koyun ki takdir etsinler, canlı biçimde koyun ki hatırlayabilsinler ve hepsinden önemlisi doğru olarak koyun ki ışığını takip etsinler,” diye betimlediği yol göstericilik…

Ve nihayet “Anılar dedi ihtiyar, bugün düş değeri kazanıyor,” dizelerinde Cemal Süreya’nın hepimize anımsattığıdır…

 

8 Ağustos 2013 13:00:26, Çeşme Köyü.

 

N O T L A R

[*] Kaldıraç, No:147, Eylül 2013…

[1] Orhan Kotan, “Gururla Bakıyorum Dünyaya”.

[2] Bünyamin Köseli ile röportaj, “Halil Berktay: Solculuk Hayatımda Çok Fazla Hıyarlık Oldu”, Zaman, 10 Mart 2013… http://www.zaman.com.tr/pazar_solculuk-hayatimda-cok-fazla-hiyarliklarim-oldu_2063144.html

[3] Mine Söğüt, “Ihlamur Mahkemeleri”, Cumhuriyet, 25 Haziran 2013, s.16.

[4] Mahir Çayan ve dokuz yoldaşının Kızıldere’de katledilmesini protesto ettiğim Antakya’daki konuşmama Adana 3. Ağır Ceza’da dava açıldı. Bkz: http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=11...... http://yenisafak.com.tr/gundem-haber/yazar-demirer-talimatla-ifade-verdi...... http://www.tarim2023.com/yazar-demirer-talimatla-ifade-verdi.611026 http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=11......

[5] F. Dostoyevski, Yeraltından Notlar, Çev: Mehmet Özgül, İletişim Yay., İst. 2004.

[6] Oscar Wilde, Hiçbir Şey Eskimez Mutluluk Kadar (Aforizmalar), Çev: Burcu Yalçınkaya, Alakarga Sanat Yay., 2013.

[7] Hayrettin Ökçesiz, “Gezi Parklı’ma Düşündüşler - II”,Cumhuriyet Bilim Teknoloji, No:1372, 5 Temmuz 2013, s.13.

[8] Yusuf Erdem, “Ölümsüz Ölülerimiz”, www.sozveeylem.org.

[9] Halil İbrahim İzmirli, “Sivas’ı Hatırlamak Neden Önemli?”, Radikal Kitap, Yıl:11, No:642, 5 Temmuz 2013, s.17.

[10] http://arsiv.sabah.com.tr/…fafb3e3d4452f14fff2.html

[11] Önder İşleyen, “ON’lara Sözümüz Var, Sonsuza Kadar…”, Birgün, 30 Mart 2013, s.7.

[12] Barış İnce, “Kızıldere’nin Manifestosu”, Birgün Pazar, 31 Mart 2013, s.1-2.

[13] http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/…-270556&yazarid=10

[14] İsmet Öztürk’ün, THKP-C’den Kurtuluş’a Mücadele Hayatım, Dipnot Yay., 2010.

[15] Oral Çalışlar, “Arkadaşları Anlatıyor”, Cumhuriyet, 7 Mayıs 2002.

[16] Ernestro Che Guevara, İki, Üç, Daha Fazla Vietnam, Çev: İlker Erman, İlkeriş Yay., 2010.

BAŞKALDIRININ -ÖN- DEĞERLENDİRİLMESİ[*]

“Ve bizim bir haziranımız

Bir yıl kadar yetecektir dünyaya

Çünkü yoğun ve ateşle yaşanmış

Çünkü ellerimiz, başımız ve kanımız

Hayasız pençelerini kokuyla gizleyen

Bir olgu olmayacaktır sana

Ölülerimiz toplanacaktır

Doldurulan bir kıyı gibi.”[1]

 

Erdem Aksakal’ın, “2011 yapımı ‘Ya Sonra’ filmine, Özcan Deniz aşkını şu sözlerle anlatarak başlar. ‘Masallar neden en güzel yerinde biterler? Sonra ne olur bilinmez. Biz de masallara göre sona geldik. Peki ya sonra?’

Biz tam da aynı sözleri sorar olduk tarihin en güzel, 2013 yılının Haziran’ına?

Peki ya sonra? Hani, iktidarın kendisini ‘Bu Sevda bitmez’ diye palazlandırdığı mevcut tahakküm kurgusu var ya. Buna karşı başka bir dünya da var. 65’lisi, 98’lisi, sendikalısı, partili, flamalı, flamasızı, örgütsüzü yeni bir dünyanın ipuçlarını Gezi’de gördü. 

Gezi’den yeni bir ülkenin define haritası bulunduysa, içinde sokak-ekonomi-vicdan-dayanışma ve akıl vardı. Bir çocuğa anlatır gibi anlatacaksak Gezi’yi, ben ilk harflerine baksana diyeceğim Sokak-Ekonomi-Vicdan-Dayanışma-Akıl’ın. O sevda bitmezse, biliniz ki bu sevda hiç bitmez. Sonrası bu,” diye betimlediği Gezi/ Kızılay/ Gündoğdu’nun (vd’leri) başkaldırı gerçeği, elbette bir sevda.

Ancak bu kadarla sınırlı değil. Sevdayı da aşarak, gökyüzünü fethe çıkan cüretkârlık…

Ya da Taksim 1 Mayıs’larının vazgeçilmeyen/ geçirilemeyen radikal sosyalist ısrarı…

Veya “Taksim fetişizmi” üzerine yıllardır “teorik ahkâm kesen”lere, ukala liberallere aldırmadan vahşet karşısında sonsuz bedeller ödeyenlerin geleneğiydi… 

Bilinir Taksim, 1 Mayıs 1977 katliamdı; sömürülenlerin, ezilenlerin, horlananların isyan çığlığıydı.

Taksim Meydanı herkese, hepimize boyun eğmemeyi, teslim olmamayı; dik durmayı ve diklenmeyi öğretti…

Ondan öğrenen Taksim/Gezi isyanı bir kez daha gösterdi: Sömürüye, zulme, toplumsal adaletsizliğe, doğa düşmanlığına karşı başkaldırı meşru bir haktır. 

İşçi sınıfının Taksim mücadele geleneğinden öğrenerek, meşru başkaldırı hakkını kullanan kitlelerin devrimci enerjisiyle, Gezi/ Kızılay/ Gündoğdu’nun (vd’leri) başkaldırı güzergâhında cin şişeden çıkmış ve rüzgâr ekenler fırtına biçmiştir.

Başkaldırı, özgürlükçü halk hareketidir. Sınırlı bir hareket değildi; başkaldırının 79 ile yayılmasında gerçeğe çarpıcı biçimde tanık olmaktayız.

Herkese Solon’un, “Şiddetin ürünü kalıcı değildir”; Gandhi’nin, “Güç fiziki kapasiteden değil, boyun eğmeyen iradeden gelir,” sözleri eşliğinde devrimin güncelliği gerçeği üzerinde düşünmeye çağıran etkileyici ve kapsayıcı hareketin anımsattığı ilk şey “Paris Komünü”dür.

“Paris Komünü” ise, hiç eskimeyen ama “yeni” de olmayan bir tarihtir.

 

“YENİ” (Mİ?)!

 

“Sivil Toplum”cular ile “yeni-sol” tarafından “tarihsiz” ve “öznesiz” olarak veya sosyolojik niyetlere göre sunulup, “Tüm Sorunlara Yeni Bakış Açısı”[2] başlığıyla ambalajlanıp, “Direnişin içini boşaltma”yla[3] özdeşleşen “yeni(lik) vurguları”na gelince… 

Özellikle “yenilik” humması “Gezi direnişçileri bize, değişin ve yenilenin, diyor. Buradaki ‘yeni Türkiye’ beklentisi CHP’nin değişimini, yenilenmesini isteyenleri heyecanlandırdı. Gezi süreci CHP’yi değiştirdi bile. Artık sokakla buluşan, sivil toplumun yanında yer alan bir CHP var,” değerlendirmesi yapan CHP Parti Meclisi (PM) üyesi Gülseren Onanç’ı (bunların gerçekle hiçbir ilintisi olmasa da!) çok etkilemiş gözüküyor! 

Yine Berkeley Üniversitesi Öğretim Görevlisi Doç. Dr. Cihan Tuğal da, “Yeni nesil, yeni dil, yeni örgütlenme”den söz ederken; Sabancı Üniversitesi Kurumsal Yönetim Forumu Direktörü Yönetim Bilimleri Fakültesi Öğretim Üyesi Melsa Ararat da ‘Şirketlere Gezi Dersleri’ vererek ekliyor: 

“Türkiye şirketleri de gelişmiş demokrasilerdeki gibi paydaş ilişkilerini yönetmek için yeni yetkinlikler edinmek durumunda kalacaklar… Olaylar yurtiçinde ve yurtdışında ekonomik, politik ve sosyolojik pek çok yoruma yol açtı. Ancak olayların şirketler için ne anlama geldiği konusunda pek bir şey söylenmedi. Gezi Parkı sürecinin şirketler açısından uzun vadeli sonuçlarını konuşmak için henüz erken olsa da yaşananlardan çıkarılması gereken üç temel ders var. Politik riskin önemi… Paydaş yönetimi… Holding yapılarını sorgulamak…”

“Yenilik” ne? Durmadan “yeni”den söz edip, “yeni bir şey” söylememek mi? Yoksa “Şirketlere Gezi Dersleri” vermek mi?

Hayır Faik Akçay gibi, “Hiçbir siyasal yapının, siyasal partinin Gezi Parkı eylemlerinin ruhunu tam anlamıyla kavrayamadığı kanısındayız,” gibi “kocaman kocaman” ama içi bomboş laflar etmek “yenilik” falan olamaz…

Ya da sosyal psikolog Aycan Esenergül’ün, “Gezi’nin özelliği, kitlesel eylemlerde, ‘sürecin’ tam da kendisinin, başlangıçtaki ‘naif’, örgütsüz, demokratik bir başkaldırıyı, güçlü bir ‘toplumsal değişim’ hedefine dönüştürme kapasitesi,” türünden hiçbir şey anlatmayan “parlak” lafları gibi…

Hayır, hayır “Pratikte Gezi Parkı’ndaki ana talep iyi yönetişim, katılımcı bir demokrasi… Gezi Direnişi’nin büyük çoğunluğu barışçıl nitelikte, maddiyata dayanmayan, bireysel katılım üzerinden hareket eden, son derece sivil toplumcu protesto eylemi olarak ortaya çıkmıştır. Protesto demokrasinin temel siyasal katılım yöntemlerinden bir tanesidir, tabii şiddete başvurulmadığı sürece. İktidar, şiddete başvuranları, ki İçişleri Bakanlığı’nın rakamlarına göre bu binde 1.8 oranında bir marjinal kitledir, ayırıp büyük çoğunlukla uzlaşma yöntemini denemedi, tersine bu binde 1.8’lik minik bir grubun vurup kırma eylemleri bahanesiyle katılımcılık ezilmeye çalışıldı,” türünden düzen içi/ devletçi tanım ve “tezler”le de sunulamaz Ersin Kalaycıoğlu’nun satırlarındaki üzere…

Veya Cengiz Çandar’ın, “Başta İstanbul halkı ve gençliği, Türkiye’nin demokratikleşmesi mücadelesinin kahramanlarını sevgiyle selamlıyorum!”; Ufuk Aktaşlı’nın, “Taksim Gezi Parkındaki ağaçların kesilmesini ve yerine AVM yapılmasını engellemek amacıyla başlayan protestolar polisin sert müdahalesi sonucunda ülke tarihinin en önemli sivil eylemine dönüştü”; İlker Özdemir’in, “Gezi Parkı hareketini destekleyenlerin kahir ekseriyetinin ‘direniş’i benimsemesi ve şiddete karşı bir tavra sahip olması bu hareketliliğin temel nedeninin öfke olmadığını göstermektedir... Düşüncelerinin dikkate alınmamasından ve oldu bittilerle karşılaşmaktan dolayı incinen, sivil itirazlarını dile getirmek isterken ise doğrudan incitilen insanlar kendilerini görünür kılmış ve kendilerini duymayan hiç kimsenin kalmamasını sağlamışlardır”; Taner Akçam’ın, “Gezi ile Avrupa 68 hareketi arasında bir benzerlik var mı? Gezi yeni bir Türk 68’i sayılabilir mi? Ben Gezi’nin yeni ve gecikmiş bir Türk 68’i olduğuna inananlardanım. İki boyutuyla, birincisi kendi özellikleri itibarıyla, ikincisi çekirdek Gezi’nin 68’lilerin çocukları olmaları nedeniyle,” söylencelerine yaslanan: i) “Türkiye’nin demokratikleşmesi mücadelesi”, ii) “Ülke tarihinin en önemli sivil eylemi”, iii) “Şiddete karşı bir tavra sahip olan sivil itiraz”, iv) “Gezi yeni Türk 68’i” saptamalarının gerçekle bir ilintisi söz konusu değildir…

Bunlara ek olarak: Ertuğrul Özkök gibilerin “sınıflarüstü” yani “sınıfsız” bir “hareket” gibi sunmaya kalkıştıkları başkaldırıyı Fredric Jameson’dan hareketle, “postmodernizmi geç kapitalizmin yani neo-liberal dönemin kültürel mantığı olarak kabul edip, halkların bu kültürel mantığa uygun yeni bir eylemlilik biçimi ürettiği” iddiasına yaslanarak irdelemeye kalkışanlar; “Bu yeni eylemlilik hemen her yönüyle postmodern özellikler gösteren bir karakter arz ediyor. Bir kere bu eylemler ortak bir ideolojiye dayanmayan, ortak bir iradesi olmayan, heterojen grupların ve onlarla birlikte hareket eden bireylerin oluşturduğu bir eylemlilik. Yani meydanları ortak bir amaçta birleşmiş, ortak bir hedefe kilitlenmiş homojen bir kitle değil; postmodern bir çoğulculuk dolduruyor,” diyorlar…

Ya da sosyolog Prof. Dr. Nilüfer Narlı gibi, “Şimdi eski hareketler, eski sosyal hareketler direkt iktidarı değiştirmeye, iktidara gelmeye, devrim yapmaya çalışıyordu. Fakat yeni sosyal hareketler belli meseleler üzerinden hareket ederler ve yeni sosyal hareketler insan hakları söylemini kesinlikle dillerinden düşürmüyorlar,” diyenler de devrimciği nötralize eden reformizme “teori” kotarıyorlar…

“Reformizm” dedik… Gezi/ Kızılay/ Gündoğdu’nun (vd’leri) başkaldırı gerçeğiyle “reformizm” aynı cümle ya da kapsamda irdelenemez!

Ancak eşyanın doğasına aykırı bu hâl(sizlik) hakkında bakın Zülfü Dicleli ne “hikmetler” dile getiriyor:

“Zaman geçtikçe Gezi’nin alışılmış kitle eylemlerinden farklı yeni bir olgu olduğu iyice belirginleşiyor, onun merkezsiz, örgütsüz ve lidersiz bir hareket olduğu anlaşılıyor. Gezi’nin alışılmış muhalefet hareketlerinden son derece farklı olduğu da görülüyor…

Gezi elbette muhaliftir, ama onu bilinen iktidar-muhalefet ikileminin ötesinde bir olgu olarak ele almak gerekiyor. Çünkü Gezi alışılmış muhalefetten farklı olarak, sadece karşı olmakla, kendi değerlerine ters zihniyet ve uygulamalara karşı çıkmakla yetinmiyor, aynı zamanda kendi değerlerini yaşama geçiriyor.”[4]

“Gezi nedir? Direniş, protesto, isyan, kitlesel eylem, eleştiri, pasif direniş; bu terimlerin hiçbiri bu olayları kavramada yeterli olmuyor; tanık olduğumuz olgu bir bakıma bunların hepsini içeriyor, ama olay bunların çok daha fazlası; yeni bir kalite: Gezi! ‘Gezi’den yeni bir siyaset ortaya çıkar mı’ sorusu yanlış bir sorudur, çünkü Gezi zaten kendi başına yeni bir siyasettir...

Gezi’nin gücü yumuşak güçtür. Etkisini zor ve şiddet, dayatma yoluyla değil, diyalog ve müzakere yoluyla yaygınlaştırır. Tüm mücadelesi kendisinin dinlenmesi, kendisiyle konuşulması, kendisinin ciddiye alınması içindir.”[5]

“İddiaları” tekrarlıyorum: i) “Alışılmış kitle eylemlerinden farklı yeni bir olgu”; ii) “Merkezsiz, örgütsüz ve lidersiz bir hareket”; iii) “Alışılmış muhalefet hareketlerinden son derece farklı”; iv) “Direniş, protesto, isyan, kitlesel eylem, eleştiri, pasif direniş; bu terimlerin hiçbiri olayları kavramada yeterli olmuyor”; v) “Gezi kendi başına yeni bir siyasettir”; vi) “Gezi’nin gücü yumuşak güçtür. Etkisini zor ve şiddet, dayatma yoluyla değil, diyalog ve müzakere yoluyla yaygınlaştırır”…

Dikkat edin bunların hepsi öznel hüküm(ler)dir!

İyi de bunların yaşamdaki karşılığı ne? Tam bu noktada Zülfü Dicleli’nin söyleyecek sözü yoktur!

Toparlıyorum: Bu tür “yenilikçilik” vurguları, Gezi/ Kızılay/ Gündoğdu’nun (vd’leri) başkaldırısını kendisi olmaktan çıkarıp, düzen içine çekmek istiyen suiniyetten malûldür.

Son tahlilde “… ‘Gezi İsyanı’ yerellik ve kısmîlikle belirlenmiş olmayan, tüm kentsel muhalefet dinamiklerini harekete geçiren ve kent merkezlerini kuşatan, Türkiye tarihinde bir başka örneği görülmemiş çoğulluğunun tek bir bileşenine indirgemeyi imkânsızlaştırdığı bir toplumsal başkaldırıydı. Ortak paydası onur ve özgürlük olan bir başkaldırı...

‘Gezi İsyanı’ geleceğin toplumsal mücadelelerin geçeceği yolların keşfedildiği bir öncü başkaldırıydı… ‘Gezi’, ne 1968 Türkiyesi’nin anıları ne de günümüz Tahrir’i veya ‘Occupy’ hareketlerinin izdüşümleriyle açıklanabilir.

İster istemez bugünün isyan ve özgürlük kavgalarından ve geçmişin devrimci mirasından esinlense de ‘Gezi’de kendisini açığa vuran, çoğunluğunu işçi, işsiz ve öğrencilerin oluşturduğu, geçmişle gelecek, batıyla doğu, gelenekle modernlik arasında sıkıştırılmış muazzam bir genç nüfusun, muhafazakârlık, kapitalizm ve din ve inanç dayatmasına karşı kendi varlık ve kimliğini ileri sürdüğü, söz konusu ‘modeller’in hiçbirine tam olarak uydurulamayacak, ayırt ediciliği kendine özgülüğünde olan bir XXI. yüzyıl isyanıydı.”[6]

 

BAŞKALDIRININ NİTELİĞİ

 

Özetle, sözü aşan Gezi/ Kızılay/ Gündoğdu’nun (vd’leri) başkaldırı gerçeği, müthiş cüretkârlığı, cesareti, öfkesi, mizahı ve yaratıcılığıyla emekçilerin özgürlük ortak ekseninde katıldığı siyasal harekettir. 

Nihai kertede sınıfsal bir ayaklanmadır. Siyasal konumlanışıyla, kentsel ranta, kamusalın özel mülkiyete dönüştürülmesine itirazdır. Devlete karşı meydan okuyan isyandır. Tekrar hatırlatmak gerekirse: Politik karakterini, toplumsal baskılara karşı özgürlük talebi oluşturmaktadır.

Çevrecilerden farklı cinsel yönelimlere sahip olanlara, Kemalistlerden komünistlere, devrimci-demokratlardan sosyal-demokratlara, parti ve hareketlerden dernek ve kuruluşlara, örgütsüz ama sol duyarlığı olan yurttaşlara varıncaya kadar, hareketin bileşimi geniş bir spektruma sahiptir. 

“Ortada ulusalcı soldan devrimci sola, LBGTT’den çevrecilere, geleneksel siyasi duruşlara yüz vermeyen ama farklı bir siyasi bilince sahip olan gençlerden yeni sola ve hatta AKP’ye oy verenlerin oluşturduğu vicdan temelinde birleşen bir koalisyon vardı,” Baran Alp Uncu’nun ifadesiyle…

Başkaldırı kendiliğinden olsa da, örgütlü kesimlerin katılımı gerçekleşmiştir; iktidar karşıtıdır. “Genel direniş” karakterini taşırken; herkese V. İ. Lenin’in, “Marksizmin en değer verdiği şey, kitlelerin tarihsel inisiyatifidir,” saptamasını bir kere daha doğrulamıştır…

Evet başkaldırı, tarihsel, teorik, pratik gerçeğin çarpıcı bir doğrulanmasıyken; burjuva diktatörlüğün, hükümetin, polisin hasılı terörün ne demek olduğunu bir kere daha ortaya koymuştur. Buncasının ardından kim “demokratik devlet”ten, “yasal güvence”lerden söz edebilir ki artık!

Başkaldırı 12 Eylül defterinin, bütün sonuçlarıyla kapanmasına yol açtı. Yıllardan beri süregelen pasifikasyon zincirini parçaladı; korku duvarı aşıldı.

İstanbul Bilgi Üniversitesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi ve psikoterapist Yrd. Doç. Dr. Murat Paker’in işaret ettiği gibi, başkaldırıyla yıllardır birikmiş öfkeyle hareketlenen kitle korku eşiğini aştı. Direnişe katılanların aktivizmi, toplumsal düzlemde doğal bir anti-depresan oldu.

Hayır, hayır hiçbir şey, “Hepimiz korkuyoruz ve endişeliyiz. O yüzden, direniyoruz,” diyen Ali Akay’ın “sosyolojik” hurafesindeki gibi değildi…

Evet, korkuyu aşmış bir silkinişten, uyanıştan, dirilişten söz etmek abartı olamaz. Bu bağlamda denilebilir ki, başkaldırı siyasal tarihimizde önemli bir moment oldu; bir dizi aktör ve yönelimi ortaya çıkardı.

Kitlelerin kendiliğinden ve doğrudan eylemi olarak biçimlenen; etkileyici bir yaygınlıkta ifadesini bulan; radikal kitle pratiklerinde somutlanan eylem; muazzam bir devrimci potansiyeli açığa çıkardı.

AKP patentli yalanın, manipülasyonun “Neo-Con Tezgâhı”, “İstihbarat örgütlerinin veya faiz lobisinin işi”, “Barış ve Kürt karşıtı Ergenekoncuları provokasyonu” lafazanlığıyla, nafile hezeyanıyla “sunma”ya kalkıştığı başkaldırı, heterojendi; önderlikten yoksundu; net bir programı yoktu. Ancak kendiliğinden hareketinin yaratıcı politik eylemiydi. Nihai kertede bir provaydı.

Hayır “Bu, bir gençlik hareketi değil. Gençlerin başını çektiği, dünyamızda uğranmadık yer bırakmayacak demokrasi kervanı,” diyen Gündüz Vassaf’ın meseleyi, demokrasiye kilitlemesi doğru bir tutum değildir.

Tıpkı Semih Gümüş’ün, “Gezi Direnişi antikapitalist bir hareket midir? Bir özgürlük ve demokrasi hareketi olduğu düşünülürse, topyekûn bir antikapitalist harekete dönüşmesi için bir adım atması yeterlidir,” tespitindeki “aşamacılık” gibi…

Şurası çok açık: Çağımızda başkaldırı ya devrimcidir ya da karikatür…

Bununla yanında “Temsili demokrasi aşıkları”nın ezberlerini, dengelerini bozan devrimci başkaldırı, sadece AKP politikalarına değil, sürdürülemez kapitalizmin “temsili demokrasi”ne, neo-liberal vahşete karşı isyandır; doğrudan demokrasidir; “düzen demokrasisi”ne itirazdır! 

Tam da bu noktada, sanki Ernestro Che Guevara’nın şu uyarılarını anımsatmaktadır:

“Biz, ‘demokrasi’ sözcüğünün, sömürücü sınıfların diktatoryasını mazur göstermek için kullanmasına, kavramın derinliğini yitirmesine ve yurttaşlara verilen az ya da çok belirli özgürlüklerin kazanımı anlamına gelmesine izin vermemeliyiz. (…) Tüm tarihsel dönemlerde tüm gerici sınıflar, sömürenler ile sömürülenler arasındaki çelişkinin en üst düzeye ulaştığı, yeni toplumsal düzenin gelmekte olduğunun belirtilerinin ortaya çıktığı zamanlarda, kendi düşmanlarına karşı iftira ve baskı silahlarını devreye sokarlar. (…) Her tarihsel çağda ve her zaman egemen sınıflar, ezilen çoğunluk ile ayrıcalıklı azınlığın oluşturduğu ‘kendi’ toplumunu, düzenini, ülkesini savunma adı altında canice suçlar işler; ‘kendi’ sınıf düzenini mülksüzleştiricilerine karşı kan ve ateşle korur; meyvelerini sadece kendilerinin aldığı ve halkın geri kalan kesiminin bu meyvelerden yararlanmasının önlendiği ‘yurt’, yeni bir toplumu, adil bir düzeni ve yurdun herkesin yurdu olmasını hedefleyen devrimcilerin baskı altına alındığı yerdir…”[7]

Gezi/ Kızılay/ Gündoğdu Direnişi, “Devlet babadır” türünden egemen palavralara ağır bir darbe olurken; Feyzan Erkip’in, “Otorite öyle diyorsa bir nedeni vardır. Böyle yetişiyor, çocuklarımızı böyle yetiştiriyor ve çimlere basmıyoruz, basarsak bekçinin düdüğü bizi hemen uyarıyor,” diye tarif ettiği ufukta köklü bir kamusal dönüşümün yaşanmasına tanık olduk.

“Yaşanan bir halk hareketiydi… Her şeyden önce, onurları kırılan insanların yükselişi”ydi.[8] Bununla bağıntılı olarak -kimsenin inkâr edemeyeceği üzere-, coğrafyamızda tabandan yükselen devrimci bir hareketti…

“Eylemler, ...Türkiye’nin yeni bir sembolü oldu,” diyor ‘En Alttakiler’in yazarı Günter Wallraff demesine de “Hangi Türkiye’nin” sorusunu yanıtlamadan…

Ancak bu konuda bir “Cumhuriyetçi Kemalist”in, Tülay Bozkurt’un şöyle bir yanıtı var: “Polis müdahalesi, dezenformasyon, birtakım kanaat liderlerinin beyin damarlarını çatlatan zırvalarıyla hızla marjinalleştirmeye çalışılacak ve muhtemelen ‘solcu ya da komünist olan üç beş çapulcu’ diye adlandırdıkları bir avuç insana mal edilecek olan bu büyük başkaldırı, laik, modern, etik toplum ve etik siyaset arayışının yıllardır ilk defa yükselen sesidir.”

“Solcu ya da komünist olan üç beş çapulcuya, bir avuç insana mal edilecek” mi dediniz? Gözü kör, kulağı sağı olmayanlar veya sizin gibiler dışında herkes, mücadelenin en ön safındaki “bir avuç insan”ın kim olduğunu ya da sizinle de hiçbir alâkâsı olmadığını gayet iyi biliyor!

Bunların yanında Emre Kongar’a göre, “Gezi Parkı Ruhu yeşildir, doğadır, çevredir... özgürlüktür... demokrasidir... çoğulcudur... dayanışmadır... eşitliktir... bütünleşmedir... gençliktir... pırıl pırıl bir gelecektir...” 

Ya da Hayri Kozanoğlu için de, “Yakın tarihin en devrimci döneminden geçiyoruz… Hepimizi şaşırtırcasına büyük bir hızla ön yargılar tuzla buz oluyor, köhnemiş zihniyetler yerle bir ediliyor, gerçek bir yurttaşlık bilinci yeşeriyor… Gezi ruhu “İşte yurtseverlik bu!..” dedirtircesine nerede bir haksızlık, adaletsizlik, zulüm, ayrımcılık varsa oradaki yurttaşına sahip çıkıyor… Paylaşma, dayanışma, empati gibi kavramlar tam anlamını buluyor…”

Bunlar böyle olmasına “böyle” de; unutulan bunların tümünün kapitalizmin reddiyle mümkün olduğudur. Çünkü XXI. yüzyıldaki mücadeleler konusunda önemli ipuçları veren başkaldırının toplumsal dinamikleri, genel olarak ezilenler, emekçiler, işsizler, gençler, kadınlar, varoşlarda yaşayan ötekileştirilmiş kitlelerdi. 

Kitlelerin hedefi ise sadece AKP (veya Erdoğan) olmayıp, sürdürülemez kapitalist sistemdi. Hiçbir şeyi abarttığımız falan yok: Verili koordinatlarda doğal ve insanî taleplerin, kapitalizm çerçevesinde karşılanması mümkün değildir. 

Gezi/ Kızılay/ Gündoğdu (vd’leri) başkaldırısının önemli eksiği, direnişi güçlendirecek, kent ve ülke sathına yayacak etkinliğin zayıflığıydı.

Bunun yanında “Yapılması gereken tespit, sosyalist hareketin bu başkaldırıya bir bütün olarak hazırlıksız yakalandığıdır… Bunu bir yana bırakırsak, gerçekte sosyalist hareket Taksim’in zapt edilmesinde üstlendiği rolle, Gezi eyleminin başkaldırıya dönüşmesinde önemli bir işlev görmüştür.”[9]

 

“Y KUŞAĞI GENÇLİĞİ Mİ?”

 

Söz konusu gerçekler göz ardı edilirken; öne iki vurgu çıkarılmak isteniyor: İlki “Y Kuşağı Gençlik”! İkincisi de “orta sınıf hareketi”!

“Y Kuşağı Gençlik” tanımının Amerikan reklam şirketlerince keşfedilip, pazarlandığının altını çizerek ilkiyle başlayalım.

Mesela Murat Menteş, “Artık ‘gençlik çağı’nda yaşıyoruz. ‘Ajda Pekkan yaşlı’ diyemezsin, ‘Tayyip Erdoğan yaşlı’ diyemezsin, dersen pot kırmış olursun. Hepimiz genç olmalı, genç kalmalı, genç gibi davranmalıyız. Fakat tabii ki 70 yaşındaki gençler ile 17 yaşındakiler arasında fark oluyor. 

Y kuşağı sadece adalet, özgürlük, şeffaflık değil; bence merhamet, şefkat, güleçlik de talep ve teklif ediyor…

Y kuşağı; katı yürekliliğe, oradan da deliliğe varan türdeki ciddiyeti haklı olarak hafife alıyor,” derken Koray Çalışkan da şunların altını çiziyor:

“Bu pop sosyologların peydahladığı bir kavram. Pop sosyoloji devrinde yaşıyoruz. Pop sosyoloji bir durumu yanlış tasvir ederken gerçekliği de değiştiriyor. Tasvir insanın tabiatının parçası da olabiliyor.”

Dikkat edin: reklamcılardan esinlenip, “pop sosyologların peydahladığı kavram”la Gezi/ Kızılay/ Gündoğdu (vd’leri) başkaldırısını “tanımlamaya kalkışmak” ona yapılabilecek en büyük haksızlıktır. 

Öznel gözlem ve seçici abartılara yaslanan tasvirlere çarpıcı bir örnek Ayça Örer’in, “Berfin, Ayşe, Kadir, Nebiye, Zişan... Bu beş gençten en büyüğü 25 yaşında. En küçüğü 18. Gezi eylemleri sırasında kimi tam içinden, kimi kıyısından sürece bulaşmış. Şimdiye kadar apolitik olmakla suçlanan, politikadan anlamadığı iddia edilen ve ‘Y kuşağı’ olarak tanımlanan gençler, ‘Politikanın şekli değişti, yaşlıların siyasetini artık biz beğenmiyoruz’ diyor,”[10] satırlarıdır!

Berfin, Ayşe, Kadir, Nebiye, Zişan... kimdir? Gezi/ Kızılay/ Gündoğdu (vd’leri) başkaldırısını bu dört isim üzerinden tanımlamaya kalkışmak, bundan “Y Kuşağı” gibi genel sonuçlar çıkarmak mümkün ve mantıki midir?

Aynı soruyu “Kim bu gençler, 90 kuşağı? Herkesin sorduğu soru bu… Korkuları yok, orası kesin. Konuştuğumuz kişilerden sıkça, ‘polis gelse de azcık gaz atsa, heyecan oluyor’ tarzı espriler duyuyoruz. Peki politika? 90 kuşağı çevresindeki büyükler tarafından ikiye ayrılıyor. Birincisi, apolitik olarak görülenler, bir diğer grupsa, sosyal medya üzerinden siyaset yapıp duyarlılık gösterdikleri için eleştirilen kesim…

Marx’ı filan sorduğumuzda ‘tabii önemli biri’ tarzında cevaplar alıyoruz ama isyanlarının esin kaynağının klasik sol söylem olmadığı çok açık. Tören gibi, Cumhuriyet Mitingi havasında bir miting de istemiyorlar. Çoğunda eylemleri ulusalcı kitlenin sahipleneceği yönünde bir endişe hâkim. İçlerinden biri ‘biz hayatımızı siyasete adamadık, siyaseti hayatımızın içine soktuk’ diyor,” satırlarının sahibi Deniz Ülkütekin’e de sormamız gerek…

Seçilmiş tekil örneklemelerden “genel sonuçlar” çıkarmak, kasıtlı bir öznellikle malûl olmaya mahkûmdur…

Doğrudur başkaldırıya gençliğin katılımı yoğun oldu… Ancak sadece “gençlik” demek yetmez. Onların toplumsal sosyo-ekonomik hâllerinden de söz edilmelidir.

Örneğin “Gezi Parkı Direnişi’nde yer alan gençlerin önemli bir kısmının üniversite öğrencisi/ mezunu. ‘TÜİK Hanehalkı İşgücü Anketi’ sonuçları üzerinden yapılan hesaplamalara göre, üniversite ve yüksekokul mezunu olan gençlerin yüzde 93’ü ücretli olarak çalışma hayatına dahil oluyor. Bu oran meslek okulu mezunlarında yüzde 87, düz lise mezunları için yüzde 81. Yani yaşamak için emeğini satmak zorunda olan işçi sınıfının bir parçası olmaya adaylar. Yüksekokul ve üniversite mezunlarında işveren olarak çalışma hayatına katılanların oranı ise yüzde 1.5 düzeyinde. Ancak çalışma hayatında olan gençlerin yüzde 60’ı lise altı eğitim düzeyine sahip. Toplamda söz konusu yaş kesitinde 12 milyon 685 bin genç var.

Çalışma hayatında istediği hâlde yer bulamayan gençlerin (işsizlerin) sayısı ve oranı da hiç de az değil. Genel olarak gençlerde resmi işsizlik oranı 1 yılda (Şubat 2012-Şubat 2013 dönemi) yüzde 2.1 puan artarak yüzde 20,4’e yükseldi. Umudu olmadığı için ya da diğer nedenle 3 aydır iş arama kanallarını kullanmayan ve bu nedenle işsiz sayılmayan gençler dahil edildiğinde bu oran yüzde 31’e ulaşıyor. 885 bin işsiz gence karşı 649 bin çalışmaya hazır ancak umutsuzluk başta olmak üzere çeşitli nedenlerle iş aramayan genç bulunuyor. Eksik ve yetersiz istihdam edilenlerle genç işsizliği yüzde 34’e ulaştı. Genç işsiz sayısındaki artış 142 bin ile toplam işsizlikteki artışın yüzde 87’sini oluşturdu. Ancak söz konusu tablo üniversite ve yüksekokul mezunu gençler için daha korkunç. Bu grup için işsizlik bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 3.4 puanlık artışla yüzde 26.8’e ulaştı. Umutsuz işsizler de dahil edildiğinde bu oran yüzde 32.

Yaş, ücret seviyeleri belirlenirken de önemli bir faktör durumundayken; ‘TÜİK Kazanç Yapısı Anketi’ sonuçlarından hareketle yapılan hesaplamaya göre, 2010’da 65 yaş üzeri bir işçi 20-24 yaş arasındaki işçinin yaklaşık 3 katı ücret alırken, 30-35 yaş gurubu genç işçilere göre yüzde 60 daha fazla ücret alıyor. Bunda yeni işe giren genç işçilerin ağırlıklı olarak asgari ücretle işe başlamasının önemli bir rolü bulunuyor. Taban ücretlerin işyerindeki ortalama ücret dikkate alınmadan belirlenmesi bunun önemli nedenlerinden biri. 20-24 yaş grubundaki gençler sadece 6 gün ücretli yıllık izin kullanabiliyor. Ücret seviyesinin düşüklüğü ve çalışma koşullarının ağırlığı gençleri çalışma hayatına katılmaktan alıkoyan mekanizmalar hâline geliyor.

‘Hanehalkı Bütçe Anketleri’ne göre de hanehalklarının eğitim bütçesinin, toplam bütçe içindeki payı 2002-2011 yılları arasında yüzde 1.3’ten yüzde 2’ye fırladı. Bu durum eğitimde ticarileşme süreci ile ilişkilendirilebilir. Ve bunun genç üzerinde yarattığı baskı son derece yüksektir. Üniversite mezunu gençlerin yüzde 6.5’i geçici, yüzde 8’i yarı zamanlı olarak çalışmakta, kayıtdışı oranı bu grup için yüzde 11 düzeyine ulaşmaktadır.”[11]

Bunların hepsini üst üste koyduğunuzda genç kent yoksullarından söz etmek durumundasınız!

O hâlde bu gerçekleri görmezden gelen sosyolog Prof. Dr. Nilüfer Narlı’nın saptamalarını ciddiye almak için bir neden söz konusu değildir:

“70’li yıllardaki eylemlerde insanlar bir örgüte üye olurlardı. Orada belli bir sosyalizasyondan geçer, belli bir teoriyle bilgilenir ve örgüt hiyerarşisi içerisinde hareket ederlerdi. Fakat burada insanlar hiçbir örgüt üyesi değil ve hayatlarında ilk defa birisi onlara ‘Sokağa çık’ demeden sokağa çıktılar. En büyük fark burada. Kuşaklar olarak bakarsak Z kuşağı dediğimiz kuşak çok hızlı öğreniyor. Onlar için hız çok önemli. Biz eleştiriyorduk ‘Kitap okumuyorlar’ diye. Fakat o kitaptaki bilgiyi çok hızlı almak istiyor. Onlar için zaman çok daha farklı. Kendilerine güvenin de çok daha fazla olduğunu düşünüyorum. Çok daha kentliler... Tabii bazı olumsuzluklar var dil açısından; Türkiye’deki gençler istenen düzeyde konuşamıyorlar. Ama en önemlisi şu; inisiyatif alabiliyorlar. O yüzden 70’li yıllarda olduğu gibi bir örgütün onları yönlendirmesi, sosyalize etmesi gerekmiyor. Ve öyle bir dönemde yaşıyoruz ki onlar zaten sosyal medya üzerinden gündemi takip ediyorlar. 70’lerin Türkiye’si çok kapalıydı. Artık herkes dünyayı takip ediyor. Ve kendisiyle ilgili bilgileri hızla dışarı aktarabiliyor. 70’li yılların Türkiye’si ile 2000’li yılların Türkiye’si iki farklı gezegen.” 

Sözü uzatmadan tek bir şeyin altını çizeceğim: “70’li yılların Türkiye’si ile 2000’li yılların Türkiye’si iki farklı gezegen” mi dediniz? Hem de kapitalist devletin ücretli kölelik koşullarında? Hadi canım sen de! 

Rosa Luxemburg’un ifadesiyle, “Açıktır ki, deney ve derslerin hazinesini eleştirici olmayan övgüler değil, yalnızca sorunun özüne inen ve akıllıca yapılmış eleştiriler ortaya çıkartabilir.” O hâlde unutulmasın: Gençlik çarpıtmalarının da, övgülerinin de bir anlamı yoktur…

Mesela Gezi Parkı eylemlerinin özgür ruhlu genç kuşağın başarısı olduğu vurgusuyla, “Gezi eylemleri gençlerin malıdır,” diyen Demir Özlü…

Ya da Gezi Parkı eylemlerini “Gençlik muhalefeti, sivil itaatsizlik” olarak değerlendiren Ufuk Uras…

Veya “Özel yaşama yönelik ahlâk zabıtası ruhu, en çok gençleri bunalttı... Gezi Parkı eylemleri muhafazakârlığa karşı başkaldırı” vurgusuyla CHP Genel Başkan Yardımcısı, toplumbilimci Prof. Dr. Sencer Ayata gibi…

Burada Bertolt Brecht’in, “Mizahın olmadığı bir yerde yaşamak çok zor ve sıkıcıdır. Her yerin mizaha dönüştüğü bir yerde yaşamak ise olanaksızdır,” sözünü aktarıp bir parantez açarak ekleyelim: Hayır başkaldırı sadece mizah, itiraz ve eleştiri değil, bunların çok ötesindeki bir özgürlükçü bir halk isyanıdır.

Mesela Gezi Parkı Direnişi’ndeki deyimler, deyişler, esprilerin gerçekten zeki bir gençlik olduğunu gösterdiğini vurgulayan ressam Mehmet Güleryüz’ün, “Eğer bu gençlik işi mizaha vuruyorsa, birinci derecede şiddete başvurmuyor demektir. Mizahın seviyesi, insanı şiddetten uzak kılar. O seviyede bir mizah gücün varsa taşa, silaha ihtiyacın yoktur…” ya da Metin Üstündağ’ın, “Klasik solcuya sor ‘Niye devrim yapıyoruz’ diye ‘Eşitlik, iş, emek, özgürlük olsun diye’ cevabını verecektir.. Bu gençler eğlence olsun diye devrim yapıyor sanki. Sevişelim, öpüşelim, içelim. En sahici olan bu galiba,” sözleri gerçeği kendi niyet ve duruşlarının projeksiyonlarından, Gezi direnişine yansıtılmasından başka bir şey değildir!

Tıpkı “orta sınıf” söylenceleri gibi…

 

“ORTA SINIF” SÖYLENCELERİ!

 

Gezi/ Kızılay/ Gündoğdu’nun (vd’leri) başkaldırı gerçeğini “orta sınıf” terimleriyle yaftalamak yanlıştır. 

“Yeni Sol”dan ve sosyologlarından ödünç alınan bu tür çarpıtmalardan özenle uzak durulmalıdır.

Ergin Yıldızoğlu’nun işaret ettiği üzere, “Gezi Parkı direnişi ‘olayı’ konuşulurken ‘gençler’, ‘orta sınıf’ gibi kavramlar kullanılıyor. Bu kavramlar, aslında ‘adı ağza alınamayan’, alındığı takdirde kapitalist gerçekçi bireyde gerginlik yarattığı için bastırılan ‘şey’in yerine kullanılıyor. 

‘Gençlik’, demografik bir kategori olarak ekonomik, kültürel özelliklerinden soyutlamış olduğundan herhangi bir sosyal olayı açıklamakta kullanılamaz. ‘Gençlik’ kavramını bir yaşam tarzıyla ilişkilendirdiğimizdeyse esas olarak tüketilen mallara, toplumsal olaylara etkisi açısından çok sınırlı bir ‘pasif’ varoluşa gönderme yapmış oluruz. Dahası, böyle tanımlanan ‘Gençler’in, hemen tüketim kapasitesini belirleyen gelir durumuna göre ayrışmaya başladığı görülür. O zaman da toplumsal konumlarını tanımlayabilmek için ekonomik devreler içindeki yerlerine ilişkin başka kategorilere gereksinim olduğu ortaya çıkar. Kısacası ‘Gençlik’ aslında içi boş bir kavramdır. ‘Orta sınıf’ da öyle... 

Kapitalist sınıf yükselirken köylülükle aristokrasi arasında bir ‘orta sınıf’ oluşturuyordu. Kapitalizm olgunlaştıktan sonra, işçi sınıfı ile kapitalist sınıf arasında kalan, az sayıda işçi çalıştırmakla birlikte kendi emeğine de dayanan işletmelerin sahipleri orta sınıf kategorisine girdiler. ‘Gezi Parkı Olayı’nın kitlesinin büyük çoğunluğunu bu iki tanıma sığdırmak olanaklı değil…

‘Gezi Olayı’nın kitlesi ‘orta sınıf’ olarak tanımlanırken öncelikle sosyal medyayı kullanma becerilerine, kültürel özelliklerine, olaylara bu araçlarla tepki verme eğilimlerine vurgu yapılıyor. Diğer bir deyişle bu ‘orta sınıf’ın varlığı ve tepkisi açıklanırken tüketim alışkanlıklarıyla, tüketim tarzları temel alınıyor.

Hâlbuki, ‘Gezi Olayı’nın kitlesi dikkatle izlendiğinde karşımıza toplumun işgücünü satarak yaşayan bir kesimi, bunun işsiz parçası, iş bulduğunda bu kesime katılmayı bekleyen bir genç kuşak çıkıyor…

Karşımızdaki kitleyi, gelir düzeyine, tüketim tarzına bağlı kalarak değil, bu ikisini de içeren ve belirleyen özelliğine, ekonominin içinde, maddi ve simgesel üretim süreçlerindeki yerine göre tanımlarsak karşımıza bir sınıf çıkar.

Bu, sanayi işçilerinin yanı sıra şekillenmekte olan yeni bir sınıf fraksiyonudur. İşçi sınıfının, en gelişkin kesimini, henüz bir azınlık olmasına karşın, XIX. yüzyılda en ileri teknolojiyle çalışan sanayi işçisi oluşturuyordu. Bugün, henüz bir azınlık olmasına karşın bu kesim oluşturuyor. Bu, şu anda siyasi arenada hareket hâlinde olmasına bakarak ‘proletarya’ kavramıyla tanımlayabileceğimiz bir sınıftır. ‘Adı ağza alınamayan, bastırılan şey’ de işte budur.”

Kaldı ki Mustafa Kemal Coşkun’un haklı olarak hatırlattığı gibi, “Marksist anlamda kullanılacaksa orta sınıflar, üretim araçlarının sahibi olan ve az sayıda ücretli emek istihdam edebilmelerine karşılık geçimini esas olarak aile emeğiyle kazanan köylü, zanaatkâr ve bağımsız çalışan profesyonel katmanlardan oluşur. Bu durumda bu eylemleri başlatanların ve daha sonra harekete katılan kitlelerin bütünüyle orta sınıflardan oluştuğunu söylemek, pek olanaklı değil. Avukat, mimar, mühendis gibi bağımsız çalışan profesyonellerin bu eylemlere katılımını vurgulamak gerek ama bu tek başına hareketi orta sınıf karakteriyle açıklamamız için yeterli değil. Kaldı ki eylemcilerin, son teknolojileri, diyelim bilgisayarı ve sosyal medyayı iyi kullanmaları, kültürel sermayelerinin yüksekliği ve farklı protesto yöntemleri geliştiriyor olmaları, onları orta sınıf yapan özellikler olamaz. Sınıf, üretim araçları karşısındaki konumla belirlenebilir, tüketim alışkanlıklarıyla değil.”

Başkaldırıyı “orta sınıf” hareketi olarak değerlendirenlerin unuttuğu isyanın ana gövdesini oluşturanların halkçı niteliğidir.

Unutulmamalıdır ki, kolektif eylem kitleleri değiştirir, dönüştürür… 

Dövüşen kitlelerin, AKP hükümetin ve “büyük usta” Erdoğan’ın fütursuz saldırganlığı ve demogojik manipülasyonlarına karşın “çapulcular”, “marjinaller”, “ayyaşlar”, “ideolojikler”, “teröristler” söylemini allak bullak ederek, etkisizleştiren yaratıcı irade, halkın gücünden başka bir şey değildi…Yani yaşamını emeğiyle kazanan, sıradan insanlar…

 

KAPİTALİZMİN KURAL TANIMAZ DEVLET TERÖRÜ

 

Tam da bunun için hepimize bir kez daha William Wordsworth’ın, “İktidar yaratmak zorluğundan çok, yok etmek kolaycılığında rastlanan bir güçtür”; Howard Zinn’in, “Alayekê ew qas mezin tuneye ku ser rûyê şerma vekuştina mirovên bêsûc bê girtin/ Masum insanları öldürmenin utancını kapatacak büyüklükte bir bayrak yoktur”; Hannah Arendt’in, “Diktatörlük koşullarında, eylemek düşünmekten çok daha kolaydır,” uyarılarını hatırlatan terörist kapitalizmin kural tanımaz devlet terörüne maruz kaldı Gezi/ Kızılay/ Gündoğdu’nun (vd’leri) başkaldırı gerçeği!

Örneğin Ayşe Arman’la röportaj yapan polislerin ortak kanısı, “Canavarlaştırıldık, insanlıktan çıktık”[12] merkezindeyken AKP Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin, Gezi eylemlerinin müebbetlik suç kapsamında olduğu vurgusuyla, “Gezi parkı protestocularının hükümeti devirmeyi ve görevden uzaklaştırmayı amaçladıklarını düşünüyorum,” diyordu!

“Çanakkale’deki gibi destan yazdık” yaygaraları dört yanı kuşatırken; “Destan ne? Kahramanlık öyküsü. Başbakan’a göre polisin Gezi olayları sırasında Taksim’de sergilediği performans. Hatırlarsınız. Olan biteni anlatırken; ‘polis Taksim’de destan yazdı’ demişti.

Aslında Türkiye çapında gaz bombası destanı desek daha doğru olur. 130 bin fişek biber gazı sıkılarak iki yıllık stok bir ayda tüketildi. Bu bir dünya rekoru. Dünyada hiçbir polis teşkilâtı bu kadar kısa sürede bu kadar fazla biber gazı tüketememiştir.”[13]

Gezi Parkı’nda başlayan ve tüm Türkiye’ye yayılan direnişlerde, polisin biber gazı, cop ve tazyikli su ile müdahale etmesi sonucu 15 binden fazla insan sağlık kuruluşlarına ve gönüllü oluşturulan revirlere başvurarak tıbbı yardım aldı. TTB Merkez Konseyi üyesi Dr. Hüseyin Demirdizen, 20 günde Türkiye genelindeki Gezi Parkı direnişlerinde polisin müdahalesi sonucu on binlerce insanın yaralandığını, bu hastaların yalnızca yüzde 7 ile 10’unun sağlık kurum ve kuruluşlarına başvurduğunu söyledi.

Kolay mı? Yoğun bir şekilde kullanılan biber gazının Türkiye’ye ithal edilirken tanımlandığı tarife pozisyonu, “Yırtıcı hayvanlara karşı silahlar” grubuyken; AKP’nin iktidarda olduğu 2002-2012 yılları arasında toplamda 595 bin 86 ton ağırlığında biber gazı alımı yapıldı.

Detaylandırırsak: 12 yılda 62 tonluk biber gazı ve göz yaşartıcı sprey ithal eden Türkiye, 21 milyon 269 bin dolarlık ödeme yaptı. Gezi Parkı eylemlerinde yaklaşık 130 bin biber gazı fişeği kullanılırken Emniyet, planlama dışı 100 bin biber gazı alımı için harekete geçti.

AKP iktidarıyla birlikte biber gazı kullanımı da arttı. 2000 yılında 42 ton, 2001’de 13 ton olan biber gazı ithalatı, 2005’te 115 ton, 2006’da 90 ton, 2007’de 75 ton kullanıldı. Türkiye, 2005’te 1.2 milyon dolar, 2006’da 1.6 milyon dolar, 2007’de 2.9 milyon dolarlık biber gazı ithalatı yaptı.

Biber gazı ithalatı 2008’de 67 ton (2.5 milyon dolar), 2009’da 37 ton (1.6 milyon dolar), 2010’da 48 ton (2.5 milyon dolar), 2011’de 39 ton (1.9 milyon dolar) olarak gerçekleşti. Temmuz 2012’de açıklanan verilere göre; 2012 yılında 21 ton biber gazı ithal edilirken bunun için 1.3 milyon dolar ödendi.

Bu tablonun öne çıkan verilerini hızla sıralarsak:

i) Gezi eylemlerinin başladığı 31 Mayıs ile 11 Temmuz 2013 arasında İstanbul Barosu’na 34 bin 311 kişi başvuruyor, Türkçesi 34 bin 311 hak ihlâli, utanç rekoruydu…

ii) İstanbul’da polisin 16 Temmuz 2013’de sabah şafak baskını ile gözaltına aldığı öğrencilerden Hasret Deniz Özçelik’in babası Aydın Özçelik “Çocuğumun gösteriler sırasında elinde taş olan bir fotoğrafını göstererek gözaltına aldılar. Evdeki aramalarda Che Guevara ile çocuklarıma ait 2 poşuyu suç delili diye götürdüler” dedi. Ev arkadaşı gözaltına alınan Utku Çaybaşı da “İçerde kitaptan, bilgisayara kadar birçok şeye el koydular. Arama gerekçesinin ne olduğunu söylemediler” diye ekledi…

iii) 27 yaşındaki Umur Can Erşahin, Gezi Parkı eyleminde polisin 10 metreden attığı gaz fişeğiyle başından vurularak, beyin kanaması ve travması geçirdi…

iv) Toplumsal müdahale araçlarından (TOMA) sıkılan sıvının asit içeriği olduğunu belirten stanbul Tabip Odası Genel Sekreteri Ali Çerkezoğlu, “Biber gazının bir versiyonu orada kullanılıyor, reaksiyon yaratıyor ancak bu seferki gözlemimiz suya maruz kalanlar elbiselerini çıkarmadıkları sürece müthiş bir ıstırap çekiyorlar,” diye ekledi…

v) İstanbul’un göbeğinde ellerinde pala ve satırlarla yurttaşlara yönelik saldırıyı gerçekleştirenlerin mahkeme tarafından serbest bırakılması hukukçuların tepkisini çekti ve skandal olarak nitelendi…

vi) Nihayet Pelin Batu ekliyor: “Gezi için 800’ün üzerinde gönüllü avukatın kurduğu kriz merkezinden öğrendiğim üzere işin başka bir çirkin boyutu var.

Mesela 18 yaşının altında 44 kişi gözaltına alınmış.

Çocuklar içeri alınıp pataklanmış. Olup biteni vücutlarındaki darp izlerinden okuyabiliyorsunuz. Camiye kondurulmuş bir bira kutusu gibi olmuyor bu mor kollar, bacaklar.

İnsanlar çırılçıplak soyulup aranmış. Tutuklananlar arasında bir kadın tacize uğramış.”

vii) Nihayet terörist kapitalizmin kural tanımaz devlet terörü 26 yaşındaki işçi Ethem Sarısülük’ü…19 yaşındaki öğrenci Ali İsmail Korkmaz’ı… 20 yaşındaki işçi Mehmet Ayvalıtaş’ı… 22 yaşındaki işçi Abdullah Cömert’i… Avcılar’da polis saldırısı sırasında kalp krizi geçirerek hayatını kaybeden Zeynep Eryaşar’ı… katletti…

Toparlarsak, F. Nietzsche’nin ifadesiyle devletin iyinin ve kötünün bütün dilleriyle yalan söylediği herkesin malumuyken; devletin otoritesine boyun eğenler de, devletin şiddet aygıtlarını rasyonalize ederlerken; söz konusu zorbalık gerçekliği karşısında yeterince güçlü olamayacağını varsayan insan(cıklar) da, gerçeklikle savaşmaya kalkmak yerine daha kolayını seçer: Zulmün bir parçası olmak!

Devlet zorbalığı baskından “suskunlara” dek böyle var eder kendini; tıpkı Gezi/ Kızılay/ Gündoğdu (vd’leri) gerçeği karşısında olduğu gibi…

Başkaldırı kapitalist devlet zorbalığını açığa çıkarıp, görünür kıldı. Devlet ile AKP hükümetinin siyasal meşruiyeti tartışılır, sorgulanır hâle getirdi.

 

VERİLERLE -KISA BİR DÖKÜM- DÖKÜM 

 

Ernestro Che Guevara’nın, “Yüzyıllar boyunca, politik iktidar önce köle sahiplerinin, daha sonra feodal derebeylerinin elinde kaldı; bunlar, düşmanlarına, kendilerine başkaldıranlara ve ezilenlere karşı savaşlarını kolaylaştırmak için gücü içlerinden birine, onları birleştiren birine, en kararlı, belki de en zalim olana devrediyorlardı. Bu kişi kral, ülke yöneticisi oluyor, despot kesiliyor, tarih dönemleri boyunca, baskısını yavaş yavaş arttırarak, iradesini mutlak kılana dek, zorla kabul ettirmeyi sürdürüyordu. (…) Bu gün taçsız krallar var, tekeller bunlar, tüm ülkelerin, bazen de tüm kıtaların gerçek efendileri,”[14] diye yıllar öncesinden betimlediği tabloda, İçişleri Bakanlığı (27 Haziran 2013) verilerine göre, Gezi Parkı gösterileri sürecinde 81 şehrin 79’unda eylem yapıldı. Sadece Bingöl ve Bayburt’ta gösteri düzenlenmedi. 

Türk Tabipleri Birliği’nin 21 Haziran 2013 tarihli verilerine göre, 13 ildeki hastanelerin ve revirlerin kayıtlarına göre, en az 60’ı ağır 7832 yaralı vardı. 12 kişi biber gazı fişeğinin isabet etmesi sonucu gözünü kaybederken, 20 kişi kafa travması geçirdi, bir kişinin dalağı alındı. 600’e yakın polis yaralandı. İstanbul’da 40, Ankara’da 22, İzmir’de 14, Adana’da yedi, İzmit’te iki olmak üzere toplam 85 kişi tutuklandı.

Yine Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) verilerine göre, 8 Temmuz 2013 tarihi itibariyle, Gezi Direnişi eylemlerinde toplam 3 bin 482 kişi gözaltına alındı, 101 kişi tutuklandı. Tutuklamalara “yasadışı örgüt yöneticisi veya üyesi olmak”, “kamu malına zarar vermek”, “silah ve mermi bulundurmak”, “cami basmak” gibi gerekçeler gösterildi. 

TİHV’nin açıklamasına göre, Gezi Parkı eylemlerine evlerinin balkonundan tencere ve tava ile ses çıkararak katılan 10 kişiye “Kabahatlar Kanunu’na muhalefet ettikleri” gerekçesiyle 88’er lira, dokuz öğrenciye ise aynı kanundan dolayı 1000’er lira para cezası verildi. Direnişe tencere-tava çalarak katılan 19 kişiye toplam 9 bin 880 TL para cezası kesilmiş oldu.

Ayrıca 16 Temmuz 2013 tarihi itibariyle Gezi Parkı Direnişi sırasında 34 bin 311 kişi telefonla İstanbul Barosu’nun kriz masasına hak ihlâli bildirimi yaptı. 44’ü çocuk 1042 kişi gözaltına alındı, 40 kişi tutuklandı.

Gezi Parkı Direnişi nedeniyle kurulan kriz masasının 31 Mayıs-11 Temmuz 2013 tarihleri arasındaki verileri açıklandı. İstanbul Barosu Yönetim Kurulu Üyesi Avukat Hasan Kılıç, gözaltına alınan göstericilerin 17-70 yaş aralığında olduğunu açıkladı.

Verilere göre gözaltına alınanlar ve tutuklananlar, 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet, görevli memura mukavemet, çıkar amaçlı suç örgütü kurmak ve üye olmak gibi suçlamalarla karşı karşıya kaldı. 11 yabancı uyruklu kişi gözaltına alındı, 6’sı ülkesine gönderildi.

Kılıç’ın aktardığı verilere göre biber gazı kapsülleri nedeniyle meydana gelen yaralanmalarda 86 kişi rapor alıp suç duyurusunda bulundu, 11 kişi gözünü kaybetti.

 

EGEMEN YALAN/ MANİPÜLASYONUN KOMPLO TEORİLERİ

 

Evet, tüm bu tabloya tüy diken artı da egemen yalan/ manipülasyonun komplo teorileridir!

Mesela ‘Türkiye Esnaf ve Sanatkârlar Kredi ve Kefalet Kooperatifleri Birlikleri Merkez Birliği’ Genel Başkanı Kadir Akgül, Gezi Parkı eylemleri sırasında esnafın zarara uğratıldığı iddiasıyla Galatasaray Meydanı’nda basın açıklaması yaparken, çevredeki yurttaşlar yuhalayarak “Polise çağrınız yok mu?” diyerek tepkilerini ifade ederlerken; “Başörtülü bir kadın, bebeğiyle beraber saldırıya uğrar; hatta üzerine işenir. Mağdureye karşı herkes yargıç kesilip ‘Kanıtın nerde, MOBESE kaydını göster’ diye tutturur. Ama Gezi ruhu bu değil,” der Hilâl Kaplan… Yalanını gölgeleme çaresizliğiyle…

Veya “Gezi olaylarında gençleri aşan bir aklın devrede olduğu”na, “Darbeci yaşlı kuşakların gençliği kullandığına dikkat çeken Prof. Yasin Aktay, “TSK’dan kesilmiş olan umut şiddet potansiyeli ve ‘zinde’ özellikleri dolayısıyla gençliğe bağlanmış oluyor,” diyebilmektedir akademik etiği ayaklar altına alarak! 

Hayır, bunlarla sınırlı değil! W. Shakespeare’ın, “İktidar dalkavukluktan hazzetmeye başladığı zaman, şeref daima ayaklar altında ezilmiştir,” sözünün altını çizerek birkaç şey daha sıralayalım:

Mevlüt Koç, “Her ne kadar protestoların sebebi olarak ağaç sevgisi, çevre hassasiyeti; protestocuları da saf-masum, ‘gözü açılmadık sığırcık yavrusu’ gibi pazarlama gayreti varsa da, asıl sebep, laiklik algısı-kılık-kıyafet-alkol-cinsel özgürlük serbestisi merkezli, modern hayat tarzını benimseyen kesimin, PKK’nın ve sol örgütlerin içine çöreklenmiş Alevi milliyetçiliğiyle birleşerek, İslâm düşmanlığı…”

Doç. Dr. Aliye Çınar Köysüren, “Eylemciler Kemalizm olarak isim bulan Batıcı duruşun canlı olduğunu göstermiş oldular. Otoriteryanizme direnç gösterirken de, zımnen İslâmcı dünya görüşüne karşı olduklarını beyan ettiler...”

Orhan Miroğlu, “Taksim-Gezi olayını 10 yılda AKP hükümetinin elde ettiği siyasi başarılara ve bu başarılarda belirleyici rol oynayan Başbakan’a duyulan yenilgi psikolojisinin dışa vurumu olarak görüyorum. Cumhuriyet mitinglerinden ya da 1 Mayıs hareketlerinden farklı olmadığını görüyoruz…” “Kutluğ Ataman… Gezi sosyolojisinin, romantizminin altını kazıdı ve dedi ki, bu yeni bir sosyoloji, yeni bir ideoloji filan değil, bu basbayağı Beyaz Türkler’in faşistleşmesidir...”

Ömer Lekesiz, “Gezi’de 60’lar yeniden yaşandı… Gezi kalkışmasıyla başlayan olaylarda ağaç sevgisinin duygusal bir dolgudan ibaret kaldığı, asıl maksadınsa Başbakan’ın yıpratılmasına hatta güç yetirilebilirse AKP’nin geriletilmesine mahsus son iki yıldır inceden inceye hazırlanan çok boyutlu ve (ulusalcılar, solcular, kemalistler, kapitalistler, malum medya, montajcılar, faizciler vb.) çok katılımlı bir planın ürünü olduğu tartışma götürmeyecek kadar aşikâr artık…”

Nihayet Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Gezi Parkı protestolarının “hükümeti devirmek amacıyla yapılmış olabileceği” vurgusuyla, “Önümüzdeki dönemden itibaren bu protestoların farklı amaçlarla ve farklı şekillerde gündeme gelebileceği yönünde istihbaratımız var. En azından eylülden sonra üniversitelerin açılmasını bahane edebilirler, spor gösterilerini bahane edebilirler. Bunları önlemeye çalışırız. Mutlaka başarılı oluruz” derken; neo-liberal baskı ve talan ile sarsılıp, savrulan Türkiye’de olup-bit(mey)enlere ilişkin olarak hâlâ komplo arayanlar var. 

AKP’nin sesi ‘Yeni Şafak’ 2 Haziran 2013 tarihli manşetinde “Bu öfkeyi kim yönetiyor?” diye sormuş. Çok açık değil mi, Başbakan’da somutlanan neo-liberal saldırganlık yönetiyor. 

Polislere ikramiye dağıtıldığı; Antalya’da üç gencin on yedi polis tarafından dövüldüğü; “Camide içki içildi” vb. yalan haberler yapıldığı; bir bakanın, “76 milyon Osmanlı tokadını twitter’a çakar,” dediği; Başbakan’ın halktan komşularını ihbar etmesini istediği; AKP Tokat milletvekilinin mecliste ağza alınmayacak küfürler ettiği, bunların daha sonra tutanaklardan silindiği veya vb’leriyle “taçlanan” patlama, kitleleri sokağa döktü. Halk, radikalleşti. İnsan biber gazıyla birlikte, direnişin tadını da öğrendi. Ayrıca başkaldırınca çok şeyin değiştini, değiştirilebileceğini de fark etti. 

Kitleler bunu asla unutmayacaktır; bu dersi herkese hayat vermiştir; hayat ise bir komplo değil; gerçeğin bizatihi kendisidir…

İyi de “komplo iddiaları” mı? Tüm bunlar bana Hitler’in, “Cinayetler mi? Nasıl olur da cinayet diyebilirsiniz: SA’ların yaptıkları Almanya’yı Komünistler’den, Marksistler’den, Yahudiler’den, Liberaller’den temizlemektir. Bunun cinayetle bir ilgisi yoktur, meşru müdafaadır,” haykırışlarını hatırlatıyor…

 

AKP VE ÖTESİ (=OTORİTARYANİZM)

 

Neo-liberal kesitte kapitalist devletin otoriteryan özellikler kazanması küresel bir hâldir. Özellikle Türkiye’de 24 Ocak Kararları ve 12 Eylül Darbesi’yle açılan neo-liberalizmin karakteristik özelliği, devletin sınıf mücadelesine karşı yeniden yapılanması ve tahkim edilmesi yani yürütmenin güçlenmesi/parlamentonun

zayıflaması, demokratik/sosyal hakların kaldırılması, toplumsal ilişkilerin düzenlenmesiydi ki, bu da AKP iktidarı döneminde iyice olgunlaşıp, belirginleşti.

Evet, ‘Demokrat Yargı Genel Sekreteri’ Yargıç Kemal Şahin’in ifadesiyle, “Her ne kadar liberal, sol ve muhafazakâr demokratlar bir türlü kabul etmek istemese de AKP iktidarı, geleneksel iktidara eklemlenmiş ve hızla devletleşmeye başlamıştı. Devletleşme sürecinin şahikası ise 12 Eylül 2010 referandumu ve sonrası oldu. Gezi Parkı direnişi, ‘yeni devlet ve yeni iktidar’ olan cari iktidarın, -neo Evren Paşa ve neo 12 Eylülcüler sıfatını hak edecek biçimde- halka karşı kurmaya çalıştığı ‘darbe düzenine’ karşı demokratik ve çoğulcu muhalefetin isyanıydı. 

Ve bu yeni durum tüm o bıktırıcı ‘İttihatçı- Kemalist- Darbeci sisteme karşı aslanlar gibi mücadele eden AKP!’ hikâyesinin de çöpe gidişine vesile oldu.

Gezi direnişi, sadece bu masalın değil, onunla birlikte liberal-sol-muhafazakâr entelektüellerin, medya düzeninin, kısacası ülkedeki politik dil ve üslubun da boşa düşmesine vesile oldu. Artık karşımızda mahkemeleri, savcı ve hâkimleri, polisi, karakolları, -hatta- askeriyesi, üniversiteleri, medyası ve ekonomisiyle dağ gibi bir AKP Devleti vardı. ‘İsyan’ işte bu devlete idi...”

Neval Oğan Balkız’ın, “İçinde bulunduğumuz koşulların açıkça gösterdiği üzere, Türkiye’de AKP iktidarının iddia ettiğinin aksine, ‘ileri demokrasi’ değil, bir ‘post-demokrasi’ dönemi yaşanıyor. Rancière’in tanımıyla post-demokrasi, ‘demos’tan (‘halk’tan) sonraki bir demokrasiyi ifade eder. Bu tip demokrasilerde halkın görünmesi ve tartışması ortadan kaldırılmıştır,” diye tarif ettiği koordinatlarda Foucault’nun “disiplin toplumu” olarak tanımladığı, bireyi kurumlar içinde, bedene esas olarak dıştan dayatılan disiplin ve cezalandırma rejimiyle zapt eden “rejim”, siyasi partileri, kitle sendikaları, kamusal eğitim ve sağlık kurumlarıyla birlikte dağılıyor. Yeni şekillenmekte olan sınıfın bireylerinden artık disiplini içselleştirerek kendi kendini disiplin altına alması, sermayenin gereksinimlerine göre sürekli eğitmesi, yenilemesi, işgücünün tüm yeniden üretim sorumluluklarını bireysel düzeyde omuzlaması isteniyor, böylece Gille Deleuze’ün deyişiyle bir “kontrol toplumu” şekilleniyor. 

Bu tarih sahnesine çıkan yeni işçi sınıfı, bu geçiş sürecinde hem “disiplin toplumu”nun hem de “kontrol toplumu”nun baskısı altına girmeye zorlanıyor. Bu baskının etkisiyle değişmeye, kendi başının çaresine bakmaya zorlanmanın gerginliğiyle, bu sınıfın bireyi, sorunlarını öncelikle “ekmek peynir sorunu” değil, özgürlük, özgünlük ve haklar sorunu olarak algılıyor. Bu birey, devletin ve uzmanların kendisini rahat bırakmasını, yaşamına karışmamasını istiyor, farklı ülkelerde, farklı iktidarlara karşı ama aynı taleplerle, aynı yöntemlerle, aynı örgütlenme biçimlerini ve teknolojileri kullanarak baş kaldırıyor.

Yani AKP’yi “çevreden merkeze” taşıyan, “merkez partisi” olarak yükselişine hazırlayan ve taşıyan süreç, özellikle “büyük ustalık” dönemiyle birlikte çözülmeye başlamıştır.

Evet, “Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır!” Emperyalizmin, işbirlikçi sermayenin, AKP’nin en büyük avantajı Batı’da devrimci hareketin zayıf olmasıydı ve olmasıdır. Ama devrimci ve komünist hareketin yenilenmeyi başarması durumunda gelişip güçlenmesinin ve sıçramasının koşulları bugün daha güçlü mevcuttur. 

Ki Batı’da ortaya çıkan devrimci imkânlar ve başlamış olan antifaşist yükseliş, ve birikmiş ve tasfiyeci çürüme yaratan tarihsel ve yapısal sorunlarını aşma gereğinin kendisini hızla dayatması bu bakımdan da önemli fırsatlar sunmaktadır devrimci harekete. Gerisi, ata binmesini bilmeye, kılıcı sallamaya kalmıştır…

‘The Independent’ta yer alan Joan Smith imzalı yazıda protestolara Erdoğan hükümetinin verdiği tepkinin, “Rejimin tüm çıplaklığıyla otoriter olduğunun görülmesini sağladığı” belirtilirken; devasa bir saldırganlıkla tahkim edilmiş taşra megalomanisi karşımızdadır ki, bu da ülke ölçeğinde “taşralıları” büyük ölçüde temsil eden AKP ve Erdoğan’dır. 

“Erdoğan’ın götünün kılıyım,” hezeyanı işte bu toplumsal hâli (ve halet-i ruhiyeyi) yansıtan veciz bir sözdür. 

Bu durumda “taşralı ayaklar” kendilerini temsil edecek bir “başa” yani Erdoğan megalomanisine bağımlıyken; bunun da totalitarizme kapı açtığı gözlerden kaçırılmamalıdır…

Geçerken anımsatalım: Kökeni antik Yunancadan gelir. “Megalo=büyük” demektir. Hani “megaloidea (büyük ülkü)” tamlamasının da başında gelen “megalo” sözcüğü “mania = delilik, çılgınlık” sözcüğü ile tümlenince “megalomani = büyüklük deliliği, büyük çılgınlığı” anlamına gelir ya...

“Psikiyatristler, psikologlar”, kısaca “ruh sağlığı” uzmanları “megalomani’yi” şöyle açıklıyorlar: “Megalomani ya da büyüklük hezeyanı ya da büyüklük kuruntusu, kişinin kendisine gerçekle uyuşmayan üstün nitelikler yakıştırmasıdır. Derin bir ruhsal sorunun belirtisidir. Büyüklük hezeyanları kişinin, yetenekleri, nitelikleri ve yaşantısı hakkındaki mantıksız inançlara dayanır… 

Örneğin Şarlo’nun yaratıcısı, dünyanın en önemli yönetmenlerinden Charles Spencer Chaplin, 1940 yapımı “Büyük Diktatör” filminde Nazi lideri Adolf Hitler ile alay ederken şöyle der: 

“Zalimler de böyle sözler vererek iktidara geldiler. Ama yalan söylediler! Sözlerini tutmuyorlar. Hiçbir zaman da tutmayacaklar! Diktatörler kendilerini özgürleştirirken halkı köleleştirirler!”

ABD Colorado Üniversitesi Psikoloji Profesörü Fred Coolidge’in yargısı ise şöyle: 

“Diktatörler kolaylıkla kendileri ile ilgili yanlış fikirlere kapılıp ‘benim yaptığım her şey doğrudur’ diye düşünmeye başlarlar. Böyle liderler narsistlik (kendini beğenme), paranoya (kuruntulama) ve sadistlik (başkalarına eziyet verme) gibi birçok kişilik bozukluğuna sahip olabiliyorlar.”

Prof. Coolidge “Diktatörler kendi kişilikleri çevresinde yaratılmış bir kültün reklamını yapmak için milyonlarca dolar harcamaktan çekinmezler ve başkaları ile empati kurmayı başaramazlar, onlar için kayda değer tek şey kendi gereksinimleridir!” diye de ekliyor.

Nâzım Hikmet’in “Taranta Babu’ya Mektuplar”ının sekizincisini anımsayalım: “Tek başına/ yapayalnız karanlıklara/ bırakılmış bir çocuk gibi bağıra bağıra/ kendi sesiyle uyanarak, korkuyla tutuşup korkuyla yanarak/ durup dinlenmeden konuşuyor./ Mussolini çok konuşuyor TARANTA - BABU/ çok korktuğu için çok konuşuyor!”[15]

 

KENT SAVAŞLARI

 

Çok konuşanları, çok korkutan gerçeğin ardında kent savaşları (ve olası kent gerillası ve ayaklanması) gerçeği yatıyor.

Kolay mı? Bu sürdürülemez kapitalizmin neo-liberal versiyonunun kâbusudur.

Kapitalizmin gelişme dinamiğinin bir yansıması olan kent, kapitalizme varoluşsal bir zemin hazırlaması yanında, onun aşılmasında yıkıcı dinamikleri de oluşturur.

Kentle kapitalizm arasında organik bir ilişki söz konusuyken; kapitalizmin kalbi olan kent, aynı zamanda kalp krizinin yani sınıflar mücadelesinin de en keskin yaşanıp, mücadelenin en sert seyrettiği zemini oluşturur. 

İşçi sınıfının emek cephesinin kalelerine dönüşen periferisiyle kentler, kapitalizmin en kırılgan olduğu alanlardır. Öncesiyle (1848 Devrimleri’nden sonra) Paris Komünü’nünden beri bu böyledir.

İşçi sınıfının, emek cephesi için kent, sokak savaşı, barikat ve başkaldırı demektir.

Burjuvazinin güçlü olduğu kadar, en büyük zafiyet alanı olarak kent savaşları denince Ekim Devrimi, Sovyet deneyimleri, 1968 küresel isyanı, Uruguay’da Tupamarolar, Brezilya’da Carlos Marighella, Almanya’da RAF vd’leri anımsanmalıdır…

Kitlelerin yaratıcı gücüyle direnişini ortaya çıkaran ve iktidarı “iktidarsızlaştıran” kent savaşları yıkıcı gücün kolektif kitle hareketidir. Hızla katlanarak çoğalan, büyüyen devrimci dinamiktir.

Örneğin 31 Mayıs-16 Haziran 2013 arasında Ankara’da Gezi eylemlerine katılanların profilinin çıkarıldığı fezlekede, “18-25 yaş grubunun çoğunlukla üniversite öğrencilerinden oluştuğu, 26-35 yaş grubuna ilişkin net bir genelleme yapılamamakla beraber çoğunlukla çalışanlardan oluştuğu, 36 yaş üstü grubun ise çoğunlukla parti, sendika ve meslek örgütleri mensupları oldukları müşahede edilmiştir” bilgisi verilip, Ankara’da 31 Mayıs-11 Haziran 2013 arasındaki eylemlere toplam 283 bin kişi katıldığı ve eylemlerin, daha çok Kızılay, Tunalı Hilmi Caddesi, Dikmen Caddesi, Eryaman, Batıkent, Tuzluçayır, Nato Yolu, Çukurambar, Keçiören İncirli, Balgat 100. Yıl Mahallesi, Çiğdem Mahallesi’nde yoğunlaştığı ifade edildiği üzere…

 

KÜRTLER’İN TUTUM(SUZLUĞ)U

 

“Çözüm süreci”yle meşgul olan Kürtler, başlangıçta Gezi/ Kızılay/ Gündoğdu’nun (vd’leri) kent savaşı gerçeğini kavrayamadılar. 

AKP ile ilişkilerinin “hassas”lığı nedeniyle sürecin dışında kalmaya özen gösteren Kürtler, Erdoğan’ı kızdırmak istemediler. Bu nedenle de bazı açıklamalar dışında politik-pratik olarak sürece müdahaleden uzak durdular. 

Gezi eylemlerinin başlangıcında her ne kadar BDP’den milletvekili Sırrı Süreyya Önder ön plana çıkmış olsa da, genel olarak Kürt siyasetinin bu eylemlere ‘mesafeli’ durduğunu belirtmek gerekir. 

Mesafeli duruşun, Abdullah Öcalan’ın Gezi Parkı’nı “selamlama”sından sonra kısmen değişmesine ve Gezi Park eylemlerinin Kürt siyasetinde daha çok konuşulmaya başlanmasına rağmen devam ettiğini söylemek yanlış olmayacaktır. 

Nitekim “selamlama”nın sonrasında bile Sırrı Süreyya Önder’den gelen eleştiri bu tespiti doğrulamaktadır. 

Söz konusu “mesafeli” duruş Sırrı Süreyya Önder’in rahatsız olmasına ve “Türkiye yanıyor, dünyanın en büyük isyanlarından biri... DTK tek cümleyle destek açıklaması yapmadı,” diyerek tepkisini ortaya koymasına neden olmuştur. 

Bununla birlikte, bugünlerde yine içinde Sırrı Süreyya Önder’in ve BDP’lilerin de bulunduğu toplantılarda Gezi Parkı eylemlerinin sahiplenildiği görülüyor. Fakat kalkışmanın Kürdistan’da da aynı şekilde desteklediğini söylemek güçtür.

Ertuğrul Kürkçü’nün ifadesiyle, “BDP’nin güçlü bir tabanının bulunduğu Türkiye metropollerinde özgürlük hareketinin merkezi ve örgütlü bir toplumsal davranış sergilememiş olmasını, ‘ulusalcılar’ın varlığıyla ilişkilendirmek, doyurucu bir açıklama değil”ken; Tayyip Erdoğan’ın medyadaki hoparlörleri Gezi Parkından çıkarak bütün yurda yayılan direnişin “Çözüm”ü engellemek için çıkarıldığını -ya da öyle olmasa da çözümü geciktireceğini-söyleyip duruyorlardı. Örneğin Orhan Miroğlu, Yıldıray Oğur, Melih Altınok, Markar Eseyan vesaire... 

Hızla ve unutulmasın diye birkaç örneği sıralayalım:

i) “[Gezi Eylemcileri-b.n.] Toplumu neye ikna etmeye çalışıyorlar? Erdoğan’ın barış gibi hayırlı bir süreci başlatacak kadar ‘iyi’ bir insan, lider olmadığına… Amaçları ne? Kürtleri savaş sürecindeki Erdoğan karşıtı çizgiye çekmek… Türklerin ise barış süreciyle birlikte Erdoğan’a verdiği desteği en aza indirmek…” diyordu Kurtuluş Tayiz…

ii) “Yaşadığımız günlerin Çözüm Süreci’ni tehdit eden potansiyelinin farkına varalım… Çözüm Süreci Gezi krizine kurban edilmemeli,” diyordu Bekir Berat Özipek…

iii) Taksim’den devrim devşirip Erdoğan’ı yıkamayanlar, hedef büyütüp gözlerini bölgeye dikiyorlar. Neyse ki provokasyon konusunda memleketteki en yetkin halk Kürtler de, bu sakil plan şimdiden suya düşmeye aday görünüyor,” diyordu Hilâl Kaplan…

iv) “Çözüm sürecine sıkı sıkıya sahip çıkmamız ve ‘inadına çözüm’ dememiz gereken günlerden geçiyoruz. Uluslararası konjonktürü, Suriye’deki durumu, Ortadoğu’da artık Kürtler olmadan bir hesap yapılamayacağı gerçeğini bir kenara bırakıyorum, tek başına Gezi kalkışması dahi bize çözüm sürecinin ne denli hayati olduğunu gösterdi.

Cumhuriyet tarihi boyunca Kürtlere zulmeden, Şeyh Said’i asıp, Seyit Rıza’yı ipe çeken, Dersim katliamının mimarı, faili meçhullerin müsebbibi olan zihniyet, Lice’deki olaylar sırasında birden bire Kürtlerin hamisi kesilmeye kalkıştı. (…) Birileri bize inatla, Gezi’deki çiçek çocukları göstermek istiyor ama PKK lideri, Gezi’de, Kürtleri inkâr ve imha siyasetinin mimarı olan paralel devleti görmüş,” diyordu Abdulkadir Selvi…

Evet, “Erdoğan ve medyadaki sözcülerinin ‘Gezi’yi ‘Süreç’e karşı göstermelerinin yanında BDP’lilerin kuşkucu ve ikircikli demeçleri de aynı yönde olurken; bunlardan en vazıhı Sırrı Sakık’ınki oldu:

‘Bazı kesimler sandıkta yenişemedikleri iktidar partisini acaba farklı alanlarda nasıl devirebiliriz ne yapabiliriz anlayışı içinde oldular. Askerlere davetiye çıkardılar.

Biz AKP ile çatışırız kavga ederiz ama bunun yolu yöntemi sandıkta hesap görülür. Gezi olayında çok masumane talepleri olan kesimi bunun dışında tutuyorum.

Bir taraftan bayraklarla bayrakların sopalarıyla linç operasyonu gerçekleştirenlerin art niyetli olduğunu düşünüyoruz. Özellikle ‘Mustafa Kemal’in Askerleriyiz’ diyerek sokakları tetikleyenlerin ulusalcı milliyetçi kesimlerin aslında niyetlerinin iyi olmadığını biz de biliyoruz.’

Bu laflar tıpı tıpına Tayyip Erdoğangilin diskurudur. Sırrı Sakık doğru konuşmuyor: Gezi eylemcilerinin askere davetiye çıkardığını söyleyerek onu karalamaya çalışıyor. Resmi açıklamaya göre eylemlere tam 2.5 milyon insan katılmış. Nerede, kim askere davetiye çıkarmış?

‘Mustafa Kemal’in askerleriyiz’ diyenler Perinçek’çi İP mensuplarıdır. Onların kıymet-i harbiyesi nedir?

Meydanlara sık sık çıkan, forumlarda konuşan yüz binlerce aktif eylemci arasında onlar kaç kişidir. Geniş bir kite ve onca hareketlilik içinde miniskül dahi sayılamayacak bir grubu kendine tanık göstermek Sakık’ın zayıflığını gösterir. Kendisini haklı göstermek için Tayyip Erdoğan’la ortaklaşmaktadır…

Sırrı Sakık’ın İzmir’de bir sünnet düğününde o lafları ettiğinde yukarıdaki eylemler ekranlara ve gazete sayfalarına yansımıştı. Aynı gün ODTÜ’deki mezuniyet töreninde gördük ki Lice-Savak halkıyla dayanışma meydanlarda, açık hava forumlarında kalmamış.

3 bin öğrencinin mezuniyeti için düzenlenen tören ODTÜ Stadyumu’ndaki öğrencilerin geçişiyle başladı. Bazı öğrencilerin kortej yürüyüşü sırasında Gezi Parkı eylemlerine destek vermek için gaz maskeleri taktı, pankartlar taşıdı. Mezunlar, Gezi Parkı olaylarında yaşamını yitiren Ankara’da polis kurşunuyla öldüğü

saptanan Ethem Sarısülük ile Mehmet Ayvalıtaş, Abdullah Cömert ve Lice’de jandarma kurşunuyla ölen Medeni Yıldırım’ı da unutmadı. Yaşamlarını yitirenlerin fotoğraflarını taşıyan öğrenciler stadyumda karanfillerini fotoğrafların üzerine bıraktı.

Törende öğrenciler tarafından taşınan pankartlardan bazıları şöyleydi:

‘Her yer Lice her yer Taksim’, ’Acının dili yok, Bir yanım Taksim, Bir yanım Lice’, ‘Velev ki marjinalim bundan size ne?!’, ‘Herkese bizden su TOMA ‘ya yok’, ‘Yeraltında zor tuttuğumuz yüzde 50 petrol var’, ‘Sosyalizme kelepçe işlemez’, ‘Polis üniformanı at onurlu yaşa’, ‘Bu gazla mezun olduk’, ‘Kaç yıllık elektronikçiyiz böyle direnç görmedik’, ‘Yüzde 50’yi zor mezun ediyoruz’, ‘İrademiz çelikten, kim korkar çevikten!’, ‘Ankara’nın gurur duyduğu tek polis Behzat Ç.’, ’Helikopteri biber gazı atın diye mi yapıyoz la’, ‘Biz sana biber kullanma demedik, salça olarak yine kullan...’ ODTÜ öğretim üyeleri ise ‘ODTÜ Ayakta’ pankartı arkasında yürüyerek öğrencilerine destek verdiler.

ODTÜ’nün ayakta olduğunu söyleyen bir başka pankartta ise ’1956’dan beri Oturmadık, Hep Ayaktayız’ yazılıydı. Bu pankart ODTÜ’lü 1990’lar kuşağının okulun devrimci geleneğine sahip çıkması demekti… 

1990 kuşağı Hüdai nabit (Tanrı yaratığı) olarak gökten mi düştü, Bugün dünün devamıdır, dün önceki günün. Sosyal gelişim gibi devrimci süreçler de birikim ve süreklilik demektir. ODTÜ’nün en son mezunları o pankartla bu sürekliliğin devamı olduklarını ortaya koydular. Özgürlük ve sosyalizm için canlarını vermiş Hüseyin İnan, Yusuf Aslan, Ulaş Bardakçı, Nurhaklı Sinan Cemgil, Kadir Manga, Alpaslan Özdoğan gibi ODTÜ devrimciler…”[16]

Burada bir parantez açık hatırlatayım: DTK Başkanı Ahmet Türk, “Öcalan Gezi Direnişi sürecinde bizi eleştirdi” derken; Murat Karayılan da ekliyordu: 

“Bakınız, Başbakan Gezi olaylarıyla ilgili konuşurken, konuyla ilgili ulusalcıları bile eleştiriyor; ‘Siz nasıl Atatürk’le teröristbaşının fotoğrafının yan yana olmasını kabul ettiniz’ diyor. Hâlen ‘teröristbaşı’ diyor, ulusalcı diye tanımladığı kişileri bile bu konuda tavır almadığı için eleştiriyor. Bu ne demek! Eğer sen Kürt sorununu çözeceksen, topluma ve ulusalcılara da kabul ettirmeye çalışman gerekmez mi? Eğer gerçekten o ulusalcı denilen çevreler Önder Apo’yu kabul etmişlerse bu iyi bir şey değil mi?”

 

VE LİBERAL(LERİN) ZIRVA(SI)…

 

“Gezi’nin siyasî felsefesi: totalitarizm,” diyen Atilla Yayla veya “Yaşananların karanlık yüzü, Erdoğan’a yönelik operasyon, ekonomik çıkar grupları ve diğer operasyonel bileşenler, hükümetin bundan sonrasını tayin edecek siyasi olgunluğu göstermesini engellememeli,” diye ekleyen Markar Eseyan gibi liberal(lerin) zırva(sı) bütünüyle AKP piyonluğuyla malûlken; “… ‘Star’da yazan Cemil Koçak’la, ‘Yeni Şafak’ta yazan Atilla Yayla gibi profesörlerin senaryolarına göre kötü adamlar CHP ya da ulusalcılar değil, sol/ sosyalist entelektüellerdi!”[17]

Liberal(lerin) zırva(sı) AKP yandaşlığını, “Toplum açısından da altı çizilmesi gereken dersler var. Kamu kurumlarını saygın ve güçlü kılmak zorundayız. Polis aşırı güç kullandığında, insan haklarına aykırı davrandığında elbette eleştireceğiz, ama toplum olarak güvenliğimizin polis gücüne bağlı olduğunu asla unutamayız,” diyen Şahin Alpay ile devletçi pozisyonlar alacak kadar abarttı! 

AKP (ve Erdoğan) sevdasından vazgeçmeyenlerden birisi de, “2002’de, 2005’te tanıdığımız Tayyip Erdoğan “Aman yapmayıverelim o kışlayı” derdi” vurgusuyla şunları ifade eden Ayşe Çavdar:

“Kuşkusuz. Ne istediğini bu kadar iyi ifade eden bir kuşak var artık elimizde. Bu, daha önceki kuşakların siyasi yaralarından uzak bir kuşak. Aradaki apolitik kuşak, onları bütün o siyasi yaralardan uzak tuttu. Şu anda politika onlar için yeni bir oyun sahası. Çocuklar siyaset yapmak için evlerinden kaçtılar ve bir parkta ağaçlara sığındılar. Bunun ne kadar kıymetli bir şey olduğunu Tayyip Erdoğan bilir. Çünkü kendisi de zaten evinden sokaklara çıkıp, sokaklarda siyasete atılmış biri. O nasıl bırakamadıysa, bu çocuklar da bırakamayacaklar siyaseti. Üstelik bu çocukların bıçkınlıklarında Tayyip Erdoğan’ın izi var. Çünkü siyasetin hiç de öyle papyon takıp ağır ağır ortalıkta dolaşmak olmadığını ondan öğrendiler. Gerekiyorsa koşulları zorlamayı, gerekiyorsa dört ay içeride yatmak gerektiğini kimden öğrendiler? Mevcut başbakanlarından. Tayyip Erdoğan bu kuşağa çok büyük hizmetlerde bulundu, keşke tadını da çıkartabilseydi.”

“Büyük hizmetleri olan Erdoğan”; liberal belkemiksizliği özetleyen kilit cümle budur!

Özetle “Olaylar başladığı zaman bazı liberaller eylemsizlik çağrısı yaptılar ve liberallere kiminle saf tuttuğunuza dikkat edin uyarısında bulundular. Destek verdiğiniz eylem ulusalcıların, kemalistlerin ve mülkiyet düşmanı sosyalistlerin ekmeğine yağ sürebilir dediler. Bu cümle bana tanıdık geldi. 28 Şubat ve 27 Nisan

döneminde askerî vesayete karşısında liberallerin sergilediği duruşu eleştirirken, ulusalcılar da aynen böyle diyordu: kiminle saf tuttuğunuza dikkat edin! 

Hâlbuki eylemler sonuçlarına bakılmaksızın kategorik olarak doğru veya yanlıştır demiştik onlara. Eylemsizlik mevcut bir yanlışı meşrulaştırır demiştik. Şimdi ise halk, evet içinde sosyalistlerin ve ulusalcıların da bulunduğu ama onlardan ibaret olmayan halk, her akşam televizyonlarda kendisini azarlayan ve bütün ulusu kendi yetiştirdiği evlatlarına benzetmeye çalışan ve ‘artık daha çok paranız var neden beni eleştiriyorsunuz’ diyen bir başbakana isyan ediyor”dı! [18]

 

“SONUÇ”

 

Diyeceklerimi Gezi/ Kızılay/ Gündoğdu’nun (vd’leri) başkaldırı gerçeğinin hepimize anımsattığı iki saptama ile tamamlıyorum.

“Kaplumbağaya dikkat et! Ancak kafasını çıkarıp risk aldığında ilerleyebilir,” diye haykıran James Bryant Conant’ı sözleri…

Karl Marx’ın, “Proletarya devrimleri, (…) durmadan kendi kendilerini eleştirirler, her an kendi akışlarını durdururlar, yeni baştan başlamak üzere, daha önce yerine getirilmiş gibi görünene geri dönerler, kendi ilk girişimlerinin kararsızlıkları ile zaafları ile ve zavallılığı ile alay ederler, hasımlarını, salt, topraktan yeniden güç almasına ve yeniden korkunç bir güçle karşılarına dikilmesine meydan vermek için yere serermiş gibi görünürler, kendi amaçlarının muazzam sonsuzluğu karşısında boyuna, daima yeniden gerilerler, ta ki, her türlü geri çekilişi olanaksız kılıncaya ve bizzat koşullar bağırıncaya kadar: İşte Rodos, haydi Atla!” uyarısı…

Tamamlıyorum: Mayıs-Haziran 2013 başlangıçtı…

Edip Cansever’in, “bütün iyi kitapların sonunda/ bütün gündüzlerin bütün gecelerin sonunda/ meltemi senden esen soluğu sende olan/ yeni bir başlangıç vardır

parmağını sürsen elmaya rengini anlarsın/ gözünle görsen elmayı sesini duyarsın/ onu işitsen yuvarlağı sende kalır/ her başlangıçta yeni bir anlam vardır

nedensiz bir çocuk ağlaması bile/ çok sonraki bir gülüşün başlangıcıdır,” dizelerindeki üzere mücadele sürüyor; sürecek de…

 

18 Ağustos 2013 15:44:00, Çeşme Köyü.

 

N O T L A R 

[*] Kaldıraç, No:147, Eylül 2013…

[1] Turgut Uyar.

[2] Türey Köse, “Tüm Sorunlara Yeni Bakış Açısı”, Cumhuriyet, 5 Temmuz 2013, s.7.

[3] Kemal İnal, “Taksim Direnişinin İçini Boşaltma”, Birgün, 14 Haziran 2013, s.10;

[4] Zülfü Dicleli, “Gezi’den Beslenmek Herkese İyi Gelecektir”, Milliyet, 25 Temmuz 2013, s.25.

[5] Zülfü Dicleli, “Siyasette Doğan Yeni Bir Dil: Gezi”, Milliyet, 6 Temmuz 2013, s.24.

[6] Ertuğrul Kürkçü, “Gezi’den Sonra...”, Radikal İki, 4 Ağustos 2013, s.1-12.

[7] Ernestro Che Guevara, İki, Üç, Daha Fazla Vietnam, Çev: İlker Erman, İlkeriş Yay., 2010.

[8] Özge Ayaz, “Doç. Dr. Yücel Demirer: Kırılan Onurların Yükselişi”, Evrensel Pazar, 9 Haziran 2013, s.4-5.

[9] “Başkaldırının Anatomisi”, Söz ve Eylem Dergi, No:26, Temmuz 2013.

[10] Ayça Örer, “Yaşlıların Siyasetini Beğenmiyoruz”, Radikal, 14 Temmuz 2013, s.6-7.

[11] F. Serkan Öngel, “Umudu Dürt, Umutsuzluğu Yatıştır”, Birgün, 9 Haziran 2013, s.4.

[12] Ayşe Arman, “Canavarlaştırıldık, İnsanlıktan Çıktık”, Hürriyet, 14 Temmuz 2013… http://www.hurriyet.com.tr/gundem/23719788.asp

[13] Mehmet Tezkan, “… ‘Destan’ın Kara Lekeleri”, Milliyet, 24 Temmuz 2013, s.7.

[14] Ernestro Che Guevara, Politik Yazıları, Çev: Nadiye R. Çobanoğlu, Yar Yay., 2005.

[15] Özgen Acar, “Megalomani ve Narsisizm!”, Cumhuriyet, 18 Haziran 2013, s.14.

[16] Yalçın Yusufoğlu, “Gezi, Lice/Savat Dayanışması...”, 3 Temmuz 2013, Sesonline.net… http://www.sesonline.net/php/genel_sayfa_yazar.php?KartNo=57867&Yazar=Yalyüzde C3yüzde A7yüzde C4yüzde B1n+Yusufoyüzde C4yüzde 9Flu

[17] Umut Özkırımlı, “Akademi ve ‘Gezi-Fobi’…”, Radikal İki, 4 Ağustos 2013, s.5.

[18] Burak Bilgehan Özpek, “Eylemsizlik ve Liberalizm”, Taraf, 14 Haziran 2013, s.9.

Güncel Sanatın Vahim Hâl(sizliğ)i[*]

 “Süren acılara dayanmak,çabucak ölmekten çok dahabüyük bir kahramanlıktır.”[1] 

Pablo Picasso’nun, “Her çocuk sanatçıdır. Ama sorun; büyüdüğünde geriye nasıl bir sanatçı kalacağıdır,” saptaması sanat ve insan ilişkisinin en net betimlemelerinden biriyken; bu da biz(ler)e sanatın “Anne bak kral çıplak” diye haykıran çocuksu naifliğinden beslenen isyancı niteliğini anımsatır. Bu elbette işin bir yanıdır.

Ötekine gelince o da F. Lentricchia-J. McAuliffe’nin altını çizdiği, “Sınırları ihlâl eden bir sanat yaratma güdüsüyle şiddet”in paralelliğidir.[2] Çünkü hayata dokunan devrimci sanat, özü gereği eleştirel yaratıcı yıkımdır.

Sanatın eleştirel yaratıcı yıkıcılığı, bilinç alanındaki her görünüm gibi, maddi dünya ile ilişkisince belirlenir. Yani, sanat ürününün varlık nedeni olan maddeyi, gerçeğini ortaya çıkarır.

Özetle sanatı doğuran nedenleri, onun karakterini anlamak maddenin (toplumsal gerçeğin) üstüne atılan örtünün kaldırılmasını, yani eleştiriyi, itirazı, isyanı “olmazsa olmaz” kılar…

Yani, Hannah Arendt’in işaret ettiği gibidir durum: “İnsan zorunluluğa neden maruz kaldığını bilemediği takdirde, özgür olamaz ve kendisini zorunluluktan kurtarmaya çalışması da onu hiç bir zaman özgür kılmaz.”

* * * * *

Modern Alman şiirinin önemli isimleri arasında gösterilen Gerhard Falkner’in, “Sanatın kendine inancını kaybettiği”nin altını çizdiği postmodern sanat(sızlık) hâl(sizliğ)i vahim ve bir o kadar da içler acısı özellikler taşıyor.

Bu durum karşısında Robert Redford bile, “Bağımsız düşünce taraftarıyım. Sanatta da ‘bağımsız fikir’ olması gerektiğini düşünüyorum,” demek durumunda kalırken; ve kapitalizmin kollarında sanat metalaşırken, sanatçının da iktidarla hizalanması, yani bağımsızlıktan uzaklaşması “reel” durum olarak dikiliyor.

Sadece bu kadar değil. İktidar için sanat ve sanatçının üzerindeki baskıların nedenlerinden biri, egemenlerin, sanattan yararlanarak kitleleri yönlendirmek/ yönetmek isteğidir. Çünkü doğası gereği sanat yapıtlarının ve sanatçının kitlelerin üzerinde büyük bir etkisi vardır. Bu etki, yaratıcı ve özgün bir kişiliği olan sanatçıların kitleleri etkilemesiyle sınırlı değildir. Asıl olan, sanatçıların yapıtlarıyla kitleleri yaygın, derinden ve sürekli biçimde etkilemesidir.

O hâlde iktidarın konsalidasyonu ve insan(lık)ın yabancılaş(tırıl)ması için sanatın sanat olmaktan çıkartılması gerektirir.

Bir başka deyişle, “Estetik etkinlik ve siyasi iktidar ilişkisi aslında dünyanın en eski konusudur. Bu ilişki üzerine düşünmeye başlayınca, daha sıra Kant, Hegel, Lukacs, Croce, Heidegger gibi düşünürlere gelmeden, önümüze Sokrates/Platon ve Aristotales çıkıyor. Bu konu işte bu kadar eski, o kadar da ilginç. Devlet, egemen sınıf; bu ikisi adına konuşanlar sanatçıyı, sanatı sevmiyor, en azından kuşkuyla karşılıyorlar. Bunlara göre sanatçı ‘bencildir’, ‘toplumun’, ‘halkın değerlerine’ saygı göstermez; küçümser, eleştirir, hatta kendi saplantılarıyla, ürünleriyle bu değerleri kirletir, yozlaştırır.

Yapıtının halk tarafından beğenilmesini, yüceltilmesini isteyen bir sanatçının halkın değerlerine ters, bunlara tepeden bakan estetik ürünler yaratması adeta bir ‘çılgınlık’ olmuyor mu? Neticede halk bu ürünleri reddeder, ilgilenmez, sanatçı açlıktan ölür gider. Öyleyse siyasi iktidardakilerin sanatçıyla alıp veremedikleri nedir? Neden bu geleceği olmayan garip yaratıktan bu kadar korkarlar?

Bu ‘çılgınlığın’, egemen sınıfların korkusunun ‘sırrı’, ‘toplumun, halkın değerleri’ olarak sunulan şeyin, aslında, dünkü/bugünkü egemen sınıfların değerleri olduğunu görmeye başladığımızda hemen ortadan kalkar. Halka bu kadar ‘ters’, yabancı vb. birinin neden bu kadar korku yarattığı da böylece anlaşılmış olur. Halkın bu ‘yabancıya’ neden düşman olmadığı, hatta çoğu zaman ilgi duyduğu da...

Platon bu konuyu Sokrates diyaloglarında derinlemesine tartışmış, sansürün, halkı devletin, toplumun (sitenin) değerlerine uygun yönde eğitecek ürünlerin yaratılmasının olasılığı üzerinde durmuş. Platon o olağanüstü dehasıyla, bunların ortaya, kimsenin ilgisini çekmeyecek, bıktırıcı, can sıkıcı şeyler çıkarmaktan başka bir işe yaramayan boş çabalar olacağını görmüş, sonunda çözümü sanatçıyı ‘site’den kovmakta bulmuş.

Bu bağlamda, öğrencisi Aristotales’in ‘Poetika’sını, Platon’un ortaya attığı soruna bir çözüm bulma çabası olarak görebiliriz: Devleti tehdit etmeyen ama can sıkıcı da olmayan, estetik açıdan başarılı ürünler üretmek için el kitabı gibi bir şey; adeta ‘ustaların’ eserlerinin sırrını çözüp estetik ürün üreticisine sunulan bir ‘teknolojik’ kurallar listesi...

Aristotales’in çok başarılı olduğu kesin! Bu başarının çapını, bu kurallara göre üretilen, kralları, peygamberleri, azizleri yücelten estetik ürünlerin yüzyıllarca sarayların, kiliselerin, köşklerin duvarlarını, tavanlarını salonlarını süslemiş olmasında görebiliriz. Bu ürünlerin, olağanüstü teknik başarısı, en azından en önemlilerini belki ‘kitsch’ olmaktan kurtarır ama egemen düzeni yücelten, anlatan, üreten birer ‘propaganda’ olmaktan kurtarmaz. Sanat-kitsch ikileminin, propaganda kavramının ‘modern zamanların’, kapitalizmin, estetik ürünleri eski rejimi eleştiren, ‘yeni insanı yapan’ araçlar olarak üretmeye başlamasından bu yana geliştirildiğini anımsamak da yararlı olabilir. Bugün sanat üzerinde düşünürken de Aristotales’in ‘kurallarından’ değil, Platon’u korkutan şeyi, sanatçının ‘düzen bozucu’ etkisini anlamaya çalışmaktan başlamak gerekir.”[3]

Evet sanat, insanın kendini tanıması için en önemli araç olurken; sanatçı da “düzen bozucu” görevini üstlenmiştir.

Çünkü Edward Said’in ifadesiyle, “Bağımsız sanatçı ve entelektüel sahiden yaşayan şeylerin basmakalıplaştırılmasına ve sonuç olarak cansızlaştırılmasına karşı direnebilecek ve mücadele edebilecek donanıma sahip, sayıları gittikçe azalan birkaç kişiden biridir.”[4]

Bunun için de doğası gereği muhalif olan sanatçının yetkinleşebilmesi iktidara teslim olmamasıyla mümkündür. “Entelektüellerin sorumluluğu”ndan söz eden Noam Chomsky’nin, “Baskın olan kültürün içine çekilmek çok kolay. Çok da çekici,”[5] uyarısındaki üzere, aydını/ sanatçıyı var eden iktidara meydan okumasıdır.

* * * * *

İktidara meydan okuyan sanat, iktidar tarafından ya sanatın metalaştırılmasıyla satın alınır; ya da bu başarılamıyorsa görmezden gelinir; yok edilir…

Bu böyle olunca da sanat sanat olmaktan çıkar(t)ılarak, aestetik bir metaya dönüş(türül)ürken, “olağan” denilen iktidara teslim olur/ alınır.

Oysa “Estetik, sanat felsefesi olarak anlaşılıyorsa, bu da sanatın gerçeklikle ilişkisinin irdelenmesi anlamına gelir”ken;[6] sanatçının “düzen bozucu” fantezisi, “creatio ex nihilo/ olmayan bir şeyden/ hiçten yaratım” değildir, olmaz da elbette…

Ama metalaş(tırıl)an “sanat”, bu gerçeği “es” geçip, görüp/ duymazdan gelir!

Örnek mi?

“İşi para ile para kazanmak olan bankalar, Savaş nesneleri üreten şirketler, Hayatımızı kolaylaştırdıklarını söyleyen bulaşık makineleri, buzdolapları, cep telefonları vs. üreten şirketlerin sanatı bu kadar sevmeleri nedendir?

Koç Holding ‘İstanbul bienalini düzenleyen İKSV’ ye ana sponsor Akbank ‘İstanbul Contamprary ana sponsor’, Ülker Grubu ‘Art Beat’e ve Art İstanbul’a ana sponsor’ bu liste böyle uzar gider. Aynı bir malın marka değerine kavuşturulması gibi. Sponsor oldukları bu sanat festivalleri/bayramları (Adına ne denirse densin) marka değerine ulaşınca gelsin müşteriler. İlerde ‘İstanbul Contamprary’i Dubai’li bir şeyh şirketinin, Art Beat’i Abu Dabi’li bir holdingin aldığını duyarsanız şaşırmayın derim. Sonuçta; ‘Sanat-Para-Sanat/ Meta -Para-Meta’ ilişkisi geçerlidir. Bu bağlamda da ‘sanatçı’ piyasa için mal üreten oluyor.”[7]

Bu korkunç bir hâldir!

Çünkü “Sanat tarihine baktığımızda kilise, monarşiler, bugün totaliter olarak adlandırılan ideolojiler sanatın üretiminde ve dağıtımında önemli rol oynamıştır,” diyen Küratör Fulya Erdemci’nin işaret ettiği üzere:

“Bugün neo-liberal ekonomik politikalar, toplumsal sorumluluklar da dahil olmak üzere, devletin geriye çekilerek (her ülkede farklı ölçü ve ölçeklerde), yerini serbest piyasa koşullarının spekülatif alanına bırakmasına yol açmıştır. Bu da devlet destekli sanat üretiminin özel alana kaymasını ve serbest piyasa parametrelerine açılmasını beraberinde getirmekte. Sanat, bugün sistem içinde hareket etmekte”!

Evet vahim olan tam da budur!

Yani iş dünyasında koleksiyonerlerin sayısının arttığını belirten ‘Sakıp Sabancı Müzesi Müdürü’ Nazan Ölçer’in, “Milyarlık şirketlerini büyük paralar alan CEO’lara teslim ettikleri gibi koleksiyonları da teslim edecekleri vasıflı insanlar yetiştirmeliler,” demesi!

Veya Tansa Mermerci Ekşioğlu’nun, “Sanat piyasaları merak edilen, çok konuşulan bir konudur. Piyasaların son yıllarda gözünü Batı’dan Doğu’ya çevirmesi de ülkemiz ve bölge açısından oldukça iyi sonuçlar verdi. Biz de bölge sanat piyasalarına bakmak ve anlamak istiyoruz,” diye eklemesi!

Ya da Bedri Baykam’ın boş çerçevesini 100 bin dolara satması! Ve bunu da “sanat” adına savunması!

“Bedri Baykam’ın boş çerçevesinin satılması ardından yazdığı yazıda, yapıtı üreteni, satın alanı, ücretini bir kenara bırakmamızı, sadece sanat tarihinde boş çerçevenin ne anlama geldiğini düşünmemizi öneren Hasan B. Kahraman, bütünü gözden kaçırarak ayrıntılarla oyalanmamızı istiyor bizden. Ama biz bütüne bakarak boş çerçeveyi satın alan, muhazafakâr olsun, olmasın bir kapitalistin nasıl bir dünya tahayyül ettiğini anlamak istiyorsak boş çerçeveyi üreteni, satın alanı, yine boş çerçeve üzerinden değerlendirmek zorundayız…

Boş çerçeve kapitalizmin içini boşalttığı ve artık istediği gibi doldurabileceği hayatın bir simgesi. İktidarlar projelerini boş çerçeveler olarak tasarlıyor ve bu boş çerçeveler yeryüzünün her hangi bir parçasına çevrildiğinde sadece çerçevenin önemli, içeriğinin ise değiştirilebilir olduğunu biliyoruz. İstanbul’a Terkoz Gölü civarındaki yapılacak 3. havaalanı projesi için hazırlanan ÇED Raporu’nda, bölgeden her yıl en az 500.000 leylek, 25.000 kara leylek, 250.000 yırtıcı kuşun geçtiği vurgulandıktan sonra, haşerat olarak baktığı kuşlarla mücadele etmenin yöntemleri sıralanıyor; bir ÇED Raporu sadece bir projenin doğaya verebileceği hasarları tespit etmekle yükümlü olması gerekirken, çerçevenin içinin nasıl boşaltılacağına dair bir talimata dönüşmesi de ilginç bir nokta.[8]

Boş çerçeve kapitalizmin çoktan icat ettiği bir yapıt! Bedri Baykam biraz geç kalmış anlaşılan. Doğaya, insana içeriği her an değiştirilebilir boş bir çerçeve olarak bakan bir kapitalistin boş bir çerçeveyi güncel sanat olarak satın almasına şaşmamalı…”[9]

Hayır, sanat metalaştırılmamalı, bu anormali “doğal”mış gibi sunulmaya kalkışılmamalı!

Fazıl Say, “Desteksiz kalmak sanatı bitirir,” dese de; her şey ‘Kültür-Sanat Sen’ Başkanı Yavuz Demirkaya’nın, “Kültür sanatı ticarileştirmek amaçlı yapılan bu tutuma karşıyız. Sanatçılara ne unvan verilecek bilmiyoruz ama sanatseverlere ne deneceği belli: Müşteri” saptamasındaki üzeredir!

Bıkıp, usanmadan tekrarlıyorum: Sanat metalaştırıl(a)maz!

Korhan Gümüş gibi, “Kültür ve sanat ‘büyük sermaye’ tarafından destekleniyor. Bu alanda büyük bir dinamizm olduğu, İstanbul’da Arter, SALT, Pera Müzesi, Borusan Kültür ve Sanat Merkezi, Sabancı Müzesi, Koç Müzesi, Aksanat... gibi çok sayıda sanat mekânlarının açıldığını, İstanbul Bienali, İstanbul Festivali, Contemporary Istanbul gibi çok sayıda büyük etkinliğin gerçekleştiğini görüyoruz. Bu dinamizm hiç şüphesiz bir metropol için son derece önemli,” diyenler bunu anlamasa, farklı zırvalarla savunmaya kalkışsalar da!

* * * * *

Yok eğer, sanat metalaştırılırsa; artık paranın kölesi, iktidarın yalakası olmuş demektir…

“Nasıl” mı?

Tam da içinden geçtiğimiz kesitteki AKP örneğinde olduğu gibi…

“Sanatın içine tüküren(lerin)” AKP’si “iktidar güdümünde sanat”[10] dayatmasının nadide örneklerini sunuyor…

Mesela “Sanatta yetkiler 11 kişilik ‘Türkiye Sanat Kurulu’nda olacak” diyen AKP, Devlet Tiyatroları ile Devlet Opera ve Balesi’ni kapatıp; sanatsal faaliyetlere desteği, kurulacak olan ‘Türkiye Sanat Kurulu’ bünyesinde toplamayı öngörüyor!

Bu sanatın, iktidarın ücretli seçilmiş kuklasına, soytarısına dönüştürülmesi ya da sanatın zanaata tahvil edilmesi demektir ki böyle olunca da karşımıza dikilecek olan tablo tam da şöyle olacaktır:

“Hemen bütün padişahlar şiirle meşgul olmuş, bir kısmı ‘Divan’ tertip etmiştir. Bürokratlar, ilmiye sınıfı, askeriye hatta buna halkı da katalım şiirle içli dışlıdır. Okuma-yazması olmadığı söylenen şair ‘Mürekkepçi Enverî’nin divanı vardır. (O söylemiş, başkası yazmış elbette).

II. Bayezid, Sultan Cem, Fatih Sultan Mehmet, Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman hatırı sayılır şairlerdendir. Kanunî ayrıca kuyumculuk sanatında mahirdir.

II. Selim kitap arasına konulan, satır takibine yarayan ‘hilâl’ yapımında ustadır.

III. Mehmet kaşık ustasıdır. I. Ahmet Çerkes kamçıları yapar.

II. Osman saraçtır. Eğer ve at koşumları yapar. III. Ahmet hattattır.

III. Selim usta bir musikişinas ve bestekârdır. Ayrıca kaval tüfeği yaparmış.

II. Mehmet hem hanende hem sedefkârdır.

Sultan Abdülaziz neyzen, musikişinas, bestekâr ve pehlivandır.

Abdülmecid Han hattattır. Mecidiye ve Dolmabahçe camilerini süsleyen celî hatlar onundur.

II. Abdülhamit usta bir marangozdur.

Son halife Abdülmecid Efendi batı tarzı resim yapmakta şöhret sahibidir…

Sarayda Enderun birinci sınıf bürokrat yetiştirirken halk arasında bilhassa tekkeler sanat faaliyetlerinin merkezi gibidir. Bu müesseseden ne musikişinaslar ne hattatlar çıkmıştır, saymakla bitmez. Karadeniz’in, Tire’nin, Eğin ve Safranbolu’nun, Berat’ın, Mardin’in, Muğla’nın, Kemah’ın, Amasya, Kütahya gibi şehzade şehirlerinin, küçük kasabaların bakmaya doyamadığımız muhteşem konaklarını halktan yetişme kalfalar yapmıştır.

Sözü şuraya getirmek istiyorum. Osmanlı ricalinin sanatla bu kadar içli dışlı olmasına mukabil Cumhuriyet ricalinden niçin kimse çıkmamış.”[11]

Evet, sanatı metalaştıranların açtığı güzergâhta iktidarın “sanat”ına(?!) biçilen işlev budur/ böyledir! Yeni efendilerin boş vakit eğlencesi olmak!

Buna dur demek için yeniden Hasan Hüseyin Korkmazgil’in dizelerine kulak verme zamanıdır: “Uyan ey köşem bucağım.../ Kırık kolum, eğri boynum/ Sağır kapım, dilsizim,/ Vaktidir direnmenin/ Vaktidir şimdi...”

 

27 Mayıs 2013 10:19:32, Ankara.

 

N O T L A R

[*] Kaldıraç, No:146, Ağustos 2013…

[1] Fernand Crommlynck.

[2] F. Lentricchia-J. McAuliffe, Katiller, Sanatçılar ve Teröristler, çev: Barış Yıldırım, Ayrıntı Yay., 2004.

[3] Ergin Yıldızoğlu, “Sanat, Eğlence, Propaganda (Muhteşem Yüzyıl)”, Cumhuriyet, 24 Aralık 2012, s.11.

[4] Edward Said, Entelektüel, çev: Tuncay Birkan, Ayrıntı Yay., 2004, s.30.

[5] Noam Chomsky, Entelektüellerin Sorumluluğu çev: Nuri Ersoy, Bgst Yay., 2005.

[6] Jale Nejdet Erzen, Çoğul Estetik, Metis Yay., 2011, s. 126-32.

[7] Özcan Yaman, “Sermayenin Kültür ve Sanata Ettikleri (3)”, Evrensel, 9 Mart 2013, s.16.

[8] bkz http://www.csb.gov.tr/db/ced/editordosya/nihai_ced_istanbul.pdf

[9] Rahmi Öğdül, “Boş Çerçeve Ne İşe Yarar?”, Birgün, 2 Mayıs 2013, s.13.

[10] Zeynep Oral, “İktidar Güdümünde Sanata Hayır!”, Cumhuriyet, 26 Mayıs 2013, s.19.

[11] Mustafa Kutlu, “Devlet ve Sanat”, Yeni Şafak, 1 Mayıs 2013, s.17.

 

T.“C”NİN HÜLASASI: “HAYATA DÖNÜŞ” HAREKÂTI’NDAN ROBOSKÎ’YE![1]

 

“Acı veriyorsa geçmiş;

geçmemiş demektir.”[2]

 

“Geçmiş” diye sunulan ama bugünden, yani T.“C” hülasasına denk düşen “Hayata Dönüş” harekâtı’ndan Roboskî’ye uzanan vahşetten söz etmek; egemen hukuk(suzluk), zorbalık, şiddet tarihinin sayfalarında gezinmektir.

Kolay mı?

Euripides’in, “Kanunları zenginlerin çıkarı için yapıyorsunuz”; Stephen Hecquet’in, “Adalet, intikamın törensel biçimidir”; George Bernard Shaw’ın, “Kaplan adamı öldürmek isterse adı vahşilik, adam kaplanı öldürmek isterse adı spor olur. Suç ile adalet arasındaki fark da bundan büyük değildir,” diye betimlediği egemen şiddetin hukuk(suzluğ)u, suçsuzu korkutan, yıldırandır.

 

“HAYATA DÖNÜŞ” KATLİAMI

 

Bir an egemen sistemin selameti/ bekası için insanları yakıp/ zehirledikleri, sonra da “Hayata Dönüş” diye niteledikleri vahşeti anımsayın!

2000’de siyasi tutuklu ve hükümlülerin hapishanedeki insanlık dışı koşul ve uygulamalar ile F Tipi’ne geçişi engellemek için başlattığı açlık grevine karşılık, dönemin hükümetinin emriyle cezaevlerine yapılan eşzamanlı harekâtla 30 tutuklu yaşamını yitirmişti.

Asker, polis ve özel tim mensuplarından oluşan yaklaşık 10 bin kişilik harekât ekibi, çok sayıda tutukluyu da hayatları boyunca geçmeyecek şekilde sakatlamıştı. Dönemin Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk, harekâtın tamamlanmasının ardından yaptığı açıklamada, “200’den fazla ölüm bekliyorduk,” derken; yine dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’ten gelen açıklama da “Zayiat beklenenden az”dı!

Dönemin (ANAP-DSP-MHP) koalisyon hükümetinin 19 Aralık 2000 cezaevleri katliamında Y. Güder Öztürk, Fırak Tavuk, Ali Ateş, Asur Korkmaz, Özlem Ercan, Sefinur Tezgel, Nilüfer Alcan, Gülser Tuzcu, Seyhan Doğan, Mustafa Yılmaz, Cengiz Çalıkoparan, Murat Ördekçi Ahmet İbili, Alp Akça Akçagöz, Ercan Polat, Umut Gedik, Rıza Poyraz, Fidan Kalsen, İlker Babacan, Fahri Sarı, Sultan Sarı, Murat Özdemir, Ali İhsan Özkan, İrfan Ortakçı, Hasan Güngörmez, Yasemin Cancı, Berrin Biçkiler, Halil Önder ile ölüm orucunda hayatlarını kaybettiler.[3]

19 Aralık katliamının temelleri 1991 yılından atılmıştı.

Devrimci harekete karşı topyekûn bir saldırı başlatmak için 1991’de çıkartılan “Terörle Mücadele Kanunu”nun devamı niteliğindeki ve 1996’da dönemin İçişleri Bakanı Mehmet Ağar tarafından yayınlanan genelge ile cezaevlerine kapsamlı bir saldırı planı hazırlandı.

Söz konusu genelge ile Eskişehir Tabutluğu açılarak, hücre tipi cezaevlerine geçişin ilk adımı atıldı. Ardından da 1995-1999 kesitinde Buca, Ümraniye ve Diyarbakır zindanlarındaki saldırılarda, 17 devrimci/ yurtsever katledildi. Sonrasında 26 Eylül 1999’da Ankara Ulucanlar cezaevine 10 devrimci tutsak daha katledildi.

Bu tarihten sonra zindanlardaki saldırılar ara verilmeden sürdürüldü. Söz konusu gelişmelerle, Ölüm Orucu eyleminde hayatlarını kaybedenlerin sayısı 122 kişiydi. Ayrıca ölüm orucu eylemine katılan 500’ü aşkın devrimci de ileri derecede Wernikel-Korsakoff ile yaşamlarını sürdürmek zorunda kaldılar.

Keyfi, kuralsız bir barbarlık olması yanında egemen terör ile zindan gerçeğinin özeti olan “Hayata Dönüş”, aynı zamanda egemenlerin kendi “kanun” ve “kuralları”nı da nasıl hiçe saydıklarının göstergesiydi…

Örneğin “Hayata Dönüş”te yargılanan askerden Malkara Jandarma Komutanlığı’nda alındığı öne sürülen ifade, Adli Tıp’tan “imza sahte” olduğu için döndü!

“Nasıl” mı?

Bayrampaşa Cezaevi’ne yönelik “Hayata Dönüş” Harekâtı’nda 12 tutuklunun ölümüne ilişkin davada bir sahtecilik daha ortaya çıkarıldı. Er Hilmi Çolak’ın Malkara Jandarma Komutanlığı’nda alındığı belirtilen ve “Bizim müdahalemizde kimse yaralanmadı” dediği iddia edilen ifade tutanağı “sahte” çıktı!

Bu yetmezmiş gibi mahkeme, “Hayata Dönüş” harekâtı sırasında İstanbul Jandarma Bölge Komutanı olan ve 14 Kasım 2012’de yaşamını yitiren Engin Hoş’u tanık olarak mahkemeye çağıracak kadar gayrı ciddi bir tutum sergiledi!

Özetle harekât sonrasında hiçbir rütbeliye dava açılamazken fatura, tali görevdeki Elazığ Komando Taburu’nda görevli 39 ere kesildi!

Hatırlanacağı üzere 2011’de görülmeye başlanan Bayrampaşa davasında mahkemenin ısrarla, operasyonun planını istemesi üzerine İstanbul Jandarma Komutanlığı, 21 Mart 2011’de planı gönderdi. 11 yıldır savcıdan gizlenen ‘Tufan’ adlı planda, bu operasyondan sorumlu komutanın dönemin Jandarma Bölge Komutanı Hoş, yardımcısının dönemin Jandarma Komando Özel Asayiş Komutanı (JKÖAK) Yarbay Burhan Ergin olduğu bilgisi yer aldı. Yarbay Ergin hakkında soruşturma açılmış fakat ifadesi alınmadan takipsizlik kararı verilmişti.

“Hayata Dönüş” harekâtında Bayrampaşa Cezaevi Jandarma Bölük Komutanı olan Zeki Bingöl dava sürecinde verdiği ifadesinde, “Harekât tamamen İstanbul Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Engin Hoş’un yazılı verdiği ‘Tufan Harekât Emri’ne göre gerçekleştirildi. Engin Hoş mahkûmlara megafonla, ‘Teslim olun. Direnmeyin’ çağrısı yaptı. Bu çağrıyı da dönemin İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Ferzan Çitici’nin hazırladığını biliyorum. DHKP-C koğuşlarında olduğum sırada ateş açıldı ve sıcak çatışma başladı” demişti.

Ama tüm bunlar “es” geçildi; devlet katliamı perdelenmeye kalkışıldı!

“Katil devleti” aklamaya çalışan egemen hukuk(suzluk), 19 Aralık katliamını protesto etmek için 2010 yılında Galata Kulesi’ne pankart açan Baran Kuzey Yıldırım, Aygün Kumru ve Cihan Ilgın’ın, 2 yıldır F tipi hücrelerde tutarken; “Artık rüya göremiyorum” sözleriyle yaşadıklarını anlatan Baran Kuzey Yıldırım’ın annesi Nazlı Yıldırım, “Bir pankart bu kadar mı ceza gerektirir?” diye soruyor!

Bu kadarla da sınırlı değil!

Devrimci işçi Özkan Tekin, 10 Aralık 2000 insan hakları gününde, F-Tipi’ne karşı devrimci tutsakların zindanlarda başlattığı ölüm orucu eylemiyle dayanışma için Okmeydanı’nında yazılama yaparken polislerince katledildi.

Ayrıca İstanbul Maltepe’nin Gülsuyu mahallesinde, 2010 yılında “Hayata Dönüş” harekâtını protesto etmek için düzenlenen eyleme katıldıkları için yaklaşık 1 yıldır Tekirdağ F Tipi Cezaevi’nde tutulan Sosyalist Gençlik Derneği üyesi öğrenciler Cebrail Günebakan, Tayfun Kebeli ve Volkan Akkuş, 25 Şubat 2012’de hâkim karşısına çıktıklarında, sanık avukatı Sezin Uçar, müvekkilleri hakkında beraat talebinde bulunarak müvekkili Günebakan’ın da olay tarihinde 18 yaşından küçük olması nedeniyle Çocuk Mahkemesi’nde yargılanması gerektiğini söylese de, İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkeme’si öğrencilerin tutukluluk hâllerinin devamına hükmetti! Oysa Günebakan’ın talebinin reddedildiği günlerde Hrant’ın katili Ogün Samast çocuk mahkemesine yollanıyordu!

“Hayata Dönüş” harekâtından Roboskî’ye uzanan güzergâhtaki pratiğiyle devleti katil olarak nitelemek “olmaz olmaz”dır!

Örneğin Uludere’de “Özür dilenecek bir şey yok” ve “tazminatsa tazminat” açıklamalarıyla AKP, aynı zamanda 19 Aralık 2000’de hapishanelere düzenlenen harekâtla gerçekleştirilen katliamı da raison d’état (hikmet-i hükümet) adına savunmaktadır.

“Hayata Dönüş” harekâtı’ndan yaralı kurtulan 26 tutuklunun başvurusu üzerine AİHM’e taşınan katliam için Türkiye’ye sorulan “Başvurucuların yaşama hakkı ihlâl edilmiş midir? Özellikle onlarda görülen ağır yaralar ‘kesinlikle zorunlu’ zor kullanma neticesinde mi vuku bulmuştur?” sorularına Türkiye’den katliamı gereklilik olarak sunan bir açıklama getirdi.

AİHM’e savunmasında AKP hükümeti, ölüm orucu eyleminin bitirilmesi için yapılması gereken her şeyi yaptıklarını ancak çözüme ulaşamayınca operasyonu tutukluların hayatını kurtarmak için düzenlediklerini öne sürdü.

AKP, Bayrampaşa Katliamı için daha önceki hükümetler tarafından defalarca tekrarlanan, “Hepsi bu grevlere karşı olan, 45 ölüm oruççusu ve 38 açlık grevcisini örgütlerin elinden kurtarmak ve onların yeniden sağlıklarına kavuşmalarını sağlamak amacıyla yapıldı” iddiasını sürdürdü.

AİHM savunmasında, “güvenlik kuvvetlerinin tutuklulara yönelik ‘teslim ol’ çağrısı karşısında tutukluların direnecekleri ve sağ ele geçmeyecekleri’ ilan ettiklerini, mazgallar ile koğuş pencerelerinden ateş etmeye başladıkları” da iddia edildi.

Ancak ‘Tufan’ planındaki bilgiler polis ve askerin, orantısız ve kontrolsüz güç kullandığını, bu ortamda tutuklu ve hükümlülerin karşı saldırıda bulunmak bir yana, mukavemette bulunmasının dahi olanaksız olduğunu ortaya koysa da, AKP katliamı açık açık savunuyordu!

Ancak zulmün karşısında bedenini bir silah olarak kullanmanın cüretiyle, egemenlere bir kez daha Ataol Behramoğlu’nun, “Cellat uyandı yatağında bir gece/ ‘Tanrım’ dedi ‘Bu ne zor bilmece:/ Öldürdükçe çoğalıyor adamlar/ Ben tükenmekteyim öldürdükçe’...” dizelerindeki gerçeği anımsatan zindan direnişi tarihe “Ma diya, sıma mevine/ Biz yaşadık siz yaşamayın” notunu düştü.

O günleri, o günlerdeki aydın suskunluğunu, egemen medyanın lanetli manipülasyon ve yalanlarını unutmamız, asla mümkün değildir.

Siz bakmayın “Hayata Dönüş” adı takılmış o harekâtı soğukkanlı bir acımasızlık ve vicdansızlıkla örgütleyenlerin suratlarına okkalı bir şamar atılmış ‘Simurg’ konusunda, filmi tanıtan el ilanının arka yüzünde; ‘Akşam’ın, “Simurg; oyuncuları, olayları ve ölenleri de gerçek bir film…”; ‘Cumhuriyet’in, “Bu katliamın külleri daha soğumadı…”; ‘Habertürk’ün, “Hayata dönüş operasyonunda yayınlanmayan yasak olan görüntüler Simurg filmi ile gün ışığına çıktı. ‘Simurg’ 80 darbesi sonrası asılmayıp ta beslenenlerin başlattığı açlık grevlerinin 1996 ve 2000 de ölüm orucuna kadar giden hikâyesi...”; ‘Star’ın, “Gerçek bir ‘Hayata Dönüş’ öyküsü, bu filminde her şey gerçek, ölenler gerçekten ölüyor, yaralananlar hâlen yaralı…” demelerine!

Onların tümü suskunlukları ya da yalanlarıyla katliamın ortağı oldular!

Neyzen Tevfik’in, “Türkü yine o türkü, sazlarda tel değişti,/ Yumruk yine o yumruk, bir varsa el değişti,” dizelerinde altını çizdiği üzere geçmişten bugüne zindanlarda süregiden saldırılar bir devlet politikasıdır.

Ayrıca toplam kapasitesi 97 bin olan 377 zindanda hâlen 134 bin 720 kişinin yattığı gerçeğini kim nasıl sunmaya kalkışırsa kalkışsın, Türk(iye) (c)ezaevleri, birer toplama kampı, birer işkence merkezi konumundadır.

Başka türlü olması da mümkün değildir!

Çünkü coğrafyamızda Kafka’nın ‘Dava’sının başkişisi Josef K.’yı anımsatan bir durum, yani olağanüstü olanın olağan karşılandığı bir gerçeklik yaşanmaktadır.

Verili tablo hepimize “Kafka sahiden gerçekçiymiş,” dedirtiyor.

Kimsenin İnkâr edemeyeceği üzere hâkim şiddetin korku üreten/ yayan atmosferinde, egemenler kendi hukuklarını bile askıya alırlarken, eli kolu bağlı, pasifize edilmiş bir kamuoyu oluşturuyorlar.

Egemenlerce “Hayır” diyenlerin, teslim olmayanların “suçlu” ilan edildiği tabloda denetim ile disiplin iç içe geçerken, korku topluma mal ediliyor.

Egemen hukuk(suzluk)un kendisi bir korku salma işlevi üstlenirken, yaşam Kafkaesk özellikler kazanıyor…

Tıpkı “Hebûn an nebûn/ Olmak ya da olmamak” nitelikli Uludere/ Roboskî örneğinde yaşadığımız üzere!

 

ULUDERE/ ROBOSKÎ ÖRNEĞİ

 

Roboskî bir küçük köydür koca Mezopotamya coğrafyasında, Uludere ilçesine bağlı… Pozantı da Akdeniz bölgesi derler Türkiye’de, cezaevinde çocuklara yapılan işkence ve aşağılayıcı muamele ile gündeme gelmiş bir mekânın ve o mekânın bulunduğu yerin-ilçenin adıdır.

Roboskî bir katliamla gündeme geldi; biz bölge dışında yaşayan insanlar öylece bildik, öğrendik bu köyü. Türk Silahlı Kuvvetlerine bağlı uçaklar bombaladı köylüleri; 34 Türkiye Cumhuriyeti yurttaşının canını aldı. Yurttaş olmalarının da önemi yoktu, sivil silahsız insanlardı. Bir silahlı çatışma dolayımında da meydana gelmedi bombalama eylemi.

Devletin en yetkili ağızları, ne özür diledi açıkça, ne de bu katliamın sorumluları hakkında insan hakları hukukuna uygun soruşturma açıldı. Bir yıla yaklaşıyoruz, bir tek askeri yetkili somut olarak sorumlu gösterilmedi; ne olduğu ne yasama organı raporlarında gösterildi ne de ceza soruşturmasında. AİHM’nin Jordan prensipleri olarak bilinen soruşturma usullerinin hiçbirisine uyulmadı. Mağdur ve şikâyetçilere bilgi verilmediği gibi gözaltı tehditleri ve uygulamalarıyla karşılaştılar. Mağdur yakınlarından hak arayışına girenlerden bazıları tutuklandılar.

Adalet hâlâ uğramadı Roboskî’ye. Üstün sivil otorite suç işleyen silahlı kuvvetler mensuplarını koruma kalkanına aldı. Yargı da bu kalkanın hukuksal cephesini oluşturdu. Cezasızlık denilen şey budur işte. Yasaması, yargısı, yürütmesi memurunu korur. Ta 1913 tarihli Memurin Muhakematı Kanunu’ndan beri böyledir. Zaman geçmiştir ama devletin memurunu koruma refleksi değişmemiştir. Değişmesi için demokrasiye ve hukukun üstünlüğü ilkesine dayalı bir zihni ve kurumsal yapı gerekir. Olmayan şey budur Türkiye’de.

O yüzden 1959 yılından 2011 yılı sonuna kadar AİHM tarafından verilen 2747 karardan yalnızca 57’sinde isabet sağlayan (Hukuka uygun karar veren) ve böylece oransal olarak yüzde 2.1 adaletli davranan bir yargıdan söz ediyoruz.

Tam da bunun için Yalçın Doğan’ın, “Uludere’de bombalamanın gerçek sebebi neden ortaya çıkmıyor? Sorumlular neden sır perdesine bürünüyor?” sorusuna muhatap olan Roboskî konusunda Cüneyt Özdemir ekliyor:

“Ümit Kıvanç’ın çektiği belgeseli izledikten sonra artık anladık ki Uludere olayının üzeri kapatıldı. Hepimize geçmiş olsun”!

Evet, hangi yöneticidir ki Roboskî’de ne olduğunu bize anlatmadan konuşmayı sürdürür, onun ağzından çıkan her söz utanmazlığa örnek teşkil eder.

Çünkü sadece sıralamam yetecek:

 

28 Aralık 2011

34 Roboskîli vatandaş Türk savaş uçakları tarafından bombalandı.

9 Ocak 2012

Katliamı araştırmak üzere TBMM İnsan Hakları Komisyonu’nda bir alt komisyon kuruldu.

5 Nisan 2012

Genelkurmay komisyona 7 sayfalık bir laf salatası gönderdi. Kurallar dahilinde hareket ettik ve fakat sizinle belge paylaşamayız çünkü soruşturmanın gizliliğini ihlâl etmiş oluruz gibi şeyler söyledi. Belge veremeyiz diyen bir belge. Katliamın üstünden geçmiş neredeyse 100 gün.

4 Mayıs 2012

Araştırma komisyonu, soruşturmayı yürüten Diyarbakır Özel Yetkili Savcısı’ndan belgeleri istedi.

31 Mayıs 2012

Diyarbakır’daki özel yetkili savcı Roboskî’yle ilgili “birtakım” belgeleri çuvala koyup postaya verdi.

7 Haziran 2012

Savcının gönderdiği belgeler TBMM komisyonunun eline geçti.

9 Haziran 2012

Komisyon başkanı ve AKP vekili Ayhan Sefer Üstün, 5 klasör hâlinde gelen bu belgeleri aldı, odasına koydu, odasını kilitledi. Ve Gürcistan’a gitti. CHP’li komisyon üyeleri belgeleri incelemek istedi ama o “Ben dönünce bakarsınız ancak, o kapı açılmaz” dedi.

12 Haziran 2012

Komisyon savcılıktan gelen belgeleri inceledi. “Heron görüntülerini kim inceleyip 34 kişilik konvoyun PKK’lı olduğuna karar verdi? İstihbaratı kim sağladı? Vur emrini kim verdi?” sorularına cevap olacak belge sayısı sıfır.

9 Temmuz 2012

Katliamla ilgili komisyonun bugüne dek topladığı belgeleri odasında biriktiren uzman kişi tatile gittiği için bir çalışma yürütülemiyor. Çünkü odasına girilemiyor.

 

Evet Diyarbakır Özel Yetkili Savcısı tek bir asker kişinin ifadesini almadı, Roboskî’lilerin ifadesiyle yetindi.

Komisyon bugüne dek tek bir asker kişiden bilgi alamadı. Komisyondaki CHP’lilerin Genelkurmay Harekât Dairesi’nden bir yetkiliyi davet edip dinleme talepleri başkan Ayhan Sefer Üstün tarafından “Lüzum yok” denilerek reddedildi. Katliamın üstünden aylar geçti; komisyonun 15 Mart 2012’de hazır olacak dediği rapor hâlâ ortada yok.[4]

BDP Muş Milletvekili Sırrı Sakık’ın, “Uludere’nin yaraları sarılmadığı sürece Kürtlerin Kudüs’ü Uludere olacaktır… Uludere’de evler mezara, mezarlar eve dönüştü,” diyerek altını çizdiği soruna ilişkin olarak KONDA Araştırma Şirketi’nin 21 Kasım 2012 tarihli araştırmasına göre, yüzde 70’lik bir çoğunluğun, “Dersim, 6-7 Eylül, Sivas Madımak ve Uludere olaylarının mağdurlarından özür dilenmesi ve/veya onlara tazminat ödenmesi” talebinde bulunduğu coğrafyamızda; KCK soruşturması kapsamında gözaltına alınan KESK Genel Başkanı Lami Özgen’in Uludere katliamını protesto etmesi örgüt üyeliği ile ilişkilendirilip, olay sonrası bölgeye giderek rapor hazırlamak ve “uluslararası gündem yaratmakla” suçlanmıştı!

Aslında bunlar bile failin kim olduğunu ortaya koyuyordu!

BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın Başbakan Tayyip Erdoğan’a “Uludere bombardımanı yapılmadan askeri yetkililer sizi arayıp ‘50 kişilik grup var, içlerinde sivil var, ne yapalım’ dediklerinde ‘Neye mal olursa olsun vurun’ dediniz mi?” diye sorduğu tabloda Meclis Araştırma Komisyonu üyesi milletvekili Ertuğrul Kürkçü, “Katliamın failleri bellidir. Bu katliam, hükümet ve Genelkurmay’ın ortak operasyonudur… Failler biliniyor ancak gizlenmeye çalışılıyor. Devlet makamları gizlemeye çalışıyor… Gizleme rolünü ise Uludere Alt Komisyonu’ndaki AKP’liler üstlendi,” derken; BDP Grup Başkanvekili Pervin Buldan’ın eklediği üzere: “Uludere emrini Erdoğan verdi”!

Bu işin bir yanıyken diğeri de ABD (istihbaratı)dır!

Örneğin 16 Mayıs 2012 tarihli ‘The Wall Street Journal’daki yazıda işaret edildiği üzere; “O gece istihbaratın ABD’den geldiğini, mekanizmanın nasıl işlediğini öğrendik. Ama o görüntü geldikten sonra Amerikalılar devreden çıkıyor.”

Sonrası malumsa da birkaç şey detaylandıralım…

Roboskî ve Bejuh, Şırnak’ın Uludere (Qileban) ilçesine bağlı köylerin 90’lı yıllarda T.“C”nin güvenlik güçleri tarafından boşaltılması neticesine, sürgün edilen insanların akrabalarının yanlarına yerleşmesi ile kuruldu.

Köy çevresindeki arazilere T.“C” tarafından mayınlar döşendi, geçimini sağlamak için araziye çıkanlardan bugüne kadar 5 kişi yaşamını yitirdi ve 20’den fazlası sakat kaldı… Ölen hayvan sayısı hakkında bir tahminde dahi bulunmak zordur…

Köyde “sınır ticareti”, “kervan”, “hudut” denilen, egemenlerin ise “kaçakçılık” dediği işten başka, insanların geçimlerini sağlayabilecekleri bir imkân bulunmamakta...

Zaten köyün yarısı “Türkiye” tarafında, yarısı Irak’ta… Kiminin kardeşi, kiminin tarlası var öbür tarafta… Üstelik fiziki bir sınır da yok orada, sadece bir taş var, on beş no’lu sınır taşı...

28 Aralık 2011 günü akşam saatlerinde, yine her zaman olduğu gibi orada bulunan yerel askerî birimlerin bilgisi dâhilinde ve onların gördüğü biçimde köylülerimiz “sınır ticareti” yapmak üzere gittiler. Katliamın gerçekleştiği günden yaklaşık bir ay önce gidiş-gelişler oldukça kolaylaştırılmış, on gün öncesinde yol üzerindeki askerî mevziler tamamen boşaltılmıştı… Zaten sınırın Irak tarafının dümdüz bir alan olması sebebiyle, bombalamanın yapıldığı yer -Murat Karayılan’ın açıklamasına göre 1991 yılından- bugüne kadar PKK tarafından hiç kullanılmamıştı…

Sınırın diğer tarafına sorunsuz bir şekilde giden köylüler, dönüşte çok feci bir durumla karşılaştılar. Askerin alternatif üç yolu da tuttuğunu gören köylülerimiz “dur ihtarı” yapılmadan uyarı ve top ateşine tutuldular. O gece katliamda yaşamını yitirenlerden 13 yaşındaki Muhammed Encü’nun babası Ubeydullah Encü karakol komutanını aramış ve komutana çocuğunun da içinde bulunduğu bir grubun orada olduğunu söylemiştir. Komutan bundan haberdar olduğunu ve yapılanın “korkutmak amaçlı” bir uyarı ateşi olduğu cevabını vermiştir. Oysa olay böyle gelişmemiş, çocuklar F-16 savaş uçakları tarafından bombardımana tutulmuşlardır.

Sözü Uludere Ortasu köylülerinden Ubeydullah Encü’ye bırakalım:

“Olay gecesi Siirt’ten yola çıkmıştım. Gülyazı köyüne vardığımda saat 22.10’du. Oğlum Muhammet Encü’ye telefon açtım, telefonu annesi açtı. Ağlıyordu. Bana, ‘Neredesin, oğlumuz öldürüldü, ben sınıra doğru hareket hâlindeyim’ dedi. Bu konuşma sonrası karakol komutanı Vehbi başçavuş aklıma geldi. Benim telefonumda numarası kayıtlı değildi. Yanımdaki arkadaş, ‘Vehbi başçavuşun telefonu bende var’ dedi. Onun telefonundan aradım.

Komutana, ‘Niye müdahale etmiyorsun’ dedim. ‘Kim var orada’ deyince, ‘Çocuklarımız orada, oğlum da içlerinde’ yanıtını verdim. Bana ‘oğlunun orada ne işi var, niye gönderdin?’ dedi. Ben de Siirt’te olduğumu ve gittiğinden haberimin olmadığını, annesinin verdiği bilgi üzerine gittiğini öğrendiğimi aktardım…

“Başçavuş, ‘Korkmayın bir şey olmaz, korkutmak amacıyla uyarı ateşi açıyorlar’ dedi. Kendisine nerede olduğunu sordum, ‘arazideyim’ karşılığını verdi. ‘Komutanım orada katliam oldu, herkes öldü, kimse kalmadı. Bombalamayı durdurun, müdahale edin’ diye rica ettim. ‘Hiçbir şey olmaz’ deyip telefonu kapattı. Bombalamanın devam etmesi üzerine olay yerine hareket ettim. Telefon görüşmesinden kaç dakika sonra bombalamanın yeniden yapıldığını hatırlamıyorum…”

Ardından telefon görüşmesi sonrası Vehbi başçavuşun karakola döndüğünü gördüğünü ifade eden Übeydullah Encü şunları söyledi: “Arabama zincir takıp olay yerine gittim. Oğlumu iki metre toprak altından çıkardım. Kafası yoktu, elbisesinden tanıdım. Şimdi görüşme yaptığımız net olarak ortaya çıktı. Vehbi başçavuş burada 1.5 yıldır görev yapıyor. Bölgeyi iyi tanıyor. Çok sayıda kaçak mal yakaladı. Kaçağa gidildiği zaman karakolun haberi oluyordu. Herkes kaçağa gidildiğini biliyordu. Defalarca o bölgede kaçak mal yakalandı. Bir yandan terörist deyip bombalıyorlar, bir yandan da ‘uyarı ateşi yapılıyor’ deniyor. Allah’tan korksunlar.”[5]

Evet “Uludere olayı Ankara’nın karanlık dehlizlerinde kaybolmayacak,” diyen Başbakanı Erdoğan’ın, katliamdan sonra “Gösterdikleri hassasiyet nedeniyle” Genelkurmay Başkanı ve askerî komuta kademesine teşekkür ederken; katliamdan sağ kurtulan Servet Encü, ailelere yapılan baskı sonucu, adalet umudunun tükenerek ailesi ile birlikte Türkiye’yi terk edip Irak (Güney) Kürdistanı’na yerleşti…

O katliamından “sağ” kurtulan Servet Encü diyordu ki:

“O geçiş yolu 100 yıldan beridir kullanılıyor. O yol PKK yolu değildi. Sadece ticaret yoluydu. Bize demesin yanlış anlaşılma sonucu bombaladık. Bu yanlışı niye daha önce yapmıyorlardı asker. Çünkü yıllardan beri gidip geliyoruz. Daha önce bazen asker yolu kapatıyordu. 100 katırdan fazla yakalayıp karakola götürüyorlardı. Köylülerin getirdiği eşyalara el konuluyordu. Bu sefer farklı yaptılar. Bu köylülerin sınırı geçip sigara ve mazot getirdiğini herkes biliyordu. Asker de biliyordu. Kimse mazeret üretmesin. Kaymakam da biliyor, komutan da biliyor, herkes biliyor. Genelkurmay heronları gelip tespit ediyor. O çekilen görüntüler katırın yükünde ne olduğunu biliyor. Onlar da biliyor. PKK hiçbir zaman 100 katırla gelmez. PKK, ancak 6-7 katırla gelir. Devlet yetkililerinden şu ana kadar hiç kimse ne beni aramış ne de beni yanına çağırmış. Bizimle ilgilenenler, bize yardım edenler sadece milletimizdir. Bazı devlet yetkileri köyde sadece bir aileyi ziyaret ettiler, geri kalan 34 aileye başsağlığında bulunmadılar…”

Aslında Roboskî Katliamı, T.“C”nin “Tedip, Tenkil ve Tehcir” çizgisinin güncel uygulamasından başka bir şey değildi. 1920’lerde Koçgiri’de, 1925’lerde Piran-Palu’da, 1930’larda Ağrı’da, Zilan’da; 1937-38’lerde Dersim’deki katliamların, 1943’te Van Özalp ilçesinde 33 Kürt köylüsünün katledilmesinin bir benzeridir yaşanan…

 

“33 KURŞUN” PARANTEZİ

 

“33 Kurşun”! Anımsatmadan geçmeyelim:

Qalqaliya’da (Özalp) Sefo Deresi’nde 28 Temmuz 1943 tarihinde ve tan vaktinde; Van ili Özalp ilçesine bağlı Xerabesorik, Milanengiz, Runexar ve Xeretel köylerinden Milan Aşireti mensubu 33 insan Sefo Deresi mevkiinde elleri arkadan bağlanmış ve yere diz çöktürülmüş olarak kurşuna dizildi.

Kurşuna dizilenler arasında yürüyemeyecek kadar yaşlılar, bıyıkları yeni terlemiş delikanlılar, askerden izinli gelmiş nişanlılar vardı. Babayı oğluyla, damadı kayınpederiyle, kardeşi ağabeyiyle birbirine kalın iplerle bağladılar, çembere aldılar ve dört bir yandan üzerlerine kurşun yağdırdılar.

Haklarında verilmiş bir mahkeme kararı yokken, hepsi de suçsuz ve günahsızken sorgusuz-sualsiz kurşuna dizildiler.

T.“C”, diğer katliamlarla olduğu gibi bu keyfi katliamla da yüzleşmedi.

Yüzleşmek bir yana, köylülerin kurşuna dizilmesi emrini veren dönemin 3’üncü Ordu Komutanı Orgeneral Mustafa Muğlalı’nın “itibarını iade”(!) etti. 2004 yılı 6 Mayıs’ında Muğlalı’nın ismini köylüleri kurşuna dizen Özalp Taburu’na verdi.

Kolay mı? 1882’de Muğla’da doğan, 20 yaşında Kara Harp Okulu’ndan mezun olup orduda göreve başlayan Mustafa Muğlalı, Osmanlı’nın dört bir koldan saldırı gördüğü yıllarda, 1912-1913’te Balkan Savaşı’nda, 1914-1918 arasında da Birinci Dünya Savaşı’nda savaşır.

İstiklal Savaşı’nda, İttihatçı cemiyetlerde görev alır. Karakol Cemiyeti’nin Üsküdar şubesi reisidir. Karakol lağvedildikten sonra 1920’de Anadolu’ya istihbarat ve silah temin eden Zabitan Grubu kurulur. Ancak, bu grup, Anadolu’ya gitmesine izin verilen kişiler konusunda tedbirsiz davranınca tepki görür. En büyük tedbirsizlik, Mustafa Kemal’e suikast girişiminde bulunma suçundan idam edilen Mustafa Sagir’in Anadolu’ya geçiş izninin altında Muğlalı Mustafa imzasının bulunmasıdır.

1926 onun için bir dönüm noktasıdır. Dahiliye Vekaleti’nin görevlendirmesiyle 1925 sonlarında Dersim’e gelen Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey, burada genel bir tedibe (terbiye etme) gerek olduğunu rapor eder. Devletin hedefinde, vergi vermemekte direndiği, silahlı ayaklanmaya hazır olduğu iddia edilen Koçuşağı aşireti vardır. 19 Eylül 1926’da bir tedip harekâtı planlanır, başına da o sırada Elazığ bölgesinin komutanı olan Kurmay Albay Muğlalı getirilir. Devlet raporlarında “cebbar (kudretli), gayur (gayretli) ve bilhassa çok sert bir kumandan” olarak tarif edilen paşa, bu görev için en uygun kişidir.

6 Ekim’de başlayan harekâtın ikinci günü aşiret teslim olur, ancak, Muğlalı operasyona devam eder. Harekâtın 24. gününde Koçuşağı aşiretinden bir grup Mustafa Bey’in Amutka mıntıkasındaki çadırına sonuçsuz bir baskın düzenler. Muğlalı, 30 Ekim’e kadar sürdürdüğü harekât sonunda aşireti “imha eder.”

33 Kurşun Katliamı’nın bir tek amacı vardı; o da Kürt halkına gözdağı vermekti. Ve, bu Anadolu’daki Osmanlı-Türk egemenliğinin bir geleneğiydi.

Halkın sevdiği ve saydığı “birkaç kişiyi asarak” ya da “kurşuna dizerek” halkı sindirmek, “devletin resmi siyaseti”ydi. Muğlalı bu gerçeği yargılandığı mahkemede açıkça itiraf etti. Devletin Kürtleri “sistemli olarak imha” etmesi gerektiğini ifade etmekten çekinmedi ve “Kürtlere normal ölçüler ve devlet anlayışı içinde yaklaşılması mümkün değildir!” dedi.

Tarih yaşıyor! Tarih ırkçı zihniyette, inkâr ve imha siyasetinde yaşıyor. Tarih; Zilan Deresi’nde, Kutu Deresi’nde, Kasaplar Deresi’nde, toplu mezarlar ülkesi Kürdistan’ın her yerinde ve Sefo Deresi’nde yaşıyorken; 33’ler için Ahmed Arif haykırıyordu: “Vurulmuşum/ Düşüm, gecelerden kara/ Bir hayra yoranım çıkmaz/ Canım alırlar ecelsiz/ Sığdıramam kitaplara/ Şifre buyurmuş bir paşa/ Vurulmuşum hiç sorgusuz, yargısız/ Kirvem, hallarımı aynı böyle yaz/ Rivayet sanılır belki/ Gül memeler değil/ Domdom kurşunu/ Paramparça ağzımdaki...”

 

ROBOSKÎ ACISI VE DEVLET GERÇEĞİ

 

Uludere/Roboskî katliamında kardeşi ile birlikte 11 yakınını kaybeden ve o günden bu yana Roboskî’nin sözcüsü olan Ferhat Encü, 5 Aralık 2012’de Avrupa Parlamentosu’nda “Avrupa Birliği, Türkiye ve Kürtler” konferansında yaptığı konuşmada, “Adalet gelmezse geleceğimiz karanlık olacaktır,” vurgusuyla ekledi:

“28 Aralık 2011 gecesi, Şırnak’ın (Şirnex) Uludere (Qileban) ilçesi Gülyazı (Bejuh) ve Ortasu (Roboskî) köylerinden Irak sınırına ‘Sınır Ticareti’ için geçmiş ve dönmekte olan sivillerin Türkiye Silahlı Kuvvetlerine ait savaş uçakları tarafından bombardımana tutulması sonucu 34 canımız toprağa, can’larımızın evlerine ise ateş düştü!…

Üç kıtaya yayılmış imparatorluğun bakiyesi olarak kalan üzerinde yaşadığımız ‘millî’ topraklarda, imparatorluğun habitatından taşacak toplumsal travmalar yaşanmış, yaşanıyor. Ermeni Kırımı’ndan Dersim Tertelesi’ne, 6-7 Eylül yağmalarından askeri darbelere, Çorum ve Maraş katliamlarından Madımak’a, 28 Şubat’tan Zanqirt (Bilge) Köyü ve Roboskî katliamlarına uzanan, uzun ve geniş bir katliamlar tarihinin travması üzerinde yaşıyoruz. İşte tarihe ‘Roboskî Katliamı’ olarak kaydedilen o elim hadise, bu travmalar zincirinin bir halkasıdır.”[6]

Ya AKP’nin, devletin tutumu mu?

“Devlet cephesinde de vaziyet gayet sarih.

Roboskî’dekiler nasıl 34 çocuklarının öldüğü katliamın sorumlularının bulunamayacağından eminse, devlet de o kadar emin.

Öyle ki, katliamın sorumluların bulunmasının adı ‘Roboskî fantezisi’ olarak konmuş.

Şu sözler, yakında çalışmasını tamamlayacak Meclis Uludere Alt Komisyonu Başkanı AKP’li İhsan Şener’in Anadolu Ajansı’na (AA) yaptığı açıklamadan, lütfen tane tane okuyalım: ‘Biz komisyon olarak sadece fotoğraf çekeceğiz. Bizim ‘Ahmet suçludur, Mehmet tetiği çekmiştir, Hüseyin ateş etmiştir, Ali yanlış yorumlamıştır’ gibi FANTEZİ yapacak hâlimiz yok.’

Anlaşıldı di mi? Yani Ahmet suçlu değil, Mehmet tetiği çekmedi, Hüseyin ateş etmedi, Ali yanlış yorumlamadı...

Peki, Roboskî’de ne oldu? Yandı, bitti, kül oldu...

Ahmet’in, Mehmet’in, yani kendi vatandaşını bombalama işinden sorumlu olanların bulunmasının adı ise ‘fantezi yapmak’…”[7]

Evet AKP Hükümeti Uludere’yi “faili meçhul” bırakmaya kararlı! TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu içinde Uludere olayıyla ilgili oluşturulan alt komisyonda AKP’liler, “soruşturma değil, araştırma komisyonu oldukları” gerekçesiyle sorumluları tespit edip kimliklerini açıklama yetkisine sahip olmadıklarını belirtirken Başbakan Erdoğan’ı sorumluluktan kurtarmak için de “Operasyonda sivil irade by-pass edilmiştir” görüşünü savundular.

Sonra da Meclis Araştırma Komisyonu’nun iktidar kanadı olayın sorumluluğunu “koordinasyonsuzluğa” kesti. AKP Ordu Milletvekili İhsan Şener’in başkanlığında yapılan Alt Komisyon toplantısında AKP’liler, “Elimizdeki verilerle sorumluyu tespit edemeyiz. MİT, Jandarma, Valilik, yerel komutanlıklar arasında istihbaratta koordinasyonsuzluk var,” görüşünü savundular!

Durum tam da buyken; TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu’nun Uludere olayıyla ilgili rapor yazım aşamasına gelmesi üzerine TBMM’deki siyasi parti gruplarını ziyaret eden Uludere’de yakınlarını yitiren aileler ile AKP Grup Başkanvekili Mahir Ünal arasında sert tartışma yaşandı. Ünal, saldırıdan Başbakan Erdoğan’ı sorumlu tutan ailelere “Başbakan hakkında böyle konuşamazsınız” diye tepki gösterince, saldırıda oğlunu yitiren Hediye Öncü, Emine Erdoğan’ın Uludere ziyaretinde kendilerine verdiği “yazma”yı, “Bunu kendisine verin” diyerek iade etti.

BDP Parti Meclisi Üyesi de olan Ferhat Encü, aradan bir yıl geçmesine karşın faillerin açıklanmamasını eleştirerek, “Eğer failler bulunmazsa, bizim için birinci fail Başbakan, ikinci faili Genelkurmay Başkanı’dır. Uludere’nin sorumlusu Erdoğan’dır” deyince, Ünal, “Sayın Başbakan hakkında böyle konuşamazsınız. Uludere’nin aydınlatılması için olağanüstü bir gayret gösteriyoruz. Ama siz kaymakamı linç etmeye kalktınız, tabutların üstüne PKK bayrakları asıldı” sözleriyle tepki gösterdi.

Nihayet “Roboskî’yi karartacaklar” vurgusuyla Uludere Alt Komisyonu’nun CHP’li üyesi Ankara Milletvekili Levent Gök, AKP’li komisyon başkanı ve üyelerinin çok isteksiz davrandığının altını çizerek ekledi:

“AKP’li üyeler ve komisyon başkanı Başbakan’dan gelen talimatlar ve bu doğrultuda gelen siyasi baskılara maruz kaldılar. Genelkurmay Harekât Dairesi’nden bir askeri yetkilinin gelip dinlenmesi talebimizi ilettik. Bu dahi reddedildi.”

Gerçekler böylesine gölgelenmek istenirken; Türkiye Psikiyatri Derneği’nin hazırladığı ‘2. Uludere’ raporunda, bölgede travmanın sürdüğü, halkın öfkeli ve umutsuz olduğu belirtildi. Rapora göre, Uludere’de kadınlar iç çamaşırlarına kadar siyah giyiniyor, her perşembe mezarları ziyaret ediyor, geride kalan kanlı tişörtü koklayarak ağlıyor. Köylerde düğün yapılmıyor, çocuklar oyun oynamıyor, çikolata yemiyorken; hava saldırısında çocuklarını yitiren Roboskî köylülerine 45 kişilik korucu kadrosunun tahsis edildiği kaydedildi!

“Korucu kadrosu” rüşvetine bir de “tazminat” faktörü eklendi…

İnsan Hakları Komisyonu üyelerinin Gülyazı’yı ziyaretinde, katledilenlerin yakınları komisyona verdiği dilekçede, “Failleri tespit edilip cezalandırılana kadar tazminat tekliflerini reddedeceğiz. 34 kişinin ölümüne sebebiyet veren bu vahim olayın failleri tespit edilip cezalandırılıncaya kadar devletten hiçbir tazminat talebinde bulunmayacağımızı, yapılmış ve yapılacak maddi manevi tazminat tekliflerini reddedeceğimizi bilmenizi isteriz. İçimiz kan ağlarken, çocuklarımızın kan bedeli olan paraya dokunmayacağımızın bilinmesi gerekir,” derlerken; 19’u çocuk 34 köylünün bombalanarak öldürüldüğü olayda oğlu Selam Encü’yü yitiren Senire Encü, Başbakan Erdoğan’a bir mektup yazarak kendilerini ödeneceği açıklanan 123 bin liralık tazminatı istemediğini belirtti.

Anne Encü, “Recep Tayyip Erdoğan, para göndereceğim demişsin. Ben senin paranı istemiyorum. Ben oğlumun katillerini istiyorum. Benim devlete satacak oğlum yoktur. Devlet bana bir trilyon verse, oğlumun tırnağı etmez” dedi.

Gerçekten de TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu üyesi Malik Ecder Özdemir, “İlk izlenimimiz, bu insanların kaçakçı olduğu biline biline bombalandığı yönünde. Aileler, tazminat değil, olayın aydınlatılmasını istiyor,” dese de, katliamın sorumlularını sormaya Roboskî’den Ankara’ya gidenlerin karşısına çıka çıka yine para, para, para çıktı...

Roboskî Katliamı’ndan geride kalanlar 18 kişilik bir heyetle ikinci kez Meclis’in kapısındaydılar. Bir kez daha hatırlatalım: F-16’larla bombalanan 34 kişinin 19’u 18 yaşından küçüktü. Annelerden kimisi üzerinde oğullarının fotoğraflarının olduğu tişörtlerle gelmişlerdi Meclis’e. “Böyle giremezsiniz, önce tişörtleri çıkarın” denildi. “İlk gelişimizde girdik ama” denince “Yeni yasa çıktı” denildi. “Gerçekleri soyunun da gelin” demek ister gibi. “Gerçek bu kırmızı halılardan yürüyemez’ der gibi... Neticede çıplak hiç girilemeyeceğinden kutlu Meclis’e, bazı vekillerin de araya girmesiyle sonunda izin verildi.

Bu yaşananları, katliamın başından beri kim bilir kaç kere gözaltına alınmış Ferhat Encü’den dinledim. Üniversitede okuyan abisi Ferhat’a destek olmaya kaçağa çıkan kardeşi, bankaya parayı yatırdıktan sonra toprağa yatırılmıştı Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bombalarıyla. O kuvvetler ki hâlâ rahat bırakmıyorlar Roboskî’yi. Gülyazı Tugay Komutanı ve arkadaşları tehditlere devam ediyorlar. Her perşembe yapılan mezarlık ziyaretlerine kadar karışıyorlar. “Neden sürekli mezarlığa gidiyorsunuz” diye soruyorlar.

“O zamandan bu zamana sorumluların bulunmasına, yargı önüne çıkarılmasına dair hangi somut adımlar atıldı?” sorusuna Ferhat Encü’nün, Meclis’te görüştükleri AKP Grup Başkanvekili Mahir Ünal’ın verdiği cevaplardan biri ne olmuş dersiniz? Elindeki listeyi uzatarak: “Bakın size burs verdik.”

“Dondum kaldım” deyip anlatmaya devam ediyor Ferhat Encü: “Katliam olduğundan beri devletten burs gibi bir talebim olmadı. Nasıl bağladınız bana bursu? Görüşüme başvurdunuz mu? diye sordum. Kimselere sormamışlar. Çoğu, katliamda hayatlarını kaybedenler olmak üzere bir yoksulluk listesi yapmışlar. Kimse de almayacak bu bursu. Tazminat diye verdikleri 123 bin lirayı elinin tersiyle iten aileler bu parayı da getirir geri verirler.”

“Roboskî’de vur emrini verenler, vuranlar kimler?” sorusunun cevabına gelince, “Soruşturmayı etkilememek için açıklama yapmıyoruz ama araştırmalarımız sürüyor” demişler yoksullukla pek ilgili, yoksunlukla ilgisizler. Encü’nün sorusunu paylaşan annelere de hazır elbet cevap: “12 Eylül’ de Diyarbakır Cezaevi’nde olanları hatırlamaz mısınız? Bir o günlere bakın, bir de bu günlere”

Bir annenin sözleriyle bakalım: “O günleri çok iyi hatırlıyorum. Bizim eve baskın yaptıklarını, babamın dişlerini çektiklerini, bıyıklarını söktüklerini gördüm. 20 gün önce aynı Roboskî’den bir kardeşi askerde olan, bir kardeşi Roboskî’de öldürülmüş Fikret Encü’nün götürülüşünü gördüm sabah dörtte. Şimdi Diyarbakır’da tutukludur kendisi”!

Bu kadar da değil!

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 13 öğrenci hakkında İstanbul 23. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edilen iddianamede, Uludere katliamını protesto etmek “suç delili” sayılıp, TSK bombalarıyla öldürülen 34 kişi için “ölü ele geçirildiler” denilirken, 13 öğrenciden üçü için müebbet ve toplam 417 yıl hapis cezası istenirken; Roboskî’de rehabilitasyon tehditle engelleniyor!

Roboskî köyünde yaşanan travma ilk günlerdeki ağırlığını koruyorken; bu travmanın ağırlığını köyde yaşayan çocukların üzerinde biraz da olsa hafifletmek için yürütülen “Fotoğrafçı Çocuklar Atölyesi” projesi kapsamında kiralanan dükkân, Gülyazı Karakol Komutanı’nın dükkân sahibini telefonla arayarak tehdit etmesi üzerine sanatçılardan geri alındı.

30 Kasım 2012 günü atölye olarak kiralanan dükkân, Gülyazı Karakol Komutanı Yalçın Köse tarafından dükkân sahibi Kadir Encü’nün aranıp tehdit edilmesi üzerine fotoğrafçılardan geri alındı.

Evli ve 2 çocuk babası olan dükkân sahibi Kadir Encü 12 yaşında mayına basmış ve sakat kalmış. Devletten aldığı özürlü maaşı ile geçiniyor. Gülyazı Karakol Komutanı Yalçın Köse Kadir Encü’yu arayarak, dükkânı fotoğrafçılara kiralamasının kendisi için iyi olmayacağını söylemiş ve aldığı özürlü maaşının kesileceğini ima etmiştir. Kadir Encü bunun üzerine fotoğraf sanatçılarına kendisini anlayışla karşılamalarını söyleyerek kiraya verdiği mekânı geri aldı!

Nihayet Uludere katliamı, Hollanda’nın Den Haag kentindeki Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne taşındı.

Kolay mı? Roboskî, yalan ve çarpıtmalar dışında, böylesine bir acı ve öfke kaynağıdır!

Siz bakmayın “Beyaz/ Sevimli Kürt” Kemal Burkay’ın, “İnanın ki Roboskî’de bombalama olduğunda bazı çevreler sevindi. Hükümet de krizi iyi yönetemedi doğrusu,”[8] demesine!

Kimse bu devasa acıya, sevinecek kadar canavar olamaz; elbette (canavarların en soğukkanlısı) devlet dışında…

 

“SON” AÇLIK GREVİ

 

“Hayata Dönüş”ten Roboskî’ye uzanan marifetleriyle yakinen tanıdığımız -canavarların en soğukkanlısı- devlet, Erdoğan’ın ağzından “son” açlık grevinde de ne olduğunu tüm netliğiyle ortaya koydu!

29 Ekim 2012: “Aç falan değiller. Az ya da çok bir şeyler yiyip içiyorlar”…

30 Ekim 2012: “Açlık grevi diye bir şey yok. Tamamen şov yapıyorlar!” “Milletvekilleri kuzu kebap yerken, onlara ölün diyorlar”…

11 Kasım 2012: “Bunlar şantajdır, blöftür, şovdur...”

13 Kasım 2012: “Açlık grevleri kaos ve gerilimi tırmandırmak için yapılıyor!” “Bunların rejim yapmaya ihtiyaçları var!”

İş bununla da sınırlı değildi!

“Türkiye’deki açlık grevleri konusunda ne düşündüğü” sorulduğunda Nobel ödüllü Orhan Pamuk, “Bu konulara şu anda girmek istemiyorum” demişti.[9]

Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Barzani, “Açlık grevleri artık sona ersin,”[10] diye buyurmuştu…

Ancak Tekirdağ F Tipi Cezaevi’nde, aralarında Wernicke Korsakoff hastası İnan Gök’ün de olduğu 28 mahkûmun “birbiriyle göz teması kurmaması için” kapı mazgalları A4 kağıdı yapıştırılarak kapatıldığı ve uygulamaya yapılan itirazın da savcılık tarafından reddedildiği; ya da Sincan F Tipi Cezaevi’nde yatan Sarp Kuray’ın, “1970’lerde Mamak Askeri, Maltepe Cezaevi’nde yattım. Askeri cezaevleri buraya göre cennetti,” diye betimlediği tabloda; şöyle haykırıyordu 2000’lerin F-Tipi cenderesinden geçen Sevinç Tanyıldız:

“Dışarıdan nasıl hissedilir bilinmez ama içeride inanılarak yapılan ağır bir eylemi kaldırabilmenin tuhaf bir mutluluğu vardır. Su ve şeker, bir şeyler yapabilmenin katığıdır”![11]

Unutulmasın! Bedenin bir silah olarak kullanılması, bedenin siyasallaştırılmasının çok önemli ve etkili bir yoludur açlık grevleri… Ezilen ve ötekileştirilen kişi siyasal bir özne/aktör olarak hareket etmeye, konuşmaya başlar açlık greviyle... Bedeni pasif silahlaştırmasıdır “açlık grevi” ya da “ölüm orucu” olgusu...

Açlık grevleri, dünya açısından yeni bir protesto biçimi değil. Birçok farklı siyasi grup, sesini duyurmak ve tartışma zemini oluşturmak için bu eylem türünü kullandı ve kullanıyor. Kürt sorunu açısından benzerlik kurulan İrlanda’da Britanya’nın tutukladığı IRA mensupları için acı bir gelenek açlık grevi. 1981’de IRA’nın efsane ismi Bobby Sands’in öncülüğünde geniş çaplı, süresiz ve dönüşümlü bir açlık grevi başladı.

Öncelikli amaçları, kendilerinin savaş esiri olarak kabul edilip hapishanedeki diğer suçlulardan farklı değerlendirilmeleriydi. Pek az kişi kurtuldu. Hayatta kalanlardan biri bugün Sinn Fein üyesi olarak mecliste yer alan ve “son” açlık grevi için şunları diyen Pat Sheehan’dı:

“Şu anda nasıl bir acı içinde olduğunu tahmin edebiliyor, onlara açlık grevi mücadelelerinde başarı diliyorum. Dünyada onları anlayacak bir halk varsa o da bizim gibi açlık grevinde ölümün eşiğinden dönenlerin olduğu İrlanda halkıdır.”

Nihayet 68’inci gün geldi!

Açlık grevleri için Başbakan Recep Tayyip Erdoğan “O bitmiştir. Öyle bir şey yok şu anda. Açlık grevleri yok, şov var”!

Mehmet Metiner’in, “Açlık görevi bitti, sıra silahların bırakılmasında”!

Hasan Celal Güzel’in, “… ‘Türkiye’de halkın nabzını en iyi tutan kimdir?’ sorusunun cevabı, hiç tereddüt etmeden ‘Recep Tayyip Erdoğan’dır… Açlık grevi komedisi karşısındaki isabetli tutumundan dolayı Başbakan Erdoğan’ı alkışlıyorum”!

Bülent Arınç’ın, “Açlık grevi eylemlerinin sonlandırılmasını sevinçle karşıladım… Bu tür eylemlere gerek yok. Taleplerin dile getirilme yeri parlamentodur”! yaygaraları eşliğinde “son” açlık grevinin 68’inci gününde nihayete erdirilmesiyle ABD’ci liberal Aslı Aydıntaşbaş da, “Günlerdir esip gürleyen, meydanlarda ‘Serhildan/ İsyan’ çağrısı yapan BDP eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, dün (19 Kasım 2012’de) rahatlamıştı,” diyordu…

Açlık grevlerinin bitmesinin Öcalan’ın rolünü güçlendirdiğini söyleyen Demirtaş, İmralı’da görüşmelerin başladığını söyleyip, “Bundan sonra atılan her adımı hükümet açısından zafiyet değil güç göstergesi olarak göreceğiz,” diye ekliyordu!

Yine Demirtaş, açlık grevlerinin sona erdiği saatlerde Şemdinli’de 5 askerin şehit olduğu operasyonun zamanlamasının “ilginç” olduğunu savunarak “Altında komplo aramıyorum, ama zamanlama ilginçtir ve soruşturulmalıdır,” diyerek, açlık grevlerinin ardından oluşan olumlu ortamın iyi kullanılması gerektiğinin altını çiziyordu.

AKP hükümetinin taviz söylemlerine kulağını kapatmasını isteyen Demirtaş, grevlerinin tıkanmış süreçleri tekrar açılmasını sağlayabileceğini kaydederek, “Şimdi konuşmak zamanıdır. Konuşmanın öne çıkması gerektiği dönemi yaşıyoruz. Bu tür zamanları yakalayabilmek kolay değil. Bunu uzun süreli tutabilmek de kolay değil. Oluşan çözüm umutları bir anda tuzla buz da olabilir. Bu nedenle şimdi konuşmak zamanıdır” diye ekliyordu.

Özetle “son” açlık grevinin bir şeyleri değiştireceğine dair karşılıksız beklentilerin depreştiği ortamda Cengiz Çandar, “Abdullah Öcalan, bundan böyle ‘sorunun tarafı’ olmaktan çıkarılarak ‘sorunun çözümünde ortak’ olarak değerlendirilebilir,” derken; Aysel Tuğluk da bu yanılgıya şu saptamalarıyla ortak oluyordu: “Açlık grevine girenler kararlıydı ve onları ancak Öcalan ikna edebilirdi ve etti de… Bizim için de yeni bir dönem başladı. Bundan sonra izleyeceğimiz politikaları belirlemek için konuşacağız. Geçmişte yapmadığımız ama yapmamız gerekenler neler onu konuşacağız. Eğer hükümetle yeniden diyalog süreci başlatılırsa -ki ilk adım atıldı- bizim parti olarak daha kolaylaştırıcı ve ön alıcı rolümüz olabilir… Bundan sonra daha yapıcı bir muhalefet izlememiz gerekiyor...”

Bu mümkün müydü?

Hayır bu mümkün değildi; “Kürt Sorunu”, bir “Türk Sorunu”na dönüşmüşken ve AKP (ile Erdoğan’ın) ne olduğu yeterinden fazla denenmişken…

Ancak kimilerine göre de “mümkün”dü!

Mesela “Beyaz/ Sevimli Kürt” liberal Orhan Miroğlu, “Erdoğan’ın açıklamasının açlık grevi sürecinde başlayan diyalogun devam ettiğini gösterdiğini, Oslo sürecinden farklı bir durum ile karşı karşıya kalınabilineceğini, bunun da Kandil değil ama İmralı’da bulunan Abdullah Öcalan’ın pozisyon aldığı bir süreç anlamına gelebileceğini” söylerken; Başbakan’ın Kürt sorununun çözümüne dönük açıklamalarını değerlendiren BDP Genel Başkan Yardımcısı ve Diyarbakır Milletvekili Nursel Aydoğan, “Son dönemde siyasi ortamı yumuşatan, çözüm yönünde bir dilin gözlendiği”ne dikkat çekti!

Karin Karakaşlı’nın, “Kan akmaya devam ettikçe, söz her an boğulma tehlikesiyle karşı karşıya demektir. Bu yüzden yine en çok dilden medet umma zamanı, yine dilden ve yeni dilden,” diye tarif ettiği “dil değişikliği” mi dediniz?!

Hayır! Türk(iye) hukuk(suzluğ)u ve Roboskî’li Kürtler gerçeği boylu boyunca karşımızdayken; “dil değişikliği” olsa olsa liberal bir yanılsama/ sanrıdır!

 

TÜRK(İYE) HUKUK(SUZLUĞ)U VE KÜRTLER

 

Öncelikle Orhan Kemal Cengiz’in şu saptamalarını aktarayım:

“Bizim devletin, karanlık arzularını yerine getirenleri koruyup kollama işinin de çok uzun bir tarihi var.

Kapkaranlık bir bilinçaltı var bizim devletin. Aradan ne kadar zaman geçse, ne kadar değiştiğini iddia etse de, hemen aslına rücu ediveriyor ilk fırsatta.

Bu karanlık bilinçaltı, onun kapkaranlık emellerini gerçekleştirmek için hareket edenleri, hemen daima bir biçimde kayırıyor, kurtarıyor, taltif ediyor. Yine aynısı oldu işte. Hrant Dink, 301. maddeden mahkûm olup, ‘Türklüğe hakaret etmiştir, görüldüğü yerde vurun’ yaftasını göğsünde taşısın diye, Yargıtay koridorlarında sonsuz bir enerjiyle dolaşıp duran, o karanlık duman, o meş’um kararı veren yargıçlardan birisini, devletle sorunlarımızı çözsün diye ombudsman olarak seçtirmeyi başardı…

Bizim devletin, karanlık arzularını yerine getirenleri koruyup kollama işinin de çok uzun bir tarihi var. Atatürk’ün Selanik’teki evine bomba atıp, binlerce gayrimüslim vatandaşımızın 6-7 Eylül’de katliam ve talana uğramasına neden olan adam, sonradan devlet içinde ışık hızıyla yükselmiş ve en son Nevşehir valimiz olmuştur.

Abdi İpekçi’nin katili, vali yapılamamıştır belki ama, Türkiye’nin en fazla korunan askeri cezaevinden elini kolunu sallayarak kaçmıştır.

Bazen cezaevinden kaçırmaya bile gerek duyulmamış, herkesin gözü önünde beraat ettirilmiştir katiller. Mesela, Türk Gladyo’sunu araştırırken öldürülen savcı Doğan Öz’ün katili, üç defa ölüm cezasına çarptırılmasının ardından beraat ettirilmiştir.

Sayısız katliam ve cinayetlerin failleri, hep bu karanlık bilinçaltı yüzünden ya yakalanamamış, ya çok küçük cezalara çarptırılmış veya işte suçları her nasılsa zamanaşımına uğramıştır.”

 

HRANT’IN ÖDÜLLENDİRİLEN KATİL(LER)İ[12]

MUAMMER GÜLER

Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink 19 Ocak 2007’de öldürüldüğünde İstanbul Valisi’ydi. Mülkiye müfettişlerinin haklarında soruşturma talep ettiği İstanbul Emniyet Müdürü ve İstihbarat Şube Müdürü hakkında soruşturma izni vermedi. Dink’in katledilmesinin ardından kamuda en yüksek dereceli memurluk olan “müsteşarlığa” terfi ettirilerek Türkiye’nin ilk Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarı oldu, AKP milletvekili olarak parlamentoya girdi.

CELALETTİN CERRAH

Dink öldürüldüğünde İstanbul Emniyet Müdürü’ydü. Cinayetten yaklaşık bir yıl önce Trabzon’dan İstanbul’a gönderilen istihbaratta, McDonald’s bombacısı Yasin Hayal’in Dink’e suikasta hazırlandığı, keşif için İstanbul’a gelerek Ümraniye’deki abisinin fırınında kaldığı yazıyordu. Cinayetten sonra bu yazı ortaya çıkınca İstanbul Emniyeti mahkemeye istihbaratın değerlendirildiğini, ancak iki polisin verilen adreste bahsi geçen fırını bulamadığını rapor ettiklerini öne sürdü. Fakat Hayal için görevlendirildiği öne sürülen iki polisin sözü edilen gün sabah 09:00’dan gece 24:00’e kadar Fatih’te başka bir işle görevlendirildikleri ortaya çıktı. Hakkında ne soruşturma, ne dava açılabilen Cerrah cinayetten sonraki süreçte “valiliğe” terfi ettirilerek Osmaniye’ye atandı.

AHMET İLHAN GÜLER

Dink öldürüldüğünde İstanbul İstihbarat Şube Müdürü’ydü. Hakkında soruşturma açılması yolundaki başvurular dönemin valisi Güler tarafından iki kez reddedildi. İzleyen süreçte görevden alındı. Ancak Mayıs 2011’de Emniyet Genel Müdürlüğü Terfi Komisyonu’nca, “hakkında herhangi bir idari soruşturma yürütülmediği ve geçmişinde disiplin cezasına çarptırılmadığı” da gerekçe gösterilerek “1. Sınıf emniyet müdürlüğü”ne terfi ettirildi.

ŞAMMAZ DEMİRTAŞ

Trabzon’dan cinayet planına ilişkin istihbarat gönderildiğinde istihbarattan sorumlu İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı’ydı. Hakkında dava açılmadı. Rize’nin ardından Uşak Emniyet Müdürlüğü’ne atandı.

NİHAT ÖMEROĞLU

Dink, Agos’taki yazısında “Türklüğü aşağıladığı” iddia edilerek Şişli 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nce mahkûm edildi. Karar, temyiz incelemesini yapan Yargıtay’da da, Başsavcı’nın aksi yöndeki görüşüne rağmen onandı. Ömeroğlu, Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nda Dink’in “Türklüğü aşağıladığı” ve cezalandırılması gerektiği yönünde görüş bildiren 18 hâkim arasında yer aldı. TBMM’de AKP oylarıyla Türkiye’nin ilk ombudsmanı (kamu başdenetçisi) seçildi. Seçildikten sonra “önündeki dosyanın Hrant Dink’e ait olduğunu bilmediğini, dönemin o kararı gerektirdiğini” savundu. Ombudsmanlığa aday olmak üzere TBMM’ye verdiği dilekçeye göre “alkol kullanmıyor”.

MUHİTTİN MIHÇAK

Yargıtay’daki oyunu Dink’in “Türklüğü aşağıladığı” yönünde kullandı. TBMM’de Başdenetçi Ömeroğlu’na yardımcı olarak seçilen beş kişiden biri oldu.

EKREM ERTUĞRUL

Yargıtay üyesi olarak Dink’in cezalandırılması yönünde oy kullandı. İzleyen süreçte Yargıtay 9. Ceza Dairesi Başkanlığı’na getirildi.

HASAN ERBİL

Dink’in mahkûm edilmesi yönünde oy kullanan üyeler arasındaydı. Daha sonra Yargıtay Başsavcılığı’na atandı.

HASAN GERÇEKER

Yargıtay’daki oylamada Dink’in “Türklüğü aşağıladığı” iddiasına katıldı. Önce Yargıtay Başkanlığı’na, ardından Tahkim Kurulu Başkanlığı’na getirildi.

İDARİ YARGI

Mülkiye müfettişlerinin talebine rağmen altı Emniyet görevlisinin soruşturulmasına izin vermedi. Bu kararın ardından AİHM, beş başvuruyu birleştirdi ve Dink’in korunmaması, cinayetin önlenmemesi, devlet yetkililerinin etkin soruşturulmaması gerekçesiyle Türkiye’yi dört kez mahkûm etti. AİHM’in bu kararından sonra, müfettişler dokuz kişi hakkında soruşturma talep ettiler. Ancak İstanbul Bölge İdare Mahkemesi, AİHM hükmüne rağmen görüş değiştirmedi, soruşturmaya yer olmadığına karar verdi.

 

Dünya Adalet Projesi tarafından, “düzen, güvenlik, temel haklar, hükümetin şeffaflığı, sivil yargı ve ceza yargısı” kriterleri baz alınarak hazırlanan yıllık raporda hukukun üstünlüğü konusunda 97 ülke içinde 71’inci olan Türk(iye) hukuk(suzluğ)u ve Kürtler konusunda, somut olgu ve olayları “yorumsuzca” sıralıyorum; Orhan Gazi Ertekinin, “Adliye, ülkedeki tüm etnik-kültürel grupların hukuksal eşitliği ve toplumsal birliği yönündeki hukuk devletinin bir aracı olmaktan çıkarsa, milli-devletin sıradan bir sopasına dönüşür,” saptamasının altını özenle çizerek:

i) Diyarbakır E Tipi Cezaevi’nde 24 Eylül 1996’da 11 tutuklunun öldürülmesi, 22 tutuklunun da ağır yaralanmasına yol açan müdahaleye ilişkin dava zamanaşımı tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. 10 yıl kadar süren davanın, 27 Şubat 2006’daki karar oturumunda 3 sanık beraat etti, 62 sanığa da 5’er yıl hapis ve 3’er yıl kamu hizmetinden men cezası verildi. Zanlılar, “Rahşan Affı” nedeniyle bir gün bile cezaevine girmedi.

Mağdurların başvurusu üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı kararı esastan bozdu. Diyarbakır 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yeniden görülmeye başlayan duruşmada savcı, 3 sanığın beraatını, 62 sanığın ise cezalandırılmasını, biri doktor toplam 7 sanığın da zamanaşımı nedeniyle dosyalarının düşürülmesini istedi!

ii) Eski Ülkü Ocakları Genel Başkan Yardımcısı Şahap Gürsoy’un da aralarında bulunduğu 19 sanığın yargılandığı ve beşinin mahkûm olduğu davanın gerekçeli kararında, BDP Ankara İl Başkanlığı’na 15 Temmuz 2011’de molotofkokteyli atılması nedeniyle ceza verilen üç sanığın, bu suçu örgüt faaliyeti kapsamında değil, “iştirak ilişkisi” çerçevesinde işlediği kaydedildi… Ankara 12. Ağır Ceza Mahkemesi’nin gerekçeli kararında, sanıklara neden “örgüt” suçundan ceza verilemediği açıklandı!

iii) KCK davasında salondan zorla çıkarılan 36 avukat darp edildi!

iv) 2011’in Haziran ayında BDP Tatvan İlçe Eş Başkanlığına seçilen ve 20 Ocak 2012’de tutuklanan Mazlum Akgün hakkında 6 ayda 59 dava açıldı. Bir basın açıklamasında yaptığı konuşma nedeniyle 3 yıl hapis cezasına çarptırılan Akgün için mahkemenin gerekçeli kararında “Sanığın geçmişi ve uslanmaz kişiliği dikkate alınarak suçu tekrar işleyebileceği öngörülmüştür,” denildi!

v) 12 Haziran 2011 Genel Seçimleri’nde Emek Demokrasi ve Özgürlük Bloku’nun Muğla’nın Bodrum İlçesi’nde düzenlediği mitingde Kürtçe ve Türkçe ezgiler seslendiren sanatçı Halit Bilgiç’e, seslendirdiği ‘Özgürlük Çiçeğimsin’, ‘Oremar’ ve ‘Heval’ parçaları nedeniyle İzmir 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nce “Örgüt propagandası yapmaktan” dava açıldı!

vi) Balıkesir’de KCK operasyonunda çoğu üniversite öğrencisi 7’si tutuklu 14 kişinin yargılandığı davanın iddianamesinde ilginç deliller dikkati çekti... İddianamede, “18 Aralık 2011’de örgütün son durumunu değerlendirmek ve örgüte yeni eleman ve sempatizanlar kazandırmak amacıyla çiğ köfte partisi adı altında toplantı yapıldığı anlaşılmaktadır” ifadeleri yer aldı. Tutuklu Erdal Bayram’ın ablası Esra Bayram, “İddianamede çiğ köfte gecesi örgütsel toplantı, kardeşimin bir telefon konuşmasındaki mayonez kelimesi şifre olarak değerlendirilmiş” dedi!

vii) “PKK’ye yardım ettiği, molotoflu saldırıya katıldığı” gerekçesiyle yargılanan Galatasaray Üniversitesi öğrencisi Cihan Kırmızıgül’e verilen 11 yıl 3 ay hapis cezasının gerekçesi açıklandı… Kırmızıgül’ü olay sırasında gördüğünü söyleyen, ancak daha sonra ifadesini geri alan gizli tanığın ifadelerini delil kabul eden mahkeme, gizli tanığın Emniyet’teki teşhisinin, “sanığın olay yerindeki görüntüsüne en yakın olduğu an” olması nedeniyle daha güvenilir olduğunu belirtti.

Kırmızıgül’e cezanın gerekçesinde “gizli tanık”ın emniyetteki teşhisi dikkate alındı. Oysa tanık mahkemede ifadesini değiştirip “O değil” demişti!

viii) Sosyalist ve Demokrasi Partisi (SDP) üyeleri Ali Okutan (19), Dersim Dinçer (19) ve Bedrettin Akdeniz (20) adlı gençler Newroz’u “KCK talimatı çerçevesinde” kutladıkları iddiasıyla “KCK üyeliği”nden tutuklanıp, 90 yıl hapis istemiyle dava açıldı. İddianamedeki deliller arasında Kürtçe müzikler ve Facebook paylaşımları yer aldı!

ix) Kürt açılımıyla ilgili basın açıklamasına giderken Esenşehir’de 6 Aralık 2009’da gözaltına alınan ve 2 yılı aşkın bir süre sonra tahliye edilen SDP’li üniversite öğrencileri Ali Deniz Kılıç ve Baran Nayır’ın yargılandığı dava karar aşamasına geldi. Öğrencilerin örgütle tek bağının bu eylem olduğunu belirten savcı, 24 yıl 8 ay ile 49 yıla kadar hapisle cezalandırılmalarını istiyor!

x) Diyarbakır’da 7’si çocuk 13 kişinin yaşamını yitirdiği “28 Mart olayları” olarak bilinen olaylarda yaşamını yitiren 14 yaşındaki Mahsun Mızrak’ın ölümüne ilişkin davada, skandallar zincirine yenisi eklendi. Van Jandarma Kriminal Laboratuvarı’nın Mızrak’ın kafatasından çıkarılan ve bombaatar mermisi olduğu sanılan mühimmatın kimin silahından çıktığını saptayabileceğini bildirmesinin ardından mahkeme tarafından buraya gönderilen adli emanetler, en önemli kanıtın değiştirildiğini ortaya koydu!

xi) 12 Eylül faşist darbesi döneminde Diyarbakır Hapishanesi’ndeki işkence ve insanlık dışı uygulamaları “Auschwitz’den Diyarbakır’a 5 Nolu Cezaevi” adlı bir kitap yazarak anlatan yazar İrfan Babaoğlu, 1 yıl 3 ay hapis cezası, kitabın yayımlayan yayınevi ise 16 bin lira para cezasına çarptırıldı!

xii) Hakkâri’de 17 yaşındaki genci kafasına tüfek dipçiğiyle vuran polise 6 ay hapis cezası verip cezayı erteleyen mahkeme ilginç bir gerekçeye imza attı: “Eylemler dolayısıyla psikolojik gerginlik taşıyordu!”

xiii) Dicle Üniversitesi öğrencisi Aydın Erdem’in 6 Aralık 2009’da DTP’nin kapatılmasını protesto için yapılan eylemde polis olduğu belirtilen kişiler tarafından sırtından vurularak öldürülmesinin üzerinden geçen 3 yıl ardından mahkeme, deliller ve görgü tanıklarının ifadelerine rağmen soruşturmaya takipsizlik kararı verdi!

xiv) Erzincan Zini’de 73 yıl önce kurşuna dizilen 95 köylünün mezarının açılması talebi, “Olay asayiş sorunudur” diyen savcıya takıldı… Kemiklerin bulunduğu bölgede mezarı açtırması beklenen Savcı Mehmet Can Mıhçı, 19 günde takipsizlik kararı verdi. Savcı Mıhçı; kurban yakınlarının talebi mezarın açılması yönünde olmasına rağmen bu isteğe değinmeksizin, Dersim Katliamı’nın “asayiş sorununa ilişkin bir olay” olduğunu, soykırım denemeyeceğini ve zaten zamanaşımına girdiğini savundu!

xv) Diyarbakır 4. Ağır Ceza Mahkemesi’nde aynı suçlamayla yargılanan 3 siyasi tutukludan Türkçe savunma verene 1 ay 20 gün, Kürtçe savunma veren diğer 2 tutukluya ise 6 ay hapis cezası verildi!

xvi) Kürtlere yönelik siyasi, kültürel kırım ve asimilasyon, dört bir koldan yürütülüyor. 1. İdare Mahkemesi, 2009’da yapılan ve tiyatro, müzik, şan, bilgisayar gibi alanlarda binlerce kişiye eğitim-öğretim hizmeti sunan Cegerxwin Gençlik ve Kültür Merkezi ile 19 park isminin yasaklanmasına hükmetti!

 

KİMSE AKP’YE DAİR “HAYAL” KURMASIN!

 

Tam da bu tabloda kimse “dil değişikliği” tavsiyesiyle, “Hayata Dönüş”lü ve Roboskî’li Türk(iye) hukuk(suzluğ)u ve AKP’ye dair “hayal” kurmasın, bize bunu önermeye kalkışmasın!

“Muhafazakâr Otoriterlik”ten, “Muhafazakâr İktidar”dan söz eden Taha Akyol’un bile, “Martin Lipset’in ‘uzayan iktidarın otoriterleşmesi’ dediği sürecin AKP’de ortaya çıkmasıdır,” notunu düşmek zorunda kaldığı tabloda; “Milli Görüşe Dönüş” ile ırkçı/ otoriter İslâmi muhafazakârlık ihya ediliyor.

Kadir Cangızbay’ın, “AKP’nin kendisi, sadece darbenin en sadık muhafızı değil, bizatihi darbeci”; Foti Benlisoy’un, “Vesayet karşıtı popülizmde sona gelindi”;[13] Onur Yükçü’nün, “Milliyetçiliğin kutsallarını sıkça kullanan, özgürlük alanlarını devlet adına tehdit olarak gören bir siyasi parti hâlini aldı”; Vahap Coşkun’un, “Giderek daha fazla devletçi bir dil tutturdu”; Cengiz Çandar’ın, “MHP İdeolojisi’ iktidarda mı?” notunu düştüğü “AKP, ‘tek adam’a dayanıyor ve muhalefetten hiç hazzetmiyor. Erdoğan, her muhalif unsuru neredeyse bir ‘düşman’ olarak kodluyor, icraatlarına karşı yapılan makul eleştirilere bile azarlayan bir dille cevap veriyor. AKP, emniyetin ve yargının muhalif kesimlerin üzerine çok gaddarca ve pervasızca gitmesini destekliyor, teşvik ediyor. Kendisinden herhangi bir talepte bulunulması, Erdoğan’ı sinir küpüne çeviriyor, bunu bir ‘saygısızlık’, ‘had bilmezlik’ olarak algılıyor. Zira toplum için en iyi olanın zaten kendisi tarafından bilindiğini düşünüyor ve vakti geldiğinde bunları -kendi belirlediği ölçüde ve tarzda- ‘vermekten’ hoşlanıyor.

Bu, bir nevi ‘muhafazakâr Nevzat Tandoğan’ durumudur. AKP, ‘Kimse herhangi bir talepte bulunmasın. Kürt meselesini çözmek gerekiyorsa, ben bunu kendi bildiğim yöntemle çözerim’ diyor.”[14]

Aslında AKP, hep buydu; liberal miyoplar görmezden gelse de!

AKP burjuvazinin gelişmesini ve dünya pazarıyla entegrasyonunu öncelikli amaç edinmiş bir parti olarak, hükümet olduğu günden itibaren, başta muhafazakâr kesim olmak üzere değişik burjuva akımlardan eski yeni parlamenter kişi ve grupları etrafında topladı.

AKP 2001 kriziyle kitleler nezdinde başlıca burjuva partilerin kitle desteğinin erimesinden yararlanan en örgütlü burjuva parti olarak seçimleri kazanmıştı. Dahası neo-liberal ekonomik saldırılarda sınır tanımayan bağnazlığıyla sermaye oligarşisinin ve uluslararası sermaye tekellerinin tam desteğini aldı. AKP’nin önceli RP’yi hükümetten düşüren 28 Şubat “müdahalesine” destek vermiş TÜSİAD, bu nedenle ve burjuvazi ile partilerinin egemen olduğu bir siyasal işleyişe geçilmesi için AKP hükümetlerine destek verdi. Burjuva değişim programının hükümet partisi olarak AKP’nin arkasında durdu.

AKP birinci hükümeti döneminde AB’ye girme sürecinde bazı ilerlemeler sağlayarak da burjuvazinin geniş kesimlerinin ve AB aracılığıyla demokrasi ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi beklentisindeki kitlelerin desteğini almış ve generallere karşı avantaj edinmişti.

AKP başından beri ABD’yle uyumu esas alacağını sergilemiş ve bunu kurulduktan hemen sonra, 2002 seçimleri arifesinde Erdoğan’ın ABD ziyaretindeki temaslarıyla kanıtlamaya çalışmıştı. AKP, kendisinden önceki hükümetlerin ABD ve NATO güçlerinin bölge politikaları ve savaşlarına desteği sürdürmekle kalmadı, hemen yeni bir tezkere çıkararak Irak savaşındaki “yol kazasını” tamir etti. Afganistan’da asker sayısının artırılmasını ve çatışma bölgelerinde görev alınmasını kabul etti.

Bütün bunlar ABD’nin AKP Hükümetlerine desteğinin kesintisizce sürmesine ve Ergenekoncu generallerin muhalefetine karşı, ABD’ci generallerin AKP’yle önce uzlaşmalarına ve sonra hükümete tabi olmalarına yol açtı.

Burjuvazinin değişim çizgisi işlevini üstlenen AKP hükümetleri rolünü yavaş bir hızla oynuyor. Öncelikle polis ve orduyu yeniden güçlendiriyor. Burjuva diktatörlüğünün asıl aygıtlarının ordu ve polis olduğu temel ilkesini uyguluyor.

AKP, çoktandır hâkimiyetindeki polisi, istihbarat, sayı ve bütçe yönünden güçlendirdi.

AKP, YÖK’ü ve üniversitede polis baskısını olduğu gibi sürdürüyor.

AKP’nin devlet yönetiminde generallerin inisiyatifini sınırlaması, kendi hâkimiyetini güçlendirmesi demokratikleşmenin göstergesi değildir. Dünya pazarıyla bütünleşen ve sermaye birikimini hızlandıran Türk burjuvazisinin artık kendine hak olarak gördüğü bir şeydir, o kadar. Olduğu kadarıyla küçük çaplı demokratik kazanımları gerçekleştiren de, geçmişten bu yana ezilenlerin mücadelesidir.

AKP Hükümeti, rejimi bazı değişikliklerle restore ve tahkim ederken, yeni “sivil” gerici anayasa yapmayı işçi sınıfı, Kürt halkı ve ezilenleri oyalamanın ve aldatmanın bir aracı kılmaya çalışmaktadır. İnkârcı-sömürgeci savaşı tırmandırma ve geniş çaplı tutuklamalar eşliğinde, ayrıca seçim zaferine dayanarak yapacağı, gerici nitelikte bir anayasa olmaktan başka bir şey olmayacaktır. Kaldı ki, asıl anayasa olarak MGSB’yi sürdürüyor.

Bu özellikleriyle de Prof. Dr. Binnaz Toprak, “AKP iktidarı dini alet ederek muhafazakârlığı dikte ediyor,” derken; “Türkiye şeriata geçmedi. Ama okyanus ötesi düşünce kuruluşlarınca belirlendiği üzere, ‘hibrit’ bir ‘İslâmi demokrasi’ olma”[15] yolundadır…

 

IRKÇI/ OTORİTER İSLÂMİ MUHAFAZAKÂRLIĞIN “GÜVENLİK İKLİMİ”

 

Bu da ırkçı/ otoriter İslâmi muhafazakârlığın “güvenlik iklimi”yle kuşatılmamıza yol açmıştır!

Örneğin ‘The Guardian’dan Simon Tisdall, “2002’den beri iktidarda bulunan ve gözünü yeniden elden geçirilmiş ve yürütme gücü artırılmış bir cumhurbaşkanlığına dikmiş olan Erdoğan’ın generallerin bir zamanlar olduğu kadar otoriter ve zorba hâle gelmekte oluşu”na dikkat çekerken; Avusturyalı sosyal demokrat Hannes Swoboda, Erdoğan’ı “Otoriterleşiyor” vurgusuyla tanımlıyordu.

“Türkiye’de ifade özgürlüğü ve bağımsız medya yok,” diyen Banu Güven ekliyordu: “Bunun adı otoriterliktir…”

Prof. İlber Ortaylı’nın, “kültürel olarak çok gerideyiz, hatta Tanzimat’ın da,” notunu düştüğü güzergâhta; Umut Oran, “Yargı da paşa da AKP’nin” derken; Türkiye 12 yılda toplam 628 ton göz yaşartıcı ve biber gazı ithal etti. Bunlara 21.2 milyon dolar ödenirken, gaz ithalatındaki patlama, bir 2011 yılına oranla üç kat artışla 2005’te yaşandı. AKP iktidarı döneminde (2003-2012) ithal edilen gaz miktarı en az 558 ton oldu.

Egemen şiddetin dört yanı sardığı iklimde İzmir’de TÜİK, Karşıyaka Adliyesi gibi pek çok kamu kuruluşlarında kadın çalışanların üzerinde etek boyu ve dekolte baskıları arttı.

TMMOB’ye bağlı Makine Mühendisleri Odası’nın her yıl düzenlediği “Geleneksel oda gecesi”ne Yıldız Teknik Üniversitesi tarafından “içki yasağı” uygulandı.

Pendik Belediyesi 192 tekel bayiinin camlarına renkli film çektirdi. Amaç “çocukları korumak”!

Kırıkkale Belediye Başkanı Veli Korkmaz, il merkezinde bulunan birahane ve içkili eğlence mekânlarının kent dışına taşınması için çalışmaların sürdüğünü ifade etti.

Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 2002’de 18 cami için ödenek verirken; 2011’de bu rakamın 473’e çıktığını belirtti.

Nihayet Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, “Gelenekten Geleceğe Avrasya’nın İslâm Ufku” ana temasıyla düzenlenen ‘VIII. Avrasya İslâm Şurası’ndaki konuşmasında, “Bizi dünya âleme rehber kılan bir medeniyetten bizi dünya âleme rezil etmeyi planlayan bir tasavvura kayamayız. Bugün artık bir telafiye, bir restorasyona ihtiyacımız var. Fetret günleri geride kaldı. Fetret günlerinden kalma kargaşalardan, o günlerden kalma tartışmalardan hızla uzaklaşmamız gerekir. Tarihte büyük bir heyecanla müesseseleştirdiğimiz, kurumsallaştırdığımız yapılara yeniden hayat vermek zorundayız,” diye haykırdı…

Bu haykırış karşılıksız değildir!

Savcı Osman Şanal, 4 Aralık 2011’de Antalya’da ‘Kadına Yönelik Şiddet’ konulu eğitim seminerindeki konuşması nedeniyle Mor Çatı ve KADER’in kurucularından avukat Canan Arın hakkında düzenlediği iddianamedeki, “Peygamber efendimiz Hz. Muhammet’e (SAV) ve gerekse Cumhurbaşkanımız Sayın Abdullah Gül’e aşağılayıcı sözler söylediği” değerlendirmesiyle öne çıktı!

Bu çerçevede Bahçeşehir Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Yılmaz Esmer tarafından gerçekleştirilen ‘Türkiye Değerler Atlası 2012’ araştırma sonuçlarına göre, Türk toplumunun Avrupa ve dünyanın en dindar/ muhafazakâr toplumlarından biri olduğu belirlendi.

47 Avrupa Birliği ülkesinin içinde siyasi yelpazenin en sağında Türkler ilk sırada yer alırken Türk olmaktan gurur duyanlar ise Karadeniz’de yüzde 88, Güneydoğu’da ise yüzde 23 oranında çıktı.

Evet araştırma sonuçlara göre Türkiye, 47 Avrupa ülkesi arasında en dindar, en erkek egemen, en sağcı, en milliyetçi ülke! Meral Tamer’in ifadesiyle, “Toplum olarak Allah’a, orduya ve AKP hükümetine güveniyoruz!”

Nihayet KONDA’nın 2010 Aralık tarihli ‘Milliyetçilik ve Ulusal Gurur’ araştırması, bununla alâkâlı önemli veriler sunmakta. Araştırmaya göre, “Bu ülke için kurşun atan da, kurşun yiyen de şereflidir” cümlesini MHP seçmeninin yüzde 72’si, AKP ve CHP seçmeninin yüzde 67’si “doğru” buluyor.

“Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” cümlesini onaylayan seçmenler MHP’de yüzde 90, AKP’de yüzde 76 ve CHP’de ise yüzde 68. Benzer temayı işleyen 6 soruya verilen cevaplara dayanılarak yapılan ve 100 üzerinden hesaplanan milliyetçilik puanlamasında MHP seçmeninin milliyetçiliği 94, AKP seçmeninin milliyetçiliği 66 ve CHP seçmeninin milliyetçiliği de 61 puan çıkıyor.

KONDA’nın 2010 Temmuz tarihli ‘Siyasal Kimlikler’ araştırmasında da toplumun yüzde 93’ü “vatanseverlik”i, yüzde 63’ü de “milliyetçilik”i, siyasal kimliğini ifade eden kavramlar olarak kullanıyor. Öte yandan BDP Muş Milletvekili Sırrı Sakık 25 yaşındaki oğlu Sidar Sakık’ın ölüm acısını yaşarken, sosyal paylaşım sitesi Twitter’da nefter dolu yorumlar yapılmasına ilişkin olarak Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yasemin İnceoğlu, “Sırrı Sakık’ın” tag’ıyla açılan başlığa yazılanların ‘nefret söylemi’ olduğunu belirterek, “İlkel, gaddar öfke kusan mesajlar, akıl ve vicdan tutulmasının ne denli irrasyonel ve ürkütücü boyutta olduğunu gözler önüne serdi” dedi.

 

SİDAR SAKIK’IN İNTİHARI ARDINDAN TWİTTER’DA YAZILANLARDAN BAZILARI![16]

@brssnr

BDP Muş Milletvekili Sırrı Sakık’ın (SS)oğlu ölmüş, yakında tüm sülalesinin yok olması dileğiyle....

@sezgiinaydin

SS’ın oğlu intihar etmiş. Ne diyelim başı sağolsun. Darısı tez zamanda babasının başına!

@xxx_1907

SS’ın oğluna Allahtan rahmet, babasına aynı balkondan atlama cesareti diliyorum.

@unique_question

SS’ın oğlu intihar etmiş. Kendisine rahmet kalanlarına “aynı sonu” diliyoruz.

@ErN_

SS’ın oğlu örnek olmalı. Kampanya başlatılmalı. Hadi BDP’li gençler uçuruma diye. Törenle kurtulmalı alayından.

@iloveyoumeloo

SS’ın oğlu ölmüş, güne güzel bir haberle başlamak güzel.

@Ocakturkercan

SS’ın oğlu ölmüş. Binlerce şehit anasının babasının acısını belki anlar.

@kirsanzade

SS’ın acısıyla mutlu bir gün geçiriyorum.

@mustafahankose

SS’ın oğlu ölmüş. Ölmeseydi o da diğerleri gibi dağa çıkıp askerimize kurşun sıkardı.

@meuyar06

SS’ın oğlu intihar etmiş. Ölen terörist sayısına 1 kişi daha eklendi.

@steteleskop

Askerlerimizin katillerini alkışlayan SS’ın yaşadıkları belki de hayatın ona “Kendine gel!” deme şeklidir.

@selimokkiran

SS’ın oğlu intihar etmiş.. Oğlu daha onurluymuş senden de bekliyoruz...

@Pinar0naL

SS’ın oğlu ölmüş. Keser döner sap döner gün gelir hesap döner... Evlat acısı neymiş siz de tadın!

@Payitaht42

SS’ın oğlu ölmüş:)) hahahah sesli güldüm:))

@AtalayKavak

SS’ın başı sağolsun diyor herkes. Başı sağolmasın, başı kopsun, soyu kurusun şerefsizin.

 

Evet Başbakan Tayyip Erdoğan’ın, “Ölen terörist için ağlamıyorsanız insan değilsiniz” açıklaması nedeniyle Diyarbakır Emniyet Müdürü Recep Güven’e, “Biz evlatlarımızı katleden ve bu mücadeleler esnasında ölen terörist için de ağlamayız” diye tepki gösterdiği tabloda hükümetin hedef göstermeleriyle çığırından Kürtlere yönelik ırkçı saldırıların yeni durağında, Çanakkale Ayvacık’ta 6 Kürt işçi, ırkçıların saldırısına maruz kaldı. Jandarma da Kürt işçileri Çanakkale’den sürgün etti.

İş bununla da bitmedi!

Başbakan Erdoğan, ‘V. Bali Demokrasi Forumu’na katıldığı Endoneyza’nın Bali kentinde, yine idamı gündeme getirip, ABD ve Çin’de idam cezasının olduğunu hatırlatarak, “Demek ki yeri geldiği zaman bir haklılık sebebi var” dedi.

Kürtlere yönelik bu ırkçılığın giderek güçlen(diril)ip, yaygınlaş(tırıl)ması üzerine Şerafettin Elçi, “Başbakan bu kafayla giderse, bölünme olacak. Yavaş yavaş o noktaya gidiyoruz,” derken; Hasan Cemal de ekliyor:

“Bugünlere ‘önce terör’, ‘önce güvenlik’ politikalarıyla geldik. Vardığımız yerde vaziyet hiç parlak değil. Yine böyle nereye gidebiliriz ki?.. Korkarım, bu gidişle bölünmeyeceğiz diye diye bölüneceğiz. Türk milliyetçiliği, muhafazakârlığı bu kafayla giderse, işte asıl o zaman Türkiye küçülebilir… Korkarım, bölünmeyecek diye diye bölünecek Türkiye bu gidişle...”

Tam da bu noktada AKP patentli ırkçı/ otoriter İslâmi muhafazakârlığın “güvenlik politikaları” konusunda Mark Neocleous’un uyarılarını anımsamak/ anımsatmak yararlı olabilir:

“… ‘Daha çok güvenlik’ talep etmek (bir yandan da bu artan güvenliğin özgürlüklerimize zarar vermemesini dilemek) çağdaş siyasetteki otoriter eğilimlere karşı gerçek alternatifler oluşturma imkânına kendimizi körleştirmektir.”

“Eğer samimi olarak güvenlik politikalarına radikal alternatifler arıyorsak, olağan/ olağanüstü hâl paradigmasının ötesine bakmamız gerekecektir.”[17]

Çünkü Türkiye, AKP patentli ırkçı/ otoriter İslâmi muhafazakârlığın “güvenlik politikaları”yla, devasa bir polarizasyon (kutuplaşma) ve fragmantasyon (çözülme) eşiğine doğru ilerlemektedir!

Süha Umar, Türkiye’nin Lübnanlaşma-Yugoslavyalaşma felaketinin eşiğine geldiğine dikkat çekerken; Morton Abramowitz, “On yıldır Türkiye siyaset sahnesinde siyasal bir karışıklığa şahit olmadık. Ama 2014 itibariyle, içerde ve yanı başında devam eden karmaşa yeni partilerin ortaya çıkışına ve hatta belki de AKP’nin çözülmesine yol açabilir,”[18] notunu düşüyor.

‘Metropoll Stratejik ve Sosyal Araştırmalar’ tarafından hazırlanan ‘Türkiye Siyasal Durum Araştırması-Eylül 2012’ raporuna göre, “Türkiye iyiye doğru mu, kötüye doğru mu gidiyor?” sorusuna, “İyiye gidiyor” cevabını verenler yüzde 31.8, “Kötüye gidiyor” diyenlerin oranı yüzde 50.1 oranındayken; ‘The Wall Street Journal’ gazetesindeki Ortadoğu Forumu Başkanı Daniel Pipes imzalı ‘10 Yıl Sonra, Türkiye’nin İslâmi Dönüşü’ başlıklı makalede “Türkiye… Batı’nın Ortadoğu’daki en büyük sorunu hâline gelecek mi?” sorusu dillendiriliyor!

 

BİR KAÇ NOT DAHA…

 

T.“C”nin hülasasına denk düşen, “Hayata Dönüş” Harekâtı’ndan Roboskî’ye uzanan tarih, aslı sorulursa siyasal yaşamda 12 Eylül’ün nasıl da sıradanlaştığının göstergesidir!

“Üzerinden otuz yıldan fazla bir süre geçmiş olmasına rağmen günlük ve siyasi hayatta 12 Eylül’ün etkilerini yaşıyoruz. 12 Eylül’ün anayasası, yasaları hâlâ yürürlükte. Kurumları hayatımızı belirliyor”ken;[19] 12 Eylül bir kaç kötücül generalin ve şürekâsının marifeti olarak ele alınamaz. 12 Eylül sadece işkence ve zulüm manzumesi de değildir. Sadece bunlar konuşulursa, 12 Eylül ile inşa edilen yeni rejim; bugün de devam etmekte olan toplumun örgütsüzleştirilmesi süreci, emeğe giydirilen deli gömleği, toplumun hücre yapısının değiştirilmesi gerçeği atlanmış olur.

Öncelikle 12 Eylül askeri darbesi 24 Ocak 1980 kararlarından ayrı ele olarak kavranamaz, sosyal ve iktisadi boyutundan soyutlanarak ele alınamaz. 12 Eylül olmasaydı 24 Ocak kararları uygulanamazdı. Ve bugün 12 Eylül ile rejiminin temel direkleri AKP ile dimdik ayaktadır!

Tek bir örnek bile meseleyi açıklamaya yeter!

Örneğin 12 Eylül’ü ayakta alkışlayan Koç Grubu’nun AKP rejiminde konsolide satışlarının yüzde 372 artarak 11 milyar dolardan 52 milyar dolara tırmandığını, işletme kârının da aynı sürede yüzde 470 artışla 600 milyon dolardan 3.4 milyar dolara çıktığını görüyoruz… Koç, Karamehmet Grubu’na ait Yapı Kredi’yi ele geçirerek Koçbank ile birleştirdi. AKP rejiminde gerçekleşen dış kaynak girişine bağlı, ithalata ve iç pazara dayalı birikim sürecinden Koç Grubu aslan payını aldı.

O hâlde?!

Evet, evet Nuray Mert’in, “Gül ile Erdoğan arasında görüş farkı yok” saptamasıyla betimlenen AKP, bugün 12 Eylül’cü tekelci sermaye ve siyasanın doğrudan sürdürücüsüdür!

Bir zamanların hızlı AKP’cisi liberal Ahmet Altan’ın bile, “Yıllarca generallerden emir alanlar şimdi başbakandan emir alıyor,” demek zorunda kaldığı verili durumda İHD’nin 2012’nin 11 ayını kapsayan hak ihlâli raporuna göre, 506 işkence, 35 yargısız infaz, 19 faili meçhul, 216 kadın cinayeti, 301 kişiye fikir özgürlüğü cezası söz konusudur!

2012 Haziran’ı itibariyle 125 bin kişi cezaevlerinde bulunuyorken; bunların 35 bin 432’si tutuklu, 89 bin 668’i hükümlüdür. Cezaevinde 2091 çocuk varken; 253 kişi de ağır hastalık nedeniyle tahliye beklemektedir!

Bu arada Türkiye’den hak ihlâlleri nedeniyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) yapılan başvurular, mahkemeye giren dosyaların yüzde 12’sini oluşturuyor ve bekleyen dosya sayısı 16 bin 850. 105 gazetecinin tutuklu olduğu Türkiye, Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’nün (RSF) yayımladığı Basın Özgürlüğü listesinde 148. sırada yer aldı.

İHD ve TİHV’nin çalışmalarına göre, KCK operasyonlarıyla 2012 yılının ilk 11 ayında 2 bin 194 kişi gözaltına alınırken 912 kişi tutuklandı. Bu sayı 2011 yılında 2 bin 47 gözaltı, 836 tutuklama şeklinde olmuştu.

AKP patentli “ileri demokrasi” bu; Erdoğan’ın “ustalık dönemi” böyle!

İş böyle olunca “Kürt Sorunu” da, kaçınılmaz olarak daha da ağırlaşıp, giriftleşiyor!

Örneğin, açlık grevleri sonrası BDP’lilerin “ılımlı iklim”(!) olarak tanımladıkları dönem, dokunulmazlık dosyalarının Meclis’e gönderilmesiyle birlikte değişiverdi.

Yani “ılımlılık” beklentilerinin tersine, BDP’yi siyasal süreçten dışlamayı hedefleyen, “Kürt Sorunu”nun “barışçı ve demokratik yollar”la çözümünü rafa kaldıran yönelimler öne çık(artıl)tı!

Bu koordinatlarda Başbakan Erdoğan, BDP’lilerin dokunulmazlıkları konusunda Köşk ve AKP’den yapılan uyarılara kulaklarını tıkıyordu.

Ahmet Özer’in, “Başbakan, Kürt meselesini ben çözeceğim vaadinden geldi, böyle bir mesele yok inkârcılığına dayandı,” saptamasında ifadesini bulan manipülatif “AKP Çözüm(süzlüğ)ü” hakkında görülmesi gerek: “Başbakan üzerine basa basa, ‘Kürt sorunu yoktur. Kürt kardeşlerimin sorunu vardır’ diyor. ‘Kürt sorunu yoktur’ sözlerinin bir dil sürçmesi olmadığı art arda yaptığı konuşmalarda belli oldu.

Erdoğan’ın, Türkiye’de ‘Kürt sorunu’ olmadığını, ‘Kürtlerin sorunu olduğunu’ söylemesi önemli bir değişiklik olarak görülmeli.

Başbakanlar arasında açıkça ‘Kürt sorunu vardır’ diyen Tayyip Erdoğan olmuştu. Erdoğan, 2005 yılında Diyarbakır’a yaptığı ve çok yankı uyandıran o konuşmasında, ‘Kürt sorunu vardır ve daha fazla demokrasi ile çözülecektir’ mesajı vermişti. ‘İlla bir isim koymak gerekiyorsa Kürt sorunu bu milletin bir parçasının değil hepsinin sorunudur’ diye Diyarbakırlılara seslenmişti…

Erdoğan’ın 30 Nisan 2011’de Muş meydanında yaptığı konuşma bu açılardan büyük önem taşıyordu. Erdoğan, Muş konuşmasında, ‘Kürt sorunu yoktur, Kürt kardeşlerimin sorunu vardır’ söylemini daha da açtı.

‘Tek millet, tek devlet, tek vatan, tek bayrak’ başlıklarını detaylandırırken, neden Kürt sorunu değil, Kürt kardeşlerimin sorunu vardır, söylemine geçtiğini de izah etmiş oldu.

Bu söylem, merkez siyasetin söylemi olarak da tanımlanabilir. Kürt kimliğini ve kültürünü kabul eden, onun yaşanması ve yaşatılmasına karşı olmayan, ancak bu kültürel alanda bireysel hak ve özgürlükler olarak kalması gerektiğini savunan bir söylemdir.”[20]

Bu elbette, anadil talebine dahi “Hayır” diyen sömürgeci politikaların, İslâmi “kardeşlik” versiyonu ile Kürtlere dayatan yeni inkârcılıktır!

Yeni inkârcılık yani “AKP’nin Kürt Politikası” konusunda Ege Cansen, “Çözülemez ama yönetilebilir”lik stratejisine dayandığının altını çiziyor! Söz konusu AKP stratejisi “etnik bölünmeleri/ kamplaşmaları” güçlendirirken; “Kürt Sorunu”nun düzeniçi düzenlenmesine dair politik engelleri besleyip büyütüyor.

Ötekileştirici/ hegemonik Türk zihniyetini pekiştirip, toplum psikolojisindeki, politik bariyerleri güçlendiriyor. Özellikle Ege, Orta Anadolu’yla Karadeniz bölgelerinde yaşayan Türk unsurun Kürt meselesinin çözümünde takındığı milliyetçi refleksif tutumu agresifleştiriyor.

Yani Oral Çalışlar’ın, “Türkiye’nin batısı, Kürtleri anlamakta hem kültürel hem psikolojik hem sosyolojik hem de siyasi açıdan hâlâ çok zorlanıyor,” diye tarif ettiği koordinatlarda “Kürt Sorunu”ndaki yeni tehlike “yok saymak” yerine “dışlama”, “ötekileştirme” zihniyetinde somutlanıyor.

Bu noktada Murathan Mungan’ın, “Kırımları, kıyımları, katliamları halklar yapmaz, zihniyetler yapar. Barbar olan iktidarlar ve onun kurumlarıdır,” uyarısının altını özenle çizerek; bun(lar)a ek olarak, ABD emperyalizminin tavrına dikkat çekelim!

Örneğin ABD’nin eski Ulusal Güvenlik Danışmanı Stephen Hadley şunların altını çiziyor: “Irak, Türkiye ve ABD arasında PKK terörüne karşı istihbarat paylaşımı çok önemlidir. PKK terörü hem Türkiye hem Irak hem de ABD çıkarları için tehdittir.”

“Tekrar ediyorum. Başkan Bush, PKK terörünün hem Türkiye hem de ABD için tehdit olduğunu açıklıkla beyan etmiş, Türkiye’yle bu sorunun üstesinden gelmek için işbirliğinin arttırılması, Irak’ın da aynı yolda yürümesi için ısrar edilmesi gerektiğini söylemişti. Mesele bundan ibarettir.”

Ayrıca konuya ilişkin olarak ABD’nin İstanbul Başkonsolosu Scott F. Kilner Türkiye’ye terörle mücadelesinde büyük destek verdiklerini, bunun için de “PKK’ye karşı günde bir milyon dolar” harcadıklarını ifade ederken; ABD’nin Ankara Büyükelçisi Francis Ricciardone de şunların altını çiziyor:

“Bir konuya açıklık getirmek istiyorum. ABD, PKK terörizminin son bulmasını istiyor. ABD’nin bir şekilde PKK’ya destek olması ya da müsamaha gösteriyor olması yolunda iddiaları destekleyecek hiçbir neden yok. PKK’yı terörist bir örgüt olarak görüyoruz. PKK’nın amaçlarına inanmıyoruz, PKK’nın Kürtlerin de Türkiye’deki diğer insanlar gibi eşitliğini amaçladığına inanmıyoruz. PKK herkesten daha çok Kürt öldürüyor.”

“Türkiye bizim dostumuz ve müttefikimiz. PKK ile mücadelesinde Türkiye’ye yardımcı oluyoruz. Türk yetkililerle yakın işbirliği içindeyiz; yalnızca istihbarat paylaşımı değil, istihbaratın en etkin şekilde nasıl kullanılabileceği teknikleri konusunda da. Türk yetkililer bunu biliyor ve (bu nedenle) ayrıntıların o kadar önemi yok.”

ABD’nin tavrı, “Hainin en yakın akrabası yalakasıdır,” diyen Bask Atasözü’yle ne kadar da örtüşüyor!

 

“SON” UYARILAR(I)!

 

Tarihi kötü yanı üretirken; hayat devam ediyor; tıpkı Eduardo Galeano’nun, “Ve günler yürümeye başladı… Ve onlar, yani günler, bizi yaptı. Ve bu şekilde doğduk biz, yani günlerin çocukları, sorgulayıcılar, yaşamı arayanlar,”[21] saptamasındaki üzere…

Bu güzergâhta T.“C”nin hülasasına denk düşen, “Hayata Dönüş” Harekâtı’ndan Roboskî’ye uzanan tarihin önemli faktörlerinden olan “Kürt Sorunu”nuna ilişkin uyarılara kulak kesilmekte yarar var.

Örneğin “Demokratik anayasal çözüm gelişmezse halkın direnme hakkı vardır,”[22] diyen Abdullah Öcalan’ın uyarısını…

Sonra da BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın, “Bölge şu anda barut fıçısıdır. Patlama noktasına gelmiş, kimse bunun farkında değil. Bu insanları yıllarca oyalayarak, hakaret ederek, kandırarak ‘açılım yapıyorum’ diyemezsiniz. Bu insanlar bir gün bir yerde kesintisiz isyana başlarsa kimse bunu durduramaz. Böyle bir patlama noktasını biz görüyoruz. Ama bu nasıl bir toplumsal etki yaratır, doğruysa biz kaygıyla izliyoruz,”[23] vurgusuyla; Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki “halk ayaklanmaları”na dikkat çekip, Türkiye’nin de bundan etkilendiğini belirterek; “Artık halklar en baskıcı dikta rejimlerini devirebilir, bu duygu Türkiye’de de canlanmıştır. Halk artık AKP’ye muhtaç olmadığını anlamıştır. Biz geleceğimizi istersek meydanlara çıkarak yaratabiliriz. Türkiye toplumu isyanın sınırındadır. Bunun bir adım ötesi halkın isyanıdır” dedi.[24]

Yine cezaevlerindeki açlık grevlerine destek mitinginde, “Ortadoğu’da Kürt devleti kuruluyor,”[25] vurgusuyla “Devlet 80 yıldır bize yaklaştığı gibi sadece ‘Bana teslim olmuş Kürtlere siyaset hakkı vardır. Özgür ve onurlu Kürt istemem,’ diyorsa, biz de diyoruz ki, biz de sizin köleniz değiliz. Alternatifsiz ve çaresiz değiliz,”[26] diyen Demirtaş, Başbakan Erdoğan’a seslendi: “Ne gönüllü, ne zorla, ne baskıyla senin önünde diz çöken namerttir... Kellemiz gitse, cesedimizi de çiğnesen senin gibi bir zalimin önünde diz çökmeyeceğiz. Ben açık söyleyeyim senin zihniyetin eşkıyanın âlâsıdır. Eşkıya senin zihniyetindir. AKP’nin zihniyeti eşkıya zihniyetidir…”[27]

Yine, “Hem üstü kapalı görüşmeler yapacaksınız hem de o görüşmeler yapılmamış gibi sorumluluğu başka yere atacaksınız. Bu olmaz” diyen[28] BDP Eşbaşkanı, “Kürdistan halkı kendi topraklarında özgürce yaşamak istiyor. Bir halkın özgürlük yürüyüşünü dünyanın hangi ordusu durdurabilir ki? Biz Kürdistan’da kendi dilimizde konuşmak istiyorsak, diyalog ve müzakereye önem veriyorsak bu barışa olan sevdamızdandır. Kürt halkı muhataplarını açıklamıştır. Hükümetin müzakare için muhatapları; BDP, KCK, Öcalan ve PKK’dir. Kürt halkının direnişi meşrudur,” saptamasını dile getirdi.[29]

Sonra da, hükümetin yeni bir “Kürt açılımı” başlatacağı iddialarını inandırıcı bulmadığını belirterek “Böyle bir tartışma var ama bu yeni bir açılım değil. Bütün bu tasfiye süreçlerinin bir konsepti olarak bahar aylarında yumuşatılmış bazı söylemlerle açılım adı olmasa bile bazı adımlar atmayı planlıyorlar,”[30] vurgusuyla ekledi: “Finaldeyiz...”[31]

Ardından da “Gerçek olan şu ki, Kürt siyasetinin majör aktörlerinin rezervinde 2009’dan beri AKP ile çözüm ihtimali tedrici olarak tükenmiş durumda. ‘Kürt sorunu benim için bitmiştir’, ‘Kürt sorunu diye bir şey yoktur, Kürt vatandaşlarımın sorunu vardır’ diyen ve 10 yıldır iktidarda olan Erdoğan’a umut bağlamak belki derin bir umutsuzlukla da açıklanabilir.

Ancak, Kürt siyasi hareketini ve aktörlerini AKP ile çözüm ihtimalinde sıfıra yakın tutan ve güven konusunda tam bir kırılmaya yol açan dört önemli aşama yaşandı,”[32] diye haykıran[33] Van Bağımsız Milletvekili ve DTK Eşbaşkanı Aysel Tuğluk, Diyarbakır’da DTK’nin olağanüstü toplantısındaki konuşmasında, felaketin eşikte durduğunu vurgusuyla, “Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ‘iyi şeyler olacak’ demişti. Onca zaman geçti, olmadı. Şimdi yine keskin bir dönemeçteyiz. Dilim varmıyor demeye, ancak ‘kötü şeyler olacak’ ifadesini bir his olarak değerlendirmek durumundayım. Kürt meselesi ile ilgili herkes bilebilir ki ağır ağır değil, hızlı hızlı sıfır noktasına doğru gidiyoruz…

Tarihin dönülmez, döndürülmez noktasındayız. 9 yıldır Kürtler tahammül gösterdi. Defalarca ateşkes ilan edildi. Şans verildi, uzlaşı ve çözüm arandı. Ancak Sayın Başbakan ve AKP iktidarı oyalamak, tasfiye etmek dışında bir yol bilmediler. Artık bu netleşmiştir ve Kürtler hükmünü vermiştir. Çözüm AKP’ye rağmen gelişecektir. Kürtlerin bu anlamda sabrı da bitmiştir, tahammülü de.

Devletle olmuyorsa, halkımız kendi demokrasisini kuracak ve kendi kurduğu bu sistem içinde yaşamasını bilecek kadar örgütlüdür. Bu statüsüzlük durumu daha fazla devam edemez. Mısır gibi mi olur, Suriye gibi mi bilinmez ancak bir statü kazanılacak ve bu ne pahasına olursa olsun savunulacaktır. ‘Cehennemin bir fersah ötesi cennet, cennetin bir adım ötesi cehennem’ diyor bir Kürt atasözü.

İşte tam bu Araf hâlindeyiz. Sorumluluk devletindir, sorumluluk Başbakanı’ndır. Unutmayalım ki cennet olsa birlikte yaşayacağız, cehennem olsa birlikte yanacağız,”[34] dedi.

Yine Tuğluk, Kürt sorununun çözümünde ara yolun kalmadığını belirterek ekledi: “Devlet ya hakkaniyetle çözecek ya da her türlü fiziki ve siyasi soykırımı doruğuna vardıracak… Kimse kendini kandırmasın, ortada bir çözüm yok. Suriye’deki Kürtlerin bile bir statü elde etmemesi için savaşı göze alan bir iktidar, ‘içeri’de her şeyi yapabilir. Nitekim bunun ilk uygulamalarını gördük. Roboskî Katliamı, Ahmet Türk’e yumruk, KCK tutuklamaları, Newroz’da halka yönelik saldırılar vs. Herkese, her şeye yönelebilirler...”[35]

“İnkâr, isyanı büyütür… Kürtlerin sabrı da tahammülü de bitti. Çözüm AKP’ye rağmen gelişecektir...”[36]

“Öcalan’sız, PKK’sız ve BDP’siz her yol ve arayış, çözümsüzlüğe çıkar. Bu, eşyanın tabiatı gereği böyle…”[37]

Nihayet “Kürt ulusal sorunu, halk olmaktan kaynaklanan hakların kullanılamaması sorunudur,”[38] diyen Diyarbakır Bağımsız Milletvekili Leyla Zana ekliyor: “Silah Kürtlerin sigortasıdır…”[39]

“İşin başında özerklik istediğimiz doğrudur; ama bugün Türkiye’deki Kürtler, özerkliğin yetersiz olduğunu düşünüyor. Bana kalırsa Kürtler kendi kaderlerini kendileri tayin etmeliler…”[40]

Unutulmamalıdır ki, ‘Sosyal Siyasal Araştırmalar Merkezi’nin Diyarbakır’da “Bir referandum olsa Kürtler ne ister” sorusuna ankete katılanların yüzde 49.2’sinin “demokratik özerklik”, yüzde 19.2’sinin “bağımsızlık”, yüzde 5.4’ünün “federasyon”, yüzde 7.1’inin de “adem-i merkezi yönetim”, yüzde 3.4’ünün de hiçbiri diyen[41] “Kürtlere haklarını salam taktiğiyle veremezsiniz”![42]

Hakların, kazanılması da, “Hayata Dönüş” Harekâtı’ndan Roboskî’ye uzanan tarihin hesabının sorulması da, -sahtelerine inat![43] devrimci çözümle kaçınılmazdır…

Yaşayanlar görecek…

Bundan kimsenin şüphesi olmasın…

 

13 Aralık 2012 11:56:58, Ankara.

 

N O T L A R

[1] 22 Aralık 2012 tarihinde ATİF Hamburg’un düzenlediği “19 Aralık’tan Roboskî’ye... Katliamları Lanetliyoruz…” başlıklı toplantıda yapılan konuşma… 25 Aralık 2012’de Ciwanên Hunere Şorejî (Devrimci Sanat Gençliği), HDK, ÇHD, tiyatRoj, DPG, Haber-Sen’in düzenlediği “Roboskî Ankara’da Katliam Kürdistan’da” sokak etkinliğinde yapılan konuşma… Kaldıraç, No:139, Ocak 2013…

[2] Murathan Mungan.

[3] “20 Ekim 2000 Büyük Ölüm Orucu Direnişi”, Halkın Günlüğü, Yıl:2, No:53, 1-10 Kasım 2012, s.20-21.

[4] Ezgi Başaran, “Roboskî’de Utancın ve Pişkinliğin Kronolojisi”, Radikal, 11 Temmuz 2012, s.6.

[5] Namık Durukan, “Çocuklar Orada Dedim ‘Uyarı Amaçlı’ Dediler”, Milliyet, 8 Mart 2012, s.16.

[6] http://hurbakis.net/content/ferhat-encunun-avrupa-parlamentosunda-yaptig...

[7] Demiray Oral, “Roboskî Fantezisi”, Taraf, 3 Aralık 2012, s.5.

[8] Türey Köse, “Kemal Burkay: PKK İpotek Koyuyor”, Cumhuriyet, 9 Kasım 2012, s.6.

[9] Attila Aşut, “Soner Yalçın’ın Suçu Ne?”, Birgün, 19 Kasım 2012, s.2.

[10] Hasan Cemal, “Açlık Grevleri Artık Sona Ersin”, Milliyet, 14 Kasım 2012, s.19.

[11] Sevinç Tanyıldız, “Tek Bir Hücre Ölmesin”, Radikal, 1 Kasım 2012, s.18.

[12] Doğan Akın, “Evet Hrant, Türklük Aşağılandı”, Taraf, 6 Aralık 2012, s.10.

[13] Foti Benlisoy, “Vesayet Karşıtı Popülizmde Sona Gelindi”, Tîroj, Yıl:9, No:59, Kasım-Aralık 2012, s.12-15.

[14] Vahap Coşkun, “Herkes Bir Parça Kemalist”, Radikal İki, 18 Kasım 2012, s.6.

[15] Nilgün Cerrahoğlu, “AKP’nin On Yılı”, Cumhuriyet, 4 Kasım 2012, s.13.

[16] “Akıl ve Vicdan Tutulması”, Milliyet, 16 Eylül 2012, s.17.

[17] Mark Neocleous, Güvenlik, Şiddet ve Savaş, çev: Gül Çorbacıoğlu-Ersin Embel, Dipnot Yay., 2012, s.46-165.

[18] Morton Abramowitz, “Sallantıdaki Türkiye...”, Sendika.Org, 20 Eylül 2012… http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=48163

[19] Metin Celâl, “Türk Romanında 12 Eylül”, Cumhuriyet Kitap, No:1177, 6 Eylül 2012, s.10.

[20] Fikret Bila, “Erdoğan’ın Kürtlerle İlgili Yeni Söylemi”, Milliyet, 1 Mayıs 2011, s.20.

[21] Eduardo Galeano, “Ve Günler Yürümeye Başladı”, Çev: Süleyman Doğru, Sel Yay., 2012.

[22] “Öcalan’dan Yeni Mesaj”, Vatan, 21 Temmuz 2011, s.15.

[23] “Bölge Barut Fıçısı Gibi”, Cumhuriyet, 1 Mart 2011, s.5.

[24] “Demirtaş: Türkiye İsyan Sınırında”, Cumhuriyet, 23 Şubat 2011, s.5.

[25] Arif Arslan, “Ortadoğu’da Kürt Devleti Kuruluyor”, Radikal, 28 Ekim 2012, s.8.

[26] Namık Durukan, “Köleniz Değiliz”, Milliyet, 6 Temmuz 2011, s.19.

[27] “Senin Zihniyetin Eşkıyanın Âlâsı”, Milliyet, 2 Haziran 2011, s.20.

[28] Utku Çakırözer, “Görüşmeyi Açıkla”, Cumhuriyet, 20 Ağustos 2011, s.5.

[29] “Demirtaş Barış İçin Müzakere Yapılmasını İstedi”, Cumhuriyet, 7 Ekim 2012, s.8.

[30] Ayşe Sayın, “Yeni Açılım Olmaz”, Cumhuriyet, 1 Mart 2012, s.7.

[31] Oğuz Ender Birinci, “Selahattin Demirtaş: Finaldeyiz”, Gündem, 4 Eylül 2012, s.10.

[32] Aysel Tuğluk, “AKP ile Kürt Sorununda Çözüm Yok”, Taraf, 24 Temmuz 2012, s.12.

[33] Tuğluk’un, “Bağımsız Kürt devleti gerçekçi değil,” (Güven Özalp, “Van Milletvekili Tuğluk: Bağımsız Devlet Gerçekçi Değil”, Milliyet, 7 Aralık 2012, s.23.) tespitiyle mesafeli olduğumun altını özenle çizmeliyim.

[34] Mahmut Oral, “Kürtlerin Sabrı Kalmadı”, Cumhuriyet, 6 Mayıs 2011, s.6.

[35] Aysel Tuğluk, “Ara Yol Kalmadı”, Gündem, 13 Nisan 2012, s.5.

[36] Aysel Tuğluk, aktaran: Eyüp Can, “Aysel Tuğluk’a Ne Oldu?”, Radikal, 6 Mayıs 2011, s.4.

[37] Aysel Tuğluk, “Diyalog ve Müzakere Kaçınılmaz”, Radikal İki, 11 Mart 2012, s.2-3.

[38] “Zana: Kürtlere Siyasi Statü Lazım”, Taraf, 11 Mart 2012, s.13.

[39] Leyla Zana, aktaran: Taha Akyol, “Silah Sigorta mı?”, Hürriyet, 14 Ocak 2012, s.18.

[40] “Kaderimizi Tayin Hakkı İstiyoruz”, Hürriyet, 28 Aralık 2011.

[41] Miray Çimen, “Diyarbakır’ın Yarısı ‘Özerklik’ İstedi”, Radikal, 19 Mart 2012, s.11.

[42] Ezgi Başaran, “Kürtlere Haklarını Salam Taktiğiyle Veremezsiniz”, Radikal, 27 Eylül 2012, s.6.

[43] Geçerken bir örnek: “CNN TÜRK Tarafsız Bölge Programı Yapımcısı Dört İslâm âlimi Kürt sorununu çözer mi?

BDP Milletvekili Altan Tan’ın bir önerisi var. Diyor ki: ‘Dört İslâm âlimi bir araya gelsin, Kürt sorununa İslâmi çözüm bulsun.’

Altan Tan’ın dört kişilik listesi de hazır: BİR: Hayrettin Karaman. İKİ: Fethullah Gülen. ÜÇ: Ali Bulaç. DÖRT: Osman Tunç...

Şöyle diyor Altan Tan: ‘Şahsım adına bu dört kişinin ittifak ederek verecekleri fetvaya uyacağıma ve tüm siyasi hayatım boyunca bu fetvanın dışında bir çözüm şekline itibar etmeyeceğime herkesin önünde söz veriyorum.’

Altan Tan, iyi ki ‘şahsım adına’ demiş. Çünkü ortaya attığı çözüm formülü, sadece kendisi açısından bir çözüm formülü olabilir. Kürt sorununun çözümüne zerre kadar katkı sunamaz.” (Ahmet Hakan, “Dört İslâm Âlimi Kürt Sorununu Çözer mi?”, Hürriyet, 25 Mayıs 2012, s.4.)

 

ZİNDANLARDAKİ ÇIĞLIK, BÜYÜK ÇIĞI OLUŞTURACAK…[1]

 

“Tarih, gelecek için

kavga verip, yitirmiş bile olsa,

insanlık için vuruşanları

hiç unutmaz.”[2]

 

Şu an elim tuttuğum 29 Ekim 2012 tarihli mektup Erzurum H-Tipi Kapalı Cezaevi’nin B-Blok’undaki 4. Odadaki Muzaffer Yılmaz’dan geldi…

“… Erzurum cezaevinden ben 19 yoldaşımla süresiz, dönüşümsüz açlık grevine girmişiz bugün 38. gününe girdik, bu yirmi (20) kişi içinde şu on (10) Adem Yılmaz, Ömer Çelik, Selman Gülbahçe, Veysi Akgönül, Kani Çelik, Botan Cudi, Hacı Sincer, A. Kadir Irmak, Sinan Cencer ve ben, yani Muzaffer Yılmaz bu cezaevinden birinci grup olarak 22 Eylül 2012 tarihinde eyleme girdik. Şu an baş dönme, bulantı, hafif kanamalar, kilo kaybı, sese karşı hassaslaşma, baş ağrısı, bazen kusmalar, tansiyon düşmesi, yükselmesi, özellikle de benim tansiyonum hep yüksektir, sık sık başım döner, bazen de bu baş dönme direk mideye vuruyor, biraz bedenim yıpranmış - tam 17  yıldır zindandayım ben,” diyor keko Yılmaz…

Mektubuna bir de ‘El Dorado’nun Çocukları 2’ başlıklı şiirini eklemiş…

“Açlığımı bastırıyorum/ irademi terbiye ediyorum./ Açlık grevimi zafer ve yaşama çeviriyorum.

Diren ha diren/ Benim özgürlüğümsün dağlar/

Gülümse ha gülümse/ Benim direncimsin heval can/

Yaşa ha yaşa/ yıldızlı ülke El Dorado’nun çocukları/

Al bir tas şerbet helalleşelim,” diyen…

* * * * *

Bugün ise, zindanlardaki büyük açlığın 58. günü…

Dile kolay 58 gündür; bedenlerini silah olarak kullanan Onlar; özgürlük, eşitlik, adalet için mücadele ediyorlar…

Bunu hepimiz ve herkes için yapıyorlar; yani vicdan(ımız), onur(umuz), gelecek(imiz) için…

Onlar büyük bir suskunluğun, aldırmazlığın, aymazlığın orta yerinde hepimize, herkese N. Kazancakis’in, “İnsan uçurumun kenarına varmadan kanatlanamaz”; F. Nietzsche’nin, “Gerçeğin dağlarına umutsuzlukla çıkılmaz”; Peter Marshall’ın, “Coşku mantığa aykırı değildir. Mantığın tutuşmasıdır,” sözlerindeki gerçekliği anımsatıyorlar…

Büyük bir çığı oluşturan çığlığın azmiyle…

“Tarihi değişim çığa benzer. Başlangıç noktası karla kaplı, yekpare bir dağ yamacıdır. Bütün değişimler karın altında meydana gelir ve gözle görülmez. Ama bir şey geliyor. İmkânsız olan, ne zaman geleceğini bilmektir,” diyen tarihçi Norman Davies’i hatırlayın…

Büyük bir çığ zirveden kopacak; zindandaki kardeşlerimizin onu harekete geçiren çığlıklarıyla…

* * * * *

Evet kışın ortasındayız, bu doğru; ama bahar da uzakta değil…

Madem ortalık karanlıktır; unutulmasın, aydınlık da kapımızı çalmaktadır…

Her yer barut, her yer patlayıcı biriktirmişken; bir kıvılcım, bozkırı tutuşturup, infilak ettirecektir; zindanlardan yükselen çığlığın azmiyle…

Sosyal medyada dolaşan şiirinde Zeriya Pinar’ın, “Onlar günlerin/ Ateşten gülleri oldular/ Kokulara doyamadan/ Dumana boğdular bizi/ Yana yakıla/ Asla yakınmadan ama/ Küllerimizden yeşermeye talibiz/ Ne kadar yenilirsek yenilelim/ O kadar da muzaffer ve galibiz,” dizeleriyle dikkat çektiği bu azmi önemseyin…

Yolumuzu, -Malcolm X.’in, “En iyi nasihat, iyi örnek olmaktır,” sözündeki üzere- bu kararlılık, bu azim açacaktır…

Hem de “… Adı, sıfatı ne olursa olsun, başka birilerinin çıkıp ‘Sen, sen, bir de sen. Ölüverin,’ demesini ‘etik’ bulmuyorum…

Hele bunu derken, sonucun bu olmaması için de ‘siyasî’ bir tedbir düşünmemişlerse, bu bir ‘tek yol ölüm’ kararıysa, bunun ‘resmî yetkili umursamazlığı’ndan daha soylu bir davranış olduğu kanısında değilim,”[3] diyen Murat Belge gibilere ve AKP katillerine rağmen…

Onlar büyük açlıkla bedenlerini bir silah olarak kullanırlarken; Albert Camus’nün, “Tek hebûn însan e ku ji xwe re li wateyekî digere/ Kendine bir anlam arayan tek varlık insandır”; Euripides’in, “En büyük bilgelik kendine egemen olabilmektir”; Epiktetos’un, “Kendinin efendisi olmayan hiç kimse özgür değildir,” sözleriyle altını çizdikleri soylu gerçeği anımsatırlar kara vicdan(sızlık)lara ve lanetli suskunluğa!

* * * * *

“Lanetli suskunluk” dedim; o tamı tamına Cemal Süreya’nın, “Yürüyoruz bütünlemeye kalmış bir sessizlikte”; veya Federico Garcia Lorca’nın, “İçiniz kör gibi yanarken susmak, acıların en beteridir,” dizeleriyle betimlenendir…

W. Goethe’nin, “Susuyorsak duymuyoruz demektir/ Susuyorsak görmüyoruz demektir/ Susuyorsak hissetmiyoruz demektir/ Susuyorsak anlamıyoruz demektir,” dediği hâl; boyun eğmektir; teslim olmaktır; zalimin biçimini almak; zulmün dişlilerine dönüşmektir!

* * * * *

O hâlde Turgut Uyar’ın, “Herkes ne zaman ölür?/ Elbet gülünün solduğu akşam,” uyarısı eşliğinde ve “Ava ku da serî, ha bihostek ha çar tilî/ Başı aşan su ha bir karış olmuş, ha dört parmak” diye betimlenmesi mümkün olan şimdiki zamanda haykırmak; zindanlardaki vicdanı sokaklara çıkarmak insan olmanın vazgeçilmezliğidir!

“Edi bese”, “Yetti artık”, “Ya basta” diyeceğiz; diz çökmeyeceğiz; dik durup, dikleneceğiz…

Yangın yerine çevrilmiş coğrafyamızda artık her gün yeniden ölerek değil, ölümü öldürerek yaşamayı öğreneceğiz…

Çığlıklarımızla büyük çığlar, yangınlar oluşturacağız; zalimin elinde tutsak ve kurban olmayacağız!

Bu durumda anımsanması, anımsatılması ve asla unutulup, unutturulmaması gereken; “Kararlılık keskin bir bıçağa benzer, keskin ve düzgün keser. Kararsızlık ise kör bir bıçak gibi kestiği her şeyi parçalar,” diye haykıran Jan Mc Keithen’in uyarısı ile William Shakespeare’in, “Newêrekan berî ecela xwe çendin caran dimirin; wêrekan mirinê li xwe nabînin di carekê de dimirin/ Korkaklar ecelleri gelmeden birkaç kere ölürler. Cesurlar ölümü bir kere tadarlar,” sözleridir…

* * * * *

Aklımız, vicdanımız, ahlâkımız, hasılı insanlık onurumuz onlarladır; kalbimiz zindanlardakilerle atmaktır… vurgusuyla ve Necati Cumalı’nın, ‘Son’ şiirinden dizelerle noktalıyorum dediklerimi:

“Gelecek güzel günlere inanıyorum/ Gelecek güzel günlere/ Sonunda galip geleceğine eminim/ İyiliğin, zekânın ve cesaretin/ İmanım var zaferine/ Aşkın, adaletin ve hürriyetin…”

 

8 Kasım 2012 16:35:05, Ankara.

 

N O T L A R

[1] 8 Kasım 2012 tarihinde Ankara’da ‘Ölüm Değil Çözüm Platformu’nun düzenlediği Yüksel caddesi’nden Sakarya’ya meşaleli yürüyüş eyleminde yapılan konuşma… Esmer, No:76, Ocak-Şubat 2013…

[2] Şeyh Bedreddin.

[3] Murat Belge, “Açlık Grevi”, Taraf, 30 Ekim 2012, s.3.

 

Sürdürülemez Kapitalist Krizin Topoğrafyası[1]

 

Krizin içindeyiz.

Krizle sarsılıp, savruluyoruz.

Her gün, her an krizin “sonuçları”ndan etkileniyoruz.

Vs., vd’leri…

Bunlar böyleyken; hâlâ krizi “tartışıp”, “konuşuyoruz”.

“Hâlâ” dememek için sürdürülemez kapitalist krizin topoğrafyasını çıkarmak gerekiyor.

Bunun için de “Kara parçasının doğal engebe ve özelliklerini kâğıt üzerinde çizgilerle gösterme işi” veya “Bir arazi yüzeyinin tabii veya suni ayrıntılarının meydana getirdiği şekil. Bu şeklin kağıt üzerinde harita ve tablo şeklinde gösterilmesiyle ilgili ölçme, hesap ve çizim işlerinin hepsi,” olarak tanımlanan topoğrafik faaliyetin (özelden genele, genelden de özele!) ayrıntılandıran bütünselliğine muhtacız.

Evet, evet sürdürülemez kapitalizmin III. Büyük Bunalım’ına ilişkin ayrıntılandırılmış kapsayıcı bir topoğrafik döküme ihtiyaç var.

Hem de Eduardo Galeano’nun, “Tarih bize mumya gösterilir gibi, tanıdığımız, sevdiğimiz ve acısını çektiğimiz gerçeklikten uzak, zamandan kopmuş tarihler ve veriler olarak öğretilir. (…) Olabileceğimizden habersiz olalım diye olduğumuz şey bizden gizlenir ve bize yalan söylenir…”

Claude Bernard’ın, “Aradığını bilmeyen, bulduğunu anlayamaz…”

Mevlânâ’nın, “Artık önemli olan bir şeyler bilmek değil; bilgiye nasıl ulaşılacağını bilmektir… “Bir veri tabanına değer kazandıran şey, inşa ediliş şekli değil, içindeki bilgilerdir... “Düşünmeden öğrenmek faydasız, öğrenmeden düşünmek tehlikelidir... “Ji bo daqutandina mixekî divê ku bi çendin car bê lê dan/ Bir çiviyi çakabilmek için defalarca vurmak gerekir... “Ne kadar bilirsen bil, anlatabildiklerin karşındakinin anlayabildiği kadardır... “Ne kadar okursan oku, bilgine yakışır şekilde davranamazsan cahilsin demektir... “Aptallık yama kabul etmez... “Gece neye gebeyse onu doğurur... “Bozuk düzen çürümüş bir köktür. Çürümüş bir ağaç meyve vermez... “Bir mum diğer mumu tutuşturmakla ışığından hiçbir şey kaybetmez”, uyarılarını göz ardı etmeden…

O hâlde, neo-liberalizmin başyapıtı “Yeni Dünya Düzen(sizliğ)i” (“YDD”) hâlinin topoğrafyasıyla başlayalım kapitalizmin sürdürülemez vahşetini anlama girişimine…

 

I-) “YDD” HÂLİ

 

Küreselleşme bağlamında ele alınması gereken “YDD”, “ama”sız/ “fakat”sız kapitalizmdir.

Küreselleşmeyi alkışlayanlar, ondan “demokrasi” ve “yeni bir dünya” umanlarda; dolaysız bir biçimde “YDD”nin devreye soktuğu “tahribat”tan, “eşitsizlik”ten, “yoksulluk”tan, “gıda krizi”nden velhasıl-ı kelâm tüm sonuç ve görüntülerinden sorumludurlar.

 

I.1-) TAHRİBAT!

 

Umberto Eco, ‘Günlük Yaşamdan Sanata’ başlıklı yapıtında,[3] “Yeni bir Ortaçağa doğru” gidildiğinin altını çizerken; hiç de haksız değildir.

Onun bu saptamasında itiraz edilebilecek bir şey yoktur.

Ortaçağda yaşadığımız bir gerçektir. Tabii ölümünü içinde taşıyan bu kesitin bir toplumsal veba olduğu unutulmadan, unutturulmadan.

Siz bakmayın “YDD” hâlini; ‘Bilim Dünyası Medya Merkezi’nin Sözcüsü Eric Karran’ın, “Kapitalizm böyle bir şey. Yapabileceğimiz hiçbir şey yok,” diyerek “olağan”laştırmasına!

Kapitalizm açılığı, kırımı, krizi “olağan”laştıran olağanüstü, irrasyonel bir toplumsal cinnet hâlidir.

Birkaç örnek sıralayayım!

i) ‘Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO), yasadışı organ mafyasının, her yıl 10 bin karaborsa organ satışı gerçekleştirdiğini bildirdiği; bu rakamın da, saat başı bir organdan fazlasının satıldığını gösterdiği verili “durum”a ilişkin olarak, “Dünyamız aslında kimsenin arzulamadığı şeylere sahne oluyor,” diyor Franz Josef Radermacher de…

ii) “Dünyada, her sene ortalama 1 milyon çocuk seks ticaretine kurban gitmektedir, parayla alınıp satılarak veya kaçırılarak seks turizminin, pornografinin ve fuhşun bir parçası hâline getirilmektedirler. 5 yıl öncesine kadar çocuk seks turizminin yaşandığı yerler Tayland, Kamboçya, Hindistan ve Filipinler iken, bu iğrenç “turizm” şimdi Kosta Rika, Brezilya, Meksika ve Orta Amerika’da da yaygınlaşmıştır. Araştırmalara ve tahminlere göre Kamboçya’daki 800 bin fahişenin üçte birini çocuklar oluşturuyor. Çocuk fahişelerin sayısı Tayland’da 800 bin, Endonezya’da 400 bin, Hindistan ve Filipinler’de 100 bin, Brezilya’da ise 500 bin gibi korkunç sayılarla ifade ediliyor.

Çocuk seks ticaretini, dünyadaki çatışmalardan, savaşlardan ve insan kaçakçılığından ayrı düşünmek mümkün değildir. Örneğin Kosova Savaşı’ndan sonra, çeteler ailelerden 1000 Amerikan Doları’na aldıkları çocukları Yunanistan ve İtalya’da iki katına satmışlardır.

Araştırmalara göre, Hindistan’da fuhuş yapan çocukların yaşları 14-16 arasındayken, günümüzde 10-14’e kadar düşmüştür. Kamboçya’da köylerde 7-8 yaşındaki kızlar çocuk İngilizce’leriyle oral seks ve cinsel ilişki pazarlığı yapmakta, Sri Lanka’daki genelevlerde 6 yaşındaki çocuklara rastlanmaktadır”…

iii) Dünyada her yıl binlerce insanın ağır hak ihlâlleri nedeniyle yaşadığı ülkelerden göç etmek zorunda kalmasından ötürü, dünyada 12 milyon vatansız insan varken; Göç ve göçmen kaçakçılığında dönen tahmini para yıllık yaklaşık 303 milyon 520 bin doları buluyor…

iv) ‘Research and Reports in Tropical Medicine’de yayımlanan iki araştırma, Afrika’da satılan, WHO tarafından onaylanmış ilaçların büyük bir bölümünün düşük kaliteli olduğunu gösterdi. Yetkililer ve WTO tarafından kullanımına izin verilmeyen ilaçların yüzde 13’ünün testlerden geçemediği açıklandı…

v) ‘Uluslararası Çalışma Örgütü’ne (ILO) göre, dünyada şu an 21 milyona yakın kişi modern köleliğin bir tipine maruz kalıyorken; ‘Uluslararası Af Örgütü’ (AI) de, silah ticaretine dikkat çekerek her yıl 500 bin kişinin silahlı şiddet nedeniyle hayatını kaybettiğini açıklıyor…

vi) 2010-2015 dönemi tahminlerine göre dünyada doğuşta beklenen yaşam süresi 69 yıl. Doğuşta beklenen yaşam süresinin en yüksek olduğu ülkeler arasında Japonya 83.7 yıl, Avustralya 82.1 yıl, İtalya 82 yıl ve İsveç 81.7 yıl ile dikkat çekiyor. Doğuşta beklenen yaşam süresinin en düşük olduğu ülkeler arasında ise Mozambik 51 yıl, Afganistan 49.3 yıl ve Kongo Demokratik Cumhuriyeti 48.9 yıl ile bulunuyor. Doğuşta beklenen yaşam süresi 74.6 yıl olan Türkiye, 186 ülke arasında 75. sırada yer alıyor…

Bavyera’nın ‘Tutzing Akademisi’, “Liberal piyasa ekonomisinin fikir babaları küreselleşmenin bütün dünyaya refah artışı bahşedeceğini söylüyorlardı. Aradan yıllar geçti ama milyarlarca insan hâlâ fakirlik çekiyor, içecek su bulamıyor, tıbbî bakımdan ve eğitimden yoksun yaşıyor. Hâlâ devam eden ekonomik kriz de, kapitalizmin dertlere deva olamayacağının kanıtı niteliğinde… 30 yılda dünya çok değişti. Ancak milyarlarca insan hâlâ yoksul, içecek sudan, eğitimden ve bakımdan yoksun. Gelecek ise karanlık,” saptamasının altını çiziyor…

Görünen odur ki, sermayenin birikim sorununu küreselleşmeyle aşmak için milyarlarca insanı fakirleştiren kapitalizm, insanlığın derdine derman değil. Şirketler büyümeyi sürdürürken milyarlarca insan hâlâ fakirlik çekiyor, içecek su bulamıyor, tıbbi bakımdan ve eğitimden yoksun yaşıyor, demokrasinin içi boşaltılıyor, çevre tahribatı artıyor.

“Serbest piyasa ekonomisi yoksulluğu ortadan kaldıramamakta, işsizliği azaltamamaktadır. Aksine işsizlik çok önemli sorun olarak ortaya çıkmakta, işçi ücretleri de düşmektedir.”[4]

 

I.2-) YOKSULLUK, AÇLIK!

 

Tüm bunlar da yoksulluğun büyümesine; açlığın derinleşmesine yol açıyor.

Birleşmiş Milletler (BM) ‘Tarım ve Gıda Örgütü’ (FAO), dünyada 1 milyara yakın insanın açlık sorunu yaşamakta olduğunu açıklamıştı.

BM Çocuk Fonu UNICEF’in Genel Müdürü Anthony Lake, dünyada her gün ortalama 19 bin çocuğun, genellikle önlenebilir sebeplerden öldüğüne dikkat çekerken; Dünya Bankası verilerine göre dünyanın en yoksul -1) Haiti, 2) Ekvator Ginesi (Orta Afrika), 3) Zimbabwe (Güney Afrika), 4) Demokratik Kongo Cumhuriyeti (Orta Afrika), 5) Swaziland (Güney Afrika), 6) Eritrea (Somali), 7) Madagaskar (Hint Okyanusu), 8) Burundi (Doğu Afrika), 9) Sierra Leone (Batı Afrika), 10) Sao Tome and Principe (Orta Afrika)- 10 ülkesinde açlık büyüyor, kronikleşiyor.

Evet Güney’in yoksul ülkeleri kıtlığa sürükleniyor. Afrika ülkesi Nijer, açlıktan en fazla etkilenen ülkeler arasında. Nijer’de 6 milyon çocuk açlık sınırında yaşıyor. Sahra altı ülkelerde ciddi boyutta yetersiz beslenme söz konusu.

‘Çocukları Kurtarın Örgütü’nden Justin Forsyth, Nijer’de çocukların açlıktan öldüğünü açıklarken; Nijer’de gıda fiyatları dört katına çıktı. Yoksullar karınlarını topladıkları bitkilerle “doyurma”ya çalışıyor.

Örneğin ‘BBC’nin yayımladığı bir belgeselde, Afrikalı 3 insan, az önce avlanmış 15 kadar aslanın olduğu bölgeyi önce kolaçan ediyor. Sırtlarındaki oklarla aslanlara doğru yaklaşan adamlar, vahşi hayvanları, kanlar içindeki antilopun yattığı bölgeden uzaklaştırmaya çalışıyor. Afrikalı kabile üyeleri, canlarını riske atma pahasına aslanlara yaklaşmaya devam ediyor. Beklemedikleri ani çıkış karşısında aslanlar kenara çekilirken, oklarına sarılan kabile üyeleri ise ölmüş antilopun etrafını çevreliyor. Adamlardan biri parçalanmış eti sırtına yüklerken, diğerleri de aslanlardan gelebilecek saldırıya rağmen kendilerinden emin adımlarla oradan uzaklaşıyor…[5]

Güney’de durum bu denli vahim!

Sadece Güney değil; Kuzey’deki hâl de hâl değil…

Örneğin Almanya’da yoksulluk artışa geçerken; bu durum her ülkede olduğu gibi en çok göçmenleri etkiliyor. Eski Doğu ve Batı Almanya arasındaki fark ise hâlâ sürüyor, Almanya’nın doğusundaki eyaletlerde yoksulluk yüzde 19.5’e, Batı eyaletlerinde ise yüzde 14’e çıktı...

Ayrıca ‘The Guardian’ın araştırması, İngiltere’de artan yoksulluğun en çok çocukları etkilediğini ortaya koydu. Öğretmenlerin büyük çoğunluğu okula aç gelen öğrencileri doyurmak için okula yiyecek götürüyor. Öğretmenlerin yüzde 83’ü sabah okula aç gelen öğrenciler gördüklerini söylerken, yüzde 55’i ise öğrencilerin en az dörtte birinin yeterince beslenmeden okula geldiğini belirtiyor. Öğretmenlerin yarısından fazlası ise okula aç gelen çocuk sayısının iki yılda daha da arttığına işaret ediyorlar...

Ve “rüya” diye sunulan ABD…

315 milyonluk ABD nüfusunun17 milyonluk kısmı, yani Amerikan toplumunun yüzde 5.5’i açlık çekmektedir. Gıda maddesi almak için parası olmadığı için, üç ayda, en azından bir tam gün, hiçbir şey yemeden geçirmiştir.

ABD nüfusunu oluşturan 33 milyonluk diğer bir kesim ise, ancak, düşük kaliteli besinlerle karnını doyurmaktadır…

ABD nüfusunun 17 milyonu çocuk olmak üzere, 50 milyondan fazlası içinde yaşadığı sefaletten dolayı, “Güvenli gıda alma” koşullarından mahrumdur.

‘Birleşik Devletler Tarım Departmanı’nın Eylül 2012 verileri, ABD vatandaşlarının içinde bulunduğu şartların, Sahra Altı Afrika ülkelerindeki koşullara benzemediğini, ABD ekonomisinin, dünyanın en büyük ekonomisi olduğunu göstermektedir.

Bush yönetiminin 2001-2008 döneminde, yaşamını idame ettirmesi, gıda yardımına veya bir hayır kuruluşunun dağıttığı yemeğe bağlı olup, uygun yiyecek maddesi almaktan yoksun kalan ABD vatandaşı sayısı 33 milyondan, 49 milyona yükselmiştir. Obama yönetimi döneminde bu sayı 50 milyona çıkmıştır.

2001’de yardıma muhtaç vatandaşların ABD nüfusuna oranı yüzde 12.2 iken, bu yönetim dönemine gelindiğinde, muhtaç vatandaşın oranı yüzde 16.4 olmuştur. Bu insanlar arasında, takriben 17 milyon kişinin çok düşük düzeyde gıda güvenliği vardır; başka bir değişle, bu insanlar açlık çekmektedir…

ABD Tarım Bakanlığı’nın, ülkede yiyeceğe ulaşma sıkıntısı çeken insan sayısının 2011’de 2010’a oranla 800 bin artığını bildirdiği raporda, ABD’lilerin yaklaşık yüzde 5.5’inin “yiyecek güvenliğinin düşük olması”ndan muzdarip olduğu belirtildi. “Son derece düşük yiyecek güvenliği”, parasızlık nedeniyle öğün atlanması ya da tüm gün boyunca yemek yenmemesini ifade ediyor.

1995’te açlık raporu hazırlamaya başlayan Tarım Bakanlığı’nın verilerine göre 2008’den sonra ülkede “aç yaşayanların” oranı yüzde 16.4 civarında seyretmeye başladı. Raporda açlık oranlarının siyahî nüfusun yoğunlukta yaşadığı ülkenin güney bölgesinde daha yüksek olduğu da belirtildi…

 

I.3-) EŞİTSİZLİK!

 

Yoksulluğu büyütüp, açlığı derinleştirerek eşitsizliği de uçuruma çeviren “ürküten rakamlar” tablosu, ana hatlarıyla şöyle:

i) Dünya nüfusunun yüzde yirmisi, gezegenin kaynaklarının yüzde seksenini kullanıyor.[6]

ii) Dünya’da, Güney ülkelerine yönelik yardımın 12 katı, askerî giderlere harcanıyor.[7]

iii) Günde 5.000 insan kirli içme suyu yüzünden ölüyor. Bir milyar insan temiz içme suyuna ulaşamıyor.[8]

iv) 1 milyara yakın insan açlık sınırında yaşıyor.[9]

v) Dünya’daki tahıl ticaretinin yüzde 50’si hayvan besini ya da biyolojik yakıtlar için gerçekleştiriliyor.[10]

vi) Ekilebilir arazilerin yüzde 40’ı, uzun süreli zarar görmüş durumda.[11]

vii) Her yıl, 13 milyon hektar orman yok oluyor.[12]

viii) Dört memeliden biri, sekiz kuştan biri ve hem karada hem suda yaşayabilen her üç canlıdan biri soyunun tükenmesi tehdidi altında. Canlı türleri doğal oranlarının 1000 katı hızlı bir şekilde ölüyor.[13]

ix) Balık avlama alanlarının dörtte üçü, tükenmiş durumda. Bu bölgelerdeki balıklar ya tükenmiş ya da tehlikeli boyutta azalmış oranda.[14]

x) 15 yılın ortalama sıcaklıkları bu güne kadar kaydedilen en yüksek sıcaklıklar.[15]

xi) Kıta buzulu, 40 yıl öncekinden yüzde 40 daha ince.[16]

 

KARŞILAŞTIRMALI VERİLER (ABD doları)[17]

“Gelişmekte olan ülkeler”in (“GOÜ”) 1980’deki dış borçları: 618 milyar

2007’deki dış borçları: 3.3 trilyon

Irak Operasyonunun ABD’ye maliyeti: 3.3 trilyon

“GOÜ”lerin 1980-2006 arasında ödediği toplam faiz:7.7 trilyon

Krizde bankalara sağlanan yardım (yaklaşık): 5.3 trilyon

Dış borç batağı altındaki ülke sayısı: 42

Dış borç batağındaki ülkelerin yıllık ödediği dış borç faizi: 37.5 milyar

Exxon-Mobil şirketinin 2007 kârı:39.5 milyar

Kuzey ülkelerinin silahlanma için yıllık harcaması: 625 milyar

Afrika ülkelerinin 1980-2006 arasında ödedikleri faiz: 675 milyar

Kenya’nın dış borcu (2005) 7 milyar

Wal-Mart’ın 2007 kârı: 11.3 milyar

 

Bu tabloya ilişkin olarak şu da eklenmeli: Eşitsizlik kader değil, kültürel ve siyasal bir tercihtir. Hele hele dünya nüfusunun en zengin yüzde 1’i dünyadaki gelir kaynaklarının büyük bir kısmının yönetimini ele geçirmiş durumdayken!

Evet dünya bugün hiç olmadığı kadar fazla sayıda milyardere sahip. ‘Forbes’ dergisine göre, bunların sayısı 1226’yı buluyor. Ancak bu yüzde 1’lik kesime dahil olmak için milyarlara sahip olmanız gerekmiyor. 2010 yılı itibarıyla ABD’de vergi öncesi yıllık kazancı 350.000 dolar, İngiltere’de ise 149.000 Sterlin’i bulanlar, yüzde 1’e girme şansını yakalıyor.

Hatırlanacağı üzere: XX. yüzyılın başlarında kaynaklar benzer şekilde yine azınlığın elinde toplanmıştı. Bunların çoğu rantiye dediğimiz miras yoluyla zengin olanlar ve toprak sahipleriydi. O tarihten sonra en azından ABD, İngiltere, Kanada ve Avustralya’da en zenginlerin gelirden aldıkları pay U şekilli bir eğri çizmeye başladı. Büyük Bunalım’dan ve II. Dünya Savaşı’ndan sonra düşüşe geçen eğri, 1970’li yılların sonlarına doğru plato yaptı. 30 yıldır da tırmanışta…

Dahası bu yüzde 1’i oluşturanların yapısı da tümüyle değişti. Bugün en zenginlerin pek çoğu artık rantiye değil; ya girişimci ya da üst düzey yönetici. Örneğin İngiltere’de bunların üçte ikisini finans sektöründe çalışanlar, ABD’de üçte birini şirket yöneticileri, yüzde 14’ünü finans sektöründe, yüzde 16’sını ise sağlık sektöründe çalışanlar oluşturuyor. Berkeley’deki Californiya Üniversitesi’nden ekonomist Emmanuel Saez’e göre, toplam olarak ABD’de en zengin yüzde 1, ulusal gelirin beşte birini evine götürüyor!

En tepedeki zenginlerin gelirlerinin niçin bu kadar artış gösterdiği konusu tartışmalı olmakla birlikte, küreselleşme ve teknolojinin etkisinin önemli bir rolü olduğu tartışmasız kabul görüyor. Saez, sosyal kavramlardaki değişikliklerin de bunda etkili olabileceğini söylüyor. Bir zamanlar yönetici ücretlerindeki artışlara getirilen üst sınırın son günlerde kaldırılmış olmasının, zengin-yoksul arasındaki adaletsizliği iyice derinleştirdiğine dikkat çekiyor.

Küresel açıdan bu yüzde 1’lik kesimin öneminin de değiştiği görülüyor. Dünya nüfusunun daha yoksul olan yarısı, dünya zenginliğinin yalnızca yüzde 1’lik bir payına sahip. Örneğin ABD’de yılda 350.000 dolar tutarında bir gelirle bir kişi, dünyanın en zengin yüzde 1’ine dahil olabiliyor. Bu da o kişinin kazancının dünya ortalamasının 300 katı olduğu anlamına geliyor.

Bu dramatik rakamlar, en zenginlerle diğerlerinin arasının iyice açıldığının net bir göstergesi. yüzde 1’lik kesim yalnızca maddi zenginliğin zirvesinde değil, gittikçe derinleşen bir uçurumun kıyısında da geziniyor.[18]

Konuya ilişkin birkaç veri daha ekleyelim:

İlki: Wall-Mart’ı kuran ailenin serveti, ABD nüfusunun en alt gelir grubunu oluşturan yüzde 40’lık bölümünden (yani 120 milyon insanın) kazancıyla aynıdır (90 milyar dolar)…

İkincisi: ‘Bloomberg Billionaires’in açıkladığı listeye göre dünyanın en zengin adamı 74.2 milyar dolarlık servetiyle Meksikalı Carlos Slim. Microsoft’un kurucusu Bill Gates ise 63 milyar dolarlık servetiyle ikinci sırada bulunuyor. Listenin 5’inci sırasında 40.1 milyar dolar servetiyle Oracle’ın Kurucusu ve CEO’su Larry Joseph Ellison, 6’ıncı sırasında ise 37.3 milyar dolar servetiyle IKEA’nın patronu Ingvar Kamprad yer alıyor…

Üçüncüsü: ‘The Boston Consulting Group’ tarafından yayımlanan ‘2012 Küresel Varlık Raporu’na göre, dünyada bireylerin sahip olduğu toplam finansal varlıklar 2011’de yüzde 1.9 artarak, 122.8 trilyon dolara yükseldi. 2011’de global servet Kuzey Amerika’da yüzde 0.9, Batı Avrupa’da yüzde 0.4, Japonya’da yüzde 2 azalırken, Brezilya, Hindistan, Çin ve Rusya gibi gelişmekte olan ülkelerde yüzde 18.5 arttı. Dünyada finansal varlıkları 1 milyon doları aşan hane sayısı 12.6 milyona ulaşırken, bu kesim dünyada bireylerin sahip olduğu finansal varlıkların yüzde 40’ını elinde tutuyor…

Söz konusu tabloya dair ‘Yeni Şafak’ yazarı Fevzi Öztürk dahi şunları itiraf etmeden edemiyor:

“Dünyanın en büyük sorunlarından biri de gelir dağılımındaki ‘aşırı’ dengesizlik ve adaletsizliktir. Bu temel bir sorun olmakla birlikte, hâlihazırda uygulanan hiçbir politika gittikçe daha da bozulan bu tabloyu düzeltecek durumda değildir…

50 yıldır hızla küreselleşen dünyada yoksulluk ve gelir dağılımı adaletsizliği dünyanın zengin kuzeyi, fakir güneyi, az gelişmişi, gelişmişi demeden tüm dünya sathına sirayet etmiştir.

Ve bugün... Dünyamız tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar gelir adaletsizliğini yaşamaktadır.

Artık gelir dağılımındaki aşırı adaletsizlik ekonomik bir sorun değildir.

Bu adaletsizlik istatistiklerden çıkan sonuçların yansıtıldığı tabloların çok ötesindedir...

Bu mesele; yerkürenin sosyal bir sorunudur…

Araştırma şirketi Wealth-X’in ‘ultra servet’ raporuna göre; 1 yıl içinde dünyadaki dolar milyarderlerinin sayısı yüzde 9.4 artarak 2 bin 160 kişiye, toplam servetleri de yüzde 14 artarak 6,2 trilyon dolara ulaşmış.

Alman hükümeti tarafından hazırlanan zengin-fakir raporuna göre, son 20 yılda Almanya’da toplumun en fazla yüzde onunu teşkil eden zenginler servetlerini iki misli artırmışlar. Küresel ekonomik krizin başından bu yana ise, 2007 ve 2012 yılları arasında servet miktarlarını 1.4 trilyon Avro artırarak 10 trilyon Avro’ya yükseltmişler.

Bu kriz de öncekiler gibi onlara yaramış...

2011 Dünya Açlık Endeksi raporuna göre; dünyadaki 4 çocuktan biri yetersiz beslenirken, her bir dakikada 5 çocuk açlıktan ölüyor...”[19]

Evet, evet kapitalistler (ve onların çanak yalayıcıları) bile yarattıkları tablodan “rahatsız”dır…

 

I.4-) GIDA KRİZİ!

 

Çünkü yeni bir gıda krizi gündemdedir; bunlar böyleyken üstüne üstlük...

Dünya piyasalarında, mısır, soya fasulyesi, buğday ihracatının yaklaşık yarısını gerçekleştiren ABD’yi etkisi altına alan, 1956’dan bu yana görülmemiş şiddetteki, ekim ayına kadar sürmesi beklenen kuraklık gıda fiyatlarını hızla artırmaya başladı. Perşembe günü, mısır ve soya fasulyesi fiyatları beş haftada yüzde 50 artarak, 30 ülkede ayaklanmalara yol açan 2007-2008 gıda krizinde ulaştıkları tepe noktaları geçtiler.[20]

‘Rabobank’ gıda stratejisti David Nelson’a göre, bugün durum 2007-2008 krizinden daha vahim. Çünkü “bu kez fiyatları heç fonların spekülatif hareketleri değil gerçek, üretimden kaynaklanan baskılar artırıyor.”

‘Oxfam’ politika danışmanı Ruth Kelly, “ABD’de mısır rekoltesini düşüren sıcak dalgası ve biyoyakıta (mısırdan yapılıyor-yn.) olan büyük talebin temel gıda fiyatlarını gittikçe daha yüksek düzeylere çektiğine” dikkat çekiyor. ABD Tarım Bakanlığı’ndan Richard Volpe, “Bu fiyat artışlarından ilk önce sığır ve tavuk eti, süt, yumurta fiyatları etkilenecektir,” diyor.[21]

Dünya gıda borsalarında önü alınamayan fiyat artışları özellikle yoksul ülkelerde açlık tehlikesini tetiklerken uluslararası otoriteler 2008 sonrasında Arap dünyasının yaşadığı isyanların benzerlerinin patlamasından endişe ediyor. FAO, özellikle tahıl fiyatları endeksinde (FAO Cereal Price Index) 2012 Temmuz’unda 260 puan ile 2008 Nisanı’ndaki tüm zamanların en yüksek değeri olan 274 puana yaklaşıldığına dikkat çekti. Bunun üzerine, sadece azgelişmişlerin değil reel ücretler düzeyi sürekli gerileyen bazı metropollerin de “açların isyanı”na sahne olabileceği yorumları güç kazandı.

FAO endekslerine göre, Batı Avrupa ve Kuzey Amerika hanehalkı bütçelerinde gıda harcamalarının toplam harcamalar içindeki payı yüzde 10-15 iken, bu oranlar, Hindistan, Rusya ve Çin’de toplam hanehalkı bütçesinin yüzde 30 ile 45’i arasında. Afrika ve Asya’nın birçok kesiminde ise bu oran yüzde 50’lerin çok üzerine çıkıyor.

Kuraklıkla daha da büyüyen sorunun, ithalatçı yoksul ülkeler açısından tam bir trajediye karşılık geldiği gözleniyor. Uzmanlara göre, “gelişmekte olan ülkelerin” tahıl ve yağlı bitki tohumları ithalatının yükselen fiyatlara karşı duyarlığı çok yüksek. Kuzey ve Orta Afrika ile Güneydoğu Asya’da gıda ürünleri fazla işlenmeden tüketime gidiyor. Bu da hammadde fiyatlarında artışların hemen yansımasına neden oluyor.

Bu durumda dünya gıda fiyatlarının daha da artması kaçınılmaz görünüyor. Gelirinin yüzde 75’inden fazlasını gıda harcamalarına ayıran yoksul ülkelerin halk sınıflarını yeni bir açlık dalgası bekliyor.

George Soros’la birlikte epeydir piyasalara akıllı yatırım olarak “tarım arazisi” salık veren ve yüzde 1200 kazandırdığını söyleyen, kendisi de dünyada verimli toprak toplayan spekülatör Jim Rogers, “Böyle giderse gıda fiyatları artarsa hepimiz aç kalacağız,” kehanetinde bulunuyor...

Jim Rogers, CNBC-e’deki kehanetinde “Çiftçiler son 30 yıldır açlar, dünya intihar eden on binlerce Hintli çiftçinin farkında değil, İngiltere en yüksek intihar oranı çiftçiler arasında,” sözlerini ediyor!

OECD Ekonomi ve Çevre bölümü direktörü Anthony Cox’e göre, “Dünya gıda krizine hazırlanıyor”ken; ‘Save the Children’e göre, giderek yaygınlaşan gıda kriziyle dünyada her dört çocuktan biri kronik olarak yetersiz besleniyor.

Geçerken bir hatırlatma: 2007 ve 2008 yıllarında dünya çapında gıda fiyatlarındaki yüksek artışlar bir küresel krize dönüşmüş, siyasi ve ekonomik istikrarsızlıklara, gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkelerde sosyal huzursuzlara neden olmuştu. Bu krizin nedeni olarak tarım ürünleri üreten ülkelerdeki kuraklıklar ve petrol fiyatlarındaki artışlar gösterildi. İşte o dönemde yaşananlar:[22]

 

BANGLADEŞ

Başkent Daka’da 10 bin işçi gıda fiyatlarındaki artışlar ve düşük ücretleri protesto etti. Birçok işçi polisle çıkan olaylarda yaralandı. Yeni bir gıda krizinin yaşanması durumunda 150 milyon nüfuslu ülkenin 30 milyonu açlık tehdidiyle karşı karşıya kalabilirler.

BREZİLYA

Nisan 2008’de hükümet pirinç ihracını durdurdu. Bu durumun nedeni ise ülkedeki tüketicileri korumak olarak gösterildi.

MISIR

8 Nisan 2008’de gıda fiyatlarının artışına karşı düzenlenen protestoda polisin açtığı ateş sonucu bir gösterici öldü. Ülkede gıda fiyatları, özellikle ekmeğin fiyatı katlandı.

HAİTİ

Artan gıda fiyatları yüzünden Başbakan görevinden alındı. 2007 sonlarından bu yana pirinç ve diğer gıda fiyatlarında yüzde 50 artış yaşandı.

 

Bu noktada Özlem Yüzak, “Küresel bir gıda krizi hızla yaklaşıyor,” derken; Sadık Çelik de ekliyor: Toplumsal çalkantılar ve siyasi krizler kapıda...”

 

II-) KAPİTALİZMİN (SÜRDÜRÜLEMEZLİK) KRİZİ

 

Tüm bunların nedeni; elbette Ege Cansen’in, “Artık hepimiz ezberledik, kriz ‘milli gelirin düşmesi’ yani fakirleşmek demektir,” formülasyonundaki vülgerlikle sınırlanması mümkün olmayan kapitalist sürdürülemezlik krizidir.

Ergin Yıldızoğlu’nun, “Kapitalist uygarlığı Titanic’e benzettir”ken; “Bir şeyler dağılıyor, merkez çöküyor.” “Dünyanın düzeninin dokusu çözülüyor,” diye betimlediği kapitalizmin “kriz içinde kriz” sarmalında; Erinç Yeldan’ın ifadesiyle, “Büyük durgunluktan büyük belirsizliğe” doğru ilerleniyor.

“Ekonomi dünyasının kâhini” diye anılan Nouriel Roubini’nin, 2013 için felaket uyarısında bulunduğu güzergâhta Uğur Gürses’e göre, “2009’da tanık olduğumuz küresel resesyona bir yenisini ekleme yolunda, ikinci bir dibe doğru hızla ilerliyoruz.”

Bu ufukta siz bakmayın Ege Cansen’in, “Bundan kabaca 4 yıl önce bir küresel ekonomik kriz çıkmıştı. İktisat dünyasının büyük ustaları, ‘bugünlerde yaşanan kriz 1929 Buhranı kadar ciddidir’ şeklinde değerlendirmeler yaptılar… Ne mutlu ki olaylar o istikamette gelişmedi. Küresel kriz, korkulduğu gibi küresel çapta bir tahribat yaratmadan kısa süre sonunda bitti”; veya Finansbank Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Mustafa Aysan’ın, “Sosyalizm battı, kapitalizm krizde. Üçüncü yola ihtiyaç var. Türkiye 1930’larda bunu yaptı. Üçüncü yola ve bu yolun başarısına ihtiyaç var. Bu, Atatürk’ün ekonomi politikasıdır,” zırvalarına!

Prof. Dr. Gülten Kazgan’ın, 2008’de tepe noktasına ulaşan krizi 1870, 1929 ve 1970’deki gibi “uzun vadeli dalgalanmalar gösteren krizler” arasında saydığı verili durumda, “Kapitalizmin krizden çıkmak için arzuladığı, daha fazla üretimin, daha fazla tüketimin tüm diğer krizlerin daha da ağırlaşmasını getirecek olması, genel bir uygarlık kriziyle karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor.”[23]

Kolay mı?

Uluslararası Para Fonu (IMF) Başkanı Christine Lagarde’ın kanaatine göre “ufukta kara bulutlar” var. IMF Başekonomisti Olivier Blanchard, “İnsan, her şey her an yine çok kötü olabilir diye düşünmeden edemiyor,” diyor.[24]

IMF’nin ekonomik krizin yayılması üzerine hazırladığı ‘Spillover Report’da, küresel bazda uygun politikaların geliştirilmediği ve gerekli tedbirlerin alınmadığı takdirde krizin etkisinin diğer bölgelere de yayılabileceği uyarısında bulunup, “Finansal şoklar, sınırlı politika alanı dünyayı krizin yayılmasına doğru götürüyor” ifadesi kullanıldı.

IMF’nin ‘Systemic Banking Crises Database: An Update/ Sistemik Banka Krizinde Son Durum’ başlıklı raporunda, IMF uzmanları, Luc Laeven ve Fabian Valencia, 1970 ile 2011 yılları arasındaki mali krizlerin toplu bir dökümünü verirken; 2012’den daha tehlikeli bir “kriz ayı” ile karşı karşıya kalınacağına dikkat çekildi.

‘The Economist’in yorumuna göre “ufuktaki en büyük bulut, kaçınılmaz olarak Avrupa”. Avrupa’da 2008-2009 döneminin şiddetine ulaşma olasılığı yüksek bir resesyon derinleşiyor.[25]

Ayrıca Avrupa Merkez Bankası (ECB) Baş Ekonomisti Peter Praet, hâlihazırda Avro Bölgesi’nde yaşanan krizin 2008’de ABD’de ortaya çıkan ve küresel ekonomiyi alt üst eden yatırım bankacılığı krizini mumla aratabileceği konusunda uyarılarda bulundu.

Söz konusu uyarılar haksız değil.

Çünkü Paul Krugman’ın, “Çöküş tüm hızıyla sürüyor,” diye betimlediği verili tabloda IMF Başekonomisti Oliver Blanchard, küresel ekonominin 2008’de başlayan finansal krizinden çıkabilmesinin 10 yıl süreceğinden söz ediyorsa da; yine Prof. Paul Krugman, “Kemer sıkacağız, piyasalara güven gelecek, o zaman ekonomi büyüyecek” savının bir mitoloji olduğunun ortaya çıktığını, ekonomik modelin öldüğünün artık genel kabul gördüğünü vurguladıktan sonra, ortada yeni bir modelin olmamasından hareketle “Artık bir zombi ekonomisinde yaşıyoruz. Ama zombilerin terörü ne zaman bitecek belli değil,” diye ekliyor.

Çünkü Yunanistan, İspanya ve Portekiz zincirleriyle Avro bölgesini peşinden sürüklerken; Avro bölgesi de uluslararası borç piyasalarıyla bağlı olduğu dünya ekonomisini dibe çekiyor...

‘The Washington Post’tan Robert J. Samuelson’un, Georgetown Üniversitesi’nden Prof. Shambough’a dayanarak yaptığı, birbirini güçlendiren “üç kriz dinamiğine” ilişkin özeti şöyle:

Birinci kriz, banka krizi: Bankaların sermaye tabanları çok zayıfladı, zararlarını karşılayamayacak düzeylere geriledi. Bu koşullarda yeni kaynak yaratmak, borçlanmak çok zorlaştı.

İkincisi, bankaları ayakta tutmaya çalışan devletlerin mali krizi.

Üçüncüsü ekonomik büyüme krizi, diğer bir deyişle resesyon/depresyon: Bankalar kredi vermekte isteksiz davrandıkça, devlet, bankaları kurtarmanın maliyetini halka yıkan önlemleri dayattıkça, basınç üretimi, yatırımları olumsuz etkiliyor, işsizliği yoksulluğu arttırıyor.

Ekonomik büyümenin daralması, hem devleti borç ödemek için gerekli kaynaklardan yoksun bırakıyor, hem de bankalara borçlu kişilerin, şirketlerin borçlarını ödemelerini zorlaştırıyor. Böylece, bankaların krizi => hükümetlerin mali krizi => ekonominin krizi => bankaların kriz => hükümetlerin krizi… sürüp gidiyor.[26]

Bu bağlamda dünya ekonomisi, özellikle 2007’den bu yana içine düştüğü krizi bir türlü atlatamıyor. Dünya ekonomisinde beklenen büyüme oranları gerçekleşemezken, dünyanın en büyük ekonomisine sahip olan ülkelerde çarklar durmuş durumda.

İngiltere’de 50 yılın resesyonuyla tanışıp; Çin ekonomisi inişe geçerken; Japonya’da dev ticaret açığı büyüyorken; veriler ekonomik kriz içinde olağan, sıradan bir “genel olarak yavaşlama” olgusundan öte bir duruma işaret ediyor. Dünyanın önde gelen ekonomileri “senkronize” (eşzamanlı) olarak yavaşlıyor. Bu tehlikeli bir konjonktürün varlığına işaret ediyor.

“Senkronize yavaşlama” ile “dünya ekonomisinin yükünü sırtında taşıyan” BRIC ülkelerinin büyüme motorunun tekliyor. BRIC ülkeleri, Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin’in için bir dönemi sona eriyor.

Dünya ekonomisinde “kaçacak” hiçbir yer kalmadı. Bir senkronize resesyon çıkmaması neredeyse olanaksız denecek kadar zor. Dünya ekonomisi, hâlâ bocalıyor ve batmaya devam ediyor...

ABD ve AB merkez bankalarının yeni parasal genişleme önlemleriyle ekonomik verileri bir araya koyunca, dünya ekonomisinin, 2008’dekinden daha sert bir mali kırılmaya doğru ilerlediğini düşünmek olanaklı…

Bu durum kaçınılmaz olarak işçilere, emekçilere yansıyor…

BM’nin ‘2012 Dünya Ekonomik Görünümü ve Beklentiler’ raporunda, Avrupa’daki borç krizi ile yüksek işsizlik oranlarının bu yıl küresel ekonomiyi yavaşlatacağı uyarısı yapılırken; ILO, dünya genelinde 2012 yılında yüzde 12.7 olan 15-24 yaş arası genç işsizliğin 2017’de yüzde 12.9’a yükseleceğini açıkladı. Bu da 73.3 milyon gencin işsiz olacağı anlamına geliyor.

Columbia Üniversitesi Profesörü Joseph Stiglitz’e göre, binlerce dolar borçlanarak mezun olan gençler işsizlikle karşı karşıyayken; ‘2011 berbattı diyorsanız, bir de 2012’yi görün’ diyen ekonomist, geçici bir süre işsiz kalan orta yaşlıların erken emekliye ayrıldığını fark etti. Arkadaşları ya da ailesiyle kalanların da sokağa düşmenin sınırında olduğunu söylüyor.

‘Dünya Ekonomik Görünüm Veri Tabanı’ verilerine göre, 2012 yılında 79 ülke içinde en fazla işsizlik oranı yüzde 24.2 ile İspanya’da olacakken; İspanya’yı yüzde 23.9 ile Sırbistan, yüzde 23.8 ile Güney Afrika, yüzde 19.4 ile Yunanistan, yüzde 19 ile Ermenistan izleyecek. Tunus’ta işsizlik yüzde 17, İran’da yüzde 16.7, Letonya’da yüzde 15.5, İrlanda ve Litvanya’da yüzde 14.5, Portekiz’de yüzde 14.4, Gürcistan’da yüzde 14.1, Slovakya’da yüzde 13.8, Hırvatistan’da yüzde 13.5, Ürdün’de yüzde 12.9, Bulgaristan’da yüzde 12.5, Macaristan ve Mısır’da yüzde 11.5, Estonya’da yüzde 11.3, Kolombiya’da yüzde 11, Sudan’da yüzde 10.8, Türkiye’de yüzde 10.3 oranlarında seyrediyor.

G-8 ülkelerinde, en yüksek işsizlik oranı yüzde 9.9 ile Fransa’dayken; onu G-8 üyelerinden İtalya yüzde 9.5 ile, İngiltere yüzde 8.3 ile, ABD yüzde 8.2 ile, Kanada yüzde 7.4 ile, Rusya yüzde 6 ile, Almanya yüzde 5.6 ile, Japonya ise yüzde 4.5 oranıyla izliyorlar.

Bu arada ILO’nun istihdam piyasası uzmanı Ekkehard Ernst, işsizlik oranının İspanya’da 2014 yılına kadar yüzde 27.7’ye, 15-24 yaşlarındaki gençler arasında ise yüzde 51.3’e çıkabileceğini kaydetti. Portekiz’de de aşırı bir artış olabileceğini söyleyen Ernst, 17 üyeli Avro Bölgesi’nde ortalama işsizlik oranının ise yüzde 13’e çıkabileceğini ifade etti.

ILO’nun tahminlerine göre, Almanya’da şu anda yüzde 6.8 olan işsizlik oranı 2014 yılında yüzde 9’a yükselecek…

Bunlar, tam da böyleyken; Yunus Salış’ın, “Krizden çıkmanın önceliği, daha özerk ve özgül şartların sağlanmasıdır. Bunun başında merkezi devletin küresel ve bölgesel alanda tasfiyesi gelir,”[27] hezeyanı artık hiçbir derde deva olmadığı gibi, bir anlamda ifade etmiyor!

“Bu kriz, bu kapitalizmin sürdürülemez olduğunu gösteriyor (yoksa, tanımı gereği kriz kavramını kullanamazdık). Bu kapitalizm bu krizle birlikte bitmiştir. Bu kapitalizm bu krizden çıkamaz!

Kapitalizm bu krizden bir başka kapitalizme dönüşerek, bu kapitalizmin yerini bir başka kapitalizme bırakmasıyla çıkabilir. Ama, bugün, gündemde bir başka kapitalizm yok! Öyleyse, ‘Bu krizden çıkış yok!’ tümcesi bugün doğru bir önermedir. ‘Bu krizden çıkış yok’ önermesi doğruysa, kapitalizmden çıkış yolları, uzun bir aradan sonra yeniden gerçekten düşünülebilir.”[28]

Tam da bu nedenle Nihal Kemaloğlu’nun, “Kapitalist sistemin bütün krizleri aslında yayılmacı/sömürgeci sistemin yeni alanlara saldırı ve hamle hâlinin diğer adıydı,” dediği militarizm dört yanı kaplıyor; yeniden paylaşım dalaşı devreye giriyor…

Sonra ‘The Financial Times’tan Stephen King’in, ‘1930’ların Hayaletleri Geri Geldi’ başlıklı yazısında, hâlâ “şu veya bu biçimde Büyük Depresyon’da olduğumuzu” saptayıp, “Büyük Durgunluk” denen şeyin “Büyük Buhran”a dönüştüğüne dikkat çektiği; Uğur Gürses’in de, “Ekonomik olarak küçülmelerin olduğu dönemlerle sağ kanattaki politik aşırılık arasında bağ var,” diye betimlediği ırkçılık, milliyetçilik yükseliyor.

Bu elbette “kendiliğinden” oluşan bir durum değil; krizle doğrudan ilişkilidir.

Küresel krizin sonuçlarından her ülke farklı farklı etkileniyor. Finansal kriz, ABD’de patladı ve ABD finans piyasaları ile entegre hâle gelmiş Batı Avrupa, Japonya gibi merkezlerin finans piyasalarına bulaştı; bu ülkelerde yaşayanları anında etkiledi. Merkez ülkelerde 2008’de sıfır büyüme yaşandı, ardından 2009’da yüzde 3.6 daraldı ekonomiler. 2010 yılı yüzde 3.2 büyüme ile toparlanma yılı oldu, ama 2011 büyümesi yüzde 1.5’te kaldı ve 2012 için IMF öngörüsü yüzde 1.6. Bunlar iç açıcı sonuçlar değil…

Sokaktaki insan açısından yaşanan durumun tercümesi şu: Büyüme yok, iş yok. Kemer sıkma var, eldeki avuçtakinden olma, sosyal güvencesizlik, göreli yoksullaşma var…

Merkez partileri çökmüş ya da çökmenin eşiğindeki ülkeler için kaçınılmaz sonuç, radikal kanatların yükselişi. Neo-liberalizmin ömrünü uzatacak programların dışına çıkamayacak merkez solun peşine takılan işçi hareketleri, sadece zaman ve kan kaybedecekler. Bunlar içinde yeni bir yaşam paradigması inşa etmeyi başaranlar ise kitleleri peşlerinden sürükleme ve yaklaşan barbarlığa karşı sosyalizmi bir siyaset seçeneği yapmayı deneyebilirler.

Tersi durum, Yunanistan’daki Altın Şafak türü faşist güruhların tüm dünyada boy atmasına fırsat verir. Alman devrimci Clara Zetkin’in dediği gibi, “Faşizm, proleter devrimi gerçekleştirememiş proletaryanın çekmeye mahkûm olduğu ceza,” olarak hepimizin önüne geliyor.

Kolay mı? Büyük krizler, kelimenin kadim Yunanca’daki anlamına uygun biçimde, kapitalizmin geleceği için gerçek karar anlarıdır. Bugün yeniden böyle bir döneme girmiş bulunuyoruz. Depresyonlar sadece ekonomik olaylar değildir, başta politika ve askeri alan olmak üzere, depresyonun “çözümü” çeşitli alanlarda yapılacak mücadelelerle belirlenir.

Solda yaygın ama son derece zararlı bir düşünce tarzı, kapitalizmin kendi krizlerinden yararlanarak kendisini yeniden yapılandırdığı, bu kez de öyle olacağıdır. Bu düşünce, süreç bittikten sonra ulaşılan noktayı sanki baştan kaçınılmazmış gibi sunduğu için yanlıştır. 1930’lu yılları örnek olarak alacak olursak, İspanya devriminden başlayarak savaş sonu Akdeniz ülkelerinde yaşanan devrimci yükselişlere kadar bir dizi girişim başarıyla sonuçlansaydı, Büyük Depresyon’un çözümü Bretton Woods düzeni değil belki de uluslararası komünizm olacaktı. Aynı derecede önemli olan bir ikinci nokta da şudur: Kapitalizmin çözümünden bu denli hafif tarzda söz etmek, o çözümlerin geçmişte nasıl barbarlıklarla dolu olduğunu unutmakla mümkündür ancak. Unutulmasın, Uzun Depresyon kapitalizmin emperyalist aşamaya geçişi sayesinde, Büyük Depresyon ise faşizm ve İkinci Dünya Savaşı sayesinde kapitalist “çözüm”lere kavuştu!

İçinden geçtiğimiz Büyük Depresyon sınıf mücadelelerini şimdiden, neredeyse beklenmedik bir hızla kışkırtmıştır.[29]

 

III-) “ABD, ÇİN, RUSYA” MI? DEDİNİZ!

 

Verili sürdürülemezlik ABD’yi derinden sarsarken; toplumsal sonuçlar ‘Wall Street İsyanı’, vb’leriyle ortaya çıkıyor.

Sorunun temelinde kapitalizmin 50-60 senelik uzun devreler hâlinde yaşadığı yapısal nitelikli bir birikim krizi olduğu artık tüm çıplaklığıyla ortada duruyor. 1970’li yıllarda sanayi üretiminde kâr oranları hızla gerilerken, kaçınılmaz krizlerini finansallaşma ile aşmaya çabalayan kapitalizm, XXI. yüzyılın bu yeni on yılında çareyi tekrardan kumarhane kapitalizminin geliştirmeye çalıştığı yeni rant oyunlarında ve savaş endüstrisinin yeni teknolojilerinde bulmaya çalışıyor.

Rakamlar kapitalizmin söz konusu dönüşümünü net olarak belgeliyor: ‘McKinsey Enstitüsü’nün verileri, küresel piyasalarda finansal varlıkların 1980’de 12 trilyon dolar iken, 2009 itibarıyla 241 trilyon dolara çıktığını; aynı dönemde ABD’de finans sektörünün toplam kârlar içindeki payının yüzde 10’dan yüzde 30’a yükseldiğini belirtiyor.

Amerikan Merkez Bankası’nın (Federal Reserve) verilerine göre, 1980’de milli gelirin yüzde 20’si düzeyinde olan finans sektörü borçları, 2007’de milli gelirin yüzde 116’sına ulaşmış durumdayken; ABD’nin 15 trilyon doları bulan ve Amerikan ulusal gelirinin yüzde 120’sine ulaşan borç stoku global ekonomiyi etkiliyor…

Uluslararası Değerlendirme Kuruluşu ‘Fitch Ratings’, ABD’de mali uçurumun global ekonomik toparlanma için en büyük tehdit olduğunu açıklarken; mali sıkılaştırma durumunda 2013’te global ekonomi büyüme oranının en azından yarı yarıya azalacağını vurguluyor…

ABD Merkez Bankası Başkanı Ben Bernanke, ekonomik toparlanmanın ücretlerden çok kârları arttırdığını ve pek çok Amerikalının hâlâ geleceğe güvenle bakamamalarının nedeninin bu olabileceği vurgusuyla, “Gayri safi yurtiçi hasıla’da (GSYH) kârların payı alışılmamış bir yükseklikte. Ücretlilere giden gelir payı ise normalden düşük” derken verilere göre tüketici harcamaları yavaşlıyor…

Tüm bunlar ABD’nin içinde debelendiği sarmalı somutlayıp; ABD’de ‘Invictus Consulting Group’un 2012 tarihli araştırması, 758 finans kuruluşunun önümüzdeki iki yıl boyunca stres testlerini geçemeyeceğini ortaya koyarken; mali spekülasyon ve yolsuzluklar tam istim devam ediyor!

Örneğin ABD’de verdikleri usulsüz konut kredileri ve el koydukları konutlar nedeniyle haklarında soruşturma açılan beş banka, iddiaların düşürülmesi için 25 milyar dolar ödemeyi kabul etti. ‘Reuters’e göre, anlaşmayı imzalayan beş banka, Bank of America, Wells Fargo, JPMorgan Chase, Citigroup ve Ally Financial, kamunun açtığı usulsüz konut kredisi davalarından muaf olacak!

Analistlerin, ülkede zengin ve yoksul arasındaki uçurumun giderek derinleştiği, yoksul sayısının her geçen gün arttığı ve 142 milyon civarında olan nüfusun da giderek düştüğünü vurguladığı Rusya’da işler -Putin totalitarizmine rağmen- yolunda değil…

Ayrıca “Çin de mi krize girecek?” sorusu büyürken; “Çin’in ciddi şekilde bir resesyona doğru gittiğini düşünenlerin sayısı artıyor,” diyor Servet Yıldırım…

Çin’in resesyonu; krizin ikinci dibinin dibine denk düşen bir açmaza işaret etmektetir!

 

IV-) AB HAYALETİ

 

Gelelim ‘Avrupa’nın Ayıbı/ Europas Schande’ başlıklı dizelerinde Günter Grass’ın;

“Piyasada itibarın yok, kargaşanın eşiğindesin,/ Uzağındasın sana doğduğun beşiği sunan ülkenin/

Ruhunla aradığın bulduğun sanılan değerler/ artık hurda bile sayılmıyor, etmiyor beş para./

Borçlu diye boyunduruğa vurulmuş bir ülke azap içinde,/ Varlığını ona borçlu olduğun dilinden düşmezdi oysa./

Bu memleket mahkûm edildi yoksulluğa; onun zenginlikleri/ artık müzelerinde özenle sakladığın ganimetin senin/

Adaları bol bu ülkeyi silah zoruyla zapteden üniformalılar/ Hölderlin’den şiirler de taşırdı sırt çantalarında./

Sabrın kalmadı artık bu ülkeye; ama albayları/ Senin bir zamanlar tahammül ettiğin müttefiklerindi/

Halkın hakları elinden alınmış bir ülke artık burası,/ Güç sahiplerinin kemerlerini gittikçe daha fazla daralttıkları/

Sana inat, siyahlar giymiş Antigone; ve geçmişte hep/ konuğu olduğun halk, boydan boya bürünmüş yasa/

Krezus’un akrabası ise değerli her şeyi çoktan kaçırmış dışarı/ altın gibi parıldayan akçeleri senin kasalarında yatmakta/

Denetici kılığındaki soytarılar “İç hepsini, iç artık!” diye bağırmakta,/ ama Sokrates tasını dopdolu geri veriyor öfkeyle sana/

Ellerinden Olimpus’u almak istediğin tanrılar/ sana ait olan her şeyi lanetleyecek bir gün, koro hâlinde/

Düşünce dünyası seni yaratan bu ülke olmadan,/ sen de ruhsuz bir hiçe dönüşeceksin, Avrupa,” diye tarif ettiği AB hayaletine!

Günter Grass’ın dizelerinden sonra fazla bir şey söylemek gereksiz de lsa; yine de sıralayalım…

Avrupa’da birbiri ardına gelen kurtarma paketleri işe yaramıyor, kriz yayılıyorken; ECB yönetiminden Başekonomisti Peter Praet, Avro Bölgesi krizinin 2008’de ABD’de Lehman Brothers’la başlayan finansal krizden çok daha ağır bedeller ödetebileceği vurgusuyla, Avro krizinin Lehman’la karşılaştırıldığında çok daha derin ve yapısal sorunları barındırdığının altını çiziyor.

Ancak iş bununla sınırlı değil…

Behlül Özkan, “Ortak Avrupa Projesi tehlikede”; Deniz Gökçe, “Avrupa için iyimser olmak zor,” derlerken Ümit İzmen de ekliyor:

“Avro’nun devam edip etmeyeceği, bunun AB ve dünya ekonomisi üzerindeki etkilerinin ne olacağını kimse bilmiyor.

İşler iyi gitmiyor. Dünyada panik psikolojisi gelişiyor.

Avro, çöküşün sınırlarında geziniyor. Birçok ülkenin merkez bankaları Avro rezervlerini elden çıkarmaya başladı...”

Gerçekten de Avro bölgesi ekonomilerinin finansal durumlarının sürdürülebilirliğine dair endişeler giderek artıyorken; George Soros’un desteklediği ‘Yeni Ekonomik Düşünce Enstitüsü’ (INET) yayımladığı raporda, “Avrupa uyurgezer hâlde ölçülemez boyutlarda bir felakete doğru yürüyor. Bir domino diğerini düşürüyor. Hiç bitmeyecek bir kriz fikri son bulmalı,” uyarısını dillendiriyor…

Uyarı boşuna değil; ‘Uluslararası Finans Enstitüsü’nün “gizli raporu”na göre Yunanistan’ın temerrüde düşerek iflası domino etkisi doğurabilir. Atina iflas ederse Portekiz, İrlanda, İspanya ve İtalya için de kurtarma paketi ihtiyacı ortaya çıkacak. Bu durumda Yunanistan dahil toplam 5 ülke için gerekli yardımların tutarı 1 trilyon Avro’yu aşıyor.

Bu durumda “Avro bölgesinin, Yunanistan’dan ‘Düyun-u Umumiye’ isteği”ne dikkat çeken Remzi Samar, durum ne denli vahim özellikler kazandığının altını çizerken; eski ECB Başkanı Jean-Claude Trichet, siyasetçilere bir Avro ülkesinin iflasını ilan etme ve maliye politikasına el koyma yetkisi verilerek, Avrupa para birliğinin kurtarılabileceğini açıklıyor!

Ayrıca da Yunanistan, İrlanda ve Portekiz’in ardından İtalya ve İspanya’da piyasaların karışması üzerine Avrupa Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso, 27 AB liderine yazdığı mektupta, “Kriz sadece Avro Bölgesi’nin değil, AB’nin krizi,” diyor.

İş bunlarla da sınırlı değil…

TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner’in, “Avrupa’nın içinde bulunduğu krizin her aşamasında karar vermekte ne kadar zorlandığını, krizi hep bir adım geriden takip ettiğini hepimiz tırnaklarımızı kemirerek izliyoruz”; Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’ın da, dünyadaki zor ekonomik tablonun tam merkezinde şu anda Avrupa’nın bulunduğunu belirterek, “Yani olası bir depremin merkezi, Avrupa olacak gibi görünüyor,” diye betimlediği güzergâhta; Avrupa ekonomilerindeki risklerin “son derece hızlı” büyüdüğüne dikkat çeken Babacan, “İtalya’daki son gelişmeler, Yunanistan’daki sorunların bir türlü çözülemiyor oluşu Türkiye’yi kaygılandırıyor,” demeden edemiyor.

Nihayet Stephan Richter de, “Avro bölgesi ve I. Dünya Savaşı’nın çıkışı” arasında bir kolerasyon kurarak, “Bugün dünyanın karşısında duran soru, Avro bölgesinin akıbetini değiştirip değiştirmeyeceğimiz. I. Dünya Savaşı’nın olayları ise faydalı bir rehber kitap adeta,” diye ekliyor!

Stephan Richter’in altını çizdiği noktayla bağıntılı olarak, tarihçi Niall Ferguson ile 2008 finans krizini önceden gören iktisatçı Nouriel Roubini ‘The Financial Times’da 10 Haziran 2012’de ortak bir yazı kaleme aldılar...

Avrupa’da krizin, 1920’ler buhranı ile ardından gelen faşizm badiresine adım adım yakınlaşmakta olduğunu belirten yazarlar; ekonomide “verimlilik artışı yaratan yapısal reformlar yapılmadığı sürece” alınan tüm tedbirlerin yüzeysel-palyatif kalmaya mahkûm olduğunu açıkladılar.

“Avrupa’da gece yarısına ramak mı kaldı” sorusuyla konuya giren yazarlar; Barselona’daki gezilerinde, insanların mütemadiyen kendilerine “bankada para tutmanın güvenli olup olmadığını” sorduklarını anlatıyor; “sürecin artık patlayıcı bir evreye girdiğini” ilan ediyorlar.

“Sürecin artık patlayıcı bir evreye girdiği” durumda George Soros, Avro Bölgesi’nin geleceğiyle ilgili karamsardır. Danimarka’daki bir etkinlikte konuşan Soros, Avro Bölgesi krizinin giderek derinleştiği vurgusuyla, “Korkarım kriz kötüleşiyor. Kriz henüz sona ermedi ve şu an yanlış yöne doğru gidiyor,” ifadesini kullandı.

Kim nasıl sunarsa sunsun: “Gidişat; Yunanistan’ın Avro’dan çıkması, Avro’nun dağılması ve bunun tüm AB projesini zaafa uğratması doğrultusunda.”[30]

ABD’li iktisatçı Prof. Dr. Paul Krugman, Avro’nun artık parçalanmanın eşiğine geldiğini, böyle bir durumda da ECB’nın kendi kurallarını çiğnemesinin normal karşılanması gerektiği söylerken; ‘Dünya Bankası’ Başkanı Robert Zoellick de ekliyor: “Avrupalılar Avrupa ekonomisinin geleceği konusunda karar vermeliler, bugünkü sistemi korumak artık mümkün değildir. Avro Bölgesi yol ayrımındadır. Bu yollardan birincisi para birliğini politik ve mali birlikle güçlendirmek; ikincisiyse mali birliğe son vermektir.”

Avrupa Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso’nun da, “Avrupa’nın kendisini dönüştürmesi gerek, yoksa çökecek,” uyarısında ifadesini bulan söz konusu düaliteler AB’yi daha da zorlarken; Avro alanında Güney Avrupa’nın çatırdamasıyla başlayan süreç, AB’nin geleceğinin ciddi bir biçimde sorgulanmasına yol açtı. 17’si Avro kullanan, 10’u ise kendi ulusal parasını kullanarak AB üyeliğini sürdüren 27 üyeli AB’nin küresel krizle birlikte inşasını sürdürmesi, “tek Avrupa” hayalini gerçekleştirmesi mümkün mü? Bu soruya artık kimse kolay kolay olumlu yanıt veremiyor. Yunanistan, İtalya, İspanya, Portekiz, İrlanda gibi Avro alanının zayıf halkalarında yaşananlar, Avro temelli bir ortaklığın sürebileceği ihtimalini çok zayıflattı.

Yunanistan’da Papandreu’ya, İtalya’da Berlusconi’ye havlu attıran koşulların, sihirli bir değneğin dokunuşuyla işbaşına getirilen Lukas Papadimos, Mario Monti gibi “Dervişgil” teknokratlarca düzeltilebilmesi pek kolay ve mümkün görünmüyor.

Bu arada İrlanda’yla birlikte Yunanistan, Portekiz, İtalya ve İspanya gibi Akdeniz ülkeleriyle devrilmeye başlayan domino taşları altında Fransa’nın da kalma riski var. Borçların yüzde 40’ına sahip bu ülkelere Fransa da eklenirse AB harabeye dönebilir.

Kamunun borç yükü şu anda dünya üzerindeki birçok ülkenin bir numaralı ekonomik sorunu... Avro Bölgesi’nin borçlarının yüzde 40’ına sahip olan ve kendilerine ‘PIIGS ülkeleri’ denen Yunanistan, İrlanda, Portekiz, İtalya ve İspanya ekonomilerini kurtarmak için toplantı üstüne toplantı yapıp, paket üstüne paket açan AB’nin kamu borcu 10.1 trilyon

Önce genel bir resimle bu borç meselesine bakalım. AB coğrafyasının toplam kamu borcu 10.1 trilyon avro. Bunun yüzde 21’i Almanya’ya, yüzde 18’i İtalya’ya, yüzde 16’sı Fransa’ya ait. İngiltere’nin kamu borcu toplam AB kamu borcunun yüzde 13’üne, İspanya’nınki ise yüzde 6’sına eşit…

Ülkelerin bütçe açıkları açısından da durum pek parlak değil. Yunanistan’da bütçe açığının GSYİH’ye oranı yüzde 13, İspanyada yüzde 11, Almanya’da yüzde 3.3 seviyesinde. Yine Yunanistan’da borcun milli gelire oranı yüzde 143. Elbette birlik olmanın doğal bir sonucu virüs bir bünyeye girdi mi bütün topluluğa sıçraması da kaçınılmaz hâle geliyor. Örneğin, İspanya’nın İtalya’ya borcu 31 milyar dolar, Portekiz’e borcu 28 milyar dolar. Portekiz’in ise İspanya’ya 86 milyar dolar, İtalya’ya 6.7 milyar dolar borcu bulunuyor. Portekiz, İtalya, İrlanda, Yunanistan ve İspanya’nın toplam borcu ise yaklaşık 3 trilyon 89 milyar Avro.

Evet borç krizi endişeleriyle sarsılan Avrupa’yı, bu sefer de resesyon korkusu sarıp, İspanya, İtalya, Belçika ve Almanya’da veriler gerilemenin kaçınılmaz olduğunu gösteriyorken; Avrupa’da “ikinci bir krizin kapıda olduğunu” söyleyen Garanti Yatırım Başekonomisti Gizem Öztok Altınsaç, “Bu 2009 gibi tüm küresel ekonomiyi etkileyecek bir kriz. Türkiye’nin resmin dışında kalıp etkilenmemesi çok olası değil,” diye ekliyor…

Kimse inkâr edemiyor: Borç krizi yaşlı kıtayı çökertti.

‘The Financial Times Deutschland’daki makalesinde, Avrupa ortak parasını kurtarmanın artık olanaksızlaştığına dikkat çeken Prof. Dr. Nouriel Roubini, “Avro’nun çöküşü ertelenip durmazsa, o zaman belki AB’nin bitişi engellenebilir! Çöküş kaçınılmazsa, ertelenmesi çok daha yüksek maliyetlere neden olur,” derken; “Avrupa’nın alternatif seçenekleri hızla tükeniyor,” diye ekliyor Nicolas Veron.

‘Dünya Bankası’ Başkanı Robert Zoellick’in de, Avrupa’daki finansal krizin, ciddi bir borç krizi hâline geldiğine dikkati çektiği koordinatlarda TÜSİAD danışmanlarından (Paris’te öğrenciyken “sosyalist”!) Seyfettin Gürsel ekliyor: “Avrupa’da borç krizi kontrolden çıkmak üzere. AB yeniden tasarlanmak zorunda…”

Evet, “Avrupa’nın borç yükü sorunu içindeki ekonomileri açısından borçlanma ve mevcut borçları çevirme maliyetleri giderek artıyor”ken; AB Komisyonu Üyesi Olli Rehn, Avro Bölgesi’nin borç krizini çözme yeteneği ve Avrupa bankaları konusunda endişe içinde olduğunu, ECB Başkanı Jean Claude Trichet de, “Belirsizlik düzeyi çok yüksek” uyarısını dillendiriyor!

Örneğin ‘Moody’s’, stres testinden geçirilen 91 AB bankasının 26’sının dışarıdan desteğe ihtiyaç duyabileceğini açıkladı.

Ayrıca ‘Avrupa Bankacılık Otoritesi’nin (EBA) 21 ülkedeki 90 bankayla ilgili stres testleri, 8 bankanın uzun süreli bir daralmaya dayanıklı olmadığını ve yüksek miktarlı kapitale ihtiyaç duyduğunu gösterdi. EBA tarafından açıklanan verilere göre 5’i İspanya 2’si Yunanistan, 1’i de Avusturya’da bulunan 8 bankanın ihtiyaç duyduğu kaynak miktarı 2.5 milyar Avro düzeyinde.[31]

 

İŞTE O 8 BANKA

ÜLKE

BANKALAR

İSPANYA

Caja Mediterraneo (CAM)

CatalunyaCaixa

Unnim

CajaTres

Banco Pastor

YUNANİSTAN

ATE Bank

EFG Avrobank

AVUSTURYA

Oesterreichische Volksbank

 

EBA’nın testi zorla geçenler bankalar ise şunlardı: Marfin Popular Bank (Güney Kıbrıs), HSH Nordbank, Nord LB (Almanya), Piraeus Bank, TT Hellenic Postbank (Yunanistan), Banco Popolare SC (İtalya), Banco Comercial Portugues, Espirito Santo Financial Group (Portekiz), Nova Ljubljanska Banka (Slovenya), BFA Bankia, Banco de Sabadell, Banco Popular Espanol, Caixa de Ahorros de Galicia, Vigo, Ourense e Pontevedra, Bankinter SA, Grupo Banca Civica, Caja de Ahorros y M.P. de Ontinyent (İspanya).

Borç kriziyle ateşlenen metastaz alıp yürümüşken; Avrupa’nın mali krizi, avro’nun sarsıntısı adımlarını sıklaştırıyor.

IMF’nin, ‘Küresel Finansal İstikrar Raporu’nda, Avrupa’daki bankaların riskli varlıklarının kıtadaki borç krizi nedeniyle 300 milyar Avro arttığı ve bankaların olası zararlardan kendilerini korumak için sermaye bulmaları gerektiği açıklanıyor.

Bu da borç krizinin yayılmasıyla yüzleşen Avro bölgesinde işlerin pamuk ipliğine bağlı olduğunu ortaya koyuyor.

Örneğin Avro Bölgesi’nde Yunanistan, Portekiz, İrlanda, İspanya ve Güney Kıbrıs’ta borç krizi büyümeye devam ederken; ‘Avrupa İstatistik Ofisi’nin (Eurostat) verilerine göre, Avro Bölgesi’nde 2011 yılı sonunda yüzde 87.3 olan kamu borcunun GSYH’ye oranı, 2012’nin ilk çeyreğinde yüzde 88.2’ye ulaştı. Bu dönemde 27 üyeli AB’nin kamu borç yükü ortalaması da yüzde 82.5’ten yüzde 83.4’e çıktı.

Ayrıca yine ‘Eurostat’ın 23 Temmuz 2012’de yayımladığı, 2012’nin ilk çeyreği ile ilgili kamu borç yükü verileri, Avro alanı olarak bilinen AB 17’de kamu borç yükünün yüzde 3 artarak 8 trilyon 217 milyon Avro’ya çıktığını ve milli gelire oranının da 12 ayda 2 puan daha kötüleşip yüzde 88.2’ye ulaştığını gösteriyor.

Bu durumda Almanya Ekonomi Bakanı Wolfgang Schaeuble, Yunanistan’daki krizin artık bütün Avro bölgesi için tehlike hâline geldiği vurgusuyla, “Piyasalar, Yunanistan’ın başarıp başaramayacağından şüpheli. Yunanistan’a olan güven krizi, Avro denen yapıtı tehlikeye sokuyor,” derken; Avro Bölgesi’nin üçüncü ve dördüncü büyük ekonomileri İtalya ile İspanya’nın tahvil ve borsa piyasalarındaki hareketliliğin ateşini yükselttiği Avrupa krizinde endişeler artırıyor.

Bunlarla paralel olarak kriz hızla ağırlaşırken, kredi notu derecelendirme kuruluşlarının verdiği notlar Avrupa için gerçek bir kâbus hâline geldi. Her gün bir ülkenin ya da banka grubunun notu düşürülürken genel gerileme ve panik sürüyorken; Avrupa Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso, Avro Bölgesi’nin borç krizinin bölgedeki çevre ülkelerin dışındaki ülkelere de yayıldığı uyarısını dillendiriyor.

Tüm bunlarla resesyonun gündem maddesi olduğu AB hayaletinde işsizlik ve “kemer sıkma” politikaları emekçilerin gündem maddesi olurken; Joseph Stiglitz, Avrupa’nın zor durumda olduğunu ve bazı ülkelerin kemer sıkma politikalarıyla intihara sürüklendiği vurgusuyla, “Avrupa’nın yaklaşımı kesinlikle umut vermiyor. Bence Avrupa intihara doğru sürükleniyor. Bunun siyasi sonuçları olacaktır,” notunu düşüyor…

Evet Avrupa’da egemenler, borç sarmalından “kurtulmak” için “kemer sıkma” tedbirlerine hız veriyor.

 

 

 

AVRUPA’DA KEMER SIKMA ÖNLEMLERİ[32]

ÜLKE

“ÖNLEMLER”

İNGİLTERE

* Kamuda çalışanların emeklilik yaşı 2026’ya kadar 65’ten 67’ye çıkartılacak.

* Devlet memurlarının maaşı dondurulacak.

* 490 bin kamu çalışanının işine son verilecek.

* Sosyal yardım ödeneklerinde 18 milyar Avro’luk kesinti yapılacak.

PORTEKİZ

* Emeklilik yaşı 65’e çıkarıldı. Aylık geliri 1500 Avro’nun üzerinde olan çalışanların maaşında yüzde 5 kesintiye gidildi.

* Özel şirketlerde çalışma saatleri yarım saat arttırıldı, fazla mesai ücretleri kaldırıldı.

* KDV oranı yüzde 21’den 23’e çıkarıldı. Yılbaşı ikramiyeleri iptal edildi.

İRLANDA

* 2012 bütçesinde toplam 3.8 milyar Avro’luk tasarruf öngörülüyor.

* Üç ve daha fazla çocuğu olan ailelere verilen maddi destek azaltılacak.

* İşsizlik yardımı haftada beş gün temel alınarak ödenecek.

* Devlet hastanelerinde yaptırılan özel tedaviler fazladan ücretlendirilecek.

İTALYA

* 30 milyar Avro’luk önlem paketi açıkladı.

* Kamu sektöründe işe alımlar durdurulacak.

* Devlet memurları 3 yıl zam alamayacak.

* Emeklilik yaşı 65’ten 67’ye çıkacak.

İSPANYA

* Kamu çalışanlarına yıl boyunca zam yapılmayacak.

* Emeklilik yaşı 65’ten 67’ye çıkarıldı.

* Memur maaşlarında 2012’de yüzde 5 kesinti.

* Çalışılan her yıl için 45 gün alınarak hesaplanan kıdem tazminatı ödemesi 33 güne düştü.

YUNANİSTAN

* 30 bin kamu çalışanı emekli edildi, aylıklar kesintiye uğradı.

* 50 bin kamu çalışanı yedeğe alındı, on binlerce istihdam iptal edildi.

* 1300 Avro’yu geçen emekli maaşlarına yüzde 12 oranında kesinti uygulandı,

* Ayda 200 Avro’yu geçen ek emeklilik maaşlarında da yüzde 10-35 kesinti yapıldı.

ALMANYA

* Emeklilik primleri yüzde 19.9 dan 19.6’ya düşürüldü. Emeklilik yaşı 65’ten 67’ye çıkarıldı.

*Dişler arasına köprü, protez ve kaplama yaptıracak olanlar sağlık kasalarından daha az yararlanacak.

* Çalışanlardan yapılan emeklilik kesintileri yüzde 0.3 azaltılarak yüzde 19.6’ya indirilecek.

FRANSA

* İçki ve sigaraya uygulanan vergi yüzde 5.5’ten 7’ye yükseltildi.

* Kamu görevlilerinin emeklilik yaşı 65’ten 67’ye çıkarıldı.

* 1.5 milyar Avro’luk emeklilik kesintisi yapıldı.

BELÇİKA

* 11.3 milyar Avro’luk tasarruf paketini kabul etti.

* Emeklilik yaşı 60’tan önce 62’ye bir yılın ardından ise 65’e yükseltilecek.

* Emekli olabilmek için yürürlükte olan 35 yıl çalışma şartı 2015’ten itibaren 40 yıla çıkarılacak.

*Çocuklu ailelere yardımların yüzde 12.5’i kesintiye uğradı.

 

Böylelikle Avro Bölgesi’ndeki “sosyal devlet” olarak tanımlanan uygulamalar geri çekilirken; her bir ülkede açılan tedbir paketleri işçi haklarının birbir tırpanlanması sonucunu doğuruyor.

Önce emeklilik yaşı yükseltildi, çalışma saatleri arttırıldı ve esnek çalışma yaygınlaştırıldı. Avrupa’daki işçilerin bu duruma karşılığı tüm ülkelerde grev olsa da Avro Bölgesi’nde “kemer sıkan” tüm ülkelerdeki paketler yürürlükte ve uygulanmaya devam ediyor.

Örneğin AB, ECB ve IMF yetkilileri (yani Troyka), Yunanistan’ın mali destek karşılığında imzaladığı memorandum çerçevesinde belirlenen planında başarı sağlanması için, 150 bin devlet memurunun daha işten çıkarılması konusunda hükümete baskı yaptı. Ayrıca özel sektörde maaşların 450 Avro civarına indirilmesi istedi.

Portekiz’in bütçe hedeflerine hızlı ulaşmak için düşündüğü tedbirler netleşiyor. Portekiz Başbakanı Pedro Coelho, yapısal reformlara hız vermeyi hedeflediklerini açıkladı.

Borcu yıllık bütçesine göre yüzde 80’i bulan İngiltere tarihinin en büyük grevlerinden birine sahne oldu. 750 bin kamu çalışanı 24 saatlik greve gitti. Londra sokaklarına indi.

Ve işsizlik; Avro Bölgesi’nde işsizlik oranı 2012 mayıs ayında yüzde 11.1 ile yeni bir rekor kırdı.

Avro Bölgesi tarihinin en yüksek rakamına ulaşan işsizlik oranı bir önceki nisan ay yüzde 11 ve 2011 yılının aynı döneminde yüzde 10 düzeyindeydi.

12 ayda işsizler ordusuna Avro Bölgesi’nde 1 milyon 820 bin ve AB’de 1 milyon 952 bin kişi eklendi.

Hollandalı elektronik devi Philips, 800 milyon Avro’luk tasarruf programı çerçevesinde 4 bin 500 çalışanını işten çıkarırken; Avrupa’dan küçülme haberlerinin ardından yükselen işsizlik haberleri geliyor. Temmuz 2012 sonu itibarıyla 27 üyeli AB işsizlik oranı yüzde 10.4; işsiz sayısı 25 milyon 254 bin olarak açıklandı. Son 12 ayda AB’de işsizler ordusuna 2 milyon kişi katılmış görünüyor.

‘Eurostat’ın, 31 Ağustos 2012’de yayımladığı işsizlik verileri endişe verici…

Bekleneceği gibi, en yüksek işsizlik Avro alanının sorunlu ülkelerinde. İlk sırada yüzde 25’i de geçen işsizliği ile İspanya var. Yunanistan’ın işsizlik oranı yüzde 20 olarak tahmin ediliyor ama daha da yükseldiği aşikâr. Portekiz’inki ise yüzde 16’ya yaklaşmış durumda. İrlanda ve Slovakya işsizliği yüzde 15 dolaylarında…

Nihayet dünya ekonomisinden olumsuz veriler gelmeye devam ederken Avrupa’nın güney ülkelerinde yaz rehaveti bitti; sokaklar, meydanlar yeniden protesto gösterileriyle, genel grevlerle, polisle çatışan kalabalıklarla doldu.

AB’nin kuzey (zengin) ülkelerinin de krizin yükünü paylaşmaya hâlâ niyetli olmadığı görülüyor. Bu da, piyasa ekonomistlerinin bir türlü anlamadığı, ama AB projesine içkin olan bir “paradoksu” bir kez daha gözler önüne seriyor…

‘The Financial Times’ın yorumuna göre, “Halkın gücü, kemer sıkmaya karşı yükselen gürültüyü güçlendiriyor”.

‘The Financial Times’ın, İspanya’da yaşananlarla, Katalonya’daki hareketin etkileri bağlamına yaptığı bu saptama aslında, tüm AB “periferisi” için geçerli. Yalnızca İspanya’da değil, Yunanistan ve İtalya’da halk sokaklarda…

Şimdi Ergin Yıldızoğlu’nun, “Dün, AB çapında devletler üstü, Kant’çı bir “evrensel barış” dünyası rüyaları görenleri, sanırım bugünlerde Avrupa çapında Hobbes’çu bir dünya, bir “Leviathan devlet” kâbusu bekliyor,” saptaması eşliğinde şu soruyu sormanın sırasıdır:

Hangi AB’nin safına katılmak istiyoruz? Başkaldıranların mı, kemer sıktıranların mı?

Bu soruya yanıt gerekirken; “kemer sıktıranlar”ın Avrupa’sının hâl-i pür melali de şöyledir.

 

V-) ALMANYA, FRANSA, İNGİLTERE, BELÇİKA’DAN KARELER

 

Mesela; ‘Royal Bank of Scotland’ın 3 bin 500 çalışanını işten attığı; ‘Ulusal İstatistik Kurumu’nun (ONS) açıklamasına göre, 16-24 yaş grubunda işsiz gençler oranının yüzde 22’ye yükseldiği; işsiz sayısının, 1984’den beri en yüksek seviyeye çıktığı İngiltere…

Mesela; büyük süpermarket zinciri Delhaize’nın 5 bin kişiyle yollarını ayırırken; enerji şirketi Vestas da 2.300 işçiyi çıkarmak zorunda kalacağını açıkladığı; “Yol ayrımına geldi,”[33] diye anılan; “Kamu borcu açısından riskli ülkeler arasında yer alan ve Avrupa Komisyonu üyesi Karel de Gucht’un “Yeni Yunanistan olabilir,” dediği Belçika…

Mesela; “Ekonomik gücü ve AB kurumları içindeki ağırlığı Almanya’nın her zaman için yönlendirici konumda olması sonucunu doğuruyor,”[34] diye anılan Almanya…

‘Deutsche Bank’, 2011 yılının üçüncü çeyreğinde 777 milyon Avro kâr ettiğini açıklayıp; aynı çeyrekte gelirlerini yüzde 47 arttırarak, 7.3 milyar Avro’ya çıkarırken; Almanya’da zenginlerle yoksullar arasındaki uçurum 10 yılda hızla büyüdü. Nüfusun yüzde 10’luk bir bölümü toplam servetin yüzde 65’ini elinde tutarken, geriye kalan yüzde 90 ise yüzde 35 ile yetinmek zorunda bırakılıyor. 10 yıl içinde servetin ikiye katlandığı ülkede yoksulların, düşük ücretli işlerde çalıştırılanların sayısı yıldan yıla artıyor. Bu tablodan elbette Türkiye kökenliler de önemli oranda etkileniyor. Her üç Türkiye kökenliden birisi yoksulluk sınırında yaşamını sürdürüyor.

Federal Çalışma Ajansı tarafından verilen bilgiye göre, Ağustos 2012 itibarıyla ülke genelinde 5 milyon 165 bin kişi İşsizlik Yardımı 1 ve İşsizlik Yardımı 2’yi (Hartz IV) alıyordu.[35]

 

RAKAMLARLA ALMANYA’DA YOKSULLUK

İşsizlik Yardımı I

837 bin

İşsizlik Yardımı II (Hartz IV)

4 milyon 420 bin

Sosyal yardım alan

910 bin kişi

1 Avro’luk işlerde çalışan

300 bin kişi

400 Avro’luk işlerde çalışan

4.9 milyon kişi

Ek iş yapanlar (Çalıştığı hâlde geçinemediği için ek işte çalışan)

1.3 milyon kişi

Yarım günlük işlerde çalışanlar

2.2 milyon kişi

Çalışan kadınlar

yüzde 45’i yarım günlük işlerde çalışıyor.

Bütün bunların toplamından oluşan “Mini-İş”lerde çalışan sayısı

7.4 milyon kişi.

Kiralık işçi

800 bin kişi. (Bu sayı 1994’te 140 bin idi)

Resmi işsiz sayısı

2 milyon 905 bin (Temmuz 2012).

Yoksulluk

Halkın yüze 15.6’sı (12 milyon) yoksulluk sınırında, yüzde 4.5’i aşırı yoksulluk içinde yaşıyor. (Eurostat)

Çocuk yoksulluğu

15 yaşından küçük her 4 çocuktan biri yoksulluk sınırı altında gelire sahip olan ailede yaşıyor. (PASS-Stuide). ‘Deutschen Kinderhilfwerk’in verilerine göre ise ülkede 18 yaşından küçük 2.7 milyon çocuk yoksulluk içinde yaşıyor.

1 milyon çalışanın aylık brüt maaşı

1000 Avro’nun altında.

 

Bu tabloda Almanya Maliye Bakanı Wolfgang Schaeuble, Avro Bölgesi borç krizinin reel ekonomiyi vurmaya başladığını ve yayılma etkisinin bankalara ve sigorta şirketlerine ulaşmaması için dikkatli olunması gerektiğini açıklarken; Almanya’da taşeronlaşmanın artması, emekçilerin ücretlerini hızla eritti. Artık çalışanların cebine 93 Avro daha az maaş giriyor…

Mesela; ‘Standard&Poor’s’un, AAA olan kredi notunu düşürdüğü, Yunanistan’ın en büyük alacaklısı Fransa…

Bunun artısı ‘Moody’s’in uyarısı: Elinde Yunan tahvili bulundurduğu gerekçesiyle Fransa’nın üç büyük bankası ‘BNP Paribas’, ‘Societe Generale’ ve ‘Credit Agricole’ün notu indirim için izlemeye aldı.

Bunların da artısı: Evet, Fransız bankaları beş ülkeden 646.4 milyar dolar alacaklı. Söz konusu borcun yarısından fazlası İtalya’ya aitken; ülkenin Fransız bankalarına 392.6 milyar dolar borcu bulunuyor. Bunun 41.8 milyar doları banka, 253.2 milyar doları banka dışı sektör, 97.6 milyar doları kamu borcundan oluşuyor.

Fransız bankaları İspanya’nın Alman bankalarından sonra en büyük alacaklısı: Bu bankalara İspanya’nın 140.6, Yunanistan’ın 56.7, İrlanda’nın 29.6, Portekiz’in ise 26.9 milyar dolar borcu var.

Avrupa Komisyonu tahminlerine göre, Fransa’da kamu açığının milli gelire oranı yüzde 5.8’e ulaşırken İtalya’da bu oran 1.8 puan daha aşağıda.

Dış dengede de durum aynı. Fransa 2011 yılı milli gelirinin yüzde 3.9’u kadar cari açık veriyor. İtalya’da ise bu oran yüzde 3.5.

Fransa’da işsizlik oranının 2011 sonunda yüzde 9.5’i bulacağı tahmin edilirken İtalya’da işsizlik oranının yüzde 8.4’ü görmesi bekleniyor. Yani İtalya kamu mali dengesi, dış denge ve istihdam konusunda Fransa’da çok daha iyi bir konumda bulunuyor.

“Battı, batıyor” diye anılan İtalya’dan ne farkı var Fransa’nın?

 

VI-) MAMA MİA! İTALYA…

 

Mesela “Mama Mia!” nidalarıyla anılan İtalya!

IMF Başkanı Christine Lagarde’ı, borç krizini aşma çabalarında siyasi netliğe ihtiyaç olduğunu vurguladığı İtalya’ya ilişkin olarak; “Avro’nun batışı krizin göbeğindeki Yunanistan’dan değil, ‘Avro alanının’ en büyük üçüncü ekonomisi İtalya’dan olacak...” saptamaları yaygınlaşıyor!

Gerçekten de Avrupa Merkez Bankası yetkililerinin, “İtalya konusunda çok endişeliyiz,” dediği Avrupa’da İtalya kâbusu yaşanıyorken; Güven Özalp, “Krizde sıra İtalya’da”; Servet Yıldırım da, “İtalya’yı Yunanistan ile karıştırmayın!” uyarılarını dillendiriyorlar!

Bugünkü durum; “Berlusconi ekonomisi”nin bakiyesidir.

Avro alanının üçüncü büyük ekonomisi olan İtalya, 2.1 trilyon dolarlık milli geliri, 60 milyon nüfusu ile, kriz üssü gibi gösterilen Yunanistan’ın tam 7 katı büyük bir ekonomi ve deprem üssü. AB’nin yaklaşık 11 trilyon dolarlık kamu borç stokunun dörtte biri tek başına İtalya’ya ait, Yunanistan’ınkinden 7 kat büyük. İtalya’nın kamu borçları, milli gelirinin yüzde 120’si dolayında (Maastricht kriteri yüzde 60, Türkiye’ninki yüzde 42).

Evet İtalya, Avro Bölgesi’nin Yunanistan’dan sonra en fazla kamu borcuna sahip ülkesi. İtalya’nın kamu borcunun GSYH’ya oranı yaklaşık yüzde 120 ile 1.9 milyar Avro’ya ulaşmış durumda. Ülkenin bütçe açığının GSYH’ye oranı da 2010 yılında yüzde 4.6’ya yükseldi.

İtalya, borç çevirme konusunda sıkıntı yaşayıp; ülkenin bir borç krizinin eşiğinde olduğu görüşü ağırlık kazanıyor.

Dünyanın en gelişmiş ekonomilerine sahip ülkelerin üyesi bulunduğu G-8 grubunun bir üyesi olan İtalya’nın geçen on yıldaki ekonomik performansı en azından son dönem itibariyle “gelişmişlik” konumunu pek doğrulamıyor.

IMF verilerine göre İtalya’nın son on yıl ortalama yıllık GSYİH büyüme oranı sadece yüzde 0.25 oranında gerçekleşmiş. İşsizlik ve enflasyon oranları kontrollü seviyelerde seyretmekle birlikte, dış ticaret ve borç performansında kötüye gidiş gözlemleniyor. Ülkenin yıllık iç tasarruf açığı GSYH’ye oranla yüzde 2-3 düzeyinde. Bu durum borçlanma düzeyinin yükselmesine neden olurken tasarrufu aşan yatırımların ekonomik büyümeye dönüşmemesi borç/ GSYH oranlarının daha da artmasına neden olmuş. Tasarruf açığının diğer bir yansıması cari hesap dengesinde gözüküyor.

İtalya’nın cari hesap açığı, GSYH’ye oranla 2000 yılında yüzde 0.5’ten 2010 yılında yüzde 2.1’e çıktı.

Bu durumda Avusturya Maliye Bakanı Maria Fekter, “İtalya kurtarılamayacak kadar büyük. Roma yönetimi büyük fedakârlık yapmalı,” derken; ‘Reuters’, İtalya için bir borç dökümü yayımladı.

Buna göre, 2012’de sıfır büyüme varsayımı altında, yüzde 7’lik bir borçlanma faizi ile İtalya’nın, borçlarının GSYH’ye oranını yüzde 120’de sabit tutabilmesinin tek koşulu var; GSYH’nin yüzde 8.4’ü kadar bir faiz dışı fazla sağlaması. En iyimser hâli ile tahminler, İtalya’nın 2012’de yüzde 3.7’lik bir faiz dışı fazla sağlayabileceği yönünde.

BIS verilerine göre de, İtalya’dan alacakların toplamı; Avrupa bankaları için 832 milyar dolar, küresel alacakların toplamı ise 1.2 trilyon dolar. Bu sayılar, krizi AB’nin çekirdeğine taşıyor!

Tam da bu noktada yine ve yeniden “kemer sıkma” önlemleri devreye sokuluyor…

“Ekonomik reform paketi” İtalyan Senatosu’nda onaylanıyor; “reform planı”nın faturası çalışanların önüne konuyor. Vergiler artıyor, kadınların emeklilik yaşı uzuyor, emekli maaşları ve tatiller tırpanlanıyor…

ECB Başkanı Jean-Claude Trichet’nin, “İtalya’nın yapısal reformları yapması, bütçe açığını azaltacağı ve ekonominin esnekliğini yükselteceği yönünde verdiği taahhütleri sürdürmesi gerektiğini” belirttiği malum güzergâhta İtalya’da işsizlik büyüyor; genç işsizlerin oranı yüzde 30’u geçiyor; 8 milyon insan yoksulluk sınırı altında yaşıyor!

AB’nin en büyük üçüncü ekonomisi İtalya’da 2011 yılında nüfusun yüzde 11’inin yani 8.1 milyon kişinin göreceli fakir olarak kaydedildiği; Sicilya’da ailelerin yüzde 27.3’ünün, Calabria’da da yüzde 26.2’sinin yoksul durumda olduğu noktada sözü, Nilgün Cerrahoğlu’na bırakıyorum:

“İtalya’da krizin görünenden çok derin olduğunu, bundan iki-üç yıl önce ‘La Stampa’ gazetesinde yayımlanan bir röportajı okurken kavramıştım…

‘Ay sonunu getiremeyen’ aileler…

Gençlerin yüzde 30’u İtalya’da bundan böyle ne okula gidiyor, ne işe girebiliyorlar. Diplomalı gençler, iş piyasasındaki tüm bu sorunlar nedeniyle ülkeyi yavaş yavaş terk ediyor…

Bitmedi! 60 milyonluk ülkede, 8 milyon İtalyan -yani nüfusun yüzde 14’ü- artık ‘fakir’ kategorisine giriyor. Fakiri bırakın, ‘memur’, ‘öğretmen’... gibi ‘orta sınıf’ kabul edilen sıradan insanlar bile artık ay sonunu getirmekte zorlanıyor…”

 

VII-) İBERYA AÇMAZI: PORTEKİZ, İSPANYA…

 

Gelelim Avrupa’nın İberya’sına…

Kriz depremi İspanya’yı da fena sallıyor…

İspanya küresel kriz öncesi, bugün Türkiye’de benzerini gördüğümüz inşaat sıtmasına tutulmuştu. Dağ taş, kıyılar konut inşaatı ile dolmuş ve fiyatlar balon yapmıştı. Hem de öyle böyle değil. İspanya’daki bankalar, kriz öncesinin likidite bolluğu ikliminde, küresel para piyasasından topladıkları fonları inşaatçılara kredi, hanehalkına da konut kredisi olarak veriyor ve inşaat balonunu şişiriyorlardı.

ABD’deki konut balonunun gümlemesine paralel olarak İspanya’da da çanak-çömlek patladı ve bankalar alacaklarını tahsil edemez, yükümlülüklerini yerine getiremez duruma düştüler. İlk elde devletin yaptığı kurtarma operasyonları, finans sistemini ipten aldı ama bütçeye, maliyeye devasa yükler bindirdi.

Böylece, İspanya, hızla devletin mali krizini yaşamaya başlarken, büyüyen bütçe açığını daraltmak ve kamu borç yükünü azaltmak için kemer sıkıldı. Antisosyal politikalar izlendikçe, yüzde 25’e tırmanmış işsizlikten bunalmış “sokak”la çatışmalar da hızlandı…

İspanya’nın banka yangını ise küllenmek bilmiyor. IMF’nin 8 Haziran 2012 tarihli basın bülteninde, ülkenin mali sıkıntı içindeki bankalarının en az 40 milyar Avro (50 milyar dolar) nakit aktarımına ihtiyaç duyduğu belirtildi.

Ülkenin acil servisteki bankası, 4 numarası, BFA-Bankia, toksik kâğıtlardan komada. BFA-Bankia, sadece bir finans kuruluşu değil; bir holding, doğrudan ve dolaylı 700 şirket ile ilgisi var. Banka’nın devletçe kurtarılması, daha doğrusu kaynak koyması gerekiyor. Para IMF’den mi alınacak? Yani bizim 2001’de yaşadığımıza benzer bir durum…

1.5 trilyon dolarlık milli geliri olan İspanya’nın kamu borcu 2012’de 1 trilyon 350 milyar doları bulacak. Böyle bir borç yükü ile ülke yönetmek hiç kolay değil. Banka batıkları, diğer Batı Avrupa bankalarının da batığı aslında…

Bu durumda Avrupa’nın 1.5 trilyon dolarlık milli gelire sahip, en büyük 5. ekonomisi İspanya, Haziran 2012’de bankalarını yeniden yapılandırmak amacıyla ‘Avrupa Destekleme Fonu’ndan 100 milyar Avro talep ederken; kurtarma paketine başvurma baskısı altındaki ülkede, Bütçe Bakanlığı 2013 yılında 207.2 milyar Avro borçlanmayı planlıyor…

Tam da bu tabloda Öfkeliler alanlara çıktılar.

İspanya’da itfaiyeciler maaş kesintilerini soyunarak protesto etti. İspanyol itfaiyeciler çıplak poz verdikleri itfaiye binasının duvarına “O kadar çok kestiniz ki, çıplak kaldık” yazılı pankart astılar.

İşsizliğin yüzde 24’e çıktığı İspanya’da, seslerini duyurmak isteyen işsizler, ülkenin dört yanından Madrid’e yürüdü. Barcelona, Sevilla, Gijon ve Leon gibi farklı şehirlerden yürüyerek Madrid’e gelen göstericiler, 21 Temmuz 2012 günü sabah saatlerinde Prado Müzesi önünde buluştular. “Bir sonraki işsiz bir milletvekili olsun”, “Parlamentoya kesinti” gibi sloganlar eşliğinde Prado Müzesi’nden Sol Meydanı’na yürüdüler.

Benzer hikâye İberya’nın Portekiz’inde de yaşanıyor…

‘Moody’s’ Portekiz’in notunu kırarak, ülkenin batışı sürecini de hızlandırdı. Portekiz’in notu çöp seviyesinin altına indirdi, Avrupa borsaları tepetaklak oldu.

Portekiz Merkez Bankası, ülke ekonomisinin kemer sıkma tedbirlerinin etkisiyle 2011’de yüzde 2, 2012’de ise yüzde 1.8 oranında daralacağını açıkladı.

Avrupa Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso, Portekiz’in Avro’yu terk etmesinin “trajedi” olacağı vurguladı.

Sonra da ülkeye, IMF ile anlaşmasına göre, 78 milyar Avro’luk yardım yapılacağı, karşılığında yüzde 9.1 olan bütçe açığının 2013’te yüzde 3’e indirileceği açıklandı.

Bunun üzerine Lizbon’da binlerce kişi hükümet aleyhine gösteri düzenledi; “”tasarruf paketi”ni protesto eden halk, yeni vergilere karşı çıktı.

Yücel Özdemir’in de işaret ettiği gibi, “10 milyonluk Portekiz’de bir milyon emekçinin sokağa çıkması biriken öfkenin boyutunu yeterince gösteriyor.

Öyle anlaşılıyor ki; Portekiz’de mücadele daha önce hükümeti devirdiği gibi bundan sonra daha da sertleşerek devam edecek. Çünkü; AB, AMB ve IMF’den oluşan ‘Troyka’ tarafından mevcut hükümete dikte ettirilen ‘açı reçete’ yenilir yutulacak gibi değil: 2013’te maaşlarda yüzde 7 kesinti yapılması planlanırken, çalışanlardan alınan sosyal sigorta primler yüzde 11’den yüzde 18’e yükseltilirken, işverenlerden alınan prim miktarı yüzde 23.75’ten yüzde 18’e düşürülüyor.

Yani; Portekiz emekçisinin cebine 2013 yılında girecek para küçümsenmeyecek miktarda azalacak, zaten yüksek olan işsizlik ve yoksulluk daha da artacak.”

 

VIII-) İRLANDA, MACARİSTAN, SLOVENYA, BULGARİSTAN YIKIMI

 

Ya İrlanda, Macaristan, Slovenya ve Bulgaristan yıkımı mı?

Kısaca ve hızla sıralayalım!

Mesela; AB’nin en yoksul ülkelerinden 7.4 milyon nüfuslu Bulgaristan’da, işsizlik oranı yüzde 12 ile 14 arasında. Asgari ücret 200 leva civarında yani yaklaşık 100 Avro, yani 250 TL...

Mesela; “Avrupa’nın Macaristan sorunu”[36] nitelemesiyle anılan coğrafya; 2010 yılında IMF ile anlaşmasını iptal eden Macaristan; daha fazla dayanamadı ve AB Komisyonu ve IMF’den mali yardım talebinde bulundu. Macaristan’da bütçe açığı yüzde 2.8 ve işsizlik oranı yüzde 11 civarında...

Mesela; ‘Moody’s’in, 13 Temmuz 2011’de kredi notunu bir kademe aşağı çekip; yatırım yapılamaz ülkeler kervanına kattığı İrlanda…

Borç sorunuyla boğuşan İrlanda “Hesapsızlığın bedelini ödüyor”ken[37] AB ve IMF, Dublin yönetimiyle 85 milyar Avro’luk yardım için anlaştı. Paket kapsamında, 25 bin civarında kamu personelinin işine son veriliyor!

Mesela; AB’nin ekonomik anlamda örnek ülkelerinden biri olarak gösterilen ve kaçınılmaz olarak da yaşanan krizin son kurbanı olan Slovenya…

Ülkede patlayan gayrimenkul balonu Slovenya’daki bankaları iflas noktasına getirirken; yaşanan sıkıntıya ilişkin açıklamasında Başbakanı Janez Jansa, “Kamu harcamalarının faturalarını birkaç hafta daha ödeyebilecek paramız kaldı. Slovenya, ekim ayında iflas tehlikesiyle karşı karşıya kalabilir,” vurgusuyla itiraf etti: “Eğer devlet tahvili satamazsak para ödeyemez durumuna düşebiliriz”![38]

 

IX-) YUNAN(İSTAN) TRAJEDİSİ

 

Nouriel Roubini’nin, “Yunanistan’ın Avro bölgesinden çıkışı, Yunan ekonomisi ve toplumunun yavaş yavaş infilak etmesini seyretmekten daha iyi bir seçenek”;[39] Ekonomist Christopher Pissarides’in, “Yunanistan’a ne olacağını öngörebilmek zor. AB ve Avro Bölgesi adına da iyi olmayacağı ortada”; AB Komisyonu Parasal İşler Sorumlu Üyesi Olli Rehn’in, “Avrupa’nın, II. Dünya Savaşı’ndan bu yana karşılaştığı en kötü krizdir Yunanistan”; Maliye Bakanı Evangelos Venizelos’un, “Ölümcül tehlikeyle karşı karşıya,” diye tasvir ettikleri Yunan(istan) trajedisi, Metin Ercan’ın ifadesiyle “Çıkmaz”!

Kolay mı? ‘Uluslararası Ödemeler Bankası’na (BIS) göre, Yunanistan’a en çok borç sağlayan ülkeler 56.7 milyar dolarla Fransa; 33.9 milyar dolarla Almanya; 14.6 milyar dolarla İngiltere; 7.3 milyar dolarla ABD; 4 milyar dolarla İtalya; 2.8 milyar dolarla İsviçre; 1.6 milyar dolarla Japonya ve 0.9 milyar dolarla İspanya’yken Yunanistan’ın borçlarının GSMH’ye oranı yüzde 160 düzeyinde!

Bu tam anlamıyla bir felaket…

Örneğin Yunanistan’ın bütçe açığı 2007’de yüzde 105 iken, 2008’de yüzde 111’e, 2009’da yüzde 127’ye, 2010’da yüzde 143’e çıktı. 2011 sonunda ise yüzde 157’yken; Yunanistan’ın ekonomik verileri de giderek kötüleşiyor…

Nüfusu 11 milyon ve yüzde 98’i Ortodoks olan Yunanistan’ın, kentsel nüfusu toplamın yüzde 61’ini oluşturuyor. Nüfus artış oranı binde 6. İşgücü nüfusu 5 milyon düzeyinde.

Yunanistan ekonomisi 2009’da yüzde - 4.4, 2010’da yüzde - 2.3, 2011’de ise yüzde - 6 küçüldü.

2011 GSYİH’si 305.6 milyar dolar. Kişi başına milli geliri 27.600 dolar. Doğrudan yabancı yatırımlar tutarı 36.64 milyar dolar. GSYİH’nin yüzde 3.6’sını tarım, yüzde 18’ini sanayi ve yüzde 78.3’ünü hizmetler sektörü oluşturmaktadır.

Kamu borcu 2011’de GSYİH’nin yüzde 165.4’ünü oluşturuyor. Dış borcu 583.3 milyar dolar. 2011 bütçe gelirleri 124.5 milyar dolar, harcamaları 154.5 milyar dolar. Bütçe açığının GSYİH’sine oranı yüzde - 9.6.

Sağlık harcamaları GSYİH’nin yüzde 7.4’ünü, eğitim harcamaları ise yüzde 4’ünü oluşturmaktadır.

İşsizlik oranı 2010’da yüzde 12.5 iken 2011’de yüzde 17. Yoksulluk sınırının altındaki nüfus yüzde 20.

Petrol ithalatı 496.600 varil/gün. İhracatı ise 181.600 varil/gün. Doğalgaz ithalatı 3.8 milyar cu. m. Bunun tamamı tüketiliyor.

2011 ihracatı 26.64 milyar dolar, ithalatı ise 65.79 milyar dolar. Almanya ile dış ticaret hacmi toplam dış ticaretin yüzde 21’ini oluşturuyor. Bu ülkeyi yüzde 20 ile İtalya takip ediyor. Türkiye’ye yaptığı ihracat, toplam ihracatının yüzde 5.4’ü civarında. Cari işlemler açığı 28.4 milyar dolar.

Ticaret Filosu 886 gemi ile dünyada 12. sırada. 81 havalimanı, 2.548 km demiryolarına sahip. Petrol boru hattı 75 km. Gaz boru hattı ise 1.240 km.

Söz konusu dizaynda Yunanistan’da, sanayinin gayri safi milli hâsıla içindeki payı sadece yüzde 14.6. Tarımın payı yüzde 3.5’ta kalırken, hizmet sektöründe bu rakam yüzde 82’yi buluyor.

Krizden sonra radikal düzenlemelere giden ülkede 300 bin devlet memuru var. Bugün yeni işe başlayan memurlar 711 Avro maaş alıyor. Eski memurların maaşı ise 1.666 Avro. Bu rakamlar ek ödemelerle birlikte yüzde 60 oranında artabiliyordu. Yeni düzenlemeye göre ise eski memurların maaşı 2 bin 150 Avro’da sabitlenirken bütün ek ödemeler iptal edilecek.

Alınan kararlardan sonra tansiyonun iyice yükseldiği Yunanistan’da 2010 yılında yedi geniş çaplı grev düzenlendi. 2010 yılında 200 Yunan firması kepenk indirdi, 1.500 yabancı perakende firması ülkeyi terk etti.

Bütün ekonomik krizler gibi burada da en çok orta sınıf etkilendi. Çoğu küçük ölçekli 27 bin 500 yerel mağaza kapandı.

İşsizliğin yıldan yıla arttığı Yunanistan’da 2010 yılında 11 milyon olan nüfusun sadece 4 milyon 389’u iş sahibi olarak kayıtlara geçti. Bu rakamlara göre toplam nüfusun yüzde 12.45’i işsiz. Dünyanın onuncu büyük kıyısına sahip ülke, gayri safi yurtiçi hâsılasının yüzde 15 gibi önemli bir oranını turizmden karşılıyor. Ekonominin yüzde 40’ı kamu sektörünün elinde.

Yunanistan’da sanayi sektörü diğer Avrupa ülkelerine göre zayıf. 2007-2008 yılında yaşanan ekonomik durgunluğu turizm sektörü sayesinde atlatsa da ekonomi 2009’da yüzde 2.5 küçüldü. Durgunluk, ülkenin dış ticaretine de yansıdı. Tarihindeki en ağır ekonomik krizi yaşayan Yunanistan’da 2010 yılının verilerine göre cari açık 31 milyar 485 milyon doları buldu.

Bu durumda Yunanistan Başbakanı Antonis Samaras, ‘Handelsblatt’ gazetesine, uluslararası kreditörlerinden yeni kredi dilimi gelmezse Yunanistan’ın 2012 Kasım’ından sonra dayanamayacağını açıklayıp, yüksek işsizlik oranı ve aşırıcılığın yükselişine dikkat çekerek, “Yunan demokrasisi en büyük zorlukla karşı karşıya. Koalisyon hükümeti başarısız olursa ülkeyi kaosun bekliyor,” dedi…

Gerçekten de Nikos Konstandaras’ın, “Yunanistan, iblisler doğurabilecek bir anarşiye doğru kayıyor. Kalabalıklar adalet ve kan diye ulurken siyasetçiler eski rollerinde ısrar ediyor,” diye yansıttığı egemen ruh hâli panik içindedir.

Aşırı milliyetçi görüşleri ile tanınan Selanik metropoliti Anthimos, Yunanlıların “ekonomik krizden kurtulması” duası yazıp, yetki bölgesi içindeki 44 kilisede okuttu…

Ekonomik krizden kurtulma duasında, şöyle denildi: “Ulu Tanrı bizi düşmanlarımızdan, vatanımıza haksızlık edenlerden, vatanımıza karşı kurnaz emelleri olanlardan koru. Ulu Tanrı senin huzurunda, devlet ve halk olarak ekonomik ve parasal işlerin idaresinde hata yaptığımızı, kolay zenginliğe, maddiyatçılığa esir düştüğümüzü itiraf ediyoruz. Ancak ulu Tanrı, yeryüzünde kimse ideal ve günahsız değildir. Senin insafına sığınıp bizi korumanı rica ediyoruz. Ülkeyi yönetenleri ve o kadar sınavdan geçen bu halkı korumanı rica ediyoruz: Bizi bu borçtan kurtar Ulu Tanrı.”

Evet, egemen ruh hâli panik içindedir; kilise de bunu için “tanrısına dua ediyor”!

Çünkü ekonomik kriz kiliseyi de vurdu. Büyük mal varlığı olan ve ekonomik özerkliği bulunan Yunan Kilisesi, iflasın eşiğine geldi. Bağışların azalması, kiliseye ait oteller ve iş yerlerinden kira toplanamaması nedeniyle geliri düşen Yunan Kilisesi için de kemer sıkma programı hazırlandı

Yunan Kilisesi’nin lideri Atina Başpiskoposu Yeronimos, kilisenin içinde bulunduğu ekonomik sıkıntıyla ilgili yaptığı açıklamada, “Kilisenin büyük nakit sıkıntısı içerisinde bulunduğunu ve yıl sonuna kadar zor günler yaşayacağını” ifade ederken, Kilisenin Ekonomik İşler Sorumlusu Elassona Bölgesi Metropoliti Vasilyos da, “Bu konuda Kilise’de bir kemer sıkma programı hazırlandığını” açıkladı.

Evet; orta yerde topyekûn bir iflas söz konusudur…

İşte birkaç çarpıcı örnek!

i) 23 Ekim 2011 günü ajanslara düşen haberlere göre, Yunanistan’da kriz sebebiyle doğumlar yüzde 15 azaldı, geçim sıkıntısı çeken aileler çocuklarını devlet kurumlarına bırakıyor, hırsızlıklar arttı...

ii) Yunanistan’da devlet hastaneleri ödeme yapamadığı için ilaç firmalarına borçları 1 milyar Avro’ya yaklaştı… İlaç sıkıntısı başladı…

‘The Times’a göre, bazı büyük ilaç firmaları hastanelerin borçlarını ödemediği gerekçesiyle Yunanistan’a sevkiyatını durdurdu…

iii) ‘Le Monde Gazetesi’ne demeç veren Yunanistan Başbakanı Antonis Samaras, hükümetin adaların bazılarını satmayı veya kiraya vermeyi düşündüğünü açıkladı…

iv) Avrupa bölgesinde krizden çıkmak için yoğun çaba harcayan Yunanistan’da karbondioksit salınım kotasını, Atina Borsası’nda 139 milyon Avro’ya sattı…

Verili çöküşün sorumlusu kim?

Bunu yaratan egemenler mi, yoksa krizin ciro edildiği madûnlar, emekçiler mi?

Öncelikle ‘Ifo Ensititüsü’ ile ‘Center for Econonomic Studies’un başkanı Prof. Dr. Hans-Werner Sinn, Yunanistan’a yardım paketinin bir yanılsama üzerinde yükseldiğini belirterek “Yunanistan’a değil, paraları uluslararası bankalara veriyorlar,” derken; Yunanistan’da siyasetçiler kendini kurtarma derdine düştü. İflas korkusuyla pek çok milletvekilinin paralarını yurtdışına kaçırdığı bildirildi.

Yunanistan Başbakan Yardımcısı ve Maliye Bakanı Evangelos Venizelos, krizin başladığı günden bu yana ülkedeki bankalarından çekilen 65 milyar Avro’nun sadece 16 milyarının yasal yollardan yabancı bankalara aktarıldığını söyledi.

Yurtdışındaki bankalara para aktaranlar arasında eski milletvekillerinin yanı sıra şu an parlamentodaki bir milletvekilinin de olduğu belirtiliyor.

‘Bild’, 19 Ekim 2011 tarihli nüshasında zenginlerinin özellikle Kıbrıs üzerinden İsviçre bankalarına 200 milyar Avro tutarında bir sermaye kaçırdığını açıkladı.

‘To Vima’ya konuşan ‘Vergi Adaleti Ağı’nın Başkanı John Christensen, Yunanlıların 20 milyar Avro’ya kadar bir meblağı İsviçre bankalarında “sakladıkları”nı, “Avrupa’nın vergi cennetleri” İsviçre, Lüksemburg, Liechtenstein ve Kıbrıs gibi ülkeleri tercih ettiklerini açıkladı.

Bu kadar da değil!

Michael Roberts’e göre, Yunanistan’da 150 bin Avro’yu aşan vergi borcu bulunan 6 bine yakın şirket olduğu görülüyor. Bunların toplam vergi borcu 30.9 milyar Avro’ya ulaşmış durumda. Söz konusu 6 bin şirketin en borçlu 212’sinin borç tutarı toplamın yarısına denk. Bu borçların sadece yüzde 40’ının tahsil edilmesi durumunda bile Yunanistan’ın 2011’deki bütçe açığının (17 milyar Avro) tamamının kapatılabileceği öngörülmekte.

Ayrıca Yunanistan’da devletin özel kişilerden 42 milyar Avro vergi ve KDV alacağı bulunuyor. Söz konusu borç miktarından 37 milyar Avro’luk kısmının, 10 bin kişiye ait olduğu belirtiliyor. 890 bin kişi ise geri kalan 5 milyar Avro’nun borçlusu.

Krizin sorumluları ve krizin faturasının kime çıkarılması gerektiği çok açık değil mi?

Bu böyleyken; Paris-Berlin hattı, “Yunanistan sözünü tutup kemer sıkmayı sürdürmeli” diyor; “Merkel-Hollande ve Merkel-Samaras görüşmelerinden Yunanistan’a soluk alma şansı değil ‘reforma devam’ baskısı çıkıyor. Merkel, mevcut şartlardan vazgeçmeyeceklerini yineliyor.”[40]

Avro Bölgesi Bakanlar Grubu’nun Başkanı Jean-Claude Juncker, “Yunan halkı bilmeli ki biz bir program üzerinde anlaşmaya vardık ve bu program uygulanmak zorunda,” diye haykırırken; Yunanistan’a Troyka’nın dayattığı “6 madde” şöyle:

1) 15 bin memurun 2012 içinde işine son verilmesi…

2) 1200 Avro üstü emekli maaşlarında yüzde 15 kesinti yapılması…

3) Özel sektörde asgari ücretin yüzde 22 kesilerek 751 Avro’dan 600 Avro altına çekilmesi...

4) Yardımlaşma sandığı (ek emekli maaşı) maaşlarında yüzde 15 kesinti yapılması…

5) KİT’lerde çalışanların memur statüsü ve verilen ek ödeneklerin iptal edilmesi…

6) İşsizlik ödeneğinin 450 Avro’dan 360 Avro’ya düşürülmesi ve 1 yıllığına verilmesi…

Nihayet kesinti planlarına direnen binlerce çalışanın genel grevine rağmen “kemer sıkma” onaylandı. Yunanistan’da 28 milyar Avro’luk kemer sıkma paketi, polisin çelik çitlerle güvenliğini sağlamaya çalıştığı parlamentodan geçti.

Yunan Parlamentosu, IMF, AB ve Avrupa Merkez Bankası’nca önerilen kurtarma reçetesini onayladı. Böylelikle, 2012’de 15 bin kamu personeli işten çıkartılacak. Ayrıca kamuda ücretler, emekli, dul yetim maaşları 3.3 milyar Avro azaltılacak. Asgari ücret 751 Avro’dan 600 Avro’ya düşürülecek.

Kamuda yeniden yapılanmaya gidilerek, binlerce memur kademeli olarak işten atılacak. Sayıları azaltılacak memurların maaşları da düşürülecek. Böylece harcamalarda 6.3 milyar Avro’luk tasarruf sağlanacak.

Aylık ‘Crash’ dergisinin sıralandığı dramatik verilerde[41] bir kez daha somutlanan durum; yani Yunan(istan) trajedisi şu merkezde!

1) Yunan GSMH’sı son 3 yılda yüzde 16 düştü, bu yıl da en azından yüzde 6 düşecek dolaysıyla, Arjantin’in iflas ettiği dönem yüzde 20’lik düşüşünden de büyük olacak…

2) Ülkede işsizlik yüzde 21.9’a dayandı…

3) Yunanlıların yüzde 27.7’si yoksulluk sınırında veya altında…

4) İlaç alamama ve noksan tedavi ortamı “insani kriz boyutlarına ulaşıyor”…

5) Hastaneler basit, temel gereksinimlerden yoksun…

6) Kanser hastaları ilaç bulamıyor, sağlık sigortalarının bütçeleri tükendi…

7) İntiharlarda patlama, her 2 günde 3 intihar kaydediliyor…

8) Okullara sabah aç gelen öğrencilerde bayılmalar görülüyor…

9) Aş dağıtımı rekor düzeyde, 2010’da Atina’da günde 3500 porsiyon yemek evsiz ve yoksullara verilirken; bu rakam 2012’de 10.000... Tüm Yunanistan’da günde toplam 100.000 porsiyon yemek dağıtımı yapılıyor…

10) Atina merkezi ve civar semtlerde dükkânların yüzde 25’i kapandı. Şehrin en merkezi caddesi Stadiou’da kapalı dükkânlar oranı yüzde 42…

 

X-) “GÜNEY”İ VE “KUZEY”İ İLE KIBRIS

 

Yunanistan ve T.“C” ile rezonans hâlindeki Kıbrıs’ın “Kuzey”i ile “Güney”ine gelince…

7 Ağustos 2012 tarihli ‘The Daily Telegraph, Güney Kıbrıs’ta 2012 ve 2013 yıllarının durgunluk yılı olacağı, ekonominin de daralacağını ifade edip; Güney Kıbrıs ile ve Yunanistan’ın paralel ekonomilerinin birbiri etkilemesinin kaçınılmaz olduğundan söz ediyorken; güncel Kıbrıs vakasında, sömürgeciliğin etkisi doğrudan ve hâlâ taze olduğunu unutmadan Güney’e kısaca göz atarsak…

Kıbrıs’ta sömürgeciliğin sorunlu ekonomik mirası, bugünü doğrudan etkiler. Sanayinin çok zayıf olduğu; turizm ve finans’ın ekonomisinin ana direklerini oluşturduğu Kıbrıs, Anglo-Sakson geleneğiyle uyumlu olarak, düşük vergilerle ve gevşek düzenleyici standartlarla yabancı sermayeyi çekmeye çalıştı.

Kıbrıs bankaları, Yunan finansal sektörüyle oldukça sıkı bağlantılar geliştirdi. Başlıca iki Kıbrıs bankası, Kıbrıs Halk Bankası ve Kıbrıs Bankası, Yunanistan’a 20 milyar avro kredi vermeyi kabul etti, ki bu rakam Kıbrıs’ın 2011’deki GSYİH’sı olan 17.8 milyar avrodan oldukça fazla.

Yunanistan’ın borç yeniden yapılandırmasının Kıbrıs bankaları için büyük sonuçları oldu. Kıbrıs Maliye Bakanı Vassos Shiarly’ye göre Kıbrıs bankaları, ülkenin GSYİH’nın yüzde 25’ine denk büyük zararlardan muzdarip. Bu nedenle, Kıbrıs bankaları devasa bir yeniden sermayelendirilmeye ihtiyaç duyuyor. Kıbrıs devletinin bunu yapacak kaynakları yok ve Nisan 2011’den beri finansal piyasalara erişime son verdiler.

Bununla birlikte Kıbrıs’ın hipertrofik finansal sektörü için önemli olan sadece Yunanistan değil. Rus, Ukranyalı ve Sırp iş insanları Kıbrıs’a devasa miktarda paralar yatırdılar. Özellikle Rusya ile finansal bağlantılar sıkı. Kıbrıs hükümeti 2011’de yüzde 4.5 faiz oranından 2.5 milyar dolarlık bir borçlanmayı müzakere etmişti. Şimdi, Kıbrıs hükümeti yeniden Rusya’ya yakınlaşıyor.

Cumhurbaşkanı Dimitris Christofias, Rusya’dan alınan borçların ekonomi politikası şartlarına bağlı olmaması gibi bir avantajı olduğunu vurguladı. İsmen komünist, fiilen sosyal demokrat AKEL partisinin mensubu olan Christofias, AB/ IMF türü reformların taraftarı değil ve hükümet ve sendikalar arasındaki göreli yakın işbirliğine yer veren Kıbrıs’ın özel ekonomi politikaları geleneğine vurgu yapıyor.

Bu durumda Rusya ile geçmişe dayanan bağları, dostlukları olan Christofias’ın, Rusya’dan 2 milyar Avro kredi alırken, bankaların Yunanistan’ın devlet borçlarına haddinden fazla bağlı olmasının neden olduğu soru(n)ların altını çizdiği koşullarda, Güney Kıbrıs, İspanya’dan sonra beşinci ülke olarak yardım için Avrupa Kurtarma Fonu’na başvurdu.

İspanya’daki yeni kredi gereksinimi ve İtalya’da resesyonun derinleşmesi haberlerinin ardından Kıbrıs merkezli bu adım, Avro bölgesindeki depremin önüne geçilemediğine yeni bir kanıt olarak gösterilirken; talep edilen yardım tutarının 10 milyar Avro olduğu açıklandı.

Kıbrıs’ın başvurusu, Avro bölgesindeki fırtınanın bir başka göstergesi olarak yorumladı.

Bu durumda Niko Stelya’nın işaret ettikleri bir hayli açıklayıcı oluyor:

“Güney Kıbrıs AB’nin dönem başkanlığını üstlenirken adada bölünmüşlüğün ve krizin yarattığı bunalım giderek daha yakıcı bir hâle gelmiş durumda…

Kıbrıs’ın kuzeyi sosyoekonomik açmazla mücadele ederken, adanın güneyinde mali ve siyasi kriz kendisini iyiden iyiye hissettiriyor…

Kıbrıs’taki Yeşil Hat’ın güneyinde kimle konuşsanız Kıbrıs Rum toplumundaki sosyoekonomik çıkmazdan mevcut sistemi ve partileri sorumlu tutuyor.”

Ve T.“C” işgalindeki Kuzey…

Türkiye için her ne soru(n) ise, “yavru vatan” denilen sömürge için kat be kat fazlası söz konusu Kuzey’de…

Bu nedenle 2011’de Kuzey Kıbrıs’ta düzenlenen ‘Toplumsal Varoluş Mitingi’nde açılan “Kurtarıldık mı HAS...TİR” pankartı da; ‘Afrika’ gazetesinin, “Çözüm olmazsa KKTC Türkiye’ye bağlanabilir” diyen AB Bakanı Egemen Bağış’a, “Sana da Has...tir!” diye tepki göstermesi de boşuna ve durduk yere değil…

Jale Özgentürk’ün, “Laz Vegas’a değil KKTC’ye bakın”; Aylin Öney Tan’ın, “Kıbrıs bir zamanların alışveriş cennetiydi. Sonra pyrex modasının hızı kesildi. Yerini kumar aldı. Kıbrıs, birtakım kumar tutkunu meşhurların da devreye sokulmasıyla cazip bir kumar cenneti hâline geldi. Aynı zamanda deniz, kum, güneş harikasıydı ama bu özelliği bile kumarın gölgesindeydi doğrusu,” dediği Kuzey devrim öncesi Küba’yı andıran bir “arka bahçe” konumundadır.

Her “arka bahçe”de olduğu üzere her şey satılıktır Kuzey’de de!

Tıpkı Metin Münir’in satırlarında yansıttığı üzere: “KKTC’de, forslu bir veya birkaç bakana veya milletvekiline kıyak yapan, devletin elinden istediği toprak parçasını kopartıp üzerine istediğini inşa edebilir.

Gizli saklı olmasına da gerek yok. Kaynağı belli olmayan servet sahibi politikacılar cennetidir KKTC.”

Tıpkı Ekonomi ve Enerji Bakanı Sunat Atun’un, Temmuz 2012’de ‘Akşam’ gazetesine açıklamalarındaki gibi, UBP hükümetinin tüm kurumlar satılığa çıkardığı; yani Ercan Havalimanı, Telekomünikasyon Dairesi, Elektrik Dairesi, ETİ, Kıbrıs Türk Denizcilik İşletmeleri, Kıbrıs Türk Tütün Endüstrisi ve Kıbrıs Sigorta’nın özelleştirileceğini açıkladığı üzere…

Bitmedi! Kıbrıs’ın Kuzey’indeki kamusal alanlar tek tek AKP’ye yakınlığı ile bilinen Türkiyeli sermaye gruplarına peşkeş çekiliyor…

Sadece kamusal alanları değil, birçok kamusal hizmeti için çıkılan ihaleleri de AKP’ye yakınlığı ile bilinen sermaye grupları almakta. Kıbrıs’ın Kuzey’inde ihtiyaç olup olmadığına bakılmaksızın, doğal yapının, topografyanın da canına okuyarak Kıbrıs’ın kuzeyi ‘duble’ yollarla dolduruyor.

Saldırı yeni rotası Kormacit ve Akdeniz Ormanları! Bu yol projeler genellikle AKP’li veya AKP döneminde yıldızları parlayan şirketlere Ankara’da yapılan ihaleler sonunda verilmekte…

Bu ihaleler bir nevi alaca kuşağında yapıldığı için denetlenmesi imkânsız! Kuzey için yapılıyor ama Ankara’da ve AKP kontrolünde yapıldığı için kuzeydeki kurumların denetiminden uzak, Ankara’da yapılmasına rağmen Türkiye’deki kurumların denetimine ne kadar tabii belirsiz, olsa bile “yavru vatana yapılan yatırım” şeklinde propagandası yapıldığı için doğallığında denetlenmesi pratikte zorlaşmakta.

“Barış suyu” denen proje böyle bir şey. Projeyi kim yapıyor, nasıl yapılıyor kimse bilmiyor, üzümü ye bağını sorma misali herkes konuşmadan başına geleceği kabullenmiş durumda…

Sadece suyun T.“C” kontrolünde olması bugüne yönelik peşkeş değil, yarının da satılmasıdır. Tıpkı eski zamanlarda yapılan tren yolları projelerinde olduğu gibi, rayların geçtiği yerin kullanım hakkının da şirketlere verilmesi gibi, boruların geçtiği yerler de devrediliyor. Proje tamamlandığında suyun kullandırma hakkı T.“C”de ve/veya işletecek şirkette olacağı için, bu durum, tarımdan, turizme her şeyi etkileyecek. Artık, nasıl bir tarım konusunu birebir de Türkiye ve onun atadığı şirketle konuşmak zorunda kalacağız çünkü suyu almak için ikna edilmeleri gerekecek!

Gıda güvenliği ve gıda egemenliği de T“C”nin ve sermayesinin eline geçecek, yani geleceğin tarımı bu şekilde ipotek altına alınmış olacak…

Peşkeş çekilme işlemleri elektrik, telefon ve limanlarda da yaşanmaktadır. Tümü de özelleştirme adı altında peşkeşin baskısı altındadır.

AKP yandaş sermaye gruplarına Kıbrıs’ın Kuzey’inde “Her şey serbest” mantık(sızlığ)ının yağmacılıyla sürdürülüyor…

Bitmedi! T.“C” egemenlerinin, “Doğu Akdeniz’in jeopolitiğinin önümüzdeki yıllarda önemli tarzda değişeceğine hiç şüphe yok; zira bölgede yeni ve çok önemli gelişmeler ortaya çıkıyor,”[42] diye sundukları Kuzey (ve elbette Güney) yeni bölgesel (ve elbette uluslararası) soru(n)larla yüzleşmenin belalı eşiğindedir.

 

XI-) KRİZİN TOPLUMSAL FATURASI

 

Evet, “serbest” dedikleri piyasa ekonomisi şahsında sürdürülemez kapitalizm alarm veriyor. Dünya üzerinde kara bulutlar kol geziyor. Borç krizi yerküreyi tehdit eder hâle geldi.

Artık “Avrupa’nın üzerinde kara bulutlar kol geziyor” demek için K. Marx ve F. Engels gibi ‘Komünist Manifesto’ yazmak gerekmiyor. Çoğunluk durumun farkında…

Çünkü kriz, halkın kemerlerini sıktıkça sıkan faturalarıyla; yakıcı toplumsal sonuçlarıyla karşımızda…

Örneğin ILO’nun yıllık, ‘Dünya Çalışma Raporu’nun[43] bulguları kapitalizmin ne kadar “istikrarlı” bir üretim tarzı olduğunu gösteriyor! Gerçekten de, kapitalizm düzenli olarak mali krizler yaratıyor, bu krizlerde her zaman aynı toplumsal sorunlar ortaya çıkıyor, krizin, maddi, mali ve manevi yükü, mala ve cana getirdiği zarar eninde sonunda geniş halk yığınlarının, emekçi sınıfların sırtına yıkılıyor.

ILO raporu özellikle gelişmiş ülkelerde, işsizliğin öncelikle gençler arasında arttığını gösteriyor. ILO’nun diğer bulgularına bakmadan önce, salt bu verinin ahlâkı hatta tarihsel anlamı üzerinde, toplumdaki yaşlı (emekli), hasta, sakat, engelli nüfusun durumuyla birleştirerek düşünelim.

Karşımızda öyle bir uygarlık var ki, toplumun neredeyse binde birinin, toplam gelirin dörtte birine el koymasına izin verirken, yeni yetişen kuşaklarının üretken kapasitesini hatta yaşamlarını ziyan ediyor. Bu uygarlık, yaşamı boyunca çalışmış, vergilerini vermiş, topluma katkılarını yapmış, sonunda tükenmiş vatandaşlarına artık bakmak istemiyor. Onurlu bir yaşam sürdürebilmek için toplumun desteğine gereksinim duyan engelli, hasta ve insanca yaşam sürme olanaklarından yoksun vatandaşlarına destek olmak için ayrılan toplumsal fonları her fırsatta tırpanlıyor, adına da tasarruf önlemleri diyor. Dahası bu tasarrufları, büyük bankaları desteklemekte kullanıyor. Dahası bu uygarlık, toplumun kaynaklarıyla karşılanması gereken hizmetleri hayır kurumlarına devrederek, varsılların kaprisine terk ediyor. Böylece kapitalist kriz adeta feodal toplumu anımsatan özellikler sergilemeye başlıyor: Toplumun geri kalanının yaşamıyla ilgilenmeyen süper zengin, süper güçlü bireyler ve sadaka kurumları.

ILO raporuna dönersek, uzun dönemli işsizlik, toplam çalışanlar içinde güvencesizlerin, sendikasızların, tam gün çalışamayanların oranı, krizin dördüncü yılında artmaya devam ediyor. Toplumdan umudunu keserek iş aramaktan vazgeçenlerin sayısı da artıyor. Bu umutsuzluk kapitalist uygarlığın iflas ettiğini bir kez daha gösteriyor.

Özellikle ve öncelikle umutsuzluk büyüyor.

Mesela; “Yunanlıların büyük çoğunluğu gelecekten umutsuz; dört yıldır devam eden yoksullaşma 2012’de yıl daha da hızlanacak,” notunu düşmeden edemiyor Seyfettin Gürsel…

Öte yandan ‘CNN International’in haberine göre, genç İspanyollar ekmeğini artık ülkelerinin dışında arıyor. Son dönemde İspanya’dan başka ülkelere göç eden işsizlerin sayısı ikiye katlandı!

Umutsuzluğun yanı başında endişe büyüyor!

‘Barem Research’ ile ‘WIN/ Gallup International’ın verilerine göre, dünya nüfusunun yüzde 55’i, Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin’in yüzde 48’i, G7 ülkelerinin yüzde 45’i, Türkiye’de ise yüzde 50’si işini kaybetme korkusu yaşıyor.

Söz konusu araştırma, “Krizin tetiklediği işini kaybetme veya iş bulamama korkusu insanları huzursuz ediyor,”[44] diyor.

Bir örnek: Yunan parlamentosunun onayladığı kemer sıkma politikalarının kurbanlarından İşçi Konut Örgütü’nün kapatılacak olması kurum çalışanı Harikleia Lambrousi’yi intiharın eşiğine getirdi. Kocasıyla birlikte aynı kurumda çalışan Lambrousi gözyaşları içinde binanın ikinci katının pencerelerine atlamak için çıktı. İntihar etmeyi denedi!

Evet, kapitalizmin dayattığı toplumsal depresyonu körükleyen umutsuzluk ve endişe hâli, kaçınılmaz olarak intiharı da devreye sokuyor!

Eurostat’ın, AB tarihinin en yüksek işsizlik rakamına ulaşıldığını (yüzde 11) açıklamasından sonra, Avrupa gündemini meşgul eden konular krizin doğurduğu toplumsal bunalımlar oldu…

Konuya ilişkin olarak WHO ile Eurostat istatistik kurumunun araştırmalarını aktaran ‘The Lancet’de yayınlanan veriler, krizin insanları intihara sürüklediği gerçeği ortaya koyuyor.

2000’de beri düşen AB intihar oranı, 2008 kriziyle birlikte yükselişe geçti. Yunanistan’da 2007-2009 yılları arasında intihar oranı yüzde 24 arttı. 2011 yılında Yunanistan Sağlık Bakanı, Parlamentoya sunduğu raporda 2011’in ilk yarısında intihar oranının yüzde 40 arttığını belirtmişti. İrlanda’da aynı yıllar arasında intihar oranı yüzde 16 arttı.[45]

Yunanistan’daki bir araştırmaya göre, 2010’da kaydedilen intihar vakalarında 2009’a kıyasla yüzde 25 artış yaşandı. 2011’nin ilk 6 ayında intiharlar 2009’a göre yüzde 40 daha fazlaydı.

İşte birkaç somut örnek!

i) Yunanistan’da, borçları yüzünden bunalıma giren 77 yaşındaki emekli eczacı Dimitris Hristulas, parlamento binası önünde şakağına sıktığı kurşunla intihar etti. Üzerinde bulunan intihar notunda ekonomik sorunlar yaşadığı ve geride borç bırakmak istemediği yazıyordu!

ii) Kuzey İtalya’da Brescia şehrinde bir yıldır işsiz olan bir baba, iki çocuğunu 6. kattaki balkondan boşluğa attıktan sonra intihar ederek yaşamına son verdi.

Reklam sektöründe çalıştığı belirtilen 41 yaşındaki Marco Turrini’nin 21 Mayıs 2012 sabahı eşiyle geçim sıkıntısı nedeniyle tartıştığı, ardından biri 4, öteki 14 aylık iki çocuğunu balkondan aşağı attığı, çocukların ardından Turrati’nin de boşluğa atladığı belirtildi. Her üç beden de Turrini ailesinin ikamet ettiği apartmanın iç avlusundaki park yerine düşerken, Marco Turrini olay anında, biri kız diğeri erkek iki küçük çocuk ise yaralı olarak kaldırıldıkları Brescia Hastanesi’nde yaşamlarını yitirdi.

Turrini’nin eşini de öldürmeye çabaladığı ama başaramadığı dile getirilirken, komşuları ve yakınları Turrini ailesini, çocuklarını büyüten mutlu bir aile olarak tanımladı. Turrinilerin yaşadığı semtte işçi nüfusun ağırlıkta olduğu, son birkaç aydır yüzlerce işçinin işsiz kaldığı, semtin 2011 Aralık’ında Hintli bir işçinin de ölümüne tanıklık ettiği belirtildi!

Roma’da 3 kişi intihar etti. Nisan 2012’de intihar edenlerin sayısı ise 13 oldu. Hayatına son verenlerin arasında, emekli maaşında kesinti yapılan 78 yaşında bir kadın da bulunuyor!

iii) İngiltere’de yaşanmakta olan ekonomik kriz nedeniyle yapılan kesintiler, tüm halkı olumsuz yönde etkiliyor. İngiltere hükümetinin yaptığı kesintiler sağlıktan eğitime, güvenlikten kamu hizmetine kadar her alanı etkiliyor… Bu değişikliklerinden etkilenen 48 yaşındaki bir vatandaşın, kendini yakmaya kalkması yapılan değişikliklerin işsizler ve engelliler üzerindeki ciddi göstergelerinden bir tanesi oldu. Birmingham’da gittiği İş Merkezi’nden (Job Centre) parasını alamayan işsiz vatandaş kendisini demirlere bağlayıp üzerine döktüğü yanıcı maddeyle kendisini yakmaya kalkıştı!

“Emekliler”den söz ettik; krizin faturasını ödemek zorunda bırakılan onların hâli de perişan…

Avrupa ülkelerinde krizden “çıkış” için bir yandan emeklilik yaşı yükseltilirken, diğer yandan ödemeleri azaltıldı. Çoğu ülkede, emekli maaşlarında yüzde 40’lara varan oranlarda kesintilere gidildi.

Bu kapsamda Almanya, İngiltere, Fransa, İrlanda, İspanya gibi birçok Avrupa ülkesi bir yandan emeklilik yaşını 65’ten 67’ye çıkarırken, sosyal harcamalarda ise GSMH’nın yüzde 1.15-1.2’si arasında kısıntıya gidiyor. Yine bazı ülkeler, sosyal harcamalar üzerindeki limiti 2.5 milyar avro düzeyinde azaltmayı ya da emekli maaşlarında yüzde 40’lara varan oranlarda kesintiye gitmeyi tercih ediyor.

Yunanistan’da, sosyal yardımlarla birlikte emekli maaşlarının da yeniden belirlenmesi ve 2015’e kadar dondurulması kararlaştırıldı. Bin avro’nun üzerindeki emekli maaşlarında yüzde 20 kesinti olacak. 55 yaş altındaki emeklilerin aynı düzeydeki maaşlarında ise yüzde 40 kesintiye gidilecek. Ortalama emeklilik yaşı da yükseltilecek. Sağlık harcamaları ve ilaç giderlerinin kontrol altına alınması kararlaştırıldı. Sağlık harcamaları 2011’de 310 milyon avro kısılmıştı. 2012 ila 2015 arasında ise 2 milyar avro’luk ilave bir kesinti daha yapılacak.

Almanya’da, harcama tarafındaki en büyük konsolidasyon önlemi aile ve kira yardımı dahil olmak üzere sosyal güvenlik ve işsizlik ödemelerinin azaltılması olurken, bu tedbirler sayesinde 2011-2014 arasında gayrisafi yurtiçi harcamanın yüzde 1.13’ü kadar tasarruf yapılması planlanıyor. 2007’da Almanya kanuni emeklilik yaşının 2012-2019 periyodunda aşamalı olarak 65’den 67’ye çıkarılmasını kararlaştırmıştı. İngiltere’de emeklilik yaşı 2020’ye kadar 65’den 66’ya yükseltilecek. Fransa’da yasal standart minimum emeklilik yaşı aşamalı geçişle 2018’e kadar 60’dan 62’ye yükseltilecek.

İtalya’da Temmuz 2011’de kabul edilen tedbir paketinde sağlık faturalarında artış, aile vergi yardımlarının kesilmesi ve yüksek gelirlilerin emekli maaşlarının kesilmesini içermişti. Bu kapsamda kadınlar için emeklilik yaşı 60’dan 65’e yükseltilecek. Küresel krizin etkisinin ciddi tahribat yaşatmasından korkulan İspanya da ilk etapta emeklilik yaşını 65’ten 67’ye yükselterek krizden çıkışa çözüm arayışına başladı.

İrlanda’da hükümet bir yandan gelir vergisini artırırken, diğer yandan da sosyal yardımlarda kesintiye gidiyor. 2014’e kadar işsizlik maaşı ve çocuk yardımı gibi sosyal yardım harcamalarında 3 milyar avro’ya kadar kesinti öngörülüyor. Bu arada emeklilik yaşının da 65’den 66’ya çıkarılması kararlaştırıldı.

Harcama tarafında önemli bir tedbir alan Portekiz, sosyal harcamalarını düşürmeyle işe başladı. Bu sayede GSYH’nın yaklaşık yüzde 1’i oranında tasarruf sağlayacak düzenlemeyi hayata geçirdi.

Avusturya’da emeklilik şartlarını ağırlaştırıp, 50 yaşından erken malulen emekliliği kaldıran ve işverenlerin işten çıkardığı her işçi için İş Kurumu’na belli bir harç yatırmayı içeren bir düzenleme getirildi.

Konuyla ilintili olarak bir şeyin altını özenle çizmeden geçmeyelim: ‘Swiss Re’nin raporuna göre, “Gelişmiş pazarlarda en büyük sigorta primi düşüşü Batı Avrupa’da yaşandı. Hayat sigortası primlerinde yüzde 9.8’lik azalma kaydedildi”!

Devam edelim: Yunanistan’da krizinin toplumsal yaşamın üzerindeki etkileri her geçen gün derinleşirken; kriz nedeniyle artan işsizlik ve hayat pahalılığının etkisiyle Yunanlar bakamadıkları çocuklarını sokaklara bırakmaya başladılar…

Atina’daki ‘Ark of the World’ gençlik merkezinin yetkilileri, kapılarına aralarında yeni doğmuş bebeklerin de bulunduğu çok sayıda küçük çocuğun bırakıldığını açıkladı.

Ayrıca merkezin kurucusu Antonios Papanikolau, bir yılda yüzlerce ailenin, bakımlarını karşılayamadıklarını gerekçe göstererek çocuklarını kuruma bırakmak için başvuruda bulunduğunu söyledi!

Öte yandan ‘Yunanistan Eczacılar Birliği’, hükümetin sübvanse etmek istemediği aspirin gibi temel ilaçları yurtdışına satmasından dolayı, ülkede ilaç sıkıntısı başladığını açıkladı!

Üç şey daha…

İlki: Yunanistan Adalet Bakanlığı’nın cezaevleri ödeneğini asgariye indirdiği, bazı cezaevlerinin 3 aydır ödenek alamadığı açıklandı. Bunlardan biri de yiyecek ihtiyacını yakınındaki askeri üsten karşılayan Korint cezaevi; ancak, üs de askerlerine yemek çıkarmakta zorlanınca, cezaevine gıda sevkiyatı durduruldu!

İkincisi: Ekonomik krizin giderek daha çok hissedildiği Çizme’de 2012 Paskalya’sında 10 İtalyan’dan 8’i tatili evinde geçirdi. Yurtiçi ve yurtdışı seyahatlerin yüzde 30, Paskalya’ya özgü geleneksel tatlıların tüketiminin yüzde 10 azaldığı İtalya’da vatandaşlar, evlerinde kalarak kendi tatlılarını kendileri yapmayı tercih etti. Paskalya yemeği için 2012’de harcanan 1.2 milyar Avro, 2011 yılının yüzde 7 gerisinde kaldı. Dostları ile lokantalarda toplanan dört milyon İtalyan 172 milyon Avro harcadı. Halkın yüzde 57’si de eskisine göre daha eli sıkı davrandı!

Üçüncü: Krizdeki İspanya’da hükümetin kamu açığını düşürmek için aldığı yeni önlemler kapsamında kültür ve sanat etkinliklerindeki KDV’ye artış yaptı. 65 milyar avroluk tasarruf öngören bir paket çıkaran hükümet, kültürel ve sanatsal etkinliklerdeki KDV’yi yüzde 8’den yüzde 21’e çıkarttı.

Yeni verginin İspanya’da “sanatı öldüreceği”ni savunan çok sayıda sanatçı, özellikle internetteki sosyal paylaşım siteleri aracılığıyla tepkilerini dile getirirken; aktör Juan Diego Botto, “Kültür bir lüks değil bir kamu aracı. Kültürü kesmek, insanların düşüncesiz olmalarına yol açar. Özgür bir vatandaş olmak için ekmek sahibi olma hakkın var ama aynı zamanda iyi bir kitap okuma, iyi bir film izleme, iyi bir tiyatroya gitme hakkın da var. Biz ekmek değiliz, gülüz ama gül de önemli,” dedi!

Tüm bunların üstüne üstlük; ekonomik krizin pençesindeki Yunanistan’da sosyetenin, Epikuros’un, “Kime yeteri kadar az gelirse, ona hiçbir şey yetmez,” sözünü doğrulayan çılgın eğlenceleri…

Başbakan Andonis Samaras’ın Alman Başbakanı Angela Merkel’e “Bize biraz nefes alma verin” ricasında bulunduğu, sürekli kemer sıkan hükümetin, memur ve emekli maaşlarını ödemekte zorlanacağını açıkladığı bir ortamda, Yunan sosyetesi Selanik’te çılgın eğlenceler düzenledi.

Ünlü şarkıcı Andonis Remos’un Selanik’deki ‘Politia’ müzikholünde açılış gecesinde inanılmaz sahneler yaşandı.

Eski, tabak kırma geleneğinin yerine son yıllarda ülkede yaygın “plastik tepside satılan çiçekleri şarkıcıya atma” şeklindeki, gösteriş unsuru ağır basan eğlence Remos sahnedeyken “çiçek savaşına” dönüştü.

Şarkıcıya binlerce tepsi çiçek, olduğu gibi, pistte şarkı söylerken atıldı. Şarkıcının hayranları bu şov için, tepsi başına ortalama 100 Avro’dan 10 binlerce Avro hesap ödedi.

Hatta durumdan şaşkına dönen şarkıcı bir ara mikrofonda şarkısına ara vererek “Lütfen biraz itidal. Cebinizde benzin parası bile kalmayacak” dedi.

Sonunda Remos, çiçek-tepsi yığınında ayakta kalmakta zorlanınca, elinde bir süpürge ile çiçek yığınını pistin kenarına itmeye çalıştı…

Bitmedi bir şey daha!

2008 krizinin etkileri tsunami dalgaları gibi vurmaya devam ediyorken; hatta, ABD Merkez Bankası raporunda da belirtildiği gibi, o krizden yeni bir kriz doğuyorken… 2008 krizine bile rahmet okutacak bir krizken… Yunanistan, Portekiz, İspanya, İtalya trajedileri o krizin öncü habercileriyken…

“Peki, Wall Street ve City, vicdan muhasebesi yaparak o krizden hiç değilse ahlâki bir ders çıkardı mı?” diye soran Erdal Şafak aktarıyor:

“New York’un büyük hukuk bürolarından ‘Labaton Sucharow’ bu soruya yanıt aramak için bir anket düzenledi. Wall Street ve City’deki finans kuruluşlarının 500 üst düzey yöneticisine internet üstünden birkaç soru gönderdi.

Birinci soru şuydu: ‘Yasadışı bir işlemle 10 milyon dolar kazanma fırsatı önünüze çıksa, ne yaparsınız?’

Soruyu yanıtlayanların yüzde 25’i ‘Hiç tereddütsüz o fırsatı değerlendirirdim’ yanıtını verdi.

Bir başka deyişle, bugün de Wall Street’te ve City’de her dört finansçıdan biri paranın ahlâktan daha önemli olduğu görüşünde.

İkinci soru: ‘Peki, çevrenizde kısa yoldan zenginleşmek için yasadışı yollara başvurmayı göze alan var mı?’

Onu da ankete katılanların yüzde 26’sı ‘Evet, var. Gördüm, biliyorum’ diye yanıtladı.

Üçüncü soru: ‘10 milyon dolar kazanmanızı sağlayacak yasadışı işlemden sonra yakayı sıyıracağınıza inanıyor musunuz?’

Cevap: Her 6 bankacıdan biri işlediği suç için hiçbir bedel ödemeyeceğinden emin!

Neden? Çünkü Amerikalı bankacıların sadece yüzde 26’sı, İngilizler’in ise yüzde 34’ü Lehman Brothers skandalından sonra hükümetlerin ve denetleme kurullarının getirdikleri yeni ve daha sıkı kuralların, yasadışı işlemlere karşı caydırıcı işlev gördüğünü belirtiyor da ondan.

Bir ilginç veri daha: 500 bankacıdan yüzde 85’i kendi kuruluşunun temiz olduğu, buna karşılık yüzde 40’ı rakip kuruluşların yasa ve ahlâk dışı işlemlere başvurduğu görüşünde. Tencere dibin kara, seninki benden kara misali...

Bu da Wall Street’te ve City’de aşağı-yukarı tüm finans kurumlarının kirlenmeye devam ettiği anlamına geliyor.

Karl Marx’ın yapıtları boşuna yeniden satış rekorları kırmıyor. Kapitalizmin temellerine su yürüdü...”

 

XII-) IRKÇILIK, MİLLİYETÇİLİK VE FAŞİZM YÜKSEL(TİL)İRKEN

 

Krizin sosyal sonuçları ezilenler için imkânlar kadar, tehditleri de devreye sokuyor.

Örneğin Niko Stelya’nın ifadesiyle, “Yunanistan seçimleri, hem aşırı sağın hem de radikal solun yükselişine sahne oldu. Sosyalist SYRIZA’nın ve Neo-Nazi Altın Şafak’ın yükselişi, kuşkusuz halkın kemer sıkma politikalarına tepkisinin bir sonucu”yken; ‘New Scientist’ de haklı olarak ekliyor:

“İnsanları ırk, renk veya cinsiyetlerine bağlı olarak yüceltmek veya aşağılamak, tüm zamanların en yıkıcı ve tehlikeli yaklaşımlarından biridir. Geçmişte önce köleliğe ve iç savaşlara, son zamanlarda ayırımcılığa ve apartheide yol açan ırkçılık, bugün örtülü biçimde de olsa varlığını sürdürüyor.”[46]

Irkçılık, milliyetçilikle el ele faşizm(ler)in önünü açıyorlar.

Taha Akyol’un bile, “Şimdilik Avrupa’nın yeni Hitler’leri hayli küçüktür, ama ‘çözümsüzlük’ ve ‘hareket edemezlik’ hâli devam ederse krizin derinleşmesinden ve ırkçılığın artmasından kaygılanmak gerekir,” demek zorunda kaldığı verili durumda faşizm(ler)i konuşurken; “klasik tekçi” tanımlarla sınırlanmamak gerekiyor. Evet faşizmin yükselişi genel olarak kapitalizmin şiddetli bir bunalımının, bizzat artık değer üretilme ve gerçekleşme koşullarının bir buhranının ifadesidir.

Elbette faşizm, “modern zamanların” bir ürünüdür; E. Mandel, L. Troçki’nin ‘Faşizme Karşı Mücadele’ başlıklı eserine yazdığı ‘Giriş’te şunlara işaret eder:

“Yeni bir toplumsal olgunun ortaya çıkışıyla onu anlama çabasının aynı zamana rastlaması, modern tarihin hiçbir olayında faşizmde olduğu kadar belirgin değildir.”[47]

Ancak bunlarla sınırlı değildir; olamaz da.

Kapitalist sistem, faşizm(ler)e her zaman mündemiçtirler.

Faşizm, kapitalist sisteme yabancı, dışsal bir şey değildir. O hep sistemin yedeğindeki destekleyici gücü olarak hazır ve nazırdır…

Bugünün faşizmi, “klasik faşizm” örneklerinden oldukça farklı bir yönelim sergilemektedirler.

André Glucksmann’ın, “Devlet aygıtını ve çeşitli sınıfları harekete geçiren bir iç savaştır,” diye tanımladığı faşizmi, bir iktisadi ve siyasi gerçeklik olarak ele aldığımız zaman, ölü bir ideoloji olarak değerlendiremezsiniz. Bu durumda o, yaşayan ve kılıktan kılığa giren bukalemundur.

Sokağımızdaki şovenizm ile faşizm sıradanlaşması gibi…

“Yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfadı”nın gündelik saldırganlığının ulaştığı koordinatların iyi tahlil edilmesi gerekiyor.

Çoğu zaman sanıldığının aksine faşizmin ayırt edici özelliği gaddarlığı, şiddeti değildir.

Siyasal otoriterlik, toplumsal mücadelelere karşı tedhiş hiç değildir.

Toplumu budalalaştırıp, amorflaştırmasıdır.

Bu her zaman Daniel Guerin’in, “Kahverengi Veba” diye nitelediği Almanya örneğindeki üzere tecelli etmeyebilir de!

AKP’ye, “muhayyel bir faşist rejim” diyebilirsiniz; veya “Burjuva diktatörlük ya da otoriterizm biçimlerinde ‘faşizm’ keşfetmekten malûl tavırları” eleştirebilirsiniz; ancak faşizanlığını inkâra kalkışamazsınız…

AKP’nin otoriter, faşizan kimi pratiklerini görmezden gelmek mümkün mü?

Bir toplumsal cinnet ortamında, hayatlarında ciddi hiçbir başarıları olmayan ama egoları bir o kadar yüksek yarı-deli “lider”lerin[48] faşizm(ler)de oynadığı rolü; krizin beslediği toplumsal histerinin siyaset psikolojisinde devreye soktuğu “güçlü lider” ve “güçlü devlet” vurgularını “es” geçemezsiniz!

Tıpkı kapitalizmin ihtiyaç duyduğu bütün parçalı öğeleri radikal biçimde birleştiren faşizm(ler) konusunda, Horkheimer’ın 1939’daki yazısında “Kapitalizmden söz etmek istemeyen faşizm konusunda da susmalıdır,” uyarısı gibi…

Evet iktidara ilişkin bütün içkin ve gizil ilişkileri katıksız bir biçimde görmenin olanağını sağlar faşizm…

Özel bir biçimidir. Ama nihayetinde de, faşizm bir burjuva iktidar biçimidir.

Yaşanan krizle, bir kez daha tarihin gündem maddesi olmaya adaydır…

 

XIII-) İSYAN ZAMANI!

 

Bu tabloda işçiler, ezilenler, emekçiler, mağdurlar, madunlar için tek seçenek isyandır; çünkü büyük krizler, hep isyan zamanı olmuşlardır.

İsyan zaman(lar)ında her şey, “İnsan bilinci nesnel dünyayı yalnızca yansıtmakla kalmaz, ama aynı zamanda onu yaratır da,” diyen V. İ. Lenin’in işaret ettiği gibidir…

Verili görüntünün ne kadar ciddi, hatta “tarihsel” bir “duruma” karşılık geldiğini görebilmek için, yüz yıl önce, yine kapitalizmin bir yapısal kriz içinde, hegemonyacının (sistemde düzeni sağlayan, liderlik eden ülkenin) hegemonyasını kaybetmesinin sancıları yaşanırken, Avrupa hop oturur hop kalkar, savaşlara, devrimlere hazırlanırken, V. İ. Lenin’in “devrimci durum” olarak tanımladığı koşulları anımsamak yararlı olabilir.

Lenin, “devrimci durumu”, “Yönetenler eskisi gibi yönetemiyorlar. Yönetilenler de eskisi gibi yönetilmek istemiyorlar” formülüyle tanımlıyordu. Yunanistan’a, Fransa’ya hatta, geçen iki yılda, üye devletlerin yarısında hükümetlerin yönetemeyerek çöktüğü Avro bölgesine baktığımızda tam da böyle bir “durum” görmüyor muyuz? Tüm Avrupa’ya egemen sermayenin (finans kapitalin) kemer sıkma programını dayatan Almanya’nın muhafazakâr hükümeti de öfkesi giderek artan, seçim sandıklarına, grev oylamalarına da yansıyan bir işçi hareketinin, “ekonomik büyümeden payını alamayan milyonların” (Der Spiegel, 04/05/12) tepkisiyle karşı karşıya değil mi?

Yönetenlerin artık yönetemedikleri, yönetme, ayrıcalıklı olma iddialarını, halkın gözünde haklı kılacak işlevleri yerine getirmedikleri görülüyor. Aksine, “yönetenler” gittikçe artan oranda, beceriksiz, buna karşın iktidar ve servet ihtirasının müstehcen düzeylere ulaştığı bir görüntü sunuyorlar.

Bu ortamda, komünist gelenek yeniden canlanır ve halkın ilgisini çekmeye başlarken, faşist partilerin dinle de yakınlaşmaya, sermaye partilerinin egemen sermayenin ilgisine, iktidar koridorlarına davet edilmeye layık olacakları bir düzeye doğru yükselmeye başladıkları görülüyor.

Kısacası, ekonomik siyasi kutuplaşma artmaya devam ediyor, egemen sermayenin politikalarını “olağan rejimler” içinde kalarak uygulamak giderek olanaksızlaşıyor.

Bunu görmeyen; anlamayan var mı hâlâ; varsa ne yazık!

Siz bakmayın Fetullahçı Eyüp Can’ın, “Benim uzun zamandır evde duvara astığım tek bir protestocum var. Bir demet çiçek atan yüzü maskeli gösterici,” zırvasına…

Hayat burayı çoktan aştı; daha da aşacak…

Örneğin… “Öfkeliler”in eylemleri işgal hareketine dönüşürken; Madrid ve Barcelona’da boş binaları ve otelleri işgal eden “Öfkeliler”, kurdukları alternatif komünal yaşamla kapitalist sisteme adeta meydan okuyorlar!

Örneğin… Romanya’da hükümetin kesinti kararına karşı onbinlerce kişi, sokakları terk etmiyor. Başbakan Emil Boc ise halkı tehdit ediyor. Eylemlerde en az 70 kişi yaralandı. Eyleme katılan 73 yaşındaki hukukçu Ioan Mendea, 260 dolarla kıt kanaat geçindiğini belirterek, “Beş yıllık Avrupa Birliği üyeliği, iyi hiçbir şey getirmedi. Aksine yoksulluk, dondurulmuş emekli maaşları getirdi. Bu hükümet, başbakan, devlet başkanı gitmeli,” diyor...

Örneğin… Pekin yönetiminin devlet kapitalizmini benimsemesine isyan eden Maocular Çin Halk Devrimi’ne ihanet edildiğini öne sürerek örgütlenmeye başladılar. Dünyanın en büyük ekonomik gücü olmak için kapitalist unsurlara kucak açan Çin’de hiç umulmadık bir muhalif hareket şekilleniyor. 1949’da başta köylülerin ayaklanmasıyla Mao Zedong’un liderlik ettiği Çin Halk Devrimi’nin ruhuna ihanet edildiğini öne süren Maocular, Komünist Parti yönetimine muhalefet ediyor…[49]

Örneğin… “Kasım 2011’de Tahrir Meydanı’ndaki protestolar sırasında 20 yaşındaki Muhammed Ali bir gazeteciye, orada oluş sebebini şöyle anlatıyordu: “Sosyal adalet istiyoruz. Başka bir şey değil. Hak ettiğimizin en azı bu…”[50]

Bu ufukta Sami Kohen, “Halk hareketi küreselleşiyor,” derken; “eski(meyen)” ülkücü faşist, “yeni(lenmeyen)” AKP’li muhafazakâr liberal Mümtaz’er Türköne bakın neleri itiraf ediyor yüksek sesle: “Tarih yeniden başlıyor… Yeni tarihin başındayız. Liberal kapitalizm çöküyor… Bir dünya yıkılacak… Hazır olmalıyız…”[51]

“… ‘Arap uyanışı’ ile ‘Wall Street’i işgal et’ eylemleri arasında tek ortak payda var: Halk kitleleri, toplumu, siyaseti, ekonomiyi; bir bütün olarak tarihi değiştirmeye girişiyor. Gördüklerimiz daha sadece bir başlangıç. Bir uyanma, ayağa kalkma ve duruma el koyma hâli yaşanıyor…

Liberal kapitalizm, geniş halk kitlelerini artık ağzına bir parça bal çalarak susturamıyor. Sebep balın azalması ve sermaye elitlerinin kalan parçayı kendilerine ayırmaları…

New York’ta başlayan ‘işgal’in Avrupa’daki yankıları; Londra, İspanya ve İtalya’daki eylemler kısmî, geçici ve bölgesel bir ayaklanma ile karşı karşıya olmadığımızı gösteriyor. ABD’de hızla bir grev dalgası yayılıyor. Yapılan araştırmalar protesto dalgalarının geniş halk kitleleri tarafından benimsendiğini ve desteklendiğini gösteriyor…

Yükselen kitlesel başkaldırının arkasında bir bölüşüm sorunu var. Liberal kapitalizmi ayakta tutan ve yaşatan finans kapital düzeni artık sürdürülemez…”[52]

16 Kasım 2011’de Washington Meydanı’ndaki Halk Üniversitesi’ndeki konuşmasında Arundhati Roy’un haykırdığı üzere:

“Büyük Depresyon’dan beri silah üretimi ve savaş ihracı ABD’nin ekonomisini canlandırmak için kullandığı ana yollar oldu. ABD daha yakın zamanlarda Suudi Arabistan’a 60 milyar dolar değerinde silah satışı yaptı. Birleşik Arap Emirlikleri’ne binlerce bunker buster bombası (sığınakların içindekileri de imha etmeye yarayan bir bomba türü-ç.n.) satmayı umuyor. Afrika’nın en yoksul ülkelerindeki toplam yoksul nüfusundan daha fazla yoksulu olan ülkem Hindistan’a 5 milyar dolar değerinde askerî hava uçağı sattı. Hiroşima ve Nagazaki’nin bombalanmasından Vietnam’a, Kore’ye ve Latin Amerika’ya kadar, hepsi de ‘Amerikan yaşam tarzı’nı güvence altına almak için yürütülen tüm bu savaşlar milyonlarca can aldı.

Bugün biliyoruz ki -dünyanın geri kalanının arzulaması istenen bir model olarak- ‘Amerikan yaşam tarzı’, ABD nüfusunun yarısının servetini sadece 400 kişinin ele geçirmesiyle sonuçlandı. Bu ise, ABD yönetimi bankaları ve şirketleri kurtarırken -sadece Amerikan Uluslararası Grubu’na 182 milyar dolar hibe edildi- binlerce insanın evlerinden ve işlerinden atılması demekti…

Eşitsizlik üreten bu sisteme ‘dur’ demek, gerek bireyler gerek şirketler tarafından dizginsizce yürütülen servet ve mülkiyet birikimini sınırlandırmak istiyoruz.

‘Dur’ diyenler ve ‘yasak’ destekçileri olarak şunları talep ediyoruz:

- Sermayelerin kartelleşmesine son vermek. Örneğin, silah üreticileri Tv kanallarına sahip olamaz; maden şirketleri gazete çalıştıramaz; ilaç şirketleri kamu sağlık fonlarını kontrol edemez.

- Doğal kaynaklar ve temel altyapı -su rezervi, elektrik, sağlık ve eğitim özelleştirilemez.

- Herkes barınma, eğitim ve sağlık hizmeti haklarına sahip olmalıdır.

- Zenginlerin çocukları anne ve babalarının servetini miras olarak alamaz.

Bu mücadele hayal gücümüzü yeniden canlandırdı. Kapitalizm yol boyunca bir yerde adalet fikrini ‘insan hakları’na indirgedi. Eşitlik düşü kurma fikri ise bir kafirliğe dönüştü. Yerinden edilmesi gereken bir sistemi reformlarla tamir etme mücadelesi vermiyoruz.

‘Dur!’ diyenlerdeniz…[53]

Evet şimdi, “uzun dönemler” tarihçisi I. Wallerstein’ın öngörüsüne kulak verme zamanıdır: “Önümüzdeki yirmi veya kırk yıl içinde kapitalizm kesin olarak çökecektir.”

Ancak “Bu çöküntüyü ne türden bir sistem izleyecek? Bu soruyu yanıtlayacak savaşı sol’un kazanması mümkündür; ama kesin değildir,” diyen Korkut Boratav’ın uyarısını göz ardı etmeden…

“Arap Baharı”, öndersizlik nedeniyle “hazan”a tahvil olsa da savaş sürüyor; daha da sürecek…

2005’te Sarkozy’nin yasalarına karşı seslerini var güçleriyle haykıran gençlerin gösterileri... ‘The Economist’e göre, “1917 yılının Petrograd’ını ya da 1968’in Paris’ini hatırlatan Atina sokakları”yla[54] Yunanistan’daki grevler, direnişler, isyanlar... ‘The Occupy’... Tunus, Mısır, Bahreyn... Ve ötekiler…

Şurası bir gerçek: Kapitalizme toptan ya da ağır bir darbe indiremediğiniz sürece, bütün devrimci süreçler ve kalkışmalar tarihsel görecelilik içerisinde “kısa süreli” kalacaktır.

Paris Komünü’nden Ekim Devrimi’ne, Meksika Devrimi’nden Afrika’daki uyanışlara, Hindiçin’den Ortadoğu’ya değin tarih bu minvalde seyretmiştir…

Atina-Tunus-Tahrir-Diyarbakır hattı bir “devrimci kalkışma”ya işaret etmekte, Libya-Bahreyn-Suriye hattı da “kanlı bir restorasyon”un durakları olmaktadır.

Foti Benlisoy[55] da, “devrimci dinamiğin” ne Kuzey Afrika’da ne Ortadoğu’da ne de Güney Avrupa’da henüz tamamen sönmediğini; kitlelerin aşağıdan mobilizasyonu devam ettiği müddetçe bu dinamiğin ateşinin diri tutulabileceğini hatırlatıyor.

O hâlde biz(ler)e düşen, yüksek perdeden jeostratejik analizlere dalıp, somuttan ve eylemin önderliğinden kopan bir sinizm değil; her adım başında emek hareketinin, ezilenlerin başkaldırılarına kulak kesilmek, safında olup, “devrimin güncelliği”yle ilişkilendirmektir.

G. Lukacs’ın da ifade ettiği gibi, “Lenin’i ayırt edici kılan yanı devrimi sürekli bizimle olan güncel bir olasılık olarak ele almasıdır.”[56]

 

XIV-) İMKÂNSIZI İSTEYEN GERÇEKÇİLER

 

Devrim bir volkanı andırır. Çünkü bastırılanlar bir volkan gibi patlar.

Dünyanın öbür ucundaki bir kelebeğin kanat çırpışı bile devrimi doğrudan etkilerken; iklim değişir, devrim olur…

Bunun “neden” böyle olduğunu ne “Piyasanın başıboş bırakılmasının neden olduğu adaletsizliklere, eşitsizliklere başkaldıran ‘Wall Street işgalcileri’ni elbette selamlıyorum, gönlüm onlardan yana,” yalanına sarılan liberal Hasan Cemal; ne de “Kapitalizmin filosunda gemiler su alıyor. Kaptanlar şaşkın. Yolcular boğuluyor. Yol ayrımındayız. Ya kapitalizm küresel totalitarizmi kuracak ya da miadını doldurmuş sağ-sol ayrımlarını da aşan küresel demokrasi hareketi yolumuzu açacak,” diyen “liberter” neo-solcu Gündüz Vassaf anlar…

Çünkü onlar; “Devrimciyi yöneten aşk duygularıdır, devrime olan aşkının duyguları,” diyen Che ile yoldaşlarının devrimci romantizminden mahrumdurlar.

Komünistler, devrimci romantiklerdir. Çünkü böylesi, aklımıza ve bilincimize duygu, coşku ve düş gücü katma yetisidir; devrimci cüret için de “olmazsa olmaz”dır.

Biz imkânsızı isteyen gerçekçileriz; Johann Wolfgang von Goethe gibi, “Düşünmek kolaydır, yapmak zordur. Dünyada en zor şey de düşünüleni yapmaktır,” diyenleriz; Georg Wilhelm Friedrich Hegel’in, “Büyük başarıların elde edilmesini sağlayan unsurlardan birisi, tutkulu olmaktır,” uyarısına yabancı değiliz.

Bunun içinde akıl dışı kapitalist otoriteye karşı çıkmanın, başkaldırmanın “olmazsa olmaz”lığından şüphe duymuyoruz.

İnsancıl bir düzeni kurmak için insanlarda ‘ütopik’ bir dönüşüm olması gerekmiyor. Aksine, insancıl bir düzen insanları da değiştirecektir.

İnsan(lık) karşıtı kapitalizmin, toplumsal, beşerî yani insana özgü her şeye, hasılı aşka ve hayata düşman olduğundan zerrece kuşku duymadığını biliyoruz.

Evet, çürüyen kapitalizm müsriftir; ekolojik yıkımın kapıya dayandığı günümüz dünyasında yaşamın ona tahammül yoktur! Tıpkı “Ne kadar çok savaş, o kadar çok kâr,” haykırışında yankılandığı gibi…

Piyasasıyla her şey metalaştıran kapitalizm, insan(lık)la beslenen bir vampire dönüşmüştür.

Kapitalizmin sağladığı, “ilerleme” ve “yüksek yaşam standardı”, sadece oligarşik dikta mensupları içindir!

Toplumsal piramitte aşağılara inildikçe; ortalama ömrün kısaldığını, bebek ölüm oranlarının arttığı görülür.

Kapitalizm sebep olduğu kıtlıklarla milyonlarca insanın yaşamını söndürmüştür. Gandhi, “Şiddetin en ölümcül biçimi yoksulluktur,” derken; insan(lık)ı egemen şiddete mahkûm eden kapitalizm, tarihin tanık olduğu en zalim teröristtir…

Tam da bu noktada K. Marx ile F. Engels’in, “Komünizm hiç kimseyi toplumun ürünlerini mülk edinme gücünden yoksun bırakmaz; tüm yaptığı, onu böyle bir mülk edinme aracılığıyla başkalarının emeğini boyunduruk altına alma gücünden yoksun bırakmaktır,” diye betimlediği aşamanın maddi koşulları hızla olgunlaşıyor.

Bunlar böyleyken; son demlerindeki neo-liberal vahşetin zorbalığı daha da artıyor, oraya buraya saldırıyor, ortalığı ateşe veriyor, bunalımdan çıkış için tarih boyunca kullandığı büyük söndürücüye, savaşa başvuruyor. Dünyayı yakmaya hazırlanıyor.

BJK Çarşı Grubu’nun, “Maymundan geldik koyuna gidiyoruz,” pankartına yansıyan ezilenlerin sukûtu ilânihaye sürmeyecektir.

Ancak bunlardan da soru(n)larımızı “tarihin şaşmaz yasaları”na havale ettiğimiz sanılmasın. Tarihi, sınıf savaşının faal insanları yazar, yaratır. Tarih yorumlanmaktan çok, yaratılmaya muhtaçtır!

Bu bağlamda sürdürülemez kapitalizm ile kapsamlı bir hesaplaşmaya yöneldiğimizden söz ediyoruz. Söz konusu güzergâhta -kısa süre önce yitirdiğimiz- Eric Hobsbawm’ın da işaret ettiği gibi, “Nereye doğru gittiğimizi bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey, tarihin bizi bu noktaya nereden getirdiğidir. Gene de açıkça görülen bir şey var. İnsanlığın anlatılabilir bir geleceği olacaksa, bu geçmişin ya da şimdiki zamanın sürdürülmesiyle olamaz. Üçüncü bin yılı bu temelde kurmaya çalışırsak başarısızlığa uğrarız. Ve başarısızlığın bedeli…, karanlıktır.”[57]

Evet, sürdürülemez kapitalist barbarlığın karanlığına karşı isyan ediyoruz; bunun da komünizmle mümkün olduğundan şüphe duymuyoruz…

Tam da böylesi bir ufukta Musa Eroğlu’nun, “Kılavuzun gereği yok/ Yolun sonu görünüyor,” türküsünü terennüm ederken; James B. Conont’un, Kürtçe’siyle, “Bala xwe bidin kîsoya. Tenê gava serê xwe derdixe di bin xeterê de dikane bi pêş ve biçe,” sözlerini anımsıyoruz… (Meraklıları için Kürtçe cümlenin Türkçe’sinin, “Kaplumbağaya dikkat et. Ancak kafasını çıkarıp risk aldığında ilerleyebiliyor,” olduğunu bir kez daha hatırlatalım!)

Son bir şey daha Antonio Gramsci, Mussolini’nin zindanlarında “Eski dünya ölüyor” demiş ve eklemişti: “Yeni mücadeleler doğuyor”.

Evet, evet günümüzde de tamı tamına olan bu!

Bunu hâlâ görmeyen var mı? Varsa ne yazık!

 

9 Ekim 2012 18:37:11, Ankara.

 

N O T L A R

[1] 11 Ekim 2012’de tarihinde ‘Gelecek Gazetesi’nin Lefkoşa’daki Kıbrıs Türk Orta Eğitim Öğretmenler Sendikası Konferans salonunda düzenlediği, “Kapitalist Kriz, Bölgesel Gelişmeler ve Mücadele” başlıklı panelde yapılan konuşma… Newroz, Yıl:7, No:227, 4 Ocak 2013…

[2] Rosa Luxemburg.

[3] Umberto Eco, Günlük Yaşamdan Sanata, çev: Kemal Atakay, Can Yay., 2. baskı., 2012.

[4] Mustafa Pamukoğlu, “Küreselleşen Dünyanın Geleceğinde Tehlikeler Var!”, Cumhuriyet, 15 Mayıs 2012, s.11.

[5] “Yemek Aslanın Ağzında”, Yeni Şafak, 11 Temmuz 2012, s.24.

[6] GEO4, UNEP (United Nations Environment Programme) 2007.

[7] SIPRI (Stockholm International Peace Research Institute) Yıllığı, 2008 ve OECD, (Organization for Economic Cooperation and Development) 2008.

[8] UNDP (United Nations Development Programme) 2006.

[9] FAO (Food and Agriculture Organization of the United Nations) 2008.

[10] Worldwatch Institute, 2007 - FAO, 2008.

[11] UNEP (United Nations Environment Programme), ISRIC (World Soil Information)

[12] FAO, 2005.

[13] IUCN (International Union for Conservation of Nature) 2008, XVI International Botanical Congress, Saint-Louis, USA, 199http://www.eurekalert.org/pub_releases/1999-08/XIBC-Wbbe-020899.php Uluslararası Kongre «Biyolojik Çeşitlilik: Bilim ve yönetim» Unesco, Paris, Fransa, 2005.

[14] UN http://www.un.org/apps/newsFr/storyF.asp?NewsID=13755&Cr=FAO&Cr1/Son

[15] NASA GISS data http://data.giss.nasa.gov/gistemp/graphs/Fig.A.txthttp://data.giss.nasa....

[16] NSIDC, National Snow and Ice Data Center, 2004 2050 yılında en az 200 milyon iklim mülteicis olabilir. The Stern Review: the Economics of Climate Change, Part II, Chapter 3, page 77http://www.hm-treasury.gov.uk/d/Part_II_Introduction_group.pdf

[17] TCMB, World BankWold Development Report, Nakatani & Herera, Earth Trends org., Fortune Magazine’in 2006-2012 arasındaki çeşitli raporları… aktaran: Yaman Törüner, “Şirketler ve Ülkeler Karşılaştırılırsa”, Milliyet, 31 Temmuz 2012, s.8.

[18] New Scientist, 28 Temmuz 2012.

[19] Fevzi Öztürk, “Dünyanın En Büyük Sorunu...”, Yeni Şafak, 20 Eylül 2012, s.8.

[20] The Financial Times, 20 Temmuz 2012.

[21] The Guardian, 20 Temmuz 2012.

[22] “Gıda Krizi Kapıda”, Yeni Şafak, 21 Temmuz 2012, s.8.

[23] Ergin Yıldızoğlu, “Cesaret ve Sabır”, Cumhuriyet, 23 Kasım 2011, s.3.

[24] The New York Times, 19 Nisan 2012.

[25] Bloomberg, 19 Nisan 2012.

[26] Ergin Yıldızoğlu, “Kriz ‘Ben Hâlâ Buradayım’ Dedi”, Cumhuriyet, 16 Nisan 2012, s.11.

[27] Yunus Salış, “Piyasa Özgürlüğü Sever”, Radikal, 3 Şubat 2012, s.17.

[28] Ergin Yıldızoğlu, “Bu Kapitalizm Bu Krizden Çıkamaz!”, Cumhuriyet, 9 Temmuz 2012, s.11.

[29] Sungur Savran, “Yeni Bir Dönem: Büyük Depresyon”, Sosyalist Demokrasi, No:113, 17 Aralık 2011, s.3-5.

[30] Ümit İzmen, “Yeni Döneme Hazırlıklı Olun!”, Radikal, 21 Mayıs 2012, s.25.

[31] Güven Özalp, “5 İspanyol, 1 Avusturyalı 2 Yunan Bankası Sınıfta Kaldı”, Milliyet, 16 Temmuz 2011, s.9.

[32] Şebnem Turhan, “Avro Tırpanı”, Radikal, 25 Haziran 2012, s.22-23.

[33] “Belçika Borçlarında Yol Ayrımına Geldi”, Vatan, 13 Temmuz 2011, s.9.

[34] Güven Özalp, “AB Artık ‘Bayan ‘Nein’dan Soruluyor”, Milliyet, 29 Ekim 2011, s.12.

[35] Yücel Özdemir, “Almanya’da Zenginle Yoksul Arasındaki Uçurum Hızla Büyüyor”, www.Kapsama, Ekim 2012.

[36] Nilgün Cerrahoğlu, “Avrupa’nın Macaristan Sorunu”, Cumhuriyet, 7 Ocak 2012, s.12.

[37] Metin Ercan, “İrlanda’nın Dünü, Bugünü”, Radikal, 10 Aralık 2011, s.23.

[38] “Slovenya da İflasın Eşiğine Geldi”, Milliyet, 3 Eylül 2012.

[39] Nouriel Roubini, “Yunanistan İflasını Açıklamalı ve Avroyu Bırakmalı”, The Financial Times, 19 Eylül 2011.

[40] Osman Çutsay, “Artık Taviz Yok”, Cumhuriyet, 25 Ağustos 2012, s.10.

[41] Taki Berberakis, “Günden Güne Eriyorlar”, Milliyet, 15 Temmuz 2012, s.10.

[42] Fikret Ertan, “Doğu Akdeniz’in Değişen Jeopolitiği”, Zaman, 16 Nisan 2012, s.18.

[43] World Work Report, 2012.

[44] “Korkunun Adı: İşsiz Kalmak”, Taraf, 29 Haziran 2012, s.9.

[45] Fikriye Yılmaz, “Kriz Avrupa’yı İntihara Sürüklüyor”, Yarın, No:36, 12 Haziran 2012, s.11.

[46] New Scientist, 1 Eylül 2012.

[47] Lev Troçki, Faşizme Karşı Mücadele, çev: Orhan Koçak-Orhan Dilber, Yazın Yay., 3. baskı, 1998.

[48] Claus Hant-James Trivers-Alan Roche, Genç Hitler, Çev: Uğur Baycan, Abis Yay., 2012.

[49] “Çin’de Maocular Bayrak Açtı”, Milliyet, 16 Eylül 2012, s.23.

[50] Immanuel Wallerstein, “Dünya Çapında Sosyal Adalet Hareketinin İkinci Rüzgârı”, ZNet, 6 Aralık 2011.

[51] Mümtaz’er Türköne, “Tarih Yeniden Başlıyor”, Zaman, 18 Ekim 2011, s.21.

[52] Mümtaz’er Türköne, “Kitlelerin Dönüşü”, Zaman, 3 Kasım 2011, s.25.

[53] Arundhati Roy, “Hepimiz İşgalciyiz”, The Guardian, 17 Kasım 2011.

[54] “Yunanistan’da Şimdi de İlaçsız Kalma Tehlikesi”, Milliyet, 26 Haziran 2011, s.11.

[55] Foti Benlisoy, XXI. Yüzyılın İlk Devrimci Dalgası, Agora Kitaplığı, 2012.

[56] G.Lukacs, Lenin’in Düşüncesi / Devrimin Güncelliği, çev: Ragıp Zarakolu, Belge Yay., 2. Baskı, 1998.

[57] Eric Hobsbawm, Kısa XX. Yüzyıl 1914-1991 Aşırılıklar Çağı, çev: Yavuz Alogan, Everest Yay., 2006.

 

ÇİN: KARMAŞIK BİR SORU(N)…[1]

“ben hiç başlamamış bir dündeyim.

yağmur yağacak...

hiç başlamamış bir yarın çok var.

hiç bitmeyen bir dün de çok var...”[1]

 

Arif Dirlik’in, “Sadece bir ulus değildir; bir uygarlıktır,” notunu düştüğü Çin’in geneli veya özelde ise “bugünü” hakkında yazmak kolay değil.

Binlerce tarihsel bağıntı ve güncel referanslarıyla Çin, çoklu bir örnektir.

Bu örneğin bir ucunda Konfüçyüs’ten Mao’ya bir tarihsel birikim, bir ucunda ise Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in, “Türkiye’nin Doğusu, Güneydoğusu Türkiye’nin Çin’i olacak. Vergileri neredeyse sıfırladık. 6’ncı bölgede tamamen kaldırdık,” demesi durur…

Evet, karmaşık bir soru(n)dur Çin…

 

ÇİN’İN GENEL GÖRÜNÜMÜ

 

“Sosyalist mi, değil mi?” tartışmalarından önce Çin’in genel görünümüne ilişkin kimi verileri anımsamak/ anımsatmak yararlı olacaktır…

i) Çin 9.596.961 kilometre yüzölçümüyle dünyanın 4’üncü büyük ülkesi. 1.33 milyar nüfusuyla da dünyanın en kalabalık ülkesi. Gezegenimizin nüfusunun 6’da 1’i Çin’de yaşıyor.

ii) Nüfusun yüzde 95’i okuma-yazma biliyor. Çalışan nüfus 829 milyonu geçiyor. Çin’de nüfusu 1 milyonun üstünde 200 kent var. Avrupa kıtasının milyonluk kentlerinin sayısının 39 olduğunu göz önüne alırsak, Çin’in büyüklüğünü daha iyi anlayabiliriz.

iii) Çin’de gayri safi yurt içi hasılanın yüzde 47’sini sanayi sektörü sağlıyor. ABD’de ve AB ülkelerinde bu oran yüzde 20 kadar.

iv) Dünyanın ekonomik büyümesinin üçte birini Çin gerçekleştiriyor. Enflasyon sadece yüzde 3.3, işsizlik yüzde 4.4. Batı ülkelerinde işsizlik oranının yüzde 10’dan başladığını hatırlatayım.

v) Çin yılda 2.43 milyar TEP (Not: 1 TEP = 10 milyon kilo/kalori) enerji tüketiyor. Dünyada birinci. Termik ve hidro elektrik üretiminde de dünya birincisi. 13 nükleer santrali var, 26’sı da inşa hâlinde. Bir başka deyişle, dünyadaki toplam nükleer santralin yüzde 40’ı Çin’de. Tabii bu alanda da dünya birincisi.

vi) Çin’in çelik üretimi 626 milyon ton. Dünya üretiminin yüzde 44’ünü oluşturuyor. Elbette açık ara birinci sırada. Çin çelik üretimini geçen yıl 80 milyon ton artırdı ki, bu bile ABD’nin toplam çelik üretimine bedel!

vii) Dünya alüminyum üretiminin yüzde 40’ı Çin’de. 9 milyon ton bakır üretimiyle dünya birincisi. Üretiminin hepsini kendi tüketiyor.

viii) Çimento üretimi 1 milyar 880 milyon ton. Küresel üretimin yüzde 56’sı! Onun da hepsini içte tüketiyor. İnşaat sektörünün devasalığını varın siz düşünün.

ix) Çin’de bini aşkın araştırma-geliştirme merkezinde 1.4 milyon araştırmacı çalışıyor. 2011’de 391 bin buluş tescil edildi. Buluş sayısı 10 yıldır her yıl yüzde 20 artıyor. Dünya birincisi. Nanoteknolojide de en çok bröveye sahip ikinci ülke konumuna geldi bile.

x) Çin yılda 18 milyon 260 bin otomobil üretiyor. Bunun 18 milyonunu iç pazarda satıyor. Dünya birincisi.

xi) Ülkede 74 bin kilometre otoyol var. 12’nci beş yıllık plan döneminin sonunda bu rakam 108 bin kilometreye ulaşacak. Otoyol uzunluğunda 2015’te ABD’yi geçmesi bekleniyor.

xii) Çin’in yıllık (2010’da) ihracatı 1 trilyon 580 milyar dolar, ithalatı ise 1 trilyon 390 milyar dolar. 190 milyar dolar dış ticaret fazlası sağladı. ABD aynı yıl 672 milyar dolar dış ticaret açığıyla, kesintisiz 30 yıldır sattığından fazlasını almış oldu.[2]

Devam edersek:

xiii) Çin’in döviz rezervleri 3.2 trilyon dolar. Sıralamada ikinci konumda olan AB’nin rezervlerinin 1.4 trilyon dolar olduğu anımsanırsa bu büyük bir rakam.

xiv) Çin’in 2011’in ikinci itibariyle cari işlem fazlası 203 milyar dolar

xv) Çin’in 2011’in üçüncü çeyreğinde büyüme hızı yüzde 9.1. Çin’in, on yılda sağladığı büyüme ABD’nin 7 katı. Böyle giderse 5-10 yıl sonra Çin’in GSYH’sinin ABD’ninkini geçeceğinden söz ediliyor.

xvi) Çin dünyada üretilen oyuncakların yüzde 80’ini yapıyor!

xvii) Çin teknolojide önemli atılımlar yapıyor: 11 Ocak 2011’de Çin’in Chengdu J-20 “beşinci nesil” jet savaş uçağı ilk uçuşunu yaptı. 29 Eylül 2011’de Çin uzay istasyonu kurma projesinin ilk aşamasını başlattı; Tiangong-1 uzaya gönderildi.

Ancak…

xviii) 2010 yılı itibariyle Çin kişi başına gelir sıralamasında dünyada 93’üncü!

xix) Çin’in 2011 Eylül ayı ihracatı 169.1 milyar dolar! (2010 yılı ihracatı 1.6 trilyon dolardı.) Ancak elde ettiği katma değer çok düşük. Örneğin Prof. Xing Yuqing’in hesaplamasına göre, ABD’ye 179 dolara ihraç edilen iPhone 3G’den Çin’e kalan sadece 6.5 dolar![3]

xx) Çin’in ABD devlet tahvillerine yaptığı yatırımdan elde ettiği ortalama getiri yüzde 3-4 olmasına karşılık, Çin’deki ABD firmalarının doğrudan yatırımlarından elde ettikleri ortalama getiri, 2008’de yüzde 33.[4]

xxi) Çin’deki Gobi, dünyanın üçüncü en büyük çölü, 1.166.000 km2. Bu çöl yılda 3600 km2 büyüyor. Nedeni, su azalması, ormanların kesimi ve aşırı otlatma.

xxii) Çin’de kırsal yörelerde yaşayan 500 milyondan fazla insan, atıklarla “çok kirlenmiş” su kullanmak zorunda. Çin’de yaşayan 1.3 milyar kişiden 980 milyonu “kısmen kirlenmiş” su içiyor.

xxiii) Çevre kirlenmesinin Çin ekonomisine yıllık maliyetinin 200 milyar dolar olduğu tahmin ediliyor. Bu, ülkenin GSYH’sinin yüzde 4’ü dolayında!

xiv) Çin’de 64 milyon konut boş. Hatta tümüyle boş şehirler bile var!

xxv) Dünyanın en büyük alışveriş merkezi Çin’de. Ama 2005’ten bu yana yüzde 99’u boş!

xxvi) Pekin’de yaşayan ortalama gelirli bir kişinin 50 m2’lik daire alabilmesi için gelirinin tamamını bu amaçla kullandığı varsayımı altında, 56 yıl çalışması gerekiyor![5]

Ayrıca ‘Çin Kent Ekonomisi Topluluğu’ Direktörü Dr. Li Jinkul ile ‘Sosyal Bilimler Akademisi’ Direktör Yardımcısı Prof. BSong Yingchang, Çin’de hızlı bir kentleşme yaşandığını, yüzde 20’lerden 50’lere fırladığını anlatıyor. “Çin’de yaşam standardı yükseliyor. Her yıl 15 milyon insan kırsal kesimden kente geliyor. Orta sınıf nüfusu 817 milyon” diyorlar. Ancak akademisyenlerin dikkat çektiği bir tehlike var, gelir uçurumu artıyor![6]

Nihayet Fransa’daki araştırma merkezi ‘Centre d’Etudes Prospectives et d’Informations Internationales’ raporuna göre de, “Çin, XXI. yüzyılın ortasında dünya ekonomisinin yüzde 33’ünü temsil edecek. O tarihte AB’nin (yüzde 12) ABD’nin (yüzde 9), Hindistan’ın (yüzde 8) ve Japonya’nın (yüzde 5) toplamına eşit olacak!”

Karşımızda kaotik bir tablo var ki, bu da Çin’deki mevcut durumla doğrudan ilintili.

 

MEVCUT DURUM

 

Çin’deki mevcut duruma ilişkin olarak telaffuz edilen ilk soru(n), “Ne oluyor, nereye gidiyor”dur…

Gerçekten de Çin nereye gidiyor? Mao sonrasında başlayan, 1990’lı yıllarda hızlanan “reformlar, piyasaya ve dışarıya açılma” Çin toplumunu hangi doğrultuda etkilemektedir?

“Sol” çevrelerde üç farklı yorum var: Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP’nin) resmî söylemini benimseyenlere göre, “sosyalist piyasa ekonomisi” ve “Çin özelliklerini taşıyan sosyalizm” nitelendirmeleri geçerlidir. Batı Marksizmi’nin geçmişte Mao’cu akıma destek vermiş olan ağır topları, örneğin ABD’de ‘Monthly Review’ dergisi ve Fransa’da Alain Badiou’ya yakın olan çevreler, kapitalizme dönüş sürecinin büyük ölçüde gerçekleşmiş olduğunu düşünüyor. Troçki akımını temsil eden (‘Verite’ ve ‘Links’ gibi) kaynaklara bakarsak, Çin’de bürokrasinin yozlaşmış hegemonyası sosyalizmi dejenerasyona uğratmıştır ama üretim araçları üzerinde yaygın devlet mülkiyeti hâlâ korunmakta olduğu için kapitalizme geçiş de gerçekleşmiş değildir…

“Çin toplumu nereye gidiyor?” sorusu, ölümünden kısa bir süre önce Marksist sosyal bilimin önde gelen temsilcilerinden Giovanni Arrighi’ye de sorulmuştu. Arrighi, bu soruya şu yanıtı veriyordu: “Çin belki kapitalisttir; belki de değil… 1990’lı yılların yöneticileri sermayenin çıkarı için işçiler-arası rekabeti kamçıladılar. Şimdiki yönetim ise, devrimin ve Mao döneminin geleneğini dikkate almaktadır; ama ana belirleyici, Çin işçi ve köylülerinin dünyanın başka hiçbir yerinde gözlenmeyen bir direnme-ayaklanma geleneğine sahip olmasıdır. Yönetim, esas olarak bundan ürkmektedir… Çin’in bağımlı sınıflarının ayaklanmaları, (…) önümüzdeki 20-30 yıl içinde [dünyanın] biçimlenmesini de etkileyebilecektir.”[7]

Soru, önemini, güncelliğini korurken üç yıl içinde de, “Çin işçi ve köylüleri, başka hiçbir yerde gözlenmeyen direnme-ayaklanma geleneğini” sürdürdüler ve toplumlarının geleceği üzerinde söz sahibi olduklarını gösterdiler... Çin’de sınıf kavgalarında geleneksel saflaşma söz konusuyken; işçi ve köylü sınıfları ile sermaye arasındaki karşıtlık, sert çatışmalara yol açmaktadır.

Bunda Çin’deki sosyo-ekonomik yapının giderek netleşen karakteri belirleyicidir.

Bilindiği üzere Çin, 1979’da başlattığı reformcu çizgiyi, 1984 ve 1997 yıllarında finansal deregülasyon hamleleriyle taçlandırdı! Reformizm bataklığına saplanan tüm ülkeler gibi Çin de sermaye birikiminin önünü açan kapitalist üretim ilişkilerini içselleştirirken bu durumu gerekçelendirmeyi de ihmal etmedi. ÇKP kongrelerinde dillendirilen “yol haritası” devlet kademelerinde ve akademi dünyasında karşılığını buldu! Çin bir süreliğine üretim tarzını kapitalist üretim tarzına yakınlaştıracak ve belli bir sermaye birikimine ulaştıktan sonra tekrar eski Çin olacaktı! Görünüşte çok mantıklı, hem de çok. Ama bugün Çin’in geldiği nokta, Çin’in sermaye birikimine yönelirken kendisinin de sermayeleştiği bir durumdur.

Çin sermayeleşirken, yüz milyonlarca yurttaşını insanlık dışı çalışma koşullarına mahkûm etti. Çin sermayeleşirken, kapitalist birikim rejimi neyi gerektiriyorsa onu yaptı: Fakat kapitalist bir ülkeden daha farklı yöntemlerle. Örneğin, Çin’de sendika yok. Sosyalist ya da kendini komünist diye nitelendiren ve iktidarın işçi sınıfı ve emekçilerde olduğu bir ülkede zaten sendikaya gerek yoktur. Ancak, üretimde kapitalist rejimde sözde komünist Çin, sömürü çarklarını en acımasız biçimde döndürdü.

Sonuçta, Çin büyüdü hem de çok büyüdü. 3 trilyonluk ABD doları biriktirdi. Kapitalist dünyanın sembolü ABD’nin yeşil paraları karşılığı Çin’in halkı robotlaştırıldı.

Sonra ne oldu? 2008 Dünya Kapitalist Krizi sonrasında Çin elindeki doların eline yapıştığını, onu artık satamayacağını ve kendisinin doların bağımlısı olduğunu fark etti. Artık kontrol Çin hükümetinde değil, uluslararası kapitalist güçlerde. Bunun gereği olarak da Çin’in daha birkaç yıl öncesine kadar diklendiği yayılmacı serbest ticaret politikaları ve ülke içindeki kapitalist yapısal düzenlemeler artık kontrolünün dışına çıktı.[8]

Giovanni Arrighi’nin, ‘Adam Smith Pekin’de’ başlıklı çalışmasında, Çin’deki hızlı büyümenin, sanıldığı gibi uluslararası sermayenin yatırımlarına değil; Deng Shiao Peng’in piyasa ekonomisine dönmesiyle birlikte, Asya bölgesindeki Çin diyasporasının sermayelerini geri getirmeye ikna edilmesine, eğitimli, disiplinli işgücüne bağlı olduğunu gösteriyordu. Bir de, neo-liberalizmi benimseyerek gelişmeye çalışan ülkelerin aksine, ekonomik süreçlerin, yabancı sermayeyle ilişkilerin denetimini elinden kaçırmasına…[9]

Böylece başlayan süreç, kısa sürede uluslararası sermayenin ihmal edemeyeceği bir yatırım alanı oluşturmuş. Bundan sonraki süreci kabaca biliyoruz. Hızlı sermaye brikimi, ihracat patlaması, bu zeminde biriken görülmemiş büyüklükte, yaklaşık 2.4 trilyon dolarlık döviz rezervleri. Bu madalyonun bir yüzünü oluşturuyor. Madalyonun öbür yüzünde de hızlı kentleşme, hızla büyüyen bir yeni orta sınıf ve işçi sınıfı, kır topluluklarında çözülme, ortalama yoksulluk genelde azalırken gelir dağılımında hızlı bir bozulma var.

Bu iki süreç, Çin’de kapitalizmin gelişmesine bağlı olarak, bize iki realiteyi işaret ediyor. Birincisi, Çin kapitalizmi kaçınılmaz olarak kriz eğilimleri geliştirmeye, buna bağlı olarak aşırı üretim, fazla kapasite ve aşırı birikim sorunları yaşamaya başlayacaktır. İkincisi yaşanan yeni sınıf şekillenmeleri, geleneksel toplumsal koşulların, değerlerin altüst olması, sınıf mücadeleleri açısından patlayıcı bir toplumsal karışım oluşturacaktır.

Bu iki sürecin kesişerek bir toplumsal krize yol açmaması için, ya da bu ekonomik krizlerin yıkıcı sonuçlar yaratmaması için Çin devletinin gerçekleştirmesi gereken bir seri işlev var: 1) Hızlı büyüme dinamiklerini destekleyebilecek gerekli enerji ve hammadde girdilerini uygun maliyetlerde tedarik etmek; 2) Hızlı sermaye brikim sürecinin yan ürünü olarak oluşacak sermaye, mal ve nüfusun (ki bu sosyal istikrar için özellikle önemlidir) fazlasını gönderilebileceği coğrafyaları bulmak ve kullanıma açmak. 3) Hızla büyüyen orta sınıfın ve işçi sınıfının, genelde kentlerin, yeni tüketim alışkanlıklarına, özellikle gıda gereksinimlerine cevap vermek…

Bunların tümü Çin’in dışa açılmasını “olmazsa olmaz” kılarken; ‘The Atlantic Monthly’nin Nisan 2010 nüshası için Web sayfasına konan Howard W. French imzalı ‘The Next Empire’ araştırması, Afrika’da Çin’in etkin olduğu ülkelere ve bölgelere giderek durumu gözlemlemiş, ilgili kişilerle, akademisyenlerle, girişimcilerle kapsamlı görüşmeler yapmış, durumu sergileyen etkileyici bir araştırmacı gazetecilik örneğini ortaya koymuştu.

French’in yazısının imparatorluk olayına gönderme yapmasıysa yerinde. Çünkü aktardığı gözlemler, Çin’in bölgede bir “neo-colonial” imparatorluk oluşturmaya başladığını gösteriyor. Çin Afrika’nın hemen her yerinde, tren yolları, otoyollar inşa ediyor, limanları derinleştiriyor, böylece doğal kaynaklara, minerallere ulaşıyor, hatta ucuz kredilerle, kimi dev projelerle; örneğin, Tanzanya’da inşa ettikleri 60 bin kişilik futbol stadyumu gibi “hediyelerle”, hükümetleri kendine bağlıyor. Böylece Çinli girişimciler ve devlet işletmeleri, çok iyi koşullarda anlaşmalarla Gabon’da dünyanın en büyük demir madenine, Angola, Nijerya, Cezayir ve Sudan’da petrol kaynaklarına, Zambia, Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde, özellikle bakır ve kobalt gibi çeşitli madenlere ulaşıyorlar. Çin, DKC’de kobalt ve bakıra ulaşmak için 2 bin 500 km. demiryolu, 3 bin km. karayolu inşa etmiş.

Açılan yollardan Çin’e gereksinimi olduğu mineraller, madenler giderken, aynı yollardan Afrika’ya ticaret, spekülasyon, hatta tarım yapmak için, kimi de macera peşinde Çinli bir nüfus geliyor. Gelenler, buzdolabı, klima cihazları, cep telefonları, ucuz saatler ve daha bir sürü şeyler satarken, Afrika’da giderek yerli halkın tepkisini çekmeye başlayan bir Çinli yerleşimciler nüfusu oluşuyor…

“Özetle, Çin emperyalist (açık işgale dayanmayan, neo-colonial) bir politika izliyor Afrika’da. Gereksinimi olan minerallere, madenlere, besin gıda kaynaklarına, hatta verimli topraklara erişiyor, bu arada elindeki fazla sermayeyi, malları ve nüfusu buraya aktarıyor. Kapitalizmin doğası bu, belli bir yoğunlaşmadan sonra emperyalizme dönüşmeye başlıyor,” Ergin Yıldızoğlu’nun işaret ettiği gibi…

 

MEVCUT DURUMUN VERİLERİ

 

Anlattıklarımızın somutuna yani mevcut durumun verilerine gelince; hızla birkaç örnek verelim:

i) Çin bir yandan dünya medyasında yaldızlı bir başarı öyküsü gibi sunulurken diğer yandan yüz milyonların hayatının karardığı bir sefalet çukuru görünümünde. Bir yanda son 25 yılda ortalama yıllık yüzde 9.4 hızla büyüyerek dünyanın atölyesi konumuna yükselmiş en büyük ekonomilerden biri söz konusuyken, diğer yanda 150 milyon işsiz, günde 1 dolardan az gelirle yaşayan 250 milyon insan ve 2 dolardan az gelirle yaşayan bir 700 milyon insan daha. O muazzam zenginlikleri yaratan sanayideki işçilerin ortalama ücreti yalnızca aylık 100 dolar düzeyinde…[10]

ii) Çin’de büyük kentlerdeki nüfus ekonomik büyümeyle beraber hızla artıyor. Beijing 13 milyonu, Şanghay da 17 milyonu geçti. Bu metropollerdeki nüfus yoğunlaşması toplumsal sorunları büyüterek derinleştiriyor. Sorunlara çözüm talebi yükseliyor…[11]

iii) Çin global bir fabrikadır; Çin bir süper güçtür… İhracat-merkezli kalkınma modeli, sosyal ve bölgesel eşitsizlikler yaratmıştır ki, bunlar çok çeşitli boyutlarda, irili ufaklı günlük ayaklanmalar ve protestolarla ifade edilmektedir. Ülkenin geniş bir bölümü- UNDP’nin yapay olarak yükseltilmiş ekonomik göstergelerine karşın çok büyük bir fakirlik içindedir…[12]

iv) “Dünyanın en fazla milyoner barındıran kentlerinden biridir Pekin”…[13]

v) Çin işçi sınıfının çok düşük ücretlerle, askeri disiplinin hüküm sürdüğü fabrikalarda, günde 16 saate ve haftada 7 güne varan çalışma koşullarında çalıştırılıyor. Özellikle 90’lı yılların başlarından itibaren Çin’de muazzam bir kente göç dalgası söz konusudur. Göçmen işçi olarak adlandırılan ve Çin’in daha geri bölgelerinden, ağırlıklı olarak da kırdan gelen bu işçilerin sayısı 1989’da 30 milyon civarındayken 2010’da bu sayının 150 milyona yakın olduğu söyleniyor…[14]

vi) “Her ay Çin fabrikalarında 50 bin parmak dilimleniyor, her yıl bu fabrikaların içinde 130 bin Çinli ölüyor, bir milyondan fazlasıysa ölümcül hastalıklara yakalanıyor…[15]

vii) Ucuz işgücü sayesinde dünya ekonomilerini sallayan Çin’de peş peşe çocuk köle skandalları patlak veriyor. Henan ve Shanxi’deki tuğla fabrikası ve kömür madenlerine yönelik baskınlarda 450’den fazla ‘köle’nin kurtarılması sonrası çoğu çocuk yaklaşık 1000 kölenin fotoğrafları televizyonda yayımlandı. Açlıktan bir deri bir kemik kalan kölelerin günde 20 saat çalıştırıldığı, sadece ekmek ve su verildiği, aylarca yıkanmadığı belirtildi. Bir fabrika yöneticisi de 58 yaşındaki bir adamı hızlı çalışmadığı için ölene kadar dövdüğünü itiraf etti…[16]

viii) Komünist Partisi’nin yerel yöneticilerinden birinin oğluna (Wang Binbin) ait fabrikada, ekmek ve su karşılığında günde 20 saat çalıştırılan 31 köle işçi kurtarıldı…[17]

ix) ‘Apple’ın, Çin’deki üreticisi ‘Foxconn’da bir işçi apartmanının çatısından kendisini attı. ‘The Daily Mail’ın haberine göre, işçi intiharlarıyla dünyanın tepkisi çeken ve denetim ekiplerinin üst üste ziyaret ettiği tesislerde yaşanan vaka, şirketin ABD ile işçilerin çalışma şartlarının iyileştirmesi konusunda anlaşmasından sonra meydana gelen intihar… 1.2 milyon kişiyi istihdam eden Tayvan firması ‘Foxconn’, ‘Apple’, ‘Hewlett Packard’ ve ‘Sony’ gibi şirketlere bilgisayar, bilgisayar oyunları ve cep telefonları üretiyor. Çin’deki dev tesislerde yıllardır, onlarca intihar ve intihar girişimi vakası yaşandı…[18]

x) Çin’de 15 bin memur kadrosu için açılan sınava 1.3 milyon kişi başvurdu…[19]

xi) Melamin içeren mama nedeniyle tedavi gören çocuklardan 104’ünün durumu ağır… Çin’de sulandırılmış süte proteini yüksek gözüksün diye melamin katılmasının yol açtığı skandal büyüyor. Zehirli mamadan etkilenen çocukların sayısı, açıklananın 9 katına ulaştı…[20]

xii) Çin’deki insanların üçte ikisi sigara içmekte ve bu da dünyadaki sigara tüketiminin yüzde 30’una denk düşmektedir (Çin dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 20’sini oluşturuyor). Birçok Çinlinin sigaradan kaynaklı tehlikelere ilişkin pek az bilgi sahibi olduğu ya da bu riskleri göz ardı ettiği görülüyor. Kendi açılarından Batılı güçler en önemli sigara ithalatçılarıdır; ABD ise en büyük sigara ihracatçısıdır ve küresel bakımdan tanınmış sigara reklamlarına ve markalarına sahiptir…[21]

xiii) Çin’de, tarlalarına zarar verdiği gerekçesiyle bir madene saldıran yaklaşık 5 bin köylüyle güvenlik güçlerinin çatıştığı bildirildi. ‘Hong Kong İnsan Hakları Bilgi Merkezi’nin açıklamasında, ülkenin doğusundaki Anhui bölgesi köylülerinin 8 Nisan 2009’da Gubei madenine saldırdığı ve madeni işgal ettiği açıklandı…[22]

xiv) Çin’de yaklaşık 30 bin çelik işçisi polisle çatıştı. Hong Kong merkezli ‘İnsan Hakları ve Demokrasi Enformasyon Merkezi’nin duyurduğuna göre, Çin’in kuzeydoğusundaki Tanghua kentinde, çatıştıkları fabrikanın bir başka şirketle birleşmesine karşı çıkan işçiler, bir fabrika yöneticisini öldürdüler. Olaylarda 100 kişi de yaralandı...[23]

 

EKONOMİ GERÇEĞİ

 

“Çok kutuplu dünyanın yeni kutbu” olarak anılan Çin, devasa bir ekonomik güç…

Evet ABD, 1871’den beri dünyanın en güçlü ekonomisi olarak liderliğini koruyor. 1960’dan sonra da dünya gelir pastasının yüzde 30’unu, 2011’de ise yüzde 22’sini üretiyor. Bu arada Çin’in payı yalnızca yüzde 10 dolaylarındayken; Çin’in dünya genelindeki payının 1991’de yalnızca yüzde 1.8 olduğunu da unutmamakta fayda var.

Bazı ülkeler artık dünyanın en güçlü ekonomisi olarak ABD’yi değil, Çin’i kabul ediyor.[24] Bir başka çalışmaya göre,[25] mevcut trendin devam etmesi hâlinde Çin’in 2018’de ABD’yi geçeceği öngörülüyorken; 1990’dan beri Çin ekonomisi çok hızlı büyüyor.

Çin ekonomisi, 1995 ve 2002 arasındaki yedi yıl boyunca ikiye katlanmış ve sonraki dört yıl boyunca tekrar iki katına çıkmıştır. Dünyanın ilk 500 büyük şirketinin 480’i, ilk 100 büyük şirketinin ise 90’ı Çin’e yatırım yapmaktadır.

2001’den 2005’e uzanan kesitte toplam dış ticaret hacmi 509 milyar dolardan 1.422 milyar dolara çıkaran Çin’e, bu süre zarfında da ortalama doğrudan yabancı sermaye girişi miktarı yıllık 55 milyar dolar olmuştur.

2005 sonuna kadar Çin toplam 552.942 yabancı sermaye yatırımına izin vermiştir. Bunların gerçekleşen toplam tutarının 622 milyar dolar olduğu açıklanmıştır.

Çin’de önemli bir yer tutan devlet sektörü dışındaki özel sermaye yatırımlarının sayısı 2004 itibariyle 280 bin idi. Yine 2005 itibariyle de 24.662.000 kayıtlı ferdi veya ev bazında iş yapan müteşebbis ile 4.191 milyon özel sektör işletmesi olduğu açıklanmıştır.

Çin’in en büyük 500 şirketinin performansı ABD’li rakiplerini geçti. ‘Çin Girişimciler Konfederasyonu’nun (CGK) 2008’e ilişkin veriler ışığında yapılan çalışmaya göre, Çin’in en iyi performans gösteren şirketlerinin net kârlılığı 171 milyar dolar düzeyinde bulunuyor. CGK tarafından 2007’de gerçekleştirilen çalışmada ise, Çinli şirketlerin net kârlılığı 99 milyar dolar düzeyindeydi.

2011’de ‘Fortune 500’ listesine Çinliler 61 şirket soktu. Listenin ilk 10 sırasında 3 Çin şirketi yer aldı. Bu şirketler, 6. sırada yer alan Sinopec Group, 7. sırada yer alan China National Petroleum ve 8. sırada yer alan State Grid oldu.

2008’in ilk yarısını 9.4 milyar dolar net kârla kapatan ‘Commercial Bank of China’ tüm zamanların en çok kâr eden ve en yüksek piyasa değeri olan bankası unvanını aldı.

Döviz rezervi 2006’da yüzde 45 arttıran Çin, dünyanın en zengin döviz rezervine sahip ülkesidir.

Dünyanın en fazla döviz rezervine sahip Çin’de 2 trilyon doların üstünde yabancı para stoku bulunuyor. Rezervlerin artışı yabancı yatırımların Çin’e akışına bağlanırken Çin Halk Merkez Bankası döviz kurunun yükselmesini önlemek için giren dolarların çoğunu satın alıyor. Çin’in elindeki döviz rezervinin büyük kısmı Amerikan dolarıdır.

Bu kadarı dahi “küresel güç” denilen Çin’i anlatmaya yeter, değil mi?

 

ULUSLARARASI İLİŞKİLER ALANI

 

Uluslararası ilişkiler alanında da Çin “süper güç” oluyorken; “Rusya ve Çin ilişkileri zorlu süreçlerden geçmesine rağmen istikrarlı şekilde gelişiyor. Çin, geleceğin ve modernleşmenin simgesi olarak görülüyor artık. Buna karşılık, Rusya-Çin ilişkilerinde, roller de değişmiş durumda. Daha 1990’ların başında ilişkilerde üstün durumda olan Rusya’ydı. Şimdi ise durum tersine döndü,”[26] diyor Dimitri Kosirev…

Bu işin bir yanı; öteki de girift Çin-ABD ilişkileridir!

Örneğin “… ‘Çin, Amerika’nın Afrika’daki bir numaralı ekonomik rakibi hâlini aldı. Kıtaya, Amerika’nın hâli hazırda sağlamaya hazır olduğunun çok ötesinde yatırımlar yapıyor, krediler veriyor’.[27]

Bu ifadeler ABD Kongresi Temsilciler Meclisi’nin 30 Mart 2012 tarihinde, Dış İlişkiler Komitesi Başkanı Iena Ros-Lehtinen’in sözcüsü Brad Goehner tarafından dillendirildi…

Çin’in 2011 yılı itibariyle Afrika ile ticari ilişkileri 114 milyar doları geçti. Bu rakam 2000’de 10 milyar dolar, 1980’de ise 1 milyar dolardı. Yani Çin’in Afrika ile ticareti 30 yılda 100 kattan fazla arttı.”[28]

Ayrıca Çin, ABD Başkanı Barack Obama’nın 16 Temmuz 2011’de Tibet’in sürgündeki ruhani lideri Dalay Lama ile görüşmesine sert tepki gösterip, “Obama’nın ‘inatla’ Beyaz Saray’da Dalay Lama ile görüşmesinin Çin’in içişlerine müdahale anlamına geldiği, Çin halkının duygularını incittiği, Çin’in temel çıkarlarını baltaladığı ve Çin - Amerikan ilişkilerini zedelediği”ni söyledi.

Bir şey daha: XXI. yüzyılın iki rakip gücü ABD ile Çin arasında ticaret ve internet yüzünden başgösteren gerilim, Tayvan yüzünden de tırmandı. Pekin, ABD ile askeri temasları dondurduğunu ve Tayvan’a silah satan Amerikan firmalarına yaptırım uygulayacağını açıklayıp, bölgesel ve uluslararası işbirliğini kesme tehdidi de savurdu.

Denilebilir ki dünyanın dört yanında askeri varlığı olan ABD, XXI. yüzyılın gücü Çin’in askeri yapılanmasını güçlendirmesinden rahatsız. ABD Savunma Bakanlığı, Çin’in “nükleer, uzay ve siber savaş alanlarında ‘yıkıcı’ teknoloji peşinde koştuğunu ve bunun Asya’daki askeri dengeleri tehdit ettiğini” öne sürerken; “Pasifik’te görev yapmış eski ABD komutanı Oramiral William Fallon, Pentagon’da George W. Bush’un altında çalışan ve kendisini, “Hazır olsan iyi edersin, çünkü er ya da geç Çin’le savaşta olacağız” diye uyaran insanlar olduğunu açık etti,”[29] notunu düşüyor Timothy Garton Ash…

İşin bir yanı buyken; diğer yanı da, “ABD-Çin ilişkilerinin XXI. yüzyılı şekillendireceği”ni söyleyen Obama’nın, Çin’e “ihtilaf değil işbirliği” çağrısında bulunması…

Bu noktada ABD-Çin ilişkilerinin mimarı Henry Kissinger, “İki ülke arasında Soğuk Savaş olmadığı”na; Markus Ürek de, “Çin artık Amerika’nın düşmanı değil, aksine çok kısa bir süre sonra bir numaralı ekonomik partneri ve birçok konuda stratejik ortağı” olduğuna dikkat çekseler de; bunlar fazla “iyimser” yorumlardır.

Nihayetinde uluslararası ilişkiler masasında Çin, gelişen ekonomisi ve genişleyen diplomasisiyle ABD’nin küresel tahtını tehdit ediyorken; Çin’i, ABD’nin yanında olduğu kadar karşısında da görmek mümkündür… Köşe başında Şanghay İşbirliği Örgütü de dururken!

 

“KÜRESEL GÜÇ”

 

Ceyda Karan’ın, “Çin’in XXI. yüzyılın yükselen ekonomik gücü olduğu su götürmez”; Nejat Eslen’in, “Geçen iki yüzyılın biri İngiliz, diğeri Amerikan yüzyılı olarak adlandırıldı. Şu anda dünyanın geçiş sürecinde olmasına karşın, XXI. yüzyılın Çin yüzyılı olması büyük olasılık”; Korkut Boratav’ın “Çin, adım adım dünya sisteminin bir ‘süper gücü’ konumuna yaklaşmaktadır,” saptamalarında işaret ettikleri üzere…

Örneğin Avrupa Politika Çalışmaları Merkezi’nin “Çin’in yükselmesi uluslararası düzende oyunun kurallarını değiştiriyor” başlıklı yorumunda işaret edildiği gibi “Uluslararası koşullar, güçlü devletlere sahip büyük ülkelerden yana değişiyor, bu süreçte Çin önemli bir rol oynuyor”. Ancak, ABD dış politika çevrelerinin bu sürece uyum sağlamakta zorlandığı görülüyor. Batı’nın hegemonya geleneği, gücünü abartmaya, emperyal bir gürültüyle etrafını sindirerek otoritesini kabul ettirmeye dayanıyor.

Kolay mı? H. Kissinger, 25 Haziran 2011 günü Pekin’de bir konferansta konuşurken, Çin’in bugünkü konumu, ABD’nin 1947’deki konumuna benzetmiş; o dönemin gerilemekte olan hegemonyacı gücü İngiltere’nin Dışişleri Bakanı Bevin’in ABD’ye “siz dünyanın en çok kredi veren ülkesisiniz, yeni dünya düzenini şekillendirmede liderlik görevini üstlenmelisiniz” dediğini aktarmış. Şimdi, ABD’yi geçerek en çok kredi veren ülke konumuna yükseldiğine göre Çin’in, “liderlik etmeye başlaması gerekiyormuş…”[30]

İşte bunun alâmetleri:

Çin olasılıkla 2025’de ABD’yi geçerek dünyanın en büyük ekonomisi olacak. Çin’in elinde 2012 itibariyle, 3.2 trilyon dolarlık bir döviz rezervi var. Bunu da ağırlıkla ABD’de değerlendiriyor.[31]

IMF verilerine göre Çin ekonomisinin büyüklüğü ABD’ninkinin yüzde 80’ine ulaştı bile.

Çin, ekonomik güç olarak, Japonya’yı geçerek yaratılan ulusal gelir açısından dünya ekonomisi sıralamasında ikinci sıraya yükseldi. ABD’de durgunluk süreğenleştiği takdirde; Çin’in, ABD ekonomisini de geçerek ilk sıraya yükselecek gibi görünüyor. Ekonomik güç aynı zamanda politik güç de sağlıyor. Artık dünyanın politik şekillenmesinde Çin’in de belli bir ağırlığı, etkisi var. İki kutuplu, tek kutuplu dünya derken, hem ekonomik hem politik olarak dünyada bir eksen kayması yaşayan Çin’in ağırlıklı yer aldığı bir Pasifik ekseni güçleniyor.

Bununla paralel olarak ABD’nin, krizle birlikte dünya GSYH’ndan aldığı pay, gerileme trendine girdi. 1985’de dünya ekonomisinden yüzde 22.95 pay alan ABD’nin payı 2009’da yüzde 20.02’ye geriledi. Çin’in yükselişi sürüyor…

1985’te dünya ekonomisinde yüzde 2.89’luk paya sahip olan Çin, 1990’da payını yüzde 3.55’e, 1995’te yüzde 5.68’e, 2000’da yüzde 7.18’e, 2005’te yüzde 9.46’ya çıkarmayı başardı.

Böylelikle de ekonomik alanda küresel bir güç olan Çin, satın alma paritesinde ikinci sıraya yükseldi. Askeri alandaki gelişmeleri ise ABD’yi ürkütüyor.

Dünya nüfusunun neredeyse dörtte birini barındıran Çin Halk Cumhuriyeti (ÇHC) önemli bir ekonomik büyümeyi gerçekleştirmektedir. Çin’in sürdürdüğü kalkınma hamlesi sadece kendi topraklarıyla sınırlı kalmamış, bu ülkeyi dünya ekonomisinin lokomotifi hâline getirmiştir. Bu, tek kelimeyle müthiş bir performanstır. Bu kadar uzun süreli bir kalkınma yalnızca ABD ekonomisinin 1850-1914 arasında gösterdiği performansla karşılaştırılabilir.

Çin dünya ekonomisine katkıda ABD’yi ve diğer rakiplerini geçmiştir. Bu büyüme hızı sürdüğü takdirde on yıl sonra ne olacağını kestirmek mümkün değildir.

ABD ise bu yükselişi büyük bir tedirginlikle izlemektedir. 2004’de CIA tarafından hazırlatılan ‘Küresel Geleceği Haritalama’ başlıklı rapor bu tedirginliğin kanıtlarından birisidir. Söz konusu raporda Çin ve Hindistan’ın yeni küresel oyuncular olarak ortaya çıktıkları ve bu durumun yeni ittifak sistemlerinin yolunu açacağı ifade ediliyordu. Rapora göre dünyayı yeniden şekillendirebilecek bu ittifaklar, ABD hegemonyasına yönelik en büyük tehdidi oluşturuyordu. Gerçekten de günümüzde Çin ve başını çektiği Şanghay İşbirliği Örgütü gerek ekonomik, gerekse de askeri gücüyle Avrasya’da ABD saldırganlığına karşı ciddi bir alternatif hâline gelmiştir.

ABD tedirgin olmakta haklıdır. Nitekim, ‘Ejder Şahlanıyor’ başlıklı yapıtı da, söz konusu tedirginliğin yazıya dökülmüş hâli olarak görmek mümkündür.

Ve “Piyasa varsa sosyalizm yoktur,”[32] diyen Jasper Becker’in iddiası Çin’in kalkınmasının kapitalizm sayesinde olduğudur.

Neo-liberalizmi, sosyalizm kalıntısı yapı içinde doludizgin uygulayarak, yüksek verimlilik ve birikim imkânları ile olağanüstü güçlenen Çin’i, artık yeni bir emperyal güç olarak dünya sahnesinde görüyoruz…

Nüfusu ve rejimi sayesinde üretimi zaten düşük maliyetlere sahip Çin’in bir de sabit değerli Yuan sayesinde ihracatını daha da ucuzlatması, hem ülkelerin yerel pazarlarında hem de dış pazarlarda Çin ürünleriyle rekabeti zorlaştırdı. Bu durum, yüksek katma değerli ürünler dışında Çin pazarına girmeyi de oldukça zorlaştırdı. ABD ise, işsizlik artısı, iç piyasadaki firmaların güç kaybı ve 2006 itibarıyla kendi rakamlarıyla 232.5, Çin’in yayımladığı rakamlar ile 144.3 milyar dolar civarında bir ticaret açığından mustarip…

2005’de 11.3 milyar dolar, 2006’da ise 17.8 milyar dolar değerinde Çin sermayesi çeşitli ülkelerde yerleşik faaliyete geçti.

Özellikle Afrika ve Latin Amerika’da Çin yatırımları iyice yoğun... Günümüzde 49 Afrika ülkesinde 800’den fazla Çin firması iş yapıyor ve Çin’in Afrika’yla olan ticareti 2002’de 18.5 milyar dolarken 2006’da 55 milyar dolara çıktı. Benzer şekilde Çin’in Güney Amerika’da yalnızca Arjantin’e yaptığı yatırımların toplamı 20 milyar doları buldu.

Bu kadar da değil. Çin’in 2002’den beri ticari açılımını hızlandırdığı Afrika ülkeleriyle Mısır’ın Şarm El Şeyh kentinde düzenlediği Çin-Afrika İşbirliği Forumu, Çin Başbakanı Wen Jibao’nun Kara Kıta’ya 10 milyar dolarlık kredi vaadiyle açıldı.

Çantasında 10 milyar dolarlık “kalkınma kredisi”, 100’ü temiz enerji olmak üzere kıtaya yeni çevresel projeler ve 50 okul inşaatı sözüyle gelen Wen “Afrika’nın finans kapasitesini artırmasına yardım edeceğiz. Gerçekçi işbirliğine hazırız,” dedi.

“Afrika kendi sorunlarını Afrikalı bir tarzda çözebilecek kapasitede. Çin’in yardımının altında herhangi bir siyasi neden yoktur” diye devam eden Wen, ülkesinin yatırımlarının “kazan-kazan ve şeffaflık” mantığıyla ilgili olduğunu vurguladı.

2000’den beri üç yılda bir düzenlenen forumun son gününde imzalanan anlaşmaya göre Çin bazı Afrika ülkelerinin borçlarını silecek. 2006’da Pekin’deki forumda da 31 Afrika ülkesinin toplam 5 milyar dolarlık borcu silinmişti. Çin, beş yılda kıtaya doğrudan yatırımlarını 491 milyon dolardan 7.8 milyar dolara çıkardı. Ticaret hacmi 2008’de 100 milyar dolara ulaştı.

Toparlıyorum: Çin devletinin resmî yayın organı ‘Halkın Günlüğü’, Dışişleri Bakanlığı bünyesindeki ‘Politika ve Planlama Bölümü’ Genel Müdürü Lu Yuchen’le söyleşisinin giriş bölümünde, “2010’un ilk yarısında uluslararası durumda, yeni eğilimlere ve yönelimlere yol açan büyük gelişmeler gözlemlendi. Çin uluslararası arenada belirleyici ülke hâline geldi. Çin ile ilgili her şey, ekonomik büyüme etkisi, Batı medyasındaki değişen algı, onu dünyanın ilgi odağı hâline getirdi,”[33] derken Çin’in de bir “vazgeçilmez ülke” olduğunu ileri sürmüş oluyordu…

“Belirleyici ülke” konumuna ulaştığını düşünen Çin’in çok daha kendine güvenli davrandığı, yükselmeyi sürdürebilmek için bir üçlü strateji izlediği söylenebilir. Birincisi, dünyadaki temel enerji ve doğal kaynaklar üzerindeki denetimini ekonomik, siyasi yollarla arttırmak. İkincisi, Çin düşük ücretli, emek yoğun malların üretiminden ileri teknolojiye dayalı, yüksek ücretli malların üretimine geçmek istiyor. Üçüncüsü, Çin yönetimi ekonomi üzerinde ulusal denetimi ve teknolojik gelişmeyi özellikle teşvik ediyor. Bu üçlü strateji de Çin’i, Batı (egemen emperyalist güçler) ile karşı karşıya getirmeye başlıyor.[34]

Nihayet Çin’in hegemonik ülke konumuna yükselme süreci üzerine ‘When China Rules The World’ başlıklı yapıtıyla dikkat çeken Martin Jacques’ın, muhafazakâr eğilimi Amerikan dış politika dergisi ‘The National Interest’te ilginç bir yorumu yayımlandı.

Jacques, Batı merkezli mali krizin ABD ve Çin arasındaki dengeleri değiştirdiğini, Çin’in ABD’yi yakalayarak geçme sürecini kısalttığını ileri sürdükten sonra, Çin’in hegemonyası altında dünyanın yeni bir biçim alacağını vurguluyordu.

Jacues’ın, başka yorumcular tarafından da benimsenen, adeta “zamanın ruhunu” temsil eden bu savı gerçekten de çarpıcı somut verilere dayanıyor ama, önemli bir zaafı var. Sürecin kesintiye uğramada ilerleyeceğini var sayıyor. Hâlbuki Çin’den kaynaklanan bir mali kriz, bu krizin dünya ekonomisindeki etkileri, bu etkilerin olası siyasi-askeri yansımaları karşımıza, bugünden çok farklı ama, hiç de demokrasi, istikrar vadetmeyen bir senaryo koyabilir.

“Süper Güç” öngörülerinin bu olasılığı “es” geçmemesi gerekiyor.

Geçerken bir not: “Süper Güç” eğilimi Çin’in silahlanmasına ivme katarken; askeri harcamalarını 1995’ten bu yana yüzde 500 artan Çin 2011’de 143 milyar dolar harcadı.

 

KRİZ İHTİMALİ

 

Ergin Yıldızoğlu’nun, “Çin ekonomisinde kriz eğilimlerinin güçlenmesine,” dikkat çekerken; Fatih Özatay da ekliyor: “Çin ekonomisindeki gidişatın gidişat olmadığına dair konunun uzmanlarından önemli uyarılar geliyor.”

O hâlde burada kriz ihtimali konusunda bir parantez açmak gerekiyor.

Kapitalist sistemin dünyayı içine soktuğu ekonomik kriz etkisini her alanda gösteriyor. Ülke ekonomilerinin bir zincirin halkası gibi birbirine bağlı olduğu mevcut koşullarda hiçbir ülke bu kötü gidişattan kendini kurtaramıyor.

Dünyanın ekonomik olarak Amerika’dan sonraki en büyük ikinci gücü olan Çin de sahip olduğu pek çok üstünlüğe rağmen bu sürecin dışında değil. Çin ekonomisinde bir süredir artık rakamlara da yansıyan yavaşlama hükümeti önlemler almaya itti. Ve Çin yıllık kredi faizi oranını yüzde 6.31’e düşürürken Çin Halk Bankası da mevduat faizini yüzde 3.5’ten yüzde 3.25’e indirdi. BBC’nin haberine göre Çin, kredi alma oranlarını düşüreceği korkusuyla bankalara getireceği yeni daha sıkı düzenlemeleri de erteledi.

Örneğin 4 Haziran 2012’da “İmalat Sanayi Satınalma Endeksi” (PMI) Çin’de işlerin iyi gitmediğini gösteriyor. Endeks Nisan ayındaki 53.3 seviyesinden, Mayıs ayında 50.4’e indi. Bu seviye, 2011’in Aralık ayından beri en düşüğü! PMI’nin 50’nin altına düşmesi, Çin’de büyümenin durup, daralmanın başladığı anlamına geliyor.

Ergin Yıldızoğlu’nun, “Patlarsa küresel depresyon” notunu düştüğü Çin ekonomisini hızlı bir daralma ve bununla birlikte giderek ağırlaşacak toplumsal sorunlar, istikrarsızlık ve kaos bekliyor.

Kolay mı? ÇKP 5 yıllık kongresine hazırlanırken, kimi gelişmeler ülkenin kritik bir kavşakta olduğunu düşündürüyor.

İster devlet kapitalizmi, ister devlet-özel karışımı olsun; eğer kapitalizmden söz ediyorsak, ekonomik krizlerin kaçınılmazlığından, siyasi sonuçlar yaratma kapasitelerinden de söz ediyoruz demektir. Öyleyse, bir aşamada Çin ekonomisinin krize girmesi kaçınılmaz. Bu krizin zamanını, şiddetini, siyasi sonuçlarını önceden bilmek olanaksız...

Veriler, küresel kapitalizmin mali krizinden kendini bir süre için koruyabilen, kriz eğilimlerini öteleyebilen Çin’in, bu öteleme sürecinde aldığı önlemlerin tükenmeye, klasik kriz eğilimlerinin güçlenmeye başladığını gösteriyor.

Mali kriz başladığında, Çin devleti yaklaşık 700 milyar dolarlık bir ekonomik destek paketini devreye sokmuştu…

Bu koşullarda ağırlaşan kriz eğilimlerine paralel olması gereken bir başka şey daha oluyor: ÇKP bu 5 yıllık kongrede liderlik kadrosunu yenilemeye hazırlanırken, Çin yönetici sınıfı içinde, iktidar kavgaları sertleşiyor, hem de toplumsal huzursuzluğun hissedilmeye başlandığı bir dönemde.

Olması gerekenin olmaya başladığını, Başbakan Wen Jibao’nun meclisin 10 günlük çalışma seansının ardından yaptığı basın toplantısındaki “Siyasi reformlar gerçekleşmezse, yeniden ‘kültür devrimini’ anımsatacak siyasi bir trajedi yaşayabiliriz” sözlerinden de çıkarmak olanaklı.

 

DEMOGRAFİK VE ETNİK YAPI

 

ÇHC kendini, çok etnik gruplu, bu grupların birlikte kurduğu bir devlet olarak tanımlıyor, böylece de tüm etnik gruplara kurucu statü tanınmış oluyor.

ÇHC’nin azınlık ulusları politikası eşitlik ve birliktelik ilkesine dayanıyor. 1954’de devlet 38 etnik grup tanımlarken 1964-1979 arasında yapılan başvurular sonunda resmen tanınan etnik grupların sayısı 56’ya yükselmiş. Bu çok etnik gruplu yapının nüfusunun yüzde 90’dan fazlasını Han (Çinli) grup oluşturuyor, diğer etnik grupların oranının yüzde 8.5 olduğu belirtiliyor.

ÇHC anayasası, etnik gruplara kendi dillerini konuşma geliştirme, hukuk, idari ve eğitim alanlarında kullanma hakkı veriyor.

Bu uluslar Ulusal Halk Kongresi’nde kendi temsilcileri tarafından temsil ediliyorlar, temsil oranlarının nüfus içindeki paylarından yüzde 5 daha yüksek olarak gerçekleştiği görülüyor. Komünist Partisi’nin azınlık uluslardan gelen üyelerinin sayısı, ülke çapında 2.7 milyonu geçiyor.

Çin’de 23 idari bölge ve beş etnik özerklik bölgesi var. İki ayrı da özel yönetim bölgesi var: Biri Hong Kong, diğeri Macao.

Etnik gruplardan nüfusça en büyük olanlar arasından biri de Uygur’lar, Tibetli’ler var…

Tibetli’lerin ruhani lideri Dalay Lama’nın, “kültürel soykırım” uygulamakla suçladığı Pekin yönetimi politikalarını “milliyetçilik”le betimlemek mümkün.

Örneğin Jonathan Fenby’nin, “Tibet’te Çin’e karşı düzenlenen protestolarla, Filistin intifadası veya Britanya hâkimiyetindeki İrlanda arasında benzerlik var,”[35] dediği ortamı ‘The Boston Globe’ şöyle yorumluyor:

“Çinli gençler arasında giderek ateşli hâle gelen milliyetçilik. Bu tür vatansever tutkular, ABD’deki Çinli öğrenci birliklerinin özgür bir Tibet’i destekleyenlere karşı gösterilerinde görülebilir...

Bu milliyetçi çılgınlığın ne kadarının komünist yetkililerce beslendiğini, ne kadarının gençler arası enerji dolu grup gururuna atfedebileceğini -ki bu durum diğer ulusların gençleri arasında da yaygın- belirlemek kolay değil...

Bu durum, Çin’in yöneticilerinin meşrulaştırıcı ilkesi olarak Maoizm veya Marksizm’in yerini milliyetçiliğin aldığını ima ediyor.[36]

Ancak Jonathan Watts’ın ifadesiyle, “Olimpiyat öncesi Tibet’te, ardından da Şincan’da patlak veren isyan Pekin’in Han Çinlileri kayıran azınlık politikasının ne kadar sorunlu olduğunun altını çizdi. Etnik ilişkilerin aldığı yarayı iyileştirmek kolay olmayacaktır.”[37]

“Ayaklanmalar,… Çin’in ideolojik zamkı hâline gelen Han milliyetçiliğine dair soruları da gündeme getiriyor. Nüfusun yüzde 90’ından fazlasına hitap eden bu zemin, bütün Çinlileri tek bir etnik aile olduklarına ikna etmeye çalışıyor ve azınlık itirazlarını bastırıyor. Bunun sakatlığı, Çin’in kültür ve insan çeşitliliğini inkâr etmesi ve Pekin’i tanıması gereken haklara karşı körleştirmesiydi.”[38]

“Bu felaket, katı, baskıcı hükümet politikalarının kaçınılmaz sonucuydu. Tibet’teki gibi Şincan’da da Pekin’in Çinli olmayanlara yaptığı muamele için sunduğu gerekçelerin gerçekle alâkâsı yok. Resmi propaganda, ÇHC’nin Tibetli Budistlere veya Şincan’daki Uygurlara saygı göstermekten başka bir şey yapmadığı numarası çekiyor. Partinin uydurduğu efsaneye bakılırsa, Çin’deki bütün azınlıklar, nüfusun yüzde 92’sini oluşturan Han Çinlileriyle tam eşitlik içinde yaşıyor. Ve hükümet uzun yıllardır sözüm ona özerk bölgeleri ekonomik olarak kalkındırıp ‘geri kalmış’ veya ‘feodal’ azınlıkları geleneklerinden güzellikle ve mutlulukla vazgeçireceği sözü veriyor.

Tibetliler gibi Uygurlar da bölgelerinin Han Çinlisi göçmenlerle dolduğuna tanık oluyor. Komünistlerin iktidarı ele geçirmesinin ardından ilk sömürgeleştirme dalgası nüfus transferleriyle gerçekleşti. 1976’da sona eren Kültür Devrimi ve ekonomik reformlardan sonra Han göçmenler, ekonomik özendirmelerle Uygurların petrol zengini topraklarına yönlendirildi. Şincan’daki Han oranı 60 yıl içinde yüzde 6’dan yüzde 40’a yükseldi.

Komünist makamlar Uygurların ibadetlerini kısıtlamak ve ilkokulların yerel Türki dilini öğretmeyi bırakıp Çinçe’yi öğretmesini mecbur hâle getirmek yönünde hareket etmeseydi, bu göçmen dalgasına tahammül edilebilirdi. Bu aşağılanmaya bir de Çin’in şovenist girişimini kültürlerini yok etmek olarak görüp itiraz etmeye cesaret gösteren Uygurların ‘bölücüler’ diye lanetlenmesi eklendi; bölücülük Çin’de ihanetle eşanlamlı.

Dahası Şincan’a Han göçüne eşlik edeceği söylenen ekonomik fırsatlar çoğunlukla göçmenler içindi. Bu kısmen yerel parti liderlerinin Çinli olmasından kaynaklanıyordu. Resmi makamlarla bağlantıları olanların kayırıldığı bir sistemde Uygurlar büyük bir dezavantaj içindeydi.”[39]

Bu tabloda “Uygurların maruz kaldığı baskı Han milliyetçiliğinin teşvik edilmesiyle ırkçı bir ton kazanırken,”[40] Ceren Ergenç de ekliyor:

“Çin’de azınlıklar ya kültürel asimilasyona boyun eğip ekonomik bütünleşmeden paylarını alabilecekler ya da kültürlerini korumayı tercih edip dışlanacaklardı.”

Kaldı ki 11 Eylül 2001 olayından sonra Çin, yeni birtakım stratejiler geliştirerek, Şincan konusunda o güne kadar başvurmadığı bir yönteme başvurdu. Olayın hemen ardından Çin ulusal gazetelerinde Şincan problemi işlendi. Haberlerdeki özellik Doğu Türkistan tabiri ile “terör” kelimesinin yan yana kullanılması idi.

Bu bağlamlı devlet politikasına ilişkin Russell Leigh Moses’in yorumu da şu oluyordu: “Protestocularla girdiği her yarışı insanları ezerek kazanan Pekin’in ‘ezberi’ güçlü. Karışıklıkla başa çıkma başarısı nedeniyle kendinden geçen Çin devlet aygıtı, Uygurların dinleri ve kültürleri üzerindeki baskıya tepkisini anlamlandırmak yerine tüm araçları kullanıp ‘istikrar’ı koruyacaktır.”[41]

Aslı sorulursa “Uygur tarihinin bile Çince öğretildiği Şincan’da yaşananlar kimseyi şaşırtmadı. Fakat gösteri yapanlar Pekin’in iddia ettiği gibi ayrılıkçı değiller, sadece adalet istiyorlardı.”[42]

Ancak bunun karşısında Türker Alkan, “Çin’in izlediği asimilasyon politikasına bakınca şaşırıyor insan. Milliyetçiliğin böylesini en has kapitalist ülkede bile bulamazsınız! Anladık, ‘reel politika’ böyledir. Söylenenle yapılan arasında farklar olur. Ama bu kadar da olur mu?” diye sormadan edemiyordu…

 

UYGUR/ ŞİNCAN MESELESİ

 

Çin’in coğrafi olarak batısı, ekonomik olarak “doğusu” olan Şincan-Uygur bölgesi, gelişmişlikte Çin ortalamasının altında yer alıyor.

1955’de özerklik verilen Şincan-Uygur Özerk Bölgesi’nde, 20 milyon kişi yaşıyor. Bu bölgedeki etnik grupların sayısı 47. En büyük etnik grup 10 milyona yakın nüfusla Uygurlar. Bu bölgenin merkezi olan Urumçi’de nüfus yapısı yarı yarıya Uygurlardan oluşuyor. Şincan-Uygur Özerk Bölgesi gelir bakımından Çin’in en az gelişmiş bölgelerinden biri olarak göze çarpıyor. En gelişmiş bölge olan Şanghay’da, kişi başı ulusal gelir kentsel alanda 2 bin 700 dolar, kırsal alanda ise 1240 dolar. Şincan-Uygur Özerk Bölgesi’nde kişi başı ulusal gelirin Şanghay’ın kırsal alanının bile altında olduğu sanılıyor.

Doğu Türkistan 1.6 milyon km2 toprak sahasıyla Çin’in Kuzey Asya’ya açılan kapısı. Bölge Çin’in en zengin petrol ve doğalgaz yataklarını barındırıyor. 20 milyon nüfuslu bölgede 8.3 milyon Uygur yaşıyor. Çin’in Hanları yerleştirme politikası sonucu Urumçi’de 1949’da yüzde 6 olan Han nüfus bugün yüzde 40 civarında. Sovyet desteğinde ömrü 5 yıl süren Doğu Türkistan Cumhuriyeti’ni 1949’da yıktıktan sonra bölgeyi kontrol altında tutan Çin, bağımsızlık taleplerini yok edemedi. Doğu Türkistan İslâmi Hareketi ile Türkistan İslâmi Parti gibi militan gruplar bağımsızlık istiyor.

Her şeyden önce Uygur Özerk Bölgesi’nin, Çin için taşıdığı çok büyük ekonomik ve stratejik değeri görmek lazım. Bu geniş bölge Çin’in en zengin petrol, doğalgaz, uranyum, kömür ve diğer maden kaynaklarına sahip...

Çin, nükleer ve balistik füze denemelerini bu uçsuz bucaksız topraklarda yapmıştır... Bölgenin coğrafi konumu, Çin’in Orta ve Güney Asya ülkeleriyle doğrudan irtibatını sağlamakta, enerji hatlarının da geçiş yolunu oluşturmaktadır. Beijing’in bu kadar önemsediği bir bölgenin, kendi kontrolünden çıkmasına ve hele kendi topraklarından kopmasına asla izin vermeyeceği açıktır.[43]

“60 yıllık Çin hâkimiyetinde siyasi ve dinsel baskı, gelişigüzel tutuklama, işkence, yargısız infaz, ayrımcılık, zorla çocuk düşürme ve Uygur dilinin okullarda yasaklanmasından beslenen isyanın bir de ekonomik nedenleri var. Petrol ve doğalgaz zengini Doğu Türkistan’da Hanlar her şeyi kontrol ederken Uygurlar işsiz. 2007’de başka yerlere çalışmaya gitmek zorunda kalan Uygur sayısı 1.4 milyondu. Kölelik koşullarında çalışan Uygurlar ancak geçici işler bulabiliyor. Hükümet aslında Uygurları Çin’in doğusundaki fabrikalarda çalışmaya zorlarken Çinli göçmenleri de Doğu Türkistan’da gitmeye teşvik ediyor.”[44]

Kılıç Buğra Kanat’ın, “Çin hükümeti, Uygur kadın ve çocukları bile potansiyel suçlu olarak görüyor,” diye betimlediği tabloda Çin’in Doğu Türkistanlı Uygurlara baskı politikaları Urumçi’de isyan çıkardı; Pekin isyandan Rabia Kadir’i suçluyordu.

5 Temmuz 2009’de Çin’deki bir fabrikada öldürülen iki Uygur için adalet talebiyle yürüyen Uygurların üzerine gelişigüzel ateş açıldı. Resmi rakamlara göre en az 140 ölü, 800’den fazla yaralı vardı.

Urumçi’deki Uygur isyanı Hanlarla etnik çatışmaya dönünce Çin bölgeye binlerce asker yığdı. Uygur ve Han mahalleleri barikatlarla ayrıldı ama sokaklarda intikam saldırıları ile infazlar yapıldı. “600-800 kaybımız var,” diyen Uygurlara göre, asker ve polis Hanlara kalkan oluyordu.

Devlet Başkanı Hu Jintao liderliğinde toplanan ÇKP politbürosunun, “suç işleyenin başını ezme” kararı aldığı Urumçi’de askerler zırhlı araç ve helikopterlerden halka birlik olup ayrılıkçılığı yenme mesajları verirken, apartmanlara “Dedikoduları dinleme” ve “Sukûneti koru” yazılı çıkartmalar yapıştırdı.

Aynı günlerde Hanlar arasında “Ulusal birlik” ve “Ülkeni sev” sloganları moda olurken, metal sopayla volta atan 22 yaşındaki Bao Vei’nin, “Savaşmak zorunda kalsak bile ülkenin birliğini sağlayacağız” sözlerini paylaşan Han sayısı hiç de az değildi.

Bunların ardından Çin’de 2009 Temmuz ayında kanlı çatışmalara sahne olan Şincan Uygur Özerk Bölgesi yönetimi, “ulusal birliği tehdit eden” görüşlerin engellenmesi amacıyla yasal düzenlemeye gidildiğini açıkladı.

Yönetimin internet sitesinde yayımlanan açıklamaya göre, yeni yasa, yerel meclis tarafından kabul edildi. Yasa, bireylerin veya kuruluşların ulusal birliğe aykırı olabilecek görüşleri toplamasını, üretmesini veya yaymasını yasaklıyor.

‘Şinhua’ haber ajansının Şincan Bölgesel Halk Kongresi’nin bir yetkilisine dayanarak verdiği habere göre, yeni yasayla “etnik birliği tehlikeye sokan veya ayrılıkçılığı körükleyici fiiller” cezalandırılacaktı!

“İyi de tüm bunlar neden” mi?

Mehmet Somel’in bu soruya verdiği haklı yanıt şuydu:

“Uygur ve Han topluluklarını birbirine düşüren iki vakanın da gerisinde kapitalizm var. Guangdong’daki oyuncak fabrikasındaki Uygur işçilere saldıranlar, işsizlik derdindeki başka göçmen işçilerdi. Nüfusun bu kadar yoğun ve yoksul olduğu bir coğrafyada, ABD’nin katkısı olmadığı hâlde bile bu gibi çatışmaların sayısı artacaktır…

Milliyetçilik Çin’de nasıl gelişmekte? Alttan alttan, kapitalizmle birlikte. Toplumsal sorunları açık tartışmama kültürü, bu tür kestirmeci yaklaşımların, üstü örtülü bir milliyetçiliğin kendiliğinden gelişimine izin veriyor. En azından bugün, Çin orta sınıfları ileri derece apolitikler. Bunun bir devlet tercihi olduğu söylenebilir. Nitekim devletin son on yıllarda işlediği yegâne ideoloji ‘toplumsal istikrar ve uyum’. Gayri resmi olarak da ‘çok çalışıp, tasarruf edip, zengin olma.’ Yani enternasyonalizmin yerine yumuşatılmış bir burjuva ideolojisi konulmuş durumda. Bu yetmediği oranda da milliyetçilik gelişiyor…

Ayrılıkçılar, tarihsel sebepler, milliyetçilik...”

Çin’in bu tür soru(n)ları yanında Uygur kalkışmasının ardında, elbette ABD vardı!

Örneğin konuya ilişkin olarak “Pekin yönetimi, Uygurların uluslararası bağlantılarını suçluyor” diyen Bahadır Selim Dilek ekliyordu: Çin’in Şincan Uygur Özerk Bölgesi’nde çıkan olaylar Pekin yönetiminin insan hakları ihlâllerini dünya gündemine yeniden taşırken Uygurların uluslararası bağlantıları da soru işaretlerine neden oldu. Pekin yönetimi tarafından Uygurların ayaklanmasında öncü rolü üstlendiği iddia edilen Dünya Uygur Kongresi’nin Almanya merkezli olarak faaliyet gösteriyor olması ve ABD’den yoğun destek alması, Çin’in orantısız tepki vermesinin en önemli gerekçesi olarak gösteriliyor.”

Sadece ABD değil, bir de ‘Dünya Uygur Kurultayı’ (DUK) Başkanı Rabiya Kadir vardı!

Pekin’in “terörist” dediği Rabia Kadir, Çin’in en zengin 10 kişi arasına girmiş başarılı kadın öykülerinden biriydi. Hükümetin danışma kurulundaydı ve Komünist Parti’de saygın yeri vardı. Hükümet onu başarılı kadın olarak örnek gösteriyordu. Ama Uygur halkı için sesini yükseltince üstü çizildi. Kadir’in 1966-1976’da 10 yıl hapis yatmış tarihçi eşi Rozi Sıddık, “kara liste”de olduğunu öğrenince 1996’da ABD’ye sığınmıştı. Kadir ise boşanması baskılarına boğun eğmedi. 1997’de Halk Kongresi’nde yönetimin Uygur politikasını eleştirince yetkileri elinden alındı. 1999’da bir Amerikan heyetiyle toplantıya giderken tutuklandı ve sekiz yıl hapis cezası aldı. 2005’te ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın Pekin ziyareti vesilesiyle bırakılınca ABD’ye sığındı. Çin ise Kadir’in Urumçi’deki işlerini dağıtırken, bir oğlunu ayrılıkçılık, ötekini vergi kaçırmaktan tutukladı. Kızı ise ev hapsine alındı.

Çin, Rabia Kadir’i vurmak için yeni bir yola başvurdu. Çin’in baskı altında tuttuğu Kadir ailesi üyelerinin sürgündeki kadın lidere mektup yazıp olup bitenlerden onu sorumlu tuttuğu öne sürüldü.

3 Ağustos 2009 günü kendilerine atfedilen mektupla annelerini suçlayan Kadir’in üç çocuğu, Çin devlet televizyonu CCTV’ye çıkartıldı.

Hapisteki 33 yaşındaki oğlu Ali, annesi için “Seçtiği yol dipsiz bir kuyu. Çünkü böylesi güçlü bir devlete karşı ayrılıkçı çabalarında başarılı olamayacak” dedi. Büyük oğlu Kahar, amcası Memet’in Urumçi’deki olaylar başlamadan altı saat önce annesinden telefon aldığını, demek ki bu işlerin içinde olduğunu öne sürerek, “Annem hakkında kötü şeyler söylemek hoş değil. Kendisini bu işlerden çekmesini diliyoruz. Belki çocuklarının tavsiyesini dinler” diye konuştu. DUK’un mektupların sahte olduğu savunmasına karşı kızı Roşingül de “Mektubu kardeşim ve amcama danıştıktan sonra ben yazdım” açıklamasını yaptı.

Öte yandan Çin’deki Uygur azınlığın “anası” olarak lanse edilen Rabiya Kadir, birçok ülkenin olaylar karşısında sessiz ve kayıtsız kaldığını belirterek verdiği destekten dolayı Türkiye’ye teşekkür edip, Başbakan Erdoğan’dan Çin’le diyalogları için yardım talep etmişti.

Hatırlayın: Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Urumçi olaylarını o günlerde, “Adeta soykırım”! diye tanımlamıştı!

Bunu üzerine ‘The China Daily’, “Türkiye Başbakanı Tayyip Erdoğan, Şincan’da neler olup bittiğine dair sözlerini geri alsa iyi eder. Erdoğan’ın karışıklıkları ‘adeta soykırım’ diye nitelemesi sorumsuz ve yersiz bir suçlama,”[45] restini çekerken; ÇHC’nin Ankara Büyükelçisi Gong Xiaosheng, “Urumçi olayları bir biçimde ikili ilişkilerde rahatsızlık yarattı. Ama gerek Çin gerekse de Türkiye stratejik ve uzun erimli perspektiflerle konuyu olumlu ve dikkatli biçimde yönetti,” diye ekliyordu.

Sonra T.“C” sus/ pus oldu ve devreye ticaret girdi!

Ardından Şincan olaylarında 10 bin Uygur’un öldürüldüğü ya da gözaltına alındığı iddia ederek BM’den soruşturma isteyen Rabia Kadir, tam bir yıl sonra yani 2010’da Şincan bölgesindeki olayların yıldönümünde, AKP hükümetinden yeterli destek alamadıklarından yakındı!

 

İŞÇİ SINIFININ HÂLİ

 

Etnik grupların bu durumda olduğu Çin’de işçi sınıfının hâline gelince…

Çin işçi sınıfı dev gövdesiyle sömürü çarkları arasında ezilirken, iktidarda olmanın tüm nimetlerinden yararlanan ÇKP’nin yetkilileri, “Sosyalizmden vazgeçilmeyeceğini” ilan ediyorlar. Çin işçi sınıfı, işsizlik, yoksulluk ve açlıkla boğuşurken, ÇKP bürokratları, “sosyalizm” adına hem ekonomik hem de siyasal baskıyı arttırıyorlar…

2029’a kadar ABD’yi geride bırakarak dünyanın “süper gücü” olmak için içeride saldırıları yoğunlaştıran egemenlerin Çin’i, 25 yılda Çin ekonomisi ortalama 9.4’lük yıllık büyüme oranı ile dünyanın en hızlı büyüyen ekonomisi oldu ve dünya sıralamasında ikinci sıraya yerleşti, yerleşmesine ama…

Bilindiği gibi, ekonominin büyümesi hiç de işçilere düşen payın da büyümesi anlamına gelmiyor. Daha önce altını çizdiğim üzere, “Dünyanın Atölyesi” olarak adlandırılan ülkede en iyimser rakamlara göre 150 milyon işsiz var. Dünya nüfusunun altıda birini barındıran bu ülkede, 250 milyon insan günde 1 doların, 700 milyon insan ise günde 2 doların altında bir gelirle yaşamını sürdürmeye çalışıyor. İşçiler arasında kalp krizinden ölümlerin oranı katlanarak artıyor, çünkü 18 saate varan çalışma süreleri nedeniyle işçiler ancak 10’ar dakikalık molalarda uyuyup dinlenebiliyorlar.

Son derece düşük olan ücretler bölgesel olarak belirleniyor. Bütün eyaletlerde uygulanan bölgesel asgari ücretlerin ortalaması sadece 250 dolara denk düşüyor. Bu ücretlerle işçilerin karnını doyurması bile mümkün olamıyor…

Çin işçi sınıfının içinde bulunduğu kötü koşullar, tüm engellemelere ve ağır sansüre rağmen dünya gündeminden düşmüyor. 300 işçinin toplu intihar uyarısı da dünya basınına yansıdı ve büyük tepki uyandırdı. Müşterilerini kaybetmenin tedirginliğini yaşayan dünya devi bilişim şirketleri, sözde işçilerin durumunu araştırmak üzere ILO’dan Foxconn’a gözlemci gönderilmesini talep etti. Oysa onlarca işçinin intiharı karşısında, ikiyüzlü Microsoft, Apple gibi şirketler yıllardır umursamaz tavırlar içindeydi.

Çin, dünyada en çok iş kazasının yaşandığı ülkeler sıralamasında da en önlerde bulunuyor. Yalnızca madenlerde her gün ortalama 13 işçi iş cinayetlerine kurban gidiyor. Buna rağmen patronlar ve “sosyalizmden vazgeçilmeyeceğini” açıklayan devlet bürokratları, hiçbir iş güvenliği önlemini almaya yanaşmıyorlar. Çinli patronlar, sadece kendi ülkelerinde değil, yatırım yaptıkları, fabrika açtıkları, maden işlettikleri diğer ülkelerde de çok sayıda işçinin ölümüne neden oluyorlar…

Çin’de yüz milyonlarca göçmen işçi var ve bu işçiler çalıştıkları fabrikalara yakın oda, pansiyon gibi yerlerde ya da fabrikanın işçiler için yaptırdığı barakalarda toplu hâlde yaşıyorlar. Biraz daha şanslı olanlar “hutong” adı verilen 10 metrekarelik evlerde yaşıyorlar, ancak bu “ev”lerin tuvaletleri bile yok. Sokaklarda yüz binlerce evsiz var. Evsizleri şehir merkezlerinden uzak tutmak için özel güvenlik ekipleri sürekli devriye hâlindeler.

Çin işçi sınıfının çalışma ve yaşam koşulları bu hâldeyken, Çin egemenleri, kapitalist hiyerarşide en üst basamaklara tırmanma yarışını sürdürüyorlar. Ülke, dünyanın en büyük ihracatçısı konumunda... ‘Forbes’in açıkladığı rakamlara göre Çin’de 2010’da 69 dolar milyarderi varken, 2011’de bu rakam 115’e çıktı. Üstelik 115 kişinin elinde toplanan servet rekor bir hızla artıyor.[46]

Bu tabloda ‘The Economist’e göre Çin’de ortalama aylık ücret yaklaşık 200 dolar ile ABD’deki ortalama ücretin yirmide biri seviyesinde bulunuyorken; Sadece 2010’un mayıs-temmuz arasında bu bölgede 36 adet grev başlatılmış. Toplamda ise Çin’de 2008’de tespit edilen işçi-işveren anlaşmazlıkları 300 bine ulaşmıştı.

Söz konusu koordinatlarda yeni işçi kuşağı, yalnızca Çin’in değil krizin ortasındaki dünyanın geleceğini de belirlemeye aday bir özne olarak ortaya çıkıyor. Bugün yaşanan grevler, Çin proletaryasının dünyanın geleceği üzerine yapılan tartışmalarda hesaba katılması gerektiğini gösteriyor.

2010 Mayıs’ında Yunanistan’da patlak veren isyan dünya krizinin emek-sermaye çelişkisini keskinleştirmekte olduğunu göstermişti. Mayıs ve haziran aylarında Çin’de yaşanan bir dizi gelişme hem bu ülkenin işçi sınıfının çalışma koşullarına ışık tutuyor hem de dünyanın atölyesinde sınıf mücadelesinin şiddetlenmekte olduğunu gösteriyor.

Çin’in sanayi üretimi alanındaki yükselişinin en iyi gözlemleneceği mekân ülkenin güneyindeki Guangdong eyaletindeki Şencen (Shenzhen) kentidir. ÇKP’nin 1978’de başlattığı “reform ve dışa açılma” politikası çerçevesinde, ülkenin ilk Özel Ekonomik Bölgesi (o dönemde hâlâ Britanya’ya bağlı olan Hong Kong’a yakınlığı nedeniyle) burada kurulmuştu. Kısa sürede uluslararası sermayenin ülkedeki en büyük yatırım alanına dönüşen Şencen, 30 bin nüfuslu bir balıkçı kasabasından bugünün 14 milyon nüfuslu devasa sanayi kentine dönüştü. Şencen’de nüfusun çoğunluğunu (12 milyon) Çin’in farklı kırsal bölgelerinden gelen göçmen işçiler oluşturuyor.

Apple, Dell, Hewlett-Packard, Sony gibi firmaların tedarikçisi ve dünyanın en büyük elektronik eşya üreticisi olan, Tayvan sermayeli Foxconn’un Şencen’deki iki ayrı üretim merkezinde 400 bin işçi çalışıyor. Mayıs ve haziranda peş peşe gelen intihar haberleri ile birlikte Foxconn fabrikalarında intihar eden işçilerin sayısı 13’e yükseldi. İntiharların nedenleri fabrikalardaki üretim ilişkilerinde yatıyor. Çin’deki çalışma yasaları fazla mesai süresinin bir ay içinde 36 saati geçmesini yasaklıyor ama bu yıl intihar eden ilk Foxconn işçisi olan 19 yaşındaki Ma Şiangçien’in intiharından önceki ayda 112 saati fazla mesai olmak üzere toplam 286 saat çalışmış olması bu kuralın kâğıt üzerinde kaldığını gösteriyor. Ma’nın sarf ettiği onca emeğin karşılığında saat başına yalnızca 1 dolar kazanmış olması emek sömürüsünün yoğunluğunu ortaya koyuyor. Ma’nın 9 işçi arkadaşıyla paylaştığı işçi yurdunun kötü koşulları da buna eklenmeli. Fabrika yönetiminin işçilere dayattığı askerî tarzda talimler yapma, işçilerin sık sık arkadaşlarının önünde sözde ‘özeleştiri’ yapmaya zorlanması ve güvenlik görevlilerinin işçileri çeşitli bahanelerle sık sık sorgulayıp taciz etmesi de peş peşe yaşanan işçi intiharlarının nedenleri arasında sayılıyor. Foxconn örneği, dünyanın atölyesindeki çalışma koşullarının bir özetini veriyor.

Çin işçi sınıfının uzun ve zengin bir mücadele geleneği var. Son otuz yıl içinde işçi mücadelesinin zaman zaman yükseldiği dönemler oldu. Kısacası, Çin işçi sınıfı karşılaştığı sömürü koşullarını pasifçe kabullenen bir sınıf değil. Mayıs ve Haziranda yaşanan ve uluslararası medya tarafından ayrıntılı olarak haberleştirilen bir dizi grev ve direniş ülkede yeni bir işçi hareketinin yükselip yükselmediği sorusunu gündeme getirdi.

Mücadelenin fitilini Guangdong eyaletinin Foşan kentinde bulunan Honda’nın şanzıman fabrikasının işçileri ateşledi. Fabrikanın yaklaşık 1900 işçisi 17 Mayıs’ta ücret artışı talebiyle greve gitti. Giriştikleri mücadele sırasında fabrikadaki devlet sendikasının bürokratlarından herhangi bir destek görmeyen işçiler, kendi seçtikleri temsilciler aracılığıyla fabrika yönetimiyle pazarlık yaptılar. 27 Mayıs’ta ücret artışı talebinin yanına işyerindeki sendikanın tepeden tırnağa işçilerin oylarıyla seçilmiş temsilcilerden oluşturulması talebini ekleyerek sendika bürokrasisine karşı tutum aldılar. Grev nedeniyle Honda’nın diğer dört fabrikasında da üretim durdu. Honda’nın 4 Haziran’da işçi ücretlerini yüzde 33 oranında artırmayı kabul etmesiyle grev sona erdi. Grevin başarıyla sonuçlanması, Guangdong’daki diğer Honda fabrikalarında çalışan işçileri greve gitmeye teşvik etti. 7 Haziran’da Foşan’daki egzos fabrikasının işçilerinin başlattığı grev önceki gibi diğer fabrikalardaki üretimin durmasına neden oldu ve kısa sürede işçilerin zaferiyle sonuçlandı…

İşçi eylemlerinin Çin işçi sınıfının son otuz yıldır yaşadığı dönüşümün bir aşamasının ürünü olduğu kesin. Çin’in ekonomik yükselişinin ardında, kopup geldiği kırsal bölgeler ile olan bağını tamamen koparmamış milyonlarca genç göçmen işçinin ucuz emek gücü arzı yatıyordu. 1989’da sayısı 30 milyon olan bu kitle günümüzde 140 milyonluk dev bir işçi sınıfı bölüğü hâline geldi.

Birinci kuşak göçmen işçiler yüzlerini tamamen kentlere dönmüş değillerdi. Kentlerdeki varlıklarını geçici görüyor, belirli miktar para biriktirdikten sonra memleketlerine dönüp iş kurmayı tasarlıyorlardı. İşçilikten elde ettikleri kazancın tarımdan elde ettikleri gelire göre nispeten iyi olması da daha az şikâyetçi olmalarını sağlıyordu. Yeni göçmen işçi kuşağı ise zaman içinde tarım ile ilişkisi giderek azalmış, yüzünü büyük ölçüde kentlere dönmüş, gelirinin büyük bölümünü emek gücünü satarak elde eden bir kuşak. Bu nedenle, bu kuşak daha iyi yaşam koşullarına kavuşabilmek için daha aktif olarak mücadele etmeyi göze alabiliyor. Dünyanın atölyesinin bu yeni işçi kuşağı, yalnızca Çin’in değil krizin ortasındaki dünyanın geleceğini de belirlemeye aday bir özne olarak ortaya çıkıyor. Bugün yaşanan grevler, Çin proletaryasının dünyanın geleceği üzerine yapılan tartışmalarda hesaba katılması gerektiğini gösteriyor.[47]

 

İKTİDAR(IN) YAPISI

 

Muhafazakâr, emperyalist tarihçi Niall Ferguson’a göre, “Demir Perde’nin yıkılışını boş verin, 1979’da olanlar çok daha önemlidir.”[48]

Ferguson, Thatcher’in iktidara gelişinin, Deng Siao Ping’in Amerika ziyaretinin, Humeyni rejiminin tarihsel etkilerinin, Duvar’ın yıkılmasından daha önemli olduğunu söylüyor…

Bu önemli bir saptamadır; yani Çin’in kapitalist dünya pazarına (ve sistemine) açılması çok önemliydi…

Evet, “Çin, sistemini sosyalist sistem olarak niteliyor ama küresel kapitalizm içinde yer alıyor. Her geçen gün biraz daha kapitalist üretim tarzına yaklaşıyor. Kapitalizmin, Batı ülkelerinde XIX. yüzyılın ikinci yarısıyla XX. yüzyılın ilk yarısında uyguladığı emek sömürüsü yoluyla hızlı büyüme yöntemine başvuruyor, ekonomisini sermaye hareketlerine açıp yabancı kaynak çekiyor ve yabancılara ucuz emek sunarak ihracat yapıyor. Dış ticaret fazlasından elde ettiği dövizlerin önemli bir bölümünü kapitalist ekonomilerin çıkardığı devlet tahvillerine ya da o ülkelerin paralarına yatırarak rezervlerini artırırken o ülkelerin de borçlanma ihtiyacını gideriyor.”[49]

Böylelikle de Çin, dünya kapitalist pazarının bir aksesuarına dönüşüyorken; kendini de dönüştürüyor. “Bunun adı, kısaca ‘otoriter kapitalizm’dir.”[50]

Siz bakmayın, resmi söylemin “Toplumsal dokuyu bozmadan reform”[51] yaygaralarına!

Şanghay İşbirliği Örgütü Genel Sekreteri Büyükelçi Zhang Deguang’in, “Çin’in başarısı sosyalizmle serbest piyasa ekonomisini bağdaştırmasında” demesine!

Ya da Çin Ulusal Halk Kongresi’nin, Pekin’de yıllık toplantısına başlarken Kongre Başkanı Vu Bengguo’nun, “Batı tipi demokrasiler bize uymaz. Tüm kültürlerin başarılarından yararlanırız, ama asla Batı sistemi ya da dönüşümlü çok partili sistemi basitçe kopya edemeyiz,” mesajı vermesine…

Veya ÇHC’nin, 60. kuruluş yıldönümü törenlerinde Devlet Başkanı Hu Jintao’nun, Mao’nun devrimi ilan ettiği Tiananmen Kulesi’nden “Çin, kendi gücüyle görkemli bir zafer senfonisi yarattı. 60 yıldaki kalkınma ve ilerleme Çin’i sadece sosyalizmin koruyacağını gösterdi. Sadece reform ve dışa açılma Çin, sosyalizm ve Marksizmin gelişmesini temin edebilir,” diye seslenmesine…

Bunların tümü karşılıksızdır (ve de makyajdır)!

“Çin ‘Parti devlet’ rejimiyle ve ‘Devlet kapitalizmi’ ile yönetiliyor.”[52]

Ayrıca “Çin’de, ordunun partiyi yönetmeye başladığı yönünde düşünce hâkim”ken;[53] “Çin bu gün ÇKP’nin tek parti diktatörlüğü altında kapitalist bir ülkedir.”[54]

Geçerken önemli bir not: ÇKP’nin aksaçlıları toplanıp ülkenin 2014’te göreve başlayacak bir sonraki liderini seçti. 57 yaşındaki Xi Jinping, Mao’ya muhalefet etmiş, Tiananmen olaylarını kınamış eski bir siyasetçinin oğlu.

Baba Şi Zhong, 1959-1962 arasında Başbakan vekili ve Komünist Parti’nin 80’li yıllarda bakanlık yapmış kıdemli bir üyesi. Oğlunun liderlik şansını zorlayan asıl özelliği ise muhalif ve reformcu kimliği. Mao ile sert tartışmalar yaşayan baba Şi, Kültür Devrimi’ne eleştirileri nedeniyle tasfiye edilmiş, Tiananmen Meydanı’ndaki olayları kınamasıyla da istenmeyen adamlardan biri hâline gelmişti.

2002’de ölen babasının bu liberal siciline rağmen oğul Şi’yi başkanlık yarışında öne çıkaran, serbest ticaret bölgelerindeki başarısı…

Chris Patent’in, “Bu ülkenin iltihap toplamış ve aşırı katı siyasi sistemiyle hesaplaşmaya girmemesi de sürpriz olacaktır,”[55] notunu düştüğü Çin’de “Yönetici sınıfını yenilemesine karşın bu rejim eleştirilere duyarsız… Yukarıdan emredilen tabu değişmedi. Komünist partinin meşruluğunu kimsenin eleştirmesi mümkün değil. Yolsuzluk, çevre kirliliği gibi belli başlı sorunlara dair eleştiriler de çok sert tepkilere neden oluyor.”[56]

 

BASKI VE YOLSUZLUKLARA BİR KAÇ ÖRNEK

 

Çin’deki yaygın baskı ve yolsuzluklar da, rejimin işleyişi ve niteliğini yeterince net olarak ortaya koymaktadır.

İşte birkaç örnek:

i) 2008’de dünyada 2 bin 390 kişi idam edilirken Çin 1718 idamla şampiyon…[57]

ii) Çin’in doğusundaki Şintai kentinde, yerel yöneticiler hakkında şikâyette bulunanların bu şikâyetlerini geri alana kadar akıl hastanesinde tutulduğu öne sürüldü. Devlet yayın organı Beijing News’ın haberine göre, Şandong’a bağlı Şintai’de en az 18 kişi bu şekilde akıl hastanesinde tutuldu…[58]

iii) ‘İnsan Hakları İzleme’ (HRW) Örgütü, Çin’in çeşitli bölgelerinde şahit oldukları usulsüzlükleri yetkililere bildirmek isteyen bazı vatandaşların 2003’ten beri gizli hapishanelerde haklarında hiçbir yasal işlem olmadan aylarca tutulduğunu belirterek Pekin yönetimini bu durumu görmezden gelmekle eleştirdi. HRW’nin yayımladığı raporda, “kara hücre” olarak da bilinen bu hapishanelerin genelde devlete ait otellerde, hastanelerde ve psikiyatri merkezlerinde bulunduğu bildirildi…[59]

iv) ÇKP, “tek çocuk kuralını” ihlâl eden 500 parti üyesini ihraç etti. Çin resmi haber ajansının haberine göre, Hubei kentinde yapılan soruşturmada, ailelerin tek çocuktan fazla çocuk dünyaya getirmesini yasaklayan kurala uymayan 93.084 kişiden 1.678’inin parti üyesi olduğu bildirildi. Yerel aile planlama komisyonu, parti üyelerinden 500’ünün ihraç edildiğini, 395’inin de resmi görevlerine son verildiğini duyurdu…[60]

v) Çin’in Shaanxi eyaletinde yaşayan Feng Jiamei adlı kadının ikinci bir çocuğa sahip olmak için ödemesi gereken cezayı ödeyemediği için resmi makamlarca kürtaj yapmaya zorlandığını ileri sürdü. Ülkede uygulanan tek çocuk politikasını kadınlara şiddet olarak değerlendiren kuruluşun yetkililerinden Chai Ling, eşinin iddiasına göre genç kadının zorla götürüldüğü hastanede elleri bağlanarak operasyona tabi tutulduğunu kaydetti. 1978’den bu yana şehirli ailelerin tek, kırsal kesimdeki ailelerin ise en fazla iki çocuk sahibi olmasına izin veren Çin, bu uygulama ile 400 milyon doğumu önlediğini ileri sürüyor…[61]

vi) Çin polisinin çocuk ticareti yapan 2 büyük çeteye baskın düzenlediği ve 181 çocuğu kurtardığı bildirildi. Kamu Güvenliği Bakanlığı’nın açıklamasına göre Çin’de kaçırılan çocuklar evlat edinmek istenen ailelere satılıyor veya iş ya da evlerde hizmetçi olarak kullanılıyor…[62]

vii) Çin’i 3.6 milyar dolar kazıklayıp kaçan ünlü milyarder Lai, geride gözaltında 10 bin yetkili, bakan ve istihbarat şefi dahil 14 idamlık bıraktı... Komünist Çin’de sefalet içinde sekiz çocuklu bir çiftçi ailenin okuma-yazma bilmeyen oğluyken 1990’larda ticarete atılıp kısa sürede servetiyle efsaneleşen Lai Chang-xing’in ülkesine attığı kazık dudak uçuklatacak cinsten. 3.6 milyar dolar vergi kaçırmaktan aranan Lai, kapağı Kanada’ya attı…[63]

viii) Çin’in en üst düzeyde nükleer yetkilisi Kang Rixin hakkında kamu fonlarını hortumlamak ve 260 milyon doları bulan rüşvet almak ithamlarıyla soruşturma açıldı. Kang, özellikle Fransız nükleer enerji devi Areva’nın Guangdong bölgesindeki projesinin ihalesinden faydalanmakla suçlanıyor…[64]

 

“SOSYALİZM” Mİ?!

 

Slavoj Zizek’in, “Çin’deki kapitalizm patlaması karşısında demokrasinin, yani kapitalizmin ‘doğal’ bileşeninin ne zaman geleceği soruluyor,”[65] dediği koordinatlarda Çin’de “sosyalizm” konusundaki “iddia”ların fazla ciddiye alınabilmesi mümkün görünmemektedir.

Veya Vadim Bakatin’in, “Kapitalizmden sosyalizm yaratmak omletten yumurta yapmaya benzer,” saptamasını anımsatmaktadır![66]

Hatırlanacağı üzere 1978’den itibaren dışa açılan ve kendi tanımları ile “Çin’e özgü sosyalizm” ya da “sosyalist piyasa ekonomisi”, yani “kapitalizmin işleyiş kurallarıyla” yola devam ederken, Reformlarla hayat bulan yeni ekonomik ortam, “Ekonomi alanında esasını kamu mülkiyetinin oluşturduğu, birçok mülkiyet sisteminin ortaklaşa geliştiği temel ekonomik sistemi kararlılıkla uygulayarak, farklı mülkiyet yapılarının eşit rekabet içinde ortaklaşa geliştiği bir yeni düzen oluşturuldu” diye açıklanıyordu

1978’de iktidara gelen ikinci kuşaktan parti lideri olan Başkan Deng Şiaoping, 1984’de yaptığı “Çin’e özgü sosyalizmin kuruluşu” başlıklı meşhur konuşmasında şunları söylüyordu: “Modernizasyon programımızın en düşük hedefi, göreceli olarak konforlu bir yaşam standardını XX. yüzyılın sonunda sağlamaktır. Bunu ilk kez 1979’da eski (Japon) Başbakanı Masayoşi Ohira’ya söyledim. Görece konforlu bir yaşam standardından kastımız; ulusal gelirin kişi başı 800 dolar olmasıdır. Bu seviye sizin için düşük bir seviyedir. Fakat bizim için tutkulu bir hedeftir.”

Deng Şiaoping, o dönemde, “Her planlı ekonomi sosyalizm değildir. Her piyasa ekonomisi de kapitalizm değildir” biçiminde “balans sağlayan” bir açıklama da yapmıştı.

Bunların ardından ÇKP, 2007 Ekim’indeki XVII. Ulusal Kongresi’de dikkat çeken kararlar aldı: “Bizzat ÇKP üyelerinin özel girişimde öncü olmaları, partiye dindar kesimlerin kabulü” gibi... Kalkınmaya da yeni bir yaklaşım da getirildi: “Bilimsel kalkınma”.

Öne çıkan kavram faydacılık, yani her girişimin başına “Çin usulü”nün eklenmesi. Deng’in “Fareyi yakaladığı sürece kedinin renginin siyah ya da beyaz olması önemli değildir,” saptaması, bu yaklaşımı anlatıyordu.

Yani faydacılık böylesine ön plandayken Türker Alkan’ın şu soru ve saptamaları yanıtlanmalıdır:

“… ‘ÇHC’ kâğıt üzerinde hâlâ sosyalist bir devlet! Gerçekte ne kadar sosyalist? Çin, dünyanın en çok yabancı sermaye çeken ülkelerinden birisi... İşgücü çok ucuz. Yani sömürüye açık! Çocuk işgücü neredeyse boğaz tokluğuna çalışıyor. Kapitalizmin ilk dönemlerindeki vahşi sömürüden bir farkı yok. Çin, bu sayede dünya ekonomisinde çok iyi bir yere sahip. 1 trilyon 200 milyon dolar döviz rezervi var.

Mao ve Kızıl Muhafızları olsa buna ne derdi acaba? Ama gene de ÇKP’nin kongrelerinde Mao’ya saygı duruşu yapılıyor!

Çinliler çılgın gibi borsada oynuyor. Borsada zengin olanların, köşeyi dönenlerin öyküsü kulaktan kulağa dolaşıyor. İnsanlar evini satıp borsaya yatırıyor. Her hafta 1 milyondan fazla Çinli borsaya para yatırıyor. Herkeste kapitalist olmak için çılgınca bir arzu!”

Çok somut bir örnek: ÇKP yayın organlarından ‘Halkın Günlüğü’ adlı web sitesi Şankay borsasına açıldı. Borsaya 20 yuandan halka arz edilen ‘Halkın Günlüğü’nün hisse fiyatı yüzde 78 artış göstererek 38.58 yuana kadar çıktı![67]

Bitiriyorum; tüm bunlar böyle ve hatta daha da fazlasıyken; “Çin’de sosyalizm gerilemektedir; ama henüz yenik düşmemiştir,”[68] diyen Korkut Boratav’ın tespitine katılmak asla mümkün değildir!

AKP “devletlû”larının Türkiye’nin güneydoğu’sunu yani Kürt illerini “Çin yapma” heveslerini ise varın siz düşünün…

 

7 Temmuz 2012 10:05:49, Ankara.

 

N O T L A R

[*] Almanak-2011 Analizleri, Sosyal Araştırmalar Vakfı Kitaplığı, İstanbul-2012… içinde…

[1] Özdemir Asaf.

[2] Erdal Şafak, “Başdöndüren Çin”, Sabah, 21 Şubat 2012, s.5.

[3] Li Jiabao, “Trade Statistics Reform Urged”, China Daily, 20 Ekim 2011.

[4] Yu Yuongding, The Asset Crisis of Emerging Economies, Daily News Egypt, 5-7 Ekim 2011.

[5] Hasan Ersel, “Çin Avrupa’yı Kurtaracakmış...”, Radikal, 1 Kasım 2011, s.27.

[6] Jale Özgentürk, “Çin İç Pazara Dönüyor Umudu Orta Sınıf”, Radikal, 6 Mart 2012, s.23.

[7] Giovanni Arrighi, New Left Review, Mart-Nisan 2009.

[8] Sinan Alçın, “Sermayeleşen Çin”, Evrensel, 20 Mart 2012, s.4.

[9] Giovanni Arrighi, Adam Smith Pekin’de, Çev: İbrahim Yıldız, Yordam Yay., 2009.

[10] “Çin’de İşçi Hakları”, Marksist Tutum, No:20, Kasım 2006.

[11] Uğur Gürses, “Doğu’dan Yükselen Çin (3)”, Çin’de Büyümeyle Beraber Sosyal Talepler de Artıyor”, Radikal, 4 Aralık 2007, s.4.

[12] Arif Dirlik, “Çin’in Karmaşık Tarihinden Tibet ve Şincan Sorununa”, Birgün, 19 Temmuz 2009, s.6.

[13] Fatih Altaylı, “Çin’i Gördüm, Şaştım Kaldım”, Haber Türk, 17 Nisan 2012, s.15.

[14] Oktay Baran, “Çin İşçi Sınıfına Selam”, Marksist Tutum, No: 65, Ağustos 2010.

[15] Johann Hari, “Çinli İşçilerin Katline Herkes Ortak”, The Independent, 7 Ağustos 2008.

[16] Çin’de Çocuk Köle Skandalı”, Radikal, 16 Haziran 2007, s.11.

[17] “Çin’de 31 ‘Köle’ Kurtarıldı”, Cumhuriyet, 9 Haziran 2007, s.11.

[18] “Çin İşi Üretim Öldürüyor”, Gündem, 19 Haziran 2012, s.5.

[19] “Çin’de 15 Bin Kadroya 1.3 Milyon Başvuru”, Radikal, 27 Ekim 2009, s.5.

[20] “53 Bin Bebek Zehirlendi”, Cumhuriyet, 23 Eylül 2008, s.10.

[21] George Ritzer, Küresel Dünya, Çev: Melih Pekdemir, Ayrıntı Yay., 2011.

[22] “5 Bin Köylü Polisle Çatıştı”, Cumhuriyet, 10 Nisan 2009, s.10.

[23] “Çin’de İşçiler Polisle Çatıştı”, Cumhuriyet, 27 Temmuz 2009, s.11.

[24] http://www.pewglobal.org/2012/06/13/global-opinion-of-obama-slips-intern...üzde 2C+International+Policies+Faulted&utm_campaign=U.S.+Image&utm_medium=email

[25] http://www.economist.com/blogs/dailychart/2010/12/save_date

[26] Dimitri Kosirev, “… ‘Büyük Anlaşma’ 10 Yaşında”, Ria Novosti, 16 Haziran 2011.

[27] “Afrika Savaşları: ABD, Çin’in Afrika’da Yükselişinden Rahatsız”, Turquie Diplomatique, No:39.

[28] “Çin, Afrika’nın Sömürgeleştirilmesinde Rakiplerinden Bir Adım Önde”, Özgür Gelecek, No:32, 15 Mayıs 2012, s.32.

[29] Timothy Garton Ash, “Çin’deki Uyuyan Deve Dokunmayın!”, The Guardian, 4 Aralık 2008.

[30] Christian Science Monitor, 28 Haziran 2011.

[31] Uğur Gürses, “Çin’de Reformlara Yeni Lider”, Radikal, 20 Şubat 2012, s.27.

[32] Jasper Becker, Ejder Şahlanıyor, NTV Yay., 2007.

[33] Halkın Günlüğü, 19 Temmuz 2010.

[34] Ergin Yıldızoğlu, “Yeni ‘Vazgeçilmez Ülke’…”, Cumhuriyet, 21 Temmuz 2010, s.4.

[35] Jonathan Fenby, “Tibet’te İntifada Sesleri Yükseliyor”, The Guardian, 18 Mart 2008.

[36] “Çin’de Maoizm’in Yerine Milliyetçilik”, The Boston Globe, 21 Nisan 2008.

[37] Jonathan Watts, “Han Çinlileri Kayırmanın Sonu...”, The Guardian, 6 Temmuz 2009.

[38] “İdeolojik Zamk Tutmuyor”, The Times, 7 Temmuz 2009.

[39] “Çin’in Tezleri Gerçekle Âlâkasız”, The Boston Globe, 11 Temmuz 2009.

[40] Rabia Kader, “Pekin İçin Kendini Sorgulama Vakti”, The Wall Street Journal, 8 Temmuz 2009.

[41] Russell Leigh Moses, “Pekin’in Ezberini Bozmak İmkânsız”, The New York Times, 8 Temmuz 2009.

[42] Nuri Türkel, “Uluslararası Toplum Uygurları Yüzüstü Bıraktı”, The Independent, 8 Temmuz 2009.

[43] Sami Kohen, “Şincan Gerçeği”, Milliyet, 17 Temmuz 2009, s.18.

[44] “Bu kez Hanlar İntikam İçin Sokakta”, Radikal, 8 Temmuz 2009, s.16.

[45] “Erdoğan Sözlerini Geri Alsın”, China Daily, 14 Temmuz 2009.

[46] Ezgi Şanlı, “Çin: Dünyanın Atölyesinde Neler Oluyor?”, Marksist Tutum, No: 86, Mayıs 2012.

[47] Burak Gürel, “Dünyanın Atölyesinde Sınıf Mücadelesi”, Radikal, 2 Temmuz 2010, s.19.

[48] Newsweek, 30 Ekim 2009.

[49] Mahfi Eğilmez, “Çin’de Kapitalizm”, Radikal, 28 Temmuz 2009, s.5.

[50] İbrahim Kalın, “Otoriter Kapitalizm ve Urumçi’den Yükselen Ses”, Sabah, 11 Temmuz 2009, s.22.

[51] Markus Ürek, “Çin Ekonomisi Ülke Sınırlarını Aşınca: İçeride ve Dışarıda Riskler, Tecrübeler”, Zaman, 11 Ekim 2011, s.22.

[52] Erdal Şafak, “Çin Dönüşü (2) Pekin’in Jeopolitiği”, Sabah, 14 Nisan 2012, s.5.

[53] Peter Martin, “Çin’de Partiye Silah mı Komuta Ediyor?”, The Guardian, 13 Ocak 2011.

[54] Gün Zileli, “Aşağıdan Çalışan Giyotin”, 19 Temmuz 2010, http://www.gunzileli.com/2010/07/21/asagidan-calisan-giyotin/

[55] Chris Patent, “Çin İlelebet Böyle Devam Edemez”, Radikal, 2 Ekim 2009, s.16.

[56] Federico Rampini, “Çin Tabusu Yıkılmıyor”, La Repubblica, 7 Ağustos 2008.

[57] “En Azından İdamlarda Düşüş Var”, Radikal, 25 Mart 2009, s.16.

[58] “Yöneticiyi Şikâyet Akıl Kârı Değil”, Cumhuriyet, 10 Aralık 2008, s.9.

[59] “Şikâyet Eden Zindanı Boyluyor”, Cumhuriyet, 13 Kasım 2009, s.11.

[60] Çin’de İkinci Çocuk Cezası”, Cumhuriyet, 8 Ocak 2008, s.10.

[61] “Çin’de ‘İkinci Çocuk’ Cinayeti”, Cumhuriyet, 15 Haziran 2012, s.13.

[62] “181 Çocuk Kurtarıldı: Çin’de Çocuk Ticareti Yapan 2 Çete Çökertildi”, Cumhuriyet, 7 Temmuz 2012, s.12.

[63] “Çin Devletini Kazıklayan ‘Robin Hood’...”, Radikal, 2 Temmuz 2007, s.9.

[64] “Çin’de Ayyuka Çıkan Yolsuzluk”, Radikal, 8 Ağustos 2009, s.14.

[65] Slavoj Zizek, “Çin Geleceğimizi Yansıtıyor Olabilir”, Le Monde Diplomatique, Mayıs 2008.

[66] Oysa “Sosyalizmi tembel, uçarı, egoist, düşüncesiz, kaygısız insanlarla gerçekleştiremezsiniz. Sosyalist bir toplumun, kendi bulunduğu yerden, genel refah için tutku ve hevesle dolu, yoldaşı insanlar için fedakârlık ve duygudaşlıkla dolu, en zoru gerçekleştirmeye kalkışacak cesaret ve kararlılıkla dolu insanlara ihtiyacı vardır,” der Rosa Luxemburg…

[67] “Komünizm Borsada Değerini Üçe Katladı”, Radikal, 28 Nisan 2012, s.21.

[68] Korkut Boratav, “Çin Nereye?”, Birgün, 19 Haziran 2012, s.5.

KIMSENIN KUŞKUSU OLMASIN; ONLARI MUTLAKA YENECEĞIZ![1]

 

 

“Belki de asıl ustalık budur;

her zaman acemi olmayı bilmek.”[2]

 

Yedi düvel dört iklimden hoş geldiniz…

Dersim’den, Diyarbekir’den, Antakya’dan, Çorum’dan, Sivas’dan, Samsun’dan, Ardahan’dan, İzmir’den, Adana’dan, Antep’den yani “Nuh’a beşikler veren” kadim Anadolu’nun dört bir yanından buraya gelen yoksullar, işçiler, Kürtler, Araplar, Ermeniler, Çerkezler, Lazlar, Aleviler, kadınlar, gençler, çocuklar yani ötekileştirilen mağdurlar, madunlar, ezilenler, sefa getirdiniz…

Biz; çığlıklarımızla kocaman bir çığ oluşturmak için buradayız; ele ele omuz omuza zindanlarda direnen açlık grevcileriyle, Dersim’in Botan’ın yükseklerinde özgürlük türküsü söyleyenlerle, varoşlardaki yoksulların öfkesi ve çarklarının başındaki işçilerin azmiyle buradayız…

Biz halkız; hani lanetli egemenlerin, aşına ekmeğine, umuduna el koyduğu, sömürmekle kalmayıp, zindanlara doldurduğu yoksullarız…

Biz buradayız; çünkü yoksuluz, sömürülüyoruz…

Biz buradayız; çünkü inkâr edilip eziliyoruz, ötekileştirilerek asimile ediliyoruz…

Biz buradayız; çünkü ataerkil zorbalığın mağdurlarıyız…

Biz buradayız; çünkü emperyalist saldırganlığın, sürdürülemez kapitalist barbarlığın kurbanlarıyız…

Biz buradayız; çünkü ABD beslemesi T.“C” terörünün hedefiyiz…

* * * * *

Mahmut Alınak’ın, “Sözün tam anlamıyla dev bir tımarhaneyi andırıyordu. Orada zengin-fakir herkes para hastalığına yakalanmıştı. Girdiği her yere düşmanlık tohumları eken para maddeleşmiş bir Tanrı mertebesine yükselmişti. (...) Hayatı, akıl ve aklın düzene koyduğu ışık duruluğundaki duygular değil, kan ve ter kokan para ve kaba kuvvet yönlendiriyordu,”[3] diye tarif ettiği zulmün tam orta yerinde umutla aşkı ve hayatı savunuyoruz…

Bir hayalimiz var…

İnsanın insana kulluğu nihayete ersin…

Geceleri aç yatılmayıp, sabahın köründe kalkılmasın, soğukta titrenmesin…

Çocuklar doyasıya süt içebilsin, motorları maviliklere sürebilsin…

Kürtler, Ermeniler, Araplar, Çerkesler, Lazlar, Süryaniler ve ötekiler özgür ve eşit olabilsin ki, Kürtlerin köyleri bir daha yakılmasın, Ermeniler’le Süryaniler soykırıma maruz kalmasın, Çerkesler ile Lazlar asimile edilmesin…

Zindanlara gerek kalmasın; kelepçelerden pulluk, zindanlardan müze yapılsın…

Kadınlar, ikinci cins olmanın ataerkil zulmünde kurtulup, özgürleşsinler…

Aleviler Dersim’leri, Sivas’ları, Çorum’ları, Maraş’ları yaşamasınlar bir daha…

* * * * *

Korkunun kaynağının bilgisizlik, teslimiyet ve atalet olduğundan ve de hayalimizin, egemen korkuyu yenerek gerçekleştirileceğinden şüphe duymuyoruz…

Bilmekteyiz ki tarihi değiştirenler, ancak ve ancak egemen korkuyu aşarak, ezilenlerin kendisi hakkındaki düşüncelerini değiştirmeyi başaranlardır.

Bir insan, aklındakileri söyleyecek; umutlarını, hayallerini haykıracak cesareti olmadığında korkar.

Korkuyu aşmak için haykırmak, itiraz etmek, başkaldırmak “olmazsa olmaz”dır…

Hem de Ulrike Meinhof’un, “Köleler, özgür olmak isteyenlerden nefret ederler!”; Emiliano Zapata’nın, “Dizlerimin üstünde yaşamaktansa, ayaklarımın üstünde ölmeyi tercih ederim… “Yurda ve halkın özgürlüğüne düşman olanlar, her zaman halkın soylu davası uğrunda kendilerini feda edenlere haydut gözüyle bakmışlardır”; Rosa Luxemburg’un, “İnsan iki ucundan yanan bir mum gibi olmalı,” sözlerini anımsayıp, anımsatarak…

Evet, ezilenler yani biz, cellatlar(ımız)a saygı duymamalı, “kurban” edilmekten nefret etmeyi öğrenmeli, öğretmeliyiz…

Bunun içinde “Yarın bambaşka bir insan olacağım,” ertelemeciliğinden vazgeçip, itiraz etmeye, başkaldırmaya bugünden başlamalıyız; William Shakespeare’in, ‘Macbeth’teki, “Yarın sonra yine yarın, yarın diyerek küçük adımlarla ömrün son hecesine kadar ilerleyecektir zaman,” sözlerini anımsayarak!

* * * * *

Hayalimizi gerçekleştirmek yolundaki her isyan, kaçınılmaz tehlikelerle yüzleşmek zorundadır elbet…

Kuşku yoktur ki, yüzleştikleri her ortak tehlike ezilenleri birleştirir.

Tehlikelere göğüs germe azmi, korkunun iktidarını yerle yeksan ederken; ezilenlere de, hiç çekinmemeyi, hiçbir şeyden kaçmamayı, boyun eğmemeyi, yani isyan etmeyi öğretir…

“Bu mümkün mü?” ikirciminden muzdarip olanlar; Dante’nin, “Küçük bir kıvılcım, yangına sebep olur”; Shakespeare’in, “Koca selleri meydana getirenler, küçük dereciklerdir,” uyarılarına kulak vermelidir…

Unutulmasın, ezilenleri güçlü kılan tek şey gerçektir. Ve gerçek, gecikmeyi sevmez, ömrü ise sonsuzdur…

Gerçek, insanın her yerde iyiyi bulmasına, iyiye ulaşmasına imkân sunarken; her gerçeğin her kulağa göre olmadığını “es” geçmeden vurgulanmalı: Gerçek, olması gerektiği kadar ve cesaretle dillendirilmelidir.

* * * * *

Hayır, coğrafyamızın üzerinde esen karayelleri; coğrafyamızdaki kapkara vicdansızlığın yıkımını, zorbalığını görmezden gelmiyorum…

Unutmayın; “İnsan için vicdanı özgürlük konusu da olabilir, hapishanesi de,” diyen Zahit Atam’ın eklediği üzere: “Hapishaneler bir toplumun riya aynasıdır… Özgür olmak isteyenler sürülür oraya…”

Bu gerçeğin bilincinde yarasalardan esinlenen; sınıf nefretiyle bilenen; cellatların (c)ezaevleriyle betimlenen kötülük ve riyanın yarattığı tabloyu “es” geçmiyorum…

Biliyorum, görüyorum: Kimileri artık inanamıyor; kimileri artık sevemiyor; kimileri artık ne istediğini bilmiyor; yani inanmaktan, istemekten, sevmekten, yapabilmek ve bilmekten vazgeçtiler… Teslim oldular, boyun eğdiler… Düşlerinden arınıp, bencilliğin buzlu sularında başkalaştılar… Zalimin hain ve arsız uşağına dönüştüler…

Ama aldırmayın zaman geçer, devran döner; yıkılır sarayı, zindanı zalimin elbet bir gün…

İşte biz; o bir gün için inanmaktan, istemekten, sevmekten, yapabilmekten, bilmekten ve başkaldırmaktan asla vazgeçmeyeceğiz…

Çünkü “Kim aç varsa hepsi ben/ Kaç hasta varsa hepsi ben/ Kaç insan önlerinde dönen/ İşsiz hammal hepsi ben,” diyen Sezai Karakoç’un altını çizdiği üzere biz, hepimiz eşitliğin, özgürlüğün türküsünü söylüyoruz umutlu bir öfkeyle o bir gün için…

Hani idam sehpasına çıkmadan önce kaleme aldığı dizelerinde Mustafa Özenç’in haykırdığı üzere…

“O büyük gün geldiğinde/ ben kim bilir kaç yıldan beri,/ ebedi yatağımda, toprağın derinliklerinde/ sonsuz bir uykuda uyuyor olacağım./

Fakat alınca ne zamandır beklediğim haberi,/ uyanıp, sesimi kimse duymadan/ O büyük zaferin tarifsiz coşkusuyla,/ kara toprağın altından, ben de haykıracağım./

Unutup geçmişte kalan acı dünü,/ kim bilir belki bir kış günü,/ üzerimi yorgan gibi kaplayan/ bembeyaz karın soğuğundan.../ Ya da sonbahar mevsiminde,/ kemiklerime işleyen yağmurdan duyacağım./

Ve milyonları saran o doyulmaz sevince/ ben de sessizce ortak olacağım./

Mevsim ilkbahar, sıcak bir yaz olsa da,/ gece gündüz farketmez, ben her zaman hazırım./

Adımın yazıldığı taş bile yıkılsa da,/ kalmamış da olsa şu dünyada mezarım,/ hatırlayıp tek canlı gelmese başucuma,/ O müjdeyi ben doğadan alacağım./

Nasırlı ellerce yaratılan o görkemli bayrama/ hiç kimse farketmeden ben de katılacağım.”

* * * * *

Onları yeneceğiz; kimsenin bundan kuşkusu olmasın!

Onları ekmek ve özgürlük için…

Boynu bükük hercai menekşeler, çocuklar, aşk ve hayat için…

Bizi bırakıp gidenler için…

Aydınlık geleceğimiz için yeneceğiz…

Milyonuncu kez olsa da yineliyorum; onları yeneceğiz; kimsenin bundan kuşkusu olmasın!

Çünkü biz Spartaküs’ün, Demirci Kawa’nın, Şeyh Bedrettin’in, Pir Sultan’ın torunlarıyız…

Çünkü biz Marx’ın, Lenin’in, Rosa Lüxemburg’un, Mao’nun, Che’nin, Ulrike Meinhof’un, Mustafa Suphi’nin, Nâzım Hikmet’in, Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın, Behice Boran’ın, Mihri Belli’nin, Deniz Gezmiş’in, Mahir Çayan’ın, İbrahim Kaypakaya’nın, Barbara Anna Kirstler’in, Suzan Zengin’in, Berna Ünsal’ın, Ökkeş Karaoğlu’nun, Mazlum Doğan’ın, Mahsum Kormaz’ın, Kemal Pir’in, zindanlarda direnenlerin yoldaşlarıyız…

* * * * *

Onları yeneceğiz…

Onları yenmek için tüm düşmanlarınız arasında en tehlikelisinin, “Dost(umuz)” gibi görünen olduğunu unutmadan şimdi düşmanlarımıza karşı umutla, dirençle silahlanmalıyız…

Umut ve direnci kuşanmak, bizlere serüven, güç, coşku, gelişme, kendimizi ve dünyayı dönüştürme olanağı vaat eden bir imkândır.

Söz konusu imkânı ezilenlerin devrimci örgütlülüğüyle değerlendirebiliriz.

Bunu hayata geçirirken de Malcolm X.’in, “Şiddetin avukatlığını yaptığım anlamına gelmesin, ama aynı zamanda, nefsi müdafaa için şiddet kullanılmasına karşı değilim. Nefsi müdafaada olunca ona şiddet demem, aklını kullanmak derim,” sözlerinin altını defalarca çizmeliyiz…

“Tarih için verilen mücadeleye şimdilerde kimlik mücadelesi deniyor”ken;[4] unutulmasın: Yerkürenin her yerinde, sarayları inşa eden bizleriz. O hâlde bu egemenliği kanı, canı pahasına inşa eden biz işçiler, yoksullar, ezilenler, sömürücülerin saraylarını da yıkabiliriz…

Çünkü yıkıp, eşitlikçi-özgür bir dünyayı inşa edebiliriz. Bunun içinde biz yıkımlardan hiç mi hiç korkmuyoruz; yıkımın üzerinde kardeşlik ve eşitlikle kuracağımızdan şüphe etmiyoruz!

Bu nedenle de, ne kadar yakıcı olursa olsun güneşe sırtımızı dönmüyoruz; korkmuyoruz!

Bunun içinde Bertolt Brecht gibi, “Bir banka soymak, bir banka açmaktan daha büyük bir suç değildir… “Hiçbir şey bilmeyen cahildir, ama bilip de susan ahlâksızdır… “Gerçeği bilmeyen sadece aptaldır. Fakat gerçeği bilen ve ona yalan diyen, suçludur, canidir…”

Noam Chomsky gibi, “Eşitlik olmadan demokrasi olmaz…”

Jean Paul Sartre gibi, “Umutsuzluk; insanlığın kendine karşı hazırlayabileceği suikastların en korkuncudur, umutsuzluk manevi bir intihardır…”

W. Shakespeare gibi, “Çabucak koca bir ateş yakmak isteyenler, cılız samanları tutuşturmakla işe başlarlar…”

Ludwig Wittgenstein gibi, “Ancak kendinde devrim yapabilen devrimci olabilir…”

Murathan Mungan gibi, “Kimse çıktığı yolda kendisi kalmaz. Yol insanı başkalaştırır…”

Ursula Kroeber Le Guin gibi, “Vermediğiniz şeyi alamazsınız. Devrim’i yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak. Devrim ya ruhunuzdadır ya da hiçbir yerde değildir…” diye haykıracağız!

* * * * *

Şafak Pavey’in, “Toplumdaki gerginlik beni endişelendiriyor,” diye betimlediği imkân ve tehlike tablo bizi “endişendirmiyor”ken; bir kez daha tekrarlıyorum: Onları yeneceğiz; kimsenin bundan kuşkusu olmasın!

Spartaküs’le, Demirci Kawa’yla, Şeyh Bedrettin’le, Pir Sultan’la, Marx’la, Lenin’le, Rosa Lüxburg’la, Mao’yla, Che’yle, Ulrike Meinhoff’la, Mustafa Suphi’yle, Nâzım Hikmet’le, Dr. Hikmet Kıvılcımlı’yla, Behice Boran’la, Mihri Belli’yle, Deniz Gezmiş’le, Mahir Çayan’la, İbrahim Kaypakaya’yla, Barbara Anna Kirstler’le, Suzan Zengin’le, Berna Ünsal’la, Ökkeş Karaoğlu’yla, Mazlum Doğan’la, Mahsum Kormaz’la, Kemal Pir’le, zindanlarda direnenlerle yani halklaşan gerçeğimizle onları mutlaka yeneceğiz…

Bizi mülksüzleştirenleri mülksüzleştireceğiz… vurgusu eşliğinde Kemal Özer’in, ‘Bir Yol Ayırımındasın’ dizeleriyle noktalıyorum diyeceklerimi:

“Ey ‘ölüm nereden ve nasıl gelirse gelsin’/ diyenlere övgüyle yüreğini açan,/ ama kendi içinde boğan kendi sesini,/ gücünü başkasının gücüne katmayan/ sana sesleniyorum, bak avuçlarına…/ /

Öyle bir yol ayrımındasın ki artık,/ mümkün değil tek başına savunman hiçbir şeyi,/ ya kalmana boyun eğeceksin ayaklar altında,/ ya alacaksın direnenlerin yanında yerini,/ sahip çıkmak için yaşamın aydınlığına...”

 

9 Kasım 2012 11:41:13, Ankara.

 

N O T L A R

[1] Tohum Kültür Merkezi’nin 11 Kasım 2012 tarihinde İstanbul’da düzenlediği “Umudu Tohumca Büyütüyoruz Şöleni”nde yapılan konuşma… Kaldıraç, No:138, Aralık 2012…

[2] Turgut Uyar.

[3] Mahmut Alınak, Köpekler Manifestosu, Jan Yayınevi, 2012.

[4] Beatriz Sarlo, Geçmiş Zaman, çev: Peral Bayaz Charum, Metis Yay., 2012.

"EYLÜL KOKUSU" VE ADIL OKAY

 

Kaç Kişi Kaldık?" sorusu ile postmodernizmden malûl "yenik ruh hâline", "Hayır" diyen Adil Okay, yaşadığı tarihin umutlarını bizimle paylaşırken, Can Baba'nın yolunda, İbni Haldun'un uyarısını unutmamacasına ilerliyor...

Okay'ın "uzun yürüyüşü"nde "düş kırıklıkları", "yenilgi", "aşk", "sürgün" ve "yitirilenler"; ya da başkaldıran insana ait her şey var! Ama yılgınlık, vazgeçiş, tövbe yok... İnsan(lık)tan umudunu kesememiş Okay; bunun için de heybesinde dizeleri ile hâlâ yollarda...

Evet, belki "bir başına"dır: Ancak yaşamın engebeli sarp, dolambaçlı yolu, abartıldığı kadar "kalabalık" veya zannedildiği kadar tenha mıdır ki? Zaman zaman her ikisi de mümkün olsa da, nihayetinde kalabalıklar aldatıcıdır; tıpkı kendini üretmeyip, içine dönük edilgen yalnızlıklar gibi... O halde şaire düşen "olağan" denilene inat, onunla örtüşmeyen yalnızlıkta çoğullaşarak, "olup-bitene" cüretle meydan okumaktır... Düş kırıklıklarını, yeni umutların mayası yapmak; oncasının ardından vazgeçmemektir...

İstenmeyen, seçilmemiş yolculuğun yolundaki serüveninde Okay için sevgi, yağmur gibidir; üstünü sırıl sıklam ederken, içini tatlı tatlı ürperten duyarlılıklarıyla... Ayrılık, özlem baladını haykırırken demlenmişliğin dengesini tutturan dizeleri, yaşamın sınır tanımazlığına tanıktır; dünyanın tüm renklerini kucaklamıştır...

Uzak ve uzun bir geceyi yaşamış birikiminin sesiyle, ezgisiyle, iğneyle kuyu kazan Okay için aşk özgürlük ve özlemlerle içicedir... Tematik ve yapısal bütünlüğün estetiğiyle yoğrulmuştur...

O'nun dizelerinde insanî bir duyarlılığın güzellikleri, öfkesi, inancı, umudu yani aşkın ve hayatın ötekilere ait gerçekleri dışında hiçbir şeyin yeri yoktur... O'nun dizelerinde yüzyılların yükünü kararlılıkla omuzlamış zaman, binlerce hayatı içine alacak kadar geniş, dingin ve sevecendir...

O'nun dizelerinde yüreğinize, beyninize seslenen incelik, sizi tüketen "Modern Zamanlar" gürültüsüne çekilmiş bir hançerdir... O'nun dizelerinde insana ait bir tedirginliği, özgürlüğü, içinizden geçen her şeyi altını çizen sesinizin bütün tonlarını, hoşgörüyü, aklınızı ve yüreğinizi, düş gücünüzü bulursunuz... O'nun dizelerinde şarkılarınızı insana ait özgürlüğünüzle yalnızca siz seçersiniz... O'nun dizeleri içiyle dışı barışık mücadeleci, vazgeçmeyen insanlara aittir... O'nun dizeleri kapılarını aşksızlığa, umutsuzluğa kilitlemiştir... O'nun dizeleri masmavidir; haki renge tahammülsüzdür... O'nun dizeleri insanın kendisi ve dünya ile iç içe geçerek eşitlendiği bir özgürleşme alanıdır... O'nun dizeleri zamana ve mekâna teslim olmamıştır... O'nun dizeleri "yeryüzünün aşkın yüzü" kılınmasına açılmış bir penceredir... O'nun dizeleri yalnızlık dolambacındaki ışık ve çoğullaşma arayışıdır... O'nun dizeleri bilinmeyenin peşinde umutsuzca sürüklenen teslimiyete inat, geçmiş-bugün-gelecek bağlamında ertelenenleri gerçekleme ısrarıdır... O'nun dizeleri el kapılarının sürgün yerindeki bir tutuklunun yalnızlığa güzellemesi değil, yalnızlığını, uğruna dövüştükleri için çoğullaştırma duyarlılığı ve sorumluluğudur...

"Hayat bir sorgulamadır" gerçeğini ıskalamayan Okay; Nerval'in çıldırmadığı, Mayakovsky'nin kendine kıymadığı, Lorca'nın kurşuna dizilmediği bir dünya için "olağan" dediklerine ilişkin muhalif duruşundan, itirazından bir adım bile geri atmıyor... Hem de "Yazmak, benim hayatta kalma savaşımdır" diyen Kafka'nın Milena ısrarlılığındaki vazgeçmeyen kararlılıkla ve inadına umutla...

Böyle insanlar da var: Efsanelerde, kutsallığın yoğunlaştığı destanların veya günlük yaşamın vıdı vıdısı dışında anlam deren insanlar... Tıpkı "yolda bir hedefe doğru yürümek" sözündeki üzere... "Yollar bitmedi, çare tükenmedi" veya "Bitmedi daha, yürünecek yollar var" diyen türden insanlar, muhalifler! Rilke'nin, "Ve şimdi dostlarım zenginleşip/ Beni harcamaktalar..."; veya Colette'in, "Avare Kadın"ının ağzından "Bana hayatı paylaşalım demiştiniz... Sakın sizin de kastettiğiniz, sadece kendi payınızı alıp gitmek olmasın?" diye betimlediği acımasızlıklar deryasında; yolunu tanıyıp, yürüyebilene, yürümeyi göze alabilen(ler)e muhtacız... Sıkışmışız daracık yaşamlarımızda onlara ne kadar da çok gereksinimimiz var!

Yeri yurdu ya da bir yerin "yerlisi" veya olağan"a, "yerleşik" ve "alıştırılmış" olana esir olmayan; büyük yolculukların, göçlerin seyyahı Okay'ın dizelerini Ütopya Yayınevi tarafından yayımlanan yeni şiir kitabı "Eylül Kokusu"nda bulabilirsiniz...

Okay'ın dizeleri ile havalandıralım yaşamlarımızı. Daracık, sıkışmış, çoğu kez pis kokan. Yaşam var evrende. Yaşama dönelim. Yeni yollar arayalım. Yürüyelim. Erişmeye çabalayalım. Varamazsak, bir daha. Aynı yolu ya da yeni yolları. Yollar bitmez. Yaşamak yolda olmak demektir. Umut tükenmez. Yol çetin. Yol zor. Ama hiçbir zulüm, hiçbir güç içimizdeki var olma aşkını ortadan kaldıramaz... (TD/AS)

Adil Okay, Eylül Kokusu, Ütopya yayınevi, Ankara, Eylül 2012.

Sayfalar