Perşembe Ağustos 24, 2017

Temel Demirer

 

Hakkında

Objektifiz ama tarafsız değiliz. Tarafsız olmak korkaklıktır. Çünkü insan doğru ve yanlış arasında tarafsız olamaz. http://temeldemirer.blogspot.com/BiyografiKendimden söz etmenin pek anlamlı ve “şık” olmadığına inanan biri olarak çok düşündüm...
Ne yazacağımı kestiremedim...
Ve nihayet şunları diyebilmenin en doğrusu olduğuna karar kıldım...
“İnsana ait hiçbir şey bana yabancı değil,” diyen(lerden);
dünyaya aşağıdan bakan(lardan);
kendi kuşağımla müthiş bir serüveni yaşayan(lardan);
yaşadıklarımdan asla pişman olmayan(lardan);
ve hatta yaşadıklarımı yaşamış olmayı bir onur ve şans addeden(lerden);
John Maxwell’in, “İnsanlar, onları ne kadar umursadığımızı bilmedikçe, ne kadar bildiğimizi umursamazlar...”; Bertolt Brecht’in, “Yenilgilerimiz, rezalete karşı savaşa katılanlarımızın yeterince kalabalık olmadığından başka bir anlama gelmez”; V. İ. Lenin’in, “Silah kullanmasını öğrenmeyen, silah elde etmeye çalışmayan bir ezilen sınıf, ancak köle muamelesi görmeye layıktır,” sözlerine müthiş değer veren(lerden);
sevdasız kavga, kavgasız sevda olmaz diyen(lerden);
bir afet-i devrana aşık olan(lardan);
hâlâ “tek yol devrim” gerçeğine bağlı olan(lardan);
ve nihayet “Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek!” diyen(lerin) safındaki sıradan, vasıfsız, herhangi biriyim...
54 tevellütlüyüm... Kemal’den olma Necla’dan doğmayım... Çorum ili Kale mahallesi nüfusuna kayıtlıyım...
Okur yazarım...
Ve nihayet hâlen “sakıncalı” dedikleri(nden) ve GBT’lerindeyse sabıkalıyım...
11.01.2004 14:32:09, Ankara.

TÜRKİYE’DE YAYINLANAN KİTAPLARIM

* GÖZ GÖRMEZ BİLİNÇ GÖRÜR, Hazırlayan: Mehmet Özer, Nota Bene Yay., 2012, 152 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* ORTADOĞU: YALANCI BAHAR, Derleyen: Babür Pınar-Recai Ulutaş, Nitelik Kitap, 2012, 448 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* ALMANAK-2009 ANALİZLERİ, Sosyal Araştırmalar Vakfı Kitaplığı, İstanbul-2011, 434 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* BEYOND GLOBALIZATION – WORLD LEARNING/ INTERNATIONAL HONORS PROGRAM TURKEY READER 2011/12, Derleyenler: Yücel Demirer - Sibel Özbudun, 2011, 476 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif), (“Geopolitics of Turkey in the US-EU-Mideast Triangle”- Temel Demirer)


* EMPERYALİZM VE ULUSAL SORUN, Derleyen: Babür Pınar-Muzaffer İlhan Erdost, Nitelik Kitap, 2011, 335 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* İSMAİL BEŞİKÇİ, Derleyenler: Barış Ünlü-Ozan Değer, İletişim Yay., 2011, 589 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* SESİNİ YİTİREN ŞEHİR SİVAS, Editör: Mehmet Özer, Çankaya Belediyesi Yay., Temmuz 2011, 304 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* ALMANAK-2009 ANALİZLERİ, Sosyal Araştırmalar Vakfı Kitaplığı, İstanbul-2010, 659 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* KRİZ, KAPİTALİZM, İSYAN, Ütopya Yay., 2010, 559 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* KRİZ VE HAYAT YAZILARI: BİR TAŞ DA SİZ ATIN, Ütopya Yay., 2010, 464 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* ASLOLAN DEVRİMİN GÜNDEMİDİR, Kaldıraç Yay., 2010, 784 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* TEKEL DİRENİŞİ DERSLERİ 2010-SENDİKALARIMIZI GERİ ALACAĞIZ, Kaldıraç Yay., 2010, 206 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* LATİN AMERİKA: İSYAN HEP VARDI!, Sibel Özbudun (der.), Kaldıraç Yay., Ocak 2010, 661 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* KUŞATMAYI YARMAK: EĞİTİM, BİLİM VE AYDINLAR, Kaldıraç Yayınevi, Ekim 2009, 392 sayfa, Temel Demirer-Sibel Özbudun.


* ALMANAK-2008 ANALİZLERİ, Sosyal Araştırmalar Vakfı Kitaplığı, İstanbul-2009, 608 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* HAK(SIZLIK), HUKUK(SUZLUK) MU? “SUÇUMUZ İNSAN OLMAK”!, (Sibel Özbudun’un önsözüyle), Kardelen Yay., Nisan 2009, 365 sayfa, Temel Demirer.


* HRANT’IN KATİL(LER)İ… (Sait Çetinoğlu’nun önsözüyle), Pêrî Yayınları, Şubat 2009, 336 sayfa, Temel Demirer.


* LİBERALİZM/MUHAFAZAKÂRLIK KISKACINDA KADIN, Kaldıraç Yayınevi, Şubat 2009, 237 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* ALMANAK-2007 ANALİZLERİ, Sosyal Araştırmalar Vakfı Kitaplığı, İstanbul-2008, 456 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* “HAYIR, EVET’TEN ÖNCE GELİR”! HUKUK(SUZLUK) YAZILARI, Ütopya Yay., Mayıs 2008, 496 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* “SÖYLENECEK YALAN KALMADI” İNSAN HAK(SIZLIK)LARI, Ütopya Yay., Mayıs 2008, 510 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* LATİN AMERİKA’DA İSYANIN TARİHİ, Hazırlayan: Sibel Özbudun, Ütopya Yay., 2008, 549 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* KÜRESEL KAPİTALİZMİ MEŞRULAŞTIRAN SÖYLEMLER, Editör: Fikret Başkaya, Özgür Üniversite Kitaplığı: 67, Maki Yay., 2008, 218 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* YABANCILAŞMA VE..., Ütopya Yay., 2008, 316 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)
* ALMANAK-2006 ANALİZLERİ, Sosyal Araştırmalar Vakfı Kitaplığı, İstanbul-2007, 654 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* MİLLİYETÇİLİK, YURTSEVERLİK VE SOL, Editör: Fikret Başkaya, Özgür Üniversite Kitaplığı: 65, Maki Yay., 2007, 212 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* LATİN AMERİKA’DAKİ GELİŞMELER, TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası Ankara Şubesi, Ankara-2007, 34 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* KÜRESELLEŞME, KADIN VE ‘YENİ’-ATAERKİ, Ütopya Yayınevi, Ankara-2007, 228 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* İMPARATORUN SOYTARISI EGEMEN MEDYA, Ütopya Yayınevi, Ankara-2007, 319 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* ALMANAK-2005 ANALİZLERİ, Sosyal Araştırmalar Vakfı Kitaplığı, İstanbul-2006, 439 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* “DERİN” MİLLİYETÇİLİĞİN SİYASAL İKTİSADI, Ütopya Yayınevi, Ankara-2006, 384 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* MAFYA NARKOEKONOMİ VE SUSURLUK / ŞEMDİNLİ, Ütopya Yayınevi, Ankara-2006, 379 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* AVRUPA BİRLİĞİ VE “ÇOKKÜLTÜRCÜLÜK YALANI, Ütopya Yayınevi, Ankara-2006, 444 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* EĞİTİM ÜNİVERSİTE YÖK VE AYDIN(LAR), Ütopya Yayınevi, Ankara-2006, 543 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* KIYAMETE ÇEYREK KALA! EKOLOJİ YAZILARI, Ütopya Yayınevi, Ankara-2006, 501 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* DÜNYAYI ISITAN LATİN ATEŞİ, Özgür Üniversite Kitaplığı, Maki Yayınevi, Ankara-2006, 302 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* LATİN AMERİKA YERLİLERİ: TEK BİR HAYIR, YÜZLERCE EVET, Anahtar Kitaplar Yayınevi, İstanbul-2006, 368 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* KAVRAM SÖZLÜĞÜ-SÖYLEM VE GERÇEK (1), Özgür Üniversite Kitaplığı, Maki Yayınevi, Ankara-2005, 709 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* ALMANAK-2004 ANALİZLERİ, Sosyal Araştırmalar Vakfı Kitaplığı, İstanbul-2005, 464 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* LATİN AMERİKA BAŞKALDIRIYOR, Ütopya Yayınevi, Ankara-2005, 416 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* ELVEDA NİSYAN, MERHABA İSYAN, Ütopya Yayınevi, Ankara-2005, 558 sayfa, Temel Demirer.


* KÜRESEL İNTİFADA, Ütopya Yayınevi, Ankara-2005, 592 sayfa, Temel Demirer.


* “YENİ DÜZEN(SİZLİK)”DEN BAŞKALDIRIYA, Ütopya Yayınevi, Ankara-2005, 592 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* YENİ ROMA: TERÖRİST ABD-IV. KİTAP, Tohum Yayınevi, İstanbul-2004, 270 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* KÜRESELLEŞME VE İMPARATORLUK: “YENİ EKONOMİ”DEN ÖNLEYİCİ SAVAŞA...-III. KİTAP, Tohum Yayınevi, İstanbul-2004, 382 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* KÜRESELLEŞMENİN TİRANLIĞI: NE, NİÇİN, NASIL?-II. KİTAP, Tohum Yayınevi, İstanbul-2004, 384 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* YENİ MUHAFAZAKÂRLIK YOĞUNLAŞIRKEN KÜRESEL VAHŞET-I. KİTAP, Tohum Yayınevi, İstanbul-2004, 334 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* ABD SALDIRGANLIĞI: IRAK VE ÖTESİ-III. KİTAP, Ütopya Yayınevi, Ankara-2004, 304 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* 11 EYLÜL’DEN AFGANİSTAN’A ABD İMPARATORLUĞU-II. KİTAP, Ütopya Yayınevi, Ankara-2004, 287 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* KOVBOYUN SÖMÜRGE İMPARATORLUĞU-I. KİTAP, Ütopya Yayınevi, Ankara-2004, 346 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* SAKLANMAYA ÇALIŞILAN BİR MEŞALE: İBRAHİM KAYPAKKAYA, Umut Yayıncılık, İstanbul-2003, 232 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* İSYANIN ADI: FİLİSTİN-İNTİFADA KAZANACAK!, Ütopya Yayınevi, Ankara-2002, 479 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* XXI. YÜZYILLA GELENLER: SÖYLENCELER VE GERÇEK, Ütopya Yayınevi, Ankara-2002, 447 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* SOSYALİST MÜCADELE ETİĞİ, Özgür Üniversite Kitaplığı, Maki Yayınevi, Ankara-2001, 336 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* KÜRESELLEŞME VE TERÖR (TERÖRİZM, SALDIRGANLIK, SAVAŞ) II. KİTAP, Ütopya Yayınevi, Ankara-2001, 334 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* KÜRESELLEŞME VE TERÖR (TERÖR KAVRAMI VE GERÇEĞİ) I. KİTAP, Ütopya Yayınevi, Ankara-2001, 364 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* AMERİKA: RÜYA MI, KÂBUS MU? YANKEE İMPARATORLUĞU, Ütopya Yayınevi, Ankara-2001, 368 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* ÖDP YAZILARI, Ütopya Yayınevi, Ankara-2001, 316 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)
* KÜRESELLEŞMENİN EKOLOJİK SONUÇLARI, Özgür Üniversite Kitaplığı, Maki Yayınevi, Ankara-2000, 190 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* EKOLOJİ POLİTİK, Özgür Üniversite Kitaplığı, Maki Yayınevi, Ankara-2000, 136 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* AVRUPA BİRLİĞİ ve SOSYALİSTLER: AKINTIYA KARŞI, Ütopya Yayınevi, Ankara-2000, 384 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* GERİCİLİK KÜRESELLEŞİRKEN FAŞİZM!.. YENİDEN Mİ?.., Ütopya Yayınevi, Ankara-2000, 299 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* KADIN YAZILARI, Ütopya Yayınevi, Ankara-2000, 170 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* MARKSİZM VE EKOLOJİ, Öteki Yayınevi, Ankara-2000, 481 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* TERÖR NE? TERÖRİST KİM? (AVRUPA ASYA ve ORTADOĞU), Cilt:2, Ütopya Yayınevi, Ankara-2000, 384 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* TERÖR NE? TERÖRİST KİM? (ABD EMPERYALİZMİ ve LATİN AMERİKA), Cilt:1, Ütopya Yayınevi, Ankara-2000, 284 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* EĞİTİM: NE İÇİN? ÜNİVERSİTE: NASIL? YÖK: NEREYE?, Ütopya Yayınevi, Ankara-1999, 264 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* NEO-LİBERAL SALDIRI KRİZ ve İNSANLIK, Ütopya Yayınevi, Ankara-1999, 494 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* “YDD” KISKACINDA ÇEVRE ve KENT, Ütopya Yayınevi, Ankara-1999, 473 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* CHE FİDEL KÜBA, Özgür Üniversite Kitaplığı, Öteki Yayınevi, Ankara-1999, ikinci baskı, 135 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* YABANCILAŞMA, Özgür Üniversite Kitaplığı, Öteki Yayınevi, Ankara-1999, ikinci baskı, 112 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* MEDYA ELEŞTİRİSİ ya da HERMES’İ SORGULAMAK, Özgür Üniversite Kitaplığı, Öteki Yayınevi, Ankara-1999, ikinci baskı, 176 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* DÜNYANIN BALKONUNDAKİ İSYANCILAR, Özgür Üniversite Kitaplığı, Öteki Yayınevi, Ankara-1998, ikinci baskı, 304 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* ÖDP: İMKÂNLAR ve SORU(N)LAR, Öteki Yayınevi, Ankara-1998, 576 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* MAYALARIN DÖNÜŞÜ, Anahtar Kitaplar Yayınevi, İstanbul-1998, 311 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* POSTMODERN MÜDAHALE ve BAŞKALDIRI İMKÂNI (BRECHT “BİTTİ” FUTBOL “VERELİM”!), Özgür Üniversite Kitaplığı, Öteki Yayınevi, Ankara-1998, 528 sayfa, Temel Demirer.


* SOKAKTA ve DUVARDA 1968, Özgür Üniversite Kitaplığı, Öteki Yayınevi, Ankara-1998, 207 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* VE KİRLENDİ DÜNYA..., Özgür Üniversite Kitaplığı, Öteki Yayınevi, Ankara-1997, 319 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* SOKAK’TAKİNE NOTLAR, Özgür Üniversite Kitaplığı, Öteki Yayınevi, Ankara-1997, 456 sayfa, Temel Demirer.


* ÖDP’YE KENAR NOTLARI, İnsancıl Yayınları, İstanbul-1997, 88 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* KOYUNLAR KURTLAR KÖPEKLER (YENİ DÜNYA DÜZENSİZLİĞİ EMPERYALİZM ve UMUT), Anahtar Kitaplar Yayınevi, İstanbul-1997, 160 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* KARA PARA KİRLİ SAVAŞ (TÜRKİYE’DE MAFYA ve DEVLET), Özgür Üniversite Yayınları, 171 sayfa, Ankara-1996, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* İSPANYA’DAKİ II. KITALARARASI BULUŞMA İÇİN “YDD”YE KARŞI TEZLER - II. KITALARARASI BULUŞMA İÇİN EKOLOJİK KIYAMET TEZLERİ, Özgür Üniversite Yayınları, 56 sayfa, Ankara-1996, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* YENİ DÜNYA DÜZENİ AVRUPA BİRLİĞİ VE TÜRKİYE, Dev. Maden-Sen Yayınları, 64 sayfa, Ankara-1996, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* CANAVARLAŞAN MEDYA, 1996-İstanbul, Yorum Yayınevi, 287 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* YENİ DÜZENİ ya da DÜZENSİZLİĞİ, 1996-İstanbul, Pelikan Yayınları, 304 sayfa, Temel Demirer.


* SOLAN FOTOĞRAFLARDA BİTEN VE BAŞLAYAN, 1993-İstanbul, Sorun Yayınları, 248 sayfa, Temel Demirer.


* GERİCİLİK DÖNEMİNDE DÜNYA ve TÜRKİYE, 1993-İstanbul, Sorun Yayınları, 190 sayfa, Temel Demirer.


* DİSK’İN “ÖREN TEZLERİ” ve SOSYALİST TAVIR, 1992-İstanbul, Sorun Yayınları, 189 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* TOPLUMSAL DİNAMİKLER ve ÖRGÜTLENME EKSENLERİ, 1992-İstanbul, Sorun Yayınları, 270 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* SOSYALİZM “YENİ DÜNYA DÜZENİ” TÜRKİYE, 1992-İstanbul, Sorun Yayınları, 192 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* SOSYALİZMİN SORUNLARI ÜZERİNE AÇILIM TARTIŞMALARI, 1992-İstanbul, Sorun Yayınları, 256 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* YOL BALADI, 1988-Ankara, Ekin Yayınları, 61 sayfa, Temel Demirer.
* T.B.“K”.P PROGRAM TASLAĞININ ELEŞTİREL ANALİZİ, 1988-İstanbul, Sorun Yayınları, 86 sayfa, Temel Demirer.

İletişim:

temeldemirer@kaypakkaya-partizan.net(Hazırlanıyor)

http://www.facebook.com/TemelDemirer

https://twitter.com/temeldemirer

 

 

Katledilgimiz suruçla çoğaldık(*)

“Başkaları için kendinizi unutun, o zaman sizi de hatırlayacaklardır.”[1]

“Suruç Olayı” dedikleri bir katliamdır; Suruç’ta katledilenler kardeşlerimiz; bizden kopartılarak alınan Uğur Özkan, Kasım Deprem, Polen Ünlü, Hatice Ezgi Sadet, Cemil Yıldız, Çağdaş Aydın, Nazlı Akyürek, Fikriye Ece Dinç, Mücahit Erol, Murat Yurtgül, Emrullah Akhamur, İsmet Şeker, Okan Pirinç, Nartan Kılıç, Ferdane Kılıç, Serhat Devrim, Met Ali Barutçu, Erdal Bozkurt, Süleyman Aksu, Koray Çapoğlu, Cebrail Günebakan, Veysel Özdemir, Nazegül Boyraz, Alper Sapan, Alican Vural, Osman Çiçek,Vatan Budak, Dilek Bozkurt, Büşra Mete, Yunus Emre Şen, Aydan Ezgi Şalcı, Mehmet Ali Varol yoldaşlarımız ve canlarımızdır.

Suruç Katliamı’ında canımız alındı; kanımız döküldü!

Bunun failleri, katilleri yani “onlar ümidin düşmanıdır/ akar suyun/ meyve çağında ağacın,/ serip gelişen hayatın düşmanı./ çünkü ölüm vurdu damgasını alınlarına:/ - çürüyen diş, dökülen et-,/ bir daha geri dönmemek üzere yıkılıp gidecekler”dir Nâzım Hikmet’in biz(ler)e ta 6-7 Aralık 1945’de hatırlattığı üzere…

* * * * *

Bilmiyor olamazsınız: Arapça’da “katl-i âmm” = kamunun katledilmesi = toplu cinayet’tir.

Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lugat’ta, “Zaptolunan bir yerin, irili ufaklı bütün halkını kılıçtan geçirme” olarak tanımlanır; TDK’ ya göre de, “Kırım” demektir.

Coğrafyamızda Behçet Aysan’ın, “yıllar yılı/ bilirim/ döne döne/ yıllar yılı/ aynı/ kitabı okur/ adı acılarbilgisi/ adı acılarbilgisi/ acılarbilgisi,” dizeleriyle betimlenmesi mümkün olan katliam, çok sayıda canlıyı birden öldürmektir; topyekûn yok ediciliktir.

Evet, evet katliam kendini savunma imkânı bulunmayan çok sayıda insanın acımasızca katledilmesidir.

Çoğunlukla ırk, din veya siyasi düşünce farklılığı nedeniyle yapılan katliamlar bir etnik, politik temizlik planının parçası olarak gerçekleştirilir; tıpkı Dersim’de, Çorum’da, Maraş’ta, Sivas’ta vd’lerinde olduğu üzere...

* * * * *

Bana hep, şairin “Aldığım her nefes içimde isyan ediyor,” dizesi terennüm ettiren Suruç Katliamı 20 Temmuz 2015’de, yerel saatle 12:00 civarında gerçekleş(tiril)en bombalı intihar saldırısıyla gerçekleşti.

‘Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu’ (SGDF) Eş Başkanı Oğuz Yüzgeç’in, “Hastanelerin ve okulların yapımında çalışma gerekiyor. Yapacağımız işlerden birisi de Kobanê’ye çocuk parkının inşa edilmesi olacak. Kobanê’de savaşırken ölen Emre Aslan’ın adına çocuk parkını inşa edeceğiz. Oyuncaklar toplanıyor. Kobanê Kantonu’nun kreş olarak düşündüğü binanın inşasına dahil olacağız. Kreşin yeniden çalışır hâle gelmesi için hepimize düşen sorumluluk var. Resimler çizebilen herkesi, çocuklara ders verebilecek herkese ihtiyaç var,” diye tarif ettiği çerçevede oluşan grup, 19-24 Temmuz tarihleri arasında Kobanê’ye giderek kuşatmada yıkılmış kenti yeniden inşa çalışmalarına katılmayı amaçlıyordu. Yeniden inşa çalışmasında okul ve hastanelerin enkazlarını kaldırarak, çocuklara oyuncak götürmek isteyenler, bir kreş ile çocuk parkı yapmayı; bir de Kaniya Kurda tepesine bin fidan dikmeyi hedefliyorlardı.

“Belki şehre bir film gelir” diyor ya Kemal Burkay, o çocukların filmiydi sanki yaşanan…

300 civarında genç, konakladıkları Amara Kültür Merkezinin bahçesinde Kobanê’ye geçmeden önce bir basın açıklaması yaparlarken; kalabalığın tam ortasında bir patlama oldu; gerisini Yannis Ritsos’a bırakalım: “Aynı adamlar/ yüzlerinde başka maskeler, heyecanlanıp sakinleşerek/ büyük odalara girdiler/ büyük, kara kara yargıç masalarının başına oturdular;// ne bir ses duyuldu, ne bir bağırma-karanlık bir delikti boşlukta ağızları” …

* * * * *

Oysa beş kişi toplanıp “Basın açıklaması yapacağız,” desek etraf polis kaynar. Peki Suruç’ta o kalabalıkta ne etrafta polisin ne de sivil polisin olmamasının anlamı nedir? Her türlü gösteri ve açıklamada her zaman polis olurken ne oldu?

Suruç katliamı yakın tarihimizde sıkça tekrarlanan bir “deja vu”ydü adeta; 1977 1 Mayıs’ı, Sivas’ın Madımak’ı, Ankara Garı’ndaki 10 Ekim gibi… Bu senaryo hiç değişmiyordu!

Yeri geldi soralım: Katliam mahallini gösteren kameraları o gün neden çalışmıyordu?

78’lilerin sözcüsü Celalettin Can, Kültür Merkezi’nin bahçesinde konuşma yaparken, herkesin sorduğu konuyu yüksek sesle dile getirmişti: “Üç insan basın açıklaması yaptığında onlarca, bazen yüze yakın polis açıklamacıları adeta boğarcasına kuşatmaya alırken, 330 insanın basın açıklaması yaptığı, üstelik Kobanê’ye gitmek gibi netameli bir konuda basın açıklaması yaparken ne hikmetse ortada polis yoktu. Bu oyun bize yabancı değildi. 1978 İstanbul üniversitesi önündeki katliamdan biliyorduk biz bu oyunu.”

Hatırlıyor musunuz? Olaydan iki gün önce IŞİD İstanbul’da kıldırdığı toplu bayram namazında tehditler savurmuştu…

Hatırlıyor musunuz? AKP’nin ülkeyi uçuruma sürükleme planı pratikleştiriliyordu…

* * * * *

Böylesi vahşetlerin sihirli sorusu “kime yarar”dır. Yanıtı da basittir: Suruç’ta alınmak istenen “siyasi sonuç” AKP planının bir parçası ve “Çözüm Süreci” denilenin düğümlenmesiydi!

Ayrıca bu saldırı, Kürtlere ve Kobanê’de kurulan umuda batıdan, gençlerden gelecek destekleri marjinalize etmek yanında egemen şiddetin/ korkunun etkili politik araç olduğu bilinciyle yapıldı. Sadece nefret hüküm sürsün ki, keseler iktidar ve parayla dolsun diye!

Kardeşleşmeye yapıldı bu saldırı. “Birbirinizle dost olamazsınız, düşman olabilirsiniz” demek için!

Bu bağlamda Kobanê’nin yeniden inşası sürecine katılmak isteyen sosyalist gençlerin konakladığı yeri kimin patlattığını anlamak için çok zeki olmaya gerek yok!

“O yaptı, bu yaptı” diye ahkâm kesmeye gerek yok; her şey gayet net!

Bu tamı tamına kanla beslenenlerin, kanla beslenenleri koruyanların, göz göre göre IŞİD’le kafa kol teması kuranları eseridir.

Garip Çelik’in, “Bomba patladıktan sonra yoldan geçen araçlara yaralılar taşınmak istendi. Araçlar sivil polis aracıymış, silah çektiler insanlara,” notunu düştüğü devlet destekli katliamdır; fail(ler)inin bulunamayacağı patlamadır.

* * * * *

Kobanê ile dayanışmak için Kadıköy’de, Taksim’de boncuk yapıp, satan gençler katledildi.

Kadıköy’de takı ve boncuk satarak kazandığı para ile oyuncak alan Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi öğrencisi 20 yaşındaki Hatice Ezgi Saadet’i ve Kocaeli Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencileri Nuray Koçan ve Nazlı Akyürek’i “terörist” ilan etmek mi?

Bu devlet yalanıdır; inandırıcı değildir; olamaz da!

Böylesi bir yalan hastalıklı AKP zihniyetini olanca çıplaklığıyla açığa çıkartır ve kimin ne olduğunu gösterir!

İnsanlığın tükendiği yerdeki acının tarifi yoktur!

Hasılı Hasan Hüseyin’in “Kandan Kına Yakılır mı?” dizelerindeki üzeredir[2] hemen her şey. Malum egemen caniliğin, kana susamışlığın ne dili, ne dini, ne ırkı vardır!

Ya da kirli bir savaşın bir cephesinde yaşatılan Suruç, herkese “Devlet kurmak böyle bir şeydir,” gerçeğini anımsatıyordu.

Hatırlayın, Ahmet Davutoğlu, 8 Ağustos 2014 günü Musul Konsolosluğu’nu basarak 49 kişiyi rehin alan IŞİD’in, “Öfkeyle bir araya gelmiş insan topluluğu oldukları” vurgusuyla “Sünnî Araplar dışlanmasaydı bu öfkenin birikmeyeceği”ni ifade etmişti.

Bölgede kaos olduğunu dile getirerek, “IŞİD radikal, terörize bir yapı olarak görülebilir ama katılanlar arasında Türkler, Araplar, Kürtler vardır. Oradaki yapı, daha önceki hoşnutsuzluklar, öfkeler büyük bir cephede geniş bir reaksiyon doğurdu,” diye eklemişti…

Aynı günlerde IŞİD’in yayın organı ‘Takva Haber’, Davudoğlu için, “Dışişleri Bakanı’nın açıklamaları, İslâm devleti gerçekliğini ve arkasındaki halk gücünü bir kez daha ortaya koydu,” biçimindeki yorumuyla hoşnutluklarını dile getirmişti.

Davudoğlu’nun “öfkeli çocuklar” açıklaması kamuoyunda şiddetli tepkiyle karşılaşınca, “olayın oluş seyri açık bir terör olayı ve büyük ihtimalle canlı bomba ile gerçekleşen vahşice, lanet ettiğimiz, sadece lanet etmekle kalmayıp sorumluların bulunup cezalandırılması iradesine sahip olduğumuz bir terör olayıyla karşı karşıyayız,” diye te’vil etmişti sözlerini ama nafile! Niyeti ve olayları okuyuş biçimi, ilk “lapsus”unda kendini ele vermişti bir kere!

* * * * *

Verilerin ışığında AKP ile IŞİD’in ortak yapımıdır Suruç ve de Ahmed Arif’in dizeleriyle, “bunlar,/ engerekler ve çıyanlardır,/ bunlar,/ aşımıza, ekmeğimize/ göz koyanlardır,/ tanı bunları,/ tanı da büyü” dedirtendir.

2 Temmuz gibi, 19-26 Aralık gibi, 28 Aralık gibi “ve düşerken/ özgürlük renginde bir gülüş vardı yanağımızda” dedirten katliamdır; “Oh olsun” diyenlerin de olduğu (Bu kadar vicdanınız köreldi sizin??? ) alçaklıktır; terördür!

Kara, kapkara bir gündür; Kobanê’ye oyuncak taşırken katledilenler yüreğim(iz)i yakmıştır; katliamdır; sorumlusu da faşist, barbar ırkçılardır.

Sivas ve Gazi’de Alevî toplumuna dönük katliamlar; on yıllardır süren bir savaş; aydınların nokta eylemlerle bir bir öldürülmesi; faili meçhuller; Roboskî ve Reyhanlı’daki vahşettir…

Bu çerçevede de Türkiye’nin sürüklendiği karanlıgı gözler önüne seren katliam; sivillere yönelik bir saldırıdır ve “ama”sı, “fakat”ı yoktur.

Hangisinin adını aklım(ız)da tutabilirim/z ki artık: Ethem? Berkin? Özgecan? Lice? Gezi? Roboskî? Madımak? Metin Lokumcu? Uludere? Reyhanlı? Soma? Ermenek? Suruç...

Herkesin malumu olduğu üzere: Türkiye’de devletin en çok kullandığı aksesuar at gözlüğüdür.

Suruç’ta at gözlüklerini takan devlet için bu başlangıçtı. Ardından her şey daha da karışacaktı. Devamı geldi de; 10 Ekim’di; Ankara Garı’nın önüydü…

* * * * *

Şimdi soru(n) şudur: Herkesi... Hepimizi... Öldürebilir misiniz acaba?

Pablo Neruda’nın, “halkımın damlayan kanını gördüm/ ve ateş gibi tutuşuyordu/ her damla!”; Ataol Behramoğlu’nun, “cellat uyandı yatağında bir gece/ ‘tanrım’ dedi ‘bu ne zor bilmece: öldürdükçe çoğalıyor adamlar/ben tükenmekteyim öldürdükçe’...”; Ahmed Arif’in, “vurun ulan,/ vurun,/ ben kolay ölmem./ ocakta küllenmiş közüm,/ karnımda sözüm var/ hâldan bilene”; Savaş Ezgi’nin,“eriyen bedenimi düşünme,/ göğü giydim üstüme./ yüzünü asma kederine anam,/ yiğitler bitmez bizde./ bir ateş olup yaksa da gidişiniz,/ analar biter mi?/ ölüm toplasa da çiçekleri,/ çiçekte tohum biter mi?” dizeleri eşliğinde elbette hayır!

Onlar, “Hayal gücü iktidara” diyen Paramaz Kızılbaş’ın yoldaşlarıydılar…

Coğrafyamızın aydınlık yüzleriydi...

Gelecek umutlarımızdı hepsi...

“Yaşamak şakaya gelmez” demişti Nâzım Hikmet bir şiirinde. Öyle yaptılar, büyük bir ciddiyetle yaşadılar. İşleri güçleri yaşa(t)mak oldu.

Hasan Hüseyin’ce, “elbet bir bildiği var bu çocukların, kolay değil öyle genç ölmek” dedirtircesine!

* * * * *

Suruç’tan sonra “Nasılsın” diye sormayın. İyi değilim, iyi olmayacağım, iyi olmayın!

Görüntüler... Etten ve kandan... Elleri, ayakları donuyor insanın… Çözünüyor, sanki kaslarına bir titreme yapışıyor. Et ve kan… Parça parça; birleşince, insan!

Ahmet Telli’nin ‘Bekle Beni’ şiirinden bir parça düşüyor aklıma: “ama acılara alışılmaz/ bir şeyler var değişecek/ bir şeyler var/ değiştirmemiz gereken/ önce acılardan başlanacak”

Sonra da şiirin devamı: “beş on yıl dediğin/ pek kolay geçmeyebilir/ üstelik bu savaş/ bu kahredici kıyım/ bitmeyebilir daha uzun süre

ama sen sahip çıkarak/ yaşama ve sevince/ bekle beni küçüğüm/ acılar bitecek bir gün/ sevgiler çiçek açacak”

Evet, elbet bir gün bu acılar bitecek ve kazanacağız; “Özgürlüğün geldiği gün O gün ölmek yasak!” dememiş miydi Cemal Süreya!

* * * * *

Nâzım Hikmet’in, “günler ölüm haberleriyle geliyor./ düşman haşin, zalim ve kurnaz./ ölüyor insanlarımız/ - ne kadar çok -/ en güzel dünyaları/ yaktık ellerimizle/ ve gözümüzde kaybettik ağlamayı,” dizeleri eşliğinde “Hep biz mi öleceğiz?” dedirtendir.

Bana sağcılar suç işliyor dedirtemezsiniz” denmesinden bu yana, hatta daha da öncesinden başlayarak, hep biz(ler) katledildik ve hep siz katlettiniz!

Bir türlü kan dökmeye doymadınız! Çünkü kansız yapamayan vampirler gibisiniz. Ölümlerle varsınız; öldürmeyince yaşayamıyorsunuz![3]

Yeter artık, hep biz mi öleceğiz!

* * * * *

Söylesen tesiri olmayan, sussan gönlün rahat etmeyeceği vahşeti unutmayıp/ unutturmayacağız; 4 Tıp, 6 Hukuk, 6 Sosyoloji ve 8 Psikoloji öğrencisi katledildi bu vahşi saldırıda...

‘Sivas’ı, ‘Maraş’ı, ‘Auschwitz’i, ‘Treblinka’yı, ‘11 Eylül 2001’i, ‘Hiroşima’yı, ‘Nagazaki’yi, ‘Srebrenica’yı anımsattı yaşatılanlar; “Yok başka bir cehennem yaşıyorsunuz, yaşıyoruz işte,” dedirterek!

Devrimci dayanışma ruhuyla kenetlenen yiğit insanlardı; Hasan Hüseyin’in “ne kadar da özlemişiz gökyüzüne kansız bakmayı!” dizelerini doğrulayanlardı...

Değil mi ki, “ve kuytularda, dağlarda, alanlarda/ akıtılan ve akıp gelen kanlarda/ bir sabah büyük büyük ateşler yanınca/ eller temizlenecektir/ bir tören olacaktır/ ölülerimiz toplanacaktır,” demişti Turgut Uyar…

Sözün bitirildiği çağdayız.

Yılmayacağız, sinmeyeceğiz, unutmayacağız!

İyi değilim/z, iyi olmayacağım/, iyi olmayın/ız.

Aşkolsun size çocuklar aşk olsun!

* * * * *

Suruç’un bize öğrettiği Marquis de Vauvenargues’in, “Büyük işler başarmak isteyen kimse, ölüm yokmuş gibi davranmalıdır”; Aristoteles’in,“Kahraman çevresine ölüm yaymaz ama ölüme meydan okur,” saptamaları eşliğinde “Dayanışma”, “Kardeşlik” ve “Kahraman”lıktır…

* * * * *

Bir topluluğu oluşturanların duygu, düşünce ve ortaklıkla karşılıklı olarak bağlanmasıdır dayanışma; çaresizliği aşmak için uzatılan bir el, söylenen bir sözdür.

“Tesanüd”dür dayanışma; ses(imiz)i, ışık(ımız)ı, şarkı(larımız)ı, gülüş(ümüz)ü, kardeşlik(imiz)i yan yana getiren bir inceliktir…

İnsan(lar)ın, birbirini kollaması, gözetmesi, tek yürek, tek yumruk olması hâlidir; “Bir elin nesi var iki elin sesi var,” diyen praksistir; tarih hatırlamadır, yaşatmaktır.

Eduardo Galeano’nun hakkında, “Hayır işlerine inanmıyorum. Dayanışmaya inanıyorum. Hayırseverlik çok dikey. Yukarıdan aşağı iniyor. Dayanışma yataydır. Ötekine saygı duyar,” notunu düşerken Bertolt Brecht’in dizelerinde betimlediğidir:

“dayanışma/ haydi unutmayalım/ nereden biz gücü alırız/ hem açken hem de tokken/ haydi unutmayalım/ bu dayanışmayı

işçileri tüm dünyanın/ bir amaçta birleşsin/ dünyadaki nimetleri/ hep beraber paylaşsın

haydi unutmayalım/ nereden biz gücü alırız/ hem açken hem de tokken/ haydi unutmayalım/ bu dayanışmayı

zenci, beyaz, sarı, esmer/ birleşen özgür olur/ kendileri konuşsalar/ halklar hemen dost olur

haydi unutmayalım/ nereden biz gücü alırız/ hem açken, hem de tokken/ haydi unutmayalım/ bu dayanışmayı

işçileri tüm dünyanın/ birlikten kuvvet doğar/ senin kızıl birliklerin/ her türlü zulmü boğar.

haydi unutmayalım/ soruyu somut soralım/ hem açken, hem de tokken/ bu dünya kimin dünyası?/ gelecek kimindir?”

Ve nihayet Che Guevera’casından, “Dayanışma ezilenlerin inceliğidir”!

Suruç’takiler böylesi bir inceliğin cüretkâr çocuklarıydılar…

* * * * *

William Shakespeare’in, “Zulüm önce zalimi çürütür/ Bunca kötülük, nefret, kin/ Gün gelir orman bile yürür/ Onu alaşağı etmek için” dizelerindeki üzere halkların kardeşliği içindi bu cüret; enternasyonalizm içindi…

Kolay mı? Kardeşleşme dünyayı güzelleştirendir ve rengi her daim kızıldır.

Ezilenlerin kardeşliği, ebedi ortaklıktır.

Zorlukların orta yerinde vefalı olabilmektir kardeşlik; emektir; bir bağ, maddi-manevi bir güçtür; yani hemen her şeydir...

Yani kapitalist yabancılaşmanın imkânsız kıldığını zannetse de; insan(lık) için “olmazsa olmaz”dır; “yarin yanağından gayrı her yerde her şeyde hep beraber” olabilmektir; fedakârlıktır; kenetlenmek ve göze almaktır.

Ya da Ersin Türkkul’un, ‘Kardeşlik Adına’ başlıklı şiirindeki dizelerdir: “sen bana kürtçe bir gül ver/ ben seni türkçe seveyim,/ sen bana newroz çiçekleri topla mezopotamya’da,/ ben sana türkçe karanfil toplayayım anadolu’nun ovalarında,/ sen bana kürtçe “berxemin lori” de,.../ ben sana türkçe “ağlama yar”/ türküsünü diyeyim!//

sen bana Kürtçe bir gül ver/ ben seni türkçe seveyim.../ gel kaydol ömrüme/ haylazistan işci partisi yüregim

herkezim ol... hiç kimsem çok/ yalnızlığın sokak köpegiyim/ sen bana Kürtçe bir gül ver/ ben seni türkçe seveyim...”

Tam da böyleydi Suruç’takiler için kardeşlik, “Ben burdayım, yanındayım” diyebilmekti cehennemde bile!

* * * * *

Ve nihayet Nihat Behram’ın, “Ne barbarın tehdidi, ne dişleri kıran elektrik/ Dalga dalga yayılan o rüzgârı durdurabilir/ Bu direniş senin için ey halk/ Bu çığlık senin kollarınla,” dizeleriyle hepimize/ herkese seslenen Onlar “Şehit” falan değil; devrimin ölümsüz kahramanlarıdır!

Bertolt Brecht’in, “Toplumca ihtiyacımız olan şey, yeni yeni kahramanlar yaratmak değil, kahramanlara ihtiyacı olmayan bir toplum yaratmaktır,” diyerek “Ancak ne yazıktır ki hâlâ kahramanlara muhtacız,” diye eklediği koordinatlarda kahraman, cesur ve mücadelecidir.

Kahramanlar, küçük ve ezik dünyamızın kurtarıcılarıdır; imgesi içimizdeki sürekli azalan ülküye bağlılık duygusunun sesidir.

Kimi insanlar düzene uyum sağlayıp benimserken; kendilerinin güvende olduklarını zannederler. Kimileri de hem bunun tam tersine yeryüzünde zorlanması gereken tüm noktaları zorlayıp; akıntıya karşı kürek çekerek kahraman olurlar.

Hannah Arendt, “The practise of violence changes the world, but most probable change is to a more violent world/ Şiddet pratiği dünyayı değiştirir, ama en olası değişim daha şiddetli bir dünyaya doğrudur,” diye uyarsa da kahramanlar, bükülen boynumuzun, eğilen başımızın dik durması gerektiğini; cesur olmamız, sabırlı olmamız gerektiğini hatırlatır hep biz(ler)e.

Örnek alınan, cesaret ve ilham veren, yaşam enerjisini tazeleyen ve devam etme isteği veren kahramanlık için ilk şart cesur olmaktır. İkinci şart ise dürüst olmaktır. Çünkü o, ideal egodur; “imgesel özdeşleşme”dir; birleştirici bir üst kimliktir.

Her hikâyenin bir kahramana ihtiyacı vardır. Malum yenilgiye uğratılmışların, ezilenlerin Don Kişot’a ihtiyacı vardır.

Walter Benjamin’in ifadesiyle, “Kahraman, modernizmin gerçek öznesidir. Bu, modernizmi yaşamak için kahramanca bir tutumun gerekli olduğu anlamına gelir. Balzac da bu düşünceyi savunmuştu. Balzac ve Baudelaire, bu düşünce aracılığıyla romantizme bir karşıtlık oluştururlar. Romantizmin özveriyi ve kendini adamayı yüceltmesine karşılık, onlar tutkuları ve karar verebilme gücünü yüceltirler.”

Kolay mı? İnandıkları için varolmaktır kahramanlık.

Kahraman, ölümü en az düşünen insandır; bununla birlikte ölümle burun buruna yaşayandır.

Kahramanlar, ödeyenlerdir; bir anlamda da hayatını ortaya koyarak “kaybedendir”!

Kahramanlar, yapmaları gerekeni yaparlar, onlara dublaj yapamaz kimse; fiilleriyle var olurlar. Bunun içindir ki yapamadıklarımızı yapana kahraman denir…

Sonunu düşünenin olamayacağı şeydir kahraman; malum Farsça’da “yiğit kişi” anlamına gelir “kahraman” sözcüğü.

Herkes sustuğunda yumruğunu sıkıp ortaya çıkan, bu dünyadan olan ama diğerleri gibi düşünmeyen kişidir o.

Kahraman, yaşamımızı yangın yeri olmaktan kurtarandır; “Hakkını verdim yaşamın” demektir

Kahramanın cesedi gömülmez ama yine de birden fazla kabri vardır.

Evet bir gün gelecek, kahramanlar olmayacak, buna gerek kalmayacak; işte o güne dek kahramanlara muhtacız…

Ve asla unutulmamalıdır ki Yaşar Kemal’in, “Gözleri kocaman çocuk için değer… Mücadeleye değer… Bir hayat pahasına da olsa; değer!,” ifadesini anımsatan Suruç; Nâzım Hikmet’in, “İnanın: Güzel günler göreceğiz çocuklar/ Güneşli günler göreceğiz./ Motorları maviliklere süreceğiz, çocuklar,/ ışıklı maviliklere, süreceğiz,” haykırışı ya da savaş ve zafer narasıdır.

Ondan hepimizin tereddütsüzce öğrenmesi gerekiyor…

* * * * *

Bu minvalde diyeceklerimi tamamlıyorum…

Acı çektiğimiz doğrudur; en az acımızı öfkeye dönüştürdüğümüz kadar!

Hayır acılarımız için sadece gözyaşı dökmekle yetinmeyeceğiz; elbette öfkeleneceğiz!

Ümit İlter’in, “yanar kavrulur bedenimiz sevdiklerimiz/ yanar kavrulur/ külümüz kalır geriye rüzgârda savrulur/ sözümüz kalır/ bir de öfkemiz, bir de öfkemiz, bir de öfkemiz/ öfkeliyiz/ kül savrulur, söz kalır, öfke büyür/ büyüyor,” dizelerini terennüm ederek hüznün bizi teslim almasına göz yummayacağız.

Bizi, vareden öfke dolu acının biz(ler)i daha güçlü kılacağı gün gibi aşikârdır.

Mezar başında dökülen gözyaşlarıyla, haykırışlarla sınırlanamayız.

Yüreğimizin başındaki acıları unutup/ unutturmayacağız. Lev Tolstoy’un, “Bir insan acı duyarsa canlıdır. Başkasının acısını duyarsa insandır”; Konfüçyüs’ün, “Nasıl ki elmas yontulmadan mükemmelleşmezse, insan da acı çekmeden olgunlaşamaz”; Jean-Paul Sartre’ın, “Duyduğum acıyı göstermemek yetmiyordu, acı duymamak gerekiyordu,” uyarılarını “es” geçmeyeceğiz![4]

Unutulmuş şeylerin yenileceği bilinciyle, unutmayacağız/ unutturmayacağız!

Bize reva görülen acıları unutmamak, Onları ölümsüzleştirmektir; Bertolt Brecht’in, “İnsan, ancak onu düşünen hiç kimse kalmadığı zaman gerçekten ölür,” saptamasındaki üzere…

“Post mortem nihil est/ Ölümden sonra hiçbir şey yok”, “Nascentes morimur/ Doğumdan itibaren ölüyoruz”, “Buraya kadarmış”, “Hayat işte, bir varmış bir yokmuş” diyenleri ciddiye alamayız, almıyoruz, almayacağız!

Ölüm(süzlük)ün felsefesi bu değil, olamaz da elbet…

Sokrates felsefeyi (yani felsefenin bütününü) “ölüm için hazırlık” olarak tanımlarken; ‘Eşkıya’ filmindeki Baran’ın, “Korkma, sadece toprağa gideceksin... Sonra toprak olacaksın... Sonra sularla birlikte bir çiçeğin bedenine yürüyeceksin... Oradan özüne ulaşacaksın... Çiçeğin özüne bir arı konacak... Belki o arı ben olacağım,” sözlerini hatırlayacaksınız.

“Cennete ve cehenneme, hurilere, kaynayan kazanlara” yani ölüme mündemiç hurafelere aldırmayın sakın ola!

Edip Cansever’in, “En büyük limanlara demirlemiş/ En büyük gemiler gibi/ Kımıldamıyor gözbebekleri/ Ölü mü denir şimdi onlara,” dizeleriyle tariflenen ölüm(süzlük) biz devrimciler için “son” denilen yerde yeniden hayata, kavgaya dönme ihtimalidir.

“Nasıl” mı?

Başrolünde Nicole Kidman’ın olduğu ‘Diğerleri/ The Others’ filmindeki kadın hizmetçinin, “Hepimiz bir arada yaşamak zorundayız: canlılar ve ölüler,” deyişindeki üzere…

Biz hep beraber yaşıyoruz: Suruç’takiler, Roboskî’dekiler, 10 Ekim’dekiler ve benzerleri…

O hâlde kim öldü diyebilir Onlara?

Sakın unutmayın biz yani mücadelemiz var olduğu sürece “Ölüm yoktur”.

Böylesi bir ölüm(süzlük), tarihimizi oluşturan temel bir dinamiktir. Çünkü Onlar tarihi kanlarıyla sulayarak yeşertirler.

İşte tam da bunun içindir ki ölüm(süzlük)le hayat yeşerip, çoğalır; “Yaşamıyor olmak hiç de korkunç bir şey değil; bunu tam anlamıyla kavramış bir insan için hayatta katlanılamayacak hiçbir şey yoktur,” diyen Epikuros’un ifadesindeki üzere…

Bu da Franz Kafka’nın, “Di jiyîane de ji insan re tirsa herî mezin, însane/ İnsanın dünyadaki en büyük korkusu, insandır,” diye tarif ettiği tabloda korku hayal gücünü beslerken; kimseye “Eyvallah”ı olmayanın, kimseden de korkusu yoktur.[5]

İnsanlığın en eski ve en güçlü duygusudur korku; en eski ve en güçlü korku da bilinmeyenin korkusudur.

Korkaklar ecelleri gelmeden, her gün ölürler; ölümsüzler için bu bir keredir; çünkü Onlar korkusuz yaşarlar.

Tam da bunun için “Umut, cesaretin yarısıdır,”der Honore de Balzac, “Fac et spera/ Çalış ve ümit et” ilkesinden hareketle…

Kolay mı?

Ernest Bloch’un, “Bütün insanların yaşamını gündüz düşleri kateder boydan boya”; Gustave Flaubert’in, “Umutsuzluk, kendini bile sevmemektir,” notunu düştükleri umut, gelecekten ödenmek üzere alınmış borçtur.

10 Temmuz 2017 18:50:56

N O T L A R

[*] 20 Temmuz 2017 tarihinde İstanbul’da Mehmet Ayvalıtaş Parkı’ndaki Suruç Anması’nda yapılan konuşma... Kaldıraç Dergisi, No:193, Ağustos 2017…

[1] Fyodor Dostoyevski.

[2] “vurma dedim vurulursun/ kandan kına yakan var mı?/ kandan kına bre yezit/ yakınıp da onan var mı?/ sen yarını ne sanırsın/ yarın vuran bre yezit/ bu dünyada barınır mı?

nasıl kıydın şu sabaha/ ürkmedi mi ellerin/ ellerin bre yezit/ ekmekten korkmadı mı?/ nasıl kıydın şu insana/ kolların bre yezit/ kırılıp sarkmadı mı?

kanlı el kanlı ekmek/ sofra değil leş başı bu/ sofra değil bre yezit/ sardı dünyayı kokusu/ sevmek ağlamak gülmek/ hakkın değil bre yezit/ seninki kahpe korkusu

akrep desem yılan küser/ yılan desem sırtlan kızar/ soyun sopun bre yezit/ bu susar o susar/ susmaların bre yezit/ elbette ki bir sonu var

nasıl kıydın şu güzele/ yok mu senin sevenin/ sevenin bre yezit/ şu dünyada tek sevenin/ nasıl kıydın şu cana/ sevilenin bre yezit/ sevilenin yok mu senin

yaratanım dünya dünya/ yaşatmaktan bıkılır mı?/ kan dökerek bre yezit/ el içine çıkılır mı?/ nasıl kıydın şu yarına/ kandan kına bre yezit/ kandan kına yakılır mı?” (Hasan Hüseyin Korkmazgil.)

[3] Şöyle derdi Onat Kutlar: “şimdi sessiz duruyoruz kıyısında bir düşüncenin/ unutmamak için çünkü unutuşun kolay ülkesindeyiz/ ölü balıklar geçiyor kırışık bir denizin sofrasında/ ve ellerinde fenerleriyle benim arkadaşlarım/ durmadan düşünüyorum/ ne kadar çok öldük yaşamak için.”

[4] “Acı, bir olaydır. Başınıza gelir ve onunla nasıl baş edebiliyorsanız öyle baş edersiniz.” (Hugh Lauri, Silah Tüccarı, Çev: Övgü İçten, İthaki Yay., 2. Baskı, 2010, s.14.)

[5] “Korkusuz kişinin gözlerinde gün ışığı gibi parıldar tehlike.” (Euripides.) 

Özgürlüğe muhtaç ve mahkumuz!

“Başını dimdik tutarak kalan yayı da sever.”[1]

“Bi tenê helmgiri, azadgiriye nişan nade/ Yalnızca nefes almak, özgür olduğunu göstermez,” diyen Johann Wolfgang von Goethe sonuna kadar haklıdır; hele içinden geçtiğimiz kesitte!

George Orwell’in, “İki kere ikinin dört ettiğini söyleyebilmektir. Eğer buna izin verilirse, gerisi kendiliğinden gelir,”[2] diye betimlediği özgürlük, geçtiğimiz zorlu kesitte, “Hiçbir zaman dayanaklı değildir, her zaman tehdit altındadır. Mutlak belirlilik her zaman özgürlük yoksunluğudur,” notunu düşen Theodor Wiesengrund Adorno hepimizi uyarır.

Çünkü, “İnsanlar özgür olarak doğar, ama her yerde zincire vurulmuş olarak yaşarlar,” demişti Jean Jacques Rousseau çok önceleri! Anımsayan var mı?

* * * * *

Kim ne derse desin, en küçük özgürlükten vazgeçmek, özgürlüğün tamamına ihanetken; her şey, Jean Paul Sartre’ın, “İnsanın özgürlüğü, kendisine yapılanlara karşı takındığı tavırda gizlidir”; Albert Camus’nün, “Her özgürlüğün ucunda bir yargı vardır; işte özgürlüğün son derece ağır bir yük olması bundandır”;[3] Bertolt Brecht’in, “Özgür değildir gereksinilen kimse,” saptamalarındaki üzeredir.

Voltaire’in, “Söylediklerini onaylamıyorum, fakat ölümüne de olsa, hakkını savunacağım,” sözleriyle vurguladığı özgürlük yaşamın aslî hedefiyken, onsuz hiçbir şeyin anlamı yoktur; olamaz da.

* * * * *

Özgürlük, elbette, zorunlulukları kavrayabilmektir.[4] Bir de Özdemir Asaf’ın deyimiyle, “Varlığı kaybedilince anlaşılan”dır.

Evet, kaybedilinceye kadar değeri anlaşılmayan; kaybedilince de kolay kazanılamayan özgürlük, insan olmanın ve kalmanın “olmazsa olmaz”larından birisidir.

Jean-Jacques Rousseau için insanın özgürlüğü; istediği her şeyi yapabilmesinde değil, istemediği hiçbir şeyi yapmak zorunda olmamasındayken; Euripides de bir kişinin düşüncesini açıklayamamasını kölelik olarak nitelendirir.

Tam da bunun için “Özgürlük, yalnızca ve daima farklı düşünenlerindir,” der Rosa Luxemburg.

* * * * *

Kaybedilecek hiçbir şeyimiz kalmadığında, gerçek anlamda özgürüzdür. İnsan kaybedeceği bir şey olmadığında özgürdür, sistemin kölesi olmaktan çıkar.

Özgürlüğün en büyük düşmanı, hâlinden memnun kölelerken; nihai kertede insan(lık)ın iki şeye hakkı vardır: Biri özgürlük, diğeri kölelik (ölüm)…

Emek isteyen özgürlük, insan(olan)ın uğruna ölümü göze aldığıdır.

* * * * *

Fichte’ye göre “Özgürlük, gerçekleştirilmesi gerekli bir ödevdir. Her eylem bir özgürlüğü gerçekleştirme çabasıdır. İnsanın bir şeyler yapması, özgürlüğünü gerçekleştirmesi demektir. Ne türlü olursa olsun, bir şey yapabiliyor muyum? Öyleyse özgürüm,”[5] diyebilmekken; 16 Ağustos 1839 tarihli mektubunda da Fyodor Dostoyevski, “Tek amacım var; özgür olmak. Onun için her şeyi feda ediyorum,” diye ekler.

Gerçek özgürlük, fedakârlığı ve acı çekmeyi gerektirir. Çoğu insan özgürlüğü istediğini zannederken; sadece yetinmekle yetinip, baskılara, otoriteye karşı başkaldırmayarak, zorbalığın bir parçası hâline gelir...

Bir kısıtlama ya da etki altında kalmadan düşünme, isteme, sahip olma, davranma durumu olarak özgürlük talebi, özgür olunamayan ortamlarda söz konusuyken; özgürlük kısıtlandıkça, insan(lık)ın asi tarafı ortaya çıkar; itirazı/ isyanı besler.

* * * * *

Epiktetos için özgürlük, her şeyi yapma hakkına sahip olmak ya da her istediğini yapmak değil, elindeki gücün sınırını iyi bilip onunla gerçekten yapılabilecek her şeyi yapabilmektir.

Yani o, televizyonun karşısına geçip programdan programa atlayarak, saatlerce “dinlenmek”, “hoş vakit geçirmek” değildir. Aptalca bir bağımlılık, özgürlük değildir çünkü. Özgürlük, iki televizyon programı arasında, balık lokantasıyla kebapçı arasında, entel barla türkü bar arasında, tekel 2000’le Marlboro Light arasında, iki otomobil markası veya hazır giyim mağazası arasında yapılan bir seçim de değildir. Özgürlük,

insanî dünyayı var edenlerin insanlar olduğu bilinciyle, bu dünyanın sorunlarını tükenmez bir çabayla anlamaya ve çözmeye uğraşmaktır. İnsanın her şeyi yapmaya muktedir olduğunun, ama tam da bu nedenle insanın her şeyi yapmaması gerektiğinin bilincinde olmaktır. Özgürlük salt bir sınırsızlık değil, aynı zamanda bir öz-sınırlamadır.

* * * * *

Abraham Lincoln’ün sözleriyle özgürlük, “Hepimiz özgürlükten yana olduğumuzu ilan ediyoruz; aynı sözcüğü kullanıyoruz, ama aynı şeyi kastetmiyoruz. Bazıları için özgürlük, canının çektiği şeyi yapmak, emeğinin ürününü dilediği gibi kullanmaktır. Buna karşılık, başkaları için aynı sözcük, bazı insanların başkalarına istediklerini yapmaları, başkalarının emeklerinin ürününü diledikleri gibi kullanmaları anlamına gelebilir. Burada, yalnızca farklı değil, uyuşmaz iki şeye aynı ad verilmekte, özgürlük denilmektedir. Bunun sonucu, bu şeylerin her birine, iki ayrı taraf, iki farklı ve bağdaştırılamaz ad vermekte, özgürlük ve zulüm demektedirler. Çoban koyunu boğazlamak üzere olan kurdu kovalar; koyun kurtarıcısı olduğu için çobana teşekkür eder; oysa kurt, aynı hareketinden dolayı çobanı özgürlüğün yıkıcısı diye lanetler. Açıkçası, koyun ile kurt, özgürlük sözcüğünün tanımı üzerinde anlaşamıyorlar”ken; özgürlüğün ne olduğunu anlayabilmek için Ursula K. le Guin’in ‘Mülksüzler’inden şunu aktarabilirim:

“Burada devletlerden ve silahlarından, zenginlerden ve yalanlarından, yoksullardan ve sefaletlerinden başka bir şey yok. Burada doğru hareket etmenin, temiz bir yürekle hareket etmenin yolu yok. İçine kâr, zarar korkusu ve güç isteği girmeden yapabileceğiniz bir şey de yok.

Hanginizin diğerine ‘üstün’ olduğunu bilmeden ya da kanıtlamadan bir başkasına ‘günaydın’ diyemezsiniz. Diğer insanlara kardeş gibi davranamazsınız, onları aldatmanız ya da kullanmanız, onlara emretmeniz ya da itaat etmeniz gerek. Başka birine dokunamazsınız, yine de sizi yalnız bırakmazlar.

Özgürlük yok.”[6]

Gerçekten de “Devlet varken özgürlük yoktur; özgürlük hüküm süreceği zaman devlet olmayacaktır,” diyen Vladimir İlyiç Lenin, bu konuda hepimizi şöyle uyarır: “… ‘Özgürlük” gösterişli bir kelimedir, fakat özgür ticaret adı altında, en acımasız savaşlar gerçekleşmiştir. “Özgür iş” adı altında, köpek gibi çalışanlar soyulmuştur.”

* * * * *

Herkes için geçerli bir özgürlük tanımı yapmak, özgürlüğü anlamsızlaştıracağı için özgürlüğün doğasına aykırıdır.

* * * * *

Ve nihayet, “ne zaman hürlüğün barışın sevginin aşkına/ bir cigara atmışsak denize/ sabaha kadar yandı durdu,” diyen Cemal Süreya’nın eklediği üzere, “özgürlüğün geldiği gün/ o gün ölmek yasak”ken; yüzünü güneşe dönmektir özgürlük, rüzgâra karşı durmaktır, tüm renkleri sevmektir, engellere karşı koymaktır, mücadele etmektir.

Özgür değilseniz, bir hiçsiniz.

“Özgürce” kölesiniz; kölelik hakkımızı kullanıyorsunuz!

Özgür değilsiniz. Sadece, esaret zincirleriniz uzun.

Özgür değilsiniz!

Özgür olmak bedel ödemeyi gerektirir çünkü!

Özgür değilsiniz!

Yaşamlarınıza kölesiniz!

* * * * *

Evet Bertolt Brecht’in, “özgürlük neye yarar,/ yaşarsa bir arada/ özgürlerle tutsaklar?” sorusuna muhatap olan özgürlük; Nikos Kazancakis’in, “hiç birşey ummuyorum,/ hiçbir şeyden korkmuyorum/ ben özgürüm...” yanıtındaki gülümsemedir Toprak Tılıç’ın dizelerindeki üzere:

“Ağlama.

Yüreğine saplansa da soğuk çelik,

Teninde süzülse de son damla kan,

Ağlama!

Bir tebessüm utandırabilir belki onları.

Evet, gülümse…

Öyle bir gülümse ki, etini delen çelik de titresin utançtan.

Ya da, bir şarkı söyle son kez,

Son notan çınlasın kulaklarında.

Ne olursa olsun ağlama, tamam mı?

Gözyaşları kazanamaz bir savaşı.”

10 Nisan 2017 10:03:02, Ankara.

N O T L A R

[*] Güney Dergisi, No:81, Temmuz-Ağustos-Eylül 2017…

[1] Halil Cibran, “Çocuklar”.

[2] George Orwell, 1984, çev: Celal Üster, Can Yay., 2015.

[3] Albert Camus, Düşüş, Çev: Hüseyin Demirhan, Can Yay., 2000.

[4] “Özgürlük, zorunluluğun kavranmasıdır. Zorunluluk, ancak kavranılmadığı ölçüde kördür.” (Friedrich Engels.)

[5] Orhan Hançerlioğlu, Düşünce Tarihi, Cilt:3 (Özgürlük Düşüncesi), Remzi Yay., 2016, s.95. 

Aydın/ Entelektüel Meselesine dair[1]

“Entelektüelin görevi iktidara hakikâti söylemektir.”[2]

 

Aydın/ entelektüel konusunda epeyce yazdım.[3] Yazdıklarımın tümü, elbette taraflıydı.

Yeri geldi belirteyim, sınıflı bir toplumda “tarafsızlık” yaygaralarını kaale almayan birisi olarak:

Marguerite Duras’nın, “Politik değilseniz, entelektüel de olmazsınız!”

Albert Camus’nün, “Entelektüel, aklı kendisini gözleyen kişidir”![4]

Harvey Cox’un, “Aydının görevi her zaman ‘Başka türlü düşünmek’tir. Bu asla bir sapkınlık değildir. Toplum için kesinlikle gerekli bir özelliktir”!

George Orwell’ın, “Evrensel riyakârlık dönemlerinde hakikâti söylemek devrimci bir eylemdir”!

Noam Chomsky’nin, “Gerçeği söylemek ve yalanları gözler önüne sermek, aydınların sorumluluğudur”!

Jean Paul Sartre’ın, “Her insan herkes karşısında her şeyden sorumludur... Aydın olarak görevim düşünmektir. Hiçbir engel tanımadan, tehlike karşısında bile kendime bir sınır koymadan, koydurtmadan düşünmek… Başlangıçların gerçek başlangıçlar olması gerekiyor”!

Edward Said’in, “Aydın, hiçbir otorite karşısında boyun eğmeyen, her durumda insan özgürlüğünü savunan ve bu özgürlüğün yaşam bulması için durmadan çabalayan bir kimsedir”!

Umberto Eco’nun, “Entelektüeller krizleri çözmeye değil, çıkarmaya yarar”! saptamalarına itirazı olanlar, bundan sonra yazdıklarımı okumasınlar!

Benim için aydın/ entelektüelin “ne”liği tam da bu saptamalarla tanımlanan çerçeveye mündemiçtir.

“Ne”liği betimleyen ve cümlenin öznesini soran “Nedir”, geniş kapsamlı, yoğun anlamlı ve derinlikli sorudur. Kolay mı? Bir objenin, sujenin, ideanın, özdeğin, şeyin; kendisine içkin olan tüm zorunlu ve yeterli koşulları sağlayıp sağlamadığını belirlemek için yöneltilen temel soru kalıbıdır. Soruyu soran özneye varolan hakkında bilgi verdiği gibi sorunun muhatabı olan şeye de var olmayı yeterli ve zorunlu kıldırır. Bir şey, o şey olmanın zorunlu ve yeterli koşullarını sağlıyorsa, başka bir anlamda o şeyin ideasını taşıyorsa, “Nedir” sorusu o şeye yöneltilebilir.

Kuşku yoktur ki tarafsız bir soru(n) yokken; aydın/ entelektüel kavramı, günümüzde bir hayli daraltılmış anlamıyla, yalnızca akademisyen, yazar ya da sanatçıları imleyecek şekilde kullanılırken; bu -kasıtlı- anlam daral(tıl)masıysa beraberinde pek çok kafa karışıklığını devreye sokuyor.[5]

İyi de “aydın/ entelektüel” nedir, neye benzer?

Mesela kendini aydın/ entelektüel sayıp, “Ben aydın”ım diyen, aydının sorunları, aydının çektikleri, aydınlar ne yer ne içer gibi meselelerden durmadan dem vuran kişiler aydın mıdır?

Mesela bilim adamı olmak aydın olmak için yeterli mi?

Yazarçizer takımından olup mürekkep yalamış, dili morarmış olmak?

Sanatçı kimliğiyle öne çıkıp duyarlı insan olmak?

Uzatılan bir mikrofona iki kelime aklı başında bir şeyler söyleyebilmek?

Siyasi bir duruşu olmak ve bunu savunmaya çalışmak?

Yoksa tamamen tarafsız olmak ve bunu ayan beyan belli etmek, bir nevi siyasi-kültürel noterlik yapmak mı yeter ve gerek şart aydınlık için?

Ya da sadece bilgi sahibi olmak?

Bunların herhangi biri “aydın olma”ya yetmez!

“Aydın olmak”, tek bir çerçeve içine sığdırılamayacak kadar ayırdedici bir kavramdır. Çağına tanıklık eden; sadece tanıklık etmekle kalmayıp safını ezilenlerin yanında belirleyen; onların savaşımının dilsiz olmayan sorumlusu olmayı onurlu bir biçimde üstlenenler “aydın” vasfına layık olabilirler ancak.

Malum kapitalizmde “biliyor olmak” mutlak surette bir haksızlığa maruz kalmak demektir. Çünkü bilgi borçlandırır, “anlamak” zorunda bırakır.

Aydın, resmi ideolojinin sözcülüğünü ve hatta bekçiliğini yapmaz/ yapamaz.

O, yurtsuzdur. Bir coğrafyada yaşasa da, bunun hangi coğrafya olduğu entelektüelin sorumluluklarını ve sahip olması gereken etik anlayışı değiştirmez.

İşlev ve tanımıyla müsemma aydın/ entelektüel tartışmalarının, onun kimliği kadar eskiyken; “aydın” ile “entelektüel” nitelemelerini karşı karşıya koymanın[6] gereksiz bir zorlama olduğunu düşünenlerdenim.

İngilizce, “zekâ” ya da “istihbarat” anlamına gelen; Latince “intellegere” fiil kökenli “Inteligensia”dan; Arapça’daki, aydın anlamına gelip “aydınlatılmış, parlak ışıklı, bilgili” anlamını taşıyan “Münevver”e dek aydın/ entelektüel konusuna dahildir. Birisi diğerinin karşıtı falan da değildir.

 

MESELENİN -BUGÜN(ÜMÜZ)DEKİ- ÖNEMİ

 

Meseleyi bugünde tartışmanın önemine gelince: Cumhurbaşkanı (“Reis”) Erdoğan’ın, “Tarihiyle barışık münevverlere ihtiyacımız var. Karşılıklı etkileşim kaçınılmaz ama maalesef biz kültür ve sanatta sadece kopya çektik, taklit ettik.”[7] “Saplantılı aydınlara değil milletiyle barışık münevverlere ihtiyacımız var,”[8] diye haykırdığı bugünün verili tablosunda aydını “terörize eden”, doğrudan “vatan hainliği” ile damgalayacak kadar pervasızlaşıp; bunu da “aydın olmak” adına(?!) pazarlayan bir zihniyet egemenliğini kurmuş durumda. Milliyetçi ve dinsel fanatizm, kendisinden başkasına düşüncesini ifade etme bir yana, yaşama hakkı bile tanımıyor.

Noam Chomsky’nin ifadesiyle, “Baskın olan kültürün içine çekilmek çok kolay. Çok da çekici”yken;[9] “Reis”in resmi ideoloji imalatçı ve yandaşlarını “gerçek aydın” olarak sunduğu, hoşlanmadıklarını ise aydından saymama (ve yok etme) eğiliminde olduğu bugünkü hâlde; Edward Said’i durmadan hatırlayıp/ hatırlatmakta büyük yarar var.

“Entelektüelin bir görevi de insan düşüncesini ve insanlar arası iletişimi kıskacı altına alan klişeleri ve indirgeyici kategorileri kırmaktır,”[10] diyen Edward Said’in, entelektüeli, öncelikle otorite ve iktidara hizmet etmeyi reddedişiyle, sonra da milliyeti, dini, geleneğiyle arasına koyduğu mesafeyle tanımladığı unutulmamalı.

Evet hiç şüphe yok ki entelektüel, zayıfların ve kimsesizlerin tarafında yer almalıdır; milliyetçiliği, şirket mantığını ve sınıfsal/ırksal ayrıcalıkları sorgulayan kişiler olmalıdır.

Kolay mı? Milliyetçilik, tarafgirliğin ve egoizmin kolektif hâlidir. Hem objektifliği ortadan kaldırır hem de zulümlerin meşrulaştırılmasını kolaylaştırır. Bu yüzden de milliyetçilikle mücadele entelektüelin temel görevleri arasındadır.

Ancak, insanlığa ve topluma karşı kendini sorumlu hissedip onların geleceğini “aydınlatma” gibi bir görevi olduğunu düşünenlere aydın demek doğruysa, aydın dediklerimizin epeyce azalacağı ortadadır!

“Bilgi için bilgi üretir” gibi yapıp suya sabuna dokunmayanlardan, “Reis”e fetvalar üretmekle meşgul olanlara veya sistemin/ “Yeni Türkiye”nin “kullanışlı” aydınları olmayı tercih edip, “Reis”e övgüler düzenlere uzanan tabloda “dönek”ler veya “yandaş”lar (“liboş” gibi terimleri kullanmak istemiyorum!) “güç sevdalıları”dır. 

“Yandaşlığı” sıradanlaştıran “güç sevdalıları”na “aydın/ entelektüel” demek mümkün/ ve doğru mudur? Ya da sisteme entegre olmuş bu kategoriyi, aydınlığın değil karanlığın fikir kazıcıları olarak tanımlasak yanlış mı olur!?

Örneğin, bugün, dünya ile ilgili olarak “reel politik” deyip suya sabuna dokunmadan tepeden yorumlar yazmak... Türk(iye) sosyolojisi, siyasetin gerçeği veya tarihsel gelişmelerden söz edip bu ülkede olup bitenler konusunda “cool” yazılar döşenmek... Kısacası, aydın namı altında, güya yansız, objektif biri gibi yazıp, egemenlere fikir taşımak...

En büyük maharetleri de, bilimsel olarak ve özgürce yazdıkları izlenimi vermeleriyle ilgili. Dışarıdan bakar gibi büyük tespitler yapıp, bilgi birikimine dayalı olarak yorumlar getiriyorlar; oysa birikimleri, objektif düşündükleri, bilgiyi konuşturdukları, siyah-beyaz diye bakmak yerine çok renklilikten yana olduklarını göstermek için işe yaramakta. Donanımları, yazdıklarının yönünü de, sınırlarını da bir dolu bilgi-belge arkasına saklamak için kullanılmakta.

Yani, bilimin kulesinden konuşuyor gibi görünmeye gayret ediyorlar ama sesin merkezden, egemenden, iktidardan ve güçten geldiğini görmemek mümkün değil.[11]

Çünkü entelektüelin öncelikle otorite ve iktidara hizmet etmeyi reddedişiyle, sonra da milliyeti, dini ve geleneğiyle arasına koyduğu mesafe ile tanımlanması gerekirken; bugün böylesi bir -“olması gereken”!- mesafe yok olmuştur!

Altını çizdiğim mesafeyle entelektüel, eskiden olduğu gibi, toplumda bir uzlaşma oluşturacak genel simgeleri yaratan biri değildir, olamaz da! Aksine bu simgeleri sorgulayan, “kutsal” sayılan gelenek ve değerlerin ikiyüzlülüğünü, ırkçılığını, cinsiyetçiliğini teşhir edendir. Ayrıca da hiçbir fikir ayrılığına tahammülleri olmayan kutsal metin gardiyanlarıyla mücadeleden çekinmeyen kişidir.

Yeri gelmişken, özenle altını çizmeden geçmeyeyim: “Ehlileştirme+Asimilasyon = Dejenerasyon” karşısında aydın/ entelektüeller, sistem karşıtıdır; iktidara payanda olmazlar.

Roni Marguiles, Nabi Yağcı, vb’leri gibi burjuva ideolojik kuşatmanın dişililerine dönüşmezler.

2010 referandumundaki “yetmez ama evet”çi ortalamacılara benzemezler.

Aydın, ortalamacı, günü kurtaran bir duruşla yetinemez, sınırlanamaz.

Ben bunlara “aydın/ entelektüel” demem; bunun aksini “iddia” edenlerin de olduğunu unutmadan!

Ancak bugündeki “Reis”in Türkiye’sinde, Edward Said’in söylediklerinin pabucu ne zamandır dama atılmış durumdayken; “Son yıllarda değişen ne?” sorusuna Müge İplikçi şu yanıtı veriyor:

“Değişen elbette, entelektüelliğin tanımı! Artık entelektüel, ülkemizde tanık olduğumuz hâliyle, nicedir, iktidarın sözcülüğünü utanmadan, sıkılmadan yapan insan anlamına geliyor. Düşünmenin, iktidarla kol kola gidemeyeceğini umursamıyor. İktidar dilinin düşünce diliyle uzaktan yakından hiçbir bağı olamayacağını önemsemiyor. Çünkü asıl derdi, kendisinin de bir iktidar diline sahip olması... Ki bu, bir ülkede bir entelektüelin içine düşebileceği en hazin durum olsa gerek: Bir iktidar diline özlem duymak! Hatta o iktidar dilinin bir parçası olmak.”[12]

 

AYDIN(LAR)/ ENTELEKTÜEL(LER) DEYİNCE

 

“Entelektüel”, bildiğimiz aydın kelimesinin yabancı kullanımıyken; sözcüğünün anlamı “Akla ait, zihinle ilgili” demektir.

“Entelektüel” kelimesinin kökeni, Latince intellectus (anlamak) sözcüğüne dayanırken; İlk kez Fransa’da ‘Dreyfus Davası’yla ilgili yayımlanan bildirinin adında (Manifeste des Intellectuels) geçmiş ve 1898’de Émile Zola tarafından “Çalışmak ve hayatını kazanmak için zihnini kullanmak zorunda olan kişi” anlamında kullanılmıştır.

Türkçe’de “Aydın”, Osmanlıca’da “Münevver” sözcüğü ile karşılanan entelektüel, “Kol emeğinden farklı olarak zihinsel emek sürecine katılan kişiler” için kullanılır.

Entelektüel, soyut ve mantıksal düşünme yetisini kullanan anlamına gelir.

Batılı entelektüel, kimliğini ve zaferini, yüzyıllar boyunca, ortaçağ zihniyetine ve clericus’a (ruhban sınıfına) karşı verdiği mücadele sonunda kazanmıştı.

Post-modern zamanlarda bu kavramın içi boşaltılmakla kalınmamış, ona negatif anlamlar da yüklenmiştir. Buna rağmen aydın/ entelektüel, “statu quo”ya (ve onıun kalemşörlerine) karşı çıkandır.

O, korkusuz olan ve bildiğini cesurca dillendirendir. Bilgi üretir, bilgi dağıtır. Nadirdir yeryüzünde. Adalet ve etik çok önemlidir onlar için. Kazığa bağlanıp yakılma, sürgün, çarmıha gerilme riskine katlanmak durumundadır. Güçlü kişiliği vardır. Su katılmadık bireydir. Sanat ve bilimle ilgilenmek ona göredir. Özgürdür. Doğrudur. İktidara karşı hakikâti söyler. Muhaliftir. Lafı eveleyip gevelemeden söyler. Yüksek mevkilerde eşi dostu pek yoktur. Yalnızdır. Sürüye uyup mevcut duruma uyum göstermez.

Maddi kazançla ilgilenmez. Şahsi çıkar peşinde koşmak, ikbal ve mevki gayreti içinde olmak, onun işi değildir. Siyasal iktidarın yakını olmak için el etek öpmez. Güçlünün uydusu değil, zayıfın savunucusudur. Zengin sofralarından yemlenmek için şaklabanlık yaparak kralın soytarısı rolüne soyunmaz. Üstüne vazife olmayan şeylerle uğraşır.

Entelektüeller, somut olayların üstüne yükselebilip soyut kademede düşünebilen, toplumun temel yapısı, meseleleri ve değer yapısıyla meşgul olup başlıca sosyal, ekonomik ve politik gelişmeleri eleştirebilen, genellikle kabul edilmiş görüşleri, izah tarzlarını, varsayımları tahlil ve tenkit edebilme, bunlara bir şeyler katabilme veya hiç olmazsa bu görüşleri, izah tarzlarını veya faraziyeleri yorumlayabilme gücüne sahip kimselerdir. Entelektüel sayılabilmek için formel bir öğrenim görmüş olmak şart değildir. Edebi üslup, mesleki sıfat ve roller, siyasi veya idari sorumluluklar, entelektüel sıfatından ayrı tutulmalıdır.

Aldous Huxley’in tanımıyla, “Seksten daha ilginç bir şey keşfetmiş kişiye entelektüel denir”ken; O, herkesin şaşırdığına şaşırmayan ve herkesin korktuğundan korkmayandır.

Gerçek entelektüeller hiç kimseye bir şeyler ispat etme çabası içinde değildirler. Bir şeyler bilirler ve fırsat buldukça bunları insanlarla paylaşıp, bu yolda mücadele ederler.

Eleştirel tarzda düşünendir; “eleştirel düşünce”siyse, geniş ve derin kültüre dayanandır.

Aydın/ entelektüel olmak, topluma ışık tutmaktır. O sorgular, eleştirir; doğmalar, “kutsal”lara meydan okur; mücadele eder; sonuçta sürgün, marjinal, yabancıdır.

Günümüz(ün) “Yeni(lenemeyen) Türkiye”sinde ak trollerce hakaret anlamında kullanılır: “Biiiiizzzzz bu aydın müsveddelerinee, kendilerine entel diyeennnn, benim halkıma göbeğini kaşıyanlar dediiii bunlarrrr.. bunlar var ya bunlar, iki koyun güdemez bunlarrrr,” gibi tehditlere maruz kalan/ bırakılan aydın/ entelektüel olmak, kolay kolay elde edilemeyecek sıfattır.

Hakkında çok konuşulan, ama hakikisi mumla aransa dahi kolay kolay bulunmayandır; Türkiye’de entelektüel olmak suçtur; pek hazzedilmeyen insan tipidir.

Buraya kadar değindiklerimiz bağlamında somutlarsak: “Sekülerleşen, sekülerleştikçe kendi kuyusunu kazan Türkiye’nin düşünce dünyasına, zihnine, zihin yapısına şuur katan; Türkçe’yi şiirin, şiir dilinin kanatlarında yeni ufuklara taşıyan Türk entelijansiyasının âhir zaman şövalyesidir Cemil Meriç”[13] vurguyla sunulması yanında; Aydını, “şaşkın ve yabancılaşmış, enkaz arasında yolunu arayan yığınla Avrupa intelijansiyasının mağara duvarına vurulan gölgeleri” olarak tanımlayan Cemil Meriç; entelektüeli, zamanının irfanına sahip olan, ülkesinin dilini, edebiyatını, tarihini bilen, dünyadaki belli başlı düşünce akımlarına yabancı olmayan ve peşin hükümlere iltifat etmeyen, olayları kendi kafasıyla inceleyip değerlendiren kimlikle tanımlamaya çalışmışsa da;[14] icraatlarıyla Jean-Paul Sartre’ın, “En büyük günah pişmanlıktır,” sözünü anımsatan Onun,[15] aydın/ entelektüel olarak anılmasını müthiş (ve asılsız) “abartı” olarak niteliyorum.

Aydın/ entelektüel tanımını Cemil Meriç gibi abartılı beyhudeliklerde aramak yerine; Marksizmi bir praksis felsefesi olarak tanımlayıp, “Bütün insanlar entelektüeldir ama toplumda herkes entelektüel işlevi görmez,” diyen Antonio Gramsci’ye müracaat etmek gerekir

Benito Mussolini’nin, “Bu beynin çalışmasını yirmi yıl durdurmalıyız,” dediği O, dönemdaşı Pareto gibi iktidar yandaşı olmadığı için hapislere düşmüş bir komünist aydındır.

Antonio Gramsci’ye göre, her sınıfın kendi görüşlerini yaymaya çalışan aydınları vardır; bunlara “organik aydın” denir; aydınlar tarihsel bloğun doğal bileşenlerindendir. Öyle ki, iktidarı ele geçirmek isteyen her zümrenin aydınlara ihtiyacı vardır. Ancak bu noktada önemli olan şudur: Öncelikle aydınların, entelektüel ve ahlâki devrimi gerçekleştirme kabiliyetine sahip olan bu güçlerin, proletaryayla kaynaşması gerekir. Çünkü aydınlar kendi başlarına bir sınıf oluşturmazlar. Onlar bir nevi aracı rolüne sahiptirler.

Ve aydın/ entelektüelin “Ne ve nasıl” olması gerektiğini, “Bence entelektüelin görevi krizi evrenselleştirmek, belli bir ırkın ya da ulusun çektiği acıları daha geniş bir insani bağlama oturtup bu deneyimi başkalarının acılarıyla ilişkilendirmektir,” diye anlatan; Robert Fisk’in, “Edward Said, nadir bulunan bir kuştu. O hem bir ikon hem de bir put kırandı”[16] diye betimlediği O;[17] hepimizin, herkesin yolunu aydınlatmaktadır!

 

NEDİR/ KİMDİR AYDIN/ ENTELEKTÜEL

 

“Hakikâtin faili, iktidarın madunu: entelektüel”/[18] aydın, sınıflı toplumda “taraf” olmak zorundadırlar. Taraf olmayan aydın, aydın olamaz! Çünkü toplumsal bir varlık olan aydın, istese de kendisini toplumsal sorunlar yumağından soyutlayamaz ve bundan dolayıdır ki aydın, taraftır; taraf olmak zorundadır!

Konuya ilişkin olarak Jean Paul Sartre, ‘Aydınlar Üzerine’ başlıklı yapıtında şunları der: “Başka bir deyişle çelişkisinin doğası, aydını zamanımızın bütün çatışmalarında taraf olmaya zorlar; çünkü bunların tümü de - sınıf çatışmaları, ulus ya da ırk çatışmaları - egemen sınıfın ezilenler üstündeki baskısının tek tek sonuçlarıdır ve o, kendisinin de ezilenlerden olduğu bilinciyle, her çatışmada ezilenlerin safında kendini bulur.”[19]

Yani toplumsal yaşamda kim eziliyor, sömürülüyor, “öteki”leştiriliyorsa, aydının tavrı onlardan yana olmak zorundadır. “O hâlde, içinde yaşadığı toplumu anlayabilmesi için aydının önünde tek bir yol var: O da toplumu ezilenlerin bakış açısından ele almak”tır.[20]

Kolay mı? Jean Paul Sartre’a göre aydın, “Kendisini ilgilendirmeyen şeylere burnunu sokan ve küresel insan ve toplum kavramı adına kabullenmiş gerçeklerin ve bundan kaynaklanan davranışların tümünü sorgulama iddiasında olan biridir”[21] ve “Aydının eski konumuna düşmemesi sürekli olarak yapması gereken iki özellik vardır: Sürekli özeleştiri ve ezilen sınıfların eylemlerine somut ve koşulsuz katılım”dır![22]

“Bence entelektüel mümkün olduğunca geniş bir halk kesimini seslenir (onları küçümsemez), bu kesim onun doğal muhatabıdır,”[23] diyen Edward Said’e gelince; Onun da biz(ler)e öğrettikleri -kabaca- şunlardır:

• “Entelektüelin faaliyetinin amacı insanın özgürlüğünü ve bilgisini arttırmaktır.”[24]

• “Entelektüel her zaman ya daha zayıf olanların, daha az temsil edilen, unutulan veya umursanmayanların ya da daha güçlü olanların yanında saf tutma seçenekleriyle karşı karşıyadır.”[25]

• “Sözün gerçek anlamıyla entelektüel, kendini tamamen bir hükümetin siyasi hedefine, büyük bir şirkete ya da kafaları aynı biçimde çalışan profesyonellerden oluşan bir loncaya teslim etmiş bir memur ya da işçi değildir.”[26]

• “Kendisini, yerinden edilmiş ulusal topluluğu etkileyen daha genel bir durumun parçası olarak gören entelektüel, bu yüzden, bir kültür taşıyıcısı, bir uyumlandırma kaynağı değil de geçicilik duygusu ve istikrarsızlık yaratan biri olma eğilimindedir.”[27]

• “Entelektüel, belli bir kamu için ve o kamu adına bir mesajı, görüşü, tavrı, felsefeyi ya da kanıyı temsil etme, cisimleştirme, ifade etme yetisine sahip ola bireydir.”[28]

• “Gerçek entelektüeller, en çok metafizik tutkunun, çıkar gözetmeyen adalet ve hakikât ilkelerinin etkisiyle yozlaşmayı mahkûm ettikleri, zayıfları savundukları, kusurlu ya da baskıcı otoriteye meydan okudukları zaman kendileri olurlar.”[29]

• “Entelektüel, ne insanları teskin etme ne de konsensüs oluşturma derdindedir. Çok ciddi bir anlamda, ucuz formülleri, hazır klişeleri ya da muktedirlerin ve uzlaşımcıların söylediklerinde, yapıp ettiklerinde gözlenen sorunsuz, hep ama hep uzlaştırıcı olumlamaları kabullenmeyi isteme anlamında tüm varlığını ortaya koyan biridir.”[30]

• “Entelektüellerin ne söylemeleri ya da ne yapmaları gerektiğini belirleyen hiçbir kural yoktur.”[31]

• “Entelektüelin asli görevi baskılar karşısında görece bağımsızlığını koruma arayışına girmektir. Entelektüeli sürgün ve marjinal olarak, amatör olarak, iktidara karşı hakikâti söylemeye çalışan bir dilin müellifi olarak nitelemenin nedeni budur.”[32]

• “Düzenin adamları belli çıkarları gözetirler, oysa entelektüeller şövenist milliyetçiliği, şirketleşmiş düşünce müsveddelerini ve sınıf, ırk ve toplumsal cinsiyet imtiyazlarını sorgulayan kişiler olmalıdırlar.”[33]

• “Nabza göre şerbet vermek, konuşulması gereken yerde susmak, şövenist kabadayılıklara, tantanalı döneklik ve günah çıkarma törenlerine rağbet etmek bir entelektüelin kamusal rolüne en çok gölge düşüren tavırlardır.”[34]

• “Güçlü kişiliklere sahip, su katılmadık bireyler olmak zorundadırlar; her şeyden önce de statüko karşısında daimi bir muhalefet durumunda olmaları gerekir.”[35]

• “Ne koruyacak makamları ne de başında nöbet tutup gücüne güç katacak toprakları olan entelektüellerde bazılarını çok rahatsız eden bir şeyler vardır. Kendini beğenenleri de yok değildir ama daha çok kendileriyle dalga geçerler mesela, lafı eveleyip gevelemektense dobra dobra konuşurlar. Ama şu gerçekten kaçış yoktur: kendilerini böyle gören entelektüellerin ne yüksek mevkilerde eş dostları, ne de resmi makamlarda itibarları olur. İnsan yalnız kalır, doğru; ama her zaman sürüye uyup mevcut duruma hoşgörü göstermekten iyidir yalnızlık.”[36]

• “Entelektüelin tek dayanağı ödünsüz düşünce ve ifade özgürlüğüdür: Bu özgürlüğü savunma hattını gevşetmek veya dayandığı temellerden herhangi birinin kurcalanmasına göz yummak entelektüelin işine ihanet etmesi demektir.”[37]

• “Yalnız başına konuşur entelektüel, ama ancak kendisini bir hareketin gerçekliğiyle, bir halkın özlemleriyle, müşterek bir idealin peşinde hep beraber koşanlarla birleştirdiğinde yankı bulur sesi.”[38]

• “Bir entelektüel olmanın en çetin yanı, yazdıkların ve yaptığın müdahaleler aracılığıyla vazettiğin şeyi, bir kuruma, bir sistemin ya da bir yöntemin emriyle harekete geçen bir tür robota dönüşüp katılaşmadan temsil etmektir.”[39]

Julien Benda, (böylesi) entelektüellerin çok sayıda olmadığı kanısındadır. Ona göre entelektüeller insanlığın vicdanıdır ve az sayıdadırlar, maddi düşünmeden sonsuz gerçekliğin savunusunu yaparlar.[40]

Entelektüellerin sorumluluğu gerçeği konuşmak ve yalanları ortaya koymaktır. Entelektüelin en büyük özelliklerinden birisi gerçeği konuşmak ve bunu herhangi bir koşulda tekrarlamaktır. Noam Chomsky’nin altını çizdiği gibi gerçeği konuşmayan kişiye entelektüel denemez.

Entelektüeller içerisinde özel bir yere sahip Jean Paul Sartre’ın şu tanımı çok önemlidir: “Entelektüel, atom silahlarını mükemmelleştirmek için atomun parçalanması için uğraş veren kimseler değildir. Bu kişilere bilim adamı denir. Fakat, bu silahların toplum üzerindeki yıkıcı gücünü tartışan kişiler entelektüeldir. Somut araçlara eleştirel olarak yaklaşır, kimse tarafından görevlendirilmemiştir ve bu nedenle toplumda yalnızdır.”[41]

Jean Paul Sartre, entelektüelin önündeki tek yolun, toplumu ezilenlerin bakış açısından ele almak olduğunu saptadıktan sonra, çelişkinin doğasının onu taraf olmaya zorladığını da ekler. Ona göre, entelektüel de kendisinin ezilenlerden olduğunun bilincindedir ve ezilenlerden yana saf tutar.[42]

Jean Paul Sartre’ın dikkat çektiği üzere entelektüelin iktidarın değil, toplumun çıkarlarından yana olduğu açıkken; akademisyen olmak, entelektüel olmayı beraber getirmez, hatta çoğu zaman engeller. Çünkü akademisyen, şablonlar, kurallar içinde düşünür. O bir devlet memurudur ya da üniversite çalışanıdır özünde. Çoğu zaman bırakın entelektüel olmayı, bilim insanı bile değildir. Özgür bilimi değil, “sistemin bilimini” üretir; özgür tarihi değil, resmi tarihi yeniden üretir. Kendisine sunulan kurallar, şablonlar içinde düşünür. Yani beyninin içi parsellenmiştir. Özgür düşünebilmesi için tüm bu duvarları yıkması gereklidir. Bunu yapabilen entelektüel akademisyenler vardır, ama sayıları çok fazla da değildir.

Entelektüel olmak için ille de akademik eğitim yapmaya gerek yoktur. Daha çok kişinin kendi kendisini yetiştirmesi, haksızlığa boyun eğmemesi ve özgür düşünebilmesi önemlidir. Bu konuda Sibel Özbudun şunlara dikkat çeker:

“Öteden beri, akademinin entelektüel üretime pek katkı yaptığını düşünenlerden değilim. Hatta zaman zaman mevcut potansiyelin gelişmesini engelleyici bir rol üstlenebildiğinin de -en azından sosyal bilimlerde- tanığıyım. Siyasal baskılar/ etkilenimler, üniversiteleri kıskacına alan cemaatçi-muhafazakâr kadrolaşma, en üretken unsurlar olan genç akademisyenler, doktora adayları üzerindeki bölüm başkanı, danışman zorlamaları, öğretim elemanları üzerindeki ders yükü, bitmez tükenmez bürokratik angaryalar… tüm entelektüel hevesin daha ilk yıllarında kekre bir bezginliğe, düşkırıklığına, müstehzi bir blasé’liğe dönüştüğü bir aşınım sürecidir akademik yaşam.”[43]

 

NİHAYET

 

Toparlarsak: Aydın/ entelektüel olmak zordur; bugün(ümüz)de ise çok daha zordur. Çünkü yaşamın sesi ve kulağı olabilen o, çağının tanığıdır. Çağındaki tüm olumsuzluklardan sorumludur. Bu sorumluluk bilinci dıştan dayatılmaktan ziyade, içsel etkenlerden gelen bir sestir.

O bilgiyi yorumlayan ve hayatla bütünleştirmeye çalışan kişidir; aynı zamanda da, adaletsizliklere karşı pratik bir duruş ve tavırdır.

Aydınlanmış insan(lık)dır; ışıktır; etrafını aydınlatandır.

İnsan(lık)ın vicdanıdır. Başta kendisi olmak üzere herkesten hesap sorandır.

“Bildiğim bir şey varsa, o da hiçbir şey bilmediğimdir” deyişini kendisine ilke edinen eylemci bilge ve bildirendir.

Herkesin “Evet” deyip sustuğu yerde, Prometheus cüretiyle “Hayır” diyendir.

Ezilenlerin safındadır; adaletsizliğe karşıdır; iktidarı, devleti eleştirendir.

Entelektüel, salt bilgi sahibi olan kişi değildir. Bu bir önkoşuldur elbet. Ancak onun bilgi birikimini eleştirel ve özgür düşünebilmede kullanması gerekir. Kendi çıkarlarını hesaba katmaz, pazar (marketing), PR ve imaj kavramlarını dikkate alarak konuşmaz. Kişilerden ziyade sistemi eleştirir.

Toplumsal çıkarları öne koyup, düşünüp davranarak konuşur.

Her zaman, her koşulda gerçeği söyler; geri adım atmaz.

Sisteme yönelik eleştiri ve düşüncelerini özgürce söylemesiyle de bilinir.

O bir muhaliftir, haksızlığın karşısında susmaz. (Ancak hayatını yaptığı meslek ile kazanan bir akademisyen, bir gazeteci her zaman özgür düşünemez, çünkü kaybedecek şeyleri vardır.)

Julien Benda’nın, “Aydınların kazığa bağlanma, sürgüne gönderilme, yakılma, çarmıha gerilme riskine girmek durumundadırlar,”[44] vurgusu dikkate alındığında; sayıları da çok olamaz, değildir de.

Bu bağlamda iktidarla uzlaşmak, sistem eleştirisi yapmamak, ağaçlardan ormanı görememek ne kadar bilgisel donatımı olursa olsun, kişiyi entelektüel yapmaz. Gerçek aydın/ entelektüel, haklının yanındadır, konuşurken kaybedebileceği şeyleri hesap etmez, yalnızca gerçekleri dile getirme kaygısı içindedir. Beraberinde eşitsizliği, yoksulluğu ve şiddeti getiren sistemi eleştirir.

Entelektüellik nihayetinde, adaletsizliklere karşı pratik bir duruş ve tavır sorunudur da.

Coğrafyada entelektüel tavır denildiğinde ilk akla gelen kişi(ler) Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Nâzım Hikmet, Behice Boran, İsmail Beşikçi, Fikret Başkaya, Haluk Gerger, vb’leriyken; Julien Benda’nın tanımından yola çıkarsak entelektüel duruş ve tavır denildiğinde ilk akla gelen, resmi ideolojinin karşısına, inandığı değerler ve savunduğu düşünceler ile çıkmak ve hapislere, tehditlere ve başka türlü baskılara karşın, düşüncelerinden en küçük bir taviz vermeden, eşitlikçi özgürlük düşüncesini savunmaktır.

 

15 Ocak 2017 14:32:04, Ankara.

 

N O T L A R

[1] Sanat ve Hayat Dergisi, No:46/06, Kış 2017…

[2] Edward Said.

[3] 1) Sibel Özbudun-Temel Demirer, “Aydınlanma Düşüncesi ve Fransız Burjuva Devrimi Davranışı”, Kürt Solu, No:6, 2001… 2) Temel Demirer, “Gerçeğin ve Doğanın Adamı”: Jean-Jacques Rousseau”, Kaldıraç, No:172, Kasım 2015… 3) Temel Demirer, “Yol Açan Bir Öncü: Jean-Jacques Rousseau”, Sosyalist Mezopotamya, No:28, Haziran 2010… 4) Temel Demirer, “İki Aydınlanmacı: Rousseau ve Tanilli”, Gelecek Gazetesi (Kıbrıs), No:57, 1 Eylül 2012… 5) Temel Demirer, “Yersiz Yurtsuz Bir Aydın: Edward Wahid Said”, Odak Dergisi, No:2003-12 (SN:04), 4 Aralık 2003… 6) Sibel Özbudun-Temel Demirer, “Bir Aydın(lık) Hâli Fikret Başkaya”, Ulus, Devlet, Entelektüel-Fikret Başkaya’ya Saygı I, Editörler: Hakan Mertcan-Aydın Ördek, Nota Bene Yay., 2014, içinde (ss.91-111)… 7) Temel Demirer, “Bilim ve Düşünce (ile İfade ) Özgürlüğü=İsmail Beşikçi”, Sosyalist Mezopotamya, No:29, Aralık 2010… 8) Temel Demirer, “İstanbullu Bir Rum Aydın: Yerasimos”, Uzun Yürüyüş, No:75, Mart 2006… 9) Temel Demirer, “Savaş Dinçel İçin ya da “Aydın-Sanatçı” Deyince...”, Esmer Dergisi, No:42, Ağustos 2008; Çoban Ateşi, Yıl:2, No:59, 7 Ağustos 2008... 10) Temel Demirer, “Zor Yıllarda ‘Aydın Olmak’…”, Toplum ve Hekim, Cilt:28, No:5, Eylül-Ekim 2013… 11) Temel Demirer, “Aydın(lar) ve Aydınımsı(lar)”, Gelecek Gazetesi (Kıbrıs) No:53, 28 Temmuz 2012… 12) Temel Demirer, “Aydın Sorununa Kenar Notları”, Özgür Düşün Dergisi, Yıl:3, No:24, Temmuz Ağustos 2004… 13) Temel Demirer, “Aydın Olmak (ve Tavrı) Üstüne”, Özgür Düşün Dergisi, Yıl:4, No:30, Haziran-Temmuz 2005… 14) Temel Demirer, “Aydın İçin Kenar Notları”, Odak Dergisi, No:2007-03 (SN:03), 20 Mart 2007; Damar Dergisi, No:193, Nisan 2007... 15) Temel Demirer, “İktidar, Kitle, Aydın”, Ülkede Gündem, 15 Ekim 1998; Özgür Politika, 16 Ekim 1998; Adıyaman Katılım Gazetesi, 10 Şubat 1999, Yıl:2, No:65… 16) Temel Demirer, “Organik Aydın”, Özgür Politika, 20 Kasım 1998; Fıratta Yaşam, No:2, 1 Şubat 1999… 17) Temel Demirer, “Düşünce Özgürlüğü ve Aydının Misyonu”, Tavır Dergisi, No:83, Mart 2009… 18) Temel Demirer, “Bugün(ümüz)de Entelektüel, Eğitim, Akademi”, Arasöz, Mayıs 2016…

[4] Türkçe çeviride anlam kayması olabileceğinden, sözün orijinalini de aktaralım: “an intellectual is someone whose mind watches itself.”

[5] Bilindiği gibi V. İ. Lenin, ‘Ne Yapmalı’da (V. İ. Lenin, Ne Yapmalı? Hareketimizin Canalıcı Sorunları, Çev: Muzaffer Erdost, Sol Yay., 1968.) olsun, iktidarın ele geçirilmesinden sonraki yazılarında olsun, “bilim taşıyıcıları”, “işçi sınıfının ideologları” demiştir aydınlara…

[6] “Dikkat edilsin, aydın kavramını kullanmıyorum. İradi bir seçimdir bu. Ülkemizde aydın bereketi, bolluğu yaşanmakta. Entelektüellerimiz ise sınırlı… Genel kabulün aksine, ülkemizde hatırı sayılır aydın kesimi bulunuyor. Aydın ile entelektüel arasına ayraç koymak gerektiğini düşünenlerdenim… Entelektüel kavramı bu diyarda, yakın zamana kadar pek kullanılmayan ve rağbet görmeyen bir terimdi. Bu kavramla eş düzlemde kullanılan aydın kavramı Osmanlıcadaki münevver kelimesinden Türkçeye geçirilmiştir. Aydın kavramına, uzun bir dönem düşünce dünyasına yön veren İttihat ve Terakki kadrolarının, Batı’ya yüz çevirip orada eğitim görmeleri, yörüngelerine Batı skalasını koyup Fransız-Jakobenist hareketin Aydınlanmacı felsefesini kendine feyz alıp, uyarlayarak kendi rejiminin yaratma düşüncesini oluşturmak emeliyle misyon edindikleri içeriği kazandırdılar.” (Erdal Süsem, “İktidar ve Entelektüel”, 4 Mayıs 2015… http://www.birikimdergisi.com/guncel-yazilar/1201/iktidar-ve-entelektuel...)

[7] Hasan Ay, “Sanatçılar Ülkenin Kalbinde ve Hafızasında”, Sabah, 23 Aralık 2016, s.23.

[8] Abdullah Karakuş, “Erdoğan: Kültür Sanatta Kopya Çektik”, Milliyet, 23 Aralık 2016, s.15.

[9] Noam Chomsky, Entelektüellerin Sorumluluğu, Çev: Nuri Ersoy, Bgts Yay., 2005.

[10] Edward Said, Entelektüel, Çev: Tuncay Birkan, Ayrıntı Yay., 6. Baskı., 2016, s.11.

[11] Meryem Koray, “Yazmanın Sorumluluğu ve Aydın Olmak!”, Birgün, 14 Ekim 2016, s.8.

[12] Müge İplikçi, “Entelektüel”, Vatan, 13 Nisan 2015… http://www.gazetevatan.com/muge-iplikci-778985-yazar-yazisi-entelektuel/

[13] Yusuf Kaplan, “Üç Cemil Meriç: Tecessüs, Hakikât ve Fikir Adamı”, Yeni Şafak, 23 Aralık 2016, s.11.

[14] Cemil Meriç, “Aydın Denen Meçhul”, Pınar, No:62, Şubat 1977, s.24. 

[15] Cemil Meriç, 1936-38 yıllarını “sosyalistlik” devri olarak nitelerken şunları der: “Mahkemede Marksist olduğumu haykırmıştım. Ümidsizlikten doğan bir isyandı bu, bir nevi meydan okuyuş, yalnızlık içinde bir şey olmak ihtiyacı (…) İmandan şüpheye, şüpheden inkâra, inkârdan maddeciliğe geçiş: Büchner, Ebul alâ, Hayyam. (…) Putları kırılan göçmen çocuğu yeni bir put bulmuştur: sosyalizm. (…) Marksistim dediği zaman tek bir işçinin elini sıkmış değildi. Sadece namuslu olmak, korktuğu için sustu dedirtmemek istiyordu. (...) Bir sığınaktı Marksizm, bir kaçıştı, bir yaşama gerekçesiydi. Belki de inanıyordu Marksizme. Eziliyordu, ve ezilenlerin yanındaydı. Ama kimdi bu ezilenler? Bilmiyordu. Kitaplardan tanımıştı sosyalizmi. Ne kadar anlamıştı? Anlayabilir miydi? (...) Marksizm, gerçekten meçhul’e, yani rüyaya kaçıştı.” (Cemil Meriç Mağaradakiler, Ötüken Yay, 1978, s.445-447.) 

[16] Robert Fisk, The Independent, 26 Eylül 2003… http://www.zmag.org/turkey/tr.htm

[17] “İslâm, çoğunluğun dinidir; aykırılık ve farklılıkları yok sayarak sadece ‘doğru yol, İslâm’dır,’ demek entelektüelin tavrı değildir. İslâm nihayet bir din ve bir kültürdür, her iki yönüyle de çeşitli unsurlardan oluşur ve tek tip olmaktan çok uzaktır. Entelektüelin görevi sürekli olarak İslâm’ı övmek değil, öncelikle onun karmaşık, heterodoks niteliğini vurgulayan bir yorumunu vurgulamak (Suriyeli şair ve entelektüel Adonis, yöneticilerin İslâm’ı mı, yoksa muhalif şairlerin ve mezheplerin İslâmı mı diye sorar); ikinci olarak da dogmatik ya da popülist teranelerle değil, insancıl bir dikkat ve dürüst bir değerlendirmeyle, İslâm otoritelerini Müslüman olmayan azınlıkların ve kadınların haklarının, bizzat modernliğin icaplarıyla yüz yüze gelmeye çağırmaktır. Entelektüel açısından bunun İslâm’daki özü, siyasal ihtiraslar güden ulemaya ya da karizmatik demogoglara koyun gibi boyun eğme değil, içtihadın, kişisel yorumun canlandırılmasıdır.” (Edward Said, Representations of the Intellectual, 1994, s.29-30.)

[18] Çağrı Uluğer, “Hakikâtin Faili, İktidarın Madunu: Entelektüel”, Mesele, No:90, Haziran 2014… http://meseledergisi.com/2014/06/hakikâtin-faili-iktidarin-madunu-entelektuel/

[19] Jean Paul Sartre, Aydınlar Üzerine, Çev: Aysel Bora, Can Yay., 2000, s.43.

[20] yage, s.44.

[21] yage, s.11.

[22] yage, s.50-51.

[23] Edward Said, Entelektüel, Çev: Tuncay Birkan, Ayrıntı Yay., 6. Baskı., 2016, s.12.

[24] yage, s.32.

[25] yage, s.43.

[26] yage, s.86.

[27] yage, s.56.

[28] yage, s.27.

[29] yage, s.23.

[30] yage, s.36.

[31] yage, s.13.

[32] yage, s.14.

[33] yage, s.13.

[34] yage, s.12.

[35] yage, s.24.

[36] yage, s.16.

[37] yage, s.85.

[38] yage, s.98.

[39] yage, s.113

[40] Julien Benda, Aydınların İhaneti, çev: Cem Soydemir, Doğu-Batı Yay., 2006, s.128.

[41] Jean Paul Sartre, Aydınlar Üzerine, Çev: Aysel Bora, Can Yay., 2000, s.85.

[42] yage, s.43-44.

[43] Sibel Özbudun, “Akademisyen Sorumluluğu”, Newroz, Yıl:7, No:246, 1 Şubat 2014.

[44] Julien Benda, Aydınların İhaneti, çev: Cem Soydemir, Doğu-Batı Yay., 2006.

 

Oğlum(uz) ölümsüzdür (*)

“ve hiç istemedim seni unutmak.”[1]

“ve biz pimi çekilmiş yürekle/ dalmıştık karanlığın ortasına/ dilimizde kurtuluş türküleri mataramızda ab-ı hayat/ ve düşerken/ özgürlük renginde bir gülüş vardı yanağımızda,”[2] haykırışını anımsatıyor bize hep…

Dal gibi, civan mert bir delikanlıydı; bakmaya kıyamadığım(ız), gözümüzden esirgediğim(iz) oğlum(uz)du

Ve birgün, bize “Öldü” dediler.

Elimizin ayağımızın canı çekildi; donduk kaldık, kaskatı.

Ahmet Telli’nin, “Bazen üşümek yanmaya eştir/ Sevmek en güzel şarkıdır/ Seni özlemek en kötü zamandır,” dizelerini terennüm ederken; ağlamadık; O da, arkasından gözyaşı dökmemizi istemezdi.

Etimiz, dişimiz, tırnağımız  kerpeten ile parça parça sökülürcesine yaşadık acıyı…

* * * * *

‘Zincirleri Kıracak Olana’ başlıklı dizelerinde, “Eğer bir gün/ Çıkıp gidersen dağlara/ Yüreğini sıkıştırıp/ Bilincini karartma/ İleriye bak/ Yıldızlara/ Güneşe/ Hep ileriye doğru akan ırmaklara,” diyen oğlum(uz) Ökkeş Karaoğlu, 1996 Ölüm Orucu sürecindeki şiirinde, “Komün kokulu baharlar”dan söz etmişti.

‘Yel Dağı Destanı’nında, “kararlıydık./ çünkü bir partizandık”, vurgusuyla “yüreğimizi saran/ iflah olmaz bir sevdadır./ ki bu sevda uğruna/ yeniden düştük yollara./ vurduk dağlara,/ her seferinde/ ihanete vura vura/ yeniden tutuştuk kavgalara,/ ki daha nice kavgalara tutuşup,/ nice destanlar yazacağız/ umut yüklü yarınlara,” diye haykıran O; “Komün kokulu baharlar”ın baş eğmez, teslim alınamayan isyancı çocuğuydu; evladımızdı.

16-17 Haziran 2005’te Dersim’in Mercan Dağı’nda, napalm bombalarıyla katledildi; parçalanan bedeni tanınmaz hâle gelmişti 16 yoldaşı; Cafer Cangöz, Aydın Hanbayat, Okan Ünsal, Ali Rıza Sabur, Alaattin Ateş, Cemal Çakmak, Berna Saygılı Ünsal, Kenan Çakıcı, Taylan Yıldız, İbrahim Akdeniz, Binali Güler, Dursun Turgut, Gülnaz Yıldız, Ahmet Perktaş, Ersin Kantar ve Çağdaş Can ile birlikte…

Antep’in İslahiye ilçesine bağlı Kabaklar Köyü’nde toprağa verildiğinde 34 yaşındaydı…

Kısacık ömrüne büyük bir mücadeleyi sığdırmıştı: 17’lerdendi Antepli Ökkeş Karaoğlu, Yel Dağı’nda doğaya karşı direnen gerillalardan biriydi. Bilinir: Yel Dağı’nda, 21 Ocak-10 Şubat 1993 tarihleri arasındaki çetin kış koşullarında 6 TKP/ML gerillası donarak yaşamını yitirmişti. Hayatta kalanların ise parmakları eksilmişti gün geçtikçe. Donmamak için kan akıtmaları gerekiyordu ve birer birer kesiyorlardı parmaklarını. Ökkeş Karaoğlu’nun da iki ayağının parmakları kökten kesilmişti. Sadece bir ayağında, serçe parmağının yarısı duruyordu. O direniş ardından yurtdışına çıktı; ama ilk fırsatta tekrar ülkenin yolunu tutarak aktif mücadeleye devam etti. Tekrar tutsak düştü.

1995 yılında “örgüt üyeliği”, “polis aracına silahlı saldırı” ile “jandarma karakoluna baskın” yapmak suçlamaları ile 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

Bu kez de 19 Aralık Katliamı ve ölüm oruçları bekliyordu onu. Edirne F Tipi Cezaevi’nde 3 ay açlık grevi yaptı. Doğaya karşı bedenini savunan Ökkeş Karaoğlu, şimdiyse hayatta tuttuğu bedenini silaha dönüştürüyor; ölüme yatırıyordu. Israrla, kararlılıkla sürdürdü ölüm orucunu…

Açlık grevi sırasında, beyninde oluşan ağır hasar nedeniyle 2001’de salınıverdi.

Bursa Uludağ Üniversitesi Çalışma Ekonomisi ve Endüstriyel İlişkiler Bölümü’ni 4’üncü sınıftan terk eden Karaoğlu’nun ‘Ustamın Oğlu’[3] başlıklı bir yapıtı ve şiirleri[4] vardı.

* * * * *

Miguel de Cervantes’in, “Kuru pantolon ile balık tutulmaz,” saptamasını doğrulayan bilge bir eylemci ve Konfuçyüs’ün, “Dağı yerinden oynatan adam küçük taşları taşıyarak başlar,” sözündeki üzere yüzünü dağa yöneltendi… Doğrularının peşinden inatla yürüdü. İlke ve inançlarından ödün vermedi. Bedel ödemeyi göze alarak yaşadı.

Ayrıştırıcıdan çok, birleştirici olanları konuşur ve öne çıkarırdı.

Bilinçli, coşkulu, yürekliydi. İbo’nun yoldaşı ve komünizm kavgasının değerlerindendi.

İş bu nedenle de ölümsüzdü!

“Ölümsüzlük mü?” demeyin…

Evet, evet tam da öyle! Kolay mı? Ölümsüzlük, insan(ın) hayatını, ütopyalara adamasıyla olasıdır; Adolfo Bioy Casares’in, “Öyle sanıyorum ki, ölüme karşı koyma gelişmediği için ölümsüzlüğü kaybediyoruz. Bedenin tamamını canlı tutma biçiminde ortaya çıkan başlangıçtaki ilkel düşünce üzerinde ısrar ediyoruz. Oysa, yalnızca bilinci ilgilendiren şeyi korumaya çalışmak yeterli olurdu,”[5] saptamasındaki üzere…

* * * * *

“Bedenin ölümsüzlüğü”nü tartışmıyoruz. O değil sözünü ettiğimiz. Hayatın “ölüm” denilenden sonra da devamı durumudur altını çizdiğimız.

Yani insan(lık) tarihinin en dinamik ve yaratıcı kavramıdır; yaşamın hiç sona ermeyen sürekli varoluş hâlidir ölümsüzlük.

Hasılı tarihe geçmektir; kalıcılıktır; Azrail(ler)i öldürmektir.

Özveriyle ulaşılabilecek bir durumdur; yaptıklarından, yaşama kalandır. Hiç bir şekilde ölmemektir, öldürülememektir ölümsüzlük.

“Ölümsüzlük”, deyip geçmeyin: O, bedeli ödenmiş bir yaşamla yaratılan durumdur; yaşamın bir parçasıdır.

Özetle ölümsüzlük, “ölüm” denilenden sonrasına içkindir. Yok olmamaktır. “Taraf seçme totalitarizmin çok açık bir örneğidir,”[6] diyen Gündüz Vassaf gibi anarko-liberallerin kavramasının mümkün değildir belki,[7] ama kahramanlar ölümsüzlüğe mahkûmdur.

O, yaşamın yarınlarla çoğalmasıdır; başkaldıran-teslim alınamayan-vazgeçmeyen insan(lık)ın sahip olduğu şeydir.

* * * * *

Burada bir parantez açıp eklemeden geçmemek gerek: Yiğitçe, yaşadıklarının hakkını vererek ölmesini bilmeyen, kötü yaşamış demektir. Çünkü ölüme anlam ve değerini veren yaşadıklarımızdır. Aslında korkunç olan ölüm değil, yaşamadan ölmek, yok olup bitmektir…

Ölümün ne olduğuna ilişkin yanıt; nasıl ve niçin yaşadığına, ne yaptığına ve yapmadığına bağlıyken; sonsuz yaşama, ölümsüzlüğe karar veren, “ölüm” denilenden korkmaz.

Aslı sorulursa Yahya Kemal Beyatlı’nın, “Ölmek değildir ömrümüzün en fecî işi/ Müşkil budur ki ölmeden evvel ölür kişi,” dizelerindeki üzeredir mesele…

Yani Herakleitos’un, “Bir ölüm şanlı olursa, en büyük ödülünü kazanmış demektir,” sözündeki veya Nâzım Hikmet Ran’ın, “Memleket mi, daha uzak/ Gençliğim mi, yıldızlar mı?/ Bayramoğlu, Bayramoğlu,/ Ölümden öte köy var mı?” dizelerindeki gibi…

Böylesinin ne demek olduğuna tarih -yeterince- tanık ve taraftır…

Mesela Cihan Alptekin’in, “Ana, tüm bunları bilerek ve inanarak yaptım. Tek düşüncem devrimci halk hareketinin selameti, sağlıklı gelişmesidir. Sana açıklamayı görev bildiğim bir durum daha var. O da bu kavga içinde hayatımın önemli olmadığıdır. Benim ve gerilla arkadaşlarımın tek düşünce ve hedefi hareketin zafere ulaşmasıdır. Gelecek bizimdir. Tarihi zafer bizim olacaktır. Benim mutluluğum hareketimizin başarısı olacaktır. Varsın düşmanlarımız ölüm cezası versinler, ölüme kadar hapsetsinler. Ne çıkar. Sonunda zafer bizim olacaktır. Ana biz ne çılgınız ne de maceraperestiz. Baskı ve zulüm altındaki bir kurtuluş davasının öncüleriyiz”; veya İbrahim Kaypakkaya’nın, “Türkiye’nin geleceği çelikten yoğruluyor. Belki biz olmayacağız. Ama bu çelik aldığı suyu unutmayacak”; ya da 31 Mayıs 1971 Nurhak’ın da Sinan Cemgil’in, “Esas siz teslim olun!” ve 30 Mart 1972 Kızıldere’sinde Mahir Çayan’ın, “Biz buraya dönmeye değil ölmeye geldik!” haykırışlarındaki kararlılık gibi…

Evet, böylesi W. Goethe’nin, “İnsanlık bizim ölümsüz ereğimiz,” diye tarif ettiğidir…

Ölüm değil; ölümsüzlüktür…

* * * * *

Komünizm davası için kucaklanan ölümsüzlüğün, tanrıyı/ tiranları öldüren insanî bir adım olduğunu kanıtlayan oğlum(uz) Ökkeş, Pablo Neruda’nın, “dünyaya birçok kez gelmişim/ yok olmuş yıldızların dibinden/ ellerimde tuttuğum/ ölümsüzlük bağlarını dokuyarak/ şimdi öleceğim yeniden/ vücudumu örten toprağa sarınarak,” dizelerindeki “gerçekçi olup imkânsızı isteyen” ölümsüzlerdendi…

 Kolay mı? “Umulmayanı ummazsan, onu bulamazsın. Çünkü onu arayıp bulması zor ve zahmetlidir” diyen Herakleitos’un da işaret ettiği üzere umut, umulmadık olanın kudretidir ve “gerçekçi olup imkânsızı istemeyi” gerektirir; oğlum(uz) da bunu yaparak ölümsüzleşti…

1 Haziran 2017  İstanbul.

N O T L A R 

[1] Veysel Çolak, “Deli Bolşevik”.

[2] ‘İleri’ Albümünden bir Grup Yorum parçası.

[3] Ökkeş Karaoğlu, Ustamın Oğlu, Kardelen Yay., 2012.

[4] Fehmi Uzal-Halil İbrahim Özcan, 1980 -1990 Cezaevi Şiir Antolojisi, Sorun Yay.-Melsa Yay., 1992.

[5] Adolfo Bioy Casares, The Invention of Morel, Çev: Ruth L. C. Simms, New York Review Books, 2003… https://books.google.com.tr/books/about/The_Invention_of_Morel.html?id=e...

[6] Gündüz Vassaf, Cehenneme Övgü, İletişim Yayınevi, 2012, s.127.

[7] Zırvalarda şunlarda kayıtlı:“Çağrı’ları ne olursa olsun, kahramanlar kaçınılmaz olarak ve ister istemez, totalitarizmin güçlerine hizmet ederler. Baskı güçlerine karşı çıkan bir kahraman, kahraman hüviyetinden ötürü, bizatihi bir baskı aracıdır. Böyle bir kahramana örnek olarak Spartaküs’u gösterebiliriz. Başkalarını ancak ölüme götürmüştür. Spartaküs’un idamıyla Romalı güçler, asi güçleri yok edebilmişlerdir. Spartaküs gibi, Che gibi kahramanlar kurulu düzenin gereksinmelerini karşılarlar. Kışkırtıcıdırlar. Renkli kişilikleri, uzlaşmacı olmayan tutumlarıyla, sömürülenlere çekici görünürler. Sömürülenlerden birkaçı (kahramanın çağrısı üzerine) kahramanın ardına takılır. Sonunda hepsi birden yok edilir.” (Gündüz Vassaf, Cehenneme Övgü, İletişim Yayınevi, 2012, s.83.)

“Devrimci deseniz, dünyanın en meşhur devrimcisi de Che. O Che ki Küba Devrimi’nden sonra ülkesinin merkez bankası müdürü olur. Bankanın bastığı paralara imzasını atar. Sıkılınca başka ülkelerde devrim yapmaya kalkışır. On altı yoldaşıyla Afrika’ya, Kongo’ya gider. Dillerini bilmediği, kültürlerini tanımadığı insanlarla silahlı ayaklanmaya kalkışır. Tutmayınca Afrikalılara tembel der. Bolivya’da silahlı devrim yapmayı dener. Nice insanın kanına girer. Gelin görün ki günümüzün kahramanlarındandır.” (Gündüz Vassaf, “Devrim, Şiddet ve İnternet”, Radikal, 17 Nisan 2011… http://www.radikal.com.tr/yazarlar/gunduz-vassaf/devrim-siddet-ve-intern...)

Temel Demirer - Sibel Özbudun 

Karar Verin: “Sizin Muhammed Ali’niz Hangisi?”[*]

“Ölüm haberim bir abartıydı.[1]
 
Eski dünya ağırsıklet boks şampiyonunu 3 Haziran’da 74 yaşında kaybettik. Epeydir Parkinson’dan mustaripti. Konuşma dahil pek çok yeteneğini yitirmişti. Eşi Lonnie’nin deyişiyle “İnsanlarla gözleriyle, kalbiyle konuşmaktaydı”...
“Tüm organları durdu, kalbi 30 dakika daha atmaya devam etti”;[2] ardından dökülen “Gözyaşları siyah”tı.[3]
Bana Albert Camus’nün, “Ölümden üç sonuç çıkarıyorum: başkaldırım, özgürlüğüm ve tutkum,” sözlerini anımsatan ölümüne üzüldüm; boksu sevmediğim; bir spor olarak da kabul etmediğim; yaşım Muhammed Ali maçlarını siyah-beyaz TRT’de izlemeye el verdiyse de seyretmeyip, alkışlamadım…
Ben Onu hep, “Nasıl hatırlanmak istersiniz” sorusuna, “Halkını hiçbir zaman satmayan bir insan olarak,” yanıtını vermesiyle;[4] “Vietnamlılar bana hiç kötülük yapmadılar ki onlarla savaşayım. Benim Vietkong ile bir sorunum yoktur,” demesiyle sevdim ve alkışladım…
* * * * *
O sadece gelmiş geçmiş en büyük boks şampiyonu, sadece bir Amerikan siyahi haklar savunucusu değil aynı zamanda, en şaşaalı döneminde ABD emperyalizmine baş kaldırmaya, “Hayır” demeye cesaret eden bir cüretti; 68’in habercilerinden biriydi.
Clay, dünyanın en büyük ve en gelişmiş ülkelerinden birisi olan, ama aynı zamanda ırkçılığın, kölecilik kalıntılarıyla iç içe geçerek siyasetle gericiliğin özgün bir karışımının toplumsal yaşamını zerrelerine kadar nüfuz ettiği ABD’nin ırkçılığı ile ünlenen Kentucky eyaletinde, Luisville’de doğduğunda, ülke dünyayı kasıp kavuran İkinci Dünya Savaşı’na henüz girmişti.
Ama onun ilk gençlik yılları, İkinci Dünya Savaşı’ndan “Dünyayı Hitler faşizminden kurtarmış, komünizme karşı da ‘Hür dünya’nın tek koruyucusu”, “dünyanın en büyük ekonomi ve askeri gücü”, “dünyanın tek hâkimi” olarak propaganda edilen, “Büyük Amerika” ideolojisinin biçimlendirildiği yıllarda geçti. Bu yıllarda ABD, “dünya jandarması” rolüyle dünyanın her köşesine müdahale derken, iç politikada militarizmin, beyaz ırk ve Amerikan ideallerin yüceltilmesinin koçbaşı olarak McCartyciliğin anti-komünizm etrafında yarattığı korkudan beslenerek, en gerici güçlerin basını, siyaseti, kültür alanını zaptettiği, demokrasi güçlerinin sindirildiği bir ülkeydi.
1960’da Roma olimpiyatlarında Amerika adına altı madalya kazanması da onu ırkçıların gözünde aklamadı! Boynundaki olimpiyat madalyası umursanmadan siyahlara servis yapılmayan (o dönemde ırkçılığın etkin olduğu eyaletlerde bu tür restoranlar, kapılarına, “Köpekler ve zencilere servis yapılmaz” diye yazılar asıyordu) bir restorandan atıldı. O da buna tepki olarak madalyasını Ohio nehrine attı!
Ve bir süre sonra da Müslüman olduğunu söyleyerek, Muhammed Ali adını aldı. İslâmi çevreler ABD’de siyahların bu arada Ali’nin İslâm’ın felsefesini ve ondaki ilahi ışığı gördükleri için Müslümanlığı tercih ettiğini söyleseler de gerçek böyle değildir.
1960’ların Amerika’sında siyahlar, Hıristiyan beyazların ırkçılığını protesto etmek için Müslümanlığa geçiyorlardı; yani Müslüman olmak bir protesto biçimiydi. Clay de bunun için Müslümanlığı seçmişti.
Ali’yi, Ali yapan, Vietnam savaşını götürülmek üzer askere alınmayı reddetmesiydi ki, ABD’nin Ali’ye yanıtı da; unvanlarına el koymak ve beş yıl hapis, 10 bin dolar para cezasına çarptırmak oldu.
O günden sonra artık Ali için hiçbir şey eskisi gibi olmadı; zaten zor olan yolu daha da zorlaştı.[5]
* * * * *
ABD Başkanı Obama’nın, “Bir ikonu kaybettik. Afro-Amerikalıları özgürleştiren ve kimlikleriyle gurur duymalarını sağlayan biriydi”; St. Stephen Baptist Kilisesi Baş Papazının ise, “O siyahilerin bile kendini sevmekle ilgili sorunları olduğu zamanda siyahileri sevme cesaretini gösterdi,”[6] diye betimledikleri Ali kadar “Uzun zamandır hiç kimse birleştirememişti parçalı dünyayı. Savaş karşıtları, ırkçılık karşıtları, anti-emperyalistler, Sivil Haklar Hareketi’nin günümüze uzanan sempatizanları, Müslümanlar, Marksistler, sosyalistler vd., hepsi Ali sevgisinde birleşti.”[7]
Bunun böyle olmasında bir anormallik yok mu? Jean Paul Sartre’ın, “Yekî/ê ji nav me hildibijêrin, wî/wê bi hêrs yan jî bi kulê dikujin, piştî bîst salan li ser navê wî/wê peykerê wî/wê çêdikin. Eynî mirov, him dikujin him jî li ber peykerê wî/wê axaftinê dikin, miriyekî/ê bi şan û şerefê berz dikin, daku paşê jiyana yekî/ê din bikaribin jahrî bikin/ “Aramızdan birini alıyorlar, onu öfkesinden ya da kederinden öldürüyorlar, yirmi beş yıl sonra da onun adına bir anıt dikiyorlar. Aynı adamlar, hem öldürüyorlar hem de anıt başında nutuk çekiyorlar, bir ölüyü şana şerefe boğuyorlar ki, daha sonra bir başkasının yaşamını zehir edebilsinler,” uyarısını “es” geçmeyenler için elbette var.
“Nasıl” mı?
Tüm haber kanallarında, görsel ve yazılı medyanın neredeyse tamamında Cassius Marcellus Clay’den Muhammed Ali’ye evrilen bir adama, bir sporcuya ve bir boksöre ilişkin övgüler yer aldı.
Kendini sol cenahta görenlerin ağırlıklı olarak övgülerinde vurgu yaptıkları tema, Muhammed Ali’nin Vietnam Savaşı ve bu nedenle askerliği reddi ile, ABD başta olmak üzere siyahilere karşı uygulanan ırkçılığa karşı takındığı protest tavırdır. Muhammed Ali’nin Küba Devlet Başkanı Fidel Castro’ya “Sizi ABD dahi deviremedi” sözleri önemsiz ya da az önemli laflar ve yaşanmışlıklar değildir.
Tüm bunlara rağmen sol düşünce ve cenah açısından dile getirilmesi gereken bir konu da şu olmadır;
Cassius Marcellus Clay’den Muhammed Ali’ye evrilen söz konusu yaşamda, sondan başa doğru bakıldığında “savaşa ve ırkçılığa” indirilmiş bir yumruk serüveninde elbette takdir edilecek çok şey bulunabilir ve bulunmalıdır da…
Lakin sonuç olarak siyahilere yönelik tutuma ve Vietnam Savaşı karşıtlığına yönelik muhalif duruş güzelliğini ve toplumsal kazanımı sonraki süreçte Hıristiyanlıktan Müslümanlığa geçerek göstermek yağmurdan kaçarken doluya tutulmaya benzemiştir.[8]
* * * * *
Tayfun Atay’ın, “Ali, bir ‘seküler-İslâm’ timsaliydi!”[9] varsayımı oldukça tartışmalıdır; Ali Sirmen’in, “O dini vecibelerini yerine getirme konusunda titiz, mutekit bir Müslümandı. 22 yaşında, o dönemde herhangi bir Amerikan zencisinin başına gelebilecek türden bir haksızlığa kızarak, ihtida eden Ali’nin Müslümanlığı, ırkçılığa, sömürüye, savaş kışkırtıcılığına karşı başkaldıran bir Müslümanlıktı. Adını doğru koymak gerekirse, Ali’nin İslâmı, mazlumun İslâmıydı,”[10] sözleri gibi…
Unutulmasın: ABD’de Martin Luther King’in 1963 Ağustos’unda namlı ‘Bir Hayalim Var’ konuşmasını yaptığı dönemde trendler sivil haklar, entegrasyon iken; 22 yaşındaki Ali açıkça ırk ayrımcısı reaksiyoner bir hareketten etkilendi. Kin ve nefret telkin eden, beyazları “mavi gözlü şeytan”, kendini ise “mesih” ilan etmiş Elijah Muhammed’in “İslâm Ulusu” hareketine katıldı, “PR adamı” oldu. Değişimi yaş aldıkça geldi. Elijah Muhammed’in 1975’teki ölümüyle ayrılıp “hakiki İslâm” olduğuna inandığı yolu seçti.[11] Ama, örneğin İslâmcı fundementalizm ya da IŞİD benzeri oluşumlar karşısında sessiz kalmayı yeğledi.
Tam da bu noktada: “Hangi Muhammed Ali?” sorusu hatalı aslında. Doğru soru şu: Sizin Muhammed Ali’niz hangisi?
Tamam, şu konuda hemfikiriz. Tarihin en büyük spor insanı öldü. Öyle olmasa dünyanın tüm gazeteleri, tüm TV bültenleri onunla başlamaz, herkes aynı adamın birbirinden güzel resimlerini manşete koymazdı. O başkaydı, evet. Yaptıklarıyla, söyledikleriyle hepimizi bir yerden başka bir yere taşıdı. Kimse onun kadar bir spor dalını etkilemedi. Kimse onun kadar genel olarak spor kültürünü değiştirmedi. Bir sporcu olarak kimse onun kadar toplumsal hayatın belirleyicisi olmadı.
Ama bu Ali’nin birden çok yüzü olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Büyük bir Ali hayranı olan ve hakkında kitap yazan New Yorker dergisinin genel yayın yönetmeni David Remnick, Ali öldükten sonra yazdığı yazıda şunu net olarak vurguluyor. Parkinson’a yakalandıktan sonra kamusal imgesi değişti Ali’nin. “Evcilleşti.” Herkesin Ali’si oldu. Reagan’a destek verdi örneğin. Çok suya sabuna dokunmaz hâle geldi. Büyük bir şampiyon ve büyük bir star olarak hayatına devam etti. Aslında o günden sonra herkesin Ali’si oldu. Ondan evvel bazılarının pek haz etmediği biriydi. Hele de devletin.
Yani demem o ki, bugünün sembol Ali’si, bugünün “pop imgesi”, herkeslerin sevgilisi Ali başka, hayatının ilk 40 yılındaki “gerçek” Ali başka. Onun sihri son yıllardaki “kullanışlı” hâlinde gizli değil.[12]
* * * * *
Ve nihayet Cassius Marcellus Clay, Jr., namı diğer Muhammed Ali, daha toprağa girmeden cenazesi üzerinden “prim yapma”ya kalkışanlar da altını çizdiklerimize mündemiç bir soru(n)dur.
“Nasıl” mı?[13]
Ali’nin ölümü, dünya genelinde büyük üzüntü yaratırken, AKP iktidarının havuz medyasının riyakârlığını da tüm çıplaklığıyla ortaya serdi
Demokrasi, barış, insan hakları söylemlerinin yalan olduğunu, halklara karşı nefret suçu işlediklerini, ırkçılık yaptıklarını iyice açık ettiler. Havuz medyası (‘Yeni Şafak’, ‘Akşam’, ‘Star’, ‘Sabah’, ‘Taraf’) barış ve adalet için savaşan Ali’nin meziyetlerini yazarken, Ali’ye zulmeden “ırkçı beyaz iktidar”ın benzeri konumunda olduklarını gizlemeye çalıştılar.[14]
Ali’nin cenazesi için Louisville’e giden Cumhurbaşkanı Erdoğan,[15] programını yarıda keserek Türkiye’ye dönmek zorunda kalırken; Ali ailesinin sözcüsü Bob Gunnell, cenaze töreni programına daha sonradan konuşmacı olarak iki ismin daha eklendiğini belirterek, Erdoğan ve ikinci Abdullah’ın konuşması programdan çıkarıldığını duyurdu.[16]
Muhammed Ali’nin cenazesinin defnedilmesinin ardından KFC Center’da yapılan son törende Haham Michael Lerner konuşmasına, “Seçimle işbaşına gelen yetkililere işkenceye son vermelerini söyleyin. Bu ülkede 2008’de ekonomik kriz yaratan bankalara ve büyük şirketlere, gelir dağıtımı adaleti istediğinizi söyleyin. Şiddet kullanan kullanan politikacılara dur deyin, savaşlara dur deyin. Türkiye’nin liderlerine Kürtleri öldürmeyi durdurmayı söyleyin. İsrail Başbakanı Netanyahu’ya, iç güvenliği sağlamanın yolunun Batı Şeria’yı işgal etmeyi durdurmak, Filistin devletinin kurulmasına yardımcı olmaktan geçtiğini söyleyin,”[17] dedi.
Bu bağlamda hayatına uygun bir dünya finali yaptı Ali. “Bulunduğu yerden kırk Yasin okuyup ruhuna hediye etmek varken binlerce mil yol kat edip canlı yayın kameralarının önünde kısa bir aşr-ı şerif okuma gayretleri de yine aynı Ali kriterlerine takılmıştı aslına bakarsanız.”[18]
* * * * *
İnsan, karmaşık bir varlık. En cüretli isyanlarla, en uysal uzlaşmacığı barındırabiliyor bünyesinde. Bir ırkçılığa tepkisini, bir başka ırkçılığa sığınarak verebiliyor. En yalınkat radikalizmle, en koyu muhafazakârlık arasında salınabiliyor. Ve ömrüne şampiyonlukları, zaferleri, şaşaayı, şanı, şöhreti ve unutulmayı, yok edilmeyi, aşağılanmayı sığdırabiliyor.
Ali de, böyle bir insan. Ölümünden Erdoğan’ın da, Obama’nın da, ırkçılık karşıtlarının da, devrimcilerin de bir pay çıkarması bundan.
Ama belki de “altın vuruş”, ‘Biz onu bir İslâmcı olarak değil, bir ırkçılık ve savaş karşıtı, bir aktivist olarak görmeyi istiyoruz,’ tavrıyla Erdoğan’ı yüz geri eden ailesinden geldi. Biz de onu bu yönleriyle hatırlayacağız.
O hâlde diyebiliriz ki, “Comple promissum/ “Söz verdiğini yap” ilkesinden ödün vermeyen Ali’nin bize bıraktığı miras, “Şu hayatta önemli olan tek şey, bir insanın ‘ben gerçekten yaşadım’ diyebilmesidir. Onun dışında hiçbir şeyin önemi yok,” sözüdür Jean Paul Sartre’ın…
 
27 Haziran 2016 19:11:24, Ankara.
 
N O T L A R
[*] Newroz, Eylül 2016…
[1] Mark Twain.
[2] Tüm Organları Durdu, Kalbi 30 Dakika Daha Atmaya Devam Etti”, Cumhuriyet, 6 Haziran 2016, s.18.
[3] “Gözyaşları Siyah”, Cumhuriyet Sokak, 5 Haziran 2016, s.20.
[4] “Cenaze Cuma Günü Kaldırılacak”, Birgün, 6 Haziran 2016, s.14.
[5] İhsan Çaralan, “Bu Dünyadan Bir Muhammed Ali Clay Geçti!”, Evrensel, 6 Haziran 2016, s.3.
[6] “Efsaneye Yakışan Uğurlama”, Cumhuriyet, 11 Haziran 2016, s.2.
[7] Fırat Mollaer, “Muhammed Ali, Politik Anlamı ve Muhafazakârlar”, 9 Haziran 2016… http://www.birikimdergisi.com/guncel-yazilar/7721/muhammed-ali-politik-a...ârlar
[8] İsmail Topkaya, “Nam-ı Diğer Muhammed Ali”, 6 Haziran 2016… http://sendika10.org/2016/06/nam-i-diger-muhammed-ali-ismail-topkaya/
[9] Tayfun Atay, “Muhammed Ali, Bir ‘Seküler-İslâm’ Timsaliydi!”, Cumhuriyet, 13 Haziran 2016, s.2.
[10] Ali Sirmen, “Zalimin İslâmı Mazlumun İslâmı”, Cumhuriyet, 9 Haziran 2016, s.6.
[11] Ceyda Karan, “Muhammed Ali Kim, Siz Kim...”, Cumhuriyet, 8 Haziran 2016, s.7.
[12] Bağış Erten, “Hangi Muhammed Ali?”, Cumhuriyet, 8 Haziran 2016, s.17.
[13] “Burada herkes adına ciddi bir ‘ikiyüzlülük’ var. Ali hakkında söylenen her şeyde büyük oranda bir doğruluk payı var ama bu sene bu ülkede benzer bir sporcu vardı ve bütün emeği burnundan fitil fitil getirildi. Amedspor’un ve oyuncusu Deniz Naki’nin bu sene yaşadıklarını hatırlıyor musunuz? ‘Barış’ dedikleri için, ‘Irkçılığa karşıyız’ dedikleri için, ‘Çocuklar ölmesin maça gelsin’ dedikleri için başlarına neler geldi? Deniz Naki’nin aldığı 12 maçlık ceza niye verilmişti? (İlker Aktükün, “Muhammed Ali, Deniz Naki ve İkiyüzlülüğümüz!”, Evrensel, 9 Haziran 2016… http://www.evrensel.net/yazi/76807/muhammed-ali-deniz-naki-ve-ikiyuzlulu...) Ayrıca bkz: “Erdoğan: Cenazesinde Gelip Konuşayım”, Cumhuriyet, 7 Haziran 2016, s.4; “Irkçılara ‘Söz Hakkı’ Yok”, Gündem, 8 Haziran 2016, s.13.
[14] “Yumrukları Riyakârlığı da Yere Serdi”, Gündem, 6 Haziran 2016, s.13.
[15] Cumhurbaşkanı Erdoğan, ‘Bloomberg’de Muhammet Ali için kaleme aldığı makalede, “Dünyanın sorunlarını çözmek için Muhammed Ali’nin mirasını kullanın” başlıklı yazıda “dünyanın her yerinden insanlar Ali’nin sporcu kişiliğinin yanı sıra siyasi duruşundan da etkilenmişti. İnsanlığın her zamankinden daha büyük sorunlarla karşı karşıya olduğu bu dönemde Ali’nin barış, özgürlük ve dayanışma mesajı Türkiye’nin politikalarına yol gösteriyor,” dedi. (“Konuşamadı Makale Yazdı”, Cumhuriyet, 10 Haziran 2016, s.13.)
[16] “Erdoğan Muhammed Ali’nin Cenazesinde ‘Bozulunca’ Programını Yarıda Kesti”, 10 Haziran 2016… http://www.diken.com.tr/erdogan-muhammed-alinin-cenazesinde-bozulunca-pr...
[17] “Muhammed Ali’nin Cenaze Töreninde Erdoğan İçin Ağır Sözler”, Cumhuriyet, 12 Haziran 2016, s.11.
[18] Turgay Oğur, “Kendi Cenazesini Tertip Eden Boksör”, 13 Haziran 2016… http://www.meydangazetesi.com.tr/kendi-cenazesini-tertip-eden-boksor-mak...

ÇÖZÜLME, PARÇALANMA VE KUTUPLAŞMA GÜZERGÂHINDA[*]

“Anlarsın niçin uzak yerlere baktığımı,İçinde yaşanmaz bir dünyada yaşıyorum.”[1]

III. Büyük Bunalım’ın yerküresinde, Sykes-Picot’un miadını doldurduğu Ortadoğu’da, nihayet coğrafyamızda devasa bir dissolution (çözülme) fragmantasyon (parçalanma) ve polarizasyon (kutuplaşma) yaşanıyor.

Bunu hâlâ görmeyen, bilmeyen, kavramayan varsa ne yazık.

Çünkü gelecek(imiz) “Fortis imaginatio generat casum/ Zengin hayalgücü, olacakları (önceden) tahmin eder,” kaydı düşülmesi gereken söz konusu gerçeğin biçimleneceği güzergâhtaki çatışmalarla karara bağlanacak.

Kim ne derse desin; “Günün insanı olmaya çalışma, hakikâtin insanı ol. Çünkü gün değişir, hakikât değişmez,” diye haykıran Mevlânâ’nın kulaklara küpe edilmesi gereken uyarısı eşliğinde; “Bir an her şey çok önemli oluyor. Neredeyse gerçek oluyor,”[2] biçiminde betimlenmesi gereken bir ufuktayız.

Ve bu ufuk artık kapitalist otoriterliğin totaliterliğe dönüşme evresidir.

Radikal sosyalistler dışında, liberallerden öznesiz demokrasi aşıklarına uzanan yelpazenin kavramakta zorlandıkları bu evrede,[3] daima Karl Marx’ın, “Perseus, avladığı devler kendisini görmesin diye sihirli bir başlık giyerdi. Biz ise, devlerin varlığını görmemek için, sihirli başlığı gözlerimize ve kulaklarımıza kadar indiriyoruz,” saptamasını haykırmakta müthiş bir yarar var; çünkü…

DEMOKRASİ DEĞİL, DİKTATÖRLÜK!

Yerküre, Ortadoğu da ve coğrafyamız açısından çok sancılı bir kesit bu. Sancılı biçimlenişiyle de, ne gibi çalkantılarla noktalanacağı (kesinlikle sessizce bitmeyeceği kesin olsa da) belli değil…

Aslı sorulursa uluslararası realitenin dinamiklerinden soyutlanması mümkün olmayan bu hâl; Ahmet İnsel’e bile, “XXI. yüzyıl demokrasi değil, demokrasiyle diktatörlüğün izdivacının yarattığı yeni bir ucubenin çağı mı olacak? Bu endişeyi bugünlerde en iyi ifade eden kelime, demokratur: Demokrasiyle karışık diktatörlük. İlk kez galiba 1990 başlarında Edouardo Galleano tarafından üretilen bu kelime, (İspanyolca ‘democradura’), önceleri Latin Amerika’da neo-liberal politikaları halka dayatan demokrasi görünümlü rejimleri kast ediyordu,”[4] dedirtirken; liberaller de “demokrasi”nin yerine “democradura”nın yani “yeni otoriter rejimler”in ikame edildiğini itiraf ediyorlar.

“Yeni otoriter rejimlerin siyasi propagandası şekil değiştiriyor. Öyle İkinci Dünya Savaşı filmlerinden hatırlanan kaba bir propaganda söz konusu değil. Bir defa klasik diktatörlüklerden uzaklaşılıyor. Artık görünürde seçimlerin yapıldığı, şekli olarak demokrasi olan rejimlerin içinde otoriterleşmek revaçta.

İlliberal demokrasi denilen bu yeni tarz otoriterliğin bayrak ülkelerinden biri ise Türkiye. Diğerleri de malum. Rusya, Ekvador, Macaristan vs.

Soğuk Savaş’tan sonra uzun bir süre, seçimler ve serbest piyasa ekonomisinin mutlak bir zafere ulaşacağı ve zamanla bütün dünyanın demokratik rejimlerle yönetileceği umulmuştu. Tarihin sonunun geldiği ileri sürülmüştü. Tarih, alışkanlığı olduğu üzere hem sonunun gelmediğini ispat etti hem de belli ki yeni bir döneme girildiğinin de işaretlerini veriyor.”[5]

“Yeni bir dönem” vurgusu önemli ve yerindedir. Yerküre, Ortadoğu’da ve coğrafyamız da bu realite dışında ele alınıp, kavranamaz!

O hâlde kilit kavramın demokrasi değil, diktatörlük olduğunun altını çizerek aktaralım: “Devlet yok Erdoğan var!”[6] diye betimlenen kesiti; AKP Genel Başkan Yardımcısı Mustafa Ataş, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Ümmetin, milletin sesi ve nefesi olduğunu” belirterek, “Erdoğan anlatılmaz yaşanır. O, bu ümmete Allah’ın bir lüftudur,”[7] sözleri tarif ederken; “Yeni Türkiye ve Türk Tipi’nin anlamı, Erdoğan’ca diye bir dil ile Erdoğan’ca diye bir rejimde saklı,”[8] diye ekler Meryem Koray…

Kolay mı? Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, kendisine yönelik eleştiriler ve “Cumhurbaşkanı gitsin” demenin, “Yıkılsın bu ülke” demek olduğunu öne sürüp, “Tayyip Erdoğan gitsin demek, ‘Bizim tüm siyasetimizi, tüm çalışmalarımızı, üzerine bina ettiğimiz milletimizin, bayrağımızın, vatanımızın, devletimizin tek olması anlayışı yıkılsın’ demektir!” naraları attığı bir hâl bu!

Söz konusu hâlin ortaya koyduğu üzere Cumhurbaşkanı bir yandan “İstediklerimi kendim için istemiyorum” derken, “ülkenin, milletin birliği, devletin tek olması”nı kendi “varlığı”na bağladı; açıkça, “Devlet benim” demiş oluyor; Fransa Kralı XIV. Lui’den[9] beri, “Devlet benim” demek, “diktatörlük ilanı”, “tek kişi yönetimi” ilanı olarak algılanmış olsa da!

Görülmesi gerek: Cumhurbaşkanı bu söylemiyle, fiiliyatta sürdürdüğü, sınır, yasa, teamül tanımayan tutumunu, rejimi, sistemi, düzeni savunmada kendini en merkeze koyarak, ete kemiğe büründürmüştür. “Kadife eldiven içindeki demir yumruğun” devreye sokulmasını istemesiyle birleştiğinde Cumhurbaşkanı, “tek lider” tanımını siyasi bakımdan “tamamlamış” olmaktadır![10]

Kaldı ki Avrupa Parlamentosu Başkanı Martin Schulz, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a politikalarının Avrupa değerleri ile bağdaşmadığını ve bunun AB üyelik sürecini sadece zora sokmadıkla kalmadığını, imkânsız hâle getirdiğini ifade ederek, Türkiye’nin tek adam devleti olma yolunda olduğunu söylerken;[11] ‘Foreign Policy’ dergisi de, Erdoğan’ın ülkedeki muhalefeti tamamen yok etmek istediğini ve nüfusun tüm kesimlerinin bu politikanın kurbanı olduğunu kaydetti.[12]

Ancak bu hâl; Semih İdiz’in, “Batı’nın tonu giderek sertleşiyor,”[13] analiziyle çakışmıyorken; ‘The New York Times’ yazarı Thomas Friedman ekliyor: “ABD Erdoğan’ın diktatöre dönüşmesine sessiz kalıyor”![14]

Tarık Ali’nin, “Güç, Erdoğan’ı kör etti,”[15] ifadesindeki üzere ‘Der Spiegel’ de, ‘Korkunç Dost’ başlığıyla haberinde, “Onu gerçekten tanıyan, her şeyden önce Avrupa için ciddi ciddi korkmalı” derken;[16] toplum siyasal İslâmın değerlerine göre şekillenip, dinci radikalizmi güçlendiriyor, devlet yönetiminde keyfilik, itiraz eden tüm sesleri susturmaya kararlı totaliter eğilimler daha da güçleniyor.[17]

Bu da coğrafyamızdaki soru(n)ları ağırlaştırırken; Türkiye yönetilemeyen bir ülke hâline geliyor. ‘The Financial Times’ın da, “Suriye Afganistan’a, Türkiye Pakistan’a benzemeye başladı,” demesi bundandır.[18]

Çünkü -binlerce kez tekzip edilmiş- yalanlarıyla Erdoğan’ın,[19] “Elinde silahı olan, bombası olan teröristle, konumunu, kalemini, unvanını, amacına ulaşabilmesi için teröriste emir verenin de hiçbir vasfı yoktur. Akademisyen olması, gazeteci olması, STK yönetici olması, aslında o kişinin terörist olduğu gerçeğini değiştirmez. Tetiği çeken terörist olabilir ama teröristin amacına ulaşmasını sağlayan bunlardır. Terör örgütlerine destek verenlerin adliyenin bir kapısından girip, diğerinden çıkmasına tahammül edemeyiz. Terör ve terörist tanımını yeniden yaparak Ceza Kanunu’na almalıyız. Bu mesele düşünce özgürlüğü basın özgürlüğü değildir,”[20] diyerek toplumu kamplaştırdığı coğrafyamızdaki soru(n)ların ağırlaştığının altının defalarca çizilmesi gerektiği koordinatlarda, Türkiye iki krizle karşı karşıyadır. Bu krizler yaklaşan toplumsal çöküşün işaretleri. İki krizin de kökeninde, AKP liderliğinin ihtirasları, siyasal İslâmın gerici refleksleri yatıyor.[21]

SİYASAL TABLO VE OLASILIKLAR

“Ama”sız, “fakat”sız ve özellikle de liberal yanılsamasız görülmesi gerek: Türkiye’nin, bu döneminde, 1960’lar, 1970’ler, 1980’ler, 1990’lar ile 2007’deki karanlık dönemi birleştiren bir kara deliğe doğru ilerleniyor… “2010’da darbelere zemin hazırlıyor” diye kaldırılan EMASYA Protokolü’nün muhteşem dönüşü de, “remilitarizasyon” sürecini, mükemmel bir halka biçiminde tamamlıyor.[22]

Kabul edin ya da etmeyin; gerçek ortada: Din ve ırk ağırlıklı, faşizan bir “biz” algısı üzerinden konuşan, otoriter yöntemlerle sorunların çözüleceğini iddia eden, kozmopolit dünyanın kir ve günahlarından arınarak yeniden güçlü olmayı vaat eden hatipler ön plana çıkıyor. Yeni sağın veya otoriter muhafazakârlığın sunduğu “yeni çehre” bu.[23]

Kolay mı? Bir zamanlar AKP’den “demokrasi beklentileri” olan Oral Çalışlar’ın dahi, “14 yıllık iktidar, bir ‘güç birikmesi’ anlamına geliyor. Gücü merkezileştirebilmiş bir liderin, parlamento içinde, etkili bir muhalefetle karşılaşmamış olması, ciddi bir handikap. Halkı arkasına alan, bürokratik, güvenlik ve yargısal kurumlarında etkisi yoğunlaşan, iktidar partisine egemen olarak, yasamayı da kontrol edebilen, otoriterleşme eğilimindeki bir güçten söz ediyoruz,”[24] diyebildiği bir hâlden söz ediyoruz!

Hani “sivil toplum”cu Ömer Laçiner’e göre bile, AKP liderliğinin Türkiye’yi hızla “tam teşekküllü diktatörlüğe”, “muhafazakâr otoriter bir rejime” doğru sürüklediğinden[25] ya da Ferhat Kentel’in, “Totalitarizmin sıradanlığı”ndan[26] söz ettiği bir güzergâhtır bu!

Ve “Totaliter rejim inşasına dönük son virajlar da geçiliyor,”[27] diyen Nuray Mert’in, “Asıl mesele İslâmi rejim”[28] notunu düştüğü siyasal duruma ilişkin olarak “Yeniden biçimlenmiş ‘İslâmcı Despotizmin’ çözülmesi pek de kolay olmayacak,”[29] demeden edemiyor Güray Öz…

Ahmet İnsel’in, “Otoritarizm ötesine gidiş”le[30] yorumlayıp; “Yalan, inkâr ve aldatma rejimi”[31] olarak adlandırdığı Erdoğan merkezli olarak AKP totaliterliği için “Evet, Türkiye hâlen bir

diktatörlük değil ama diktatörlüğe dönüşme potansiyelini güçlü biçimde içinde taşıyan bir ‘geçiş rejimi’ manzarası sunuyor,”[32] derken kaçınılmaz bir çatışmanın da altını çizmiş oluyor.

Evet, evet Doç. Dr. Ahmet Kasım Han’ın, “Suriye politikasının vardığı yer Pakistanlaşma”[33] formülündeki coğrafyamızda “istikrarsız denge(sizlik)” söz konusu!

Öne çıkan görüntüde “Siyasette adeta bir denge var: AKP, kendisini iktidarda tutacak oyu almaya devam edecek gibi görünüyor. Buna karşılık, muhalefet, oyunu artıracak, AKP bloğunu zayıflatacak gibi görünmüyor. Bu denge aslında, siyasette, ‘bu ülke çöküyor mu’ kaygılarına yol açan sorunların aşılmasını önleyen bir kilitlenmeye işaret ediyor. AKP aldığı oyun sınırına geldi, tek başına hükümet olmakta zorlanıyor.”[34]

Tüm bunlara bir de ‘The Irish Times’a konuşan HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın, “Kürtler ile Türkler arasında yükselen gerilimin etnik bir savaşa dönüşebileceği” uyarısını eklemek gerek![35]

Sur, Cizre, Nusaybin, Yüksekova vb.’lerinden sonra hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağı ayan beyan ortadayken; “Bu prova bir isyanın hazırlıklarıydı... Ve özetle diyoruz ki prova isyanlar sona ermeyecektir... Çözüm süreçleri ise büyük bir masaldan ibarettir... Barıştan yanayız elbette ama barışı bozan tarafın asla bizlerin, siyasi iktidarın ve devletin olmadığını söyleyebiliriz,”[36] diyen resmi söyleme inat artık kavranması gerek: Barış sadece silâhların susması ve silâhlı çatışmanın sona ermesi değildir. Barış, savaşa ya da silâhlı çatışmaya yol açan nedenlerin ortadan kaldırılması, savaşa ya da silâhlı çatışmaya yol açan çelişmelerin çözülmesidir aynı zamanda…

Bu “olmazsa olmaz”ken; “Bir dönem, daha bir süre yakıp, yıkacak olsa bile kapanıyor. Peki ya sonra?”[37] sorusunu dillendiriyor Ergin Yıldızoğlu haklı olarak…

“HÂL VE GİDİŞ”İN ANIMSATTIĞI “DUÇE”

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, “Anayasa Mahkemesi’nin verdiği karara uymadığını, saygı da duymadığını açıkladı”ğı[38] hâl ve gidişte kimse yasalardan, demokrasiden söz ederek güldürmesin bizi…

Hiç uzağa gitmeyin: Mehmet Tezkan’ın, “Diktatörlükle demokrasi arasındaki farka,”[39] dikkat çekmek ya da Ümit Kardaş’ın, “Despotik ve otoriter süreçlere savruluyoruz,”[40] demek zorunda kaldığı hâli “Neo-Hamidizm” olarak niteleyen Murat Belge bile Erdoğan ile Abdülhamid arasındaki paralelliğin altını çiziyor![41]

“Hayra âlâmet değil. İktidar olma hakkını ‘temsili’ bir şekilde yitirmiş partiyle onun gerçek lideri demokrasiden hiç hoşlanmıyor”;[42] “Bu rejimin adı demokrasi olamaz!”;[43] “Ceberut devlet”[44] nitelemelerini hak eden bu tablo ya da Yalçın Küçük’ün, “Türkiye’de faşizmin kütle temeli, ancak İslâm’a dayanılarak yaratılabilir,” saptaması size ne hatırlatıyor?

“Faşizm dini bir konsepttir…” “Faşizm şirketçilik (corporatism) diye adlandırılmalıdır. Çünkü şirket ve devlet gücünü birleştirir…” diyen Mussolini için “Faşizmin dini vatanıdır”, “bizim mitosumuz millettir, milletin yüceliğidir”, “kutsal İtalya, tanrısal İtalya”, “Tanrım, Duçe’nin şahsında İtalya’yı kurtar” ifadeleri faşizmin amentüleriydi. “Kitleler” diyordu Mussolini ”sadece basit ve uç (aşırı) duygulara aşinadır. Onları sadece imajlar etkiler”ken;[45] Ona ‘Il Duce’ derlerdi. Yani “Şef, Reis”. Adı Benito Mussolini’ydi. Ecdadıyla çok gurur duyuyordu. Faşizmi, Roma İmparatorluğu’nun simgeleri üzerine kurmuştu. İtalya’nın tek hâkimiydi.

Mussolini işini sıkı tutan biriydi. Ülke yönetimini öyle bilip bilmediği, güvenemeyeceği insanlara bırakması düşünülemezdi. Bu sebeple, savaşta en önemli makamlardan birine, Dışişleri Bakanlığı’na damadı Galeazzo Ciano’yu getirmişti…[46]

Mussolini, korkmuş, bunalmış ve sıkılmış bir halka ikinci bir Roma İmparatorluğu vaat etti. Faşizm bile adını, Roma’da devlet otoritesini simgeleyen bir demet çubuğa iliştirilmiş baltadan alıyordu.

İşe başladığında fazla bir halk desteği olmayan Mussolini, 1924’te artık oyların yüzde 65’ini alabilecek bir güce erişmişti. Ancak Faşist Parti’nin bu zaferi, aynı zamanda faşistlerin yenilgisiydi. Meclisi ele geçirmişlerdi ancak siyasi gücü kaybetmişlerdi. Kendi başlarına bir anlamları kalmamıştı. Faşist olmak yetmiyordu, kazanmak için Mussolinici olmak şarttı.

Mussolini ülkeyi kendi atadığı ve kendine bağlı mülki idare amirleriyle yönetiyordu. Bütün partililer Mussolini ve onun adamlarına biat etmek zorundaydı.

Mussolinicilik faşizmi kapsayan, ondan büyük bir ideolojiye dönüştü. Dönemin uzmanı tarihçilerin büyük çoğunluğu, faşist liderin XIV. Louis’nin “Devlet Benim” kavramını yeniden canlandırdığı konusunda mutabık.

XIV. Louis bu sözü durduk yere sarf etmemiş. Yüzyılların geleneği olan “kral geldi mi herkes susar” kuralına uymayan Parisli parlamenterlere ağızlarının payını bildirmek için, belli ki gücün elinden gitmesinden tedirgin olup da “devlet benim” deyivermiş.

Krallar olsun, faşistleri bile boyunduruk altına almış Mussolini olsun, tek adamların yörüngesine girecek insan bulmak kolay iştir.[47]

Paralellik bu kadar da değil; devam edelim:

AKP kongreleri, önceden verilmiş siyasi kararın kayda geçirilip hukuki kişilik kazanması maksadıyla usulen düzenlenirler ve bu nedenle, ne parti içi siyasi olay değeri bakımından ne de sonucunu görmek için izlenmeyi hak ederler. Kongrelerin sonucu zaten bellidir. Belli olmasa kongre düzenlenmez.

Bunun tek istisnası, AKP’nin ilk kez Erdoğan’ın fiziki mevcudiyeti olmadan gittiği Beşinci Olağan Büyük Kongresi olabilirdi. 12 Eylül 2015’teki kongrede Erdoğan’a rağmen partinin gerçekten de genel başkanı olabileceğini sanan Davutoğlu kendi MKYK listesini yapmayı denemiş, ancak karşısına rakip olarak Binali Yıldırım’ın çıkarılacağını görünce bundan caymıştı. Sonunda MKYK’yi Erdoğan belirledi ve o MKYK de Davutoğlu’na 29 Nisan 2016’da parti içi darbe yaptı.

Bu olağanüstü kongre de Davutoğlu’nun hükümet darbesiyle devrilmesi sonucunda oluşan yeni siyasi durumu hukukileştirmek için düzenlendi.

“Vatan, millet, devlet ve bayrak”la ifade edildiği için meşruiyetini kimsenin sorgulamaya yeltenmediği tekçi söyleme alıştırılmanın doğal sonucu, “tek lider ve tek parti”ye de hazır hâle getirilmektir ki dünya buna benzer bir siyasal dönüşüme geçen yüzyılın ilk yarısında tanık olmuştu...

AKP’nin vücut dilinde anlatılan Türkiye’nin değişimi, Almanya’nın Weimar Cumhuriyeti’nden Üçüncü Reich’a dönüşümüne benziyor.[48]

AKP’nin Nazi siyaset teknolojilerine müracaatı, kongrelerinde ayakta huşu içinde Erdoğan mesajı dinleme ritüeliyle bir örneğine daha tanık olduğumuz lider odaklı seküler ayinler tertip etmekle sınırlı kalmıyor.

Demokrasi sahteciliğinden politik manipülasyon ve propaganda tekniklerine uzanan çok geniş bir alanı kapsayan Nazi siyaset teknolojilerinin AKP’de yaygın ve etkin bir kullanımı söz konusu.

Nazi siyaset teknolojilerinden 70’lerdeki MHP’nin yanı sıra yine aynı dönemden başlayarak Milli Görüş de faydalanmıştı ama birincilik AKP’nin hakkıdır. Onlar bu işi endüstriyel düzeyde yapıyorlar.

Ve bu bir rastlantı değil.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “üniter devlette başkanlık” sorusuna “Hitler Almanya’sı” cevabını vermesi de bir rastlantıyla açıklanamazdı…[49]

Hitler’in kitabının ruhuna nakşettiği “führer” kavramıyla Erdoğan’a atfedilen “reis”lik durumu... “Tek adam” söylemi.

Otorite ve gücü yücelten siyasi kültürler arasındaki büyük benzerlikler...

İronik benzerlikleri şimdilerde daha iyi anlaşılması gereken parlamenter rejim karşıtlığı...

Korporatizm. Nazilerin, farklı sınıfsal çıkarları ırk temelinde meczetme gayesini güden işçi-işveren korporatizminin, AKP Türkiye’sinde dincilik temelinde yeniden üretimi..

Hitler’in dış politikasındaki “diriliş” ve “fetih” temalarıyla, AKP Türkiye’sinin ülkenin içini hedef alan fetihçi söylem ve eylemi arasındaki örtüşmeler.

Bu kadar çok çakışma, rastlantıyla açıklanabilir mi?

Ve nihayet AKP Türkiye’sinde Cumhuriyetin yerini İslâmcı totaliter bir tek adam diktatoryasının almakta oluşu ile Weimar Almanya’sının Üçüncü Reich’a dönüşümü arasındaki bazı paralellikler de ilgi çekici.[50]

İÇ SAVAŞA KAPI AÇAN DÖNÜŞÜM

Görülmesi gerekiyor; coğrafyamızda yaşananlar, iç savaşa kapı açan dönüşümdür.

Bir “kültür inkılabı”, kültür alanında yeni bir yaşam biçimi önermek ve uygulamaya koymak anlamına gelirken; AKP 14 yıldır tam da bunu yapıyor. Hem öneriyor hem de çok kapsamlı bir toplum mühendisliği projesini uygulamaya devam ediyor. Müslüman entelijensiya siyasal İslâmın Sünnî yaşam tarzını, kültürel kodlarını toplumda egemen kılıyor. Bunu toplumda, mekânın ve zamanın bireyler arasında paylaşımını düzenleyerek, görülen ve görülmemesi gerekenlerin, konuşulabilenlerin ve konuşulmaması gerekenlerin, anlamlı olanla anlamsız olanın arasındaki sınırı yeniden çizerek yapıyor. Müslüman entelijensiya, ekonomik artığa ulaşmasına olanak veren özgün bilginin (üretim aracının) özelliklerine uygun üretim, yeniden üretim ilişkilerini, kapitalist üretim ilişkileriyle başarıyla eklemlenebilecek biçimde egemen kılma yolunda ilerliyor: Bir “pasif devrim” sürecinin sonuna geliyoruz…[51] (Bu da kaçınılmaz bir kapışmadır.)

Karşımızda radikal bir kültürel değişim yaşandığını gösteren toplumsal harita olduğu, artık bir “sır” değil!

Türkiye’de II. Dünya Savaşı sonrasından, son Kürt isyanına kadar geçen dönemde en sert siyasi sarsıntılar, askeri darbeler, komünist hareketler, faşist reaksiyon, sermayenin (uluslararası sermayenin uzantısı olmanın getirdiği özellikleriyle birlikte) kurduğu, giderek kapsamı genişleyen, nihayet neo-liberal dönemde ülkenin tümünü kapsayan bir bilişsel haritaya kolaylıkla yerleştirilebilir. İşçi hareketinin kendi çıkarlarını savunmasına olanak veren kavramlar, kurumlar olduğu kadar, Kürt isyanı da, ulusalcı karakteriyle bu haritaya, kültürel yaşama (simgesel evrene) uyar.

AKP hükümetleriyle birlikte siyasal İslâmın kurguladığı bir bilişsel harita, sermayenin kurmuş olduğu bilişsel haritanın üzerine bir parazit gibi yapıştı, emekçi sınıfların çıkarlarını ifade etmelerine olanak sağlayan kavramları da içeren cumhuriyetçi, laik kültürü değiştirmeye, çözmeye başladı. Şimdi, bu çözülmenin oluşturduğu boşlukta ortaya, hırsızlığı, tecavüzü, yalancılık ve cinayeti sıradanlaştıran ahlâksız bir kültür şekilleniyor.[52]

Yani çürümenin karşı devrimci örgütlenmesi gerçekleştiriliyor.

Unutulmasın faşizm, nihai kertede kapitalist çürümenin, çeşitli biçimlerde örgütlenerek, düzenin bekasının sağlanmasıdır

‘Türkiye Üçüncü Sektör Vakfı’ Genel Sekreteri Tevfik Başak Ersen’e göre, Türkiye’de her zaman hükümete yakın kuruluşlar kayırılıp; sivil alan gittikçe daralırken;[53] ana “muhalefet” partisi CHP[54] basiretsizliğiyle iktidara destek olurken; birkaç örnek daha sıralayalım:

Ahlâk, din mi?!

1) Müslüman Anadolu Gençlik imzasıyla 26 Haziran’da düzenlenecek LGBTİ Onur Yürüyüşü’ne saldırı çağrısı yapıldı. “MAG-Müslüman Anadolu Gençlik” imzasıyla sosyal medyada paylaşılan bildiride, 26 Haziran’da düzenlenecek 2016 LGBTİ Onur Yürüyüşü’nün engellenmesine yönelik çağrı yapıldı. Facebook üzerinden yapılan homofobik çağrıda, yürüyüşü önlemek için “şuurlu bütün Müslümanların Taksim Meydanı’na davet edildiği” kaydedildi. “Onursuz Sapıkları, İ....leri Yürütmüyoruz” başlıklı bildiride LGBTİ’den “sapık güruh”[55] olarak bahsedildi.[56]

2) Ramazan ayının ilk sahurundan hemen önce 6 Haziran 2016 gecesi Sarıyer Bahçeköy’de İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi’nden bir öğrenci grubu “tekel bayiine girdikleri için” mahalleden üç kişinin saldırısına uğradı. Saldırganlar öğrencilerden birinin burnunu kırıp bıçakla tehdit etti.[57]

3) Düzce Üniversitesi İzci Kulübü öğrencilerine Sakarya Bakacak İzcilik tesislerinde kalmaları için önce izin çıktı. İznin ardından tesislere kamp için giden öğrencilere, “kızlı erkekli kalamazsınız,” dendi.[58]

4) Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, Ankara metrosunda kadınlara özel vagon yapılması için Twitter’da anket düzenledi.[59]

5) TRT’de, ‘Ramazan Sevinci’ adlı programa katılan Prof. Dr. Mustafa Aşkar, “Namazı hayvanlar kılmaz, namaz kılmayan hayvandır,” deyip; ayette yer aldığını belirterek, insan dışında bir varlığın alnının secdeye gelmediğini, insanın ‘namaz ergonomik’ yaratıldığını ve bu yüzden secde ettiğini ifade etti.[60]

6) İstanbul’un tarihi okullarından olan Beyoğlu Anadolu Lisesi, kız lisesi oluyor. Müdür İsmail Onay tarafından öğrenci velilerine gönderilen mesajla iletilirken, mesajda şu ifadeler yer aldı: “Sayın velimiz, okulumuz 2016-2017 öğretim yılından itibaren, binamızın fiziki şartları değerlendirilerek tarafımızdan yapılan teklifle kademeli olarak yalnız kız öğrenci alacaktır. Bu konuda öğrencilerimizin kendilerini zor durumda bırakacak davranışlardan kaçınmalarını önemle istirham ederiz.”[61]

7) Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nda, sözleşmeli personel olmak için başvuru yapanlara mülakatta “Dün hangi kandili kutladık? Sakal okutma nedir?” gibi sorular yöneltildi. Adayların Erdoğan’a mesafesini ölçen sorular da dikkat çekti. Sorular arasında “Cumhurbaşkanımızın cemaate karşı tutumunu beğeniyor musun? ‘Dünya 5’ten büyük’ kimin sözü?” de yer aldı.[62]

8) “Babanın öz kızına şehvet duyması nikâhı bozmaz” şeklinde fetva veren Diyanet,[63] “Ahlâki Yozlaşmayı Önleyici Çalışmalar”a 2 buçuk milyon TL, dini “içselleştirmek” için ise 10 milyon TL harcanacağını açıkladı.[64]

9) Diyanet İşleri Başkanlığı, 77 yıl önce Türkçe yayımlanan Muhammed Hamdi Yazır’ın ‘Hak Dini Kur’an Dili’ yorumunu kardeşi Mahmut Bedrettin Yazır’ın el yazması olarak Osmanlıca bastı.[65]

10) İzmir İl Özel İdaresi’nin Çınarlı’daki hizmet binasının cami yapımı için Diyanet’e verilmesinin ardından, idarenin Konak’ta yeni yapılan hizmet binası da imam hatip lisesi olması için aynı kuruma devredilmişti. Şimdi de Karaburun’un köylerindeki muhtarlık binaları, köy odaları ve zeytinliklerin de bu kuruma bırakıldığı belirlendi. Karaburun Belediye Başkanı Ahmet Çakır, köylerdeki mülklerin devrine tepki

gösterdi. Çakır, “Bu yerleri Diyanet’e vererek içki satan bakkal ve işletmeleri ilerleyen süreçte ruhsatlarını iptal etmek istiyorlar,” dedi.[66]

Vatan, millet, Sakarya mı?

1) Kütahya’nın Tavşanlı ilçesinde Kürt kökenli işçilerin bayrak yaktıkları için gözaltına alındıklarına dair söylentiler binlerce kişinin polis merkezi önünde toplanmasına sebep oldu. Polis müdahalesiyle uzaklaşan kalabalıktan bazıları TOKİ inşaatlarının bulunduğu yere giderek işçilerin kaldığı barakaları ateşe verdi.[67]

2) Trabzonspor-Fenerbahçe maçında tribünden sahaya atlayarak çizgi hakemine saldıran Oğuzhan M.’nin giydiği ayakkabılar ve pantolon sosyal paylaşım sitelerinde satışa çıkarıldı. Beyaz TV’ye konuşan saldırgan Oğuzhan M., polislerin kendisine, “Kafanı kapatmanın hiçbir anlamı yok. Vatan haini değilsin” dediğini söyledi. Yaşananlar Hrant Dink’in katili Ogün Samast’a Türk bayrağıyla poz verdirilmesini, Samast’ın cinayet sırasında taktığı beyaz berenin milliyetçi çevrelerce ‘simge’ hâline getirilmesini akıllara getirirken; Avni Aker Stadyumu’nda sahaya girerek hakem Volkan Bayarslan’a saldıran ve tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılan 17 yaşındaki Oğuzhan M.’nin giydiği ayakkabılar ve kot pantolon sosyal paylaşım sitelerinde satışa çıkarıldı.[68]

Hak, hukuk mu?

1) “Yargının bir an önce bağımsız bir yapıya kavuşması gerektiğini” vurgulayan eski Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, “Demokratik bir kültüre sahip toplumu hazırlamalısınız, ondan sonra anayasa değişmelidir. Parlamenter sistemi işleyemez hâle biz getirdik. DNA’ları ile oynadık” deyip; Gülen cemaatini kast ederek “Yargıda 2010’dan önce bir vesayet vardı. Ondan sonra bir başka vesayet geldi,” diye ekleyen Kılıç, Türkiye’de demokratik kültür gelişmediği sürece hangi sistem getirilirse getirilsin sorunların çözülemeyeceğini savundu.[69]

2) Henüz ikinci yılını doldurmayan Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu döneminde her iki hâkimden biri yer değiştirdi.[70]

3) Dünyada basın özgürlüğünün korunması için önde gelen kuruluşlardan Özgürlük Evi’nin (Freedom House) raporunda, Türkiye 66 puanla, 199 ülke içinden başını özgür olmayan ülkeler arasında yer aldı.[71]

4) Cumhurbaşkanı Erdoğan ve eski Başbakan Davutoğlu’nun birlikte kullandığı “örtülü ödenek” diye adlandırılan gizli hizmet harcamaları bir ayda yüzde 70 arttı. Silah harcamalarındaki artış ise tam 4 kat![72]

5) Şırnak’ın Cizre ilçesinden geriye savaştan çıkmış gibi yanmış yıkılmış bir kent kalmış. Yanık kokan Cizre’de cenazelerin çıktığı birinci bodrumda hâlâ yanmış insan kemikleri duruyor. Bodrumda ölen Cizre Halk Meclisi Eşbaşkanı Mehmet Tunç ve kardeşi Orhan Tunç’un annesi Esmer Tunç, “Bana bir avuç kül verdiler ‘Al bu senin oğlun,’ dediler. İki elim Erdoğan’ın yakasındadır. Neydi günahımız, Cizre’de doğmak mı Kürt olmak mı?” diyor.[73]

6) İstanbul Adliyesi önünde basın açıklaması yapmak isteyen ÇHD ve Halkın Hukuk Bürosu’na bağlı avukatlara polis, kalkanlarla ve coplarla saldırdı. Polislerin saldırısı sırasında avukat Zeycan Balcı Şimşek’in beli kırıldı. Polis saldırısının ardından ÇHD üyesi 2 avukat gözaltına alındı.[74]

7) Baran Tursun Vakfı Kurucusu Mehmet Tursun, İç Güvenlik Yasası’nın ardından yargısız infazların ve ölümlerin arttığını hatırlatırken, Vakfın hazırladığı raporlara göre, 2011 ile 2013 yılları arasında toplam 66 kişi polis tarafından öldürülürken, bu sayı 2014- 2015 yılında ise 218 kişiye yükseliyor.[75]

8) Çatışma bölgelerindeki emniyet güçleri için ‘acil ve ihalesiz’ olarak zırhlı güvenlik kulübeleri yaptırılırken, bu işin verildiği 4 şirketten biri, 7 TİP’li gencin öldürüldüğü Bahçelievler Katliamı’ndan hüküm giyen Ahmet Ercüment Gedikli’ye ait çıktı. Şirket bugüne kadar tanesi 50 bin liradan 700 kulübe yaptı.[76]

9) SGK’ya zimmetli seyyar röntgen cihazı, Kırşehir’in AKP’li Belediye Başkanı Yaşar Bahçeci’nin atının kırılan ayağının filminin çekilmesi için hastaneden at çiftliğine götürüldü.[77]

10) İstanbul Üniversitesi Baltalimanı Sosyal Tesisleri’nde alkol satışı yasaklandı. Yetkililer yasağı doğruladı, nedenini açıklamadı.[78]

11) 6 Kasım 2015 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren karara göre, marketlerde satılan yılbaşı sepetlerinde bir dönem kapandı. TAPDK kararına göre artık, yılbaşı sepetlerinde alkollü içecekler ve tütün mamulleri yer almayacak.[79]

Ve laiklik mi?

1) TBMM Başkanı İsmail Kahraman, “Yeni anayasada laiklik olmamalı” derken; Cumhurbaşkanı Erdoğan da şunları dedi: “Kutlu Doğum herhangi bir yıl dönümü değil, manevi bir yeniden diriliş olarak kutlandığı ölçüde anlamlıdır. Bütün Müslümanların bu yeniden diriliş fırsatını en iyi şekilde değerlendireceklerine inanıyorum. Allah’ü Teala, hepimize işte bugün burada toplandığımız gibi kıyamet günü de Efendimizin sancağı altında toplanmayı nasip eylesin diye dua ediyorum.

Dinin sahibi Allah’tır. Bizim üzerimize düşen kendi geleceğimize sahip çıkmaktır. Dünyada hak ettiğimiz yere gelmek için dinimizi ve tarihimizi iyi öğrenmeliyiz. Osmanlı’nın son dönemlerinde medreselerin yozlaşması büyük sıkıntıya neden olmuştur. Cumhuriyetle medreselerin kapatılması daha büyük boşluğa neden olmuştur.

Müslümanları zalim diktatörler ile terör örgütleri arasında bir tercihe zorlamak asla mümkün değildir. Yaşanan sancılar, üst üste gelen değişimler yeni bir sürecin habercisidir. İslâm dünyasının umudu Türkiye’dir, Türkiye’nin umudu da sizlersiniz. Kaderin üzerindeki kader ne karar vermişse bizim yaşayacağımız da odur.”[80]

Evet, büyük dönüşümün bir parçası da “İnsan özgürlüğünün politik yüzü”[81] laikliktir!

“Laicus: Yunancadan gelme Latince bir tabir. Yunanca’da düpedüz ‘halk’ demektir”... Latinin ‘laicus’u da ‘rahiplerin dışında kalan’dır.”... “Eğitim ve bilgi, ruhbana ait bir imtiyaz ve nimet olduğundan ‘iş bilmez, eğitimi düşük’ adam anlamında da geçer” diyordu. Bu saptama, ruhban sınıfının bilgi üzerindeki tekeline işaret ediyor ve Laicus kavramı da, halkın, çoğunluğun yönetimi anlamına gelen demokrasi kavramıyla buluşuyor.

Gerçekten de bugün laiklik, kapitalizme, kapitalist sınıfın, “eski rejime” karşı siyasi, kültürel mücadelesine ait bir kavram.

Yükselmeye başlayan kapitalist sınıf, toplumda zamanın, mekânın paylaşımını, konuşulabilir olanın sınırlarını kendi yaşam pratiğini kolaylaştıracak, yeniden üretecek biçimde genişletmek istediğinde siyasi, ideolojik engellerle karşılaştı. Bunları aşmak istediğinde de karşısına öncelikle İlber Hoca’nın değindiği ruhban sınıfının, onun tekelinde tuttuğu bilginin, bu durumu yeniden üreten kurumsallaşmış dinlerin baskıları çıkıyordu.

Ruhban sınıfına, kurumsallaşmış dine yönelik eleştirilere XVI. yüzyıldan itibaren gittikçe artan oranda, yeni sınıfın önde gelen entelektüellerinin (Örneğin: Hobbes, Spinoza) yazılarında görüyoruz. Bu yazarlar, “mucize” kavramına karşı neden-sonuç ilişkisini, doğanın yasalarını, dini düşünceye karşı bilimsel düşünceyi, felsefeyi savundular. Aydınlanma “olayı” sırasında da, Voltaire, Hume, Rousseau, Kant gibi düşünürler, insanın yaşam pratiğinin, aklının özgürleşmesi için kilisenin devletin müdahalesinden kurtulması gerektiğini savundular.

Özetle: Bugünkü laiklik kavramının tarihsel içeriğini ruhban sınıfının, kurumsallaşmış dinlerin toplumsal egemenliğine karşı itirazlar, ruhban sınıfının bilgisini sorgulama, eleştirme özgürlüğü, dini siyasi iktidar alanından (kamusal alandan) çıkartma talebi oluşturdu.

Laiklik kavramı, siyasal İslâmın, AKP aracılığıyla iktidara yükselme, zamanın, mekânın paylaşımını, konuşulabilir, görülebilir olanın sınırlarını kendi yaşam pratiğini destekleyecek biçimde genişletme, giderek hegemonyasını inşa etme sürecinde tepetaklak edildi: Laiklik, liberal entelijensiyanın azımsanamayacak katkılarıyla, demokrasinin, özgürlüklerin karşıtı olarak sunuldu.

Laikliği yeniden tanımlama, yumuşatma söylemi var olan rejime karşı, özgürlükleri genişletme yönünde değil, siyasal İslâmın entelijensiyasının (ulemanın: bir ruhban sınıfın) iktidarını ve simgesel evrenini (Sünnî İslâmın hakikât rejimini) restore etme yönünde işleyen bir söylemi besledi.

Ülkede laikliği daha da geliştirmek, örneğin Sünnî İslâm ile devlet arasındaki bağı kopartmak, düşünce, eleştiri özgürlüğünün sınırlarını genişletmek yerine, laikliği özgürlük kavramının karşısına koyarak sınırlamayı amaçlayan söylem, aslında düşünce, eleştiri özgürlüklerini giderek sınırlayan bir hegemonya sürecinin önünü açtı.

Bir süredir, konuşulabilecek, anlamlandırılabilecek olanın sınırları, siyasal İslâmın yaşam pratiğinin gereksinimlerine göre yeniden belirleniyor. Can ve Erdem gibi, barış isteyen akademisyenler gibi, yandaş basına katılmayan gazeteciler gibi, bu pratiğin içine sığmayanlar, giderek artan oranda, fiziki, simgesel şiddetle susturulmak isteniyor.

Bugün laikliği savunmak, düşünce özgürlüğünün, demokratik hakların genişletilmesini savunmaktır. Düşünce özgürlüğünü, demokratik hakları savunmak, dinin kamusal alandan çıkarılmasını savunmaktır.[82]

“Devletin radikal İslâm’la ittifakı”[83] koordinatlarında “Proleter hareketin bugüne taşıyageldiği uygarlıklar birikimini kana ve çürümeye bulayan neo-liberal İslâmcı gericilik karşısında ‘özgürlükçü laiklik-otoriter laiklik’ ikilemi devrimci bir seçenek oluşturmaz. Tam politik özgürlük için, laiklik ilkesine, bugünün toplumsal çelişkilerini çözecek sosyalist bir içerik kazandırılmasını ve dinin insanın üretken alanlarından sökülüp atılması gerekir”ken;[84] gerçek bir laiklik demokratik halk iktidarında mümkündür. Tarihte bütün sömürgen sınıflar dini, sömürülerini sürdürebilmek için şu veya bu ölçüde kullanmıştır. Çünkü, kader, tevekkül, cennet vaadi, cehennem tehdidi emekçi halkın bilinçlenip iktidarı kendi eline almasını önlemek için bin yıllardır kullanılan zorun yanı sıra en elverişli araçtır egemenlerin elinde…[85]

Örneğin AKP döneminde resmen patlama yapan iş cinayetlerini engellemek için gerekli tedbirleri almak yerine tevekkülü (Allaha teslim olmak, sığınmak) öne çıkarmak, Diyanete bağlı imamların Cuma hutbesinde “Aşırı tedbir, Allah’a olan güveni sarsar” gibi ifadeler kullanması işçi sınıfının mücadelesi içinde laikliğin neden önemli bir yer tutması gerektiğini gösterirken; laiklik, sadece “din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması” ile sınırlı olmayan, eğitim ve toplumsal yaşamın hiçbir dini inanç ya da dini kurallara göre düzenlenmemesini ifade ediyor. Laiklik, kişisel bir alan olan inanç alanının ve dinsel etkinliklerin, devlet ve ekonomik yaşamdan ayrı olarak ele alınması, devlet yönetiminin dinsel esaslara ve güce dayanmaması, devletin bütün inançlar karşısında eşit mesafede ve tarafsız olması demektir aynı zamanda.[86]

Bir şey daha: “Laikçilik” diye bir şey yok. Laiklik ya vardır ya yoktur; laiklik inanç inançsızlık kılık kıyafet tartışması falan değil; aklın özgürleştirilmesidir!

NİHAYET

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, “Ya baş eğeceksiniz ya baş vereceksiniz.”[87] “Her şeyin bir bedeli var... Teröristlerle mücadelemize sonuna kadar devam edeceğiz... İlk insanla başlayan bu mücadele sonsuza kadar sürecek,”[88] deyişindeki üzere davrandığı koordinatlarda -kimleri “Nongquawuse Sendromu”ndan[89]- söz etse de; Alevîler ile Sünnîlerin, Kürtler ile Türklerin, işçilerle patronların yani ezilenlerle egemenlerin arasında bu boyutlara uzanan kutuplaşma topyekûn bir kapışmaya kapı açmaktadır.

Şimdi aslolan, “Korkaklar sonunda kendi hapishanelerinin parmaklıklarını hazırlar,”[90] diye tanımlanan egemen korkunun (kapitalizm + emperyalizmin[91]) karşısına cesaretle dikilmektir.

“AKP’nin otoriter ulus devlet, yani eski statükoya karşı çıktığı noktada önümüze açılan demokratik imkân alanında, dönüşme çabaları öne çıktı, ama maalesef ömürleri çok kısa sürdü”[92] ya da “yetmez ama evet” zırvalarını unutmamak/ unutturmamaktır!

O hâlde kültürlere göre farklı tanımları olsa da, cesaret -genel olarak-; korku, acı, risk, sindirme ya da belirsizlik ile yüzleşebilme yeteneği olarak tanımlanırken;[93] unutulmaması gereken; Komutan Yardımcısı Marcos’un, “Özgürlük şafak vakti gibidir. Kimileri gelmesini beklerken uyur, ama kimileri de uyanık kalır ve ona ulaşmak için gecenin içinden yürür,” uyarısıdır!

17 Haziran 2016 12:46:30, Ankara.

N O T L A R

[*] 25 Haziran 2016 tarihinde Almanya’da Hamburg DHF’nin düzenlediği etkinlikte yapılan konuşma… Kaldıraç, No:180, Temmuz 2016…

[1] Sabahattin Ali.

[2] Chuck Palahniuk, Ölüm Pornosu, Çev: Funda Uncu, Ayrıntı Yay., 19. baskı, 2015.

[3] Oysa, “Demokrasi sorununun Marksist çözümü, proletaryanın, burjuvazinin devrilmesini ve kendi zaferini hazırlamak üzere, bütün demokratik kurumları ve bütün özlemleri, kendi sınıf savaşımında seferber etmesidir,” (V. İ. Lenin, Marksizmin Bir Karikatürü, Emperyalist Ekonomizm, çev: Yurdakul Fincancı, Sol Yay., 1979, s.23.) der V. İ. Lenin…

[4] Ahmet İnsel, “Demokratur”, Cumhuriyet, 22 Mart 2016, s.11.

[5] Özgür Mumcu, “Yeni Otoriter Rejimler”, Cumhuriyet, 11 Şubat 2016, s.13.

[6] Nurcan Gökdemir, “Devlet Yok Erdoğan Var!”, Birgün, 16 Mart 2016, s.11.

[7] “Mustafa Ataş: Erdoğan Anlatılmaz Yaşanır”, Cumhuriyet, 28 Mart 2016, s.5.

[8] Meryem Koray, “Yeni Türkiye’nin Yenilikleri!”, Birgün, 18 Mart 2016, s.8.

[9] XIV. Lui, (1638-1715) arasında yaşamış, beş yaşında tahta çıkmış, 72 yıl kesintisiz krallık yapmıştır. Siyasi tarihte, “mutlak krallığın” sembol ismi olara kabul edilir. Kralın yetkilerini sınırlamak isteyen ve bunu devletin çıkarı gören soylulara karşı “Devlet benim!” diyerek siyasi literatüre geçmiştir.

[10] İhsan Çaralan, “… ‘Demir yumruk’lu Devlet ve ‘Tek Lider’ Hayali”, Evrensel, 18 Mart 2016, s.3.

[11] “Schulz: Türkiye, AB Değerlerinden Nefes Kesen Hızla Uzaklaşıyor, Üyelik İmkânsız”, Cumhuriyet, 24 Mayıs 2016, s.7.

[12] “Erdoğan’a Göre Herkes Terörist, Muhalefeti Tamamen Yok Etmek İstiyor”, Cumhuriyet, 27 Mart 2016, s.12.

[13] Semih İdiz, “Batı’nın Tonu Giderek Sertleşiyor”, Cumhuriyet, 15 Nisan 2016, s.10.

[14] “Diktatörlüğe Dönüşmesine Sessiz Kalıyor”, Cumhuriyet, 31 Mart 2016, s.10.

[15] “Tarık Ali: Güç, Erdoğan’ı Kör Etti”, Cumhuriyet, 31 Mart 2016, s.14.

[16] “Der Spiegel Erdoğan’ı Kapak Yaptı: Korkunç Dost”, Cumhuriyet, 3 Nisan 2016, s.13.

[17] Ergin Yıldızoğlu, “Çok Sancılı Bir Dönem”, Cumhuriyet, 28 Mart 2016, s.9.

[18] Ergin Yıldızoğlu, “Yönetilemeyen Ülke”, Cumhuriyet, 22 Şubat 2016, s.9.

[19] Kürt sorunu yoktur. Yalan! Faiz enflasyonu azdırır. Yalan! Merkez Bankası Başkanı haindir. Yalan! Onunla işi tatlıya bağladık. Yalan! Gezi’yi faiz lobisi çıkardı. Yalan! Camide içki içtiler. Yalan! Kabataş’ta türbanlı kadına saldırdılar. Yalan! Arınç’a suikast düzenlediler. Yalan! Suikastçı subaylar krokiyi yuttular. Yalan! Kozmik odadan eylem planları çıktı. Yalan! Balyoz planında camii bombalayacaklardı. Yalan! Ben Ergenekon’un savcısıyım. Hükümeti devireceklerdi. Yalan! Sümeyye’ye suikast yapacaklardı.

Yalan! vs.vs... Ayakkabı kutusundaki paralar vakfındı. Yalan! Kayıtlar montaj. Yalan! Sesler dublaj. Yalan! Rıza Türkiye’nin cari açığını kapattı. Külliyen yalan! Yıllardır yalanlar dinliyoruz! Günde en az iki defa yalan demetiyle karşılaşıyoruz! Bıktık! (Fikri Sağlar, “Yalancının Mumu!”, Birgün, 19 Mart 2015, s.8.)

[20] “Erdoğan: Patlama Olmasaydı Ferhat Göçer’i Dinleyecektik”, Cumhuriyet, 15 Mart 2016, s.4.

[21] Ergin Yıldızoğlu, “Sığınmacılar ve Bombalar”, Cumhuriyet, 17 Mart 2016, s.8.

[22] Sezin Öney, “Remilitarizasyon”, 9 Haziran 2016… http://www.haberdar.com/remilitarizasyon-makale,1241.html

[23] Ahmet İnsel, “Terörle İktidara Üstü Kapalı Destek”, Cumhuriyet, 14 Haziran 2016, s.14.

[24] Oral Çalışlar, “Bir Muhalefet Lazım, Ama Nasıl...”, Posta, 7 Mayıs 2016… http://www.posta.com.tr/turkiye/YazarHaberDetay/Bir-muhalefet-lazim--ama...

[25] Selin Ongun, “Ömer Laçiner: Tam Teşekküllü Diktatörlüğe”, Cumhuriyet, 22 Mart 2016, s.6.

[26] Ferhat Kentel, “Totalitarizmin Sıradanlığı”, Bas Haber, No:104, 30 Mayıs-5 Haziran 2016, s.7.

[27] Serpil İlgün, “Prof. Dr. Nuray Mert: Totaliter Rejim İnşasına Dönük Son Virajlar da Geçiliyor”, Evrensel, 23 Mayıs 2016, s.14.

[28] Nuray Mert, “Asıl Mesele İslâmi Rejim, Onu Tartışalım”, Cumhuriyet, 11 Mart 2016, s.5.

[29] Güray Öz, “İslâmcı Despotizme Doğru”, Cumhuriyet, 18 Mayıs 2016, s.7.

[30] Ahmet İnsel, “Otoritarizm Ötesine Gidiş”, Cumhuriyet, 17 Mayıs 2016, s.11.

[31] Ahmet İnsel, “Yalan, İnkâr ve Aldatma Rejimi”, Cumhuriyet, 26 Nisan 2016, s.11.

[32] Ahmet İnsel, “Faşizm, Diktatörlük ve Geçiş Dönemi”, Cumhuriyet, 31 Mayıs 2016, s.13.

[33] Selin Ongun, “Han: ABD, Patlamayı YPG’nin Yaptığına İnansa da PYD Politikasını Değiştirmez”, Cumhuriyet, 22 Şubat 2016, s.7.

[34] Ergin Yıldızoğlu, “Paranoya Korku, Kitlenme”, Cumhuriyet, 29 Şubat 2016, s.9.

[35] “Selahattin Demirtaş: Gerilim Etnik Savaşa Dönüşebilir”, Cumhuriyet, 14 Haziran 2016, s.6.

[36] Mehmet Soysal, “Prova İsyanlar”, Milliyet, 29 Nisan 2016, s.22.

[37] Ergin Yıldızoğlu, “Peki Ya Sonra...”, Cumhuriyet, 10 Mart 2016, s.9.

[38] Ayşenur Arslan, “Saray’a Apaçık Teşekkür”, Birgün, 7 Mart 2016, s.2.

[39] Mehmet Tezkan, “Diktatörlükle Demokrasi Farkı”, Milliyet, 7 Nisan 2016, s.7

[40] Ümit Kardaş, “Gücün Gölgesinde Son Tango!”, Taraf, 16 Aralık 2014… http://www.taraf.com.tr/yazarlar/gucun-golgesinde-son-tango/

[41] “Abdülhamid öyle bir sistem kurdu ki, o memur, bildiğini, gördüğünü şefinden önce Abdülhamid’e aktarmaya başladı. Abdülhamid’e ve şefine farklı bilgi vermesi de bu durumda kabul edilebilir bir şey oldu. Böylece, bürokrasi, bir bürokrasinin tanımı gereği sahip olması gereken nötr, nesnel yapıyı kaybetti. Belirli ilkelerle, belirli hedefleri gerçekleştirmek üzere kendi kuralları içinde çalışan bir mekanizma olmaktan çıktı. Kişiselleşti; yani bir ‘devletin aparatı’ olmaktan çıkarak bir ‘otokratın maiyeti’ hâline geldi. Tabii mekanizma içinde terfiler (en önemli konu) bu yeni yönteme ve anlayışa göre yeniden düzenlendi (ama resmîleşmeden). Örneğin, falan dairenin başındaki müdir-i umumî mi daha etkili biridir, filan süflî kadroda çalışan hafiye mi? Tabii ki hafiye…

Abdülhamid her şeyi herkesten önce kendisi öğrenmek istiyordu. Onun için de Abdülhamid zamanında bürokrasinin çalışma tarzı rasyonaliteden uzaklaştı. Bürokrasinin ara kademeleri, mertebeleri sanki silindi, her memur kendi âmirinden önce ona bilgi ulaştırmaya başladı… Şu yıllarda Tayyip Erdoğan’ın ‘Saray’ında, danışmanlarıyla, paralel hükümetiyle vb. ‘cumhurbaşkanlığı’ yapma tarzında Abdülhamid’i hatırlatan bir mutlakıyet özlemi hissediliyor. Bu bakımdan, ‘neo-Ottomanism’ nitelemesinin karşılığı bu neo-Hamidizm olsa gerek.” (Murat Belge, “Neo-Hamidizm”, Taraf, 21 Şubat 2016… http://www.taraf.com.tr/neo-hamidizm/)

[42] Güray Öz, “Kafaları Kırmak”, Cumhuriyet, 4 Eylül 2015, s.7.

[43] Emre Kongar, “Bu Rejimin Adı Demokrasi Olamaz!”, Cumhuriyet, 17 Haziran 2016, s.2.

[44] Nuray Mert, “Türkiye’nin Üzerinden Geçen Silindir”, Cumhuriyet, 17 Haziran 2016, s.5.

[45] Daniel Guerin, Faşizm ve Büyük Sermaye, çev: Orhan Suda, Suda Yay., 1975, s.91-92.

[46] Özgür Mumcu, “Faşistin Damadı”, Cumhuriyet, 7 Mayıs 2016, s.3.

[47] Özgür Mumcu, “Devlet Benim”, Cumhuriyet, 19 Mart 2016, s.3.

[48] Kadri Gürsel, “AKP’nin Vücut Dili, Nazizmin Ruhu”, Cumhuriyet, 23 Mayıs 2016, s.12.

[49] Başbakan Yıldırım, “Başkanlık fiilen başladı. Referandum oldu. Sonuçta halk başkanını seçti. İşte aslında o gün fiilen başkanlık kapısı açıldı,” (“Binali Yıldırım: Başkanlık Sistemi Fiilen Başladı”, 17 Haziran 2016… http://www.aktifhaber.com/binali-yildirim-baskanlik-sistemi-fiilen-basla...) derken; “Başkanlık, Erdoğan için sadece bir siyasi sistem değil kendisi için ebedi dokunulmazlık kazanmaktır. Ve Erdoğan’ın nihai hedefi de budur,” (Murat Aksoy, “Erdoğan’ın Başkanlık Yolunda 4 Hedefi”, Yeni Hayat, 6 Mayıs 2016… https://www.yenihayatgazetesi.com/erdoganin-baskanlik-yolunda-4-hedefi-7585) diye yorumlamaktadır bu hâli de Murat Aksoy…

[50] Kadri Gürsel, “Nazi Siyaset Teknolojisinin Türkiye Mümessili: AKP”, Cumhuriyet, 24 Mayıs 2016, s.4.

[51] Ergin Yıldızoğlu, “Fiyasko Yok! Başarı Büyük!”, Cumhuriyet, 21 Nisan 2016, s.8.

[52] Ergin Yıldızoğlu, “Kültür Savaşları...”, Cumhuriyet, 2 Haziran 2016, s.9.

[53] Şehriban Kıraç, “TÜSEV Genel Sekreteri Tevfik Başak Ersen: Türkiye En Çok Dini Alanda Dernekleşiyor”, Cumhuriyet, 15 Şubat 2016, s.9.

[54] “AKP iktidara gelmeye başladığından bu yana, ne zaman CHP liderliğine, politikalarına baksam, üzerime bir karanlık çöküyor, aklıma Kafka’nın bir sözü geliyor: ‘Umut var ama, bizim için değil’. Önce, Erdoğan’ın önünü açan Baykal döneminde, sonra Kılıçdaroğlu başkanlığında CHP, hem her seçimde hem de siyasal İslâmın yeni rejimi inşa sürecinin (restorasyonun) her dönemecinde hep aynı hatayı yaptı; her seferinde başka bir sonuç bekledi ama hep aynı sonucu aldı, yine de yapmaya devam ediyor...” (Ergin Yıldızoğlu, “İstifa, Ceza, Suikast... CHP”, Cumhuriyet, 9 Mayıs 2016, s.9.)

[55] Bir İslâmcı kalem de bakın ne diyor: “Hürriyet ve demokrasi LGBT’lerin de eşit yurttaşlığını savunmayı gerektirir… Eşcinselliğin hukuku konusunu özetlersek: Günahkârlarının haklarının hukuken savunulması İslâm’ın gereği olan bir günahtır”! (Mücahit Bilici, “LGBT’lerle Nasıl Eşit Olacağız?”, Yeni Yüzyıl, 17 Nisan 2016… http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/lgbtlerle-nasil-esit-olacagiz-2023)

[56] “Onur Yürüyüşü Hedef Yapıldı”, Cumhuriyet, 15 Haziran 2016, s.3.

[57] “İlk Tahammülsüzlük”, Cumhuriyet, 8 Haziran 2016, s.3.

[58] Serbay Mansuroğlu, “Dağ Başında Kızlı Erkekli Kalamazsınız”, Birgün, 19 Mart 2016, s.3.

[59] “Gökçek’ten Haremlik-Selamlık Vagon Anketi”, Cumhuriyet, 14 Haziran 2016, s.4.

[60] “Namaz Kılmayan Hayvandır”, Hürriyet, 12 Haziran 2016… http://www.hurriyet.com.tr/trt-canli-yayininda-soyledi-namaz-kilmayan-ha...?

[61] Deniz Ülkütekin, “Müdürden Bir Garip Mesaj”, Cumhuriyet, 15 Haziran 2016, s.3.

[62] İklim Öngel, “Kamu Sınavında ‘Yandaş’ Soruları”, Cumhuriyet, 31 Mayıs 2016, s.14.

[63] Diyanet İşleri Başkanlığı, 2015 Performans Raporu’nu kamuoyuyla paylaşırken, ‘kamu paralarının’ nasıl çarçur edildiğini de gözler önüne serdi. 2014 yılına ait performans göstergesinde basit kalemlere harcanan inanılmaz rakamlar var. Diyanet yayınları ve fetvaları için harcanan para ise özellikle dikkat çekici. Diyanet, toplumda infial yaratan baba ile kız arasındaki şehvet fetvası ile birlikte hutbeleri de internete yüklemek için kurulan site için 2.000.000 TL harcama yapmış.

Diyanet’in Performans hedefi tablosunda şaşkınlık yaratıcı kalemlerden biri de, ‘İslâm’ın bilimsel metodolojisine uygun dini bilgi üretmek, bunu içselleştirmek ve yaymak’ hedefiyle hazırladığı eserler ve yapılan faaliyetler. Diyanet; 2015 yılında, personel dâhil olmak üzere 16 toplantı yapmış, 6 ‘ilmi eser’ hazırlamış, 10 tez çıkarmış, 210 makale incelemiş ve 4 kitap basmış. Bunlara ise toplam; 8.861.106 TL para harcamış. (Erk Acarer, “Diyanet Yayınlar İçin 10 Milyon Harcamış”, Birgün, 7 Mart 2016, s.3.)

[64] Hüseyin Şimşek, “Diyanet ‘Ahlâk’a El Attı”, Birgün, 4 Mayıs 2016, s.3.

[65] Nurcan Gökdemir, “… ‘Yeni Osmanlıcılar’a Büyük Hizmet!”, Birgün, 4 Mart 2016, s.3.

[66] Emre Döker, “Yarımada da Diyanet’in”, Cumhuriyet, 26 Haziran 2014, s.7.

[67] “Kütahya’da İnşaat İşçilerine Linç Girişimi”, Cumhuriyet, 2 Haziran 2016, s.11.

[68] “… ‘Beyaz Bere’ Kafası Hortladı”, Cumhuriyet, 27 Nisan 2016, s.10.

[69] “Haşim Kılıç: Yargıda Bir Vesayet Gitti, Şimdi Başka Bir Vesayet Geldi”, Cumhuriyet, 12 Mart 2016, s.5.

[70] Hakan Dirik, “Sürülen Hâkim Aydın: O Cesur Savcılar Eşyalarını Topladı”, Cumhuriyet, 10 Haziran 2016, s.10.

[71] “Freedom House: Türkiye’de Basın Özgür Değil”, Cumhuriyet, 28 Nisan 2016, s.6.

[72] Nurcan Gökdemir, “… ‘Karanlık Harcamalar’ Tam Gaz”, Birgün, 16 Mart 2016, s.5.

[73] Mahmut Oral, “Kül Olan Hayatlar”, Cumhuriyet, 9 Mart 2016, s.11.

[74] “Polis Adliyede Avukatlara Saldırdı”, Gündem, 31 Mart 2016, s.6.

[75] “218 Kişi Öldürüldü, Tek Polis Ceza Almadı”, Evrensel, 17 Haziran 2016… http://www.evrensel.net/haber/282853/218-kisi-olduruldu-tek-polis-ceza-a...

[76] “Emniyet’ten Bahçelievler Katliamı Katiline İhalesiz İş”, Cumhuriyet, 22 Nisan 2016, s.16.

[77] Burcu Cansu, “AKP’li Başkanın ‘Atı’na Özel Hizmet”, Birgün, 4 Mayıs 2016, s.2.

[78] “Profesörlere Alkol Yasağı”, Cumhuriyet, 24 Kasım 2015, s.3.

[79] “Yılbaşı Sepetlerinde İçki Yasaklandı”, Cumhuriyet, 6 Kasım 2015, s.9.

[80] “Erdoğan: Medreselerin Kapatılması Boşluğa Neden Oldu”, Cumhuriyet, 29 Nisan 2016, s.5.

[81] “Laiklik İnsan Özgürlüğünün Politik Yüzü”, Halkın Sesi, Yıl:9, No:223, 18-31 Aralık 2014, s.21.

[82] Ergin Yıldızoğlu, “Önemli Olan Davutoğlu’nun İstifası Değil!”, Cumhuriyet, 12 Mayıs 2016, s.9.

[83] Ayça Söylemez, “Devletin Radikal İslâm’la İttifakı”, Birgün, 29 Mart 2016, s.9.

[84] “Laiklik İlkesinin Proleter Savunma Hattı”, Halkın Sesi, Yıl:11, No:257, 3-17 Mayıs 2016, s.18.

[85] Kamil Tekin Sürek, “Laiklik ve Demokrasi”, Evrensel, 28 Nisan 2016, s.4.

[86] Erkan Aydoğanoğlu, “Laiklik, Demokrasi ve Emekçiler”, Evrensel Pazar, 8 Şubat 2015, s.4.

[87] Abdullah Karakuş, “Ya Baş Eğeceksiniz Ya Baş Vereceksiniz”, Milliyet, 8 Nisan 2016, s.16.

[88] Ergin Yıldızoğlu, “Kıyamete Kadar Mücadele”, Cumhuriyet, 9 Haziran 2016, s.8.

[89] Bkz: Tarık Şengül, “Nongquawuse Sendromu”, Birgün, 29 Mart 2016, s.6.

[90] Paulo Coelho, Işığın Savaşçısının El Kitabı, çev: İlknur Özdemir, Can Yay., 2003, s.138.

[91] Açıkça söylemek gerekir ki: 1. Amerika ile aynı yolda olmamak iyidir ve hatta mümkünse ABD bölgeden elini tamamıyla çekene kadar onunla didişilmelidir. 2. Fakat hükümetin tuttuğu yol, ABD’nin ülke ve bölge halkları için izlediği yoldan daha beter, daha tehlikeli ve daha zararlıdır. Öyleyse, demokratik ve devrimci muhalefetin izleyeceği politika, gericiliğe ve faşizme karşı ABD’den medet ummak olamaz ve bu katil emperyalistin herhangi bir eylemi, tavrı, tutumu desteklenemez.

Elbette buna karşılık, kimi akıl ve terbiye yoksunu sözde “solcu” eskilerinin yaptığı gibi, ABD’ye karşı ülkenin en büyük gericisiyle aynı safta da durulamaz, bunun sözü bile edilemez. Bugün ABD emperyalizmine karşı olmak, öncelikle ve ödünsüz bir biçimde, içeride ve dışarıda savaşa karşı olmak demektir. Emperyalizme karşı olmak ve “Vatanı savunmak”, halkların kanını döken, komplo ve provokasyonlarla iktidarını pekiştirmeye çalışan faşist bozuntularıyla da aynı şekilde ve ödünsüz mücadeleyi gerektirir. Demokrasinin yolu, emperyalizme ve faşizme karşı birleşik mücadeleden geçiyor! (Aydın Çubukçu, “Emperyalizme ve Savaşa Karşı!”, Evrensel, 24 Şubat 2016, s.10.)

[92] Nuray Mert, “… ‘Büyük Felaket’ mi, ‘Büyük İftira’ mı?”, Cumhuriyet, 6 Haziran 2016, s.5.

[93] Gürkan Akçay, “Cesaret Korkuya Baskın Geliyor”, Birgün, 28 Nisan 2016, s.2. 

Dik duran nikbinlik: SABAHATTİN ALİ[*]

“Non segnis stat remeatque dies.”[1]

Cumhuriyet tarihinin -bilinen- ilk “faili (belli) meçhul”üdür Sabahattin Ali; elbette bilinmeyenler hariç.

Kafası taşla ezildi; başka bir rivayete göre bir polis amirinin elinde kaldı. Sabahattin Ali cinayeti, elbette “faili meçhul” bir cinayet değildir. Devlet, Ali Ertekin’i kullanmıştır. Ancak işin içinde devlet olduğu için cinayet hep “meçhul” kalmış/ bırakılmıştır.

Cinayeti üstlenip, “milli duygularla” Sabahattin Ali’yi öldürdüğünü söyleyen Ali Ertekin, hırsızlık nedeniyle ordudan atılan, bir süre Milli Emniyet’te çalışmış bir kişidir. 1950’dr hüküm giyer, aynı yıl çıkarılan Af Kanunu’yla serbest kalır.[2]

1948’de Kırklareli’nde katledildiğinde 41 yaşındaydı Sabahattin Ali ve yanında, kırık piposu, gözlüğü ile yırtık not defteri, bir de dolmakalemi vardı. O günden beri hep 41 yaşında kaldı...

* * * * *

Of’lu bir baba ve Bandırmalı bir anneden 1907’de Gümülçine’de doğdu.

Subay olan babası Osmanlı döneminde, bugünkü adıyla Kırcali’ye bağlı olan, Ardino’ya (Bulgaristan) atanır. Sabahattin Ali 1907 Şubat’ının yirmi beşinde dünyaya gelir. Babasının tayini İzmir tarafına çıkınca Balıkesir’in Edremit ilçesine yerleşirler. Okumaya meraklı bir çocuktur. Yüzündeki pırıltıdan dolayı komşuları ‘Sabah Yıldızı’ lakabını takar. Balıkesir Muallim Mektebi’nde okur.

Bir gün okulda bir disiplin suçu işleyince okuldan atılması istenir. Zeki bir çocuğu kaybetmeyi kabullenemeyen bir hocasının yardımıyla İstanbul Erkek Muallim Mektebi’ne geçişi yapılır. Buradan mezun olur. İlk şiir ve öykülerini ‘Çağlayan’ dergisine verir ve yayımlanır. 1927 yılında Yozgat Cumhuriyet İlköğretim Okulu’na öğretmen olarak atanır. 1928 yılında Milli Eğitim Bakanlığı’nın bursunu kazanır ve dört yıllığına Almanya’ya Almanca eğitimi almaya gider. Berlin’de kaldığı pansiyonu işleten Florence Puder’e âşık olduğunu Ayşe Sıtkı’ya yazdığı mektuptan öğreniriz.

Sabahattin Ali, Templin’deki okula geçiş yapar. Burada bir Alman öğrencinin hakaretine maruz kalır. Alman öğrenci “Pis Türk, Alman hükümetinin parasıyla burada parazit gibi yaşıyorsunuz,” deyince Sabahattin Ali özür dilemesini ister. Çocuk özür dilemeyince bir tokat atar. Alman hükümeti Sabahattin Ali’nin bursunu yarıda keser ve Türkiye’ye gönderir.

Almanya dönüşünden sonra bir gün ‘Resimli Ay’ dergisinin kapısını çalar ve Nâzım Hikmet’in odasına girer, Nâzım ile tanışır. Elindeki öyküyü verir, oradan ayrılır. Öykünün adı ‘Bir Orman Hikâyesi’dir. Nâzım, Sabahattin Ali çıktıktan sonra Zekeriya Sertel’in odasına gider ve şöyle söyler: “Bu gençte çok iş var. Bana Mozart ile Beethoven’ın buluşmasını hatırlattı.”

Almanya’ya giderken trende bir kitap okur. Kitap komünizm üzerinedir. Siyasal çizgisine bu kitap ile tanışır. 1930 yılında Aydın Ortaokulu’na Almanca öğretmeni olarak atanır. Çocuklarla çok ilgilenir. Onu çekemeyen öğretmen arkadaşları şikâyet eder komünizm propagandası yapıyor diye. Ve ilk cezaevi ile tanışıklığı burada başlar. İlk romanı ‘Kuyucaklı Yusuf’un kahramanı ile bu cezaevinde tanışır. Mert delikanlı Kuyucaklı Yusuf’un üzerinden Edremit’i ve ailesini işler romanda. Üç ay sonra tahliye edilir.

1931’de Konya’ya atanır. Cemal Kutay ile tanışır. Kutay’ın çıkardığı ‘Yeni Anadolu’ gazetesine makaleler yazar. Ve ilk romanı olan ‘Kuyucaklı Yusuf’ tefrika hâlinde bu gazetede yayımlanmaya başlar. Telif hakkını alamayınca ‘Kuyucaklı Yusuf’u yazmayı bırakır. Kutay ile fikir ayrılığı da bu kararını tetikler. Kutay ve arkadaşı Remzi (soyadı bilinmiyor) bu durumu kabullenemezler. Bir fırsatını bulup Sabahattin Ali’nin bir şiirindeki dizelerde “Atatürk’e hakaret”ten şikâyet ederler.

Evet, yazdığı bir şiirle tutukluluk hayatı yeniden başlayacaktır Sabahattin Ali’nin, yıl 1932, “Gerekçe” ise, “Atatürk’e hakaret”tir! Sabahattin Ali tutuklanır. On dört ay ceza alır. Mayıs 1933’te Sinop Cezaevi’ne gönderilir.

Bugün dilimizden düşürmediğimiz ‘Hapishane Şarkıları’ şiirlerini yazar. En başta gelen ‘Aldırma Gönül Aldırma’dır. Cumhuriyetin onuncu yılında genel af ile tahliye edilir.

Ankara’da Devlet Konservatuvarı’nda tiyatro yönetmeni Carl Ebert’in çevirmenliğini yapar. Milli Eğitim Bakanlığı Neşriyat (Yayın) bölümünde çalışır. Hasan Âli Yücel’in başlatmış olduğu dünya klasiklerini Türkçeye kazandırma girişiminde yer alır. Alman klasiklerini çevirir. İkinci romanı ‘İçimizdeki Şeytan’ı

1940’ta çıkardığında Nihal Atsız bu romanı kendisine hakaret kabul eder ve dava açar. Sabahattin Ali davayı kazanır.

Herkesin yıllardır hayranlıkla okuduğu, herkesin zihninde farklı bir Maria Puder oluşturduğu ‘Kürk Mantolu Madonna’yı 1943 yılında yayımlatır. Nihal Atsız, Sabahattin Ali’yi sindiremez. 1944’te kendi çıkardığı ‘Orhun Dergisi’nde Başbakan Şükrü Saracoğlu’na ‘Açık Mektup’ ile şikâyet eder. Mektupta şunları yazar: “Bugün Maarif Vekâleti’ne bağlı dil kurumu azasından ve Ankara Devlet Konservatuvarı’nın öğretmenlerinden bir Sabahattin Ali vardır. Hemen hemen kendisini tanıyanların komünistliğini bildiği Sabahattin Ali, 1932’de Konya’da on dört ay hapse mahkûm edilmiştir. Sabahattin Ali, bugün kültür işlerinin bir mühim mevkiinde, Maarif Vekili Hasan Âli Yücel’in şahsi sempatisi sayesinde, batırmak istediği Türk milletinin parasıyla rahatça yaşamaktadır. Maarif sahasının bu mikroplara nasıl bulaşmış olduğunu gösteriyor. Bağlılığın ispatı için bunların vazifelerine derhâl son verilmelidir.”

Zekeriya Sertel’in çıkarmış olduğu ‘Tan’ gazetesine yazılar yazar ‘A. Metin’ takma adıyla. 4 Aralık 1945’te üniversite öğrencileri bilinçli olarak örgütlendirilir. İstanbul’da o yıl sıkıyönetim vardır. Tan gazetesine saldırırlar ve gazete kapanır. Halet Çambel o günlere dair şunu anlatır: “Tan gazetesine saldırıların olduğu sırada, Zekeriya Sertel, İstanbul Emniyet Müdürü’nü telefon ile arar ama o pek oralı olmaz. Eşim Nail Çakırhan o gün gazetede, üst kattaki gayrimüslim esnaf tarafından kurtarılıyor.”

Sabahattin Ali, Aziz Nesin’in fikriyle ‘Markopaşa’ dergisini çıkarır. Tek partili CHP iktidarını sert yazılarıyla eleştirir. Dergi defalarca kapatılır. Ve 1947’de artık işsiz kalmıştır. Son yazısını 1 Şubat 1948 yılında M. Ali Aybar’ın çıkardığı ‘Zincirli Hürriyet’ gazetesinde yazar. Yazı ne kadar M. Ali Aybar tarafından sansürlense de gazete kapanır ve Aybar tutuklanır.

En son Paşakapısı Cezaevi’nden çıkar, kamyonculuk yapmaya başlar. Avukatı M. Ali Cimcoz’un bir yakınının desteğiyle... Sabahattin Ali’yi yıldırmaya çalışmışlardır. Artık Türkiye’de ona yaşamayı çok görürler. Kaçmaya karar verir.

1948 Mart’ının sonunda Paşakapısı Cezaevi’nde tanıştığı berber Hasan’ın ayarladığı Ali Ertekin ile birlikte Trakya’dan kaçış yolculuğuna çıkar. Yakın arkadaşı Rasih Nuri İleri birkaç hafta sonra berber Hasan’a gider. Rasih Nuri İleri ve Sabahattin Ali kaçmadan önce aralarında haberleşme aracı olarak ‘yeşil mürekkepli dolmakalem ile imza atılmış kartvizit’ kullanırlar. Rasih Nuri birkaç hafta sonra Edirnekapı’da bulunan berber Hasan’a gider ve kartviziti alır. Karta göre Sabahattin Ali yurtdışına çıkmıştır. Aylar sonra Sabahattin Ali’nin cesedi Istranca Ormanı’nda bir çoban tarafından bulunur.

Jandarmalar oraya gömer. Yakın köylerden Beypınar Köyü’nde bir adam kaybolmuştur. Jandarma, bu adama ait olabilir şüphesiyle Sabahattin Ali’nin cesedini yerinden çıkarıp köye, adamın karısına götürür. Kadın “Benim kocam uzun boyluydu, kısa boylu değildi” der ve ceset köyün merasına gömülür. Ali Ertekin yakalanır, Sabahattin Ali’yi öldürdüğünü itiraf eder. Ceset Kırklareli’ndeki devlet hastanesine götürülür ve otopsiden sonra Sabahattin Ali’nin kemikleri kaybolur. Sabahattin Ali için ne kadar faili meçhul desek de 17.000 kayıp insandan biridir hâlâ![3]

* * * * *

Satın alınamamanın, namuslu, dürüst yani insan olmanın ve kalmanın onurundan, dik duruşundan asla vazgeçmeyen Sabahattin Ali, çıkardığı ‘Ali Baba’ isimli mizah dergisindeki ‘Ne Zor Şeymiş’ başlıklı yazısında “Bugünün itibarlı kişileri gibi, kese doldurmadık, makam peşinde koşmadık. İç ve dış bankalara para yatırmak, han, apartman sahibi olmak, sağdan soldan vurmak ve milleti kavurmak emellerine kapılmadık. Bütün kavgamızda kendimiz için hiçbir şey istemedik. Yalnız ve yalnız, bu yurdun bütün yükünü omuzlarında taşıyan milyonlarca insanın derdine derman olacak yolları araştırmak istedik. Bu ne affedilmez suçmuş meğer! Nerdeyse, yoldan geçerken mide uşakları arkamızdan bağıracaklar! ‘Görüyor musunuz şu haini! İlle de namuslu kalmak istiyor ve ahengimizi bozuyor’ Çalmadan, çırpmadan, bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmalı idi!”[4] diye haykırırken; yaşa(tıl)dıklarını da özetler sanki.

Bütün toplumcular, muhalifler, dik duranlar gibi, devlet Sabahattin Ali’nin de peşine düşmüştür. Örneğin 1947’de yayımladığı ‘Sırça Köşk’ kitabı, 1948’de Bakanlar Kurulu kararıyla toplatılırken; Fransa’ya gitmek isteyen Ona, pasaport verilmez.

Cezaevleri, davalar, baskılar ve işsizlik sarmalında çıkışsız bırakılan Sabahattin Ali, devletin cepheden saldırıyla yüz yüzedir.

Mesela Sabahattin Ali, İtalyan komünist yazar Ignazio Silone’nin ‘Fontamara’ adlı yapıtını 1944’te çevirmiştir. Sabahattin Ali’nin bu çevirisi 14 Şubat 1949’da Meclis gündemine gelir. CHP Maraş Milletvekili Emin Soysal’ın “ihtilalci fikir ve hisleri taşıyan bir kitabı hararetle telkin ve propaganda amacıyla tavsiye eden müdür” hakkındaki sorusu üzerine Milli Eğitim Bakanı Tahsin Banguoğlu “Sözü geçen kitap budur” diye

“Fontamara”yı gösterir ve “Bu kitabın bir ara Köy Enstitülerine sokulduğu işitilmişti. Hâlen böyle bir şey vakı değildir. Bu kitabı tavsiye eden kimdir?” diye sorar.

Emin Soysal kürsüye çıkar: “Kitabı, bu kitabı tercüme eden meşhur Sabahattin Ali’dir. (Lanet olsun, sesleri) 17 sene evvel Atatürk, Konya’da vatanı kurtardığı zaman bu adam aynı sene de vatanı kurtaranlar aleyhine yazdığı şiirle ve bu arada yaptığı hareketleriyle, bu hareketlerinin, biz vatan için tehlikeli olduğunu ifade ettiğimiz zaman, o zaman münevver geçinen birçok kimse bizi adeta başka şeylerle telin etmek yolunu tutmuştu. Yüce Tanrı’nın işine bakınız ki, tam 17 sene sonra bütün kötülüklerin, gafletlerin kara perdesi sıyrılarak kendi eliyle iddialarımızı komünistliğin ve komünistliği hiyaneti vataniyeye götürecek kadar kati olduğunu kendileri de ispat etti. İşte bu adam bu çeşitli kitapları tercüme eder ve yazardı. Bu kitaplardan birisi İtalyancadan tercüme edilen sözde faşist aleyhtarı, mükemmel faşistlik ve ihtilalcilik hazırlayan ve telkin eden Fontamara adlı kitaptır. Bu kitabı tercüme ettikleri ve enstitüye soktukları sıralarda Sabahattin Ali sureti mahsusa da Köy Enstitülerine tetkik ve adeta teftişe gönderiliyordu.”

DP’li Şevket Mocan, 20 Aralık 1950 tarihinde komünizm tehlikesi üzerinde dururken “Hududu geçerken geberen Sabahattin Ali’ler, mekteplerimize kadar sokulmuş, vazife verilmiştir. Nâzım Hikmet şiirleri mektep kiraat kitapları hâline getirilmiştir. Sanki dört serserinin kafası ezilirse bize ilanı harp edilecek, böyle taviz verilirse vatana tevcih edilmiş emperyalist emeller değişecek” der. 23 Mart 1966 tarihinde AP’li Osman Zeki Efeoğlu, komünizm tehlikesine dikkat çekerken bazı kitapları kürsüden gösterir: “Bakınız. Lenin, Karl Marx, Karl Marx’ın eseri Kapital, Lenin’den Seçme Yazılar, Ücret, Emek ve Sermaye, yine Lenin’den, yine Engels’in, yine Kapital, yine Nâzım Hikmet’in... Biliyorsunuz Nâzım Hikmet Türkiye’den Moskova’ya kaçmış, ‘Ben Moskova’nın çocuğuyum, beni Stalin yarattı’ diye beyanat vermiş, soyadını değiştirmiş, komünist olduğunu bütün dünyaya ilan etmiştir. (...) Bunun dışında yine Moskova’ya kaçarken öldürülen Sabahattin Ali’nin sekiz tane eseri neşredilmiş ve piyasaya çıkmıştır.”[5]

Özetle bir şiirinde, “Göklerde kartal gibiydim,/ Kanatlarımdan vuruldum;/ Mor çiçekli dal gibiydim,/ Bahar vaktinde kırıldım” diyen Ona kıyılmış ve kırılmıştır!

* * * * *

Gözü pek, kararlı mücadeleci kişiliğiyle O; Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz’la beraber çıkardığı ‘Marko Paşa’, sansüre uğrayıp kapatılınca aynı kadroyla ‘Malum Paşa’ isimli dergiyi çıkardı. ‘Malum Paşa’ da sansüre uğrayıp kapatılınca ısrarcı bir tavır sergileyen kadro ‘Merhum Paşa’yı çıkarmıştır. ‘Merhum Paşa’ da sansürlenip kapatılınca, derginin ismini değiştirip ‘Ali Baba’ koymuşlardır.

Mücadelesinde geri adım atmayan gözü pek, özü sözü bir Sabahattin Ali’nin Aydın Ortaokulu’nda Almanca öğretmenliği yaptığı dönemde, İstanbul’dan dönüşlerinden birinde trenden inmiş, bir de bakmış, istasyondaki sivil polis kendisini izliyor. Sabahattin Ali’nin elinde iki valiz varmış, hava da sıcak mı sıcak, polis de peşinden geliyor. Ali biraz yürüdükten sonra, durup polis memuruna, “Nasıl olsa eve kadar peşimden geleceksin. Hava da sıcak, bari şu valizin birini de sen taşıyıver,” demiş; polis de bir an şaşırıp durakladıktan sonra, “Pekâlâ, insanlık öldü mü?” deyip, bavulun birini yüklenmiş, iki eski dost gibi ahbaplık ede ede eve kadar gitmişlerdir.

Böylesine bir yaşamda; “Biz demişiz ki: bu memleketin istiklali her şeyden üstündür. Milletin oluk gibi kan akıtarak kazandığı bu istiklali, siyasi oyunlara alet edip, elden kaçırmayalım. Sömürücü devletlerin elinde oyuncak olmayalım

Cevap vermişler: Hain, satılmış, Bolşevik ajanı!

Biz demişiz ki: halkın selametini temin ile vazifelendirilmiş olanların siyaset oyunlarına katılmağa, halka zulmetmeğe, onu dövmeğe ve halkın sırtına binmeğe, onu tabutluklarla kapatmağa hakları yoktur. Bunun önüne geçilsin.

Cevap vermişler: Bozguncu, devlet düşmanı, anarşist!

Biz demişiz ki: yıllardan beri arkası gelmeyen dalavereler, arsa oyunları, memleket dışına para kaçırma rezaletleri, esrarı çözülmeyen cinayetler, millet malı soygunculukları alıp yürümüştür. Öte yanda, millet karasabanın arkasında donsuz didiniyor. Bu gidişatın sonu hayra çıkmaz.

Cevap vermişler: Müfsid, tezvirci, komünist!

Biz bir fikir ortaya atmışız onlar bize cevap yerine, küfür savurmuşlar. Bu tür bir mücadelenin zevkli olmadığı meydanda... Lâkin, yüreğimizi ferahlatan cihet şu ki, halk, o iyiyi kötüden, doğruyu eğriden ayırmakta hiç şaşmayan varlık, hep bizim tarafımızı tutuyor. Var olsun...” diyen O; hep dik durmuş ve bu konumuyla yazmıştır.

Bu öylesine net bir dik duruştur ki, “Bizim mantığımızla hayatın mantığı asla birbirine uymuyordu,”[6] notuyla O; “Hayatın bir değişmeler silsilesi ve her değişmenin bir tekamül olduğunu

anlamayanlar yobaz kafalı insanlardır…” “Doğrusu, dünyada rahat yaşamak için aptal olmak lazım. Fakat aptal olmaktansa biraz daha rahatsız yaşamak daha iyidir bence,” diye eklerdi yüksek sesle ve kuşkusuzca…

Örnek çok… Mesela, Aydın Erkek Ortaokulu’nda öğretmenlik yaparken, öğrencilerin dolaplarında, Türkiye gizli Komünist Partisi’nin ‘Kızıl İstanbul’ adlı gazetesi bulunur. Tanıklar, öğrencilerin Sabahattin Ali’nin etkisiyle bu gazeteyi edindiklerini söylerler ve tutuklanır.

Sonra konuya ilişkin olarak tutuklandığı mahkemede şunları söyledikleri: “Ben bir kafa taşıyorum. Bu kafa yalnız karın doyurmak ve giyinmek için olanakları araştıran bir makine değildir. İnsan beyninin ekmek parası dışında ilgilenmesi gereken sorunları vardır. Bunların gündelik yaşamla ilgisi yoktur...

Bana suç atmalarının nedeni benim kendi çevremden ayrı yaşayışım, hatta onlara biraz da tepeden bakışımdır. Bu çok doğaldır. Çevrem beni tatmin etmediği sürece onlardan uzaklaşmaya ve beni doyuran kitaplara dönmeye mecburum...

Onlara benzemeyişim ve doğanın beni bunların üstünde yaratmış olması benim suçum değildir. Bunları övünmek için yazmıyorum. Ben düşünen ve kendini bilen bir insanın başka türlü yapacağını düşünmüyorum...”

* * * * *

Dönemindeki mücadelenin doğrudan etkilediği ve Sabahattin Ali’nin de bunlara bigane kalmadığı açıktır.

Mesela Nâzım Hikmet, Onun ile tanışmalarını: “Bir gün dergi idarehanesine kısa boylu, gözlüklü bir genç geldi. Almanca bildiğini, hikâyeler yazdığını ve isminin Sabahattin Ali olduğunu söyledi. Hikâyelerinden birini bıraktı çıktı. Bu hikâye orman sanayinde çalışan işçilerin hayatına aitti. Alman romantizminin tesir altında yazılmış olmasına rağmen, konu ve muhteva bakımından Türk edebiyatında bir yenilik teşkil ediyordu. Genç adamın istidatlı bir yazar olduğu daha ilk satırlarından hissediliyordu. Hikâye basıldı (…) İlk yazısını bize getirişi Sabahattin’in antiemperyalist, demokratik temayülünü gösteriyordu. Gerek dostluğumuz, gerekse Resimli Ay’ın o zamanki çevresine girişi, gerekse sonraları Sinop Cezaevi’nde parti üyelerinden bazılarıyla tanışması Sabahattin Ali’nin sosyalist idealleri benimsemesinde tesirli oldu,”[7] diye aktarırken; Sabiha Sertel de ekler:

“Sabahattin Ali Almanya’da ilerici edebiyatla temas etmiş, sosyalist eğilimleri olan bir gençti. Fakat kafasında sosyalizm henüz belirli bir şekil almamıştı. Nâzım onu yalnız realist sanata değil sosyalizme de çekmeye çalışıyordu. Sabahattin’i roman yazmaya teşvik eden Nâzım oldu.”[8]

Zekeriya Sertel de, Sabahattin Ali için “Az zamanda hepimizin sevgisini kazanmıştı. Çok zeki, çok canlı, kabına sığamayan cıva gibi bir adamdı. Onu tanıyıp da sevmemek olanaksızdı. Matbaaya daima elinde bir kitapla gelirdi. O zaman en çok sevdiği adam, büyük Alman şairi Goethe ve Alman romancısı Thomas Mann’dı. Onların yapıtları elinden düşmezdi. Nâzım Hikmet, bu gençte yeni ve büyük bir cevher görmüştü, onu bir yandan kazanmaya, öte yandan da sanat hayatında yetiştirmeye başlamıştı,”[9] saptamasında bulunur.

* * * * *

Ayrıca anti-faşist demokratlığıyla maruftur O…

1930’lardan itibaren Almanya ile İtalya’da baş gösteren ve giderek Japonya’ya kadar uzanan faşist dalga, Türkiye’deki Sovyet yakınlaşmasını kırarak tersine çevirmiş, Osmanlıcı yayılmacılık düşleri hortlamış, yöneticisinden yazarına kadar Turancılık baş tacı edilirmiş, Nazizm taraftar toplamaya başlamıştı. Sabahattin Ali, 1939’da ‘İçimizdeki Şeytan’ başlıklı romanını Ulus gazetesinde yayımladığında, Turancılar ayağa kalkar. Nihal Atsız, Rum olmakla suçladığı Sabahattin Ali’ye, iftiralar atarak, hakaretlerde bulunup şunları der:

“Ben de ırkçı, Türkçü ve Turancı olduğum için -Evet, övünerek söylüyorum ve tekrar ediyorum: Irkçı, Türkçü ve Turancı olduğum için’ tanımlamasıyla başlayan yazı: ‘Biz Türkçülerle siz komünistlerin, fikir sahasında anlaşmamıza imkân olmadığı için, toplu bir hâlde, yumruklarımızın hakkını vererek çarpışmamız pek hoş olurdu. Çünkü fikirlerin hâlledemediği davaları kan hâlleder. Gerçi komünistler bu yiğitliği gösteremez. Fakat benim sana gayet samimi ve erkekçe bir teklifim var: Sen yedek subay olduğun için süngü kullanmasını bilmen icap eder. Bu davayı kökünden hâlledebilmek için benimle, şehirlerden çok uzak bir yerde süngü ve kılıçla bir ölüm-dirim çarpışmasını göze alacak kadar yüreğin var mı? Biz birbirimize ölüme kadar düşmanlık güdecek olan iki zümreyiz. Fikir savaşından bir sonuç çıkmadığını biliyorsun”![10]

Kışkırtıcı yayımların devam etmesi üzerine hakaret davası açan Sabahattin Ali, Nihat Atsız’ı mahkûm ettirir ettirmesine ama, duruşma sırasında çıkan gösteriler nedeniyle, mahkeme binasının birinci katından atlayarak, canını zor kurtarır.

O günlerde ülkeye egemen olan tek şey korkudur. Bu dönemde lisede okuyan bir öğrencinin çantasından çıkan mektuplar, öğretmenlerini polise götürecek derecede körleştirir. Gencin adı, Attilâ İlhan’dır. Tüm suçu, Nâzım Hikmet’i sevmesi ve bu şiirleri arkadaşlarıyla bölüşüyor olmasıdır. Attilâ İlhan, kırk kuşağını, “Sanki kuşatılmış bir fedailer mangasıydı bu, umutsuz olduğunu önceden bildiği çetin bir savaş

veriyor; teker teker eksiliyor, tuz parça oluyor, yine de özgürlüğün şarkısını söylemekten vazgeçmiyordu. Diktanın baskı aygıtı mükemmeldi. Siyasi polis, işi gücü bırakmış, şairlerin peşine düşmüştü” diye betimler.[11]

* * * * *

Sevilen, sayılan dikkate alınan bir kişilik, isyancı bir âşıktı O…

“Fakat sevgili bir vücutta bulunmayan bir şeyi kendisinde taşımaya tahammül edemeyerek onu koparıp atabilmek, işte adaşım, yalnız bu sevmektir” sözleriyle aşkı tanımlayan Sabahattin Ali; ‘Değirmen’ başlıklı hikâyesinde, “Sen sevgiline ne verebilirsin sanki? Kalbini mi? Pekâlâ, ikincisine? Gene mi o? Üçüncü ve dördüncüye de mi o? Atma be adaşım, kaç tane kalbin var senin?” diyerek de sevdanın yerine yalanı ikame edenleri deşifre etmişti...

Sabahattin Ali, eşi Aliye Hanım’a 1935 senesinde henüz evlenmedikleri ancak hazırlıkların sürdüğü dönemde başlayan mektuplarından birinde, “Şimdi ömrümün tek bir gayesi var: Bir gün evvel sana kavuşmak, seni kollarımın arasına almak, güzel, temiz yüzüne saatlerce, senelerce hiç doymadan bakmak. Ancak o zaman tam neşeli, senin istediğin gibi neşeli olabileceğim. Senden ayrı, senden uzak bulunurken benden nasıl neşeli şeyler istiyorsun?”[12] diye sorduğu aşkına yazdığı mektubu ile birlikte ‘Değirmen, Dağlar ve Rüzgâr’ kitabını gönderir Sabahattin Ali, Aliye Hanım ise, “Bu şiirleri ve hikâyeleri okuyunca Ona kör kütük âşık oldum,”[13] diyecektir…

* * * * *

Kızı Filiz Ali’nin,[14] “Babamın öğretmen olması, çok önemliydi. Daha 20’li yaşlarından itibaren öğretmenlik yapmış bir insandı. Üstelik çok da seviyordu mesleği. Son yıllarda, eski evraklarını elden geçirirken, öğrencilerinden sayısız, mektup aldığını gördüm. Çok sevilen de bir öğretmenmiş,”[15] diye betimlediği Sabahattin Ali ilginç bir insandır; bir alay da örneği vardır bunun…

Sabahattin Ali ve içinde Aliye Hanım’ın da olduğu bir arkadaş grubu İçerenköy’de yapılan bir sünnet düğününe gider. Aliye Hanım ile evli değillerdir henüz. Düğünde bir iki saat kalınır, dönmek istediklerinde Sabahattin Ali’nin yanlarında olmadığını fark ederler. Onu, lüks lamba fenerle bir ağaç altında kitap okurken bulurlar…

Fikir suçundan hapse girdiğinde hücre cezası alır. Küçücük bu yerde kitap da verilmez. Cama mı yoksa duvara mı yapıştırılmış bir gazete parçasını yüzlerce kez okur, ezberler. Sağdan sola, aşağıdan yukarı da okur. Bunu hatırladıkça “Her ne pahasına olursa olsun bir daha hapse girmeyeceğim,” der.

Konuşmadığı anlarda cebinden bir kitap çıkarır okumaya başlar. Evde, misafirlikte, otobüste ayaktayken... Hep okur. Kitaplarını ödünç verdiği herkese temiz tutulmasını muhakkak söyler, küçük defterine kime, hangi kitabı verdiğini yazar ve geri getirildiğinde derhâl siler…

Dakikalarca vitrinlerde, kitabevlerinde kitapları inceler. Aybaşında, maaşını alır almaz ilk iş Ulus’taki Akba Kitabevi’ne gitmektir. Ara sıra kızı Filiz’i de götürür. Onu çocuk kitapları bölümüne salar, “Sen istediklerini seçedur,” der ve kendi hâline bırakır. Sonra da kızının seçtiği kitapları gözden geçirir, işe yarayan ve yaramayanları ayırır, yine de çoğuna peki deyip alır. Bu kitapçı serüveni en azından bir iki saat sürer…

Ankara’da Necati Bey İlkokulu karşısında, bir apartmanın çatı katında otururken bu evin bir adam boyundan kısa sandık odasını kendine kitap odası yapar. Eğri tavana ve iki yan duvara dünya yazarlarının resimlerini yapıştırır. Yerde dikine, yan yana sıralanmış kitapları durur. Bu odaya girer tozlarını alır, kapıdan bakar, güzel oldu değil mi der. Tavana yapıştırılmış yazarlarının resminin hizasına o yazarın bütün eserlerini dizer. “Böylece bulmak kolay oluyor,” der…

Süheyla Conkman ağabeyini şöyle anlatıyor: “Onu asık suratlı hiç görmemişimdir. Bazen de kendi kendine söylediği şarkılar vardır ki, hiç aklımdan çıkmaz, duydukça onu anımsarım: ‘Ata binesim geldi, hay dah dah, yâre gidesim geldi.’ Bir de ondan başka hiçbir yerde duymadığım bir şeyler mırıldanır, yengem de ‘Yeter Sabahattin, kes bu ne biçim şarkı’ dedikçe şaka yollu tekrarlardı: Tabutumun altı çatlak, beni vuran benden alçak, sol böğrüme girdi pıçak, yâr yâr aman... Meğer kaderinin şarkısı imiş, bilemezdik”…

Mediha Esenel de onu şöyle tarif eder: “Çoğu kez kapıdan içeri bomba gibi girer, dehşet bir havadis patlatırdı. Son derece hazırcevaptı. Karşısındaki ne kadar hazırlıklı olursa olsun, bir lafın altında kaldığını görmemişimdir. Şakacılığı, muzipliği, zekâsı çarpıcıydı.”

Dost meclislerinde içinden geldiği gibi davranır. Sevdiği oyun Othello birden gözünün önünde canlanır yerinden kalkar, acemi aktörleri taklit ederek gördüğü oyundan bir sahne canlandırır...

Sevgi Sanlı, yazarın kitaplarını okuduktan sonra ona hayranlığını bildirdiğinde Ali’den şöyle bir karşılık gelir: “Eserlerini beğendiğiniz bir yazarı sakın gözünüzde büyütmeyin. Sanatçı içinde bir avuç altın bulunan çamura benzer. Altınını süzüp aldınız mı geriye tonla kum, çakıl kalır. Sakın yazarı gözünüzde tanrılaştırmayın”…[16]

* * * * *

Hepimize örnekti ve hâlâ da örnektir.[17]

“Görmesen bile denizi/ yukarıya çevir gözü/ deniz gibidir gökyüzü/ aldırma gönül aldırma,” dizelerindeki[18] nikbinlikle Sabahattin Ali…

18 Mart 2016 19:56:10, Ankara.

N O T L A R

[*] Arasöz Dergisi, Nisan 2016…

[1] “Gün yerinde durmaz; geri de dönmez.”

[2] Ali Yıldız, “Genç Yaşında Kırılan Kalem: Sabahattin Ali”, Cumhuriyet Kitap, No:1167, 28 Haziran 2012, s.10-11.

[3] Metin Avdaç, “O Hâlâ ‘Sabah Yıldızı’…”, Radikal, 4 Nisan 2013, s.17.

[4] Sabahattin Ali, Asım Bezirci, Amaç Yay., 3. Basım, 1987, s.68-69. Kaynak: Ali Baba, 25 Kasım 1947.

[5] Türey Köse, “Hududu Geçerken Geberen Sabahattin Ali”, Cumhuriyet, 27 Aralık 2012, s.8.

[6] Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna, YKY, 2016.

[7] Nâzım Hikmet, “Sabahattin Ali Üstüne”, Sanat Emeği Dergisi, Nisan 1978.

[8] Sabiha Sertel, Roman Gibi, Ant Yay., 1969, s.133.

[9] Zekeriya Sertel, Hatırladıklarım, Gözlem Yay., 1977, s.276.

[10] 19 Temmuz 1940 İstanbul, www.bilgicik.com

[11] 1940 Toplumcuları değince de yaş sıralamasına göre, İlhami Bekir (Tez), Mustafa Seyit Sutüven, Hasan İzzettin Dinamo, Rıfat Ilgaz, İlhan Berk, Cahit Irgat, Niyazi Akıncıoğlu, A. Kadir, Fethi Giray, Suat Taşer, Vedat Türkali, Mehmet Kemal, Enver Gökçe, Ömer Faruk Toprak, Ahmet Arif, Attilâ İlhan, Arif Damar, Şükran Yurdakul anlaşılmalıdır. (1940 Kuşağı’nın Ulu Çınarı Rıfat Ilgaz, Hikmet Altınkaynak, Rıfat Ilgaz Sempozyumu, Çınar Yay., 2007, s.415.)

[12] Bahar Çelik Omur, “Canım Aliye Ruhum Filiz”, Evrensel, 25 Ocak 2014, s.12.

[13] Burcu Aktaş, “Sabahattin Ali Tuhaf Bir Şarkı Mırıldanırdı”, Radikal Kitap, Yıl:13, No:699, 8 Ağustos 2014, s.8.

[14] Piyanist, müzikolog, müzik eleştirmeni ve yazar Sabahattin Ali’nin kızı Prof. Dr. Filiz Ali, “Kararımı verdim, kendi yaşımdakilerle pek görüşmüyorum. Gençlerden ümidim var. Türkiye’nin önünde atması gereken bir adım var ve bunu ancak gençlerle atabilir,” (Ömür Şahin, “Filiz Ali: Sabahattin Ali’nin Kızı Filiz Ali: Habire Düşünüyorum; ‘Nerede Acaba!’…”, Birgün, 16 Şubat 2015, s.13.) der…

[15] Deniz Ülkütekin, “Gençler Sabahattin Ali’nin Edebiyatını Daha İyi Anlıyor”, Cumhuriyet, 12 Mayıs 2015, s.9.

[16] Sabahattin Ali: Anılar, İncelemeler, Eleştiriler, Hazırlayanlar: Filiz Ali-Atilla Özkırımlı-Sevengül Sönmez, Yapı Kredi Yay., 2014.

[17] Haldun Taner, ‘Karşılıklı’ başlıklı öyküsünün sonlarında şöyle der: “Korkunun kalemine yapışması ölüm demektir yazar takımına. Yazar dediğin yazacak. Açık sözlü ve yürekli olacak.” (Haldun Taner, Yalıda Sabah, YKY, 2015, s.56-57.) Sabahattin Ali, hem açık sözlü hem de yürekli olmayı başardığından yıllardır en sevilen, en çok okunan yazarlarımızdan birisidir. (Ali Turgay Karayel, “Sabahattin Ali’nin Ardından”, Cumhuriyet, 26 Şubat 2016, s.18.)

[18] ‘Dağlar ve Rüzgâr’daki şiirleri için Mart 1973 tarihli ‘Yansıma’da, “Benim için sağlam bir biçimcilik içinde, taze bir tekdüzeliği getiren şiirlerdir bunlar. Bir bağlama ezgisi gibiydiler... Bu sıcaklık vardır o şiirlerde. Özgün bir duyarlığın kav ateşiyle tutuşturulmuş Alevî değilse de o şiirler, Türkçe’nin içindeki geleneksel çoban ateşini getirirler. Sözcüklerin biçimci ellerini ısıtabiliriz o şiirlerde. Ozandan çok, Türkçe’nin ocağından sözcüklerin korlu demirini çıkaran bir geleneksel halk demircisi gibidir, şiirlerin işliğinde Sabahattin Ali,” der Ceyhun Atıf Kansu… 

44 Yıl sonra onlar yani sonsuzlar[*]

“Nice aşklar arkadaşlıklar gördüm Kahramanlıklar okudum tarihte Çağımıza yakışan vakur, sade Davranışınız geliyor aklıma.”[1]

“Üç Fidan”ın 6 Mayıs’ından veya THKO (Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu) savaşçılarından, 44. yıldaki sonsuzluklarından söz etmek zor olsa da; “olmazsa olmaz”…

Edip Cansever’in, “biz/ aykırıya/ ayrıntıya/ ayrıksıya/ azınlığa tutkunuz...”; Özdemir Asaf’ın, “ben çiçeklileri/ renklileri/ delileri/ bir de delilikleri severim…”; Turgut Uyar’ın, “serseriliğe,/ insanlara,/ toprağa/ meylim var,” dizeleriyle betimlenen Onlar -Anadolu halk geleneğinde 5 Mayıs’ı 6 Mayıs’a bağlayan gecenin- adıyla Hıdrellez’dirler; hani sevenlerin, özlem çekenlerin kavuşma günüdür...

Hasan Hüseyin Korkmazgil’in, “Acıyı bal eyledik” dizelerindeki 6 Mayıs’ın, Hıdrellez’in devrimcileri, bir yanıyla Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın -tutuklanmasına yol açan!- ‘Horoz’ şiirinde altı çizilen sarsıcı gerçektir:

“Erken öten güzel horoz/ Öt söküp giden gecede bir daha/ inlesin sessizlik/ Korku girsin yüreğine karanlıkta çalanların/… / Öt ki kara dağlar allana/ Yiğitlerin amacına yollana/... / Erken öten horozun başı kesilirmiş/ Bitmez tükenmez ki başın kesile kesile/ Her çağda her yüzyılda her gün/… / senin altın sesindir getiren ışığımızı/ Öt ki kara dağlar allana/ Aç eller tok tarlalara çullana”…

“Erken öten güzel horoz”ların Mayıs’ı, devrimci hareketin büyük bedeller ödendiği, sayısız devrimcinin dağlarda, meydanlarda düştüğü isyancı, ve tabiatın güneşle kucaklaştığı bereketli ayıdır baharın.

Kürdistan’da Mehmet Karasungur, 1 Mayıs 1977’nin 34 karanfili, Nurhak Dağları’nda Sinan Cemgil ile yoldaşları, Antep’te Haki Karer, Diyarbakır Zindanı’nda ser verip sır vermeyen İbrahim Kaypakkaya Mayıs’ın ölümsüz devrimcileridir, Üç Fidan’ın yanı sıra.

Ulucanlar Cezaevi’nde 6 Mayıs sabahı idam sehpasına çıkan THKO önderi Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın da devrim tarihine önemli bir miras bıraktığı tarihin tanığıdır Mayıs ayı…

Mayıs ayı devrimci hareket açısından 1960’lı yılların sonu ve 70’li yılların başına uzanan bir kırılmanın ürünüyken; 68 kuşağı, Cumhuriyet’in Osmanlıdan miras aldığı “devlet baba” biatını yıkarak, günümüze uzanan devrimciliğin zeminini de oluşturdu.

“Üç Fidan”ın idam sehpasında haykırdığı son sözleri mücadelenin geleceğine ışık tutup, kavgayı daha ileri boyutlara taşıdı; Sabahattin Ali’nin, “Mayıs’ta gönlüm delidir,” dizelerindeki üzere!

Deniz’in, 70’li yıllarda hâlâ teorik bir tartışma konusu olan Kürt halkından ilk defa, idam sehpasında bir ulus olarak söz etmesi ileriki yıllarda, Kürt ulusunun varlığının kamuoyunda tartışılmasının önünü açtı. Deniz’in “Yaşasın Türk ve Kürt halklarının bağımsızlık mücadelesi!” sözleri Kemalist çevreler tarafından “Yaşasın Türk ve Kürt halklarının kardeşliği” cümlesiyle değiştirilmek istense de, Deniz’in muradı olan Türk ve Kürt halklarının ortak mücadelesi “Üç Fidan”ı sahiplenen herkes tarafından günümüzde yürütülmesine engel olamadı.[2]

Hıdırellez’di; gülün solduğu akşamdı ve 6 Mayıs sabahı öylece çekip gittiler.

“Gün gelir öldürmekten daha kuvvetlidir ölebilmek!” diyen Deniz, Yusuf, Hüseyin bir Hıdırellez gecesi, böyle örgütlediler baharı; alçaklık tarihine inat…

Üç Fidan gitmiş, üç bin ormana dönmüştü; “bak işte yaklaşıyor fırtına/ bak yine yükseliyor dalgalar/ yıllardan sonra/ yollardan sonra/ şarkılar söylüyor çocuklar/ yıllardan sonra/ yollardan sonra/ yeniden yan yana onlar/ ne geçmiş tükendi/ ne yarınlar/ hayat yeniler bizleri/ geçse de yolumuz bozkırlardan/ Denizlere çıkar sokaklar,” dedirterek Murathan Mungan’ca…

Onlar Karşıyaka’nın üç gülü yani Denizgülü, Yusufgülü, Hüseyingülüdürler; bir an dahi unutulmayanlardır.

Bir başka dünyanın insanı olmaları yanında; Pir Sultan, Şeyh Bedrettin, Börklüce Mustafa ile başlayan kıyımların devamı; kıyamların da sürdürücüleridirler; aşk, isyan, kardeşlik, özgürlük adına…

İş bu nedenle Mayıs ayı hareket, bereket ve hüznün isyana dönüştü(rüldü)ğü aydır Nâzım Hikmet’in dizelerindeki üzere:

“ölenler dövüşerek öldüler;/ güneşe gömüldüler./ vaktimiz yok onların matemini tutmaya!/ akın var akın/ güneşe akın/ güneşi zaptedeceğiz/ güneşin zaptı yakın!”

I) KARŞIYAKA’NIN HÜSEYİNGÜLÜ

Karşıyaka’nın Hüseyingülü, zekâsı ve soğukkanlılığıyla maruftu.

“Biz, ODTÜ’de İngilizce üç kelime öğrendik: Yankee go home,” diyen Sinan Cemgil (Hoca)[3] ile birlikte THKO’nun en önemli teorisyenlerindendi.

68’li Mehmet Hakkı Yazıcı’nın ifadesiyle, “THKO isim olarak kendini ifade etmese de ilişkiler bakımından kendi yapısını kurmuştu. Biz biliyorduk. Deniz Gezmiş ODTÜ’de yurtlarda kalıyor, kitle çalışmasının dışında kalıp farklı faaliyetler yürütüyorlardı. Sinan Cemgil, Hüseyin İnan, Yusuf Aslan hepsi ODTÜ’deydi ve belki de Deniz kendini en çok ODTÜ’de ifade etme olanağı bulabilmişti.

Deniz Gezmiş ayrımsız tüm devrimci gençler için efsaneydi. Mimarlık Amfisi’nde yaptığımız toplantılara gelir uzaktan bakardı. Deniz gelmiş, diye fısıltı başlardı hemen. Ama kitle çalışması içinde yoktu Deniz. Sinan Cemgil, Hüseyin İnan o dönem içerisinde çok donanımlı insanlardı.”[4]

Evet THKO’nun temel taşlarındandı; öne çıkmamakla birlikte davanın beyniydi; ODTÜ stadyumundaki “Devrim” yazısını yazan dört öğrenciden biriydi Hüseyin İnan.

Atilla İlhan’ın, “bir yangın ormanından püskürmüş genç bir fidandı./ güneşten ışık yontardı, sert adamdı,” dizelerindeki Hüseyin İnan çok okur, düşünür ve az konuşurdu. Hareketin “gizli” öncüsü odur. Boşa konuşmazdı. İnsanlarla olağanüstü iletişim yeteneğine sahipti. Herkes ona inanırdı. Eylemleriyle kanıtlar düşüncelerini; sakin bir bilgeydi.

“Politik mücadele yöntemlerinin en üst düzeyine şiddet politikası ve şiddet politikasının temel yöntem olduğu politik mücadeleye de silahlı mücadele diyoruz,” diyen Hüseyin İnan Alevî kökenliydi; aynı zamanda dede soyundandı; takma adı da “Dede”ydi.

“Suçsuzluğumuz, ezilmişliğimiz kadar meşru, alın terimiz kadar kutsaldır. Tek suçumuz geri kalmış bir ülkenin çocukları olmamız ve emperyalizmin ne olduğunu bilmemizdir… 150 saatten fazla işkenceye tabi tutulduk,” diyen O; İki ay yirmi üç günün sonunda idam cezası verilen bir davanın “sanığı”ydı!

1949’da Kayseri’nin Sarız ilçesine bağlı Bozhüyük köyünde doğdu. İlk ve ortaokulu Sarız’da, liseyi Kayseri’de okudu.

1966’da ODTÜ İdari Bilimler Bölümü’ne kayıt oldu. Sosyalist Fikir Kulübü (SFK) ve bu derneğin bağlı olduğu DEV-GENÇ’e üye oldu. Bu arada TİP’e de katılarak, bu partinin etkinliklerinde yer aldı.

Aynı dönemde, gerek İstanbul ve Ankara, gerek İzmir ve diğer yörelerde anti-emperyalist eylemlere katıldı; ABD 6. Filo’suna yönelik eylem ve mitinglerin içinde bulundu. Toprak işgalleri, kırsal yörelerdeki etkinlikler vb’ne katıldı. 1966-67 öğretim yılında, gerçekleşen ODTÜ hazırlık boykotunun örgütlenmesine önderlik etti.

Hüseyin İnan, 1968’de, TİP ve daha sonra MDD içindeki ayrılıklarda, giderek belirginleşen gizli ve dar örgüt fikri doğrultusunda çekirdek bir grup oluşturup, kır gerillası yoluyla anti-emperyalist mücadele verme düşüncesini geliştirmeye çalıştı.

Ankara, özellikle ODTÜ kökenli olan ve temelini İnan’ın attığı grup, daha sonra THKO’nun çekirdek kadrosunu oluşturacaktı.

Aynı yıl İdari Bilimler Fakültesi’nden çıkarılan Hüseyin İnan, ODTÜ yurtlarında kalmaya devam etti. 14 Ekim 1969’da, grubun önemli bir kesimiyle birlikte Suriye üzerinden Ürdün’e, Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ)’nün asıl gücünü oluşturan El Fetih kamplarına gitti. Burada FKÖ’nün yanında İsrail’e karşı savaştı. İsrail içlerindeki karakol baskınlarında bizzat yer aldı. Şubat 1970’de Türkiye’ye geri döndüğünde, Diyarbakır-Antep yolunda bir otobüste yakalandı. Diyarbakır’da devam eden yargılama sonunda, Ekim 1970’de tahliye oldu.

Hüseyin İnan Ankara’ya döndüğünde kafasındaki kır gerillası fikri iyice berraklaşmıştı. Benzeri düşünceler taşıyan ve aynı eylem çizgisini benimseyen, başlarında Deniz Gezmiş’in yer aldığı İstanbul grubuyla biraraya gelerek THKO’nun kuruluşunda yer aldı.

İnan, kitle hareketleri içinde hemen hiç tanınmayan biri olmakla birlikte, örgütleyici niteliği, insanlarla ilişki kurma becerisi ve kararlılığıyla grup içinde sivrilmişti. Deniz Gezmiş, Sinan Cemgil ve Cihan Alptekin’in de yer aldığı THKO’nun lideri hâline geldi. Daha sonra, yaygınlaşan silahlı eylemlere önderlik etmekle kalmadı, bütün eylemlerin bizzat içerisinde oldu.

29 Aralık 1970’de, DEV-GENÇ üyelerinden İlker Mansuroğlu’nun öldürülmesi üzerine, THKO’nun örgüt olarak kendini ortaya koyduğu Kavaklıdere polis karakolunun kurşunlanması, 1 Ocak 1971’de Türkiye İş Bankası Emek Şubesi kamulaştırılması, Amerikan askeri tesislerinin basılarak bir Amerikalı’nın kaçırılması ve daha sonra dört Amerikalı’nın kaçırılması eylemlerinde gösterdiği gözüpek tavrı ve kararlılığıyla THKO’nun varlığında büyük etken oldu.

24 Mart 1971’de Kayseri’nin Pınarbaşı ilçesinde yakalanarak, Deniz Gezmiş ve Yusuf Arslan’la birlikte Ankara 1. Nolu Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi tarafından 9 Kasım 1971’de idama mahkûm oldu. İdamların önlenmesi için gerek TBMM’de, gerek kamuoyunda ve gerekse örgüt arkadaşları tarafından çeşitli girişimlerde bulunulmasına rağmen idam edildi.

Asılmadan önce yazdığı son mektubunda, “Yazılacak çok şey var, fakat hem mümkün değil, hem de sırası değil,” demişti.

Hasan Ataol’un, “Gittim Hüseyin’in yanına. ‘Karnın aç mı?’ dedi. Ben de “Açım, epeydir yememişim, açım’ dedim. D şeklinde sucuklar vardı o zamanlar, kendine hazırlamış, ‘İyi, otur ye’ dedi. Ben ne biliyim, sabah öğrendim, o aç yatmış, yememiş. Yani ‘Birlikte yiyelim’ demiyor, ‘Sen ye’ diyor,” biçiminde anlattığı Hüseyin İnan, idam infazından iki gün önce avukatları Orhan İzzet Kök’ten toprak ve tarım reformu ön tedbirler yasa tasarısı ile ilgili doküman isteyip, son anlarına kadar kendisine ulaştırılan gazete kupürlerini okuyup, kenarlarına notlar düşmüştü…

Mektup satırlarındaki metanetini ölümüne az bir zaman kalmışken dahi sürdüren O, son bir sözü olup olmadığını belirten görevliye ayağındaki ayakkabıları işaret ederek, “Babam yarın ayağımdaki bu lastik ayakkabıları görünce, oğlumun doğru dürüst bir ayakkabısı bile yokmuş diye üzülecek. Ayakkabımı bile giyemeden beni apar topar buraya getirdiler. Babama söyleyin, ayakkabım yoktur diye üzülmesin. Onlara hediyem olsun,” der…

Tabureye çıkmadan önce avukatlarına dönüp, “Hadi eyvallah, Şekibe Ablaya selam,”[5] der.

Hüseyin’e beyaz idam gömleği giydirildi.

Hüseyin avukatlarına veda etti ve çevresine dönüp, “Bu mücadele bizimle bitecek mi?” dedi.

Son sözleri ardından, boynunu ilmiğe geçirip, ayağının altındaki tabureyi tekmeleyerek devirdi Hüseyin…

İnce dal bedeni boşluğa düştü; ileri geri sallanıp döndü; Deniz’le, Yusuf’la bir kez daha buluştu; Ankara’da gece 03.00’dü…

II) KARŞIYAKA’NIN YUSUFGÜLÜ

Karşıyaka’nın Yusufgülü; dünya tatlısı, bir devrimciydi.

Cesurdu; gözü karaydı; inançları için yaşamını feda edebilenlerdendi; her daim gülen, her şeyden mutlu olabilenlerdendi.

ODTÜ’de okurken, bir mitingde arkadaşı İbrahim Seven’i döven polislere sille tokat girişecek kadar cüretkârdı.

İlk yargılandığı eylem, CIA ajanı, Amerikan büyükelçisi Commer’in arabasının yakmasıydı.

1969’da arkadaşlarıyla birlikte Filistin’e gitti.

Deniz Gezmiş’in Cihan Alptekin’den sonra en çok sevdiği yoldaşıydı.

“Uzatmalı itin biri, Yusuf’u gaflette vurmuş” türküsündeki O, Deniz’le beraber kırsal alana geçmek için Ankara’yı terk ettikten sonra, Sivas’ın Şarkışla ilçesinde güvenlik güçleri tarafından kasığından vurulmuş, saatlerce kendisiyle ilgilenilmemiş, adeta ölüme terkedilmişti. Neden sonra ameliyata alınmış, ancak daha sonra da o soğukta çıplak bekletildiği için zatürre olmuştu.

İdam öncesindeki mektubunda, “Biz halkımızın kurtuluşu ve Türkiye’nin bağımsızlık mücadelesi uğruna şerefimizle bir defa öleceğiz. Bizi asanlar ve astıranlar ise hergün bin defa ölecekler,” diyen O, Aşık Veysel’in, “uzun ince bir yoldayım/ gidiyorum gündüz gece/ bilmiyorum ne hâldayım/ gidiyorum gündüz gece” türküsünü çok severdi.

Hatta asılmadan önceki gün, kapatıldığı hücrede, sürekli bu türküyü söylemişti.

Ve Ankara’nın 6 Mayıs 1972 gecesi 02.25 asıldı Yusuf Aslan…

III) KARŞIYAKA’NIN DENİZGÜLÜ

Sunay Akın’ın, “kağıt bir gemidir devrim/ bütün gemiler/ hurdaya çıksa da sonunda/ taşıdığı özgürlük şiiriyle/ batmadan yüzer nicedir/ dünya sularında/ kim bilir kaç yunus görmüş/ kaç Deniz Gezmiş...”; Can Yücel’in, “en uzun koşuysa elbet/ Türkiye’de de devrim/ o, onun en güzel yüz metresini koştu/ en sekmez lüverin namlusundan fırlayarak.../ en hızlısıydı hepimizin,/ en önce göğüsledi ipi.../ acıyorsam sana anam avradım olsun/ ama aşk olsun sana çocuk,/ aşk olsun”; Nevzat Çelik’in, “pir sultan’ı düşün anne/ şeyh bedrettin’i/ börklüce’yi/ torlak kemal’i düşün anne/ / deniz’i düşün anne / her mayıs şafağında uzun/ uzun

döverken darağaçlarını/ ve o şafaktan doğma,” dizelerindeki Karşıyaka’nın Denizgülü, Deniz Gezmiş’i öğretmen babası Cemil Gezmiş şöyle anlatır:

“Her babaya göre, evladı akıllıdır, zekidir. Bana göre Deniz, zeki ve yetenekliydi. Ona düşkündüm ben. Annesi de, her annenin çocuğuna düşkün olduğu kadar düşkündü... Her annenin evladı üzerine titrediği kadar üzerine titrerdi... Severdik oğlumuzu, her anne ve babanın çocuğunu sevdiği kadar. Toramandı oğlum... Dokuz aylıkken yürüdü. İlkokulu birincilikle bitirdi. Teste soktum. Üstün zekâlı olduğu sonucu çıktı. Ağabeyi ve küçük kardeşi ile iyi geçinirdi. Uysaldı... Hayvanları, çocukları çok severdi. Yaşlılara yardım ederdi. Deniz çocukken dersi derste yapar, çok çalışmaz ama çabuk kavrardı. O nedenle de her sene sınıf ve okul birincisi olurdu.”

III.1) YAŞAM ÖYKÜSÜ

1965’ten sonra Türkiye’de gelişen gençlik hareketinin en önemli önderlerinden ve THKO’nun yöneticilerindendi.

Deniz Gezmiş, 27 Şubat 1947’de Ankara’nın Ayaş ilçesinde doğdu. Öğretmen bir ailenin çocuğu olması sebebiyle ilk ve ortaöğrenimini Sivas’ta, liseyi İstanbul’da okudu. Gezmiş, henüz lise öğrencisiyken sol düşünceyle tanıştı ve dönemin eylemlerinde yerini aldı. 1965’de Türkiye İşçi Partisi (TİP)’nin Üsküdar ilçesine üye oldu.

İlk kez 31 Ağustos 1966’da Ankara’dan İstanbul’a yürüyen Çorum belediyesi temizlik işçilerinin Taksim anıtı’na çelenk koymaları sırasında isçileri destekleyen ve TÜRK-İŞ yöneticilerini protesto eden gösteri sırasında gözaltına alındı.

7 Kasım 1966’da İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesine girdi. Ardından 19 Ocak 1967’de Türkiye Milli Talebe Federasyonu (TMTF) binasının yedd-i emine verilmesi sırasında çıkan olaylarda yakalandı ve bir gün sonra iki arkadaşıyla çıkarıldığı mahkeme tarafından serbest bırakıldı.

22 Kasım 1967’de öğrenci örgütlerinin düzenlediği Kıbrıs mitingi sırasında Aşık İhsani ile birlikte ABD bayrağını yaktıkları gerekçesi ile gözaltına alınıp daha sonra serbest bırakılan Deniz Gezmiş, Hukuk Fakültesi’nde birlikte okuduğu arkadaşlarıyla birlikte 30 Ocak 1968’de devrimci hukuklular örgütünü kurdu.

7 Mart 1968’de İÜ Fen Fakültesi konferans salonunda düzenlenen toplantıda konuşan Devlet Bakanı Seyfi Öztürk’ü protesto ettiği için tutuklandı. 2 Mayıs’a kadar tutuklu kalan Gezmiş, 30 Mayıs’ta 6. Filo’yu protesto ettiği için yargılandı ve beraat etti.

Öğrenci eylemleri içinde etkinliği giderek artan Deniz Gezmiş, 12 Haziran 1968’de İstanbul Üniversitesi’nin işgal edilmesinde önderlik etti. İşgal konseyi adına İÜ senatosu ile Baltalimanı’nda yapılan görüşmelere katılan öğrenci heyetinin içinde yer aldı. Öğrenci haklarının elde edilip işgalin sona erdirilmesinde etkili oldu. İşgalden kısa bir süre sonra İstanbul’a gelen 6. Filo’yu protesto eylemlerinde yer alan Gezmiş, 30 Temmuz’da bu eylemlerden dolayı tutuklandı ve 20 Eylül’de serbest bırakıldı.

TİP içinde yoğunlaşarak, ayrılıklara ve tartışmalara yol açan ideolojik sorunlarda milli demokratik devrim (MDD) görüşünü benimseyen Deniz Gezmiş, bu görüşün özellikle devrimci öğrenciler arasında yayılmasında etkili oldu. Ekim 1968’de eylemlerde birlikte olduğu Cihan Alptekin, Mustafa İlker Gürkan, Mustafa Lütfi Kıyıcı, Cevat Ercişli, M. Mehdi Beşpınar, Selahattin Okur, Saim Kurul ve Ömer Erim Süerkan’la birlikte Devrimci Öğrenci Birliği (DÖB)’ni kurdu. 1 Kasım 1968’de TMGT (Türkiye Milli Gençlik Teşkilatı), AÜTB, ODTÜÖB ve DÖB’ün başlattığı Samsun’dan Ankara’ya ‘Mustafa Kemal Yürüyüşü’nü düzenledi. Ardından 28 Kasım 1968’de ABD büyükelçisi Kommer’in gelişi sırasında Yeşilköy havaalanında düzenlenen protesto gösterileri nedeniyle tutuklandı ve bir süre sonra serbest bırakıldı.

İstanbul Üniversitesi’nde sağcı güçlerin 16 Mart 1969’da girişmiş olduğu hareketlere öğrenci kitlesiyle birlikte karşı koyan Gezmiş, bu eylemi gerekçe gösterilerek 19 Mart’ta yeniden tutuklanarak 3 Nisan’a kadar hapis yattı. Ardından 31 Mayıs 1969’da İÜ Hukuk Fakültesi öğrencilerinin, reform tasarısının gerçekleşmemesini protesto için giriştikleri işgale önderlik etti. Üniversitenin kapatılıp, polise teslim edilmesi nedeniyle çıkan çatışmalarda yaralandı. Hakkında gıyabi tutuklama kararı olmasına rağmen hastaneden kaçan Gezmiş, Haziran’ın sonunda Filistin’e gitti. Filistin’e gitmeden önce 23 Haziran 1969’da TMGT’nin topladığı ‘1. Devrimci Milliyetçi Gençlik Kurultayı’na kendisi gibi haklarında tutuklama kararı olan FKF Genel Başkanı Yusuf Küpeli ile birlikte bir mücadele programı gönderdi.

Eylül’e kadar Filistin’de gerilla kamplarında kalan Deniz Gezmiş, 1 Eylül 1969’da, 10 Haziran’da “üniversiteyi işgal” ettiği gerekçesiyle Hukuk Fakültesi’nden ihraç edildi. Hakkında tutuklama kararının olduğu bu dönemde gazetecilere gizlendiği yerden demeçler verdi. 23 Eylül 1969’da Hukuk Fakültesi’nde olduğu sırada haber verilen polislerin de fakülteye gelmesi üzerine yakalanan Gezmiş, 25 Kasım’da serbest bırakıldı.

Ancak Yıldız Devlet ve Mühendislik Akademisi’nde Battal Mehetoğlu’nun sağcılarca öldürülmesinden sonra okulda yapılan aramada, ele geçirilen dürbünlü bir tüfeğin Gezmiş’e ait olduğu öne sürülerek hakkında yeniden tutuklama kararı alındı. 20 Aralık 1969’da yakalanan Gezmiş, kendisiyle birlikte tutuklanan Cihan Alptekin’le birlikte 18 Eylül 1970’e kadar tutuklu kaldı.

Bundan sonra öğrenci eylemlerinden uzaklaşarak, mücadelesini değişik alanlarda sürdürdü. Sinan Cemgil ve Hüseyin İnan’la birlikte THKO’yu kuruluşunda yer aldı.

11 Ocak 1971’de THKO adına Ankara İş Bankası Emek Şubesi’nin soygununu gerçekleştirenler arasında yeraldı. 4 Mart 1971’de dört ABD’li erin Balgat’taki Tuslog Tesisleri’nden kaçırılması eyleminde de bulundu. Kaçırılan erler daha sonra serbest bırakıldı

12 Mart darbesinin ilk günlerinde Yusuf Aslan ile birlikte Sivas’a gitmekte iken motosikletleri bozulur. Bir ihbar sonucu polislerin gelmesi üzerine çıkan çatışmada Yusuf Aslan ile birbirlerini kaybederler. Yaralanan Yusuf Arslan o sırada Deniz Gezmiş ise 16 Mart 1971 salı günü Sivas’ın Gemerek ilçesinde yakalandı ve Kayseri’ye getirildi. Buradan Ankara’ya götürüldü ve zamanının içişleri bakanı Haldun Menteşoğlu’nun makamına götürüldü.

Deniz Gezmiş’in parkalı sembol fotoğrafını çeken gazeteci Ergin Konuksever’in ifadesiyle,[6] “Yakalandığının ertesi günü (17 Mart) Ankara’ya, İçişleri Bakanlığı’na getirildi. İki yanında polis vardı. Daha önce de yakalanmıştı. İyi ve güçlü gözüküyordu. İdam edileceği ne bizim ne onun aklına geldi. Ama bakışları veda eder gibiydi. Yeşil parkasının içinde dimdik duruyordu. Konuşmak istedim ama hızla uzaklaştırdılar. Yukarı çıktığında Bakan Haldun Menteşeoğlu’nun yüzüne tükürdü”![7]

Savcı Baki Tuğ tarafından idamları istenen Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının yargılanmasına Tuğgeneral Ali Elverdi başkanlığındaki Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı 1 No’lu Mahkemesi’nde 16 Temmuz 1971 günü başlandı.

Günlerdir bu duruşmaya hazırlanıyorlardı. Mahkemede dimdik duracaklar, savunmalarıyla bir karşı iddianame yazacaklardı.

Altındağ’da 1 No’lu sıkıyönetim mahkemesine çevrilen Askeri Veteriner Okulu binasına bu kararlılıkla geldiler. İkişer ikişer birbirlerine kelepçeli hâldeydiler. Kapıda “Gündoğdu hep uyandık/ siperlere dayandık” diye haykırarak, sloganlar atarak girdiler.

Görevli askerler, susturmak için yumruk ve dipçiklerle sanıklara girişti. Deniz, yüzüne bir yumruk yedi, bir sanığın başı yarıldı. Gerilim had safhadaydı. Duruşma başlayınca yargıç usulen “Mahkemeye itimadınız var mı” diye sordu. Deniz, “Kapısında dipçikle kafa yarılan bir mahkemeye nasıl itimat edelim” diye yanıtladı…[8]

Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı 1 No’lu Mahkemesi, 9 Ekim 1971 tarihinde Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan’ı, “Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın tamamını, bir kısmını tağyir, tebdil veya ilgaya cebren teşebbüs suçunu” işlediklerini sabit görerek “TCK 146/1 maddesi uyarınca ölüm cezasına” çarptırdı.

Bütün dava, toplam 2 ay 23 günde bitti. Ve son duruşmada kalemler kırıldı: “18 idam!” Deniz’in karara tepkisi, yanındaki Yusuf’a dönüp gülümsemek ve Kahrolsun faşizm” diye haykırmak oldu!

Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan ile birlikte 6 Mayıs 1972 tarihinde Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’nde idam edildi. İdamları önlemek için aileleri ile büyük mücadele veren ve 5 Mayıs 2011’de yaşamını yitiren Avukat Halit Çelenk, Deniz’in son özlerinin “Yaşasın tam bağımsız Türkiye. Yaşasın Marksizm-Leninizm’in yüce ideolojisi. Yaşasın Türk ve Kürt halklarının bağımsızlık mücadelesi. Kahrolsun emperyalizm. Yaşasın işçiler, köylüler” olduğunu aktardı.[9]

III.2) DENİZ DEYİNCE!

“delikanlım./ iyi bak yıldızlara./ onları belki bir daha göremezsin./ belki bir daha/ yıldızların ışığında kollarını/ ufuklar gibi açıp geremezsin/ delikanlım,/ sen ki, ya bi köşe başında/ kaşından kan sızarak gebereceksin/ ya da bir devrimci gibi darağacında/ can vereceksin,” dizelerini dilinden düşürmeyen Deniz Gezmiş; “yarin yanağından gayrı,/ her yerde her şeyde hep beraber” diyenlerdendi.

Soren Kierkegaard’ın “Yaşam geriye doğru anlaşır, ileriye doğru yaşanır” tezini, yaşamıyla ve bıraktığı gelenekle, anlar üstü bir zamansallıktan kurtarıp, o geleneği sahiplenenlere mal ederek, yaşamı ve kavgayı yüceltenlerdendi…

Filistin halkı için yalandan “efelenmeler”e kalkışmadan, bizzat Filistin’e gidip mücadele eden devrimciydi…

“Bana sağcılar cinayet işliyor dedirtemezsiniz,” diyen bir başbakanın hükümeti döneminde, birer birer katledilen Taylan Özgür’lerin, Koray Doğan’ların, Mehmet Cantekin’lerin ve daha nice devrimcinin yoldaşıydı…

Devrimci gençlik hareketinin simgelerindendi; isyan ahlâkıydı; Abdullah Gül’ü[10] üniversiteye sokmayan[11] O; devrimci mücadelenin sembol isimlerdendi…

6 Mayıs 1972’den sonra doğan “Deniz”lerin isim babasıydı; her zaman 25 yaşında olandı; yüreğimizin sesiydi; vicdanımızdı…

Esprili bir kişiliği vardı;[12] direnişin en ön safındaydı; ölüme tereddütsüz, onuruyla yürüyendi; boyun eğmeyendi; bir rüzgârdı ve iş bu nedenle de adı isyan tarihine alınteri ve kanla yazılmıştı…

Özetle -sosyolojik değerlendirmelerde- “idol” kelimesinin tam karşılığıydı; O, siyasi düşüncelerini benimsemeyenlerin bile hayranlığına mazhar olmuştu.

Deniz kadar engindi, coşkundu; yüreklerden hiç çıkmayan bir imgeydi; kocaman umutların bir insanda özetiydi...

Fedakârdı; ahlâktı; bilinçtir; inandıkları için gözünü kırpmadan ölümü kucakladı.

“Yaşam, yaşamı tekmeleyebilmektir,” diyenlerdendi; lûgatında korku yazmayandı; idam gününden sadece bir önce, 5 Mayıs 1972’de çekilen fotoğrafında gülebilme cüretiyle maruftu…

“Eğer vatan zenginin gezdiği, fakirin yattığı yerse vatan sağ olmasın”…

“Vatan için uykularınız kaçıyorsa, devrim başlamış demektir”…

“Önemli olan çok yaşamak değil, yaşadığın süre içinde, fazla şeyler yapabilmektir”…

“Fedakârlık olmazsa devrim de olmaz”…[13]

“Biz şahsi hiçbir çıkar gözetmeden, halkımızın bağımsızlığı ve mutluluğu için savaştık!”

“Biz stratejik olarak düşüncemizi hiçbir zaman saklamayız. Hangi şartlar altında olursak olalım, bunu açıkça söyleriz. Düşüncelerimizi mezara kadar götürürüz. Nasıl burada namluların ve dipçiklerin gölgesi altında konuşuyorsak, düşüncemizi her zaman açıkça ifade ederiz. Tarih evvelce bunu yapanları nasıl temize çıkarmışsa bizi de temize çıkartacaktır, buna da inanıyoruz,” diyendi…

İsmi Deniz konulan her çocukla tekrar doğan O; efsane değil, gerçekti.

Her daim ölümsüz devrimciydi; “Önemli olan çok yaşamak değil, yaşadığı sürede çok şeyler yapabilmektir” gerçeğini doğrulayan Deniz Gezmiş, tarihsel bir kişilik, ideolojik bir simgeydi.

Zulme karşı direnme hakkını kullandı; umudu, isyanı sürdürenlerin soyundandı; omurgalı dik duruştu.

Halkı için savaşan gerillaydı, devrimci liderdi; Mahir Çayan’ın uğruna ölümü göze aldığı özgürlük savaşçısıydı.

O Mayıs şafaklarında gözyaşlarıyla hatırlanacak bir figür değil, kavgasıyla mücadeleye yön veren bir önderdi.

Topraklarını çok sevmekti; coğrafyamızın namusuydu, onuruydu.

Deniz’in kişiliğini -Hamdi Gezmiş’in aktardığı- şu anı yeterince net sergiler:

“Bir gün evimize iki sivil gelmişti; belki Emniyet’tendi, belki MİT görevlileriydi. Babama kapıda kimliklerini ve silahlarını gösterdiler. ‘Yanlış anlamayın, konuşmaya geldik. İsterseniz bunları bırakalım,’ dediler.

Babam yine takibe geldiklerini sanıp, ‘Deniz hapiste, biliyorsunuz,’ dedi. ‘Yok, biz başka bir konuyu konuşmak istiyoruz,’ dediler.

Bunun üzerine içeri buyur ettik; girdiler. Annem,[14] babam ve ben vardık. Oturduktan sonra, ‘Başbakanımız bu eylemlerden çok rahatsız, acaba bir çözüm bulabilir miyiz? Bunu görüşmeye geldik,’ dediler.

Başbakan, Demirel’di o dönem… Merakla dinliyorduk. Babam, ‘Biz de üzülüyoruz. Ben de evladımın ziyan olmasını istemem,’ dedi.

Bunun üzerine sivillerden biri, ‘Acaba yurtdışına gitse, Avrupa’ya, mesela İsviçre’ye gitse. Oradaki masraflarını devlet karşılasa…’ diye ağız yokladı.

Babam anladı teklifi: ‘Tabii yurtdışında tahsil görmesini çok isterim. Burada canından olmasındansa dışarıda okumasını en başta ben arzularım. Ama kabul eder mi, etmez mi, bilemem. Zor görünüyor,’ dedi. Yine de bu teklifi abime ileteceğine söz verdi.

Adamlar sevinir gibi oldu. ‘Başbakanımız önümüzdeki günlerde İstanbul’a gelecek. Bir olumlu cevap alırsak, hemen kendisine iletiriz. Gereken işlemlere başlanır,’ dediler. Teşekkür edip gittiler.

Babam, bu teklifi abime iletti. Güldü abim. ‘Dalga mı geçiyorsun baba’ dedi. Geçti. Üzerinde bile durmadı.”[15]

III.3) “KEMALİST(LER) MİYDİ(LER)”?!

Hakkında “Yoluna Kemalist olarak başlayıp, komünist olarak noktalamıştı,” denilen O; popüler kültürün veya “ulusal sol saçmalığı”nın figürlerinden biri hâline getirilmeye çalışılmaktadır.

Evet, ne yazıktır ki gerçek ile onun magazinleştirilmiş hâli arasındaki açı, aynı zamanda toplumsal yozlaşmanın, yabancılaşmanın şiddetini de ele verir. Bu tür magazinleştirme, içi boşaltılıp koflaştırılmaya çalışma çabaları Deniz’ler için de kullanılıyor.[16]

Her olguda olduğu gibi, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının da nasıllarsa öyle anlatılması gerekiyor. Bu en başta insan olmanın, vicdanın gereği! Çünkü onlar dillerinde yeminler, ölümü ölerek de yendiler... Ölümsüzleştiler.[17]

Bu tam da böyleyken unutulmasın: V. İ. Lenin’in, “Egemenlerin; ezilen sınıf savaşımlarının düşünsel ve eylemsel önderlerini, hayatta iken, sonu gelmeyen kıyıcılıklar, en koyu kin, en taşkın yalan ve karaçalma kampanyaları ile ödüllendirip de sonradan basit ikonalara dönüştürmeleri” ifadesiyle belirttiği hâl Deniz Gezmiş’ler için de geçerlidir.

“Böylelikle, devrimci öğretileri içeriğinden yoksunlaştırılır, değerden düşürülür ve törpülenerek devrimci keskinliği giderilir,” vurgusuyla söz konusu tavrı açıklayan V. İ. Lenin uyarısını şöyle sürdürür:

“Burjuvazi, egemenler ve işçi hareketi oportünistleri, bugün işte Marksizmi ‘evcilleştirme’ biçimi üzerinde birleşiyorlar. Öğretinin devrimci yanı ve devrimci ruhu unutuluyor, siliniyor ve değiştiriliyor. Burjuvazi için kabul edilebilir ya da öyle görünen şeyler, ön plana çıkarılıyor ve övülüyor.”

Bir zamanlar Kemalizm etkisinde de olsa bir Marksist Leninist’tir, komünisttir. Ancak ne yazık ki popüler kültür onu temellük etmeye çalıştı, çalışıyor.

Oysa, “ulusal sol saçmalığı”nın figürüne dönüştürülmek istense de O; “ulusalcı” değil; radikal sosyalisttir, anti-emperyalisttir, enternasyonalisttir.

Evet, aynı dönemde Kemalizm ile hesaplaşabilmiş Kaypakkaya gibi örnekler olsa da, Türkiye’nin 68 hareketine baktığımızda genel olarak anti-emperyalizm üzerinde şekillenen Kemalizme (“Kurtuluş Savaşına”) de sık referans veren bir hareketle karşılaşırız.

Bu da daha evvelden Türkiye Solu’nun Kemalizm ile ciddi bir hesaplaşmaya gitmemesi, koşulların bu hesaplaşmayı yeterince zorlamamış olmasıdır. Henüz o tarihlerde “Kemalizm bir ulusal kurtuluş ideolojisi” olarak gençlik hareketinin çoğunluğu üzerinde etkisini korumaktaydı.

Deniz’lerin ve ardıllarının teorik eksikliği zaten mücadele içinde deneyim kazanarak belli bir olgunluğa erişmiştir, kimi hesaplar bu deneyimleri kazandıkça görülmüştür.

Samsun’dan Ankara’ya Mustafa Kemal yürüyüşü yapması ile idam sehpasında Kürt-Türk halkının kardeşliğini haykırması: Bu aslında, sadece Deniz Gezmiş’in değil, Mustafa Kemal’i “sosyalist olarak düşünen” yaygın dönem çelişkisidir;[18] “aşılmıştır”.

Kaldı ki, insanları hiçbir zaman yaşadıkları dönemin koşulları dışında değerlendirmek mümkün değilken; “Mücadeleye baş koymuş, canlarını vermeyi göze almış devrimcilere eleştiri yöneltmek, masa başlarında ahkâm kesenlerin değil, mücadelenin en keskin noktalarındaki devrimcilerin hakkıdır,”[19] Doğan Özgüden’in de altını çizdiği üzere…

Bir an ‘Taraf’ta “Deniz’lerin yolu bizi nereye götürür?” diyen[20] Rasim Ozan Kütahyalı’nın, Deniz Gezmiş hareketinin “humaniter, enternasyonalist ve demokrat bir ruh miras bırakmadığı” iddiasıyla “cunta” beklentisinde olduğu savlarını anımsayın!

Kütahyalı ile AKP’li Bülent Arınç’ın “çamur at izi kalır”cılıkta birbirlerinden ne farkları var ki?![21]

Yeri gelmişken hatırlatalım: “THKO’nun kurulma öncesi Deniz, İstanbul’daki arkadaş grubuyla tamamen kopmuştur. O günlerde Deniz’in örgütlenme önerisine karşı çıkanlar ve Atatürkçü düşünceyi o gün ve bugün de hâlâ savunan İstanbul’daki yoldaşlarıdır. Dolayısıyla Deniz bu Kemalist kadrolardan koparak Ankara’ya ODTÜ’deki sosyalist kadroların yanına gelmiştir. Mısır patlatır gibi sağa sola bomba atma bilgisi Hasan Cemal ve benzer konumdaki kişilerin yetersiz ilişkilerinden dolayı ortaya koydukları görüşlerden başka bir şey değildir. Ve dönemi tarif edebilecek bir özelliği yoktur. Eğer bu konuda bilgi sahibi olmak isterseniz benim kitapta daha çarpıcı ve sarsıcı bilgiler var. Uzağa gitmenize gerek yok. Bu konumdakilerin yaptığı körün fili tarif etmesine benzer,”[22] der Selçuk Polat…

Ayrıca Mustafa İlker Gürkan da şunları ekler: “68 kuşağının Deniz’le olan birliğinin ortak noktası İstanbul Hukuk 1. amfisidir, Hürriyet Meydanı’dır... Dolmabahçe’dir, Taksim Meydanı’dır... 68 kuşağının Deniz’le olan ortak paydası ‘71’ Nurhak değildir. Deniz’le Nurhak’ı paylaşanların anılarına gösterdikleri bağlılığı saygıyla karşılarız. Ama Deniz’in adı arkasından koca bir kuşağı oraya bağlamaya karşı çıkarız ve çıkıyoruz. 68’li olan ‘açık’, ‘bağımsız’, ‘yığınsal’ bir gençlik hareketidir... 71’li olan ‘illegal’, ‘siyasal’, ‘kadro’ nitelikli bir harekettir. 68 ile 71’in karşılaştırılması bu tabloyu verir... Ki, ‘71’ bu anlamda 68’in inkârıdır”![23]

Evet, yürekten inandığı şeylerin hiçbirinden ödün vermeden savaştı Onlar; THKO Davası’nda Deniz ile yoldaşları ortak savunmalarındaki netlikle:

“İçinde bulunduğumuz şartlar, geniş bir savunma yapmamızı ve şahsımızda zincire vurulmak istenen bilimi ve gerçekleri savunmamızı gerektiriyor.

Amacımız, aleyhimize verilecek cezayı önlemekten çok doğruluğuna inandığımız doğa ve toplum kanunlarının insanlık tarihine nasıl yön verdiğini açıklamaktır.

Toplumların tarihi, ezenler ve ezilenler arasındaki mücadelelerin tarihidir. Çağımıza kadar bu mücadelelerde ezilenler daima yenilmişlerdi. Fakat XX. yüzyıl tarihimiz ezenlerin barbarlığına bütün baskılarına rağmen ezilenlerin kurtuluşuna sahne olmaktadır.

Günümüzde ezenleri temsil eden ve çıkarı uğruna yoksul ulusları boyunduruğu altında tutan emperyalizm’dir. İnsanlık tarihi gericiliğin, barbarlığın ve vahşetin son kalesi olan emperyalizmin de sonunu müjdeliyor.

Bütün ezilen uluslar, emperyalizme hergün darbe üstüne darbe vuruyorlar. Asırlardır ezenlere karşı mücadelelerde hayatlarını feda edenlerin çabaları boşa gitmemiştir. Dünyamız zafer türkülerini söylemek üzeredir.

Ezenlere karşı verdikleri mücadelelerde ölen, tüm ezilenlere selam olsun...”

IV) “İDAM(LARI)”

Nâzım Hikmet’in, “ben yanmazsam, sen yanmazsan nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa” dizelerini tartışmasız bir haklılıkla telaffuz eden Onlar, Serez Çarşısı’ndakilerin takipçileridirler![24]

“İnsanlar katledilebilir ama davalar ölümsüz,” gerçeğinin Ahmed Arif’in, “açardın yalnızlığımda/ mavi ve yeşil açardın.../ keklik kanı, kınalı berrak/ yenerdim acıları, kahpelikleri/ sıktıkça cellat kemendi,” dizelerindeki ispatıdır.

Evet nihayetinde birçok Deniz, Hüseyin, Yusuf vardır.

“Nasıl” mı? “İnsan için ömür, eyleminin yoğunluğudur. İdam sehpasını tekmeleyebilen genç çok uzun yaşamıştır; çünkü, zamanını belirleyen kendisinin hızıdır”[25] da ondan!

1960’ların sonunda Ankara’da Devrimci Liseliler Örgütü’nün (DEV-LİS) önder isimlerinden Fehmi Erbaş, Deniz Gezmiş ve yoldaşlarının idam gecesini şöyle anlatır:[26]

“Bütün uğraşlara ve bu yolda şehitler vermemize karşın, olayın akışını değiştiremediğimiz o bilinen gece, bulunduğumuz Mamak Askeri Cezaevi’nde alışılmışın dışında güvenlik önlemleri vardı. İlk kez iç ve dış güvenlik birleşmiş, yasalara uygun olmadığı hâlde silahlarıyla girmişlerdi koğuş koridorlarına. Bu telaş, bizim beklediğimiz o korkunç ayrılık anının yakınlaştığını gösteriyordu. Küçük gözetleme deliklerinden sanki yüreğimizde gözler varmış da, o gözleri dışarıya uzatırcasına koridoru izliyorduk. Hepimiz kulak kesilmiştik.

Bir kaç dakika sonra, 5’inci koğuştaki arkadaş, çakmağı yakıp yakıp söndürerek bizim koğuşun penceresindeki arkadaşa çıktıklarının işaretini vermişti.

Sonra, cezaevinin koridorlarında, şakırdayan zincir sesleri yankılanmaya başladı. Bunu bir anlık sessizlik izledi ve arkasından Deniz, o gür sesiyle; ‘Haydi eyvallah arkadaşlar, hakkınızı helal edin!’ diye seslendi. Arkasından önce Yusuf, sonra Hüseyin çıktı. İki kez ‘Hoşça kalın arkadaşlar’ sözlerini işittik.

Gidenler gitmişti, sessizlik devam ediyordu. Sessizliği bozan tek şey, koridorlardaki askerlerin cezaevini alelacele terk edişlerinde, postallarının çıkardığı sert ve tekdüze ayak sesleriydi.

Gardiyan Nafiz ve Mehmet Dayı, gözyaşlarını tutamıyorlardı. ‘Olmaz, olmaz! Böyle gülerek gidilmez!’ diyorlardı, mesleklerinin getirdiği tecrübe ve katılığa rağmen. Daha birkaç ay önce Nafiz’le Deniz’in şakalaşmasını gözümün önüne getirdim, ‘Deniz! İpini ben çekeceğim ve meşhur olacağım’ diyordu Nafiz. Hepimiz kahkahalarla gülüyorduk bu espriye.

O gece, uyumadı hiç kimse ve konuşmadı hiç kimse, gün ağarana kadar. Sessizliği bozan, kapatılmamış olan radyo cızırtısıydı. Haberlerin başlamasıyla hepimiz birbirimizin yüzüne bakmaya çalıştık. İlk haberleri verirken, üç arkadaşımızın ölüm cezasının infaz edildiğini söylüyordu kalın sesli bir spiker.

Arkasından askerler, sayım için hışımla girdiler koğuşumuza. Ve sayım hemen bitti. Dağılmadık. ‘Onlar’ için yalnızca bir saygı duruşunda bulunduk. O gece, ‘Onlar’ giderken gelenek olmasına rağmen sloganlarımızı haykırmadık. Çünkü Onlar, ‘Ajitasyona ihtiyacımız yok!’ diyerek istememişlerdi bunu. Bense bugün bile hayıflanırım bu katı duruşumuza.

Ve yaşam devam etti, uzun yıllar geçti o geceden günümüze. Çok sözler verildi, çok antlar içildi. Unutanlar zaten unuttu, unutmayanlar devam ediyor yoluna, zincir seslerinin şakırtılarını bugün de yüreklerinde hissederek...”[27]

Çok zor bir kesitti. O günlerde O’nu ve davasını, “Ben bir savunmanım. Güzel insanları savundum. Halkını seven, onların ‘bir orman gibi kardeşçesine’ yaşaması için gencecik yaşamlarını veren insanları.

Özgürlüklerini, yaşanmamış yemyeşil yıllarını ortaya koyan insanları. Hakça toplumsal bir düzene giden yola ışık saçan insanları savundum. Onlar bir çiçek gibi arı, taze ve renkliydiler. İnsan olmaktı suçları. İnsanları sevmekti. Her biri birer dünyaydı. İdealleri için öldüler, idam edildiler, hapis yattılar. Ben bu güzel insanları savunarak, onlarla beraber, insan sevgisini, barış dolu, özgür ve mutlu bir dünyayı savundum. Bu güzel insanları seviyorum. Bir yaşam bu sevgiyle geçti. Kendilerini tüm insanlığa adayanlara bir yaşam vermek çok mu?” diye anlatan avukatı Halit Çelenk’in aktardığı üzere son sözleri, programatiktir, hamasi değildir. Duygudan çok akla hitap eder, radikal bir manifestodur. Radikal sosyalist bağlamda isyanın o günkü anlayışını, duruşunu yansıtmaktadır.

İdam sonrasında Deniz’e ait eşyalar, infazdan sonra, siyah bir torba içinde babasına teslim edildi. Torbada 31 kalem malzeme vardı: Yeni açılmış Birinci sigarası... İki tükenmez kalem… Askılı atlet, fanila ve yün başlık… Kahverengi ceket ve pantolon… Haki renk bir yün gömlek… Füme terilen pantolon… Kendi yeşil, yakası beyaz, fermuarlı kazak… Bir küçük, bir büyük İngilizce lügat… Türkçe-Almanca sözlük… Brecht, Ahmet Arif, Memet Fuat’ın kitapları Babasından gelen mektuplar… Bir cep aynası, bir cep defteri…

Ve cep defterinin kapak arkasına kendi el yazısıyla karaladığı, kimi satırlarını çizdiği bir şiir: “Yenilmişsem/ Elim kolum bağlı/ Boynumda yağlı ip/ Gelip dayanmışsam/ darağacına/ Dudaklarımda yarın/ Gözlerim yarınlarda/ Unutmak mı gerek seni?/ Kapılar kapalı/ Tutulmuşsa gece/ kapkara yollar/ Sıcacık bir sevgi/ sunmayacak mıyım/ insanlara?/ Bakmayacak mıyım yarınlara/ Seslenmeyecek miyim/ insanlara?”[28]

İnsanlara seslenen Deniz Gezmiş’in, idamı esnasında darağacında 55 dakika daha nefes aldığı infazına gelince!

Uzun boylu ve iri yarı olduğu için boynuna geçirilen ip, cellatlar tarafından çift ilmek yapılmış, bu da en fazla on dakika sürmesi gereken infazın 55 dakikaya uzamasına neden olmuştur. Ölürken bile kendisine işkence edilmiş, 55 dakika boyunca nabzı atmış, 55 dakika boyunca son nefesini verememiştir. Üstelik infazını, en yakın arkadaşı Yusuf Aslan’ın da izlemesi sağlanmıştır.

Attila İlhan’ın, “bir yangın ormanından püskürmüş genç fidanlardı/ güneşten ışık yontarlardı sert adamlardı/ hoyrattı gülüşleri aydınlığı çalkalardı/ gittiler akşam olmadan ortalık karardı,” diye tarif ettiği isyancılar için bunun böyle olması “tesadüfi” değildi![29]

Kolay mı? “Bu durumu metanetle karşılamanı istiyorum. İnsanlar doğar, büyür, yaşar, ölürler. Önemli olan çok yaşamak değil, yaşadığı süre içinde fazla şeyler yapabilmektir, ” demişti O son mektubunda; tıpkı bir zamanlar Julius Fucik’ın, “Mutluluk için yaşadık, bunun için mücadeleye girdik ve bunun için ölüyoruz. Hüzün adımızın yanına bile yanaşmasın,”[30] diye haykırdığı ‘Darağacından Notlar’ındaki ya da Ataol Behramoğlu’nun, “cellat uyandı yatağında bir gece/ tanrım dedi, ne zor bilmece/ öldürdükçe çoğalıyor adamlar/ ve ben tükenmekteyim öldürdükçe,” dizelerindeki gibi…

V) BİR KAÇ -ZORUNLU- NOT YA DA “SON(UÇ)”

İbrahim Ekdial’ın, “İdam kararını veren hâkimleri bugün hiç kimse hatırlamazken Deniz’ler, milletin vicdanında, yüreğinde adeta parlayan birer yıldıza dönüşmüşlerdir,”[31] notunu düştüğü Üç Fidan’ın infazını Nâzım Hikmet’in, “daha son sözü söylemedi hayat;/ belki yarınlar, mutlu sonlar var?”; Ahmet Telli’nin, “yenilirsen dövüşerek yenilmelisin/ hiç kimseye vereceğin hesap kalmamalı”; Adnan Yücel’in, “sen ki;/ bilirsin kır çiçeklerini,/ hangi rüzgâr dağıtırsa dağıtsın,/ düştükleri yerde yeniden çoğalırlar,” dizeleri betimlerken; “Onun kimliğine hiçbir aracıya ve anlatıcıya gerek bırakmaksızın kondurduğu son dokunuş, son soluğunda üstlendiği tarihsel duruştu,” diye ekler Ertuğrul Kürkçü de…

İş bu nedenle Nurettin Topçu’nun, “Ölçüsüz kamu gücüne karşı direnen bir isyan ahlâkçısı” sıfatıyla betimlediği Deniz Gezmiş’i duruşmalara götürürken sıkı güvenlik önlemi alındığını vurgulayan dönemin Ulucanlar Merkezcezaevi Jandarma Karakol Komutanı Kazım, “Deniz’e ayrıca parmak kelepçesi takıyordum. Bu kelepçenin özelliği anahtarı olmadan kolay çözülememesiydi” derken;[32] 21 Mayıs 1963’te ihtilal teşebbüsünde bulunulduğu esnada arkadaşlarının idam kararını veren Ali Elverdi’yi sorguya alan askerler arasında olduğunu anlatan Deniz Gezmiş’in arkadaşı Zihni Çetiner, “Alın bunu siz sorgulayın dedi, biz biraz sorguladık. Tir tir titriyordu. İnsanoğlunun böyle namert olduğunu o olayla görmüş oldum,” demişti.

Deniz Gezmiş ile İstanbul Üniversitesinde tanıştıklarını söyleyen Çetiner, “Benim tanıdığım Deniz Gezmiş, inançlarını bilinçli şekilde hayata geçirmek isteyen, bu nedenle namluya sürülmüş her an patlamaya hazır bir mermiydi. İnandığı şeyler için hiçbir şeyi kendisine dert edinmez, önüne çıkan her engeli aşmak için boyu ve yürüyüşü ile uygun şekilde hareket ederdi. Emperyalizmi mağlup eden Che Guevara ve Fidel Castro ikilisi, Deniz’in mücadelesinin temsiliydi.[33] Bu temsili örnek alarak aynı hareketi uygulamak istedi,”[34] diye eklemişti.

Burada Onlara dair bir parantez açmak gerekiyor. Çünkü Onların, “Özgürlük, kardeşlik, adalet, demokrasi istedikleri için idam edildiler. Tam bağımsız bir ülke istedikleri için katledildiler,”[35] türünde tespitler eksiklidir. Onlar devrim için ölümsüz ölümü kucakladılar.

Bunu yaparlarken de; “Çok cenaze kaldırdık biz. Bu bakımdan ‘Bir daha böyle bir kuşak olmasın’ diyorum. Deniz’ler, Hüseyin’ler, Yusuf’lar çok gençtiler,”[36] diyen Nadire Mater’in “gençlik ve olmasın” vurguları Onları hümanizmin labirentlerinde anlamsızlaştırır.

Evet, “genç”tiler ama devrimcilerdi; hem de yaşlı, olgun akîllere inat…

Bir şey daha: Gevezelik ederek değil; mücadeleleriyle, son nefeslerini verirken bile dik duruşlarıyla, sömürüye, ötekileştirmeye karşı, halkların kardeşliğine fdayalı, özgür ve sosyalist bir coğrafya ütopyaları için isyan eden Onların, “Bugün Türkiye’de önemli bir siyasal güce ulaşan HDK-HDP projesi de 6 Mayıs ruhunun pratikleşmesidir,”[37] diyen Hüseyin Ali’nin saptamasıyla ilişkilendirilmesi mümkün değildir; Onların TİP’e karşı tutumu bilgimiz dahilindeyken…

O hâlde diyeceklerimi tamamlıyorum: 12 Mart 1971 darbesi zulmü ardından ne oldu? Kim anımsıyor zalimlerin adını? Kimler silindi tarihten? Gerçekte kazanan ve kaybeden kim? Kazanan elbette “Mare Nostrum/ Bizim Deniz.”

“Ayaklar baş olmalı! Deniz’leşme zamanıdır!” vurgusuyla şimdi aslolan Deniz Gezmiş’in mücadelesini; eğip bükmemek, çarpıtmamaktır. Steril kalıplara sokarak yumuşatmamaktır.

Devrimcilik, kalabalıklara karışarak sıradanlaşmak değil, sıradanlaşmayı yıkarak, değiştirmektir.

Kitlelerden kabul görmek, alkış almak, sistemin adamlarına özgü bir statü biçimidir.

Deniz’in attığı taşlar ve döşediği barikatlar okuduğu kitaplar kadar çoktur.

Onu ve bizlere miras bıraktığı sistemle barışmak değil; mücadeledir.

Deniz Gezmiş, Marksist’tir, devrimcidir ve eylemcidir.

Teoriyle pratiği bütünleştirip, devrim için savaşandır.

Onun bu yönünü görmezden gelmek; hatta kimilerinin yaptığı gibi komünistliğinin üstünü örtmeye çalışmak, oligarşinin ekmeğine yağ sürmektir.

O, emperyalizme, kapitalizme, liberalizme, oligarşiye, CIA’ya, kontrgerilla’ya, 6. Filo’ya, NATO’ya, revizyonizme, oportünizme karşı halkın yanında saf tutmaktır.

Söz konusu mücadelenin kimlikleşmiş hâlidir Deniz Gezmiş.

Ancak bunların böyle olduğunu unutturup, “es” geçenler için Denizler’in sahiplenilişi de, tarihi değerlerimizin istismarına acı bir örnektir. Her yıl özellikle onların idam edilişlerinin yıldönümlerinde bu istismara bir kez daha tanık oluruz.

Denizler’le, onların devrimci mücadele anlayışlarıyla, stratejileriyle, uğruna canlarını verdikleri iddialarıyla hemen hiçbir ilgisi kalmamış kesimler, Denizler’i sahipleniyor görünürken, aslında onları özlerinden uzaklaştırıp, olduklarından farklı gösteriyorlar. Böylelikle kendi reformist, uzlaşmacı çizgilerini meşrulaştırmaya çalışıyorlar; başka bir ifadeyle, kendilerini olduklarından farklı göstermek isterken, buna Denizler’i alet ediyorlar.

Sonuç; bu da işte, tam da burjuvazinin devrimci önderlerin içini boşaltarak yapmak istediğine paralel bir sahiplenmedir. Bu durum, açık ki, “sahipleniyor” gözükerek tarihimizi, şehitlerimizin yarattığı mirası büyütmez tam tersine onlara zarar verir.

Denizler’in darağaçlarında düşmelerinin yıldönümünde yine nice istismara tanık olduk. Neyin gerçek bir sahiplenme, neyin istismar olduğunu kestirmek için baştan beri sıraladığımız ölçülere bakmak yeterlidir. Kimdir Denizler? Onların siyasi mirası nelerden oluşmaktadır? O tarihin özü, esası nedir? O mirası sahiplenmenin ve sürdürmenin asgari koşulları nelerdir?..

Soracağımız sorular bunlardır. Açık, yalın sorulardır.

Denizler’i anarken “ama hiç kimseyi öldürmemişlerdi” demeden yapamayanlar, Denizler’in mirasını sahiplenemezler. Denizler’i “kimseyi öldürmedikleri”yle bugüne taşıyanlar, utanmadan, onların düşüncelerini, uğrunda canlarını feda ettikleri inançlarını inkâr etmektedirler. Denizler için, Denizler’le ilgisi olmayan bir tarih yazmaktadırlar. Bunun adı tarihi çarpıtmaktır elbette.

Yayınladıkları bildirilerde “THKO, halkımızın bağımsızlığının silahlı mücadeleyle kazanılacağına ve bu yolun tek yol olduğuna inanır” diyen bir hareketin önderlerini, “ama onlar kimseyi öldürmemişlerdi” diye bugüne taşımak, o önderlere de, tarihe de saygısızlık değil midir?

Denizler’in geleneğine, mirasına sahip çıktığını iddia eden reformistler, elbette yukarıda aktarılan bildiride yazılanları savunamıyorlar. Onların savunduğu Deniz, ideolojisinden, stratejisinden, örgütünden, militan savaşçı kişiliğinden arındırılmış bir Deniz’dir. Yani Deniz’i Deniz yapan hiçbir şey yoktur onların sahiplendikleri Deniz’de. Tarih karşısındaki riyakârlık, istismar ve çarpıtma buradadır.

Denizler “adam öldürmemişti, suçsuz yere asıldılar, devlet onları boşu boşuna astı” diyorlar. Hayır, devlet ne yaptığını çok iyi biliyordu, onları “boşu boşuna” asmadı. Denizler, şimdilerde yine kimilerinin karikatürize ettiği gibi, “gençlik hevesleri ve heyecanlarıyla” da çıkmadılar dağlara. “devrimciler; barışçıl şartlar içinde mücadele metotlarını bırakınız. Halk kitlelerini kurtuluşa götürecek olan şiddet politikasını temel alan silahlı mücadeleye... Katılınız” diyorlardı. Oligarşi, silahlı devrim cephesinde, kendi iktidarına alternatif olanı görüyordu. 12 Mart terörü, asıl olarak bu alternatifi yoketmek içindir.

“Şerefsiz yaşamaktansa şerefle ölmek, yalvarmak yerine zora başvurmak, başkasına değil kendine ve kendin gibi olanlara güvenmek, nerede ve nasıl olursa olsun hainlere boyun eğmemek parolamızdır” diyordu Deniz. Bu parolaya uygun davranmayanlar, Denizler’i sahiplenemez ve savunamaz.

Bu parola, Mahirler’in ve Cheler’in yani aslında tüm ihtilalci önderlerin parolasıdır. Onları sahiplenmek bu yüzden bu parolayı bir yaşam tarzı, bir mücadele anlayışı hâline getirmekten geçer. Devrim için savaşmayanlar, devrim için savaşta ölümü göze alamayanlar, halk savaşı yerine parlamenterist politikaları, militanca direniş yerine uzlaşmacılığı statükoculuğu esas alanlar, en iyisi Mahirler’i, Denizler’i ve Cheler’i hiç ağızlarına almasınlar. Siyasi olarak tutarlı ve ahlâkî olan budur.

Ve de “En kötü şartlarda olsam bile/ Ne korktum, ne de ağladım kimselere/ Kaderin pervasız darbelerinde bile/ Kana bulansa da başım, eğilmedi asla,”[38] haykırışıyla “Güneşi İçenlerin Türküsünü” söyleyen Üç Fidan’ın arkasından, gereksizce atıp tutan tipler her daim olacaktır. Ancak Onlar, laf ebeliğiyle değeri düşürülemeyecek insanlardır; şarkıları sert rüzgârların eşliğinde söylendi, şiirleri gibi; isyancı hikâyelerindeki üzere. Çünkü “Onlar kimliklere kazılmış gül suretidir. Kanayan yaralarımıza sargı bezidir... Birer halk sancağı gibidir onlar...”[39]

9 Mayıs 2016 15:54:02, Ankara.

N O T L A R

[*] Kaldıraç, No:179, Haziran 2016…

[1] Melih Cevdet Anday.

[2] “… ‘Devlet Baba’ Fikrini Yıkan Üç Fidan”, Gündem, 6 Mayıs 2016, s.14.

[3] THKO’nun Elazığ kanadından Zeynel Metin, “Sinan Cemgil çok zeki, çok iyi bir beyindi. Sinan’a bir gün sormuştum biz hepi topu 20 kişiyiz ne yapabiliriz ki, bizi kolaylıkla alt edebilirler. Kürecik Radar Üssü’nü bastık sonra ne olacak dedim.. ‘Biz bir çoban ateşi yakacağız, bir kıvılcım, arkası gelir ama’ demişti,” (“THKO’nun Elazığ kanadından Zeynel Metin: Deniz’ler, Nurhak Dağı’na Gelebilse Katliam Olmazdı”, Cumhuriyet, 6 Mayıs 2015, s.12.) diye aktarır bir anısını.

[4] Yaşar Aydın, “Mehmet Hakkı Yazıcı: Koca Bir Sevdaydı Yaşadığımız”, Birgün, 6 Mayıs 2015, s.6.

[5] “Deniz, Yusuf, Hüseyin asılınca gidip ‘Bu ülkede adalet yok’ diye barodan kaydını sildirir Avukat Şekibe Çelenk.” (Sennur Sezer, “Dün 6 Mayıs’tı”, Evrensel, 7 Mayıs 2015, s.12.)

[6] Ergin Konuksever, “O zamanlar NATO’da görev yapan çok subay arkadaşım vardı. Parka getirilerdi bana. Bende hep birkaç tane olurdu, biri de Deniz’in payına düştü! Birkaç parkalı fotoğrafı çekildi. Ama galiba en güzelini çekmek de bana kısmet oldu. Aslında cezaevinde ziyaret ettiğim Mahir Çayan’a verdiğim mavi renkli kazağın öyküsü daha trajiktir. Üşüdüğü için verdim. Kızıldere’de öldürüldüğünde üzerinde o kazak vardı, delik deşik olmuştu,” (Erk Acarer, “Babıali’nin Ağabeyi Ergin Konuksever: Ah O Parka ve O Güzel Çocuklar”, Birgün, 6 Mayıs 2015, s.2.) der.

[7] Gökhan Karakaş, “Yeşil Parkalı Fotoğrafın Hikâyesi”, Milliyet, 6 Mayıs 2015, s.24.

[8] Can Dündar, “Bağımsızlık Uğruna Al Kanlara Boyandık”, Cumhuriyet, 10 Kasım 2014, s.11.

[9] “Aşkolsun Size”, Cumhuriyet, 6 Mayıs 2014, s.9.

[10] Öğrenci olaylarının yaşandığı dönemleri anlatan 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, üniversitede okurken kantinde sıkıştırılıp alnına silah dayandığını belirterek şunları kaydetti: “O zamanki dönemlere bakarsanız, özellikle 1960’dan sonra Türkiye’de çok yoğun bir sol propaganda başlamıştı... Sol akım gelişiyordu.” (Abdullah Karakuş, “11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül: Alnıma Silah Dayadılar”, Milliyet, 21 Nisan 2016, s.17.)

[11] http://www.telgrafhane.com/basliklar/guncel/6239

[12] Deniz Gezmiş’in ODTÜ’de atla gelip “bohçanı hazırla seni kaçıracağım” dediği Şule Albayrakoğlu, yıllar sonra olayı Can Dündar’ın hazırladığı ‘Delikanlım’ belgeselinde anlatırken, gülmek ister boğazına küçük bir düğüm oturur, kısa bir an durup, “at beyazdı rica ederim” der ve devam eder: “Anılarımızı en güzel en komik anılarımızı boğazımızda zaman düğümlemiyor, faşizm düğümlüyor. Yine de hesabı sorulacak.”

[13] “Deniz Gezmiş: Parkamı Getirirseniz Memnun Olurum”, Cumhuriyet, 6 Mayıs 2016, s.16.

[14] Deniz Gezmiş’in annesi, emekli öğretmen Mukaddes Gezmiş (94) 20 Kasım 2014’de İstanbul Selimiye’deki evinde yaşamını yitirdi. Hamdi Gezmiş, annesinin Deniz’e duyduğu hasreti “Zaman zaman, ‘Çıkar şu mektupları bir bakayım’ der abimin attığı kartpostalları inceler, ‘Ah canım ne güzel yazmış’ diye iç çekerdi” ifadeleriyle dile getiriyor. (“Deniz’e Son Ziyaret”, Cumhuriyet, 21 Kasım 2014, s.3.)

[15] Can Dündar, “Devlet, Deniz Gezmiş’e Ne Teklifi Götürdü?”, Cumhuriyet, 8 Kasım 2014, s.9.

[16] Alın size bir örnek: “Soru şöyle de sorulabilirdi? İlk gençlik yıllarımdaki devrimci yönelişimlerimde ‘esas olan devrimcilik miydi, yoksa masumiyet mi?’ Daha da iddialı soru şuydu: - ‘Deniz Gezmiş’i Deniz Gezmiş yapan, onu efsaneleştiren, ikonlaştıran, mitleştiren, kutsallaştıran, gençlik mücadelesinin sembolü hâline getiren gerçek değer, onun sosyalizme sunduğu katkı mıydı, yoksa vatan sevgisiyle gözünü kırpmadan ölüme giden 22 yaşındaki devrimci, idealist gencin masum bakışlarındaki sonsuzluk

mu?’ Sanıyorum ikincisi... Biliyordum ki; Deniz’i Deniz yapan esasen ‘masum’luğuydu...” (Reha Muhtar, “Doğmamış Çocuklarımın İsminin Yanına ‘Deniz’ Koydum...”, Vatan, 6 Mayıs 2014, s.13.)

[17] A. Hicri İzgören, “Kökleriyle Yerde Başları Yıldızlarda Üç Fidan”, Gündem, 5 Mayıs 2016, s.15.

[18] Bakın Mustafa Kemal neler demişti?

“Bolşeviklere gelince, bizim memleketimizde bu doktrinin hiçbir şekilde bir yeri olamaz. Dinimiz, adetlerimiz ve aynı zamanda sosyal bünyemiz tamamiyle böyle bir fikrin yerleşmesine müsait değildir. Türkiye’de ne büyük kapitalistler, ne de milyonlarca zanaatkâr ve işçi vardır. Diğer taraftan zirai bir problemimiz yoktur. Son olarak, sosyal bakımdan dini prensiplerimiz Bolşevizmi benimsemekten bizi uzak tutmaktadır.” (Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri IV (1917-1938), Derleyen: Nimet Arsan, Ankara Üniversitesi Basımevi, 1964, s.78.)

“Komünizm içtimai bir meseledir. Memleketimizin hâli, memleketimizin içtimai şeraiti, dini ve milli ananelerinin kuvvetli, Rusya’daki komünizmin bizce tatbikine müsait olmadığı kanaatini teyit eder bir mahiyettedir.” (Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri IV (1917-1938), Derleyen: Nimet Arsan, Ankara Üniversitesi Basımevi, 1964, s.99.)

“Biz ne Bolşeviğiz ne de komünist; ne biri ne diğeri olamayız. Çünkü, biz milliyetperver ve dinimize hürmetkarız. Hülasa, bizim şekli hükümetimiz tam bir demokrat hükümetidir ve lisanımızda bu hükümet halk hükümeti diye yad edilir”(Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri, Cilt:3, Derleyen: Nimet Arsan, Ankara Üniversitesi Basımevi, 2. baskı, 1964, s.20.)

[19] Doğan Özgüden, ‘Vatansız’ Gazeteci, Cilt I, Sürgün Öncesi, Belge Yay., 2010.

[20] Rasim Ozan Kütahyalı, “Denizlerin Yolu Bizi Nereye Götürür?”, Taraf, 17 Mayıs 2008… http://www.taraf.com.tr/haberv.asp?haberno=8731

[21] “Sanki meclis başkanı değil; Deniz Gezmiş’i, Yusuf Aslan’ı, Hüseyin İnan’ı yeniden diriltip yeniden asmaya doymayan bir hınçla, öfkeyle, kin ve intikamla dönen bir değirmen! Sayın Arınç, 17. Milli Eğitim Şûrası’nın ardından Ankara Öğretmenevi’ndeki akşam yemeğinde şûra üyeleriyle bir araya gelip, ‘Deniz Gezmiş ve arkadaşlarını değerlendirme konuşması’ yapmış. Demiş ki: ‘Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının hayatını incelediğimizde çoğu 68’linin ideolojik kavga, lider olma hevesi, para ve kadınla elde edildiklerini görüyoruz.’ Ben de 68’liyim. Deniz’i tanıdım. Öğrenci eylemlerinde de beraber oldum. Devrimin olacağına inanmıştı. En hızlısıydı hepimizin, en önde giderdi. Para için, kadın için, şarap için, menfaat için, önder olma egoizmine yenik düştüğü için değil, ‘devrim denen uzun koşunun en güzel 100 metresini koşmaya’ soyunmuş olduğu için eylem yapardı.” (Necati Doğru, “Deniz Gezmiş Para ve Kadın İçin Mi Asılmayı Göze Aldı?”, Vatan, 20 Kasım 2006.)

[22] Selçuk Polat, “Şimdi 68’li Olma Zamanı”, Taraf, 27 Mayıs 2008… http://www.taraf.com.tr/haberv.asp?HaberNo=8939

[23] Mustafa İlker Gürkan, “68, İdeallerini Paylaşan Herkesindir”, Cumhuriyet, 15 Mayıs 2002, s.6.

[24] “yağmur çiseliyor,/ serez’in esnaf çarşısında/ yağmur çiseliyor./ korkak/ yavaş sesle/ bir ihanet konuşması gibi./ yağmur çiseliyor,/ beyaz ve çıplak mürted ayaklarının/ ıslak ve karanlık toprağın üstünde koşması gibi./ yağmur çiseliyor,/ serez’in esnaf çarşısında,/ bir bakırcı dükkânının karşısında/ bedreddin’im bir ağaca asılı./ yağmur çiseliyor,/ gecenin geç ve yıldızsız bir saatidir./ ve yağmurda ıslanan/ yapraksız bir dalda sallanan şeyhimin/ çırılçıplak etidir./ yağmur çiseliyor,/ serez çarşısı dilsiz,/ serez çarşısı kör./ havada konuşmamanın, görmemenin kahrolası hüznü/ ve serez çarşısı kapatmış elleriyle yüzünü./ yağmur çiseliyor.” (Nâzım Hikmet.)

[25] Yalçın Küçük, Küfür Romanları, Tekin Yayınevi, 1988, s.69.

[26] Bir diğer tanıklıkta Deniz’lerin hem yoldaşı hem mapushane arkadaşı Hacı Tonak’tan: “Bizlerin açlık grevine katılmasını istemediler, ‘Bizi nasılsa öldürecekler’ dediler, ‘Sadece biz yapacağız!’ İlk kez açlık greviyle karşılaşmıştık, su içmeyi de kabul etmemişlerdi. Kısa bir süre sonra, derileri çekilmeye, gözleri tuhaf bakmaya başladı, öğrendik ki, susuzluğa dayanmak mümkün değil, hemen ölüm geliyor. ‘Yapmayın, etmeyin,’ diye adeta yalvarıyoruz, o zaman Deniz dedi ki, ‘Asılırken dinç ve sağlıklı görünmeliyiz, bizleri arkamızdan gelecek devrimciler, öyle hatırlamalı.’ Böylece açlık grevini bitirdiler, o gün nasıl sevindiğimizi anlatamam.” (Işıl Özgentürk, “Gerçekçi Ol, İmkânsızı İste”, Cumhuriyet, 8 Mayıs 2016, s.15.)

[27] Fehmi Erbaş, “O Gece...”, Cumhuriyet, 6 Mayıs 2015, s.12.

[28] Can Dündar, “Deniz Gezmiş’in İlk Kez Ortaya Çıkan Şiiri”, Cumhuriyet, 11 Kasım 2014, s.9.

[29] Ece Ayhan’ın “nerede kalmıştık? tarihe ağarken üç ağır yıldız/ sürünerek geçiyor bir hükümet kuşu kanatları yoluk!” dizelerindeki (‘Yort Savul’ şiirinde) “tarihe ağarkan üç ağır yıldız” dizesinde sözü edilenlerden biri Deniz Gezmiş’ti; diğerleri de Yusuf Aslan ile Hüseyin İnan. “Sürünerek geçen hükümet kuşu” da Süleyman Demirel’di.

[30] Julius Fucik, Darağacından Notlar, çev: Celal Üster, Yordam Kitap., 2015.

[31] İbrahim Ekdial, “Deniz’ler Vakıfla Yaşayacak”, Cumhuriyet, 6 Mayıs 2016, s.16.

[32] Ömür Ünver, “Deniz’e Parmak Kelepçesi Takıyordum!”, Milliyet, 6 Mayıs 2016… http://www.milliyet.com.tr/deniz-e-parmak--kelepcesi--gundem-2240239/

[33] Füsun Erbulak, “Devrim şehitlerinden Che Guevera’nın izdüşümüsün sanki. Sana, sizlere müteşekkirim,” (Can Dündar, “Bizim kuşağın Ethem’leri, Ali İsmail’leri, Abdocan’ları”, Cumhuriyet, 12 Kasım 2014, s.7.) derdi.

[34] “İdam Kararını Veren Hâkim Tir Tir Titriyordu”, Hürriyet, http://www.hurriyet.com.tr/idam-kararini-veren-hâkim-tir-tir-titriyordu-40100080

[35] Uğur Güç, “Denizlerin Yolunda Barışı Savunmak”, Gündem, 6 Mayıs 2016, s.6.

[36] “Nadire Mater: 68’den Günümüze Bitmeyen Özgürlük Mirası”, Gündem, 5 Mayıs 2016, s.11.

[37] Hüseyin Ali, “6 Mayıs Şehitlerine Verilen Söz”, Gündem, 5 Mayıs 2015, s.11.

[38] İngiliz şairi William Ernest Henley’in ünlü ‘İnvictus/ Yenilmez’ şiirinden.

[39] A. Hicri İzgören, “Anıları Hepimize Emanettir”, Gündem, 7 Mayıs 2015, s.15. 

Devrime (ve Cizre'ye) dair

“In puncto punctii”[1]

Murat Uyurkulak’ın, “Vaktiyle bir ihtimaldi ve çok güzeldi,”[2] notunu düştüğü; Cornelius Castoriadis’ün, “Önce bir tahayyüldür,” dediği devrim, radikal sosyalistlerin indinde güncelliğini yitirmeyen -“olmazsa olmaz”- “Tek yol”dur; dünyayı değiştiren devrimci praksistir; engellenemezdir; gereklidir.

Sadece bu kadar da değil: Egemenlerin kâbusu, ezilenlerin şölenidir; Prometheus’un takipçilerini var eden tarihsel eylemidir; bilimden sanata, beşeri münasebetlerden sosyal hayata, ekonomiden politikaya “ilerleme”nin yegâne sebebidir.

O, Spartaküs’ün ordusu; Paris Komünü barikatındaki umut; 1917 Ekim’i Rusya’sında Kışlık Saray’ın zaptı; Meksika’da Emiliano Zapata’nın isyanı; Mao ile Uzun Yürüyüş; Castro’nun Moncada saldırısı; Ernesto’yu Bolivya götüren enternasyonalist düştür…

ODTÜ stadına zamanında kocaman harflerle yazılmış ve ne yapılırsa yapılsın silinemeyendir.

Bu bağlamda gecenin karanlığına umut saçan bir şarkının nakaratıdır; aydınlık bir sabahın bembeyaz ışığıdır; elin kolun bağlanmışken, ayağa kalkmaktır; çölde açan isyancı papatyadır devrim.

Zulüm karşısında yığınları harekete geçiren öfkeli iradenin eseridir; ve eskiyi reddetmek, yeniyi oluşturmakken; elbette umuttur ve yaratıcı yıkımdır.

Ancak, yaşanarak yapılan devrim; en beklenmedik anda gelir ve kaybedecek şeyi olmayanların eseri; bozkırı tutuşturan kıvılcımdır; evrimin “d”eli kardeşidir devrim.

Orhan Kotan’ın, “asi karargâhların uğultusudur// ey günahkâr dünyanın yüz akı/ sevdalıyım sana,” notunu düştüğü devrim hakikât yolunda aşk ile koşmaktır; bütün aşkların toplamıdır; doğayı ve hayatı sarsacak saattir; umudun diğer adıdır.

Var olan sömürü düzenini yıkarak, yeni bir eşitlik-özgürlük ikilimi yaratma eylemi olarak devrim, köklü değişimdir. Tam da bunun için F. Nietzsche’ye göre, “Bir nevi kıyamettir”!

Demiştim, bir kez daha tekrarlayayım: Devrim, daima günceldir ve her anında olmazsa olmazdır.

Onun -artık!- güncel ve tek yol olmadığı yalanına sarılan iltihaplı liberal beyinler tarafından içi boşaltılmak istenen devrim; her ne kadar kapitalistler tarafından çeşitli renklere boyanıp içi boşaltılmaya çalışılsa da esas rengi olan “kızıl”ı hep koruya gelmiştir...

* * * * *

Devrim, hayali ve ideası olan, toptan değişimdir; toplumsal düzenin daha iyi duruma getirilmesi için halk tarafından yapılan değişikliktir; hayal kurma cesaretiyle var edilen kolektivite, toplumsal değişim sürecidir; Yani kökten yapısal dönüştürücü/ değişimdir.

Sürdürülemez kapitalist anlamsızlıktan, saçmalıktan anlam çıkarma, “imkânsız” denilenin var etme cüreti olan devrimin sınıflı-sömürücü iktidara karşı kalkışması, aynı zamanda belleğin unutuşa karşı savaşımıdır.

Karl Marx’ın felsefesine göre, “11. Tez”inden yola çıkılarak, dünyayı değiştirme düşüncesinin eyleme dökülmüş hâlidir devrim(ci praksis), iktisadi, politik, sosyolojik ve kültürel olarak bir sınıfın başka bir sınıfı devirmesidir.

Evet, kuşkusuz devirmektir; aynı zamanda da yaratmak için yok etmektir; kitle hâlindeki bir toplumsal hareketin başlatılmasının söz konusu olduğu, varolan bir rejimi şiddet kullanımı sonucunda başarıyla yıkarak yeni bir hükümet biçimi oluşturan bir politik değişme sürecidir. 

“Hayata Dönüş” barbarlığında yakılan Hacer Arıkan’ın,  “Devrim yaptığımızda her şey güzel olacak, çünkü ben devrime güzelliğimi verdim,” kararlılığıyla yıkılan düzenin son parçasını da yok etmek için umutsuzluğa düşmeden, geri dönmeden iktidardaki sınıfla üretim tarzının değişimidir.

Devrim, hem determinist (belirlenimci) hem de voluntarist(iradeci)’dir. Bu düalite diyalektik bir bütün oluşturur. Devrimin olabilmesi için maddi temelin varlığı şarttır. Üretici güçler devrim için gerekli olan bir seviyede olursa ancak, devrim gerçekleşebilir. Ne ki, devrimin zaferi için üretici güçlerin belli bir seviyede olması, objektif şartların olgunlaşmış olması yetmez. Devrimin zaferi için ihtilâlci inisiyatif de gerekli ve kaçınılmazdır. Tam da bunun için devrim voluntaristtir.

Devrim bir üretim tarzından bir ileri üretim tarzına geçişken; her devrimin ana meselesi iktidar olduğu bir an dahi unutulmadan eklenmelidir: Sürekli devrim politik iktidarın ele geçirilmesi, halk katılımı, doğrudan demokrasidir.

Devrim, halkın devrimci girişimiyle -aşağıdan yukarı- mevcut devlet cihazının parçalanarak, politik iktidarın ele geçirilmesi ve bu iktidar aracılığıyla -yukarıdan aşağıya- daha ileri bir üretim düzeninin örgütlenmesidir.

Sunay Akın’ın, “temiz kalan tek yerdir devrim// zorbalara direnmektir devrim// içinde yaşamaktır devrim// gece ışıklar arasında koşmaktır devrim// kağıt bir gemidir devrim/ bütün gemiler/ hurdaya çıksa da sonunda/ taşıdığı özgürlük şiiriyle/ batmadan yüzer nicedir/ dünya sularında/ kim bilir kaç yunus görmüş/ kaç Deniz Gezmiş,” dizeleriyle betimlenmesi mümkün olan devrim, mülksüzleştiren egemen/ yönetici sınıfın, mülksüzleştirilenler tarafından ilgası için ezilenlerin iktidara zorla el koyulması; bir üretim aşamasından bir diğerine geçilmesidir.

* * * * *

Simone Weil’in, “Bugünlerde devrimi son zamanlardaki gelişmelerin ortaya çıkardığı sorunların çözümü olarak değil de, bizi o sorunları çözme yükümlülüğünden kurtaracak bir mucize olarak görüyoruz,” notunu düştüğü devrim, her şeyin bir çırpıda olması, akşamdan sabaha tüm düzenin değişmesi demek değildir. Devrimciler, toplumsal dönüşümün uzun bir süreç olduğunu, herkesten çok daha iyi bilirler. İşçi sınıfı devrimcileri toplumsal altüst oluşun, yani binlerce yıllık sınıflı toplum pisliğinin bir çırpıda ortadan kalkmasını bilirler.

Ayrıca bir avuç insan tarafından değil, öncüsüyle kitleler tarafından yapılan devrim; kendiliğinden/ kitlesel olarak başlayan bir hareket olmakla birlikte, harekete katılanların merkezi biçimde organize olabileceği bir devrimci örgüt olmadan başarıya ulaşmaz.

Devrim yapılmaz devrim olunur ancak; Ursula K. le Guin’in, “Devrimi satın alamazsınız. Devrimi yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak. Devrim ya ruhunuzdadır ya da hiçbir yerde değildir,” deyişindeki üzere!

Toplumun temel ekonomik ve toplumsal ilişkilerinin, ya da hâkim olan siyasi kurumlarının, ya da her ikisinin birden altüst olması veya çok köklü bir dönüşüme uğramalarıdır.

Sosyo-ekonomik koşulların geniş halk kitleleri lehine “ani” ve kökten değişimiyle betimlenen devrim, belirli toplumsal güçlere, sınıfa dayanarak gerçekleşir; “kısmen” yapılmaz, eğer kısmen olursa buna -devrim değil- reform denir. 

Devrim ile “darbe”yi aynı şey zannedenler, ulusal solcular/ Kemalistler iken; devrim, şeklî bir düzen değişimi olmaktan çok yeni bir dünya görüşünün, yeni bir hassasiyetin insan ve toplum planında hâkimiyet kurması ve eskisini tasfiye etmesidir. Eğer yeni bir dünya görüşü üretilememişse devrimden bahsetmek mümkün değilken; devrimci hedeflere devrimci araçlarla erişilir.

Tam da bu noktada “Devrimci olduğunu söyleyip devrimci gibi davranmayanlar soytarıdan başka bir şey değildir,” vurgusuyla ekler Ernesto Che Guevara: “Silahsız devrim mi? İşte bu mümkün değil”!

Tarihsel gelişmenin ve değişimin motoru üretici güçlerdir. Üretici güçlerdeki her gelişme, toplumsal ilişkileri de etkiler, değiştirir; toplumdaki maddi ilişkilerde de bir değişim yaratır. Bu değişim maddi ilişkilerle sınırlı kalmaz. Maddi ilişkilerin değişimi kültür, sanat, eğitim, davranış ve alışkanlıklara varana dek toplumsal yaşamın bütün alanlarında değişime yol açar. Bütün sınıflı toplumlarda olduğu gibi kapitalist toplumda da bu gelişme ve değişim, sınıf karşıtlığı temelinde hareket eder. Burjuva toplum dediğimiz bugünkü toplumsal sistem koşullarında ortaya çıkan her gelişme, bu toplumun temelinde yer alan çelişkileri de derinleştirir.

Kolay mı? Sermaye sınıfı bir tarafta zenginliği büyütürken, diğer tarafa da sefaleti aynı ölçüde büyütür. Artık her şey emek sermaye çelişkisinin tezahürü gibidir. Nihayet bir tarafta yozlaşma, çürüme ve soysuzlaşma; öbür tarafta devrimci mücadele ile devrimci bir yaşam...

* * * * *

Kızıldere’de katledilen THKO’lu Cihan Alptekin, “Devrim yapmak hakkımız ve görevimizdir,” derken; eklemişti THKP-C’li Mahir Çayan da, “Kişiliklerinde devrim yapamayanlar, devrimci olamazlar!” 

“Neden” mi?

“Vermediğiniz şeyi alamazsınız, kendinizi vermeniz gerekir. Devrimi yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak”![3] 

Bunun için de “Filozoflar şimdiye dek hep dünyayı yorumlamakla yetindiler, oysa asıl olan onu değiştirmektir,” vurgusuyla eklemişti Karl Marx: “Gelişmelerinin belli bir aşamasında, toplumun maddi üretici güçleri, o zamana kadar içinde hareket ettikleri mevcut üretim ilişkilerine, ya da bunların hukuki bir ifadesinden başka bir şey olmayan mülkiyet ilişkilerine ters düşerler. Üretici güçlerin gelişmesinin biçimleri olan bu

ilişkiler, onların engelleri hâline gelir. O zaman bir toplumsal devrim çağı başlar. İktisadi temeldeki değişme, kocaman üstyapıyı, büyük ya da az bir hızla altüst eder.”[4] 

“Devrim, yalnızca yönetici sınıfı devirmenin başka bir yolu olmadığı için değil, fakat aynı zamanda onu deviren sınıf, ancak bir devrim içinde kendisini geçmişin birikmiş pisliklerinden temizleyebileceği ve böylece toplumu yeniden kurabileceği için zorunludur.”[5]

“İnsanlık tarihi bir mücadeledir ama ırklar ya da bireyler değil, sınıflar arasında…” 

“Özgürlük mızraklarla ve baltalarla kazanılır; sümsükçe dilenmeler ve yararsız sızlanmalarla değil! 

“Sosyalizm (...) insanlığın Rönesans’ıdır, kölelikten kurtuluşun gerçek basamağı ve gelecekteki tarihsel evrimin zorunlu konağıdır. Sosyalizm yakın geleceğin kaçınılmaz yolu ve güçlü ilkesidir. Gelgelelim, sosyalizmi taşıdığı bu özellikten ötürü, insanlığın gelişmesinin sonu saymak doğru değildir; çünkü o, insan toplumunun yalnızca yeni bir biçimidir.” 

Devrim ve sosyalizm için de Friedrich Engels’in işaret ettiği yol şöyledir: “Emekçi insanlığını ancak burjuvaziye nefret ve isyanla kurtarabilir…” “Mücadeleciliğin ve devrimciliğin kalbi çeliktendir; Acıyabilir ama asla affetmez!”

“Toplumun, son derece zengin küçük bir sınıf ile mülkten yoksun büyük bir ücretliler sınıfına bölünmesi, toplumun üyelerinin büyük bir çoğunluğu aşırı bir yoksulluğa karşı hemen hemen korunmamış, giderek hiç korunmamış durumda iken, o toplumun, kendi ürettiği fazlalığın ağırlığı altında ezilip boğulması sonucunu verir. Bu durum, her geçen gün daha saçma, daha gereksiz olmaktadır. Bu duruma son verilmelidir, verilebilir. Bugünkü sınıf farklılıklarının ortadan kalkmış olacağı ve -belki biraz sıkıntılı ama herhâlde ahlâk bakımından çok yararlı kısa bir geçiş döneminden sonra- toplumun bütün bireylerinin, daha şimdiden zaten varolan muazzam üretici güçlerinin planlı olarak kullanılması ve genişletilmesi sayesinde ve herkes için zorunlu ve eşit çalışma ile, yaşamdan zevk alma, gelişme ve bedenin ve usun bütün yeteneklerini işletebilme araç ve olanaklarından herkesin eşit bir biçimde ve durmadan artan bir bolluk içinde yararlanabileceği yeni bir toplum düzeni olanaklıdır.”[6]

“Bu baylar (anti-otoriterler) hiç devrim görmüşler midir yaşamlarında? Devrim, her hâlde olanaklı olan en otoriter şeydir. Devrim, nüfusun bir bölümünün, tüfek, süngü, top gibi, söz uygun düşerse, otoriter araçlar kullanarak, kendi iradesini nüfusun öteki bölümüne zorla kabul ettirdiği bir eylemdir…”

Ve “Reformcu sosyalizm ölüyor ve Fransız sosyalisti Paul Golay’ın deyimiyle yeni doğan sosyalizm ‘devrimci, uzlaşmaz ve isyancı olacaktır’,”[7] uyarısıyla V. İ. Lenin de der ki: “Gerçekten Marksist açıdan devrim nedir? Yeni üretim ilişkilerine uygun düşmeyen ve bu ilişkilerin iflasına yol açtığı eskimiş siyasal üst yapının, belli bir anda, zor yoluyla yıkılmasıdır.” 

“Devrimin temel yasası, bütün devrimler tarafından ve özellikle XX. yüzyıldaki üç Rus devrimi tarafından doğrulanan devrimin temel yasası şudur: Devrim olabilmesi için sömürülen ve ezilen yığınların, eskiden olduğu gibi yaşamanın olanaksız olduğu bilincine varmaları ve değişiklik istemeleri yetmez. Devrimin olması için, sömürücülerin eskiden olduğu gibi yaşayamaz ve hükümeti yürütemez duruma düşmeleri gerekir. Ancak aşağıdakilerin, eski tarzda yaşamak istemedikleri ve yukarıdakilerin de eski tarzda yaşayamadıkları durumdadır ki, ancak bu durumdadır ki, devrim başarıya ulaşabilir. Bu gerçeği başka şekilde şöyle ifade edebiliriz: (sömürüleni de sömüreni de etkileyen) bir ulusal bunalım olmadan devrim olanaksızdır. Böylece bir devrimin olabilmesi için; ilkönce, işçilerin çoğunluğunun (hiç değilse, bilinçlenmiş olan ve aklı eren, siyasi bakımdan etkin işçilerin çoğunluğunun) devrimin gereğini tam olarak anlamış olmaları ve devrim uğruna hayatlarını feda etmeye hazır olmaları gerekir; bundan başka, yönetici sınıfların, en geri yığınları bile siyasi hayata sürükleyen, hükümeti zayıf düşüren ve devrimcilerin onu devirmesini mümkün kılan bir hükümet bunalımından geçmekte olması gerekir (her gerçek devrimi belirleyen şey, o zamana kadar bilinçsiz olan, ezilen emekçi yığınlar arasında siyasi mücadeleye atılmaya hazır insan sayısının hızla on misline ve belki de yüz misline yükselmesidir).”[8] 

“Proletarya diktatörlüğünün sosyalistler tarafından anlaşılmamasının esas sebebi sınıf mücadelesi fikrini sonuna kadar götürmemelerdir.” 

“Bir devrimin başarısı, kadının ona hangi ölçüde katıldığına bağlıdır.” 

“Ezilenler ile ezenlerin, sömürülenler ile sömürenlerin ‘eşitliği’ olamaz, yoktur ve olmayacaktır.”

“Devrim ezilenlerin şölenidir.”

Nihayet Mao Zedong’un, “Devrim, bir sınıfın diğerini alaşağı ettiği bir şiddet hareketidir”; Che Guevara’nın, “Devrim, elmanın olgunlaştığı zaman düşmesi değildir. Düşürmen gerekir”; John Holloway’ın, “Devrim, canavarın kalbine saplanan tek bir hançer darbesiyle değil; bin tane arının sokmasıyla olacaktır. Ve o arılar bizleriz”; Georges Politzer’in, “Sosyalizm, mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesidir”; Yevgeni Zamyatin’in, “Devrim her yerde, her şeydedir. Sınırsızdır. En son devrim, en son sayı yoktur. Toplumsal

devrim sınırsız sayıdaki sayılardan yalnızca biridir; devrim yasası toplumsal bir yasa değil, çok daha büyük bir yasadır... Devrim yasası kızıldır, ateşlidir, ölümcüldür; ancak bu ölüm yeni yaşamın, yeni bir yıldızın doğması anlamına gelir,”[9] betimlemeleriyle devrim Can Yücel’in dizesiyle  “en uzun koşu”dur ve “Her çöpçü/ Devrimci olmasa bile her/ Devrimci biraz da çöpçüdür./ Çöpe boğulmuş düzenleri/ tarihin çöplüğüne doğru/ süpürdükleri için.” 

* * * * *

Bu çerçevede devrim, “yeni insan”dır; bir hayat tarzıdır; eşitlik ve özgürlüktür; yenilikçi, köktenci, eleştirel, cüretkâr özellikleriyle yıkıcı yaratıcılık eylemdir.

Hilmi Yavuz’a göre, “bir gülün açılması devrimdir.”

“Quod hodie non est, cras erit/ Bugün olmayan, yarın olur,” diyen ve Platon’un “Adversus necessitatem ne dii quidem resistunt/ Kaçınılmaza karşı tanrılar bile güçsüz,” uyarısını anımsatan devrim fikrinin sürekliliği devrimin kendisi kadar önemlidir.

Bazen halkın desteğiyle beraber yapılan, bazen de halka rağmen sürdürülen devrimin zorunluluğu, kesintisizliği yanında sürekli kusursuzlaştırılması zorunluluğudur.

Devrimde, “yasal”lık aranmaz; zira devrim başlı başına meşrudur; haklıdır; devrimin gereksinim duyduğu sadece halk desteğidir; kararlı katılımdır.

“Devirmek”tir; adaletsiz olanı yıkmaktır; öteyi düşünmek ve yaratmaktır; “şiddetsiz” devrim(ler) yoktur (reformlar ise vardır elbet)!

Evet devirmekten gelir; yavaşça geçiş, değişim değildir; kökten değişimdir. Önce var olan sistem devrilir ve yerine yenisi getirilir. Sürece ihtiyacı yoktur, saniyeler içinde bile gerçekleşebilir. Bu yüzden etkilenecek kişileri alıştırmak ya da yeni sisteme uyum sağlamasını sağlamak epey zor olur.

En özlü ve en değerli dersleri veren devrim sırasında, milyonlarca ve on milyonlarca insan, her hafta, olağan, uyuşuk bir yaşam yılındakinden daha çok şey öğrenir. Çünkü bütün bir halkın yaşamındaki sert bir dönüm noktası sırasında, çeşitli toplumsal sınıfların izledikleri erekler, ellerinde bulunan güçler ve eylem araçları ayrı bir açıklıkla görülür.

İktidar ezenlerden alıp, devleti sönümlendirerek, iktidarsızlaşmanın yolunu açan devrimin iki motor gücü eşitlik ve özgürlüktür.

Bu ise iktidarı fethetmeden, ezenlerden gaspetmeden mümkün değildir.

Eski toplumsal yapının bütün kurumlarının baştan aşağı değiştirilmesidir. 

Devrim, yanlış olanı değiştirme eylemidir; bir savaştır; savaşmak demektir. 

* * * * *

Evet, devrim ezilenler/ sömürülenler/ horlananlar/ mağdurlar için “Conditio sine qua non/ Olmazsa olmaz şart” iken kimi “umutsuz”/ vazgeçmiş/ dönekler için de imkânsızdır! (Malum “Biçmesini bilmeyenin orağı kördür,” der bir Çerkes atasözü!)

“Luctor et emergo/ Mücadele ediyorum ve başaracağım” haykırışıyla imkânsızı isteyen gerçekçiliğiyle devrim; uğruna Cizre’nin göze aldıkları, yaptıkları ve ödediği bedeldir bir yerde!

Bunu Diyarbakır Barosu’su Başkanı Tahir Elçi’nin 21 Eylül 2015’de açıklandığı, ‘Cizre Sokağa Çıkma Yasağı Yaşanan Olaylar İnceleme Raporu’ndan;[10] “Cizre’de Hayatını Kaybedenlerin Ölüm Şekli”ne[11] dair beyanlardan; MAZLUM-DER’in ‘Cizre Olayları Gözlem Raporu’ndaki (12 Eylül 2015) ‘Yaşamını Yitirenlerle İlgili Bilgiler’den görebiliriz!

Özetin özeti: Cizre’ye giden DİSK Başkanı Kani Beko’nun, “Operasyonları yapanlar hızını alamamış, sokaklardaki kedileri, havadaki güvercinleri de vurmuşlar,”[12] bilgisini aktardığı tabloda Cizre, Zilan’dır, Dersim’dir, Halepçe’dir, Roboskî’dir; 12 yaşında bedeninden 13 kurşun çıkarılan Uğur’dur, Ceylan’dır; paramparça olmuş, yol üzerine düşmüş altı aylık bebeklerdir… 

Silopi, Varto, Yüksekova, Şemdinli, Lice, Silvan, Sur ve Cizre’de devlet katliam yaptı; milliyetçilik, şovenizm azdırıldı; ırkçılar işbaşındaydı!

Hiçbir insanı ve hukuki kural tanımayan; kendi kanunlarını dahi tanımayan; yasalarını hiçe sayan kapitalist düzen(sizliğ)in Saray darbesi, Kenan Evren’i aratmazken; Cizre, 35 günlük bebekten 80 yaşındaki yurttaşın katledildiği noktaya geldi!

Cizre’de bunlar yaşanırken Türkiye’de ise Kürtler, devrimciler saldırılara uğramaktadır. Doğrudan emniyet destekli bu gruplar Kayseri’de, Mersin’de Kürt illerine giden otobüsleri taşlarken, Kağıthane’de annesiyle Kürtçe konuşan 21 yaşındaki genci öldürdü; Kırşehir’de Diyarbakırlı kebapçının dükkânını yağmalandı, Alanya’da Ataşehir’de ve birçok yerde HDP parti binaları yakmış/ kullanılmaz hâle getirildi!

120 bin kişinin yaşadığı Cizre’de egemenlerin vicdanların sızlamadığını; ağzı burnu kırılmış bir çocuğun kanlar içinde, sırtına Türk bayrağı giydirilmiş hâlini; HDP il ve ilçe binalarına yapılan saldırıları, linç,

kundaklama ve tabela indirmelerde para-militerlerin erişemediği yerde polisin göstericiye omuz vererek kundaklamalara yardımcı olma görüntülerini; devletin kolluk güçlerinin, halkın güvenliğini esas alan bir hukukun parçası olmadığını; Cizre fotoğraflarında sabit olduğu üzere top mermisi deliklerini, evlerin duvarlarında çatılarında havan deliklerini; Kürt halkının evini, işyerini, dükkânını, arabasını yakmaya giden, Kürtçe konuştuğu için sokakta gençleri bıçaklayan ve Kürt işçisini döven ve ona Atatürk büstünü öptürerek en büyük zafer kazandıklarını sanan “Vatansever Türkleri”; “Halkımızın can ve mal güvenliğinin sağlanması için!” diye başlayan ve panzerlerin, “Bu gece son geceniz!” diye anonslar yaparak dolaştığını, “Hepiniz Ermenisiniz!” diye haykırdığını; Cizre’nin Gazze’den farklı olmadığını; sürekli “Teslim olun!” anonsları karşısında Cizreli bir kadının, “Niye teslim olacağız, evimizde oturuyoruz, 400 milletvekili vermedik diye mi teslim olalım. Bunun için kusura bakmayın vermeyeceğiz,” diyen dik duruşunu; devlet gerçeği ile halk direncinin ne olduğunu gördük!

“Bu devlet hepimizin devleti” mi dediniz?! “Bu vatan hepimizin vatanı” mı dediniz?! O hâlde neden bir devlet kendi bakanını tecrit etmeye, kendi vatanını fethetmeye çalışmaktadır? Sanki devlet sömürgeci fethedilen de sömürgedir!

Bugünün muktedirleri. Kürdistan’ı, Kürdistan halkı için cehenneme çevirmeye, bu savaş uygulamaları ve provaları ile halkı sindirmeye çalışanlar, şunu hiçbir zaman için unutmayın ve geçmişte yaptığınız insanlık dışı soykırımlara, katliamlara bakın.

“Ermeni Soykırımı, Şeyh Said, Dersim, Zilan, Ağrı, Maraş, Sivas, Gazi, Roboskî, Suruç ve daha nice katliamları yaptınız. Halkları yok edebildiniz mi?

Suruç katliamı ile başlayan sürecin önemli bir kilometre taşıdır Cizre; orada terör yok savaş vardı! 

Tanık ve tarafız, bir halk diliyle, kültürüyle, fiziksel varlığıyla yok edilmek istendi Cizre’de!

Bunun üzerine Cizre’de insanlığa ders niteliğinde yeni bir direniş boy verirken; Demirci Kawa’lardan Koçgiri’ye oradan Zilan’a Dersim’e, Diyarbakır Zindanları’ndan bugüne uzanan bir direniş meşalesidir; ‘Saraylara Savaş Halklara Barış’ çığlığı oldu Cizre!

Oradaki direniş ruhu zalimlerin sonunu getirecektir!

Çünkü KCK Yürütme Konseyi üyesi Mustafa Karasu’nun ifadesiyle, “Cizre’deki direniş Kobanê direnişini de aşan bir durumdur… Cizîr kurtuluş devriminin öncüsüdür”![13]

* * * * *

Diyeceklerimi tamamlıyorum!

Oktay Rifat’ın dizeleri hatırlatmıştı hepimize, “Ağzımın tadı yoksa, hasta gibiysem,/ Boğazımda düğümleniyorsa lokma,/ Buluttan nem kapıyorsam, vara yoğa/ Alınıyorsam, geçimsiz ve işkilli,/ Yüzüm öfkeden karaya çalıyorsa,/ Denize bile iştahsız bakıyorsam,/ Hep bu boyu devrilesi bozuk düzen,” diye neyin ne olduğunu ve eklemişti James Baldwin:

“Belki de bütün sıkıntılarımızın kaynağı, yani insanlığın sıkıntılarının; belki de sahip olduğumuz tek hakikât olan ölüm gerçeğini reddetmek uğruna yaşamlarımızdaki bütün güzellikleri feda edecek ve kendimizi totemlere, tabulara, haçlara, kurbanlara, kilise çanlarına, camilere, ırklara, ordulara, bayraklara, uluslara hapsedecek olmamızdır…”

Ve uyarmıştı Che Guevara, “Bir devrimci, başkasına atılan tokadı kendi yüzünde hissedendir”!

Ve haykırmıştı kurşuna dizilmeden önce FKP’li Paul Camphin: “Bizim ardımızdan ağlamamalısınız, mücadele bayrağını hep daha, daha yükseklere çıkarmalısınız; öcümüzü alacaksınız yoldaşlar. Şan olsun ardımızdan gelen sizlere, hepinize; ölenler ve daha ölecek olanlar size teşekkür ediyor. Fransa’nın çocukları özgür ve mutlu olsunlar diye yakında şu yirmi bir yıllık küçük hayatımı geride bırakacağım; partimin davasına ihanet etmedim, dudaklarımda gülümseme, hançeremde şarkılarla gidiyorum; ölüm beni korkutmuyor. Elveda partizan çetelerinden yoldaşlar; elveda genç yoldaşlar! Elveda benim güzel partim! Elveda benim güzel ülkem! Ölecek olan sizleri selamlıyor”!

Böylesine bir kararlılık, vicdan, dik duruş, bilinçken anlatmaya çalıştıklarım; bir kez daha tekrarlayayım: “devrim batmayan bir gemidir/ çünkü çok deniz gezmiştir”.

Devrimcilik tohumunun düştüğü bir topraktan koparılamazken; O, bir anlamda önceki düzene (kapitalizme) verilen adil bir cezadır!

Kolay mı? “Bir gün gelecek, yoksulların zenginlerden başka yiyecek bir şeyi kalmayacak” o güne devrim denecekken; “biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya/ sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya/ anamız çay demliyor ya güzel günlere/ sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa/ sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız/ bu, böyle gidecek demek değil bu işler/ biz şimdi yan yana geliyoruz ve çoğalıyoruz/ ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını/ işte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz,” diye haykırması boşuna değildir Cemal Süreyya’nın!

Evet, “imkânsız” denileni, alt üst olan bir zaman diliminde gerçekleştirmekten başka bir şey olmayan devrim; genel olarak insanların yaşam şartlarını daha iyi duruma getirmek için yapılan eylem olarak bilinse de, çok daha derin bir manası da mevcuttur: İnsan(lık)ın insanal özüne dönüşü gibi… 

Diyeceklerimi noktalıyorum!

Ahmet Telli’nin, “Acının bağrından/ mavi bir çelik gibi fışkıran öfke/ dünyayı değiştirecektir mutlaka/ Yeni hayat kendini yeniden yaratacaktır/ ona sahip çıkan ellerde/ ve bu yüzden öfke/ sevda gibidir kimilerinde/

Yüreğinin pas tutmakta olan kıvrımları/ sarsılsın bir an öfkenin gök gürültüsüyle/ beyninin her hücresi bir gerilla gibi/ kuşansın pusatlarını ve sokağa çıksın/ ve bir hançer gibi saplansın/ puştlukların ihanetlerin bağrına/ Bak o zaman nasıl bitecek yanlışlar/ ve cehennemleşen yalnızlığın/ Sevdalar duman olmayacak o zaman/ Hüznün isyan olmuştur çünkü/ Hüznün isyan olmalıdır,” dizeleri eşliğinde “İnsanların kanatları yok./ İnsanların kanatları yüreklerinde,” vurgusu eşliğinde; tüm devrimcilere seslenir Nâzım usta:

“Ve güneş doğarken/ hiç umut yok mu?/ Umut, umut, umut.../ Umut insanda...” 

 

4 Ekim 2015 15:10:54, Ankara.

 

N O T L A R

[*] Yeniden Sanat ve Hayat, No:46/01, Sonbahar 2015…

[1] “En önemli olan.”

[2] Murat Uyurkulak, Tol: Bir İntikam Romanı, Ayrıntı Yay., 2002, s.11.

[3] Ursula K. le Guin, Mülksüzler, Çev: Levent Mollamustafaoğlu, Metis Yay., 1999.

[4] Karl Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Çev: Sevim Belli, Sol Yay., 1970.

[5] Karl Marx- Friedrich Engels, Alman İdeolojisi, Çev: Sevim Belli, Sol Yay., 1999.

[6] Friedrich Engels (Londra, 30 Nisan 1891), Karl Marx, Ücretli Emek ve Sermaye/ Ücret, Fiyat ve Kâr, Çev: Sevim Belli, Sol Yay., 2012… kitabının giriş kısmı.

[7] V. İ. Lenin, Sosyalizm ve Savaş, Çev: N. Solukçu, Sol Yay., 1992.

[8] V. İ. Lenin, “Sol” Komünizm, Bir Çocukluk Hastalığı, Çev: Ferit Burak Aydar, Agora Kitaplığı, 2010.

[9] Yevgeni Zamyatin, Biz, Çev: Füsun Tülek, Ayrıntı Yay., 2000.

[10] Haluk Özdalga, “Cizre Raporu ve Kamuoyundan Saklananlar”, Zaman, 30 Eylül 2015… http://www.zaman.com.tr/yorum_cizre-raporu-ve-kamuoyundan-saklananlar_23...

[11] “Yüreğiniz Kanayacak… Cizre’de Kim, Nasıl Öldü… İlk Kez Ortaya Çıktı!”, Taraf, 18 Eylül 2015… http://www.taraf.com.tr/guncel-haber/yureginiz-kanayacak-cizrede-kim-nas...

[12] Mustafa Çakır, “Cizre’de Kedileri de Vurmuşlar”, Cumhuriyet, 20 Eylül 2015, s.8.

[13] Mustafa Karasu, “Cizîr Kurtuluş Devriminin Öncüsüdür”, Gündem, 16 Eylül 2015, s.9. 

SOYKIRIMIN ANITI VE AĞITI: Gomidas/ Komitas/ Soghomon Soghomonian

“Mea mihi conscientia pluris est quam omnium sermo.”[1]

Yıllar boyunca, ne geçen zamanın ne de Anadolu toprağının örtebildiği katliam izleriyle dolu yollarda yürür ve kendi ölümünü beklerken, “Eğer kurtulursam gördüklerimi yazacağım. Halkımın yaşadıklarını herkes bilsin” diye düşünüyordu Rahip Krikor Balakyan. “Hatta tüm bunları gelecek kuşaklara aktarmak için yaşamalıyım. Hayatta kalmak için elimden her ne geliyorsa yapmalıyım.”

Rahip, gerçekten de hayatta kaldı. Şansının, sürgün kafilesinde kendisine eşlik eden subaylara verdiği rüşvetin ve Ermeni Soykırımı’nı planlayıp gerçekleştiren İttihatçıların o dönemki ortağı Almanya’da eğitim görmesinin, Almancayı iyi konuşmasının da etkisiyle yaşamayı başardı. Sonra da planladığı gibi, envaiçeşit katliam silahıyla donanmış cellâtların arasında tamamladığı yürüyüşünün sonunda her ne gördüyse hepsini yazdı.

Balakyan, 1914-1916 yılları arasını kapsayan kitabı için “Ermenilerin Golgothası” adını uygun buldu… Bilenler bilirler, İsa’nın çarmıha gerildiği tepenin adıdır Golgotha. İsa, çivileneceği çarmıhı sırtına alır ve Kudüs sokaklarını çevreleyen insanların kılıç kadar keskin, alaycı sözleri eşliğinde yavaş yavaş Golgotha Tepesi’ne doğru ilerler. Bu çileli yolculuğun sonunda ise ölüm vardır. 24 Nisan 1915’te İstanbul’daki Ermeni aydınların tutuklanıp Anadolu’ya sürülmesiyle başlayan ve kadim bir Anadolu halkının büyük ölçüde yok edilmesiyle sonuçlanan ölüm seyahatini “Golgotha Yolu” metaforundan daha iyi ne anlatabilir?

Balakyan, o süreçte “ölümün gün geçtikçe yaklaştığı” fikrini bir türlü aklından çıkaramıyor. Parçalanmış cesetlerle, iskeletlerle, kafataslarıyla dolu orman yollarında yürürken bunu yapabilmesi mümkün müydü? Hele de İstanbul’dan birlikte yola çıktığı arkadaşlarının vahşice öldürüldüğüne tanıklık ettikten sonra…

24 Nisan’da Balakyan ile birlikte tutuklananlardan biri de besteci, müzikolog, orkestra şefi ve rahip Gomidas’tı. Aynı trende, at arabasında yolculuk ettiler. Gomidas sürgünde ölmedi. Halide Edip Adıvar’ın da aralarında olduğu dostlarının girişimleriyle kurtuldu ama “Golgotha Yolu”ndaki yürüyüşü onun aklını alıp götürdü. Balakyan, 1935’te Paris’te bir akıl hastanesinde hayatını kaybeden dostu Gomidas’ın delirmesine de şahitlik ediyor. Onun, ağaçları Ermenilere saldıran eşkıyalara benzettiğini anlatıyor: “Gomidas Vartabed’in ruh sağlığının bozulduğu görülüyordu. Ağaçları, saldıran eşkıyalara benzetiyor, korkmuş keklikler gibi kafasını sürekli paltomun altına sokuyordu.”

Krikor Balakyan, sadece kurbanlarla değil, faillerle de konuştu. İçinde bulunduğu kafileyi Çankırı’dan Suriye’deki Der Zor Çölü’ne götüren Şükrü Yüzbaşı, gözünün içine baka baka Ermenileri nasıl vahşice katlettiğini anlatırken içinde uyanan korku ve nefreti gizlemek için tüm gücünü kullandı.

* * * * *

24 Nisan 1915 tarihinde İstanbul’dan 250 kadar Ermeni bir gecede toplanıp ertesi gün trenle Anadolu’daki iki sürgün kampına gönderilir. Bu da Ermeni soykırımın başlangıcı kabul edilir.

Gerçi II. Abdülhamid istibdadında 1890’larda ve 1903’de (ikinci kez Sason’da) Kilise rakamlarına göre toplam 300.000, Türk kaynaklarına göre daha az sayıda Ermeni öldürülmüştü, Abdülhamid’e karşı II. Meşrutiyeti getiren İttihat ve Terakki de 1909’da aynı yola başvurmuştu.

Ne var ki, 1915’ten itibaren Ermenilere uygulanan planlı, sistemli bir toptan imha planıydı. Deportasyon’un amacı buydu. Yollarda öldürülecek ve ölecek olanların yanı sıra, Suriye çöllerine gönderilecekler de orada ölüme terk edileceklerdi.

Nitekim Balkan Harbi nedeniyle Ege’deki Rumların Deir El Zor’a gönderilmesi söz konusu edildiğinde, “Buraya gelirlerse ölürler” diye itiraz edenler olmuştu. Şimdi Ermeniler oraya götürülüyorlardı. Ölsünler diye.

Ermeni toplumuna mensup aydınların, sanatçıların, fikir insanlarının ve ruhani liderlerin tasfiyesiyle işe başlanması planın sistematik olduğunun ilk işaretiydi. Daha önce gayrı resmi olan, ama Ağustos 1914’te resmiyet kazandırılan Teşkilât-ı Mahsusa emrine cezaevlerinden çıkartılmış kriminallerin, Giresunlu Osman misali eşkıya çetelerinin verilmesi, ayrıca Kafkas ve Balkan göçmenlerinden çok sayıda çetenin oluşturulması soykırım hazırlıklarının 24 Nisan’dan önce başlamış olduğunu gösteriyordu. Sözünü ettiğimiz silahlı gruplar Anadolu’nun çok sayıda şehir ve kasabalarından yola çıkartılan tehcir kafilelerin yanına verilince, onların tehcirdeki işlevleri anlaşılacaktı.

Sultanahmet’e sevk edilenlere hiçbir açıklama yapılmamıştı. Oysa Devlet onları nereye sevk edeceğini biliyordu. Bir kısmı Ankara’nın Ayaş’ına, diğerleri ise Kastamonu’ya bağlı Çankırı’ya nakledilecekti.

25 Nisan akşamı bir kısmı otobüsle, diğerleri ise çok sayıda asker nezaretinde yaya olarak Sirkeci’ye oradan, bir Şirket-i Hayriye vapuruyla Haydarpaşa’ya götürüldüler, kendilerini bekleyen şimendifere bindirildiler. Tren Ankara’ya varırken, 71’i Sincan’da indirilip at arabalarıyla Ayaş’a, geri kalanı ise Ankara İstasyonundan iki gün süren araba yolculuğundan sonra Çankırı’ya götürüldüler. Sonraki günlerde getirilenler birlikte her iki toplama kampındakilerin sayısı 250’ye varacaktı.

Çankırı kampına götürülenler kamptan çıkıp şehirde dolaşabiliyorlar, ev tutabiliyorlardı, Ayaş’takilere ise kaçabilirler diye ağır mahkûm muamelesi yapılıyor, hapishanede tutuluyorlardı.

Saptanabildiği kadarıyla, 250 kişiden 174’ü yargısız, sorgusuz, sualsiz öldürülmüş 76’sı ise sağ kalabilmiştir. Öldürülenlerin çoğunun kırsal alanlara, götürülerek ateşli olmayan silahlarla, Yozgat’a, Diyarbekir’e mahkemeye veya Deir el Zor’a sevk ediliyor olanlar ise yolda bizzat sevk eden jandarmalar ya da Teşkilât-ı Mahsusa çeteleri tarafından öldürülmüşlerdir.[2]

Ölümden kurtulanlar arasında bestekâr Gomidas Vartabet’in başına gelenler bir başka trajedidir. Şöhreti Avrupa’ya yayılmış olan bu müzikçi ezanı da bestelediği için Müslümanların da gönlünü kazanmıştı, yazar Halide Edib İttihatçı dostlarından rica ederek İstanbul’a gelmesini sağladı. Sanatçı pasaport alıp Fransa’ya gidene kadar ruh sağlığını tamamen yitirdi ve 1935’te ölene kadar Paris’te akıl hastanesinde kaldı.

* * * * *

Türkiye’de Gomidas, Ermenistan’da Komitas olarak anılan ünlü müzik ve din adamı Soghomon Soghomonian 1869 yılında Kütahya’da doğmuş, anne ve babasını çok küçük yaşta kaybetmişti. Henüz 12 yaşındayken Etchmiadzin’e din okumak üzere yollandı. 1895 yılında Vartabed (rahip) unvanını aldı. Tiflis ve Berlin’de müzik okudu. Doktorasını Kürt halk şarkıları üzerine yaptı. Ermeni, Türk, Kürt olmak üzere 3000 halk şarkısını kayıt altına alarak notalarını çıkardı.

1910 yılında İstanbul’a yerleşti ve 300 kişilik büyük bir koro kurdu. 24 Nisan 1915’te 246 aydın ile birlikte tutuklanarak Çankırı’ya sürgüne yollandı. Gençliğinden beri var olan ruhsal problemleri artınca Halide Edip’in çabasıyla İstanbul’a getirildi ve La Paix Hastanesi’ne yatırıldı. Daha da kötüleşince Fransa’da bir akıl hastanesine nakledildi. 18 yıl burada yaşadı ama bir daha asla müzik yapamadı.

“Komitas, Ermeni halk müziğini çok iyi anladı” diyen Piyanist Şahan Arzruni’nin ifadesiyle, “Dinden çok müziğe kanalize olmuş bir din adamı olan Komitas olmasaydı bugün Ermeni müziği tamamen bambaşka olacaktı. XIX. yüzyılda Dikran Çuhacıyan gibi besteciler vardı, onlar İtalyan müziği etkisinde besteler yaptılar. Komitas Ermeni halk müziğini gayet iyi anladı. Ve o halk müziğini şehirde yaşayan Ermenilere öğretmek istedi. Fakat İstanbul’da yaşayan Ermeniler Avrupalı gibidir. Yani 1852’de Lizst buraya gelmişti onu dinlemişlerdi. Donizetti buradaydı. Komitas ise halk şarkılarının yapısını bozmadan piyano partisyonları yazdı. Şuşik Babayan bu parçaları piyano eşliğinde seslendirdi. Bu parçaları Paris’te dinleyen Debussy’nin ‘Komitas bir tek Anduni’yi yazmış olsa bile tarihe geçerdi’ dediği hep anlatılır…”[3]

Ermeni müziği, Ortadoğu müziğinin bir parçası. Bütün müzikleri diğerlerinden ayıran estetik ve dil. Dil Ermenice olunca prozodi de başkalaşıyor. Müzik sesle, şarkıyla ortaya çıktı. Komitas’ın da yaptığı bu, bunu keşfedip eserleri kristalize etti. Doktora tezini de 1899’da Berlin’de Kürt müziği üzerine yazıyor. Türk şarkıları da var ayrıca…

* * * * *

Gomidas bir zamanlar Anadolu’nun her karış toprağında izi olan bu kadim halkın yaşadıklarının vücut bulmuş hâli gibi. Gomidas, ‘milliyetçilik’ adına bu toprakları savunanlardan daha çok Anadoluluydu. Yaşam sevinci müzikse bu naif insanın; bu sevincin beslendiği kaynak da bu topraklardı.

Soykırım sadece fiziki bir trajediye yol açmıyor. Gomidas kalanların bitmeyen acısının temsilcisi sanki. Müziğe sesi ve kulağıyla ama en çok da kalbi ve ruhuyla hayat veren Gomidas için yaşam enerjisidir müzik… Bu yüzdendir herhâlde sürgünün ardından sadece fiziki olarak ‘yaşaması’. Kütahya’da doğan, bir yaşında annesini, 11 yaşında babasını kaybeden bu Ermeni çocuğu; yüreğindeki derin boşluğu müzikle doldurur. Erivan’dan batıya dek her yerde ezgileriyle, çalışmalarıyla tanınır Gomidas. 1915’te İttihatçıların katıldığı bir gecede onun müziğini İttihatçılar, “Tanrı onu kem gözlerden korusun…” diye över. Ve ona o gün alkış tutanlar tarafından ölüm yolcuğuna gönderilene kadar da sanatını icra eder. Gomidas’ı alkışlayan eller, ona hayranlıkla bakan gözler tarafından ölüm yoluna gönderilmesi dahi Ermenilere yapılanı ortaya koymaz mı? Peki, bir insanın öldürmek fiziki olarak yaşamına son vermek midir? Öyleyse, Gomidas’ın yaşam enerjisinin elinden alındığı bu trajediyi nasıl adlandırmalı?

Aram Andonyan’ın, Çankırı sürgününde yaşananları anlattığı ‘Gomidas Vartabed ile Çankırı Yollarında’ başlıklı yapıtında Gomidas’ın akli dengesini yitirişi ile sonuçlanacak sürecin; içmek için uzandığı su kovasının başından aşağı dökülmesi ile başladığı anlatılır. Onu çıldırtan, bir yudum suyu esirgeyen zihniyetti…

* * * * *

Nihayet 1915’te Türk Ocağı’ndaki dinletisinde, “Tanrı şeytanın gözlerinden korusun Gomidas’ı” sözleri eşliğinde coşkulu alkışlardan çok kısa bir süre sonra, 24 Nisan 1915’te İstanbul’dan alınıp Çankırı’ya yollandı.

Kendisini bol bol alkışlamış kişilerin kararıyla. Orada, bir yudum için uzandığı kova bir asker tarafından dudaklarından çekilip alındı. Aram Andonyan’ın anılarındaki ifadesiyle, “Gomidas çok korkmuştu. Birkaç adım geri çekilip kendini korumak için sağ kolu ile yüzünü kapatmıştı. Taş kesilmişti, Yüzünü silmesi için arkadaşlarının verdiği mendili bile görmüyordu.” Sonrasında, su yine aşağılayıcı bir insafla ‘serbest’ bırakıldığında da içmeyecekti. “Lakin su içmek için aramızda en aceleci olan Vartabed su içmedi, tek kelime etmeden hana girdi.”

Bu sessizlik, sonradan “delilik” diye adlandırılan ruhsal isyanının başladığı andır…

“Maniae infinitae sunt species/ Deliliğin sonsuz çeşidi var” deyişindeki üzere Gomidas’ın acılara karşı çareyi deliliğe sığınmakta bulduğu söylenir, öyle ya uğursuz 24 Nisan gecesi başlayan ve entelektüel dostlarının müdahalesiyle ölümle sonuçlanmayan ölümcül yürüyüşün acısını bu ilahi ve sanatkâr adam nasıl hissetmeyecekti ki?

Ancak Gomidas’ın delirdiği doğru değildir. Doğru olmamalıdır. Gomidas’ın mutlak iletişimsizlikte karar kılması, kalanların aklı konusunda düşünmemizi sağlayan bir varoluşsal eylemdir.

Nihayet Gomidas tehcirden iyi Türklerin kurtardığı bir kişi değildir. O soykırımın anıtı ve ağıtıdır![4]

7 Mayıs 2015 10:12:09, Ankara.

N O T L A R

[*] Güney, No:74, Ekim-Kasım-Aralık/ 2015…

[1] “Vicdanım bana diğer insanların söyleyeceklerinden daha çok şey ifade eder.” (Çiçero.)

[2] Nesim Ovadya İzrail, 24 Nisan 1915, İstanbul, Çankırı, Ayaş, İletişim Yay., 2013.

[3] Müge Akgün, “Piyanist Şahan Arzruni: Komitas Olmasaydı Ermeni Müziği Bambaşka Olurdu”, Radikal, 9 Ocak 2012, s.34-35.

[4] Ali Topuz, “Gomidas’ı Dinlemek Mümkün mü?”, Radikal, 9 Mart 2014, s.22.

 

Sayfalar