Pazartesi Mart 27, 2017

Temel Demirer

 

Hakkında

Objektifiz ama tarafsız değiliz. Tarafsız olmak korkaklıktır. Çünkü insan doğru ve yanlış arasında tarafsız olamaz. http://temeldemirer.blogspot.com/BiyografiKendimden söz etmenin pek anlamlı ve “şık” olmadığına inanan biri olarak çok düşündüm...
Ne yazacağımı kestiremedim...
Ve nihayet şunları diyebilmenin en doğrusu olduğuna karar kıldım...
“İnsana ait hiçbir şey bana yabancı değil,” diyen(lerden);
dünyaya aşağıdan bakan(lardan);
kendi kuşağımla müthiş bir serüveni yaşayan(lardan);
yaşadıklarımdan asla pişman olmayan(lardan);
ve hatta yaşadıklarımı yaşamış olmayı bir onur ve şans addeden(lerden);
John Maxwell’in, “İnsanlar, onları ne kadar umursadığımızı bilmedikçe, ne kadar bildiğimizi umursamazlar...”; Bertolt Brecht’in, “Yenilgilerimiz, rezalete karşı savaşa katılanlarımızın yeterince kalabalık olmadığından başka bir anlama gelmez”; V. İ. Lenin’in, “Silah kullanmasını öğrenmeyen, silah elde etmeye çalışmayan bir ezilen sınıf, ancak köle muamelesi görmeye layıktır,” sözlerine müthiş değer veren(lerden);
sevdasız kavga, kavgasız sevda olmaz diyen(lerden);
bir afet-i devrana aşık olan(lardan);
hâlâ “tek yol devrim” gerçeğine bağlı olan(lardan);
ve nihayet “Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek!” diyen(lerin) safındaki sıradan, vasıfsız, herhangi biriyim...
54 tevellütlüyüm... Kemal’den olma Necla’dan doğmayım... Çorum ili Kale mahallesi nüfusuna kayıtlıyım...
Okur yazarım...
Ve nihayet hâlen “sakıncalı” dedikleri(nden) ve GBT’lerindeyse sabıkalıyım...
11.01.2004 14:32:09, Ankara.

TÜRKİYE’DE YAYINLANAN KİTAPLARIM

* GÖZ GÖRMEZ BİLİNÇ GÖRÜR, Hazırlayan: Mehmet Özer, Nota Bene Yay., 2012, 152 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* ORTADOĞU: YALANCI BAHAR, Derleyen: Babür Pınar-Recai Ulutaş, Nitelik Kitap, 2012, 448 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* ALMANAK-2009 ANALİZLERİ, Sosyal Araştırmalar Vakfı Kitaplığı, İstanbul-2011, 434 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* BEYOND GLOBALIZATION – WORLD LEARNING/ INTERNATIONAL HONORS PROGRAM TURKEY READER 2011/12, Derleyenler: Yücel Demirer - Sibel Özbudun, 2011, 476 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif), (“Geopolitics of Turkey in the US-EU-Mideast Triangle”- Temel Demirer)


* EMPERYALİZM VE ULUSAL SORUN, Derleyen: Babür Pınar-Muzaffer İlhan Erdost, Nitelik Kitap, 2011, 335 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* İSMAİL BEŞİKÇİ, Derleyenler: Barış Ünlü-Ozan Değer, İletişim Yay., 2011, 589 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* SESİNİ YİTİREN ŞEHİR SİVAS, Editör: Mehmet Özer, Çankaya Belediyesi Yay., Temmuz 2011, 304 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* ALMANAK-2009 ANALİZLERİ, Sosyal Araştırmalar Vakfı Kitaplığı, İstanbul-2010, 659 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* KRİZ, KAPİTALİZM, İSYAN, Ütopya Yay., 2010, 559 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* KRİZ VE HAYAT YAZILARI: BİR TAŞ DA SİZ ATIN, Ütopya Yay., 2010, 464 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* ASLOLAN DEVRİMİN GÜNDEMİDİR, Kaldıraç Yay., 2010, 784 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* TEKEL DİRENİŞİ DERSLERİ 2010-SENDİKALARIMIZI GERİ ALACAĞIZ, Kaldıraç Yay., 2010, 206 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* LATİN AMERİKA: İSYAN HEP VARDI!, Sibel Özbudun (der.), Kaldıraç Yay., Ocak 2010, 661 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* KUŞATMAYI YARMAK: EĞİTİM, BİLİM VE AYDINLAR, Kaldıraç Yayınevi, Ekim 2009, 392 sayfa, Temel Demirer-Sibel Özbudun.


* ALMANAK-2008 ANALİZLERİ, Sosyal Araştırmalar Vakfı Kitaplığı, İstanbul-2009, 608 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* HAK(SIZLIK), HUKUK(SUZLUK) MU? “SUÇUMUZ İNSAN OLMAK”!, (Sibel Özbudun’un önsözüyle), Kardelen Yay., Nisan 2009, 365 sayfa, Temel Demirer.


* HRANT’IN KATİL(LER)İ… (Sait Çetinoğlu’nun önsözüyle), Pêrî Yayınları, Şubat 2009, 336 sayfa, Temel Demirer.


* LİBERALİZM/MUHAFAZAKÂRLIK KISKACINDA KADIN, Kaldıraç Yayınevi, Şubat 2009, 237 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* ALMANAK-2007 ANALİZLERİ, Sosyal Araştırmalar Vakfı Kitaplığı, İstanbul-2008, 456 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* “HAYIR, EVET’TEN ÖNCE GELİR”! HUKUK(SUZLUK) YAZILARI, Ütopya Yay., Mayıs 2008, 496 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* “SÖYLENECEK YALAN KALMADI” İNSAN HAK(SIZLIK)LARI, Ütopya Yay., Mayıs 2008, 510 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* LATİN AMERİKA’DA İSYANIN TARİHİ, Hazırlayan: Sibel Özbudun, Ütopya Yay., 2008, 549 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* KÜRESEL KAPİTALİZMİ MEŞRULAŞTIRAN SÖYLEMLER, Editör: Fikret Başkaya, Özgür Üniversite Kitaplığı: 67, Maki Yay., 2008, 218 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* YABANCILAŞMA VE..., Ütopya Yay., 2008, 316 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)
* ALMANAK-2006 ANALİZLERİ, Sosyal Araştırmalar Vakfı Kitaplığı, İstanbul-2007, 654 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* MİLLİYETÇİLİK, YURTSEVERLİK VE SOL, Editör: Fikret Başkaya, Özgür Üniversite Kitaplığı: 65, Maki Yay., 2007, 212 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* LATİN AMERİKA’DAKİ GELİŞMELER, TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası Ankara Şubesi, Ankara-2007, 34 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* KÜRESELLEŞME, KADIN VE ‘YENİ’-ATAERKİ, Ütopya Yayınevi, Ankara-2007, 228 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* İMPARATORUN SOYTARISI EGEMEN MEDYA, Ütopya Yayınevi, Ankara-2007, 319 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* ALMANAK-2005 ANALİZLERİ, Sosyal Araştırmalar Vakfı Kitaplığı, İstanbul-2006, 439 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* “DERİN” MİLLİYETÇİLİĞİN SİYASAL İKTİSADI, Ütopya Yayınevi, Ankara-2006, 384 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* MAFYA NARKOEKONOMİ VE SUSURLUK / ŞEMDİNLİ, Ütopya Yayınevi, Ankara-2006, 379 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* AVRUPA BİRLİĞİ VE “ÇOKKÜLTÜRCÜLÜK YALANI, Ütopya Yayınevi, Ankara-2006, 444 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* EĞİTİM ÜNİVERSİTE YÖK VE AYDIN(LAR), Ütopya Yayınevi, Ankara-2006, 543 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* KIYAMETE ÇEYREK KALA! EKOLOJİ YAZILARI, Ütopya Yayınevi, Ankara-2006, 501 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* DÜNYAYI ISITAN LATİN ATEŞİ, Özgür Üniversite Kitaplığı, Maki Yayınevi, Ankara-2006, 302 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* LATİN AMERİKA YERLİLERİ: TEK BİR HAYIR, YÜZLERCE EVET, Anahtar Kitaplar Yayınevi, İstanbul-2006, 368 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* KAVRAM SÖZLÜĞÜ-SÖYLEM VE GERÇEK (1), Özgür Üniversite Kitaplığı, Maki Yayınevi, Ankara-2005, 709 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* ALMANAK-2004 ANALİZLERİ, Sosyal Araştırmalar Vakfı Kitaplığı, İstanbul-2005, 464 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* LATİN AMERİKA BAŞKALDIRIYOR, Ütopya Yayınevi, Ankara-2005, 416 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* ELVEDA NİSYAN, MERHABA İSYAN, Ütopya Yayınevi, Ankara-2005, 558 sayfa, Temel Demirer.


* KÜRESEL İNTİFADA, Ütopya Yayınevi, Ankara-2005, 592 sayfa, Temel Demirer.


* “YENİ DÜZEN(SİZLİK)”DEN BAŞKALDIRIYA, Ütopya Yayınevi, Ankara-2005, 592 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* YENİ ROMA: TERÖRİST ABD-IV. KİTAP, Tohum Yayınevi, İstanbul-2004, 270 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* KÜRESELLEŞME VE İMPARATORLUK: “YENİ EKONOMİ”DEN ÖNLEYİCİ SAVAŞA...-III. KİTAP, Tohum Yayınevi, İstanbul-2004, 382 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* KÜRESELLEŞMENİN TİRANLIĞI: NE, NİÇİN, NASIL?-II. KİTAP, Tohum Yayınevi, İstanbul-2004, 384 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* YENİ MUHAFAZAKÂRLIK YOĞUNLAŞIRKEN KÜRESEL VAHŞET-I. KİTAP, Tohum Yayınevi, İstanbul-2004, 334 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* ABD SALDIRGANLIĞI: IRAK VE ÖTESİ-III. KİTAP, Ütopya Yayınevi, Ankara-2004, 304 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* 11 EYLÜL’DEN AFGANİSTAN’A ABD İMPARATORLUĞU-II. KİTAP, Ütopya Yayınevi, Ankara-2004, 287 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* KOVBOYUN SÖMÜRGE İMPARATORLUĞU-I. KİTAP, Ütopya Yayınevi, Ankara-2004, 346 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* SAKLANMAYA ÇALIŞILAN BİR MEŞALE: İBRAHİM KAYPAKKAYA, Umut Yayıncılık, İstanbul-2003, 232 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* İSYANIN ADI: FİLİSTİN-İNTİFADA KAZANACAK!, Ütopya Yayınevi, Ankara-2002, 479 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* XXI. YÜZYILLA GELENLER: SÖYLENCELER VE GERÇEK, Ütopya Yayınevi, Ankara-2002, 447 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* SOSYALİST MÜCADELE ETİĞİ, Özgür Üniversite Kitaplığı, Maki Yayınevi, Ankara-2001, 336 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* KÜRESELLEŞME VE TERÖR (TERÖRİZM, SALDIRGANLIK, SAVAŞ) II. KİTAP, Ütopya Yayınevi, Ankara-2001, 334 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* KÜRESELLEŞME VE TERÖR (TERÖR KAVRAMI VE GERÇEĞİ) I. KİTAP, Ütopya Yayınevi, Ankara-2001, 364 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* AMERİKA: RÜYA MI, KÂBUS MU? YANKEE İMPARATORLUĞU, Ütopya Yayınevi, Ankara-2001, 368 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* ÖDP YAZILARI, Ütopya Yayınevi, Ankara-2001, 316 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)
* KÜRESELLEŞMENİN EKOLOJİK SONUÇLARI, Özgür Üniversite Kitaplığı, Maki Yayınevi, Ankara-2000, 190 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* EKOLOJİ POLİTİK, Özgür Üniversite Kitaplığı, Maki Yayınevi, Ankara-2000, 136 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* AVRUPA BİRLİĞİ ve SOSYALİSTLER: AKINTIYA KARŞI, Ütopya Yayınevi, Ankara-2000, 384 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* GERİCİLİK KÜRESELLEŞİRKEN FAŞİZM!.. YENİDEN Mİ?.., Ütopya Yayınevi, Ankara-2000, 299 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* KADIN YAZILARI, Ütopya Yayınevi, Ankara-2000, 170 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* MARKSİZM VE EKOLOJİ, Öteki Yayınevi, Ankara-2000, 481 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* TERÖR NE? TERÖRİST KİM? (AVRUPA ASYA ve ORTADOĞU), Cilt:2, Ütopya Yayınevi, Ankara-2000, 384 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* TERÖR NE? TERÖRİST KİM? (ABD EMPERYALİZMİ ve LATİN AMERİKA), Cilt:1, Ütopya Yayınevi, Ankara-2000, 284 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* EĞİTİM: NE İÇİN? ÜNİVERSİTE: NASIL? YÖK: NEREYE?, Ütopya Yayınevi, Ankara-1999, 264 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* NEO-LİBERAL SALDIRI KRİZ ve İNSANLIK, Ütopya Yayınevi, Ankara-1999, 494 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* “YDD” KISKACINDA ÇEVRE ve KENT, Ütopya Yayınevi, Ankara-1999, 473 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* CHE FİDEL KÜBA, Özgür Üniversite Kitaplığı, Öteki Yayınevi, Ankara-1999, ikinci baskı, 135 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* YABANCILAŞMA, Özgür Üniversite Kitaplığı, Öteki Yayınevi, Ankara-1999, ikinci baskı, 112 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* MEDYA ELEŞTİRİSİ ya da HERMES’İ SORGULAMAK, Özgür Üniversite Kitaplığı, Öteki Yayınevi, Ankara-1999, ikinci baskı, 176 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* DÜNYANIN BALKONUNDAKİ İSYANCILAR, Özgür Üniversite Kitaplığı, Öteki Yayınevi, Ankara-1998, ikinci baskı, 304 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* ÖDP: İMKÂNLAR ve SORU(N)LAR, Öteki Yayınevi, Ankara-1998, 576 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* MAYALARIN DÖNÜŞÜ, Anahtar Kitaplar Yayınevi, İstanbul-1998, 311 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* POSTMODERN MÜDAHALE ve BAŞKALDIRI İMKÂNI (BRECHT “BİTTİ” FUTBOL “VERELİM”!), Özgür Üniversite Kitaplığı, Öteki Yayınevi, Ankara-1998, 528 sayfa, Temel Demirer.


* SOKAKTA ve DUVARDA 1968, Özgür Üniversite Kitaplığı, Öteki Yayınevi, Ankara-1998, 207 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* VE KİRLENDİ DÜNYA..., Özgür Üniversite Kitaplığı, Öteki Yayınevi, Ankara-1997, 319 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* SOKAK’TAKİNE NOTLAR, Özgür Üniversite Kitaplığı, Öteki Yayınevi, Ankara-1997, 456 sayfa, Temel Demirer.


* ÖDP’YE KENAR NOTLARI, İnsancıl Yayınları, İstanbul-1997, 88 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* KOYUNLAR KURTLAR KÖPEKLER (YENİ DÜNYA DÜZENSİZLİĞİ EMPERYALİZM ve UMUT), Anahtar Kitaplar Yayınevi, İstanbul-1997, 160 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* KARA PARA KİRLİ SAVAŞ (TÜRKİYE’DE MAFYA ve DEVLET), Özgür Üniversite Yayınları, 171 sayfa, Ankara-1996, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* İSPANYA’DAKİ II. KITALARARASI BULUŞMA İÇİN “YDD”YE KARŞI TEZLER - II. KITALARARASI BULUŞMA İÇİN EKOLOJİK KIYAMET TEZLERİ, Özgür Üniversite Yayınları, 56 sayfa, Ankara-1996, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* YENİ DÜNYA DÜZENİ AVRUPA BİRLİĞİ VE TÜRKİYE, Dev. Maden-Sen Yayınları, 64 sayfa, Ankara-1996, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* CANAVARLAŞAN MEDYA, 1996-İstanbul, Yorum Yayınevi, 287 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* YENİ DÜZENİ ya da DÜZENSİZLİĞİ, 1996-İstanbul, Pelikan Yayınları, 304 sayfa, Temel Demirer.


* SOLAN FOTOĞRAFLARDA BİTEN VE BAŞLAYAN, 1993-İstanbul, Sorun Yayınları, 248 sayfa, Temel Demirer.


* GERİCİLİK DÖNEMİNDE DÜNYA ve TÜRKİYE, 1993-İstanbul, Sorun Yayınları, 190 sayfa, Temel Demirer.


* DİSK’İN “ÖREN TEZLERİ” ve SOSYALİST TAVIR, 1992-İstanbul, Sorun Yayınları, 189 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* TOPLUMSAL DİNAMİKLER ve ÖRGÜTLENME EKSENLERİ, 1992-İstanbul, Sorun Yayınları, 270 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* SOSYALİZM “YENİ DÜNYA DÜZENİ” TÜRKİYE, 1992-İstanbul, Sorun Yayınları, 192 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* SOSYALİZMİN SORUNLARI ÜZERİNE AÇILIM TARTIŞMALARI, 1992-İstanbul, Sorun Yayınları, 256 sayfa, Temel Demirer, vd’leri. (Kolektif)


* YOL BALADI, 1988-Ankara, Ekin Yayınları, 61 sayfa, Temel Demirer.
* T.B.“K”.P PROGRAM TASLAĞININ ELEŞTİREL ANALİZİ, 1988-İstanbul, Sorun Yayınları, 86 sayfa, Temel Demirer.

İletişim:

temeldemirer@kaypakkaya-partizan.net(Hazırlanıyor)

http://www.facebook.com/TemelDemirer

https://twitter.com/temeldemirer

 

 

Karar Verin: “Sizin Muhammed Ali’niz Hangisi?”[*]

“Ölüm haberim bir abartıydı.[1]
 
Eski dünya ağırsıklet boks şampiyonunu 3 Haziran’da 74 yaşında kaybettik. Epeydir Parkinson’dan mustaripti. Konuşma dahil pek çok yeteneğini yitirmişti. Eşi Lonnie’nin deyişiyle “İnsanlarla gözleriyle, kalbiyle konuşmaktaydı”...
“Tüm organları durdu, kalbi 30 dakika daha atmaya devam etti”;[2] ardından dökülen “Gözyaşları siyah”tı.[3]
Bana Albert Camus’nün, “Ölümden üç sonuç çıkarıyorum: başkaldırım, özgürlüğüm ve tutkum,” sözlerini anımsatan ölümüne üzüldüm; boksu sevmediğim; bir spor olarak da kabul etmediğim; yaşım Muhammed Ali maçlarını siyah-beyaz TRT’de izlemeye el verdiyse de seyretmeyip, alkışlamadım…
Ben Onu hep, “Nasıl hatırlanmak istersiniz” sorusuna, “Halkını hiçbir zaman satmayan bir insan olarak,” yanıtını vermesiyle;[4] “Vietnamlılar bana hiç kötülük yapmadılar ki onlarla savaşayım. Benim Vietkong ile bir sorunum yoktur,” demesiyle sevdim ve alkışladım…
* * * * *
O sadece gelmiş geçmiş en büyük boks şampiyonu, sadece bir Amerikan siyahi haklar savunucusu değil aynı zamanda, en şaşaalı döneminde ABD emperyalizmine baş kaldırmaya, “Hayır” demeye cesaret eden bir cüretti; 68’in habercilerinden biriydi.
Clay, dünyanın en büyük ve en gelişmiş ülkelerinden birisi olan, ama aynı zamanda ırkçılığın, kölecilik kalıntılarıyla iç içe geçerek siyasetle gericiliğin özgün bir karışımının toplumsal yaşamını zerrelerine kadar nüfuz ettiği ABD’nin ırkçılığı ile ünlenen Kentucky eyaletinde, Luisville’de doğduğunda, ülke dünyayı kasıp kavuran İkinci Dünya Savaşı’na henüz girmişti.
Ama onun ilk gençlik yılları, İkinci Dünya Savaşı’ndan “Dünyayı Hitler faşizminden kurtarmış, komünizme karşı da ‘Hür dünya’nın tek koruyucusu”, “dünyanın en büyük ekonomi ve askeri gücü”, “dünyanın tek hâkimi” olarak propaganda edilen, “Büyük Amerika” ideolojisinin biçimlendirildiği yıllarda geçti. Bu yıllarda ABD, “dünya jandarması” rolüyle dünyanın her köşesine müdahale derken, iç politikada militarizmin, beyaz ırk ve Amerikan ideallerin yüceltilmesinin koçbaşı olarak McCartyciliğin anti-komünizm etrafında yarattığı korkudan beslenerek, en gerici güçlerin basını, siyaseti, kültür alanını zaptettiği, demokrasi güçlerinin sindirildiği bir ülkeydi.
1960’da Roma olimpiyatlarında Amerika adına altı madalya kazanması da onu ırkçıların gözünde aklamadı! Boynundaki olimpiyat madalyası umursanmadan siyahlara servis yapılmayan (o dönemde ırkçılığın etkin olduğu eyaletlerde bu tür restoranlar, kapılarına, “Köpekler ve zencilere servis yapılmaz” diye yazılar asıyordu) bir restorandan atıldı. O da buna tepki olarak madalyasını Ohio nehrine attı!
Ve bir süre sonra da Müslüman olduğunu söyleyerek, Muhammed Ali adını aldı. İslâmi çevreler ABD’de siyahların bu arada Ali’nin İslâm’ın felsefesini ve ondaki ilahi ışığı gördükleri için Müslümanlığı tercih ettiğini söyleseler de gerçek böyle değildir.
1960’ların Amerika’sında siyahlar, Hıristiyan beyazların ırkçılığını protesto etmek için Müslümanlığa geçiyorlardı; yani Müslüman olmak bir protesto biçimiydi. Clay de bunun için Müslümanlığı seçmişti.
Ali’yi, Ali yapan, Vietnam savaşını götürülmek üzer askere alınmayı reddetmesiydi ki, ABD’nin Ali’ye yanıtı da; unvanlarına el koymak ve beş yıl hapis, 10 bin dolar para cezasına çarptırmak oldu.
O günden sonra artık Ali için hiçbir şey eskisi gibi olmadı; zaten zor olan yolu daha da zorlaştı.[5]
* * * * *
ABD Başkanı Obama’nın, “Bir ikonu kaybettik. Afro-Amerikalıları özgürleştiren ve kimlikleriyle gurur duymalarını sağlayan biriydi”; St. Stephen Baptist Kilisesi Baş Papazının ise, “O siyahilerin bile kendini sevmekle ilgili sorunları olduğu zamanda siyahileri sevme cesaretini gösterdi,”[6] diye betimledikleri Ali kadar “Uzun zamandır hiç kimse birleştirememişti parçalı dünyayı. Savaş karşıtları, ırkçılık karşıtları, anti-emperyalistler, Sivil Haklar Hareketi’nin günümüze uzanan sempatizanları, Müslümanlar, Marksistler, sosyalistler vd., hepsi Ali sevgisinde birleşti.”[7]
Bunun böyle olmasında bir anormallik yok mu? Jean Paul Sartre’ın, “Yekî/ê ji nav me hildibijêrin, wî/wê bi hêrs yan jî bi kulê dikujin, piştî bîst salan li ser navê wî/wê peykerê wî/wê çêdikin. Eynî mirov, him dikujin him jî li ber peykerê wî/wê axaftinê dikin, miriyekî/ê bi şan û şerefê berz dikin, daku paşê jiyana yekî/ê din bikaribin jahrî bikin/ “Aramızdan birini alıyorlar, onu öfkesinden ya da kederinden öldürüyorlar, yirmi beş yıl sonra da onun adına bir anıt dikiyorlar. Aynı adamlar, hem öldürüyorlar hem de anıt başında nutuk çekiyorlar, bir ölüyü şana şerefe boğuyorlar ki, daha sonra bir başkasının yaşamını zehir edebilsinler,” uyarısını “es” geçmeyenler için elbette var.
“Nasıl” mı?
Tüm haber kanallarında, görsel ve yazılı medyanın neredeyse tamamında Cassius Marcellus Clay’den Muhammed Ali’ye evrilen bir adama, bir sporcuya ve bir boksöre ilişkin övgüler yer aldı.
Kendini sol cenahta görenlerin ağırlıklı olarak övgülerinde vurgu yaptıkları tema, Muhammed Ali’nin Vietnam Savaşı ve bu nedenle askerliği reddi ile, ABD başta olmak üzere siyahilere karşı uygulanan ırkçılığa karşı takındığı protest tavırdır. Muhammed Ali’nin Küba Devlet Başkanı Fidel Castro’ya “Sizi ABD dahi deviremedi” sözleri önemsiz ya da az önemli laflar ve yaşanmışlıklar değildir.
Tüm bunlara rağmen sol düşünce ve cenah açısından dile getirilmesi gereken bir konu da şu olmadır;
Cassius Marcellus Clay’den Muhammed Ali’ye evrilen söz konusu yaşamda, sondan başa doğru bakıldığında “savaşa ve ırkçılığa” indirilmiş bir yumruk serüveninde elbette takdir edilecek çok şey bulunabilir ve bulunmalıdır da…
Lakin sonuç olarak siyahilere yönelik tutuma ve Vietnam Savaşı karşıtlığına yönelik muhalif duruş güzelliğini ve toplumsal kazanımı sonraki süreçte Hıristiyanlıktan Müslümanlığa geçerek göstermek yağmurdan kaçarken doluya tutulmaya benzemiştir.[8]
* * * * *
Tayfun Atay’ın, “Ali, bir ‘seküler-İslâm’ timsaliydi!”[9] varsayımı oldukça tartışmalıdır; Ali Sirmen’in, “O dini vecibelerini yerine getirme konusunda titiz, mutekit bir Müslümandı. 22 yaşında, o dönemde herhangi bir Amerikan zencisinin başına gelebilecek türden bir haksızlığa kızarak, ihtida eden Ali’nin Müslümanlığı, ırkçılığa, sömürüye, savaş kışkırtıcılığına karşı başkaldıran bir Müslümanlıktı. Adını doğru koymak gerekirse, Ali’nin İslâmı, mazlumun İslâmıydı,”[10] sözleri gibi…
Unutulmasın: ABD’de Martin Luther King’in 1963 Ağustos’unda namlı ‘Bir Hayalim Var’ konuşmasını yaptığı dönemde trendler sivil haklar, entegrasyon iken; 22 yaşındaki Ali açıkça ırk ayrımcısı reaksiyoner bir hareketten etkilendi. Kin ve nefret telkin eden, beyazları “mavi gözlü şeytan”, kendini ise “mesih” ilan etmiş Elijah Muhammed’in “İslâm Ulusu” hareketine katıldı, “PR adamı” oldu. Değişimi yaş aldıkça geldi. Elijah Muhammed’in 1975’teki ölümüyle ayrılıp “hakiki İslâm” olduğuna inandığı yolu seçti.[11] Ama, örneğin İslâmcı fundementalizm ya da IŞİD benzeri oluşumlar karşısında sessiz kalmayı yeğledi.
Tam da bu noktada: “Hangi Muhammed Ali?” sorusu hatalı aslında. Doğru soru şu: Sizin Muhammed Ali’niz hangisi?
Tamam, şu konuda hemfikiriz. Tarihin en büyük spor insanı öldü. Öyle olmasa dünyanın tüm gazeteleri, tüm TV bültenleri onunla başlamaz, herkes aynı adamın birbirinden güzel resimlerini manşete koymazdı. O başkaydı, evet. Yaptıklarıyla, söyledikleriyle hepimizi bir yerden başka bir yere taşıdı. Kimse onun kadar bir spor dalını etkilemedi. Kimse onun kadar genel olarak spor kültürünü değiştirmedi. Bir sporcu olarak kimse onun kadar toplumsal hayatın belirleyicisi olmadı.
Ama bu Ali’nin birden çok yüzü olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Büyük bir Ali hayranı olan ve hakkında kitap yazan New Yorker dergisinin genel yayın yönetmeni David Remnick, Ali öldükten sonra yazdığı yazıda şunu net olarak vurguluyor. Parkinson’a yakalandıktan sonra kamusal imgesi değişti Ali’nin. “Evcilleşti.” Herkesin Ali’si oldu. Reagan’a destek verdi örneğin. Çok suya sabuna dokunmaz hâle geldi. Büyük bir şampiyon ve büyük bir star olarak hayatına devam etti. Aslında o günden sonra herkesin Ali’si oldu. Ondan evvel bazılarının pek haz etmediği biriydi. Hele de devletin.
Yani demem o ki, bugünün sembol Ali’si, bugünün “pop imgesi”, herkeslerin sevgilisi Ali başka, hayatının ilk 40 yılındaki “gerçek” Ali başka. Onun sihri son yıllardaki “kullanışlı” hâlinde gizli değil.[12]
* * * * *
Ve nihayet Cassius Marcellus Clay, Jr., namı diğer Muhammed Ali, daha toprağa girmeden cenazesi üzerinden “prim yapma”ya kalkışanlar da altını çizdiklerimize mündemiç bir soru(n)dur.
“Nasıl” mı?[13]
Ali’nin ölümü, dünya genelinde büyük üzüntü yaratırken, AKP iktidarının havuz medyasının riyakârlığını da tüm çıplaklığıyla ortaya serdi
Demokrasi, barış, insan hakları söylemlerinin yalan olduğunu, halklara karşı nefret suçu işlediklerini, ırkçılık yaptıklarını iyice açık ettiler. Havuz medyası (‘Yeni Şafak’, ‘Akşam’, ‘Star’, ‘Sabah’, ‘Taraf’) barış ve adalet için savaşan Ali’nin meziyetlerini yazarken, Ali’ye zulmeden “ırkçı beyaz iktidar”ın benzeri konumunda olduklarını gizlemeye çalıştılar.[14]
Ali’nin cenazesi için Louisville’e giden Cumhurbaşkanı Erdoğan,[15] programını yarıda keserek Türkiye’ye dönmek zorunda kalırken; Ali ailesinin sözcüsü Bob Gunnell, cenaze töreni programına daha sonradan konuşmacı olarak iki ismin daha eklendiğini belirterek, Erdoğan ve ikinci Abdullah’ın konuşması programdan çıkarıldığını duyurdu.[16]
Muhammed Ali’nin cenazesinin defnedilmesinin ardından KFC Center’da yapılan son törende Haham Michael Lerner konuşmasına, “Seçimle işbaşına gelen yetkililere işkenceye son vermelerini söyleyin. Bu ülkede 2008’de ekonomik kriz yaratan bankalara ve büyük şirketlere, gelir dağıtımı adaleti istediğinizi söyleyin. Şiddet kullanan kullanan politikacılara dur deyin, savaşlara dur deyin. Türkiye’nin liderlerine Kürtleri öldürmeyi durdurmayı söyleyin. İsrail Başbakanı Netanyahu’ya, iç güvenliği sağlamanın yolunun Batı Şeria’yı işgal etmeyi durdurmak, Filistin devletinin kurulmasına yardımcı olmaktan geçtiğini söyleyin,”[17] dedi.
Bu bağlamda hayatına uygun bir dünya finali yaptı Ali. “Bulunduğu yerden kırk Yasin okuyup ruhuna hediye etmek varken binlerce mil yol kat edip canlı yayın kameralarının önünde kısa bir aşr-ı şerif okuma gayretleri de yine aynı Ali kriterlerine takılmıştı aslına bakarsanız.”[18]
* * * * *
İnsan, karmaşık bir varlık. En cüretli isyanlarla, en uysal uzlaşmacığı barındırabiliyor bünyesinde. Bir ırkçılığa tepkisini, bir başka ırkçılığa sığınarak verebiliyor. En yalınkat radikalizmle, en koyu muhafazakârlık arasında salınabiliyor. Ve ömrüne şampiyonlukları, zaferleri, şaşaayı, şanı, şöhreti ve unutulmayı, yok edilmeyi, aşağılanmayı sığdırabiliyor.
Ali de, böyle bir insan. Ölümünden Erdoğan’ın da, Obama’nın da, ırkçılık karşıtlarının da, devrimcilerin de bir pay çıkarması bundan.
Ama belki de “altın vuruş”, ‘Biz onu bir İslâmcı olarak değil, bir ırkçılık ve savaş karşıtı, bir aktivist olarak görmeyi istiyoruz,’ tavrıyla Erdoğan’ı yüz geri eden ailesinden geldi. Biz de onu bu yönleriyle hatırlayacağız.
O hâlde diyebiliriz ki, “Comple promissum/ “Söz verdiğini yap” ilkesinden ödün vermeyen Ali’nin bize bıraktığı miras, “Şu hayatta önemli olan tek şey, bir insanın ‘ben gerçekten yaşadım’ diyebilmesidir. Onun dışında hiçbir şeyin önemi yok,” sözüdür Jean Paul Sartre’ın…
 
27 Haziran 2016 19:11:24, Ankara.
 
N O T L A R
[*] Newroz, Eylül 2016…
[1] Mark Twain.
[2] Tüm Organları Durdu, Kalbi 30 Dakika Daha Atmaya Devam Etti”, Cumhuriyet, 6 Haziran 2016, s.18.
[3] “Gözyaşları Siyah”, Cumhuriyet Sokak, 5 Haziran 2016, s.20.
[4] “Cenaze Cuma Günü Kaldırılacak”, Birgün, 6 Haziran 2016, s.14.
[5] İhsan Çaralan, “Bu Dünyadan Bir Muhammed Ali Clay Geçti!”, Evrensel, 6 Haziran 2016, s.3.
[6] “Efsaneye Yakışan Uğurlama”, Cumhuriyet, 11 Haziran 2016, s.2.
[7] Fırat Mollaer, “Muhammed Ali, Politik Anlamı ve Muhafazakârlar”, 9 Haziran 2016… http://www.birikimdergisi.com/guncel-yazilar/7721/muhammed-ali-politik-a...ârlar
[8] İsmail Topkaya, “Nam-ı Diğer Muhammed Ali”, 6 Haziran 2016… http://sendika10.org/2016/06/nam-i-diger-muhammed-ali-ismail-topkaya/
[9] Tayfun Atay, “Muhammed Ali, Bir ‘Seküler-İslâm’ Timsaliydi!”, Cumhuriyet, 13 Haziran 2016, s.2.
[10] Ali Sirmen, “Zalimin İslâmı Mazlumun İslâmı”, Cumhuriyet, 9 Haziran 2016, s.6.
[11] Ceyda Karan, “Muhammed Ali Kim, Siz Kim...”, Cumhuriyet, 8 Haziran 2016, s.7.
[12] Bağış Erten, “Hangi Muhammed Ali?”, Cumhuriyet, 8 Haziran 2016, s.17.
[13] “Burada herkes adına ciddi bir ‘ikiyüzlülük’ var. Ali hakkında söylenen her şeyde büyük oranda bir doğruluk payı var ama bu sene bu ülkede benzer bir sporcu vardı ve bütün emeği burnundan fitil fitil getirildi. Amedspor’un ve oyuncusu Deniz Naki’nin bu sene yaşadıklarını hatırlıyor musunuz? ‘Barış’ dedikleri için, ‘Irkçılığa karşıyız’ dedikleri için, ‘Çocuklar ölmesin maça gelsin’ dedikleri için başlarına neler geldi? Deniz Naki’nin aldığı 12 maçlık ceza niye verilmişti? (İlker Aktükün, “Muhammed Ali, Deniz Naki ve İkiyüzlülüğümüz!”, Evrensel, 9 Haziran 2016… http://www.evrensel.net/yazi/76807/muhammed-ali-deniz-naki-ve-ikiyuzlulu...) Ayrıca bkz: “Erdoğan: Cenazesinde Gelip Konuşayım”, Cumhuriyet, 7 Haziran 2016, s.4; “Irkçılara ‘Söz Hakkı’ Yok”, Gündem, 8 Haziran 2016, s.13.
[14] “Yumrukları Riyakârlığı da Yere Serdi”, Gündem, 6 Haziran 2016, s.13.
[15] Cumhurbaşkanı Erdoğan, ‘Bloomberg’de Muhammet Ali için kaleme aldığı makalede, “Dünyanın sorunlarını çözmek için Muhammed Ali’nin mirasını kullanın” başlıklı yazıda “dünyanın her yerinden insanlar Ali’nin sporcu kişiliğinin yanı sıra siyasi duruşundan da etkilenmişti. İnsanlığın her zamankinden daha büyük sorunlarla karşı karşıya olduğu bu dönemde Ali’nin barış, özgürlük ve dayanışma mesajı Türkiye’nin politikalarına yol gösteriyor,” dedi. (“Konuşamadı Makale Yazdı”, Cumhuriyet, 10 Haziran 2016, s.13.)
[16] “Erdoğan Muhammed Ali’nin Cenazesinde ‘Bozulunca’ Programını Yarıda Kesti”, 10 Haziran 2016… http://www.diken.com.tr/erdogan-muhammed-alinin-cenazesinde-bozulunca-pr...
[17] “Muhammed Ali’nin Cenaze Töreninde Erdoğan İçin Ağır Sözler”, Cumhuriyet, 12 Haziran 2016, s.11.
[18] Turgay Oğur, “Kendi Cenazesini Tertip Eden Boksör”, 13 Haziran 2016… http://www.meydangazetesi.com.tr/kendi-cenazesini-tertip-eden-boksor-mak...

ÇÖZÜLME, PARÇALANMA VE KUTUPLAŞMA GÜZERGÂHINDA[*]

“Anlarsın niçin uzak yerlere baktığımı,İçinde yaşanmaz bir dünyada yaşıyorum.”[1]

III. Büyük Bunalım’ın yerküresinde, Sykes-Picot’un miadını doldurduğu Ortadoğu’da, nihayet coğrafyamızda devasa bir dissolution (çözülme) fragmantasyon (parçalanma) ve polarizasyon (kutuplaşma) yaşanıyor.

Bunu hâlâ görmeyen, bilmeyen, kavramayan varsa ne yazık.

Çünkü gelecek(imiz) “Fortis imaginatio generat casum/ Zengin hayalgücü, olacakları (önceden) tahmin eder,” kaydı düşülmesi gereken söz konusu gerçeğin biçimleneceği güzergâhtaki çatışmalarla karara bağlanacak.

Kim ne derse desin; “Günün insanı olmaya çalışma, hakikâtin insanı ol. Çünkü gün değişir, hakikât değişmez,” diye haykıran Mevlânâ’nın kulaklara küpe edilmesi gereken uyarısı eşliğinde; “Bir an her şey çok önemli oluyor. Neredeyse gerçek oluyor,”[2] biçiminde betimlenmesi gereken bir ufuktayız.

Ve bu ufuk artık kapitalist otoriterliğin totaliterliğe dönüşme evresidir.

Radikal sosyalistler dışında, liberallerden öznesiz demokrasi aşıklarına uzanan yelpazenin kavramakta zorlandıkları bu evrede,[3] daima Karl Marx’ın, “Perseus, avladığı devler kendisini görmesin diye sihirli bir başlık giyerdi. Biz ise, devlerin varlığını görmemek için, sihirli başlığı gözlerimize ve kulaklarımıza kadar indiriyoruz,” saptamasını haykırmakta müthiş bir yarar var; çünkü…

DEMOKRASİ DEĞİL, DİKTATÖRLÜK!

Yerküre, Ortadoğu da ve coğrafyamız açısından çok sancılı bir kesit bu. Sancılı biçimlenişiyle de, ne gibi çalkantılarla noktalanacağı (kesinlikle sessizce bitmeyeceği kesin olsa da) belli değil…

Aslı sorulursa uluslararası realitenin dinamiklerinden soyutlanması mümkün olmayan bu hâl; Ahmet İnsel’e bile, “XXI. yüzyıl demokrasi değil, demokrasiyle diktatörlüğün izdivacının yarattığı yeni bir ucubenin çağı mı olacak? Bu endişeyi bugünlerde en iyi ifade eden kelime, demokratur: Demokrasiyle karışık diktatörlük. İlk kez galiba 1990 başlarında Edouardo Galleano tarafından üretilen bu kelime, (İspanyolca ‘democradura’), önceleri Latin Amerika’da neo-liberal politikaları halka dayatan demokrasi görünümlü rejimleri kast ediyordu,”[4] dedirtirken; liberaller de “demokrasi”nin yerine “democradura”nın yani “yeni otoriter rejimler”in ikame edildiğini itiraf ediyorlar.

“Yeni otoriter rejimlerin siyasi propagandası şekil değiştiriyor. Öyle İkinci Dünya Savaşı filmlerinden hatırlanan kaba bir propaganda söz konusu değil. Bir defa klasik diktatörlüklerden uzaklaşılıyor. Artık görünürde seçimlerin yapıldığı, şekli olarak demokrasi olan rejimlerin içinde otoriterleşmek revaçta.

İlliberal demokrasi denilen bu yeni tarz otoriterliğin bayrak ülkelerinden biri ise Türkiye. Diğerleri de malum. Rusya, Ekvador, Macaristan vs.

Soğuk Savaş’tan sonra uzun bir süre, seçimler ve serbest piyasa ekonomisinin mutlak bir zafere ulaşacağı ve zamanla bütün dünyanın demokratik rejimlerle yönetileceği umulmuştu. Tarihin sonunun geldiği ileri sürülmüştü. Tarih, alışkanlığı olduğu üzere hem sonunun gelmediğini ispat etti hem de belli ki yeni bir döneme girildiğinin de işaretlerini veriyor.”[5]

“Yeni bir dönem” vurgusu önemli ve yerindedir. Yerküre, Ortadoğu’da ve coğrafyamız da bu realite dışında ele alınıp, kavranamaz!

O hâlde kilit kavramın demokrasi değil, diktatörlük olduğunun altını çizerek aktaralım: “Devlet yok Erdoğan var!”[6] diye betimlenen kesiti; AKP Genel Başkan Yardımcısı Mustafa Ataş, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Ümmetin, milletin sesi ve nefesi olduğunu” belirterek, “Erdoğan anlatılmaz yaşanır. O, bu ümmete Allah’ın bir lüftudur,”[7] sözleri tarif ederken; “Yeni Türkiye ve Türk Tipi’nin anlamı, Erdoğan’ca diye bir dil ile Erdoğan’ca diye bir rejimde saklı,”[8] diye ekler Meryem Koray…

Kolay mı? Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, kendisine yönelik eleştiriler ve “Cumhurbaşkanı gitsin” demenin, “Yıkılsın bu ülke” demek olduğunu öne sürüp, “Tayyip Erdoğan gitsin demek, ‘Bizim tüm siyasetimizi, tüm çalışmalarımızı, üzerine bina ettiğimiz milletimizin, bayrağımızın, vatanımızın, devletimizin tek olması anlayışı yıkılsın’ demektir!” naraları attığı bir hâl bu!

Söz konusu hâlin ortaya koyduğu üzere Cumhurbaşkanı bir yandan “İstediklerimi kendim için istemiyorum” derken, “ülkenin, milletin birliği, devletin tek olması”nı kendi “varlığı”na bağladı; açıkça, “Devlet benim” demiş oluyor; Fransa Kralı XIV. Lui’den[9] beri, “Devlet benim” demek, “diktatörlük ilanı”, “tek kişi yönetimi” ilanı olarak algılanmış olsa da!

Görülmesi gerek: Cumhurbaşkanı bu söylemiyle, fiiliyatta sürdürdüğü, sınır, yasa, teamül tanımayan tutumunu, rejimi, sistemi, düzeni savunmada kendini en merkeze koyarak, ete kemiğe büründürmüştür. “Kadife eldiven içindeki demir yumruğun” devreye sokulmasını istemesiyle birleştiğinde Cumhurbaşkanı, “tek lider” tanımını siyasi bakımdan “tamamlamış” olmaktadır![10]

Kaldı ki Avrupa Parlamentosu Başkanı Martin Schulz, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a politikalarının Avrupa değerleri ile bağdaşmadığını ve bunun AB üyelik sürecini sadece zora sokmadıkla kalmadığını, imkânsız hâle getirdiğini ifade ederek, Türkiye’nin tek adam devleti olma yolunda olduğunu söylerken;[11] ‘Foreign Policy’ dergisi de, Erdoğan’ın ülkedeki muhalefeti tamamen yok etmek istediğini ve nüfusun tüm kesimlerinin bu politikanın kurbanı olduğunu kaydetti.[12]

Ancak bu hâl; Semih İdiz’in, “Batı’nın tonu giderek sertleşiyor,”[13] analiziyle çakışmıyorken; ‘The New York Times’ yazarı Thomas Friedman ekliyor: “ABD Erdoğan’ın diktatöre dönüşmesine sessiz kalıyor”![14]

Tarık Ali’nin, “Güç, Erdoğan’ı kör etti,”[15] ifadesindeki üzere ‘Der Spiegel’ de, ‘Korkunç Dost’ başlığıyla haberinde, “Onu gerçekten tanıyan, her şeyden önce Avrupa için ciddi ciddi korkmalı” derken;[16] toplum siyasal İslâmın değerlerine göre şekillenip, dinci radikalizmi güçlendiriyor, devlet yönetiminde keyfilik, itiraz eden tüm sesleri susturmaya kararlı totaliter eğilimler daha da güçleniyor.[17]

Bu da coğrafyamızdaki soru(n)ları ağırlaştırırken; Türkiye yönetilemeyen bir ülke hâline geliyor. ‘The Financial Times’ın da, “Suriye Afganistan’a, Türkiye Pakistan’a benzemeye başladı,” demesi bundandır.[18]

Çünkü -binlerce kez tekzip edilmiş- yalanlarıyla Erdoğan’ın,[19] “Elinde silahı olan, bombası olan teröristle, konumunu, kalemini, unvanını, amacına ulaşabilmesi için teröriste emir verenin de hiçbir vasfı yoktur. Akademisyen olması, gazeteci olması, STK yönetici olması, aslında o kişinin terörist olduğu gerçeğini değiştirmez. Tetiği çeken terörist olabilir ama teröristin amacına ulaşmasını sağlayan bunlardır. Terör örgütlerine destek verenlerin adliyenin bir kapısından girip, diğerinden çıkmasına tahammül edemeyiz. Terör ve terörist tanımını yeniden yaparak Ceza Kanunu’na almalıyız. Bu mesele düşünce özgürlüğü basın özgürlüğü değildir,”[20] diyerek toplumu kamplaştırdığı coğrafyamızdaki soru(n)ların ağırlaştığının altının defalarca çizilmesi gerektiği koordinatlarda, Türkiye iki krizle karşı karşıyadır. Bu krizler yaklaşan toplumsal çöküşün işaretleri. İki krizin de kökeninde, AKP liderliğinin ihtirasları, siyasal İslâmın gerici refleksleri yatıyor.[21]

SİYASAL TABLO VE OLASILIKLAR

“Ama”sız, “fakat”sız ve özellikle de liberal yanılsamasız görülmesi gerek: Türkiye’nin, bu döneminde, 1960’lar, 1970’ler, 1980’ler, 1990’lar ile 2007’deki karanlık dönemi birleştiren bir kara deliğe doğru ilerleniyor… “2010’da darbelere zemin hazırlıyor” diye kaldırılan EMASYA Protokolü’nün muhteşem dönüşü de, “remilitarizasyon” sürecini, mükemmel bir halka biçiminde tamamlıyor.[22]

Kabul edin ya da etmeyin; gerçek ortada: Din ve ırk ağırlıklı, faşizan bir “biz” algısı üzerinden konuşan, otoriter yöntemlerle sorunların çözüleceğini iddia eden, kozmopolit dünyanın kir ve günahlarından arınarak yeniden güçlü olmayı vaat eden hatipler ön plana çıkıyor. Yeni sağın veya otoriter muhafazakârlığın sunduğu “yeni çehre” bu.[23]

Kolay mı? Bir zamanlar AKP’den “demokrasi beklentileri” olan Oral Çalışlar’ın dahi, “14 yıllık iktidar, bir ‘güç birikmesi’ anlamına geliyor. Gücü merkezileştirebilmiş bir liderin, parlamento içinde, etkili bir muhalefetle karşılaşmamış olması, ciddi bir handikap. Halkı arkasına alan, bürokratik, güvenlik ve yargısal kurumlarında etkisi yoğunlaşan, iktidar partisine egemen olarak, yasamayı da kontrol edebilen, otoriterleşme eğilimindeki bir güçten söz ediyoruz,”[24] diyebildiği bir hâlden söz ediyoruz!

Hani “sivil toplum”cu Ömer Laçiner’e göre bile, AKP liderliğinin Türkiye’yi hızla “tam teşekküllü diktatörlüğe”, “muhafazakâr otoriter bir rejime” doğru sürüklediğinden[25] ya da Ferhat Kentel’in, “Totalitarizmin sıradanlığı”ndan[26] söz ettiği bir güzergâhtır bu!

Ve “Totaliter rejim inşasına dönük son virajlar da geçiliyor,”[27] diyen Nuray Mert’in, “Asıl mesele İslâmi rejim”[28] notunu düştüğü siyasal duruma ilişkin olarak “Yeniden biçimlenmiş ‘İslâmcı Despotizmin’ çözülmesi pek de kolay olmayacak,”[29] demeden edemiyor Güray Öz…

Ahmet İnsel’in, “Otoritarizm ötesine gidiş”le[30] yorumlayıp; “Yalan, inkâr ve aldatma rejimi”[31] olarak adlandırdığı Erdoğan merkezli olarak AKP totaliterliği için “Evet, Türkiye hâlen bir

diktatörlük değil ama diktatörlüğe dönüşme potansiyelini güçlü biçimde içinde taşıyan bir ‘geçiş rejimi’ manzarası sunuyor,”[32] derken kaçınılmaz bir çatışmanın da altını çizmiş oluyor.

Evet, evet Doç. Dr. Ahmet Kasım Han’ın, “Suriye politikasının vardığı yer Pakistanlaşma”[33] formülündeki coğrafyamızda “istikrarsız denge(sizlik)” söz konusu!

Öne çıkan görüntüde “Siyasette adeta bir denge var: AKP, kendisini iktidarda tutacak oyu almaya devam edecek gibi görünüyor. Buna karşılık, muhalefet, oyunu artıracak, AKP bloğunu zayıflatacak gibi görünmüyor. Bu denge aslında, siyasette, ‘bu ülke çöküyor mu’ kaygılarına yol açan sorunların aşılmasını önleyen bir kilitlenmeye işaret ediyor. AKP aldığı oyun sınırına geldi, tek başına hükümet olmakta zorlanıyor.”[34]

Tüm bunlara bir de ‘The Irish Times’a konuşan HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın, “Kürtler ile Türkler arasında yükselen gerilimin etnik bir savaşa dönüşebileceği” uyarısını eklemek gerek![35]

Sur, Cizre, Nusaybin, Yüksekova vb.’lerinden sonra hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağı ayan beyan ortadayken; “Bu prova bir isyanın hazırlıklarıydı... Ve özetle diyoruz ki prova isyanlar sona ermeyecektir... Çözüm süreçleri ise büyük bir masaldan ibarettir... Barıştan yanayız elbette ama barışı bozan tarafın asla bizlerin, siyasi iktidarın ve devletin olmadığını söyleyebiliriz,”[36] diyen resmi söyleme inat artık kavranması gerek: Barış sadece silâhların susması ve silâhlı çatışmanın sona ermesi değildir. Barış, savaşa ya da silâhlı çatışmaya yol açan nedenlerin ortadan kaldırılması, savaşa ya da silâhlı çatışmaya yol açan çelişmelerin çözülmesidir aynı zamanda…

Bu “olmazsa olmaz”ken; “Bir dönem, daha bir süre yakıp, yıkacak olsa bile kapanıyor. Peki ya sonra?”[37] sorusunu dillendiriyor Ergin Yıldızoğlu haklı olarak…

“HÂL VE GİDİŞ”İN ANIMSATTIĞI “DUÇE”

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, “Anayasa Mahkemesi’nin verdiği karara uymadığını, saygı da duymadığını açıkladı”ğı[38] hâl ve gidişte kimse yasalardan, demokrasiden söz ederek güldürmesin bizi…

Hiç uzağa gitmeyin: Mehmet Tezkan’ın, “Diktatörlükle demokrasi arasındaki farka,”[39] dikkat çekmek ya da Ümit Kardaş’ın, “Despotik ve otoriter süreçlere savruluyoruz,”[40] demek zorunda kaldığı hâli “Neo-Hamidizm” olarak niteleyen Murat Belge bile Erdoğan ile Abdülhamid arasındaki paralelliğin altını çiziyor![41]

“Hayra âlâmet değil. İktidar olma hakkını ‘temsili’ bir şekilde yitirmiş partiyle onun gerçek lideri demokrasiden hiç hoşlanmıyor”;[42] “Bu rejimin adı demokrasi olamaz!”;[43] “Ceberut devlet”[44] nitelemelerini hak eden bu tablo ya da Yalçın Küçük’ün, “Türkiye’de faşizmin kütle temeli, ancak İslâm’a dayanılarak yaratılabilir,” saptaması size ne hatırlatıyor?

“Faşizm dini bir konsepttir…” “Faşizm şirketçilik (corporatism) diye adlandırılmalıdır. Çünkü şirket ve devlet gücünü birleştirir…” diyen Mussolini için “Faşizmin dini vatanıdır”, “bizim mitosumuz millettir, milletin yüceliğidir”, “kutsal İtalya, tanrısal İtalya”, “Tanrım, Duçe’nin şahsında İtalya’yı kurtar” ifadeleri faşizmin amentüleriydi. “Kitleler” diyordu Mussolini ”sadece basit ve uç (aşırı) duygulara aşinadır. Onları sadece imajlar etkiler”ken;[45] Ona ‘Il Duce’ derlerdi. Yani “Şef, Reis”. Adı Benito Mussolini’ydi. Ecdadıyla çok gurur duyuyordu. Faşizmi, Roma İmparatorluğu’nun simgeleri üzerine kurmuştu. İtalya’nın tek hâkimiydi.

Mussolini işini sıkı tutan biriydi. Ülke yönetimini öyle bilip bilmediği, güvenemeyeceği insanlara bırakması düşünülemezdi. Bu sebeple, savaşta en önemli makamlardan birine, Dışişleri Bakanlığı’na damadı Galeazzo Ciano’yu getirmişti…[46]

Mussolini, korkmuş, bunalmış ve sıkılmış bir halka ikinci bir Roma İmparatorluğu vaat etti. Faşizm bile adını, Roma’da devlet otoritesini simgeleyen bir demet çubuğa iliştirilmiş baltadan alıyordu.

İşe başladığında fazla bir halk desteği olmayan Mussolini, 1924’te artık oyların yüzde 65’ini alabilecek bir güce erişmişti. Ancak Faşist Parti’nin bu zaferi, aynı zamanda faşistlerin yenilgisiydi. Meclisi ele geçirmişlerdi ancak siyasi gücü kaybetmişlerdi. Kendi başlarına bir anlamları kalmamıştı. Faşist olmak yetmiyordu, kazanmak için Mussolinici olmak şarttı.

Mussolini ülkeyi kendi atadığı ve kendine bağlı mülki idare amirleriyle yönetiyordu. Bütün partililer Mussolini ve onun adamlarına biat etmek zorundaydı.

Mussolinicilik faşizmi kapsayan, ondan büyük bir ideolojiye dönüştü. Dönemin uzmanı tarihçilerin büyük çoğunluğu, faşist liderin XIV. Louis’nin “Devlet Benim” kavramını yeniden canlandırdığı konusunda mutabık.

XIV. Louis bu sözü durduk yere sarf etmemiş. Yüzyılların geleneği olan “kral geldi mi herkes susar” kuralına uymayan Parisli parlamenterlere ağızlarının payını bildirmek için, belli ki gücün elinden gitmesinden tedirgin olup da “devlet benim” deyivermiş.

Krallar olsun, faşistleri bile boyunduruk altına almış Mussolini olsun, tek adamların yörüngesine girecek insan bulmak kolay iştir.[47]

Paralellik bu kadar da değil; devam edelim:

AKP kongreleri, önceden verilmiş siyasi kararın kayda geçirilip hukuki kişilik kazanması maksadıyla usulen düzenlenirler ve bu nedenle, ne parti içi siyasi olay değeri bakımından ne de sonucunu görmek için izlenmeyi hak ederler. Kongrelerin sonucu zaten bellidir. Belli olmasa kongre düzenlenmez.

Bunun tek istisnası, AKP’nin ilk kez Erdoğan’ın fiziki mevcudiyeti olmadan gittiği Beşinci Olağan Büyük Kongresi olabilirdi. 12 Eylül 2015’teki kongrede Erdoğan’a rağmen partinin gerçekten de genel başkanı olabileceğini sanan Davutoğlu kendi MKYK listesini yapmayı denemiş, ancak karşısına rakip olarak Binali Yıldırım’ın çıkarılacağını görünce bundan caymıştı. Sonunda MKYK’yi Erdoğan belirledi ve o MKYK de Davutoğlu’na 29 Nisan 2016’da parti içi darbe yaptı.

Bu olağanüstü kongre de Davutoğlu’nun hükümet darbesiyle devrilmesi sonucunda oluşan yeni siyasi durumu hukukileştirmek için düzenlendi.

“Vatan, millet, devlet ve bayrak”la ifade edildiği için meşruiyetini kimsenin sorgulamaya yeltenmediği tekçi söyleme alıştırılmanın doğal sonucu, “tek lider ve tek parti”ye de hazır hâle getirilmektir ki dünya buna benzer bir siyasal dönüşüme geçen yüzyılın ilk yarısında tanık olmuştu...

AKP’nin vücut dilinde anlatılan Türkiye’nin değişimi, Almanya’nın Weimar Cumhuriyeti’nden Üçüncü Reich’a dönüşümüne benziyor.[48]

AKP’nin Nazi siyaset teknolojilerine müracaatı, kongrelerinde ayakta huşu içinde Erdoğan mesajı dinleme ritüeliyle bir örneğine daha tanık olduğumuz lider odaklı seküler ayinler tertip etmekle sınırlı kalmıyor.

Demokrasi sahteciliğinden politik manipülasyon ve propaganda tekniklerine uzanan çok geniş bir alanı kapsayan Nazi siyaset teknolojilerinin AKP’de yaygın ve etkin bir kullanımı söz konusu.

Nazi siyaset teknolojilerinden 70’lerdeki MHP’nin yanı sıra yine aynı dönemden başlayarak Milli Görüş de faydalanmıştı ama birincilik AKP’nin hakkıdır. Onlar bu işi endüstriyel düzeyde yapıyorlar.

Ve bu bir rastlantı değil.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “üniter devlette başkanlık” sorusuna “Hitler Almanya’sı” cevabını vermesi de bir rastlantıyla açıklanamazdı…[49]

Hitler’in kitabının ruhuna nakşettiği “führer” kavramıyla Erdoğan’a atfedilen “reis”lik durumu... “Tek adam” söylemi.

Otorite ve gücü yücelten siyasi kültürler arasındaki büyük benzerlikler...

İronik benzerlikleri şimdilerde daha iyi anlaşılması gereken parlamenter rejim karşıtlığı...

Korporatizm. Nazilerin, farklı sınıfsal çıkarları ırk temelinde meczetme gayesini güden işçi-işveren korporatizminin, AKP Türkiye’sinde dincilik temelinde yeniden üretimi..

Hitler’in dış politikasındaki “diriliş” ve “fetih” temalarıyla, AKP Türkiye’sinin ülkenin içini hedef alan fetihçi söylem ve eylemi arasındaki örtüşmeler.

Bu kadar çok çakışma, rastlantıyla açıklanabilir mi?

Ve nihayet AKP Türkiye’sinde Cumhuriyetin yerini İslâmcı totaliter bir tek adam diktatoryasının almakta oluşu ile Weimar Almanya’sının Üçüncü Reich’a dönüşümü arasındaki bazı paralellikler de ilgi çekici.[50]

İÇ SAVAŞA KAPI AÇAN DÖNÜŞÜM

Görülmesi gerekiyor; coğrafyamızda yaşananlar, iç savaşa kapı açan dönüşümdür.

Bir “kültür inkılabı”, kültür alanında yeni bir yaşam biçimi önermek ve uygulamaya koymak anlamına gelirken; AKP 14 yıldır tam da bunu yapıyor. Hem öneriyor hem de çok kapsamlı bir toplum mühendisliği projesini uygulamaya devam ediyor. Müslüman entelijensiya siyasal İslâmın Sünnî yaşam tarzını, kültürel kodlarını toplumda egemen kılıyor. Bunu toplumda, mekânın ve zamanın bireyler arasında paylaşımını düzenleyerek, görülen ve görülmemesi gerekenlerin, konuşulabilenlerin ve konuşulmaması gerekenlerin, anlamlı olanla anlamsız olanın arasındaki sınırı yeniden çizerek yapıyor. Müslüman entelijensiya, ekonomik artığa ulaşmasına olanak veren özgün bilginin (üretim aracının) özelliklerine uygun üretim, yeniden üretim ilişkilerini, kapitalist üretim ilişkileriyle başarıyla eklemlenebilecek biçimde egemen kılma yolunda ilerliyor: Bir “pasif devrim” sürecinin sonuna geliyoruz…[51] (Bu da kaçınılmaz bir kapışmadır.)

Karşımızda radikal bir kültürel değişim yaşandığını gösteren toplumsal harita olduğu, artık bir “sır” değil!

Türkiye’de II. Dünya Savaşı sonrasından, son Kürt isyanına kadar geçen dönemde en sert siyasi sarsıntılar, askeri darbeler, komünist hareketler, faşist reaksiyon, sermayenin (uluslararası sermayenin uzantısı olmanın getirdiği özellikleriyle birlikte) kurduğu, giderek kapsamı genişleyen, nihayet neo-liberal dönemde ülkenin tümünü kapsayan bir bilişsel haritaya kolaylıkla yerleştirilebilir. İşçi hareketinin kendi çıkarlarını savunmasına olanak veren kavramlar, kurumlar olduğu kadar, Kürt isyanı da, ulusalcı karakteriyle bu haritaya, kültürel yaşama (simgesel evrene) uyar.

AKP hükümetleriyle birlikte siyasal İslâmın kurguladığı bir bilişsel harita, sermayenin kurmuş olduğu bilişsel haritanın üzerine bir parazit gibi yapıştı, emekçi sınıfların çıkarlarını ifade etmelerine olanak sağlayan kavramları da içeren cumhuriyetçi, laik kültürü değiştirmeye, çözmeye başladı. Şimdi, bu çözülmenin oluşturduğu boşlukta ortaya, hırsızlığı, tecavüzü, yalancılık ve cinayeti sıradanlaştıran ahlâksız bir kültür şekilleniyor.[52]

Yani çürümenin karşı devrimci örgütlenmesi gerçekleştiriliyor.

Unutulmasın faşizm, nihai kertede kapitalist çürümenin, çeşitli biçimlerde örgütlenerek, düzenin bekasının sağlanmasıdır

‘Türkiye Üçüncü Sektör Vakfı’ Genel Sekreteri Tevfik Başak Ersen’e göre, Türkiye’de her zaman hükümete yakın kuruluşlar kayırılıp; sivil alan gittikçe daralırken;[53] ana “muhalefet” partisi CHP[54] basiretsizliğiyle iktidara destek olurken; birkaç örnek daha sıralayalım:

Ahlâk, din mi?!

1) Müslüman Anadolu Gençlik imzasıyla 26 Haziran’da düzenlenecek LGBTİ Onur Yürüyüşü’ne saldırı çağrısı yapıldı. “MAG-Müslüman Anadolu Gençlik” imzasıyla sosyal medyada paylaşılan bildiride, 26 Haziran’da düzenlenecek 2016 LGBTİ Onur Yürüyüşü’nün engellenmesine yönelik çağrı yapıldı. Facebook üzerinden yapılan homofobik çağrıda, yürüyüşü önlemek için “şuurlu bütün Müslümanların Taksim Meydanı’na davet edildiği” kaydedildi. “Onursuz Sapıkları, İ....leri Yürütmüyoruz” başlıklı bildiride LGBTİ’den “sapık güruh”[55] olarak bahsedildi.[56]

2) Ramazan ayının ilk sahurundan hemen önce 6 Haziran 2016 gecesi Sarıyer Bahçeköy’de İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi’nden bir öğrenci grubu “tekel bayiine girdikleri için” mahalleden üç kişinin saldırısına uğradı. Saldırganlar öğrencilerden birinin burnunu kırıp bıçakla tehdit etti.[57]

3) Düzce Üniversitesi İzci Kulübü öğrencilerine Sakarya Bakacak İzcilik tesislerinde kalmaları için önce izin çıktı. İznin ardından tesislere kamp için giden öğrencilere, “kızlı erkekli kalamazsınız,” dendi.[58]

4) Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, Ankara metrosunda kadınlara özel vagon yapılması için Twitter’da anket düzenledi.[59]

5) TRT’de, ‘Ramazan Sevinci’ adlı programa katılan Prof. Dr. Mustafa Aşkar, “Namazı hayvanlar kılmaz, namaz kılmayan hayvandır,” deyip; ayette yer aldığını belirterek, insan dışında bir varlığın alnının secdeye gelmediğini, insanın ‘namaz ergonomik’ yaratıldığını ve bu yüzden secde ettiğini ifade etti.[60]

6) İstanbul’un tarihi okullarından olan Beyoğlu Anadolu Lisesi, kız lisesi oluyor. Müdür İsmail Onay tarafından öğrenci velilerine gönderilen mesajla iletilirken, mesajda şu ifadeler yer aldı: “Sayın velimiz, okulumuz 2016-2017 öğretim yılından itibaren, binamızın fiziki şartları değerlendirilerek tarafımızdan yapılan teklifle kademeli olarak yalnız kız öğrenci alacaktır. Bu konuda öğrencilerimizin kendilerini zor durumda bırakacak davranışlardan kaçınmalarını önemle istirham ederiz.”[61]

7) Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nda, sözleşmeli personel olmak için başvuru yapanlara mülakatta “Dün hangi kandili kutladık? Sakal okutma nedir?” gibi sorular yöneltildi. Adayların Erdoğan’a mesafesini ölçen sorular da dikkat çekti. Sorular arasında “Cumhurbaşkanımızın cemaate karşı tutumunu beğeniyor musun? ‘Dünya 5’ten büyük’ kimin sözü?” de yer aldı.[62]

8) “Babanın öz kızına şehvet duyması nikâhı bozmaz” şeklinde fetva veren Diyanet,[63] “Ahlâki Yozlaşmayı Önleyici Çalışmalar”a 2 buçuk milyon TL, dini “içselleştirmek” için ise 10 milyon TL harcanacağını açıkladı.[64]

9) Diyanet İşleri Başkanlığı, 77 yıl önce Türkçe yayımlanan Muhammed Hamdi Yazır’ın ‘Hak Dini Kur’an Dili’ yorumunu kardeşi Mahmut Bedrettin Yazır’ın el yazması olarak Osmanlıca bastı.[65]

10) İzmir İl Özel İdaresi’nin Çınarlı’daki hizmet binasının cami yapımı için Diyanet’e verilmesinin ardından, idarenin Konak’ta yeni yapılan hizmet binası da imam hatip lisesi olması için aynı kuruma devredilmişti. Şimdi de Karaburun’un köylerindeki muhtarlık binaları, köy odaları ve zeytinliklerin de bu kuruma bırakıldığı belirlendi. Karaburun Belediye Başkanı Ahmet Çakır, köylerdeki mülklerin devrine tepki

gösterdi. Çakır, “Bu yerleri Diyanet’e vererek içki satan bakkal ve işletmeleri ilerleyen süreçte ruhsatlarını iptal etmek istiyorlar,” dedi.[66]

Vatan, millet, Sakarya mı?

1) Kütahya’nın Tavşanlı ilçesinde Kürt kökenli işçilerin bayrak yaktıkları için gözaltına alındıklarına dair söylentiler binlerce kişinin polis merkezi önünde toplanmasına sebep oldu. Polis müdahalesiyle uzaklaşan kalabalıktan bazıları TOKİ inşaatlarının bulunduğu yere giderek işçilerin kaldığı barakaları ateşe verdi.[67]

2) Trabzonspor-Fenerbahçe maçında tribünden sahaya atlayarak çizgi hakemine saldıran Oğuzhan M.’nin giydiği ayakkabılar ve pantolon sosyal paylaşım sitelerinde satışa çıkarıldı. Beyaz TV’ye konuşan saldırgan Oğuzhan M., polislerin kendisine, “Kafanı kapatmanın hiçbir anlamı yok. Vatan haini değilsin” dediğini söyledi. Yaşananlar Hrant Dink’in katili Ogün Samast’a Türk bayrağıyla poz verdirilmesini, Samast’ın cinayet sırasında taktığı beyaz berenin milliyetçi çevrelerce ‘simge’ hâline getirilmesini akıllara getirirken; Avni Aker Stadyumu’nda sahaya girerek hakem Volkan Bayarslan’a saldıran ve tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılan 17 yaşındaki Oğuzhan M.’nin giydiği ayakkabılar ve kot pantolon sosyal paylaşım sitelerinde satışa çıkarıldı.[68]

Hak, hukuk mu?

1) “Yargının bir an önce bağımsız bir yapıya kavuşması gerektiğini” vurgulayan eski Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, “Demokratik bir kültüre sahip toplumu hazırlamalısınız, ondan sonra anayasa değişmelidir. Parlamenter sistemi işleyemez hâle biz getirdik. DNA’ları ile oynadık” deyip; Gülen cemaatini kast ederek “Yargıda 2010’dan önce bir vesayet vardı. Ondan sonra bir başka vesayet geldi,” diye ekleyen Kılıç, Türkiye’de demokratik kültür gelişmediği sürece hangi sistem getirilirse getirilsin sorunların çözülemeyeceğini savundu.[69]

2) Henüz ikinci yılını doldurmayan Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu döneminde her iki hâkimden biri yer değiştirdi.[70]

3) Dünyada basın özgürlüğünün korunması için önde gelen kuruluşlardan Özgürlük Evi’nin (Freedom House) raporunda, Türkiye 66 puanla, 199 ülke içinden başını özgür olmayan ülkeler arasında yer aldı.[71]

4) Cumhurbaşkanı Erdoğan ve eski Başbakan Davutoğlu’nun birlikte kullandığı “örtülü ödenek” diye adlandırılan gizli hizmet harcamaları bir ayda yüzde 70 arttı. Silah harcamalarındaki artış ise tam 4 kat![72]

5) Şırnak’ın Cizre ilçesinden geriye savaştan çıkmış gibi yanmış yıkılmış bir kent kalmış. Yanık kokan Cizre’de cenazelerin çıktığı birinci bodrumda hâlâ yanmış insan kemikleri duruyor. Bodrumda ölen Cizre Halk Meclisi Eşbaşkanı Mehmet Tunç ve kardeşi Orhan Tunç’un annesi Esmer Tunç, “Bana bir avuç kül verdiler ‘Al bu senin oğlun,’ dediler. İki elim Erdoğan’ın yakasındadır. Neydi günahımız, Cizre’de doğmak mı Kürt olmak mı?” diyor.[73]

6) İstanbul Adliyesi önünde basın açıklaması yapmak isteyen ÇHD ve Halkın Hukuk Bürosu’na bağlı avukatlara polis, kalkanlarla ve coplarla saldırdı. Polislerin saldırısı sırasında avukat Zeycan Balcı Şimşek’in beli kırıldı. Polis saldırısının ardından ÇHD üyesi 2 avukat gözaltına alındı.[74]

7) Baran Tursun Vakfı Kurucusu Mehmet Tursun, İç Güvenlik Yasası’nın ardından yargısız infazların ve ölümlerin arttığını hatırlatırken, Vakfın hazırladığı raporlara göre, 2011 ile 2013 yılları arasında toplam 66 kişi polis tarafından öldürülürken, bu sayı 2014- 2015 yılında ise 218 kişiye yükseliyor.[75]

8) Çatışma bölgelerindeki emniyet güçleri için ‘acil ve ihalesiz’ olarak zırhlı güvenlik kulübeleri yaptırılırken, bu işin verildiği 4 şirketten biri, 7 TİP’li gencin öldürüldüğü Bahçelievler Katliamı’ndan hüküm giyen Ahmet Ercüment Gedikli’ye ait çıktı. Şirket bugüne kadar tanesi 50 bin liradan 700 kulübe yaptı.[76]

9) SGK’ya zimmetli seyyar röntgen cihazı, Kırşehir’in AKP’li Belediye Başkanı Yaşar Bahçeci’nin atının kırılan ayağının filminin çekilmesi için hastaneden at çiftliğine götürüldü.[77]

10) İstanbul Üniversitesi Baltalimanı Sosyal Tesisleri’nde alkol satışı yasaklandı. Yetkililer yasağı doğruladı, nedenini açıklamadı.[78]

11) 6 Kasım 2015 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren karara göre, marketlerde satılan yılbaşı sepetlerinde bir dönem kapandı. TAPDK kararına göre artık, yılbaşı sepetlerinde alkollü içecekler ve tütün mamulleri yer almayacak.[79]

Ve laiklik mi?

1) TBMM Başkanı İsmail Kahraman, “Yeni anayasada laiklik olmamalı” derken; Cumhurbaşkanı Erdoğan da şunları dedi: “Kutlu Doğum herhangi bir yıl dönümü değil, manevi bir yeniden diriliş olarak kutlandığı ölçüde anlamlıdır. Bütün Müslümanların bu yeniden diriliş fırsatını en iyi şekilde değerlendireceklerine inanıyorum. Allah’ü Teala, hepimize işte bugün burada toplandığımız gibi kıyamet günü de Efendimizin sancağı altında toplanmayı nasip eylesin diye dua ediyorum.

Dinin sahibi Allah’tır. Bizim üzerimize düşen kendi geleceğimize sahip çıkmaktır. Dünyada hak ettiğimiz yere gelmek için dinimizi ve tarihimizi iyi öğrenmeliyiz. Osmanlı’nın son dönemlerinde medreselerin yozlaşması büyük sıkıntıya neden olmuştur. Cumhuriyetle medreselerin kapatılması daha büyük boşluğa neden olmuştur.

Müslümanları zalim diktatörler ile terör örgütleri arasında bir tercihe zorlamak asla mümkün değildir. Yaşanan sancılar, üst üste gelen değişimler yeni bir sürecin habercisidir. İslâm dünyasının umudu Türkiye’dir, Türkiye’nin umudu da sizlersiniz. Kaderin üzerindeki kader ne karar vermişse bizim yaşayacağımız da odur.”[80]

Evet, büyük dönüşümün bir parçası da “İnsan özgürlüğünün politik yüzü”[81] laikliktir!

“Laicus: Yunancadan gelme Latince bir tabir. Yunanca’da düpedüz ‘halk’ demektir”... Latinin ‘laicus’u da ‘rahiplerin dışında kalan’dır.”... “Eğitim ve bilgi, ruhbana ait bir imtiyaz ve nimet olduğundan ‘iş bilmez, eğitimi düşük’ adam anlamında da geçer” diyordu. Bu saptama, ruhban sınıfının bilgi üzerindeki tekeline işaret ediyor ve Laicus kavramı da, halkın, çoğunluğun yönetimi anlamına gelen demokrasi kavramıyla buluşuyor.

Gerçekten de bugün laiklik, kapitalizme, kapitalist sınıfın, “eski rejime” karşı siyasi, kültürel mücadelesine ait bir kavram.

Yükselmeye başlayan kapitalist sınıf, toplumda zamanın, mekânın paylaşımını, konuşulabilir olanın sınırlarını kendi yaşam pratiğini kolaylaştıracak, yeniden üretecek biçimde genişletmek istediğinde siyasi, ideolojik engellerle karşılaştı. Bunları aşmak istediğinde de karşısına öncelikle İlber Hoca’nın değindiği ruhban sınıfının, onun tekelinde tuttuğu bilginin, bu durumu yeniden üreten kurumsallaşmış dinlerin baskıları çıkıyordu.

Ruhban sınıfına, kurumsallaşmış dine yönelik eleştirilere XVI. yüzyıldan itibaren gittikçe artan oranda, yeni sınıfın önde gelen entelektüellerinin (Örneğin: Hobbes, Spinoza) yazılarında görüyoruz. Bu yazarlar, “mucize” kavramına karşı neden-sonuç ilişkisini, doğanın yasalarını, dini düşünceye karşı bilimsel düşünceyi, felsefeyi savundular. Aydınlanma “olayı” sırasında da, Voltaire, Hume, Rousseau, Kant gibi düşünürler, insanın yaşam pratiğinin, aklının özgürleşmesi için kilisenin devletin müdahalesinden kurtulması gerektiğini savundular.

Özetle: Bugünkü laiklik kavramının tarihsel içeriğini ruhban sınıfının, kurumsallaşmış dinlerin toplumsal egemenliğine karşı itirazlar, ruhban sınıfının bilgisini sorgulama, eleştirme özgürlüğü, dini siyasi iktidar alanından (kamusal alandan) çıkartma talebi oluşturdu.

Laiklik kavramı, siyasal İslâmın, AKP aracılığıyla iktidara yükselme, zamanın, mekânın paylaşımını, konuşulabilir, görülebilir olanın sınırlarını kendi yaşam pratiğini destekleyecek biçimde genişletme, giderek hegemonyasını inşa etme sürecinde tepetaklak edildi: Laiklik, liberal entelijensiyanın azımsanamayacak katkılarıyla, demokrasinin, özgürlüklerin karşıtı olarak sunuldu.

Laikliği yeniden tanımlama, yumuşatma söylemi var olan rejime karşı, özgürlükleri genişletme yönünde değil, siyasal İslâmın entelijensiyasının (ulemanın: bir ruhban sınıfın) iktidarını ve simgesel evrenini (Sünnî İslâmın hakikât rejimini) restore etme yönünde işleyen bir söylemi besledi.

Ülkede laikliği daha da geliştirmek, örneğin Sünnî İslâm ile devlet arasındaki bağı kopartmak, düşünce, eleştiri özgürlüğünün sınırlarını genişletmek yerine, laikliği özgürlük kavramının karşısına koyarak sınırlamayı amaçlayan söylem, aslında düşünce, eleştiri özgürlüklerini giderek sınırlayan bir hegemonya sürecinin önünü açtı.

Bir süredir, konuşulabilecek, anlamlandırılabilecek olanın sınırları, siyasal İslâmın yaşam pratiğinin gereksinimlerine göre yeniden belirleniyor. Can ve Erdem gibi, barış isteyen akademisyenler gibi, yandaş basına katılmayan gazeteciler gibi, bu pratiğin içine sığmayanlar, giderek artan oranda, fiziki, simgesel şiddetle susturulmak isteniyor.

Bugün laikliği savunmak, düşünce özgürlüğünün, demokratik hakların genişletilmesini savunmaktır. Düşünce özgürlüğünü, demokratik hakları savunmak, dinin kamusal alandan çıkarılmasını savunmaktır.[82]

“Devletin radikal İslâm’la ittifakı”[83] koordinatlarında “Proleter hareketin bugüne taşıyageldiği uygarlıklar birikimini kana ve çürümeye bulayan neo-liberal İslâmcı gericilik karşısında ‘özgürlükçü laiklik-otoriter laiklik’ ikilemi devrimci bir seçenek oluşturmaz. Tam politik özgürlük için, laiklik ilkesine, bugünün toplumsal çelişkilerini çözecek sosyalist bir içerik kazandırılmasını ve dinin insanın üretken alanlarından sökülüp atılması gerekir”ken;[84] gerçek bir laiklik demokratik halk iktidarında mümkündür. Tarihte bütün sömürgen sınıflar dini, sömürülerini sürdürebilmek için şu veya bu ölçüde kullanmıştır. Çünkü, kader, tevekkül, cennet vaadi, cehennem tehdidi emekçi halkın bilinçlenip iktidarı kendi eline almasını önlemek için bin yıllardır kullanılan zorun yanı sıra en elverişli araçtır egemenlerin elinde…[85]

Örneğin AKP döneminde resmen patlama yapan iş cinayetlerini engellemek için gerekli tedbirleri almak yerine tevekkülü (Allaha teslim olmak, sığınmak) öne çıkarmak, Diyanete bağlı imamların Cuma hutbesinde “Aşırı tedbir, Allah’a olan güveni sarsar” gibi ifadeler kullanması işçi sınıfının mücadelesi içinde laikliğin neden önemli bir yer tutması gerektiğini gösterirken; laiklik, sadece “din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması” ile sınırlı olmayan, eğitim ve toplumsal yaşamın hiçbir dini inanç ya da dini kurallara göre düzenlenmemesini ifade ediyor. Laiklik, kişisel bir alan olan inanç alanının ve dinsel etkinliklerin, devlet ve ekonomik yaşamdan ayrı olarak ele alınması, devlet yönetiminin dinsel esaslara ve güce dayanmaması, devletin bütün inançlar karşısında eşit mesafede ve tarafsız olması demektir aynı zamanda.[86]

Bir şey daha: “Laikçilik” diye bir şey yok. Laiklik ya vardır ya yoktur; laiklik inanç inançsızlık kılık kıyafet tartışması falan değil; aklın özgürleştirilmesidir!

NİHAYET

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, “Ya baş eğeceksiniz ya baş vereceksiniz.”[87] “Her şeyin bir bedeli var... Teröristlerle mücadelemize sonuna kadar devam edeceğiz... İlk insanla başlayan bu mücadele sonsuza kadar sürecek,”[88] deyişindeki üzere davrandığı koordinatlarda -kimleri “Nongquawuse Sendromu”ndan[89]- söz etse de; Alevîler ile Sünnîlerin, Kürtler ile Türklerin, işçilerle patronların yani ezilenlerle egemenlerin arasında bu boyutlara uzanan kutuplaşma topyekûn bir kapışmaya kapı açmaktadır.

Şimdi aslolan, “Korkaklar sonunda kendi hapishanelerinin parmaklıklarını hazırlar,”[90] diye tanımlanan egemen korkunun (kapitalizm + emperyalizmin[91]) karşısına cesaretle dikilmektir.

“AKP’nin otoriter ulus devlet, yani eski statükoya karşı çıktığı noktada önümüze açılan demokratik imkân alanında, dönüşme çabaları öne çıktı, ama maalesef ömürleri çok kısa sürdü”[92] ya da “yetmez ama evet” zırvalarını unutmamak/ unutturmamaktır!

O hâlde kültürlere göre farklı tanımları olsa da, cesaret -genel olarak-; korku, acı, risk, sindirme ya da belirsizlik ile yüzleşebilme yeteneği olarak tanımlanırken;[93] unutulmaması gereken; Komutan Yardımcısı Marcos’un, “Özgürlük şafak vakti gibidir. Kimileri gelmesini beklerken uyur, ama kimileri de uyanık kalır ve ona ulaşmak için gecenin içinden yürür,” uyarısıdır!

17 Haziran 2016 12:46:30, Ankara.

N O T L A R

[*] 25 Haziran 2016 tarihinde Almanya’da Hamburg DHF’nin düzenlediği etkinlikte yapılan konuşma… Kaldıraç, No:180, Temmuz 2016…

[1] Sabahattin Ali.

[2] Chuck Palahniuk, Ölüm Pornosu, Çev: Funda Uncu, Ayrıntı Yay., 19. baskı, 2015.

[3] Oysa, “Demokrasi sorununun Marksist çözümü, proletaryanın, burjuvazinin devrilmesini ve kendi zaferini hazırlamak üzere, bütün demokratik kurumları ve bütün özlemleri, kendi sınıf savaşımında seferber etmesidir,” (V. İ. Lenin, Marksizmin Bir Karikatürü, Emperyalist Ekonomizm, çev: Yurdakul Fincancı, Sol Yay., 1979, s.23.) der V. İ. Lenin…

[4] Ahmet İnsel, “Demokratur”, Cumhuriyet, 22 Mart 2016, s.11.

[5] Özgür Mumcu, “Yeni Otoriter Rejimler”, Cumhuriyet, 11 Şubat 2016, s.13.

[6] Nurcan Gökdemir, “Devlet Yok Erdoğan Var!”, Birgün, 16 Mart 2016, s.11.

[7] “Mustafa Ataş: Erdoğan Anlatılmaz Yaşanır”, Cumhuriyet, 28 Mart 2016, s.5.

[8] Meryem Koray, “Yeni Türkiye’nin Yenilikleri!”, Birgün, 18 Mart 2016, s.8.

[9] XIV. Lui, (1638-1715) arasında yaşamış, beş yaşında tahta çıkmış, 72 yıl kesintisiz krallık yapmıştır. Siyasi tarihte, “mutlak krallığın” sembol ismi olara kabul edilir. Kralın yetkilerini sınırlamak isteyen ve bunu devletin çıkarı gören soylulara karşı “Devlet benim!” diyerek siyasi literatüre geçmiştir.

[10] İhsan Çaralan, “… ‘Demir yumruk’lu Devlet ve ‘Tek Lider’ Hayali”, Evrensel, 18 Mart 2016, s.3.

[11] “Schulz: Türkiye, AB Değerlerinden Nefes Kesen Hızla Uzaklaşıyor, Üyelik İmkânsız”, Cumhuriyet, 24 Mayıs 2016, s.7.

[12] “Erdoğan’a Göre Herkes Terörist, Muhalefeti Tamamen Yok Etmek İstiyor”, Cumhuriyet, 27 Mart 2016, s.12.

[13] Semih İdiz, “Batı’nın Tonu Giderek Sertleşiyor”, Cumhuriyet, 15 Nisan 2016, s.10.

[14] “Diktatörlüğe Dönüşmesine Sessiz Kalıyor”, Cumhuriyet, 31 Mart 2016, s.10.

[15] “Tarık Ali: Güç, Erdoğan’ı Kör Etti”, Cumhuriyet, 31 Mart 2016, s.14.

[16] “Der Spiegel Erdoğan’ı Kapak Yaptı: Korkunç Dost”, Cumhuriyet, 3 Nisan 2016, s.13.

[17] Ergin Yıldızoğlu, “Çok Sancılı Bir Dönem”, Cumhuriyet, 28 Mart 2016, s.9.

[18] Ergin Yıldızoğlu, “Yönetilemeyen Ülke”, Cumhuriyet, 22 Şubat 2016, s.9.

[19] Kürt sorunu yoktur. Yalan! Faiz enflasyonu azdırır. Yalan! Merkez Bankası Başkanı haindir. Yalan! Onunla işi tatlıya bağladık. Yalan! Gezi’yi faiz lobisi çıkardı. Yalan! Camide içki içtiler. Yalan! Kabataş’ta türbanlı kadına saldırdılar. Yalan! Arınç’a suikast düzenlediler. Yalan! Suikastçı subaylar krokiyi yuttular. Yalan! Kozmik odadan eylem planları çıktı. Yalan! Balyoz planında camii bombalayacaklardı. Yalan! Ben Ergenekon’un savcısıyım. Hükümeti devireceklerdi. Yalan! Sümeyye’ye suikast yapacaklardı.

Yalan! vs.vs... Ayakkabı kutusundaki paralar vakfındı. Yalan! Kayıtlar montaj. Yalan! Sesler dublaj. Yalan! Rıza Türkiye’nin cari açığını kapattı. Külliyen yalan! Yıllardır yalanlar dinliyoruz! Günde en az iki defa yalan demetiyle karşılaşıyoruz! Bıktık! (Fikri Sağlar, “Yalancının Mumu!”, Birgün, 19 Mart 2015, s.8.)

[20] “Erdoğan: Patlama Olmasaydı Ferhat Göçer’i Dinleyecektik”, Cumhuriyet, 15 Mart 2016, s.4.

[21] Ergin Yıldızoğlu, “Sığınmacılar ve Bombalar”, Cumhuriyet, 17 Mart 2016, s.8.

[22] Sezin Öney, “Remilitarizasyon”, 9 Haziran 2016… http://www.haberdar.com/remilitarizasyon-makale,1241.html

[23] Ahmet İnsel, “Terörle İktidara Üstü Kapalı Destek”, Cumhuriyet, 14 Haziran 2016, s.14.

[24] Oral Çalışlar, “Bir Muhalefet Lazım, Ama Nasıl...”, Posta, 7 Mayıs 2016… http://www.posta.com.tr/turkiye/YazarHaberDetay/Bir-muhalefet-lazim--ama...

[25] Selin Ongun, “Ömer Laçiner: Tam Teşekküllü Diktatörlüğe”, Cumhuriyet, 22 Mart 2016, s.6.

[26] Ferhat Kentel, “Totalitarizmin Sıradanlığı”, Bas Haber, No:104, 30 Mayıs-5 Haziran 2016, s.7.

[27] Serpil İlgün, “Prof. Dr. Nuray Mert: Totaliter Rejim İnşasına Dönük Son Virajlar da Geçiliyor”, Evrensel, 23 Mayıs 2016, s.14.

[28] Nuray Mert, “Asıl Mesele İslâmi Rejim, Onu Tartışalım”, Cumhuriyet, 11 Mart 2016, s.5.

[29] Güray Öz, “İslâmcı Despotizme Doğru”, Cumhuriyet, 18 Mayıs 2016, s.7.

[30] Ahmet İnsel, “Otoritarizm Ötesine Gidiş”, Cumhuriyet, 17 Mayıs 2016, s.11.

[31] Ahmet İnsel, “Yalan, İnkâr ve Aldatma Rejimi”, Cumhuriyet, 26 Nisan 2016, s.11.

[32] Ahmet İnsel, “Faşizm, Diktatörlük ve Geçiş Dönemi”, Cumhuriyet, 31 Mayıs 2016, s.13.

[33] Selin Ongun, “Han: ABD, Patlamayı YPG’nin Yaptığına İnansa da PYD Politikasını Değiştirmez”, Cumhuriyet, 22 Şubat 2016, s.7.

[34] Ergin Yıldızoğlu, “Paranoya Korku, Kitlenme”, Cumhuriyet, 29 Şubat 2016, s.9.

[35] “Selahattin Demirtaş: Gerilim Etnik Savaşa Dönüşebilir”, Cumhuriyet, 14 Haziran 2016, s.6.

[36] Mehmet Soysal, “Prova İsyanlar”, Milliyet, 29 Nisan 2016, s.22.

[37] Ergin Yıldızoğlu, “Peki Ya Sonra...”, Cumhuriyet, 10 Mart 2016, s.9.

[38] Ayşenur Arslan, “Saray’a Apaçık Teşekkür”, Birgün, 7 Mart 2016, s.2.

[39] Mehmet Tezkan, “Diktatörlükle Demokrasi Farkı”, Milliyet, 7 Nisan 2016, s.7

[40] Ümit Kardaş, “Gücün Gölgesinde Son Tango!”, Taraf, 16 Aralık 2014… http://www.taraf.com.tr/yazarlar/gucun-golgesinde-son-tango/

[41] “Abdülhamid öyle bir sistem kurdu ki, o memur, bildiğini, gördüğünü şefinden önce Abdülhamid’e aktarmaya başladı. Abdülhamid’e ve şefine farklı bilgi vermesi de bu durumda kabul edilebilir bir şey oldu. Böylece, bürokrasi, bir bürokrasinin tanımı gereği sahip olması gereken nötr, nesnel yapıyı kaybetti. Belirli ilkelerle, belirli hedefleri gerçekleştirmek üzere kendi kuralları içinde çalışan bir mekanizma olmaktan çıktı. Kişiselleşti; yani bir ‘devletin aparatı’ olmaktan çıkarak bir ‘otokratın maiyeti’ hâline geldi. Tabii mekanizma içinde terfiler (en önemli konu) bu yeni yönteme ve anlayışa göre yeniden düzenlendi (ama resmîleşmeden). Örneğin, falan dairenin başındaki müdir-i umumî mi daha etkili biridir, filan süflî kadroda çalışan hafiye mi? Tabii ki hafiye…

Abdülhamid her şeyi herkesten önce kendisi öğrenmek istiyordu. Onun için de Abdülhamid zamanında bürokrasinin çalışma tarzı rasyonaliteden uzaklaştı. Bürokrasinin ara kademeleri, mertebeleri sanki silindi, her memur kendi âmirinden önce ona bilgi ulaştırmaya başladı… Şu yıllarda Tayyip Erdoğan’ın ‘Saray’ında, danışmanlarıyla, paralel hükümetiyle vb. ‘cumhurbaşkanlığı’ yapma tarzında Abdülhamid’i hatırlatan bir mutlakıyet özlemi hissediliyor. Bu bakımdan, ‘neo-Ottomanism’ nitelemesinin karşılığı bu neo-Hamidizm olsa gerek.” (Murat Belge, “Neo-Hamidizm”, Taraf, 21 Şubat 2016… http://www.taraf.com.tr/neo-hamidizm/)

[42] Güray Öz, “Kafaları Kırmak”, Cumhuriyet, 4 Eylül 2015, s.7.

[43] Emre Kongar, “Bu Rejimin Adı Demokrasi Olamaz!”, Cumhuriyet, 17 Haziran 2016, s.2.

[44] Nuray Mert, “Türkiye’nin Üzerinden Geçen Silindir”, Cumhuriyet, 17 Haziran 2016, s.5.

[45] Daniel Guerin, Faşizm ve Büyük Sermaye, çev: Orhan Suda, Suda Yay., 1975, s.91-92.

[46] Özgür Mumcu, “Faşistin Damadı”, Cumhuriyet, 7 Mayıs 2016, s.3.

[47] Özgür Mumcu, “Devlet Benim”, Cumhuriyet, 19 Mart 2016, s.3.

[48] Kadri Gürsel, “AKP’nin Vücut Dili, Nazizmin Ruhu”, Cumhuriyet, 23 Mayıs 2016, s.12.

[49] Başbakan Yıldırım, “Başkanlık fiilen başladı. Referandum oldu. Sonuçta halk başkanını seçti. İşte aslında o gün fiilen başkanlık kapısı açıldı,” (“Binali Yıldırım: Başkanlık Sistemi Fiilen Başladı”, 17 Haziran 2016… http://www.aktifhaber.com/binali-yildirim-baskanlik-sistemi-fiilen-basla...) derken; “Başkanlık, Erdoğan için sadece bir siyasi sistem değil kendisi için ebedi dokunulmazlık kazanmaktır. Ve Erdoğan’ın nihai hedefi de budur,” (Murat Aksoy, “Erdoğan’ın Başkanlık Yolunda 4 Hedefi”, Yeni Hayat, 6 Mayıs 2016… https://www.yenihayatgazetesi.com/erdoganin-baskanlik-yolunda-4-hedefi-7585) diye yorumlamaktadır bu hâli de Murat Aksoy…

[50] Kadri Gürsel, “Nazi Siyaset Teknolojisinin Türkiye Mümessili: AKP”, Cumhuriyet, 24 Mayıs 2016, s.4.

[51] Ergin Yıldızoğlu, “Fiyasko Yok! Başarı Büyük!”, Cumhuriyet, 21 Nisan 2016, s.8.

[52] Ergin Yıldızoğlu, “Kültür Savaşları...”, Cumhuriyet, 2 Haziran 2016, s.9.

[53] Şehriban Kıraç, “TÜSEV Genel Sekreteri Tevfik Başak Ersen: Türkiye En Çok Dini Alanda Dernekleşiyor”, Cumhuriyet, 15 Şubat 2016, s.9.

[54] “AKP iktidara gelmeye başladığından bu yana, ne zaman CHP liderliğine, politikalarına baksam, üzerime bir karanlık çöküyor, aklıma Kafka’nın bir sözü geliyor: ‘Umut var ama, bizim için değil’. Önce, Erdoğan’ın önünü açan Baykal döneminde, sonra Kılıçdaroğlu başkanlığında CHP, hem her seçimde hem de siyasal İslâmın yeni rejimi inşa sürecinin (restorasyonun) her dönemecinde hep aynı hatayı yaptı; her seferinde başka bir sonuç bekledi ama hep aynı sonucu aldı, yine de yapmaya devam ediyor...” (Ergin Yıldızoğlu, “İstifa, Ceza, Suikast... CHP”, Cumhuriyet, 9 Mayıs 2016, s.9.)

[55] Bir İslâmcı kalem de bakın ne diyor: “Hürriyet ve demokrasi LGBT’lerin de eşit yurttaşlığını savunmayı gerektirir… Eşcinselliğin hukuku konusunu özetlersek: Günahkârlarının haklarının hukuken savunulması İslâm’ın gereği olan bir günahtır”! (Mücahit Bilici, “LGBT’lerle Nasıl Eşit Olacağız?”, Yeni Yüzyıl, 17 Nisan 2016… http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/lgbtlerle-nasil-esit-olacagiz-2023)

[56] “Onur Yürüyüşü Hedef Yapıldı”, Cumhuriyet, 15 Haziran 2016, s.3.

[57] “İlk Tahammülsüzlük”, Cumhuriyet, 8 Haziran 2016, s.3.

[58] Serbay Mansuroğlu, “Dağ Başında Kızlı Erkekli Kalamazsınız”, Birgün, 19 Mart 2016, s.3.

[59] “Gökçek’ten Haremlik-Selamlık Vagon Anketi”, Cumhuriyet, 14 Haziran 2016, s.4.

[60] “Namaz Kılmayan Hayvandır”, Hürriyet, 12 Haziran 2016… http://www.hurriyet.com.tr/trt-canli-yayininda-soyledi-namaz-kilmayan-ha...?

[61] Deniz Ülkütekin, “Müdürden Bir Garip Mesaj”, Cumhuriyet, 15 Haziran 2016, s.3.

[62] İklim Öngel, “Kamu Sınavında ‘Yandaş’ Soruları”, Cumhuriyet, 31 Mayıs 2016, s.14.

[63] Diyanet İşleri Başkanlığı, 2015 Performans Raporu’nu kamuoyuyla paylaşırken, ‘kamu paralarının’ nasıl çarçur edildiğini de gözler önüne serdi. 2014 yılına ait performans göstergesinde basit kalemlere harcanan inanılmaz rakamlar var. Diyanet yayınları ve fetvaları için harcanan para ise özellikle dikkat çekici. Diyanet, toplumda infial yaratan baba ile kız arasındaki şehvet fetvası ile birlikte hutbeleri de internete yüklemek için kurulan site için 2.000.000 TL harcama yapmış.

Diyanet’in Performans hedefi tablosunda şaşkınlık yaratıcı kalemlerden biri de, ‘İslâm’ın bilimsel metodolojisine uygun dini bilgi üretmek, bunu içselleştirmek ve yaymak’ hedefiyle hazırladığı eserler ve yapılan faaliyetler. Diyanet; 2015 yılında, personel dâhil olmak üzere 16 toplantı yapmış, 6 ‘ilmi eser’ hazırlamış, 10 tez çıkarmış, 210 makale incelemiş ve 4 kitap basmış. Bunlara ise toplam; 8.861.106 TL para harcamış. (Erk Acarer, “Diyanet Yayınlar İçin 10 Milyon Harcamış”, Birgün, 7 Mart 2016, s.3.)

[64] Hüseyin Şimşek, “Diyanet ‘Ahlâk’a El Attı”, Birgün, 4 Mayıs 2016, s.3.

[65] Nurcan Gökdemir, “… ‘Yeni Osmanlıcılar’a Büyük Hizmet!”, Birgün, 4 Mart 2016, s.3.

[66] Emre Döker, “Yarımada da Diyanet’in”, Cumhuriyet, 26 Haziran 2014, s.7.

[67] “Kütahya’da İnşaat İşçilerine Linç Girişimi”, Cumhuriyet, 2 Haziran 2016, s.11.

[68] “… ‘Beyaz Bere’ Kafası Hortladı”, Cumhuriyet, 27 Nisan 2016, s.10.

[69] “Haşim Kılıç: Yargıda Bir Vesayet Gitti, Şimdi Başka Bir Vesayet Geldi”, Cumhuriyet, 12 Mart 2016, s.5.

[70] Hakan Dirik, “Sürülen Hâkim Aydın: O Cesur Savcılar Eşyalarını Topladı”, Cumhuriyet, 10 Haziran 2016, s.10.

[71] “Freedom House: Türkiye’de Basın Özgür Değil”, Cumhuriyet, 28 Nisan 2016, s.6.

[72] Nurcan Gökdemir, “… ‘Karanlık Harcamalar’ Tam Gaz”, Birgün, 16 Mart 2016, s.5.

[73] Mahmut Oral, “Kül Olan Hayatlar”, Cumhuriyet, 9 Mart 2016, s.11.

[74] “Polis Adliyede Avukatlara Saldırdı”, Gündem, 31 Mart 2016, s.6.

[75] “218 Kişi Öldürüldü, Tek Polis Ceza Almadı”, Evrensel, 17 Haziran 2016… http://www.evrensel.net/haber/282853/218-kisi-olduruldu-tek-polis-ceza-a...

[76] “Emniyet’ten Bahçelievler Katliamı Katiline İhalesiz İş”, Cumhuriyet, 22 Nisan 2016, s.16.

[77] Burcu Cansu, “AKP’li Başkanın ‘Atı’na Özel Hizmet”, Birgün, 4 Mayıs 2016, s.2.

[78] “Profesörlere Alkol Yasağı”, Cumhuriyet, 24 Kasım 2015, s.3.

[79] “Yılbaşı Sepetlerinde İçki Yasaklandı”, Cumhuriyet, 6 Kasım 2015, s.9.

[80] “Erdoğan: Medreselerin Kapatılması Boşluğa Neden Oldu”, Cumhuriyet, 29 Nisan 2016, s.5.

[81] “Laiklik İnsan Özgürlüğünün Politik Yüzü”, Halkın Sesi, Yıl:9, No:223, 18-31 Aralık 2014, s.21.

[82] Ergin Yıldızoğlu, “Önemli Olan Davutoğlu’nun İstifası Değil!”, Cumhuriyet, 12 Mayıs 2016, s.9.

[83] Ayça Söylemez, “Devletin Radikal İslâm’la İttifakı”, Birgün, 29 Mart 2016, s.9.

[84] “Laiklik İlkesinin Proleter Savunma Hattı”, Halkın Sesi, Yıl:11, No:257, 3-17 Mayıs 2016, s.18.

[85] Kamil Tekin Sürek, “Laiklik ve Demokrasi”, Evrensel, 28 Nisan 2016, s.4.

[86] Erkan Aydoğanoğlu, “Laiklik, Demokrasi ve Emekçiler”, Evrensel Pazar, 8 Şubat 2015, s.4.

[87] Abdullah Karakuş, “Ya Baş Eğeceksiniz Ya Baş Vereceksiniz”, Milliyet, 8 Nisan 2016, s.16.

[88] Ergin Yıldızoğlu, “Kıyamete Kadar Mücadele”, Cumhuriyet, 9 Haziran 2016, s.8.

[89] Bkz: Tarık Şengül, “Nongquawuse Sendromu”, Birgün, 29 Mart 2016, s.6.

[90] Paulo Coelho, Işığın Savaşçısının El Kitabı, çev: İlknur Özdemir, Can Yay., 2003, s.138.

[91] Açıkça söylemek gerekir ki: 1. Amerika ile aynı yolda olmamak iyidir ve hatta mümkünse ABD bölgeden elini tamamıyla çekene kadar onunla didişilmelidir. 2. Fakat hükümetin tuttuğu yol, ABD’nin ülke ve bölge halkları için izlediği yoldan daha beter, daha tehlikeli ve daha zararlıdır. Öyleyse, demokratik ve devrimci muhalefetin izleyeceği politika, gericiliğe ve faşizme karşı ABD’den medet ummak olamaz ve bu katil emperyalistin herhangi bir eylemi, tavrı, tutumu desteklenemez.

Elbette buna karşılık, kimi akıl ve terbiye yoksunu sözde “solcu” eskilerinin yaptığı gibi, ABD’ye karşı ülkenin en büyük gericisiyle aynı safta da durulamaz, bunun sözü bile edilemez. Bugün ABD emperyalizmine karşı olmak, öncelikle ve ödünsüz bir biçimde, içeride ve dışarıda savaşa karşı olmak demektir. Emperyalizme karşı olmak ve “Vatanı savunmak”, halkların kanını döken, komplo ve provokasyonlarla iktidarını pekiştirmeye çalışan faşist bozuntularıyla da aynı şekilde ve ödünsüz mücadeleyi gerektirir. Demokrasinin yolu, emperyalizme ve faşizme karşı birleşik mücadeleden geçiyor! (Aydın Çubukçu, “Emperyalizme ve Savaşa Karşı!”, Evrensel, 24 Şubat 2016, s.10.)

[92] Nuray Mert, “… ‘Büyük Felaket’ mi, ‘Büyük İftira’ mı?”, Cumhuriyet, 6 Haziran 2016, s.5.

[93] Gürkan Akçay, “Cesaret Korkuya Baskın Geliyor”, Birgün, 28 Nisan 2016, s.2. 

Dik duran nikbinlik: SABAHATTİN ALİ[*]

“Non segnis stat remeatque dies.”[1]

Cumhuriyet tarihinin -bilinen- ilk “faili (belli) meçhul”üdür Sabahattin Ali; elbette bilinmeyenler hariç.

Kafası taşla ezildi; başka bir rivayete göre bir polis amirinin elinde kaldı. Sabahattin Ali cinayeti, elbette “faili meçhul” bir cinayet değildir. Devlet, Ali Ertekin’i kullanmıştır. Ancak işin içinde devlet olduğu için cinayet hep “meçhul” kalmış/ bırakılmıştır.

Cinayeti üstlenip, “milli duygularla” Sabahattin Ali’yi öldürdüğünü söyleyen Ali Ertekin, hırsızlık nedeniyle ordudan atılan, bir süre Milli Emniyet’te çalışmış bir kişidir. 1950’dr hüküm giyer, aynı yıl çıkarılan Af Kanunu’yla serbest kalır.[2]

1948’de Kırklareli’nde katledildiğinde 41 yaşındaydı Sabahattin Ali ve yanında, kırık piposu, gözlüğü ile yırtık not defteri, bir de dolmakalemi vardı. O günden beri hep 41 yaşında kaldı...

* * * * *

Of’lu bir baba ve Bandırmalı bir anneden 1907’de Gümülçine’de doğdu.

Subay olan babası Osmanlı döneminde, bugünkü adıyla Kırcali’ye bağlı olan, Ardino’ya (Bulgaristan) atanır. Sabahattin Ali 1907 Şubat’ının yirmi beşinde dünyaya gelir. Babasının tayini İzmir tarafına çıkınca Balıkesir’in Edremit ilçesine yerleşirler. Okumaya meraklı bir çocuktur. Yüzündeki pırıltıdan dolayı komşuları ‘Sabah Yıldızı’ lakabını takar. Balıkesir Muallim Mektebi’nde okur.

Bir gün okulda bir disiplin suçu işleyince okuldan atılması istenir. Zeki bir çocuğu kaybetmeyi kabullenemeyen bir hocasının yardımıyla İstanbul Erkek Muallim Mektebi’ne geçişi yapılır. Buradan mezun olur. İlk şiir ve öykülerini ‘Çağlayan’ dergisine verir ve yayımlanır. 1927 yılında Yozgat Cumhuriyet İlköğretim Okulu’na öğretmen olarak atanır. 1928 yılında Milli Eğitim Bakanlığı’nın bursunu kazanır ve dört yıllığına Almanya’ya Almanca eğitimi almaya gider. Berlin’de kaldığı pansiyonu işleten Florence Puder’e âşık olduğunu Ayşe Sıtkı’ya yazdığı mektuptan öğreniriz.

Sabahattin Ali, Templin’deki okula geçiş yapar. Burada bir Alman öğrencinin hakaretine maruz kalır. Alman öğrenci “Pis Türk, Alman hükümetinin parasıyla burada parazit gibi yaşıyorsunuz,” deyince Sabahattin Ali özür dilemesini ister. Çocuk özür dilemeyince bir tokat atar. Alman hükümeti Sabahattin Ali’nin bursunu yarıda keser ve Türkiye’ye gönderir.

Almanya dönüşünden sonra bir gün ‘Resimli Ay’ dergisinin kapısını çalar ve Nâzım Hikmet’in odasına girer, Nâzım ile tanışır. Elindeki öyküyü verir, oradan ayrılır. Öykünün adı ‘Bir Orman Hikâyesi’dir. Nâzım, Sabahattin Ali çıktıktan sonra Zekeriya Sertel’in odasına gider ve şöyle söyler: “Bu gençte çok iş var. Bana Mozart ile Beethoven’ın buluşmasını hatırlattı.”

Almanya’ya giderken trende bir kitap okur. Kitap komünizm üzerinedir. Siyasal çizgisine bu kitap ile tanışır. 1930 yılında Aydın Ortaokulu’na Almanca öğretmeni olarak atanır. Çocuklarla çok ilgilenir. Onu çekemeyen öğretmen arkadaşları şikâyet eder komünizm propagandası yapıyor diye. Ve ilk cezaevi ile tanışıklığı burada başlar. İlk romanı ‘Kuyucaklı Yusuf’un kahramanı ile bu cezaevinde tanışır. Mert delikanlı Kuyucaklı Yusuf’un üzerinden Edremit’i ve ailesini işler romanda. Üç ay sonra tahliye edilir.

1931’de Konya’ya atanır. Cemal Kutay ile tanışır. Kutay’ın çıkardığı ‘Yeni Anadolu’ gazetesine makaleler yazar. Ve ilk romanı olan ‘Kuyucaklı Yusuf’ tefrika hâlinde bu gazetede yayımlanmaya başlar. Telif hakkını alamayınca ‘Kuyucaklı Yusuf’u yazmayı bırakır. Kutay ile fikir ayrılığı da bu kararını tetikler. Kutay ve arkadaşı Remzi (soyadı bilinmiyor) bu durumu kabullenemezler. Bir fırsatını bulup Sabahattin Ali’nin bir şiirindeki dizelerde “Atatürk’e hakaret”ten şikâyet ederler.

Evet, yazdığı bir şiirle tutukluluk hayatı yeniden başlayacaktır Sabahattin Ali’nin, yıl 1932, “Gerekçe” ise, “Atatürk’e hakaret”tir! Sabahattin Ali tutuklanır. On dört ay ceza alır. Mayıs 1933’te Sinop Cezaevi’ne gönderilir.

Bugün dilimizden düşürmediğimiz ‘Hapishane Şarkıları’ şiirlerini yazar. En başta gelen ‘Aldırma Gönül Aldırma’dır. Cumhuriyetin onuncu yılında genel af ile tahliye edilir.

Ankara’da Devlet Konservatuvarı’nda tiyatro yönetmeni Carl Ebert’in çevirmenliğini yapar. Milli Eğitim Bakanlığı Neşriyat (Yayın) bölümünde çalışır. Hasan Âli Yücel’in başlatmış olduğu dünya klasiklerini Türkçeye kazandırma girişiminde yer alır. Alman klasiklerini çevirir. İkinci romanı ‘İçimizdeki Şeytan’ı

1940’ta çıkardığında Nihal Atsız bu romanı kendisine hakaret kabul eder ve dava açar. Sabahattin Ali davayı kazanır.

Herkesin yıllardır hayranlıkla okuduğu, herkesin zihninde farklı bir Maria Puder oluşturduğu ‘Kürk Mantolu Madonna’yı 1943 yılında yayımlatır. Nihal Atsız, Sabahattin Ali’yi sindiremez. 1944’te kendi çıkardığı ‘Orhun Dergisi’nde Başbakan Şükrü Saracoğlu’na ‘Açık Mektup’ ile şikâyet eder. Mektupta şunları yazar: “Bugün Maarif Vekâleti’ne bağlı dil kurumu azasından ve Ankara Devlet Konservatuvarı’nın öğretmenlerinden bir Sabahattin Ali vardır. Hemen hemen kendisini tanıyanların komünistliğini bildiği Sabahattin Ali, 1932’de Konya’da on dört ay hapse mahkûm edilmiştir. Sabahattin Ali, bugün kültür işlerinin bir mühim mevkiinde, Maarif Vekili Hasan Âli Yücel’in şahsi sempatisi sayesinde, batırmak istediği Türk milletinin parasıyla rahatça yaşamaktadır. Maarif sahasının bu mikroplara nasıl bulaşmış olduğunu gösteriyor. Bağlılığın ispatı için bunların vazifelerine derhâl son verilmelidir.”

Zekeriya Sertel’in çıkarmış olduğu ‘Tan’ gazetesine yazılar yazar ‘A. Metin’ takma adıyla. 4 Aralık 1945’te üniversite öğrencileri bilinçli olarak örgütlendirilir. İstanbul’da o yıl sıkıyönetim vardır. Tan gazetesine saldırırlar ve gazete kapanır. Halet Çambel o günlere dair şunu anlatır: “Tan gazetesine saldırıların olduğu sırada, Zekeriya Sertel, İstanbul Emniyet Müdürü’nü telefon ile arar ama o pek oralı olmaz. Eşim Nail Çakırhan o gün gazetede, üst kattaki gayrimüslim esnaf tarafından kurtarılıyor.”

Sabahattin Ali, Aziz Nesin’in fikriyle ‘Markopaşa’ dergisini çıkarır. Tek partili CHP iktidarını sert yazılarıyla eleştirir. Dergi defalarca kapatılır. Ve 1947’de artık işsiz kalmıştır. Son yazısını 1 Şubat 1948 yılında M. Ali Aybar’ın çıkardığı ‘Zincirli Hürriyet’ gazetesinde yazar. Yazı ne kadar M. Ali Aybar tarafından sansürlense de gazete kapanır ve Aybar tutuklanır.

En son Paşakapısı Cezaevi’nden çıkar, kamyonculuk yapmaya başlar. Avukatı M. Ali Cimcoz’un bir yakınının desteğiyle... Sabahattin Ali’yi yıldırmaya çalışmışlardır. Artık Türkiye’de ona yaşamayı çok görürler. Kaçmaya karar verir.

1948 Mart’ının sonunda Paşakapısı Cezaevi’nde tanıştığı berber Hasan’ın ayarladığı Ali Ertekin ile birlikte Trakya’dan kaçış yolculuğuna çıkar. Yakın arkadaşı Rasih Nuri İleri birkaç hafta sonra berber Hasan’a gider. Rasih Nuri İleri ve Sabahattin Ali kaçmadan önce aralarında haberleşme aracı olarak ‘yeşil mürekkepli dolmakalem ile imza atılmış kartvizit’ kullanırlar. Rasih Nuri birkaç hafta sonra Edirnekapı’da bulunan berber Hasan’a gider ve kartviziti alır. Karta göre Sabahattin Ali yurtdışına çıkmıştır. Aylar sonra Sabahattin Ali’nin cesedi Istranca Ormanı’nda bir çoban tarafından bulunur.

Jandarmalar oraya gömer. Yakın köylerden Beypınar Köyü’nde bir adam kaybolmuştur. Jandarma, bu adama ait olabilir şüphesiyle Sabahattin Ali’nin cesedini yerinden çıkarıp köye, adamın karısına götürür. Kadın “Benim kocam uzun boyluydu, kısa boylu değildi” der ve ceset köyün merasına gömülür. Ali Ertekin yakalanır, Sabahattin Ali’yi öldürdüğünü itiraf eder. Ceset Kırklareli’ndeki devlet hastanesine götürülür ve otopsiden sonra Sabahattin Ali’nin kemikleri kaybolur. Sabahattin Ali için ne kadar faili meçhul desek de 17.000 kayıp insandan biridir hâlâ![3]

* * * * *

Satın alınamamanın, namuslu, dürüst yani insan olmanın ve kalmanın onurundan, dik duruşundan asla vazgeçmeyen Sabahattin Ali, çıkardığı ‘Ali Baba’ isimli mizah dergisindeki ‘Ne Zor Şeymiş’ başlıklı yazısında “Bugünün itibarlı kişileri gibi, kese doldurmadık, makam peşinde koşmadık. İç ve dış bankalara para yatırmak, han, apartman sahibi olmak, sağdan soldan vurmak ve milleti kavurmak emellerine kapılmadık. Bütün kavgamızda kendimiz için hiçbir şey istemedik. Yalnız ve yalnız, bu yurdun bütün yükünü omuzlarında taşıyan milyonlarca insanın derdine derman olacak yolları araştırmak istedik. Bu ne affedilmez suçmuş meğer! Nerdeyse, yoldan geçerken mide uşakları arkamızdan bağıracaklar! ‘Görüyor musunuz şu haini! İlle de namuslu kalmak istiyor ve ahengimizi bozuyor’ Çalmadan, çırpmadan, bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmalı idi!”[4] diye haykırırken; yaşa(tıl)dıklarını da özetler sanki.

Bütün toplumcular, muhalifler, dik duranlar gibi, devlet Sabahattin Ali’nin de peşine düşmüştür. Örneğin 1947’de yayımladığı ‘Sırça Köşk’ kitabı, 1948’de Bakanlar Kurulu kararıyla toplatılırken; Fransa’ya gitmek isteyen Ona, pasaport verilmez.

Cezaevleri, davalar, baskılar ve işsizlik sarmalında çıkışsız bırakılan Sabahattin Ali, devletin cepheden saldırıyla yüz yüzedir.

Mesela Sabahattin Ali, İtalyan komünist yazar Ignazio Silone’nin ‘Fontamara’ adlı yapıtını 1944’te çevirmiştir. Sabahattin Ali’nin bu çevirisi 14 Şubat 1949’da Meclis gündemine gelir. CHP Maraş Milletvekili Emin Soysal’ın “ihtilalci fikir ve hisleri taşıyan bir kitabı hararetle telkin ve propaganda amacıyla tavsiye eden müdür” hakkındaki sorusu üzerine Milli Eğitim Bakanı Tahsin Banguoğlu “Sözü geçen kitap budur” diye

“Fontamara”yı gösterir ve “Bu kitabın bir ara Köy Enstitülerine sokulduğu işitilmişti. Hâlen böyle bir şey vakı değildir. Bu kitabı tavsiye eden kimdir?” diye sorar.

Emin Soysal kürsüye çıkar: “Kitabı, bu kitabı tercüme eden meşhur Sabahattin Ali’dir. (Lanet olsun, sesleri) 17 sene evvel Atatürk, Konya’da vatanı kurtardığı zaman bu adam aynı sene de vatanı kurtaranlar aleyhine yazdığı şiirle ve bu arada yaptığı hareketleriyle, bu hareketlerinin, biz vatan için tehlikeli olduğunu ifade ettiğimiz zaman, o zaman münevver geçinen birçok kimse bizi adeta başka şeylerle telin etmek yolunu tutmuştu. Yüce Tanrı’nın işine bakınız ki, tam 17 sene sonra bütün kötülüklerin, gafletlerin kara perdesi sıyrılarak kendi eliyle iddialarımızı komünistliğin ve komünistliği hiyaneti vataniyeye götürecek kadar kati olduğunu kendileri de ispat etti. İşte bu adam bu çeşitli kitapları tercüme eder ve yazardı. Bu kitaplardan birisi İtalyancadan tercüme edilen sözde faşist aleyhtarı, mükemmel faşistlik ve ihtilalcilik hazırlayan ve telkin eden Fontamara adlı kitaptır. Bu kitabı tercüme ettikleri ve enstitüye soktukları sıralarda Sabahattin Ali sureti mahsusa da Köy Enstitülerine tetkik ve adeta teftişe gönderiliyordu.”

DP’li Şevket Mocan, 20 Aralık 1950 tarihinde komünizm tehlikesi üzerinde dururken “Hududu geçerken geberen Sabahattin Ali’ler, mekteplerimize kadar sokulmuş, vazife verilmiştir. Nâzım Hikmet şiirleri mektep kiraat kitapları hâline getirilmiştir. Sanki dört serserinin kafası ezilirse bize ilanı harp edilecek, böyle taviz verilirse vatana tevcih edilmiş emperyalist emeller değişecek” der. 23 Mart 1966 tarihinde AP’li Osman Zeki Efeoğlu, komünizm tehlikesine dikkat çekerken bazı kitapları kürsüden gösterir: “Bakınız. Lenin, Karl Marx, Karl Marx’ın eseri Kapital, Lenin’den Seçme Yazılar, Ücret, Emek ve Sermaye, yine Lenin’den, yine Engels’in, yine Kapital, yine Nâzım Hikmet’in... Biliyorsunuz Nâzım Hikmet Türkiye’den Moskova’ya kaçmış, ‘Ben Moskova’nın çocuğuyum, beni Stalin yarattı’ diye beyanat vermiş, soyadını değiştirmiş, komünist olduğunu bütün dünyaya ilan etmiştir. (...) Bunun dışında yine Moskova’ya kaçarken öldürülen Sabahattin Ali’nin sekiz tane eseri neşredilmiş ve piyasaya çıkmıştır.”[5]

Özetle bir şiirinde, “Göklerde kartal gibiydim,/ Kanatlarımdan vuruldum;/ Mor çiçekli dal gibiydim,/ Bahar vaktinde kırıldım” diyen Ona kıyılmış ve kırılmıştır!

* * * * *

Gözü pek, kararlı mücadeleci kişiliğiyle O; Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz’la beraber çıkardığı ‘Marko Paşa’, sansüre uğrayıp kapatılınca aynı kadroyla ‘Malum Paşa’ isimli dergiyi çıkardı. ‘Malum Paşa’ da sansüre uğrayıp kapatılınca ısrarcı bir tavır sergileyen kadro ‘Merhum Paşa’yı çıkarmıştır. ‘Merhum Paşa’ da sansürlenip kapatılınca, derginin ismini değiştirip ‘Ali Baba’ koymuşlardır.

Mücadelesinde geri adım atmayan gözü pek, özü sözü bir Sabahattin Ali’nin Aydın Ortaokulu’nda Almanca öğretmenliği yaptığı dönemde, İstanbul’dan dönüşlerinden birinde trenden inmiş, bir de bakmış, istasyondaki sivil polis kendisini izliyor. Sabahattin Ali’nin elinde iki valiz varmış, hava da sıcak mı sıcak, polis de peşinden geliyor. Ali biraz yürüdükten sonra, durup polis memuruna, “Nasıl olsa eve kadar peşimden geleceksin. Hava da sıcak, bari şu valizin birini de sen taşıyıver,” demiş; polis de bir an şaşırıp durakladıktan sonra, “Pekâlâ, insanlık öldü mü?” deyip, bavulun birini yüklenmiş, iki eski dost gibi ahbaplık ede ede eve kadar gitmişlerdir.

Böylesine bir yaşamda; “Biz demişiz ki: bu memleketin istiklali her şeyden üstündür. Milletin oluk gibi kan akıtarak kazandığı bu istiklali, siyasi oyunlara alet edip, elden kaçırmayalım. Sömürücü devletlerin elinde oyuncak olmayalım

Cevap vermişler: Hain, satılmış, Bolşevik ajanı!

Biz demişiz ki: halkın selametini temin ile vazifelendirilmiş olanların siyaset oyunlarına katılmağa, halka zulmetmeğe, onu dövmeğe ve halkın sırtına binmeğe, onu tabutluklarla kapatmağa hakları yoktur. Bunun önüne geçilsin.

Cevap vermişler: Bozguncu, devlet düşmanı, anarşist!

Biz demişiz ki: yıllardan beri arkası gelmeyen dalavereler, arsa oyunları, memleket dışına para kaçırma rezaletleri, esrarı çözülmeyen cinayetler, millet malı soygunculukları alıp yürümüştür. Öte yanda, millet karasabanın arkasında donsuz didiniyor. Bu gidişatın sonu hayra çıkmaz.

Cevap vermişler: Müfsid, tezvirci, komünist!

Biz bir fikir ortaya atmışız onlar bize cevap yerine, küfür savurmuşlar. Bu tür bir mücadelenin zevkli olmadığı meydanda... Lâkin, yüreğimizi ferahlatan cihet şu ki, halk, o iyiyi kötüden, doğruyu eğriden ayırmakta hiç şaşmayan varlık, hep bizim tarafımızı tutuyor. Var olsun...” diyen O; hep dik durmuş ve bu konumuyla yazmıştır.

Bu öylesine net bir dik duruştur ki, “Bizim mantığımızla hayatın mantığı asla birbirine uymuyordu,”[6] notuyla O; “Hayatın bir değişmeler silsilesi ve her değişmenin bir tekamül olduğunu

anlamayanlar yobaz kafalı insanlardır…” “Doğrusu, dünyada rahat yaşamak için aptal olmak lazım. Fakat aptal olmaktansa biraz daha rahatsız yaşamak daha iyidir bence,” diye eklerdi yüksek sesle ve kuşkusuzca…

Örnek çok… Mesela, Aydın Erkek Ortaokulu’nda öğretmenlik yaparken, öğrencilerin dolaplarında, Türkiye gizli Komünist Partisi’nin ‘Kızıl İstanbul’ adlı gazetesi bulunur. Tanıklar, öğrencilerin Sabahattin Ali’nin etkisiyle bu gazeteyi edindiklerini söylerler ve tutuklanır.

Sonra konuya ilişkin olarak tutuklandığı mahkemede şunları söyledikleri: “Ben bir kafa taşıyorum. Bu kafa yalnız karın doyurmak ve giyinmek için olanakları araştıran bir makine değildir. İnsan beyninin ekmek parası dışında ilgilenmesi gereken sorunları vardır. Bunların gündelik yaşamla ilgisi yoktur...

Bana suç atmalarının nedeni benim kendi çevremden ayrı yaşayışım, hatta onlara biraz da tepeden bakışımdır. Bu çok doğaldır. Çevrem beni tatmin etmediği sürece onlardan uzaklaşmaya ve beni doyuran kitaplara dönmeye mecburum...

Onlara benzemeyişim ve doğanın beni bunların üstünde yaratmış olması benim suçum değildir. Bunları övünmek için yazmıyorum. Ben düşünen ve kendini bilen bir insanın başka türlü yapacağını düşünmüyorum...”

* * * * *

Dönemindeki mücadelenin doğrudan etkilediği ve Sabahattin Ali’nin de bunlara bigane kalmadığı açıktır.

Mesela Nâzım Hikmet, Onun ile tanışmalarını: “Bir gün dergi idarehanesine kısa boylu, gözlüklü bir genç geldi. Almanca bildiğini, hikâyeler yazdığını ve isminin Sabahattin Ali olduğunu söyledi. Hikâyelerinden birini bıraktı çıktı. Bu hikâye orman sanayinde çalışan işçilerin hayatına aitti. Alman romantizminin tesir altında yazılmış olmasına rağmen, konu ve muhteva bakımından Türk edebiyatında bir yenilik teşkil ediyordu. Genç adamın istidatlı bir yazar olduğu daha ilk satırlarından hissediliyordu. Hikâye basıldı (…) İlk yazısını bize getirişi Sabahattin’in antiemperyalist, demokratik temayülünü gösteriyordu. Gerek dostluğumuz, gerekse Resimli Ay’ın o zamanki çevresine girişi, gerekse sonraları Sinop Cezaevi’nde parti üyelerinden bazılarıyla tanışması Sabahattin Ali’nin sosyalist idealleri benimsemesinde tesirli oldu,”[7] diye aktarırken; Sabiha Sertel de ekler:

“Sabahattin Ali Almanya’da ilerici edebiyatla temas etmiş, sosyalist eğilimleri olan bir gençti. Fakat kafasında sosyalizm henüz belirli bir şekil almamıştı. Nâzım onu yalnız realist sanata değil sosyalizme de çekmeye çalışıyordu. Sabahattin’i roman yazmaya teşvik eden Nâzım oldu.”[8]

Zekeriya Sertel de, Sabahattin Ali için “Az zamanda hepimizin sevgisini kazanmıştı. Çok zeki, çok canlı, kabına sığamayan cıva gibi bir adamdı. Onu tanıyıp da sevmemek olanaksızdı. Matbaaya daima elinde bir kitapla gelirdi. O zaman en çok sevdiği adam, büyük Alman şairi Goethe ve Alman romancısı Thomas Mann’dı. Onların yapıtları elinden düşmezdi. Nâzım Hikmet, bu gençte yeni ve büyük bir cevher görmüştü, onu bir yandan kazanmaya, öte yandan da sanat hayatında yetiştirmeye başlamıştı,”[9] saptamasında bulunur.

* * * * *

Ayrıca anti-faşist demokratlığıyla maruftur O…

1930’lardan itibaren Almanya ile İtalya’da baş gösteren ve giderek Japonya’ya kadar uzanan faşist dalga, Türkiye’deki Sovyet yakınlaşmasını kırarak tersine çevirmiş, Osmanlıcı yayılmacılık düşleri hortlamış, yöneticisinden yazarına kadar Turancılık baş tacı edilirmiş, Nazizm taraftar toplamaya başlamıştı. Sabahattin Ali, 1939’da ‘İçimizdeki Şeytan’ başlıklı romanını Ulus gazetesinde yayımladığında, Turancılar ayağa kalkar. Nihal Atsız, Rum olmakla suçladığı Sabahattin Ali’ye, iftiralar atarak, hakaretlerde bulunup şunları der:

“Ben de ırkçı, Türkçü ve Turancı olduğum için -Evet, övünerek söylüyorum ve tekrar ediyorum: Irkçı, Türkçü ve Turancı olduğum için’ tanımlamasıyla başlayan yazı: ‘Biz Türkçülerle siz komünistlerin, fikir sahasında anlaşmamıza imkân olmadığı için, toplu bir hâlde, yumruklarımızın hakkını vererek çarpışmamız pek hoş olurdu. Çünkü fikirlerin hâlledemediği davaları kan hâlleder. Gerçi komünistler bu yiğitliği gösteremez. Fakat benim sana gayet samimi ve erkekçe bir teklifim var: Sen yedek subay olduğun için süngü kullanmasını bilmen icap eder. Bu davayı kökünden hâlledebilmek için benimle, şehirlerden çok uzak bir yerde süngü ve kılıçla bir ölüm-dirim çarpışmasını göze alacak kadar yüreğin var mı? Biz birbirimize ölüme kadar düşmanlık güdecek olan iki zümreyiz. Fikir savaşından bir sonuç çıkmadığını biliyorsun”![10]

Kışkırtıcı yayımların devam etmesi üzerine hakaret davası açan Sabahattin Ali, Nihat Atsız’ı mahkûm ettirir ettirmesine ama, duruşma sırasında çıkan gösteriler nedeniyle, mahkeme binasının birinci katından atlayarak, canını zor kurtarır.

O günlerde ülkeye egemen olan tek şey korkudur. Bu dönemde lisede okuyan bir öğrencinin çantasından çıkan mektuplar, öğretmenlerini polise götürecek derecede körleştirir. Gencin adı, Attilâ İlhan’dır. Tüm suçu, Nâzım Hikmet’i sevmesi ve bu şiirleri arkadaşlarıyla bölüşüyor olmasıdır. Attilâ İlhan, kırk kuşağını, “Sanki kuşatılmış bir fedailer mangasıydı bu, umutsuz olduğunu önceden bildiği çetin bir savaş

veriyor; teker teker eksiliyor, tuz parça oluyor, yine de özgürlüğün şarkısını söylemekten vazgeçmiyordu. Diktanın baskı aygıtı mükemmeldi. Siyasi polis, işi gücü bırakmış, şairlerin peşine düşmüştü” diye betimler.[11]

* * * * *

Sevilen, sayılan dikkate alınan bir kişilik, isyancı bir âşıktı O…

“Fakat sevgili bir vücutta bulunmayan bir şeyi kendisinde taşımaya tahammül edemeyerek onu koparıp atabilmek, işte adaşım, yalnız bu sevmektir” sözleriyle aşkı tanımlayan Sabahattin Ali; ‘Değirmen’ başlıklı hikâyesinde, “Sen sevgiline ne verebilirsin sanki? Kalbini mi? Pekâlâ, ikincisine? Gene mi o? Üçüncü ve dördüncüye de mi o? Atma be adaşım, kaç tane kalbin var senin?” diyerek de sevdanın yerine yalanı ikame edenleri deşifre etmişti...

Sabahattin Ali, eşi Aliye Hanım’a 1935 senesinde henüz evlenmedikleri ancak hazırlıkların sürdüğü dönemde başlayan mektuplarından birinde, “Şimdi ömrümün tek bir gayesi var: Bir gün evvel sana kavuşmak, seni kollarımın arasına almak, güzel, temiz yüzüne saatlerce, senelerce hiç doymadan bakmak. Ancak o zaman tam neşeli, senin istediğin gibi neşeli olabileceğim. Senden ayrı, senden uzak bulunurken benden nasıl neşeli şeyler istiyorsun?”[12] diye sorduğu aşkına yazdığı mektubu ile birlikte ‘Değirmen, Dağlar ve Rüzgâr’ kitabını gönderir Sabahattin Ali, Aliye Hanım ise, “Bu şiirleri ve hikâyeleri okuyunca Ona kör kütük âşık oldum,”[13] diyecektir…

* * * * *

Kızı Filiz Ali’nin,[14] “Babamın öğretmen olması, çok önemliydi. Daha 20’li yaşlarından itibaren öğretmenlik yapmış bir insandı. Üstelik çok da seviyordu mesleği. Son yıllarda, eski evraklarını elden geçirirken, öğrencilerinden sayısız, mektup aldığını gördüm. Çok sevilen de bir öğretmenmiş,”[15] diye betimlediği Sabahattin Ali ilginç bir insandır; bir alay da örneği vardır bunun…

Sabahattin Ali ve içinde Aliye Hanım’ın da olduğu bir arkadaş grubu İçerenköy’de yapılan bir sünnet düğününe gider. Aliye Hanım ile evli değillerdir henüz. Düğünde bir iki saat kalınır, dönmek istediklerinde Sabahattin Ali’nin yanlarında olmadığını fark ederler. Onu, lüks lamba fenerle bir ağaç altında kitap okurken bulurlar…

Fikir suçundan hapse girdiğinde hücre cezası alır. Küçücük bu yerde kitap da verilmez. Cama mı yoksa duvara mı yapıştırılmış bir gazete parçasını yüzlerce kez okur, ezberler. Sağdan sola, aşağıdan yukarı da okur. Bunu hatırladıkça “Her ne pahasına olursa olsun bir daha hapse girmeyeceğim,” der.

Konuşmadığı anlarda cebinden bir kitap çıkarır okumaya başlar. Evde, misafirlikte, otobüste ayaktayken... Hep okur. Kitaplarını ödünç verdiği herkese temiz tutulmasını muhakkak söyler, küçük defterine kime, hangi kitabı verdiğini yazar ve geri getirildiğinde derhâl siler…

Dakikalarca vitrinlerde, kitabevlerinde kitapları inceler. Aybaşında, maaşını alır almaz ilk iş Ulus’taki Akba Kitabevi’ne gitmektir. Ara sıra kızı Filiz’i de götürür. Onu çocuk kitapları bölümüne salar, “Sen istediklerini seçedur,” der ve kendi hâline bırakır. Sonra da kızının seçtiği kitapları gözden geçirir, işe yarayan ve yaramayanları ayırır, yine de çoğuna peki deyip alır. Bu kitapçı serüveni en azından bir iki saat sürer…

Ankara’da Necati Bey İlkokulu karşısında, bir apartmanın çatı katında otururken bu evin bir adam boyundan kısa sandık odasını kendine kitap odası yapar. Eğri tavana ve iki yan duvara dünya yazarlarının resimlerini yapıştırır. Yerde dikine, yan yana sıralanmış kitapları durur. Bu odaya girer tozlarını alır, kapıdan bakar, güzel oldu değil mi der. Tavana yapıştırılmış yazarlarının resminin hizasına o yazarın bütün eserlerini dizer. “Böylece bulmak kolay oluyor,” der…

Süheyla Conkman ağabeyini şöyle anlatıyor: “Onu asık suratlı hiç görmemişimdir. Bazen de kendi kendine söylediği şarkılar vardır ki, hiç aklımdan çıkmaz, duydukça onu anımsarım: ‘Ata binesim geldi, hay dah dah, yâre gidesim geldi.’ Bir de ondan başka hiçbir yerde duymadığım bir şeyler mırıldanır, yengem de ‘Yeter Sabahattin, kes bu ne biçim şarkı’ dedikçe şaka yollu tekrarlardı: Tabutumun altı çatlak, beni vuran benden alçak, sol böğrüme girdi pıçak, yâr yâr aman... Meğer kaderinin şarkısı imiş, bilemezdik”…

Mediha Esenel de onu şöyle tarif eder: “Çoğu kez kapıdan içeri bomba gibi girer, dehşet bir havadis patlatırdı. Son derece hazırcevaptı. Karşısındaki ne kadar hazırlıklı olursa olsun, bir lafın altında kaldığını görmemişimdir. Şakacılığı, muzipliği, zekâsı çarpıcıydı.”

Dost meclislerinde içinden geldiği gibi davranır. Sevdiği oyun Othello birden gözünün önünde canlanır yerinden kalkar, acemi aktörleri taklit ederek gördüğü oyundan bir sahne canlandırır...

Sevgi Sanlı, yazarın kitaplarını okuduktan sonra ona hayranlığını bildirdiğinde Ali’den şöyle bir karşılık gelir: “Eserlerini beğendiğiniz bir yazarı sakın gözünüzde büyütmeyin. Sanatçı içinde bir avuç altın bulunan çamura benzer. Altınını süzüp aldınız mı geriye tonla kum, çakıl kalır. Sakın yazarı gözünüzde tanrılaştırmayın”…[16]

* * * * *

Hepimize örnekti ve hâlâ da örnektir.[17]

“Görmesen bile denizi/ yukarıya çevir gözü/ deniz gibidir gökyüzü/ aldırma gönül aldırma,” dizelerindeki[18] nikbinlikle Sabahattin Ali…

18 Mart 2016 19:56:10, Ankara.

N O T L A R

[*] Arasöz Dergisi, Nisan 2016…

[1] “Gün yerinde durmaz; geri de dönmez.”

[2] Ali Yıldız, “Genç Yaşında Kırılan Kalem: Sabahattin Ali”, Cumhuriyet Kitap, No:1167, 28 Haziran 2012, s.10-11.

[3] Metin Avdaç, “O Hâlâ ‘Sabah Yıldızı’…”, Radikal, 4 Nisan 2013, s.17.

[4] Sabahattin Ali, Asım Bezirci, Amaç Yay., 3. Basım, 1987, s.68-69. Kaynak: Ali Baba, 25 Kasım 1947.

[5] Türey Köse, “Hududu Geçerken Geberen Sabahattin Ali”, Cumhuriyet, 27 Aralık 2012, s.8.

[6] Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna, YKY, 2016.

[7] Nâzım Hikmet, “Sabahattin Ali Üstüne”, Sanat Emeği Dergisi, Nisan 1978.

[8] Sabiha Sertel, Roman Gibi, Ant Yay., 1969, s.133.

[9] Zekeriya Sertel, Hatırladıklarım, Gözlem Yay., 1977, s.276.

[10] 19 Temmuz 1940 İstanbul, www.bilgicik.com

[11] 1940 Toplumcuları değince de yaş sıralamasına göre, İlhami Bekir (Tez), Mustafa Seyit Sutüven, Hasan İzzettin Dinamo, Rıfat Ilgaz, İlhan Berk, Cahit Irgat, Niyazi Akıncıoğlu, A. Kadir, Fethi Giray, Suat Taşer, Vedat Türkali, Mehmet Kemal, Enver Gökçe, Ömer Faruk Toprak, Ahmet Arif, Attilâ İlhan, Arif Damar, Şükran Yurdakul anlaşılmalıdır. (1940 Kuşağı’nın Ulu Çınarı Rıfat Ilgaz, Hikmet Altınkaynak, Rıfat Ilgaz Sempozyumu, Çınar Yay., 2007, s.415.)

[12] Bahar Çelik Omur, “Canım Aliye Ruhum Filiz”, Evrensel, 25 Ocak 2014, s.12.

[13] Burcu Aktaş, “Sabahattin Ali Tuhaf Bir Şarkı Mırıldanırdı”, Radikal Kitap, Yıl:13, No:699, 8 Ağustos 2014, s.8.

[14] Piyanist, müzikolog, müzik eleştirmeni ve yazar Sabahattin Ali’nin kızı Prof. Dr. Filiz Ali, “Kararımı verdim, kendi yaşımdakilerle pek görüşmüyorum. Gençlerden ümidim var. Türkiye’nin önünde atması gereken bir adım var ve bunu ancak gençlerle atabilir,” (Ömür Şahin, “Filiz Ali: Sabahattin Ali’nin Kızı Filiz Ali: Habire Düşünüyorum; ‘Nerede Acaba!’…”, Birgün, 16 Şubat 2015, s.13.) der…

[15] Deniz Ülkütekin, “Gençler Sabahattin Ali’nin Edebiyatını Daha İyi Anlıyor”, Cumhuriyet, 12 Mayıs 2015, s.9.

[16] Sabahattin Ali: Anılar, İncelemeler, Eleştiriler, Hazırlayanlar: Filiz Ali-Atilla Özkırımlı-Sevengül Sönmez, Yapı Kredi Yay., 2014.

[17] Haldun Taner, ‘Karşılıklı’ başlıklı öyküsünün sonlarında şöyle der: “Korkunun kalemine yapışması ölüm demektir yazar takımına. Yazar dediğin yazacak. Açık sözlü ve yürekli olacak.” (Haldun Taner, Yalıda Sabah, YKY, 2015, s.56-57.) Sabahattin Ali, hem açık sözlü hem de yürekli olmayı başardığından yıllardır en sevilen, en çok okunan yazarlarımızdan birisidir. (Ali Turgay Karayel, “Sabahattin Ali’nin Ardından”, Cumhuriyet, 26 Şubat 2016, s.18.)

[18] ‘Dağlar ve Rüzgâr’daki şiirleri için Mart 1973 tarihli ‘Yansıma’da, “Benim için sağlam bir biçimcilik içinde, taze bir tekdüzeliği getiren şiirlerdir bunlar. Bir bağlama ezgisi gibiydiler... Bu sıcaklık vardır o şiirlerde. Özgün bir duyarlığın kav ateşiyle tutuşturulmuş Alevî değilse de o şiirler, Türkçe’nin içindeki geleneksel çoban ateşini getirirler. Sözcüklerin biçimci ellerini ısıtabiliriz o şiirlerde. Ozandan çok, Türkçe’nin ocağından sözcüklerin korlu demirini çıkaran bir geleneksel halk demircisi gibidir, şiirlerin işliğinde Sabahattin Ali,” der Ceyhun Atıf Kansu… 

44 Yıl sonra onlar yani sonsuzlar[*]

“Nice aşklar arkadaşlıklar gördüm Kahramanlıklar okudum tarihte Çağımıza yakışan vakur, sade Davranışınız geliyor aklıma.”[1]

“Üç Fidan”ın 6 Mayıs’ından veya THKO (Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu) savaşçılarından, 44. yıldaki sonsuzluklarından söz etmek zor olsa da; “olmazsa olmaz”…

Edip Cansever’in, “biz/ aykırıya/ ayrıntıya/ ayrıksıya/ azınlığa tutkunuz...”; Özdemir Asaf’ın, “ben çiçeklileri/ renklileri/ delileri/ bir de delilikleri severim…”; Turgut Uyar’ın, “serseriliğe,/ insanlara,/ toprağa/ meylim var,” dizeleriyle betimlenen Onlar -Anadolu halk geleneğinde 5 Mayıs’ı 6 Mayıs’a bağlayan gecenin- adıyla Hıdrellez’dirler; hani sevenlerin, özlem çekenlerin kavuşma günüdür...

Hasan Hüseyin Korkmazgil’in, “Acıyı bal eyledik” dizelerindeki 6 Mayıs’ın, Hıdrellez’in devrimcileri, bir yanıyla Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın -tutuklanmasına yol açan!- ‘Horoz’ şiirinde altı çizilen sarsıcı gerçektir:

“Erken öten güzel horoz/ Öt söküp giden gecede bir daha/ inlesin sessizlik/ Korku girsin yüreğine karanlıkta çalanların/… / Öt ki kara dağlar allana/ Yiğitlerin amacına yollana/... / Erken öten horozun başı kesilirmiş/ Bitmez tükenmez ki başın kesile kesile/ Her çağda her yüzyılda her gün/… / senin altın sesindir getiren ışığımızı/ Öt ki kara dağlar allana/ Aç eller tok tarlalara çullana”…

“Erken öten güzel horoz”ların Mayıs’ı, devrimci hareketin büyük bedeller ödendiği, sayısız devrimcinin dağlarda, meydanlarda düştüğü isyancı, ve tabiatın güneşle kucaklaştığı bereketli ayıdır baharın.

Kürdistan’da Mehmet Karasungur, 1 Mayıs 1977’nin 34 karanfili, Nurhak Dağları’nda Sinan Cemgil ile yoldaşları, Antep’te Haki Karer, Diyarbakır Zindanı’nda ser verip sır vermeyen İbrahim Kaypakkaya Mayıs’ın ölümsüz devrimcileridir, Üç Fidan’ın yanı sıra.

Ulucanlar Cezaevi’nde 6 Mayıs sabahı idam sehpasına çıkan THKO önderi Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın da devrim tarihine önemli bir miras bıraktığı tarihin tanığıdır Mayıs ayı…

Mayıs ayı devrimci hareket açısından 1960’lı yılların sonu ve 70’li yılların başına uzanan bir kırılmanın ürünüyken; 68 kuşağı, Cumhuriyet’in Osmanlıdan miras aldığı “devlet baba” biatını yıkarak, günümüze uzanan devrimciliğin zeminini de oluşturdu.

“Üç Fidan”ın idam sehpasında haykırdığı son sözleri mücadelenin geleceğine ışık tutup, kavgayı daha ileri boyutlara taşıdı; Sabahattin Ali’nin, “Mayıs’ta gönlüm delidir,” dizelerindeki üzere!

Deniz’in, 70’li yıllarda hâlâ teorik bir tartışma konusu olan Kürt halkından ilk defa, idam sehpasında bir ulus olarak söz etmesi ileriki yıllarda, Kürt ulusunun varlığının kamuoyunda tartışılmasının önünü açtı. Deniz’in “Yaşasın Türk ve Kürt halklarının bağımsızlık mücadelesi!” sözleri Kemalist çevreler tarafından “Yaşasın Türk ve Kürt halklarının kardeşliği” cümlesiyle değiştirilmek istense de, Deniz’in muradı olan Türk ve Kürt halklarının ortak mücadelesi “Üç Fidan”ı sahiplenen herkes tarafından günümüzde yürütülmesine engel olamadı.[2]

Hıdırellez’di; gülün solduğu akşamdı ve 6 Mayıs sabahı öylece çekip gittiler.

“Gün gelir öldürmekten daha kuvvetlidir ölebilmek!” diyen Deniz, Yusuf, Hüseyin bir Hıdırellez gecesi, böyle örgütlediler baharı; alçaklık tarihine inat…

Üç Fidan gitmiş, üç bin ormana dönmüştü; “bak işte yaklaşıyor fırtına/ bak yine yükseliyor dalgalar/ yıllardan sonra/ yollardan sonra/ şarkılar söylüyor çocuklar/ yıllardan sonra/ yollardan sonra/ yeniden yan yana onlar/ ne geçmiş tükendi/ ne yarınlar/ hayat yeniler bizleri/ geçse de yolumuz bozkırlardan/ Denizlere çıkar sokaklar,” dedirterek Murathan Mungan’ca…

Onlar Karşıyaka’nın üç gülü yani Denizgülü, Yusufgülü, Hüseyingülüdürler; bir an dahi unutulmayanlardır.

Bir başka dünyanın insanı olmaları yanında; Pir Sultan, Şeyh Bedrettin, Börklüce Mustafa ile başlayan kıyımların devamı; kıyamların da sürdürücüleridirler; aşk, isyan, kardeşlik, özgürlük adına…

İş bu nedenle Mayıs ayı hareket, bereket ve hüznün isyana dönüştü(rüldü)ğü aydır Nâzım Hikmet’in dizelerindeki üzere:

“ölenler dövüşerek öldüler;/ güneşe gömüldüler./ vaktimiz yok onların matemini tutmaya!/ akın var akın/ güneşe akın/ güneşi zaptedeceğiz/ güneşin zaptı yakın!”

I) KARŞIYAKA’NIN HÜSEYİNGÜLÜ

Karşıyaka’nın Hüseyingülü, zekâsı ve soğukkanlılığıyla maruftu.

“Biz, ODTÜ’de İngilizce üç kelime öğrendik: Yankee go home,” diyen Sinan Cemgil (Hoca)[3] ile birlikte THKO’nun en önemli teorisyenlerindendi.

68’li Mehmet Hakkı Yazıcı’nın ifadesiyle, “THKO isim olarak kendini ifade etmese de ilişkiler bakımından kendi yapısını kurmuştu. Biz biliyorduk. Deniz Gezmiş ODTÜ’de yurtlarda kalıyor, kitle çalışmasının dışında kalıp farklı faaliyetler yürütüyorlardı. Sinan Cemgil, Hüseyin İnan, Yusuf Aslan hepsi ODTÜ’deydi ve belki de Deniz kendini en çok ODTÜ’de ifade etme olanağı bulabilmişti.

Deniz Gezmiş ayrımsız tüm devrimci gençler için efsaneydi. Mimarlık Amfisi’nde yaptığımız toplantılara gelir uzaktan bakardı. Deniz gelmiş, diye fısıltı başlardı hemen. Ama kitle çalışması içinde yoktu Deniz. Sinan Cemgil, Hüseyin İnan o dönem içerisinde çok donanımlı insanlardı.”[4]

Evet THKO’nun temel taşlarındandı; öne çıkmamakla birlikte davanın beyniydi; ODTÜ stadyumundaki “Devrim” yazısını yazan dört öğrenciden biriydi Hüseyin İnan.

Atilla İlhan’ın, “bir yangın ormanından püskürmüş genç bir fidandı./ güneşten ışık yontardı, sert adamdı,” dizelerindeki Hüseyin İnan çok okur, düşünür ve az konuşurdu. Hareketin “gizli” öncüsü odur. Boşa konuşmazdı. İnsanlarla olağanüstü iletişim yeteneğine sahipti. Herkes ona inanırdı. Eylemleriyle kanıtlar düşüncelerini; sakin bir bilgeydi.

“Politik mücadele yöntemlerinin en üst düzeyine şiddet politikası ve şiddet politikasının temel yöntem olduğu politik mücadeleye de silahlı mücadele diyoruz,” diyen Hüseyin İnan Alevî kökenliydi; aynı zamanda dede soyundandı; takma adı da “Dede”ydi.

“Suçsuzluğumuz, ezilmişliğimiz kadar meşru, alın terimiz kadar kutsaldır. Tek suçumuz geri kalmış bir ülkenin çocukları olmamız ve emperyalizmin ne olduğunu bilmemizdir… 150 saatten fazla işkenceye tabi tutulduk,” diyen O; İki ay yirmi üç günün sonunda idam cezası verilen bir davanın “sanığı”ydı!

1949’da Kayseri’nin Sarız ilçesine bağlı Bozhüyük köyünde doğdu. İlk ve ortaokulu Sarız’da, liseyi Kayseri’de okudu.

1966’da ODTÜ İdari Bilimler Bölümü’ne kayıt oldu. Sosyalist Fikir Kulübü (SFK) ve bu derneğin bağlı olduğu DEV-GENÇ’e üye oldu. Bu arada TİP’e de katılarak, bu partinin etkinliklerinde yer aldı.

Aynı dönemde, gerek İstanbul ve Ankara, gerek İzmir ve diğer yörelerde anti-emperyalist eylemlere katıldı; ABD 6. Filo’suna yönelik eylem ve mitinglerin içinde bulundu. Toprak işgalleri, kırsal yörelerdeki etkinlikler vb’ne katıldı. 1966-67 öğretim yılında, gerçekleşen ODTÜ hazırlık boykotunun örgütlenmesine önderlik etti.

Hüseyin İnan, 1968’de, TİP ve daha sonra MDD içindeki ayrılıklarda, giderek belirginleşen gizli ve dar örgüt fikri doğrultusunda çekirdek bir grup oluşturup, kır gerillası yoluyla anti-emperyalist mücadele verme düşüncesini geliştirmeye çalıştı.

Ankara, özellikle ODTÜ kökenli olan ve temelini İnan’ın attığı grup, daha sonra THKO’nun çekirdek kadrosunu oluşturacaktı.

Aynı yıl İdari Bilimler Fakültesi’nden çıkarılan Hüseyin İnan, ODTÜ yurtlarında kalmaya devam etti. 14 Ekim 1969’da, grubun önemli bir kesimiyle birlikte Suriye üzerinden Ürdün’e, Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ)’nün asıl gücünü oluşturan El Fetih kamplarına gitti. Burada FKÖ’nün yanında İsrail’e karşı savaştı. İsrail içlerindeki karakol baskınlarında bizzat yer aldı. Şubat 1970’de Türkiye’ye geri döndüğünde, Diyarbakır-Antep yolunda bir otobüste yakalandı. Diyarbakır’da devam eden yargılama sonunda, Ekim 1970’de tahliye oldu.

Hüseyin İnan Ankara’ya döndüğünde kafasındaki kır gerillası fikri iyice berraklaşmıştı. Benzeri düşünceler taşıyan ve aynı eylem çizgisini benimseyen, başlarında Deniz Gezmiş’in yer aldığı İstanbul grubuyla biraraya gelerek THKO’nun kuruluşunda yer aldı.

İnan, kitle hareketleri içinde hemen hiç tanınmayan biri olmakla birlikte, örgütleyici niteliği, insanlarla ilişki kurma becerisi ve kararlılığıyla grup içinde sivrilmişti. Deniz Gezmiş, Sinan Cemgil ve Cihan Alptekin’in de yer aldığı THKO’nun lideri hâline geldi. Daha sonra, yaygınlaşan silahlı eylemlere önderlik etmekle kalmadı, bütün eylemlerin bizzat içerisinde oldu.

29 Aralık 1970’de, DEV-GENÇ üyelerinden İlker Mansuroğlu’nun öldürülmesi üzerine, THKO’nun örgüt olarak kendini ortaya koyduğu Kavaklıdere polis karakolunun kurşunlanması, 1 Ocak 1971’de Türkiye İş Bankası Emek Şubesi kamulaştırılması, Amerikan askeri tesislerinin basılarak bir Amerikalı’nın kaçırılması ve daha sonra dört Amerikalı’nın kaçırılması eylemlerinde gösterdiği gözüpek tavrı ve kararlılığıyla THKO’nun varlığında büyük etken oldu.

24 Mart 1971’de Kayseri’nin Pınarbaşı ilçesinde yakalanarak, Deniz Gezmiş ve Yusuf Arslan’la birlikte Ankara 1. Nolu Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi tarafından 9 Kasım 1971’de idama mahkûm oldu. İdamların önlenmesi için gerek TBMM’de, gerek kamuoyunda ve gerekse örgüt arkadaşları tarafından çeşitli girişimlerde bulunulmasına rağmen idam edildi.

Asılmadan önce yazdığı son mektubunda, “Yazılacak çok şey var, fakat hem mümkün değil, hem de sırası değil,” demişti.

Hasan Ataol’un, “Gittim Hüseyin’in yanına. ‘Karnın aç mı?’ dedi. Ben de “Açım, epeydir yememişim, açım’ dedim. D şeklinde sucuklar vardı o zamanlar, kendine hazırlamış, ‘İyi, otur ye’ dedi. Ben ne biliyim, sabah öğrendim, o aç yatmış, yememiş. Yani ‘Birlikte yiyelim’ demiyor, ‘Sen ye’ diyor,” biçiminde anlattığı Hüseyin İnan, idam infazından iki gün önce avukatları Orhan İzzet Kök’ten toprak ve tarım reformu ön tedbirler yasa tasarısı ile ilgili doküman isteyip, son anlarına kadar kendisine ulaştırılan gazete kupürlerini okuyup, kenarlarına notlar düşmüştü…

Mektup satırlarındaki metanetini ölümüne az bir zaman kalmışken dahi sürdüren O, son bir sözü olup olmadığını belirten görevliye ayağındaki ayakkabıları işaret ederek, “Babam yarın ayağımdaki bu lastik ayakkabıları görünce, oğlumun doğru dürüst bir ayakkabısı bile yokmuş diye üzülecek. Ayakkabımı bile giyemeden beni apar topar buraya getirdiler. Babama söyleyin, ayakkabım yoktur diye üzülmesin. Onlara hediyem olsun,” der…

Tabureye çıkmadan önce avukatlarına dönüp, “Hadi eyvallah, Şekibe Ablaya selam,”[5] der.

Hüseyin’e beyaz idam gömleği giydirildi.

Hüseyin avukatlarına veda etti ve çevresine dönüp, “Bu mücadele bizimle bitecek mi?” dedi.

Son sözleri ardından, boynunu ilmiğe geçirip, ayağının altındaki tabureyi tekmeleyerek devirdi Hüseyin…

İnce dal bedeni boşluğa düştü; ileri geri sallanıp döndü; Deniz’le, Yusuf’la bir kez daha buluştu; Ankara’da gece 03.00’dü…

II) KARŞIYAKA’NIN YUSUFGÜLÜ

Karşıyaka’nın Yusufgülü; dünya tatlısı, bir devrimciydi.

Cesurdu; gözü karaydı; inançları için yaşamını feda edebilenlerdendi; her daim gülen, her şeyden mutlu olabilenlerdendi.

ODTÜ’de okurken, bir mitingde arkadaşı İbrahim Seven’i döven polislere sille tokat girişecek kadar cüretkârdı.

İlk yargılandığı eylem, CIA ajanı, Amerikan büyükelçisi Commer’in arabasının yakmasıydı.

1969’da arkadaşlarıyla birlikte Filistin’e gitti.

Deniz Gezmiş’in Cihan Alptekin’den sonra en çok sevdiği yoldaşıydı.

“Uzatmalı itin biri, Yusuf’u gaflette vurmuş” türküsündeki O, Deniz’le beraber kırsal alana geçmek için Ankara’yı terk ettikten sonra, Sivas’ın Şarkışla ilçesinde güvenlik güçleri tarafından kasığından vurulmuş, saatlerce kendisiyle ilgilenilmemiş, adeta ölüme terkedilmişti. Neden sonra ameliyata alınmış, ancak daha sonra da o soğukta çıplak bekletildiği için zatürre olmuştu.

İdam öncesindeki mektubunda, “Biz halkımızın kurtuluşu ve Türkiye’nin bağımsızlık mücadelesi uğruna şerefimizle bir defa öleceğiz. Bizi asanlar ve astıranlar ise hergün bin defa ölecekler,” diyen O, Aşık Veysel’in, “uzun ince bir yoldayım/ gidiyorum gündüz gece/ bilmiyorum ne hâldayım/ gidiyorum gündüz gece” türküsünü çok severdi.

Hatta asılmadan önceki gün, kapatıldığı hücrede, sürekli bu türküyü söylemişti.

Ve Ankara’nın 6 Mayıs 1972 gecesi 02.25 asıldı Yusuf Aslan…

III) KARŞIYAKA’NIN DENİZGÜLÜ

Sunay Akın’ın, “kağıt bir gemidir devrim/ bütün gemiler/ hurdaya çıksa da sonunda/ taşıdığı özgürlük şiiriyle/ batmadan yüzer nicedir/ dünya sularında/ kim bilir kaç yunus görmüş/ kaç Deniz Gezmiş...”; Can Yücel’in, “en uzun koşuysa elbet/ Türkiye’de de devrim/ o, onun en güzel yüz metresini koştu/ en sekmez lüverin namlusundan fırlayarak.../ en hızlısıydı hepimizin,/ en önce göğüsledi ipi.../ acıyorsam sana anam avradım olsun/ ama aşk olsun sana çocuk,/ aşk olsun”; Nevzat Çelik’in, “pir sultan’ı düşün anne/ şeyh bedrettin’i/ börklüce’yi/ torlak kemal’i düşün anne/ / deniz’i düşün anne / her mayıs şafağında uzun/ uzun

döverken darağaçlarını/ ve o şafaktan doğma,” dizelerindeki Karşıyaka’nın Denizgülü, Deniz Gezmiş’i öğretmen babası Cemil Gezmiş şöyle anlatır:

“Her babaya göre, evladı akıllıdır, zekidir. Bana göre Deniz, zeki ve yetenekliydi. Ona düşkündüm ben. Annesi de, her annenin çocuğuna düşkün olduğu kadar düşkündü... Her annenin evladı üzerine titrediği kadar üzerine titrerdi... Severdik oğlumuzu, her anne ve babanın çocuğunu sevdiği kadar. Toramandı oğlum... Dokuz aylıkken yürüdü. İlkokulu birincilikle bitirdi. Teste soktum. Üstün zekâlı olduğu sonucu çıktı. Ağabeyi ve küçük kardeşi ile iyi geçinirdi. Uysaldı... Hayvanları, çocukları çok severdi. Yaşlılara yardım ederdi. Deniz çocukken dersi derste yapar, çok çalışmaz ama çabuk kavrardı. O nedenle de her sene sınıf ve okul birincisi olurdu.”

III.1) YAŞAM ÖYKÜSÜ

1965’ten sonra Türkiye’de gelişen gençlik hareketinin en önemli önderlerinden ve THKO’nun yöneticilerindendi.

Deniz Gezmiş, 27 Şubat 1947’de Ankara’nın Ayaş ilçesinde doğdu. Öğretmen bir ailenin çocuğu olması sebebiyle ilk ve ortaöğrenimini Sivas’ta, liseyi İstanbul’da okudu. Gezmiş, henüz lise öğrencisiyken sol düşünceyle tanıştı ve dönemin eylemlerinde yerini aldı. 1965’de Türkiye İşçi Partisi (TİP)’nin Üsküdar ilçesine üye oldu.

İlk kez 31 Ağustos 1966’da Ankara’dan İstanbul’a yürüyen Çorum belediyesi temizlik işçilerinin Taksim anıtı’na çelenk koymaları sırasında isçileri destekleyen ve TÜRK-İŞ yöneticilerini protesto eden gösteri sırasında gözaltına alındı.

7 Kasım 1966’da İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesine girdi. Ardından 19 Ocak 1967’de Türkiye Milli Talebe Federasyonu (TMTF) binasının yedd-i emine verilmesi sırasında çıkan olaylarda yakalandı ve bir gün sonra iki arkadaşıyla çıkarıldığı mahkeme tarafından serbest bırakıldı.

22 Kasım 1967’de öğrenci örgütlerinin düzenlediği Kıbrıs mitingi sırasında Aşık İhsani ile birlikte ABD bayrağını yaktıkları gerekçesi ile gözaltına alınıp daha sonra serbest bırakılan Deniz Gezmiş, Hukuk Fakültesi’nde birlikte okuduğu arkadaşlarıyla birlikte 30 Ocak 1968’de devrimci hukuklular örgütünü kurdu.

7 Mart 1968’de İÜ Fen Fakültesi konferans salonunda düzenlenen toplantıda konuşan Devlet Bakanı Seyfi Öztürk’ü protesto ettiği için tutuklandı. 2 Mayıs’a kadar tutuklu kalan Gezmiş, 30 Mayıs’ta 6. Filo’yu protesto ettiği için yargılandı ve beraat etti.

Öğrenci eylemleri içinde etkinliği giderek artan Deniz Gezmiş, 12 Haziran 1968’de İstanbul Üniversitesi’nin işgal edilmesinde önderlik etti. İşgal konseyi adına İÜ senatosu ile Baltalimanı’nda yapılan görüşmelere katılan öğrenci heyetinin içinde yer aldı. Öğrenci haklarının elde edilip işgalin sona erdirilmesinde etkili oldu. İşgalden kısa bir süre sonra İstanbul’a gelen 6. Filo’yu protesto eylemlerinde yer alan Gezmiş, 30 Temmuz’da bu eylemlerden dolayı tutuklandı ve 20 Eylül’de serbest bırakıldı.

TİP içinde yoğunlaşarak, ayrılıklara ve tartışmalara yol açan ideolojik sorunlarda milli demokratik devrim (MDD) görüşünü benimseyen Deniz Gezmiş, bu görüşün özellikle devrimci öğrenciler arasında yayılmasında etkili oldu. Ekim 1968’de eylemlerde birlikte olduğu Cihan Alptekin, Mustafa İlker Gürkan, Mustafa Lütfi Kıyıcı, Cevat Ercişli, M. Mehdi Beşpınar, Selahattin Okur, Saim Kurul ve Ömer Erim Süerkan’la birlikte Devrimci Öğrenci Birliği (DÖB)’ni kurdu. 1 Kasım 1968’de TMGT (Türkiye Milli Gençlik Teşkilatı), AÜTB, ODTÜÖB ve DÖB’ün başlattığı Samsun’dan Ankara’ya ‘Mustafa Kemal Yürüyüşü’nü düzenledi. Ardından 28 Kasım 1968’de ABD büyükelçisi Kommer’in gelişi sırasında Yeşilköy havaalanında düzenlenen protesto gösterileri nedeniyle tutuklandı ve bir süre sonra serbest bırakıldı.

İstanbul Üniversitesi’nde sağcı güçlerin 16 Mart 1969’da girişmiş olduğu hareketlere öğrenci kitlesiyle birlikte karşı koyan Gezmiş, bu eylemi gerekçe gösterilerek 19 Mart’ta yeniden tutuklanarak 3 Nisan’a kadar hapis yattı. Ardından 31 Mayıs 1969’da İÜ Hukuk Fakültesi öğrencilerinin, reform tasarısının gerçekleşmemesini protesto için giriştikleri işgale önderlik etti. Üniversitenin kapatılıp, polise teslim edilmesi nedeniyle çıkan çatışmalarda yaralandı. Hakkında gıyabi tutuklama kararı olmasına rağmen hastaneden kaçan Gezmiş, Haziran’ın sonunda Filistin’e gitti. Filistin’e gitmeden önce 23 Haziran 1969’da TMGT’nin topladığı ‘1. Devrimci Milliyetçi Gençlik Kurultayı’na kendisi gibi haklarında tutuklama kararı olan FKF Genel Başkanı Yusuf Küpeli ile birlikte bir mücadele programı gönderdi.

Eylül’e kadar Filistin’de gerilla kamplarında kalan Deniz Gezmiş, 1 Eylül 1969’da, 10 Haziran’da “üniversiteyi işgal” ettiği gerekçesiyle Hukuk Fakültesi’nden ihraç edildi. Hakkında tutuklama kararının olduğu bu dönemde gazetecilere gizlendiği yerden demeçler verdi. 23 Eylül 1969’da Hukuk Fakültesi’nde olduğu sırada haber verilen polislerin de fakülteye gelmesi üzerine yakalanan Gezmiş, 25 Kasım’da serbest bırakıldı.

Ancak Yıldız Devlet ve Mühendislik Akademisi’nde Battal Mehetoğlu’nun sağcılarca öldürülmesinden sonra okulda yapılan aramada, ele geçirilen dürbünlü bir tüfeğin Gezmiş’e ait olduğu öne sürülerek hakkında yeniden tutuklama kararı alındı. 20 Aralık 1969’da yakalanan Gezmiş, kendisiyle birlikte tutuklanan Cihan Alptekin’le birlikte 18 Eylül 1970’e kadar tutuklu kaldı.

Bundan sonra öğrenci eylemlerinden uzaklaşarak, mücadelesini değişik alanlarda sürdürdü. Sinan Cemgil ve Hüseyin İnan’la birlikte THKO’yu kuruluşunda yer aldı.

11 Ocak 1971’de THKO adına Ankara İş Bankası Emek Şubesi’nin soygununu gerçekleştirenler arasında yeraldı. 4 Mart 1971’de dört ABD’li erin Balgat’taki Tuslog Tesisleri’nden kaçırılması eyleminde de bulundu. Kaçırılan erler daha sonra serbest bırakıldı

12 Mart darbesinin ilk günlerinde Yusuf Aslan ile birlikte Sivas’a gitmekte iken motosikletleri bozulur. Bir ihbar sonucu polislerin gelmesi üzerine çıkan çatışmada Yusuf Aslan ile birbirlerini kaybederler. Yaralanan Yusuf Arslan o sırada Deniz Gezmiş ise 16 Mart 1971 salı günü Sivas’ın Gemerek ilçesinde yakalandı ve Kayseri’ye getirildi. Buradan Ankara’ya götürüldü ve zamanının içişleri bakanı Haldun Menteşoğlu’nun makamına götürüldü.

Deniz Gezmiş’in parkalı sembol fotoğrafını çeken gazeteci Ergin Konuksever’in ifadesiyle,[6] “Yakalandığının ertesi günü (17 Mart) Ankara’ya, İçişleri Bakanlığı’na getirildi. İki yanında polis vardı. Daha önce de yakalanmıştı. İyi ve güçlü gözüküyordu. İdam edileceği ne bizim ne onun aklına geldi. Ama bakışları veda eder gibiydi. Yeşil parkasının içinde dimdik duruyordu. Konuşmak istedim ama hızla uzaklaştırdılar. Yukarı çıktığında Bakan Haldun Menteşeoğlu’nun yüzüne tükürdü”![7]

Savcı Baki Tuğ tarafından idamları istenen Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının yargılanmasına Tuğgeneral Ali Elverdi başkanlığındaki Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı 1 No’lu Mahkemesi’nde 16 Temmuz 1971 günü başlandı.

Günlerdir bu duruşmaya hazırlanıyorlardı. Mahkemede dimdik duracaklar, savunmalarıyla bir karşı iddianame yazacaklardı.

Altındağ’da 1 No’lu sıkıyönetim mahkemesine çevrilen Askeri Veteriner Okulu binasına bu kararlılıkla geldiler. İkişer ikişer birbirlerine kelepçeli hâldeydiler. Kapıda “Gündoğdu hep uyandık/ siperlere dayandık” diye haykırarak, sloganlar atarak girdiler.

Görevli askerler, susturmak için yumruk ve dipçiklerle sanıklara girişti. Deniz, yüzüne bir yumruk yedi, bir sanığın başı yarıldı. Gerilim had safhadaydı. Duruşma başlayınca yargıç usulen “Mahkemeye itimadınız var mı” diye sordu. Deniz, “Kapısında dipçikle kafa yarılan bir mahkemeye nasıl itimat edelim” diye yanıtladı…[8]

Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı 1 No’lu Mahkemesi, 9 Ekim 1971 tarihinde Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan’ı, “Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın tamamını, bir kısmını tağyir, tebdil veya ilgaya cebren teşebbüs suçunu” işlediklerini sabit görerek “TCK 146/1 maddesi uyarınca ölüm cezasına” çarptırdı.

Bütün dava, toplam 2 ay 23 günde bitti. Ve son duruşmada kalemler kırıldı: “18 idam!” Deniz’in karara tepkisi, yanındaki Yusuf’a dönüp gülümsemek ve Kahrolsun faşizm” diye haykırmak oldu!

Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan ile birlikte 6 Mayıs 1972 tarihinde Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’nde idam edildi. İdamları önlemek için aileleri ile büyük mücadele veren ve 5 Mayıs 2011’de yaşamını yitiren Avukat Halit Çelenk, Deniz’in son özlerinin “Yaşasın tam bağımsız Türkiye. Yaşasın Marksizm-Leninizm’in yüce ideolojisi. Yaşasın Türk ve Kürt halklarının bağımsızlık mücadelesi. Kahrolsun emperyalizm. Yaşasın işçiler, köylüler” olduğunu aktardı.[9]

III.2) DENİZ DEYİNCE!

“delikanlım./ iyi bak yıldızlara./ onları belki bir daha göremezsin./ belki bir daha/ yıldızların ışığında kollarını/ ufuklar gibi açıp geremezsin/ delikanlım,/ sen ki, ya bi köşe başında/ kaşından kan sızarak gebereceksin/ ya da bir devrimci gibi darağacında/ can vereceksin,” dizelerini dilinden düşürmeyen Deniz Gezmiş; “yarin yanağından gayrı,/ her yerde her şeyde hep beraber” diyenlerdendi.

Soren Kierkegaard’ın “Yaşam geriye doğru anlaşır, ileriye doğru yaşanır” tezini, yaşamıyla ve bıraktığı gelenekle, anlar üstü bir zamansallıktan kurtarıp, o geleneği sahiplenenlere mal ederek, yaşamı ve kavgayı yüceltenlerdendi…

Filistin halkı için yalandan “efelenmeler”e kalkışmadan, bizzat Filistin’e gidip mücadele eden devrimciydi…

“Bana sağcılar cinayet işliyor dedirtemezsiniz,” diyen bir başbakanın hükümeti döneminde, birer birer katledilen Taylan Özgür’lerin, Koray Doğan’ların, Mehmet Cantekin’lerin ve daha nice devrimcinin yoldaşıydı…

Devrimci gençlik hareketinin simgelerindendi; isyan ahlâkıydı; Abdullah Gül’ü[10] üniversiteye sokmayan[11] O; devrimci mücadelenin sembol isimlerdendi…

6 Mayıs 1972’den sonra doğan “Deniz”lerin isim babasıydı; her zaman 25 yaşında olandı; yüreğimizin sesiydi; vicdanımızdı…

Esprili bir kişiliği vardı;[12] direnişin en ön safındaydı; ölüme tereddütsüz, onuruyla yürüyendi; boyun eğmeyendi; bir rüzgârdı ve iş bu nedenle de adı isyan tarihine alınteri ve kanla yazılmıştı…

Özetle -sosyolojik değerlendirmelerde- “idol” kelimesinin tam karşılığıydı; O, siyasi düşüncelerini benimsemeyenlerin bile hayranlığına mazhar olmuştu.

Deniz kadar engindi, coşkundu; yüreklerden hiç çıkmayan bir imgeydi; kocaman umutların bir insanda özetiydi...

Fedakârdı; ahlâktı; bilinçtir; inandıkları için gözünü kırpmadan ölümü kucakladı.

“Yaşam, yaşamı tekmeleyebilmektir,” diyenlerdendi; lûgatında korku yazmayandı; idam gününden sadece bir önce, 5 Mayıs 1972’de çekilen fotoğrafında gülebilme cüretiyle maruftu…

“Eğer vatan zenginin gezdiği, fakirin yattığı yerse vatan sağ olmasın”…

“Vatan için uykularınız kaçıyorsa, devrim başlamış demektir”…

“Önemli olan çok yaşamak değil, yaşadığın süre içinde, fazla şeyler yapabilmektir”…

“Fedakârlık olmazsa devrim de olmaz”…[13]

“Biz şahsi hiçbir çıkar gözetmeden, halkımızın bağımsızlığı ve mutluluğu için savaştık!”

“Biz stratejik olarak düşüncemizi hiçbir zaman saklamayız. Hangi şartlar altında olursak olalım, bunu açıkça söyleriz. Düşüncelerimizi mezara kadar götürürüz. Nasıl burada namluların ve dipçiklerin gölgesi altında konuşuyorsak, düşüncemizi her zaman açıkça ifade ederiz. Tarih evvelce bunu yapanları nasıl temize çıkarmışsa bizi de temize çıkartacaktır, buna da inanıyoruz,” diyendi…

İsmi Deniz konulan her çocukla tekrar doğan O; efsane değil, gerçekti.

Her daim ölümsüz devrimciydi; “Önemli olan çok yaşamak değil, yaşadığı sürede çok şeyler yapabilmektir” gerçeğini doğrulayan Deniz Gezmiş, tarihsel bir kişilik, ideolojik bir simgeydi.

Zulme karşı direnme hakkını kullandı; umudu, isyanı sürdürenlerin soyundandı; omurgalı dik duruştu.

Halkı için savaşan gerillaydı, devrimci liderdi; Mahir Çayan’ın uğruna ölümü göze aldığı özgürlük savaşçısıydı.

O Mayıs şafaklarında gözyaşlarıyla hatırlanacak bir figür değil, kavgasıyla mücadeleye yön veren bir önderdi.

Topraklarını çok sevmekti; coğrafyamızın namusuydu, onuruydu.

Deniz’in kişiliğini -Hamdi Gezmiş’in aktardığı- şu anı yeterince net sergiler:

“Bir gün evimize iki sivil gelmişti; belki Emniyet’tendi, belki MİT görevlileriydi. Babama kapıda kimliklerini ve silahlarını gösterdiler. ‘Yanlış anlamayın, konuşmaya geldik. İsterseniz bunları bırakalım,’ dediler.

Babam yine takibe geldiklerini sanıp, ‘Deniz hapiste, biliyorsunuz,’ dedi. ‘Yok, biz başka bir konuyu konuşmak istiyoruz,’ dediler.

Bunun üzerine içeri buyur ettik; girdiler. Annem,[14] babam ve ben vardık. Oturduktan sonra, ‘Başbakanımız bu eylemlerden çok rahatsız, acaba bir çözüm bulabilir miyiz? Bunu görüşmeye geldik,’ dediler.

Başbakan, Demirel’di o dönem… Merakla dinliyorduk. Babam, ‘Biz de üzülüyoruz. Ben de evladımın ziyan olmasını istemem,’ dedi.

Bunun üzerine sivillerden biri, ‘Acaba yurtdışına gitse, Avrupa’ya, mesela İsviçre’ye gitse. Oradaki masraflarını devlet karşılasa…’ diye ağız yokladı.

Babam anladı teklifi: ‘Tabii yurtdışında tahsil görmesini çok isterim. Burada canından olmasındansa dışarıda okumasını en başta ben arzularım. Ama kabul eder mi, etmez mi, bilemem. Zor görünüyor,’ dedi. Yine de bu teklifi abime ileteceğine söz verdi.

Adamlar sevinir gibi oldu. ‘Başbakanımız önümüzdeki günlerde İstanbul’a gelecek. Bir olumlu cevap alırsak, hemen kendisine iletiriz. Gereken işlemlere başlanır,’ dediler. Teşekkür edip gittiler.

Babam, bu teklifi abime iletti. Güldü abim. ‘Dalga mı geçiyorsun baba’ dedi. Geçti. Üzerinde bile durmadı.”[15]

III.3) “KEMALİST(LER) MİYDİ(LER)”?!

Hakkında “Yoluna Kemalist olarak başlayıp, komünist olarak noktalamıştı,” denilen O; popüler kültürün veya “ulusal sol saçmalığı”nın figürlerinden biri hâline getirilmeye çalışılmaktadır.

Evet, ne yazıktır ki gerçek ile onun magazinleştirilmiş hâli arasındaki açı, aynı zamanda toplumsal yozlaşmanın, yabancılaşmanın şiddetini de ele verir. Bu tür magazinleştirme, içi boşaltılıp koflaştırılmaya çalışma çabaları Deniz’ler için de kullanılıyor.[16]

Her olguda olduğu gibi, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının da nasıllarsa öyle anlatılması gerekiyor. Bu en başta insan olmanın, vicdanın gereği! Çünkü onlar dillerinde yeminler, ölümü ölerek de yendiler... Ölümsüzleştiler.[17]

Bu tam da böyleyken unutulmasın: V. İ. Lenin’in, “Egemenlerin; ezilen sınıf savaşımlarının düşünsel ve eylemsel önderlerini, hayatta iken, sonu gelmeyen kıyıcılıklar, en koyu kin, en taşkın yalan ve karaçalma kampanyaları ile ödüllendirip de sonradan basit ikonalara dönüştürmeleri” ifadesiyle belirttiği hâl Deniz Gezmiş’ler için de geçerlidir.

“Böylelikle, devrimci öğretileri içeriğinden yoksunlaştırılır, değerden düşürülür ve törpülenerek devrimci keskinliği giderilir,” vurgusuyla söz konusu tavrı açıklayan V. İ. Lenin uyarısını şöyle sürdürür:

“Burjuvazi, egemenler ve işçi hareketi oportünistleri, bugün işte Marksizmi ‘evcilleştirme’ biçimi üzerinde birleşiyorlar. Öğretinin devrimci yanı ve devrimci ruhu unutuluyor, siliniyor ve değiştiriliyor. Burjuvazi için kabul edilebilir ya da öyle görünen şeyler, ön plana çıkarılıyor ve övülüyor.”

Bir zamanlar Kemalizm etkisinde de olsa bir Marksist Leninist’tir, komünisttir. Ancak ne yazık ki popüler kültür onu temellük etmeye çalıştı, çalışıyor.

Oysa, “ulusal sol saçmalığı”nın figürüne dönüştürülmek istense de O; “ulusalcı” değil; radikal sosyalisttir, anti-emperyalisttir, enternasyonalisttir.

Evet, aynı dönemde Kemalizm ile hesaplaşabilmiş Kaypakkaya gibi örnekler olsa da, Türkiye’nin 68 hareketine baktığımızda genel olarak anti-emperyalizm üzerinde şekillenen Kemalizme (“Kurtuluş Savaşına”) de sık referans veren bir hareketle karşılaşırız.

Bu da daha evvelden Türkiye Solu’nun Kemalizm ile ciddi bir hesaplaşmaya gitmemesi, koşulların bu hesaplaşmayı yeterince zorlamamış olmasıdır. Henüz o tarihlerde “Kemalizm bir ulusal kurtuluş ideolojisi” olarak gençlik hareketinin çoğunluğu üzerinde etkisini korumaktaydı.

Deniz’lerin ve ardıllarının teorik eksikliği zaten mücadele içinde deneyim kazanarak belli bir olgunluğa erişmiştir, kimi hesaplar bu deneyimleri kazandıkça görülmüştür.

Samsun’dan Ankara’ya Mustafa Kemal yürüyüşü yapması ile idam sehpasında Kürt-Türk halkının kardeşliğini haykırması: Bu aslında, sadece Deniz Gezmiş’in değil, Mustafa Kemal’i “sosyalist olarak düşünen” yaygın dönem çelişkisidir;[18] “aşılmıştır”.

Kaldı ki, insanları hiçbir zaman yaşadıkları dönemin koşulları dışında değerlendirmek mümkün değilken; “Mücadeleye baş koymuş, canlarını vermeyi göze almış devrimcilere eleştiri yöneltmek, masa başlarında ahkâm kesenlerin değil, mücadelenin en keskin noktalarındaki devrimcilerin hakkıdır,”[19] Doğan Özgüden’in de altını çizdiği üzere…

Bir an ‘Taraf’ta “Deniz’lerin yolu bizi nereye götürür?” diyen[20] Rasim Ozan Kütahyalı’nın, Deniz Gezmiş hareketinin “humaniter, enternasyonalist ve demokrat bir ruh miras bırakmadığı” iddiasıyla “cunta” beklentisinde olduğu savlarını anımsayın!

Kütahyalı ile AKP’li Bülent Arınç’ın “çamur at izi kalır”cılıkta birbirlerinden ne farkları var ki?![21]

Yeri gelmişken hatırlatalım: “THKO’nun kurulma öncesi Deniz, İstanbul’daki arkadaş grubuyla tamamen kopmuştur. O günlerde Deniz’in örgütlenme önerisine karşı çıkanlar ve Atatürkçü düşünceyi o gün ve bugün de hâlâ savunan İstanbul’daki yoldaşlarıdır. Dolayısıyla Deniz bu Kemalist kadrolardan koparak Ankara’ya ODTÜ’deki sosyalist kadroların yanına gelmiştir. Mısır patlatır gibi sağa sola bomba atma bilgisi Hasan Cemal ve benzer konumdaki kişilerin yetersiz ilişkilerinden dolayı ortaya koydukları görüşlerden başka bir şey değildir. Ve dönemi tarif edebilecek bir özelliği yoktur. Eğer bu konuda bilgi sahibi olmak isterseniz benim kitapta daha çarpıcı ve sarsıcı bilgiler var. Uzağa gitmenize gerek yok. Bu konumdakilerin yaptığı körün fili tarif etmesine benzer,”[22] der Selçuk Polat…

Ayrıca Mustafa İlker Gürkan da şunları ekler: “68 kuşağının Deniz’le olan birliğinin ortak noktası İstanbul Hukuk 1. amfisidir, Hürriyet Meydanı’dır... Dolmabahçe’dir, Taksim Meydanı’dır... 68 kuşağının Deniz’le olan ortak paydası ‘71’ Nurhak değildir. Deniz’le Nurhak’ı paylaşanların anılarına gösterdikleri bağlılığı saygıyla karşılarız. Ama Deniz’in adı arkasından koca bir kuşağı oraya bağlamaya karşı çıkarız ve çıkıyoruz. 68’li olan ‘açık’, ‘bağımsız’, ‘yığınsal’ bir gençlik hareketidir... 71’li olan ‘illegal’, ‘siyasal’, ‘kadro’ nitelikli bir harekettir. 68 ile 71’in karşılaştırılması bu tabloyu verir... Ki, ‘71’ bu anlamda 68’in inkârıdır”![23]

Evet, yürekten inandığı şeylerin hiçbirinden ödün vermeden savaştı Onlar; THKO Davası’nda Deniz ile yoldaşları ortak savunmalarındaki netlikle:

“İçinde bulunduğumuz şartlar, geniş bir savunma yapmamızı ve şahsımızda zincire vurulmak istenen bilimi ve gerçekleri savunmamızı gerektiriyor.

Amacımız, aleyhimize verilecek cezayı önlemekten çok doğruluğuna inandığımız doğa ve toplum kanunlarının insanlık tarihine nasıl yön verdiğini açıklamaktır.

Toplumların tarihi, ezenler ve ezilenler arasındaki mücadelelerin tarihidir. Çağımıza kadar bu mücadelelerde ezilenler daima yenilmişlerdi. Fakat XX. yüzyıl tarihimiz ezenlerin barbarlığına bütün baskılarına rağmen ezilenlerin kurtuluşuna sahne olmaktadır.

Günümüzde ezenleri temsil eden ve çıkarı uğruna yoksul ulusları boyunduruğu altında tutan emperyalizm’dir. İnsanlık tarihi gericiliğin, barbarlığın ve vahşetin son kalesi olan emperyalizmin de sonunu müjdeliyor.

Bütün ezilen uluslar, emperyalizme hergün darbe üstüne darbe vuruyorlar. Asırlardır ezenlere karşı mücadelelerde hayatlarını feda edenlerin çabaları boşa gitmemiştir. Dünyamız zafer türkülerini söylemek üzeredir.

Ezenlere karşı verdikleri mücadelelerde ölen, tüm ezilenlere selam olsun...”

IV) “İDAM(LARI)”

Nâzım Hikmet’in, “ben yanmazsam, sen yanmazsan nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa” dizelerini tartışmasız bir haklılıkla telaffuz eden Onlar, Serez Çarşısı’ndakilerin takipçileridirler![24]

“İnsanlar katledilebilir ama davalar ölümsüz,” gerçeğinin Ahmed Arif’in, “açardın yalnızlığımda/ mavi ve yeşil açardın.../ keklik kanı, kınalı berrak/ yenerdim acıları, kahpelikleri/ sıktıkça cellat kemendi,” dizelerindeki ispatıdır.

Evet nihayetinde birçok Deniz, Hüseyin, Yusuf vardır.

“Nasıl” mı? “İnsan için ömür, eyleminin yoğunluğudur. İdam sehpasını tekmeleyebilen genç çok uzun yaşamıştır; çünkü, zamanını belirleyen kendisinin hızıdır”[25] da ondan!

1960’ların sonunda Ankara’da Devrimci Liseliler Örgütü’nün (DEV-LİS) önder isimlerinden Fehmi Erbaş, Deniz Gezmiş ve yoldaşlarının idam gecesini şöyle anlatır:[26]

“Bütün uğraşlara ve bu yolda şehitler vermemize karşın, olayın akışını değiştiremediğimiz o bilinen gece, bulunduğumuz Mamak Askeri Cezaevi’nde alışılmışın dışında güvenlik önlemleri vardı. İlk kez iç ve dış güvenlik birleşmiş, yasalara uygun olmadığı hâlde silahlarıyla girmişlerdi koğuş koridorlarına. Bu telaş, bizim beklediğimiz o korkunç ayrılık anının yakınlaştığını gösteriyordu. Küçük gözetleme deliklerinden sanki yüreğimizde gözler varmış da, o gözleri dışarıya uzatırcasına koridoru izliyorduk. Hepimiz kulak kesilmiştik.

Bir kaç dakika sonra, 5’inci koğuştaki arkadaş, çakmağı yakıp yakıp söndürerek bizim koğuşun penceresindeki arkadaşa çıktıklarının işaretini vermişti.

Sonra, cezaevinin koridorlarında, şakırdayan zincir sesleri yankılanmaya başladı. Bunu bir anlık sessizlik izledi ve arkasından Deniz, o gür sesiyle; ‘Haydi eyvallah arkadaşlar, hakkınızı helal edin!’ diye seslendi. Arkasından önce Yusuf, sonra Hüseyin çıktı. İki kez ‘Hoşça kalın arkadaşlar’ sözlerini işittik.

Gidenler gitmişti, sessizlik devam ediyordu. Sessizliği bozan tek şey, koridorlardaki askerlerin cezaevini alelacele terk edişlerinde, postallarının çıkardığı sert ve tekdüze ayak sesleriydi.

Gardiyan Nafiz ve Mehmet Dayı, gözyaşlarını tutamıyorlardı. ‘Olmaz, olmaz! Böyle gülerek gidilmez!’ diyorlardı, mesleklerinin getirdiği tecrübe ve katılığa rağmen. Daha birkaç ay önce Nafiz’le Deniz’in şakalaşmasını gözümün önüne getirdim, ‘Deniz! İpini ben çekeceğim ve meşhur olacağım’ diyordu Nafiz. Hepimiz kahkahalarla gülüyorduk bu espriye.

O gece, uyumadı hiç kimse ve konuşmadı hiç kimse, gün ağarana kadar. Sessizliği bozan, kapatılmamış olan radyo cızırtısıydı. Haberlerin başlamasıyla hepimiz birbirimizin yüzüne bakmaya çalıştık. İlk haberleri verirken, üç arkadaşımızın ölüm cezasının infaz edildiğini söylüyordu kalın sesli bir spiker.

Arkasından askerler, sayım için hışımla girdiler koğuşumuza. Ve sayım hemen bitti. Dağılmadık. ‘Onlar’ için yalnızca bir saygı duruşunda bulunduk. O gece, ‘Onlar’ giderken gelenek olmasına rağmen sloganlarımızı haykırmadık. Çünkü Onlar, ‘Ajitasyona ihtiyacımız yok!’ diyerek istememişlerdi bunu. Bense bugün bile hayıflanırım bu katı duruşumuza.

Ve yaşam devam etti, uzun yıllar geçti o geceden günümüze. Çok sözler verildi, çok antlar içildi. Unutanlar zaten unuttu, unutmayanlar devam ediyor yoluna, zincir seslerinin şakırtılarını bugün de yüreklerinde hissederek...”[27]

Çok zor bir kesitti. O günlerde O’nu ve davasını, “Ben bir savunmanım. Güzel insanları savundum. Halkını seven, onların ‘bir orman gibi kardeşçesine’ yaşaması için gencecik yaşamlarını veren insanları.

Özgürlüklerini, yaşanmamış yemyeşil yıllarını ortaya koyan insanları. Hakça toplumsal bir düzene giden yola ışık saçan insanları savundum. Onlar bir çiçek gibi arı, taze ve renkliydiler. İnsan olmaktı suçları. İnsanları sevmekti. Her biri birer dünyaydı. İdealleri için öldüler, idam edildiler, hapis yattılar. Ben bu güzel insanları savunarak, onlarla beraber, insan sevgisini, barış dolu, özgür ve mutlu bir dünyayı savundum. Bu güzel insanları seviyorum. Bir yaşam bu sevgiyle geçti. Kendilerini tüm insanlığa adayanlara bir yaşam vermek çok mu?” diye anlatan avukatı Halit Çelenk’in aktardığı üzere son sözleri, programatiktir, hamasi değildir. Duygudan çok akla hitap eder, radikal bir manifestodur. Radikal sosyalist bağlamda isyanın o günkü anlayışını, duruşunu yansıtmaktadır.

İdam sonrasında Deniz’e ait eşyalar, infazdan sonra, siyah bir torba içinde babasına teslim edildi. Torbada 31 kalem malzeme vardı: Yeni açılmış Birinci sigarası... İki tükenmez kalem… Askılı atlet, fanila ve yün başlık… Kahverengi ceket ve pantolon… Haki renk bir yün gömlek… Füme terilen pantolon… Kendi yeşil, yakası beyaz, fermuarlı kazak… Bir küçük, bir büyük İngilizce lügat… Türkçe-Almanca sözlük… Brecht, Ahmet Arif, Memet Fuat’ın kitapları Babasından gelen mektuplar… Bir cep aynası, bir cep defteri…

Ve cep defterinin kapak arkasına kendi el yazısıyla karaladığı, kimi satırlarını çizdiği bir şiir: “Yenilmişsem/ Elim kolum bağlı/ Boynumda yağlı ip/ Gelip dayanmışsam/ darağacına/ Dudaklarımda yarın/ Gözlerim yarınlarda/ Unutmak mı gerek seni?/ Kapılar kapalı/ Tutulmuşsa gece/ kapkara yollar/ Sıcacık bir sevgi/ sunmayacak mıyım/ insanlara?/ Bakmayacak mıyım yarınlara/ Seslenmeyecek miyim/ insanlara?”[28]

İnsanlara seslenen Deniz Gezmiş’in, idamı esnasında darağacında 55 dakika daha nefes aldığı infazına gelince!

Uzun boylu ve iri yarı olduğu için boynuna geçirilen ip, cellatlar tarafından çift ilmek yapılmış, bu da en fazla on dakika sürmesi gereken infazın 55 dakikaya uzamasına neden olmuştur. Ölürken bile kendisine işkence edilmiş, 55 dakika boyunca nabzı atmış, 55 dakika boyunca son nefesini verememiştir. Üstelik infazını, en yakın arkadaşı Yusuf Aslan’ın da izlemesi sağlanmıştır.

Attila İlhan’ın, “bir yangın ormanından püskürmüş genç fidanlardı/ güneşten ışık yontarlardı sert adamlardı/ hoyrattı gülüşleri aydınlığı çalkalardı/ gittiler akşam olmadan ortalık karardı,” diye tarif ettiği isyancılar için bunun böyle olması “tesadüfi” değildi![29]

Kolay mı? “Bu durumu metanetle karşılamanı istiyorum. İnsanlar doğar, büyür, yaşar, ölürler. Önemli olan çok yaşamak değil, yaşadığı süre içinde fazla şeyler yapabilmektir, ” demişti O son mektubunda; tıpkı bir zamanlar Julius Fucik’ın, “Mutluluk için yaşadık, bunun için mücadeleye girdik ve bunun için ölüyoruz. Hüzün adımızın yanına bile yanaşmasın,”[30] diye haykırdığı ‘Darağacından Notlar’ındaki ya da Ataol Behramoğlu’nun, “cellat uyandı yatağında bir gece/ tanrım dedi, ne zor bilmece/ öldürdükçe çoğalıyor adamlar/ ve ben tükenmekteyim öldürdükçe,” dizelerindeki gibi…

V) BİR KAÇ -ZORUNLU- NOT YA DA “SON(UÇ)”

İbrahim Ekdial’ın, “İdam kararını veren hâkimleri bugün hiç kimse hatırlamazken Deniz’ler, milletin vicdanında, yüreğinde adeta parlayan birer yıldıza dönüşmüşlerdir,”[31] notunu düştüğü Üç Fidan’ın infazını Nâzım Hikmet’in, “daha son sözü söylemedi hayat;/ belki yarınlar, mutlu sonlar var?”; Ahmet Telli’nin, “yenilirsen dövüşerek yenilmelisin/ hiç kimseye vereceğin hesap kalmamalı”; Adnan Yücel’in, “sen ki;/ bilirsin kır çiçeklerini,/ hangi rüzgâr dağıtırsa dağıtsın,/ düştükleri yerde yeniden çoğalırlar,” dizeleri betimlerken; “Onun kimliğine hiçbir aracıya ve anlatıcıya gerek bırakmaksızın kondurduğu son dokunuş, son soluğunda üstlendiği tarihsel duruştu,” diye ekler Ertuğrul Kürkçü de…

İş bu nedenle Nurettin Topçu’nun, “Ölçüsüz kamu gücüne karşı direnen bir isyan ahlâkçısı” sıfatıyla betimlediği Deniz Gezmiş’i duruşmalara götürürken sıkı güvenlik önlemi alındığını vurgulayan dönemin Ulucanlar Merkezcezaevi Jandarma Karakol Komutanı Kazım, “Deniz’e ayrıca parmak kelepçesi takıyordum. Bu kelepçenin özelliği anahtarı olmadan kolay çözülememesiydi” derken;[32] 21 Mayıs 1963’te ihtilal teşebbüsünde bulunulduğu esnada arkadaşlarının idam kararını veren Ali Elverdi’yi sorguya alan askerler arasında olduğunu anlatan Deniz Gezmiş’in arkadaşı Zihni Çetiner, “Alın bunu siz sorgulayın dedi, biz biraz sorguladık. Tir tir titriyordu. İnsanoğlunun böyle namert olduğunu o olayla görmüş oldum,” demişti.

Deniz Gezmiş ile İstanbul Üniversitesinde tanıştıklarını söyleyen Çetiner, “Benim tanıdığım Deniz Gezmiş, inançlarını bilinçli şekilde hayata geçirmek isteyen, bu nedenle namluya sürülmüş her an patlamaya hazır bir mermiydi. İnandığı şeyler için hiçbir şeyi kendisine dert edinmez, önüne çıkan her engeli aşmak için boyu ve yürüyüşü ile uygun şekilde hareket ederdi. Emperyalizmi mağlup eden Che Guevara ve Fidel Castro ikilisi, Deniz’in mücadelesinin temsiliydi.[33] Bu temsili örnek alarak aynı hareketi uygulamak istedi,”[34] diye eklemişti.

Burada Onlara dair bir parantez açmak gerekiyor. Çünkü Onların, “Özgürlük, kardeşlik, adalet, demokrasi istedikleri için idam edildiler. Tam bağımsız bir ülke istedikleri için katledildiler,”[35] türünde tespitler eksiklidir. Onlar devrim için ölümsüz ölümü kucakladılar.

Bunu yaparlarken de; “Çok cenaze kaldırdık biz. Bu bakımdan ‘Bir daha böyle bir kuşak olmasın’ diyorum. Deniz’ler, Hüseyin’ler, Yusuf’lar çok gençtiler,”[36] diyen Nadire Mater’in “gençlik ve olmasın” vurguları Onları hümanizmin labirentlerinde anlamsızlaştırır.

Evet, “genç”tiler ama devrimcilerdi; hem de yaşlı, olgun akîllere inat…

Bir şey daha: Gevezelik ederek değil; mücadeleleriyle, son nefeslerini verirken bile dik duruşlarıyla, sömürüye, ötekileştirmeye karşı, halkların kardeşliğine fdayalı, özgür ve sosyalist bir coğrafya ütopyaları için isyan eden Onların, “Bugün Türkiye’de önemli bir siyasal güce ulaşan HDK-HDP projesi de 6 Mayıs ruhunun pratikleşmesidir,”[37] diyen Hüseyin Ali’nin saptamasıyla ilişkilendirilmesi mümkün değildir; Onların TİP’e karşı tutumu bilgimiz dahilindeyken…

O hâlde diyeceklerimi tamamlıyorum: 12 Mart 1971 darbesi zulmü ardından ne oldu? Kim anımsıyor zalimlerin adını? Kimler silindi tarihten? Gerçekte kazanan ve kaybeden kim? Kazanan elbette “Mare Nostrum/ Bizim Deniz.”

“Ayaklar baş olmalı! Deniz’leşme zamanıdır!” vurgusuyla şimdi aslolan Deniz Gezmiş’in mücadelesini; eğip bükmemek, çarpıtmamaktır. Steril kalıplara sokarak yumuşatmamaktır.

Devrimcilik, kalabalıklara karışarak sıradanlaşmak değil, sıradanlaşmayı yıkarak, değiştirmektir.

Kitlelerden kabul görmek, alkış almak, sistemin adamlarına özgü bir statü biçimidir.

Deniz’in attığı taşlar ve döşediği barikatlar okuduğu kitaplar kadar çoktur.

Onu ve bizlere miras bıraktığı sistemle barışmak değil; mücadeledir.

Deniz Gezmiş, Marksist’tir, devrimcidir ve eylemcidir.

Teoriyle pratiği bütünleştirip, devrim için savaşandır.

Onun bu yönünü görmezden gelmek; hatta kimilerinin yaptığı gibi komünistliğinin üstünü örtmeye çalışmak, oligarşinin ekmeğine yağ sürmektir.

O, emperyalizme, kapitalizme, liberalizme, oligarşiye, CIA’ya, kontrgerilla’ya, 6. Filo’ya, NATO’ya, revizyonizme, oportünizme karşı halkın yanında saf tutmaktır.

Söz konusu mücadelenin kimlikleşmiş hâlidir Deniz Gezmiş.

Ancak bunların böyle olduğunu unutturup, “es” geçenler için Denizler’in sahiplenilişi de, tarihi değerlerimizin istismarına acı bir örnektir. Her yıl özellikle onların idam edilişlerinin yıldönümlerinde bu istismara bir kez daha tanık oluruz.

Denizler’le, onların devrimci mücadele anlayışlarıyla, stratejileriyle, uğruna canlarını verdikleri iddialarıyla hemen hiçbir ilgisi kalmamış kesimler, Denizler’i sahipleniyor görünürken, aslında onları özlerinden uzaklaştırıp, olduklarından farklı gösteriyorlar. Böylelikle kendi reformist, uzlaşmacı çizgilerini meşrulaştırmaya çalışıyorlar; başka bir ifadeyle, kendilerini olduklarından farklı göstermek isterken, buna Denizler’i alet ediyorlar.

Sonuç; bu da işte, tam da burjuvazinin devrimci önderlerin içini boşaltarak yapmak istediğine paralel bir sahiplenmedir. Bu durum, açık ki, “sahipleniyor” gözükerek tarihimizi, şehitlerimizin yarattığı mirası büyütmez tam tersine onlara zarar verir.

Denizler’in darağaçlarında düşmelerinin yıldönümünde yine nice istismara tanık olduk. Neyin gerçek bir sahiplenme, neyin istismar olduğunu kestirmek için baştan beri sıraladığımız ölçülere bakmak yeterlidir. Kimdir Denizler? Onların siyasi mirası nelerden oluşmaktadır? O tarihin özü, esası nedir? O mirası sahiplenmenin ve sürdürmenin asgari koşulları nelerdir?..

Soracağımız sorular bunlardır. Açık, yalın sorulardır.

Denizler’i anarken “ama hiç kimseyi öldürmemişlerdi” demeden yapamayanlar, Denizler’in mirasını sahiplenemezler. Denizler’i “kimseyi öldürmedikleri”yle bugüne taşıyanlar, utanmadan, onların düşüncelerini, uğrunda canlarını feda ettikleri inançlarını inkâr etmektedirler. Denizler için, Denizler’le ilgisi olmayan bir tarih yazmaktadırlar. Bunun adı tarihi çarpıtmaktır elbette.

Yayınladıkları bildirilerde “THKO, halkımızın bağımsızlığının silahlı mücadeleyle kazanılacağına ve bu yolun tek yol olduğuna inanır” diyen bir hareketin önderlerini, “ama onlar kimseyi öldürmemişlerdi” diye bugüne taşımak, o önderlere de, tarihe de saygısızlık değil midir?

Denizler’in geleneğine, mirasına sahip çıktığını iddia eden reformistler, elbette yukarıda aktarılan bildiride yazılanları savunamıyorlar. Onların savunduğu Deniz, ideolojisinden, stratejisinden, örgütünden, militan savaşçı kişiliğinden arındırılmış bir Deniz’dir. Yani Deniz’i Deniz yapan hiçbir şey yoktur onların sahiplendikleri Deniz’de. Tarih karşısındaki riyakârlık, istismar ve çarpıtma buradadır.

Denizler “adam öldürmemişti, suçsuz yere asıldılar, devlet onları boşu boşuna astı” diyorlar. Hayır, devlet ne yaptığını çok iyi biliyordu, onları “boşu boşuna” asmadı. Denizler, şimdilerde yine kimilerinin karikatürize ettiği gibi, “gençlik hevesleri ve heyecanlarıyla” da çıkmadılar dağlara. “devrimciler; barışçıl şartlar içinde mücadele metotlarını bırakınız. Halk kitlelerini kurtuluşa götürecek olan şiddet politikasını temel alan silahlı mücadeleye... Katılınız” diyorlardı. Oligarşi, silahlı devrim cephesinde, kendi iktidarına alternatif olanı görüyordu. 12 Mart terörü, asıl olarak bu alternatifi yoketmek içindir.

“Şerefsiz yaşamaktansa şerefle ölmek, yalvarmak yerine zora başvurmak, başkasına değil kendine ve kendin gibi olanlara güvenmek, nerede ve nasıl olursa olsun hainlere boyun eğmemek parolamızdır” diyordu Deniz. Bu parolaya uygun davranmayanlar, Denizler’i sahiplenemez ve savunamaz.

Bu parola, Mahirler’in ve Cheler’in yani aslında tüm ihtilalci önderlerin parolasıdır. Onları sahiplenmek bu yüzden bu parolayı bir yaşam tarzı, bir mücadele anlayışı hâline getirmekten geçer. Devrim için savaşmayanlar, devrim için savaşta ölümü göze alamayanlar, halk savaşı yerine parlamenterist politikaları, militanca direniş yerine uzlaşmacılığı statükoculuğu esas alanlar, en iyisi Mahirler’i, Denizler’i ve Cheler’i hiç ağızlarına almasınlar. Siyasi olarak tutarlı ve ahlâkî olan budur.

Ve de “En kötü şartlarda olsam bile/ Ne korktum, ne de ağladım kimselere/ Kaderin pervasız darbelerinde bile/ Kana bulansa da başım, eğilmedi asla,”[38] haykırışıyla “Güneşi İçenlerin Türküsünü” söyleyen Üç Fidan’ın arkasından, gereksizce atıp tutan tipler her daim olacaktır. Ancak Onlar, laf ebeliğiyle değeri düşürülemeyecek insanlardır; şarkıları sert rüzgârların eşliğinde söylendi, şiirleri gibi; isyancı hikâyelerindeki üzere. Çünkü “Onlar kimliklere kazılmış gül suretidir. Kanayan yaralarımıza sargı bezidir... Birer halk sancağı gibidir onlar...”[39]

9 Mayıs 2016 15:54:02, Ankara.

N O T L A R

[*] Kaldıraç, No:179, Haziran 2016…

[1] Melih Cevdet Anday.

[2] “… ‘Devlet Baba’ Fikrini Yıkan Üç Fidan”, Gündem, 6 Mayıs 2016, s.14.

[3] THKO’nun Elazığ kanadından Zeynel Metin, “Sinan Cemgil çok zeki, çok iyi bir beyindi. Sinan’a bir gün sormuştum biz hepi topu 20 kişiyiz ne yapabiliriz ki, bizi kolaylıkla alt edebilirler. Kürecik Radar Üssü’nü bastık sonra ne olacak dedim.. ‘Biz bir çoban ateşi yakacağız, bir kıvılcım, arkası gelir ama’ demişti,” (“THKO’nun Elazığ kanadından Zeynel Metin: Deniz’ler, Nurhak Dağı’na Gelebilse Katliam Olmazdı”, Cumhuriyet, 6 Mayıs 2015, s.12.) diye aktarır bir anısını.

[4] Yaşar Aydın, “Mehmet Hakkı Yazıcı: Koca Bir Sevdaydı Yaşadığımız”, Birgün, 6 Mayıs 2015, s.6.

[5] “Deniz, Yusuf, Hüseyin asılınca gidip ‘Bu ülkede adalet yok’ diye barodan kaydını sildirir Avukat Şekibe Çelenk.” (Sennur Sezer, “Dün 6 Mayıs’tı”, Evrensel, 7 Mayıs 2015, s.12.)

[6] Ergin Konuksever, “O zamanlar NATO’da görev yapan çok subay arkadaşım vardı. Parka getirilerdi bana. Bende hep birkaç tane olurdu, biri de Deniz’in payına düştü! Birkaç parkalı fotoğrafı çekildi. Ama galiba en güzelini çekmek de bana kısmet oldu. Aslında cezaevinde ziyaret ettiğim Mahir Çayan’a verdiğim mavi renkli kazağın öyküsü daha trajiktir. Üşüdüğü için verdim. Kızıldere’de öldürüldüğünde üzerinde o kazak vardı, delik deşik olmuştu,” (Erk Acarer, “Babıali’nin Ağabeyi Ergin Konuksever: Ah O Parka ve O Güzel Çocuklar”, Birgün, 6 Mayıs 2015, s.2.) der.

[7] Gökhan Karakaş, “Yeşil Parkalı Fotoğrafın Hikâyesi”, Milliyet, 6 Mayıs 2015, s.24.

[8] Can Dündar, “Bağımsızlık Uğruna Al Kanlara Boyandık”, Cumhuriyet, 10 Kasım 2014, s.11.

[9] “Aşkolsun Size”, Cumhuriyet, 6 Mayıs 2014, s.9.

[10] Öğrenci olaylarının yaşandığı dönemleri anlatan 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, üniversitede okurken kantinde sıkıştırılıp alnına silah dayandığını belirterek şunları kaydetti: “O zamanki dönemlere bakarsanız, özellikle 1960’dan sonra Türkiye’de çok yoğun bir sol propaganda başlamıştı... Sol akım gelişiyordu.” (Abdullah Karakuş, “11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül: Alnıma Silah Dayadılar”, Milliyet, 21 Nisan 2016, s.17.)

[11] http://www.telgrafhane.com/basliklar/guncel/6239

[12] Deniz Gezmiş’in ODTÜ’de atla gelip “bohçanı hazırla seni kaçıracağım” dediği Şule Albayrakoğlu, yıllar sonra olayı Can Dündar’ın hazırladığı ‘Delikanlım’ belgeselinde anlatırken, gülmek ister boğazına küçük bir düğüm oturur, kısa bir an durup, “at beyazdı rica ederim” der ve devam eder: “Anılarımızı en güzel en komik anılarımızı boğazımızda zaman düğümlemiyor, faşizm düğümlüyor. Yine de hesabı sorulacak.”

[13] “Deniz Gezmiş: Parkamı Getirirseniz Memnun Olurum”, Cumhuriyet, 6 Mayıs 2016, s.16.

[14] Deniz Gezmiş’in annesi, emekli öğretmen Mukaddes Gezmiş (94) 20 Kasım 2014’de İstanbul Selimiye’deki evinde yaşamını yitirdi. Hamdi Gezmiş, annesinin Deniz’e duyduğu hasreti “Zaman zaman, ‘Çıkar şu mektupları bir bakayım’ der abimin attığı kartpostalları inceler, ‘Ah canım ne güzel yazmış’ diye iç çekerdi” ifadeleriyle dile getiriyor. (“Deniz’e Son Ziyaret”, Cumhuriyet, 21 Kasım 2014, s.3.)

[15] Can Dündar, “Devlet, Deniz Gezmiş’e Ne Teklifi Götürdü?”, Cumhuriyet, 8 Kasım 2014, s.9.

[16] Alın size bir örnek: “Soru şöyle de sorulabilirdi? İlk gençlik yıllarımdaki devrimci yönelişimlerimde ‘esas olan devrimcilik miydi, yoksa masumiyet mi?’ Daha da iddialı soru şuydu: - ‘Deniz Gezmiş’i Deniz Gezmiş yapan, onu efsaneleştiren, ikonlaştıran, mitleştiren, kutsallaştıran, gençlik mücadelesinin sembolü hâline getiren gerçek değer, onun sosyalizme sunduğu katkı mıydı, yoksa vatan sevgisiyle gözünü kırpmadan ölüme giden 22 yaşındaki devrimci, idealist gencin masum bakışlarındaki sonsuzluk

mu?’ Sanıyorum ikincisi... Biliyordum ki; Deniz’i Deniz yapan esasen ‘masum’luğuydu...” (Reha Muhtar, “Doğmamış Çocuklarımın İsminin Yanına ‘Deniz’ Koydum...”, Vatan, 6 Mayıs 2014, s.13.)

[17] A. Hicri İzgören, “Kökleriyle Yerde Başları Yıldızlarda Üç Fidan”, Gündem, 5 Mayıs 2016, s.15.

[18] Bakın Mustafa Kemal neler demişti?

“Bolşeviklere gelince, bizim memleketimizde bu doktrinin hiçbir şekilde bir yeri olamaz. Dinimiz, adetlerimiz ve aynı zamanda sosyal bünyemiz tamamiyle böyle bir fikrin yerleşmesine müsait değildir. Türkiye’de ne büyük kapitalistler, ne de milyonlarca zanaatkâr ve işçi vardır. Diğer taraftan zirai bir problemimiz yoktur. Son olarak, sosyal bakımdan dini prensiplerimiz Bolşevizmi benimsemekten bizi uzak tutmaktadır.” (Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri IV (1917-1938), Derleyen: Nimet Arsan, Ankara Üniversitesi Basımevi, 1964, s.78.)

“Komünizm içtimai bir meseledir. Memleketimizin hâli, memleketimizin içtimai şeraiti, dini ve milli ananelerinin kuvvetli, Rusya’daki komünizmin bizce tatbikine müsait olmadığı kanaatini teyit eder bir mahiyettedir.” (Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri IV (1917-1938), Derleyen: Nimet Arsan, Ankara Üniversitesi Basımevi, 1964, s.99.)

“Biz ne Bolşeviğiz ne de komünist; ne biri ne diğeri olamayız. Çünkü, biz milliyetperver ve dinimize hürmetkarız. Hülasa, bizim şekli hükümetimiz tam bir demokrat hükümetidir ve lisanımızda bu hükümet halk hükümeti diye yad edilir”(Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri, Cilt:3, Derleyen: Nimet Arsan, Ankara Üniversitesi Basımevi, 2. baskı, 1964, s.20.)

[19] Doğan Özgüden, ‘Vatansız’ Gazeteci, Cilt I, Sürgün Öncesi, Belge Yay., 2010.

[20] Rasim Ozan Kütahyalı, “Denizlerin Yolu Bizi Nereye Götürür?”, Taraf, 17 Mayıs 2008… http://www.taraf.com.tr/haberv.asp?haberno=8731

[21] “Sanki meclis başkanı değil; Deniz Gezmiş’i, Yusuf Aslan’ı, Hüseyin İnan’ı yeniden diriltip yeniden asmaya doymayan bir hınçla, öfkeyle, kin ve intikamla dönen bir değirmen! Sayın Arınç, 17. Milli Eğitim Şûrası’nın ardından Ankara Öğretmenevi’ndeki akşam yemeğinde şûra üyeleriyle bir araya gelip, ‘Deniz Gezmiş ve arkadaşlarını değerlendirme konuşması’ yapmış. Demiş ki: ‘Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının hayatını incelediğimizde çoğu 68’linin ideolojik kavga, lider olma hevesi, para ve kadınla elde edildiklerini görüyoruz.’ Ben de 68’liyim. Deniz’i tanıdım. Öğrenci eylemlerinde de beraber oldum. Devrimin olacağına inanmıştı. En hızlısıydı hepimizin, en önde giderdi. Para için, kadın için, şarap için, menfaat için, önder olma egoizmine yenik düştüğü için değil, ‘devrim denen uzun koşunun en güzel 100 metresini koşmaya’ soyunmuş olduğu için eylem yapardı.” (Necati Doğru, “Deniz Gezmiş Para ve Kadın İçin Mi Asılmayı Göze Aldı?”, Vatan, 20 Kasım 2006.)

[22] Selçuk Polat, “Şimdi 68’li Olma Zamanı”, Taraf, 27 Mayıs 2008… http://www.taraf.com.tr/haberv.asp?HaberNo=8939

[23] Mustafa İlker Gürkan, “68, İdeallerini Paylaşan Herkesindir”, Cumhuriyet, 15 Mayıs 2002, s.6.

[24] “yağmur çiseliyor,/ serez’in esnaf çarşısında/ yağmur çiseliyor./ korkak/ yavaş sesle/ bir ihanet konuşması gibi./ yağmur çiseliyor,/ beyaz ve çıplak mürted ayaklarının/ ıslak ve karanlık toprağın üstünde koşması gibi./ yağmur çiseliyor,/ serez’in esnaf çarşısında,/ bir bakırcı dükkânının karşısında/ bedreddin’im bir ağaca asılı./ yağmur çiseliyor,/ gecenin geç ve yıldızsız bir saatidir./ ve yağmurda ıslanan/ yapraksız bir dalda sallanan şeyhimin/ çırılçıplak etidir./ yağmur çiseliyor,/ serez çarşısı dilsiz,/ serez çarşısı kör./ havada konuşmamanın, görmemenin kahrolası hüznü/ ve serez çarşısı kapatmış elleriyle yüzünü./ yağmur çiseliyor.” (Nâzım Hikmet.)

[25] Yalçın Küçük, Küfür Romanları, Tekin Yayınevi, 1988, s.69.

[26] Bir diğer tanıklıkta Deniz’lerin hem yoldaşı hem mapushane arkadaşı Hacı Tonak’tan: “Bizlerin açlık grevine katılmasını istemediler, ‘Bizi nasılsa öldürecekler’ dediler, ‘Sadece biz yapacağız!’ İlk kez açlık greviyle karşılaşmıştık, su içmeyi de kabul etmemişlerdi. Kısa bir süre sonra, derileri çekilmeye, gözleri tuhaf bakmaya başladı, öğrendik ki, susuzluğa dayanmak mümkün değil, hemen ölüm geliyor. ‘Yapmayın, etmeyin,’ diye adeta yalvarıyoruz, o zaman Deniz dedi ki, ‘Asılırken dinç ve sağlıklı görünmeliyiz, bizleri arkamızdan gelecek devrimciler, öyle hatırlamalı.’ Böylece açlık grevini bitirdiler, o gün nasıl sevindiğimizi anlatamam.” (Işıl Özgentürk, “Gerçekçi Ol, İmkânsızı İste”, Cumhuriyet, 8 Mayıs 2016, s.15.)

[27] Fehmi Erbaş, “O Gece...”, Cumhuriyet, 6 Mayıs 2015, s.12.

[28] Can Dündar, “Deniz Gezmiş’in İlk Kez Ortaya Çıkan Şiiri”, Cumhuriyet, 11 Kasım 2014, s.9.

[29] Ece Ayhan’ın “nerede kalmıştık? tarihe ağarken üç ağır yıldız/ sürünerek geçiyor bir hükümet kuşu kanatları yoluk!” dizelerindeki (‘Yort Savul’ şiirinde) “tarihe ağarkan üç ağır yıldız” dizesinde sözü edilenlerden biri Deniz Gezmiş’ti; diğerleri de Yusuf Aslan ile Hüseyin İnan. “Sürünerek geçen hükümet kuşu” da Süleyman Demirel’di.

[30] Julius Fucik, Darağacından Notlar, çev: Celal Üster, Yordam Kitap., 2015.

[31] İbrahim Ekdial, “Deniz’ler Vakıfla Yaşayacak”, Cumhuriyet, 6 Mayıs 2016, s.16.

[32] Ömür Ünver, “Deniz’e Parmak Kelepçesi Takıyordum!”, Milliyet, 6 Mayıs 2016… http://www.milliyet.com.tr/deniz-e-parmak--kelepcesi--gundem-2240239/

[33] Füsun Erbulak, “Devrim şehitlerinden Che Guevera’nın izdüşümüsün sanki. Sana, sizlere müteşekkirim,” (Can Dündar, “Bizim kuşağın Ethem’leri, Ali İsmail’leri, Abdocan’ları”, Cumhuriyet, 12 Kasım 2014, s.7.) derdi.

[34] “İdam Kararını Veren Hâkim Tir Tir Titriyordu”, Hürriyet, http://www.hurriyet.com.tr/idam-kararini-veren-hâkim-tir-tir-titriyordu-40100080

[35] Uğur Güç, “Denizlerin Yolunda Barışı Savunmak”, Gündem, 6 Mayıs 2016, s.6.

[36] “Nadire Mater: 68’den Günümüze Bitmeyen Özgürlük Mirası”, Gündem, 5 Mayıs 2016, s.11.

[37] Hüseyin Ali, “6 Mayıs Şehitlerine Verilen Söz”, Gündem, 5 Mayıs 2015, s.11.

[38] İngiliz şairi William Ernest Henley’in ünlü ‘İnvictus/ Yenilmez’ şiirinden.

[39] A. Hicri İzgören, “Anıları Hepimize Emanettir”, Gündem, 7 Mayıs 2015, s.15. 

Devrime (ve Cizre'ye) dair

“In puncto punctii”[1]

Murat Uyurkulak’ın, “Vaktiyle bir ihtimaldi ve çok güzeldi,”[2] notunu düştüğü; Cornelius Castoriadis’ün, “Önce bir tahayyüldür,” dediği devrim, radikal sosyalistlerin indinde güncelliğini yitirmeyen -“olmazsa olmaz”- “Tek yol”dur; dünyayı değiştiren devrimci praksistir; engellenemezdir; gereklidir.

Sadece bu kadar da değil: Egemenlerin kâbusu, ezilenlerin şölenidir; Prometheus’un takipçilerini var eden tarihsel eylemidir; bilimden sanata, beşeri münasebetlerden sosyal hayata, ekonomiden politikaya “ilerleme”nin yegâne sebebidir.

O, Spartaküs’ün ordusu; Paris Komünü barikatındaki umut; 1917 Ekim’i Rusya’sında Kışlık Saray’ın zaptı; Meksika’da Emiliano Zapata’nın isyanı; Mao ile Uzun Yürüyüş; Castro’nun Moncada saldırısı; Ernesto’yu Bolivya götüren enternasyonalist düştür…

ODTÜ stadına zamanında kocaman harflerle yazılmış ve ne yapılırsa yapılsın silinemeyendir.

Bu bağlamda gecenin karanlığına umut saçan bir şarkının nakaratıdır; aydınlık bir sabahın bembeyaz ışığıdır; elin kolun bağlanmışken, ayağa kalkmaktır; çölde açan isyancı papatyadır devrim.

Zulüm karşısında yığınları harekete geçiren öfkeli iradenin eseridir; ve eskiyi reddetmek, yeniyi oluşturmakken; elbette umuttur ve yaratıcı yıkımdır.

Ancak, yaşanarak yapılan devrim; en beklenmedik anda gelir ve kaybedecek şeyi olmayanların eseri; bozkırı tutuşturan kıvılcımdır; evrimin “d”eli kardeşidir devrim.

Orhan Kotan’ın, “asi karargâhların uğultusudur// ey günahkâr dünyanın yüz akı/ sevdalıyım sana,” notunu düştüğü devrim hakikât yolunda aşk ile koşmaktır; bütün aşkların toplamıdır; doğayı ve hayatı sarsacak saattir; umudun diğer adıdır.

Var olan sömürü düzenini yıkarak, yeni bir eşitlik-özgürlük ikilimi yaratma eylemi olarak devrim, köklü değişimdir. Tam da bunun için F. Nietzsche’ye göre, “Bir nevi kıyamettir”!

Demiştim, bir kez daha tekrarlayayım: Devrim, daima günceldir ve her anında olmazsa olmazdır.

Onun -artık!- güncel ve tek yol olmadığı yalanına sarılan iltihaplı liberal beyinler tarafından içi boşaltılmak istenen devrim; her ne kadar kapitalistler tarafından çeşitli renklere boyanıp içi boşaltılmaya çalışılsa da esas rengi olan “kızıl”ı hep koruya gelmiştir...

* * * * *

Devrim, hayali ve ideası olan, toptan değişimdir; toplumsal düzenin daha iyi duruma getirilmesi için halk tarafından yapılan değişikliktir; hayal kurma cesaretiyle var edilen kolektivite, toplumsal değişim sürecidir; Yani kökten yapısal dönüştürücü/ değişimdir.

Sürdürülemez kapitalist anlamsızlıktan, saçmalıktan anlam çıkarma, “imkânsız” denilenin var etme cüreti olan devrimin sınıflı-sömürücü iktidara karşı kalkışması, aynı zamanda belleğin unutuşa karşı savaşımıdır.

Karl Marx’ın felsefesine göre, “11. Tez”inden yola çıkılarak, dünyayı değiştirme düşüncesinin eyleme dökülmüş hâlidir devrim(ci praksis), iktisadi, politik, sosyolojik ve kültürel olarak bir sınıfın başka bir sınıfı devirmesidir.

Evet, kuşkusuz devirmektir; aynı zamanda da yaratmak için yok etmektir; kitle hâlindeki bir toplumsal hareketin başlatılmasının söz konusu olduğu, varolan bir rejimi şiddet kullanımı sonucunda başarıyla yıkarak yeni bir hükümet biçimi oluşturan bir politik değişme sürecidir. 

“Hayata Dönüş” barbarlığında yakılan Hacer Arıkan’ın,  “Devrim yaptığımızda her şey güzel olacak, çünkü ben devrime güzelliğimi verdim,” kararlılığıyla yıkılan düzenin son parçasını da yok etmek için umutsuzluğa düşmeden, geri dönmeden iktidardaki sınıfla üretim tarzının değişimidir.

Devrim, hem determinist (belirlenimci) hem de voluntarist(iradeci)’dir. Bu düalite diyalektik bir bütün oluşturur. Devrimin olabilmesi için maddi temelin varlığı şarttır. Üretici güçler devrim için gerekli olan bir seviyede olursa ancak, devrim gerçekleşebilir. Ne ki, devrimin zaferi için üretici güçlerin belli bir seviyede olması, objektif şartların olgunlaşmış olması yetmez. Devrimin zaferi için ihtilâlci inisiyatif de gerekli ve kaçınılmazdır. Tam da bunun için devrim voluntaristtir.

Devrim bir üretim tarzından bir ileri üretim tarzına geçişken; her devrimin ana meselesi iktidar olduğu bir an dahi unutulmadan eklenmelidir: Sürekli devrim politik iktidarın ele geçirilmesi, halk katılımı, doğrudan demokrasidir.

Devrim, halkın devrimci girişimiyle -aşağıdan yukarı- mevcut devlet cihazının parçalanarak, politik iktidarın ele geçirilmesi ve bu iktidar aracılığıyla -yukarıdan aşağıya- daha ileri bir üretim düzeninin örgütlenmesidir.

Sunay Akın’ın, “temiz kalan tek yerdir devrim// zorbalara direnmektir devrim// içinde yaşamaktır devrim// gece ışıklar arasında koşmaktır devrim// kağıt bir gemidir devrim/ bütün gemiler/ hurdaya çıksa da sonunda/ taşıdığı özgürlük şiiriyle/ batmadan yüzer nicedir/ dünya sularında/ kim bilir kaç yunus görmüş/ kaç Deniz Gezmiş,” dizeleriyle betimlenmesi mümkün olan devrim, mülksüzleştiren egemen/ yönetici sınıfın, mülksüzleştirilenler tarafından ilgası için ezilenlerin iktidara zorla el koyulması; bir üretim aşamasından bir diğerine geçilmesidir.

* * * * *

Simone Weil’in, “Bugünlerde devrimi son zamanlardaki gelişmelerin ortaya çıkardığı sorunların çözümü olarak değil de, bizi o sorunları çözme yükümlülüğünden kurtaracak bir mucize olarak görüyoruz,” notunu düştüğü devrim, her şeyin bir çırpıda olması, akşamdan sabaha tüm düzenin değişmesi demek değildir. Devrimciler, toplumsal dönüşümün uzun bir süreç olduğunu, herkesten çok daha iyi bilirler. İşçi sınıfı devrimcileri toplumsal altüst oluşun, yani binlerce yıllık sınıflı toplum pisliğinin bir çırpıda ortadan kalkmasını bilirler.

Ayrıca bir avuç insan tarafından değil, öncüsüyle kitleler tarafından yapılan devrim; kendiliğinden/ kitlesel olarak başlayan bir hareket olmakla birlikte, harekete katılanların merkezi biçimde organize olabileceği bir devrimci örgüt olmadan başarıya ulaşmaz.

Devrim yapılmaz devrim olunur ancak; Ursula K. le Guin’in, “Devrimi satın alamazsınız. Devrimi yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak. Devrim ya ruhunuzdadır ya da hiçbir yerde değildir,” deyişindeki üzere!

Toplumun temel ekonomik ve toplumsal ilişkilerinin, ya da hâkim olan siyasi kurumlarının, ya da her ikisinin birden altüst olması veya çok köklü bir dönüşüme uğramalarıdır.

Sosyo-ekonomik koşulların geniş halk kitleleri lehine “ani” ve kökten değişimiyle betimlenen devrim, belirli toplumsal güçlere, sınıfa dayanarak gerçekleşir; “kısmen” yapılmaz, eğer kısmen olursa buna -devrim değil- reform denir. 

Devrim ile “darbe”yi aynı şey zannedenler, ulusal solcular/ Kemalistler iken; devrim, şeklî bir düzen değişimi olmaktan çok yeni bir dünya görüşünün, yeni bir hassasiyetin insan ve toplum planında hâkimiyet kurması ve eskisini tasfiye etmesidir. Eğer yeni bir dünya görüşü üretilememişse devrimden bahsetmek mümkün değilken; devrimci hedeflere devrimci araçlarla erişilir.

Tam da bu noktada “Devrimci olduğunu söyleyip devrimci gibi davranmayanlar soytarıdan başka bir şey değildir,” vurgusuyla ekler Ernesto Che Guevara: “Silahsız devrim mi? İşte bu mümkün değil”!

Tarihsel gelişmenin ve değişimin motoru üretici güçlerdir. Üretici güçlerdeki her gelişme, toplumsal ilişkileri de etkiler, değiştirir; toplumdaki maddi ilişkilerde de bir değişim yaratır. Bu değişim maddi ilişkilerle sınırlı kalmaz. Maddi ilişkilerin değişimi kültür, sanat, eğitim, davranış ve alışkanlıklara varana dek toplumsal yaşamın bütün alanlarında değişime yol açar. Bütün sınıflı toplumlarda olduğu gibi kapitalist toplumda da bu gelişme ve değişim, sınıf karşıtlığı temelinde hareket eder. Burjuva toplum dediğimiz bugünkü toplumsal sistem koşullarında ortaya çıkan her gelişme, bu toplumun temelinde yer alan çelişkileri de derinleştirir.

Kolay mı? Sermaye sınıfı bir tarafta zenginliği büyütürken, diğer tarafa da sefaleti aynı ölçüde büyütür. Artık her şey emek sermaye çelişkisinin tezahürü gibidir. Nihayet bir tarafta yozlaşma, çürüme ve soysuzlaşma; öbür tarafta devrimci mücadele ile devrimci bir yaşam...

* * * * *

Kızıldere’de katledilen THKO’lu Cihan Alptekin, “Devrim yapmak hakkımız ve görevimizdir,” derken; eklemişti THKP-C’li Mahir Çayan da, “Kişiliklerinde devrim yapamayanlar, devrimci olamazlar!” 

“Neden” mi?

“Vermediğiniz şeyi alamazsınız, kendinizi vermeniz gerekir. Devrimi yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak”![3] 

Bunun için de “Filozoflar şimdiye dek hep dünyayı yorumlamakla yetindiler, oysa asıl olan onu değiştirmektir,” vurgusuyla eklemişti Karl Marx: “Gelişmelerinin belli bir aşamasında, toplumun maddi üretici güçleri, o zamana kadar içinde hareket ettikleri mevcut üretim ilişkilerine, ya da bunların hukuki bir ifadesinden başka bir şey olmayan mülkiyet ilişkilerine ters düşerler. Üretici güçlerin gelişmesinin biçimleri olan bu

ilişkiler, onların engelleri hâline gelir. O zaman bir toplumsal devrim çağı başlar. İktisadi temeldeki değişme, kocaman üstyapıyı, büyük ya da az bir hızla altüst eder.”[4] 

“Devrim, yalnızca yönetici sınıfı devirmenin başka bir yolu olmadığı için değil, fakat aynı zamanda onu deviren sınıf, ancak bir devrim içinde kendisini geçmişin birikmiş pisliklerinden temizleyebileceği ve böylece toplumu yeniden kurabileceği için zorunludur.”[5]

“İnsanlık tarihi bir mücadeledir ama ırklar ya da bireyler değil, sınıflar arasında…” 

“Özgürlük mızraklarla ve baltalarla kazanılır; sümsükçe dilenmeler ve yararsız sızlanmalarla değil! 

“Sosyalizm (...) insanlığın Rönesans’ıdır, kölelikten kurtuluşun gerçek basamağı ve gelecekteki tarihsel evrimin zorunlu konağıdır. Sosyalizm yakın geleceğin kaçınılmaz yolu ve güçlü ilkesidir. Gelgelelim, sosyalizmi taşıdığı bu özellikten ötürü, insanlığın gelişmesinin sonu saymak doğru değildir; çünkü o, insan toplumunun yalnızca yeni bir biçimidir.” 

Devrim ve sosyalizm için de Friedrich Engels’in işaret ettiği yol şöyledir: “Emekçi insanlığını ancak burjuvaziye nefret ve isyanla kurtarabilir…” “Mücadeleciliğin ve devrimciliğin kalbi çeliktendir; Acıyabilir ama asla affetmez!”

“Toplumun, son derece zengin küçük bir sınıf ile mülkten yoksun büyük bir ücretliler sınıfına bölünmesi, toplumun üyelerinin büyük bir çoğunluğu aşırı bir yoksulluğa karşı hemen hemen korunmamış, giderek hiç korunmamış durumda iken, o toplumun, kendi ürettiği fazlalığın ağırlığı altında ezilip boğulması sonucunu verir. Bu durum, her geçen gün daha saçma, daha gereksiz olmaktadır. Bu duruma son verilmelidir, verilebilir. Bugünkü sınıf farklılıklarının ortadan kalkmış olacağı ve -belki biraz sıkıntılı ama herhâlde ahlâk bakımından çok yararlı kısa bir geçiş döneminden sonra- toplumun bütün bireylerinin, daha şimdiden zaten varolan muazzam üretici güçlerinin planlı olarak kullanılması ve genişletilmesi sayesinde ve herkes için zorunlu ve eşit çalışma ile, yaşamdan zevk alma, gelişme ve bedenin ve usun bütün yeteneklerini işletebilme araç ve olanaklarından herkesin eşit bir biçimde ve durmadan artan bir bolluk içinde yararlanabileceği yeni bir toplum düzeni olanaklıdır.”[6]

“Bu baylar (anti-otoriterler) hiç devrim görmüşler midir yaşamlarında? Devrim, her hâlde olanaklı olan en otoriter şeydir. Devrim, nüfusun bir bölümünün, tüfek, süngü, top gibi, söz uygun düşerse, otoriter araçlar kullanarak, kendi iradesini nüfusun öteki bölümüne zorla kabul ettirdiği bir eylemdir…”

Ve “Reformcu sosyalizm ölüyor ve Fransız sosyalisti Paul Golay’ın deyimiyle yeni doğan sosyalizm ‘devrimci, uzlaşmaz ve isyancı olacaktır’,”[7] uyarısıyla V. İ. Lenin de der ki: “Gerçekten Marksist açıdan devrim nedir? Yeni üretim ilişkilerine uygun düşmeyen ve bu ilişkilerin iflasına yol açtığı eskimiş siyasal üst yapının, belli bir anda, zor yoluyla yıkılmasıdır.” 

“Devrimin temel yasası, bütün devrimler tarafından ve özellikle XX. yüzyıldaki üç Rus devrimi tarafından doğrulanan devrimin temel yasası şudur: Devrim olabilmesi için sömürülen ve ezilen yığınların, eskiden olduğu gibi yaşamanın olanaksız olduğu bilincine varmaları ve değişiklik istemeleri yetmez. Devrimin olması için, sömürücülerin eskiden olduğu gibi yaşayamaz ve hükümeti yürütemez duruma düşmeleri gerekir. Ancak aşağıdakilerin, eski tarzda yaşamak istemedikleri ve yukarıdakilerin de eski tarzda yaşayamadıkları durumdadır ki, ancak bu durumdadır ki, devrim başarıya ulaşabilir. Bu gerçeği başka şekilde şöyle ifade edebiliriz: (sömürüleni de sömüreni de etkileyen) bir ulusal bunalım olmadan devrim olanaksızdır. Böylece bir devrimin olabilmesi için; ilkönce, işçilerin çoğunluğunun (hiç değilse, bilinçlenmiş olan ve aklı eren, siyasi bakımdan etkin işçilerin çoğunluğunun) devrimin gereğini tam olarak anlamış olmaları ve devrim uğruna hayatlarını feda etmeye hazır olmaları gerekir; bundan başka, yönetici sınıfların, en geri yığınları bile siyasi hayata sürükleyen, hükümeti zayıf düşüren ve devrimcilerin onu devirmesini mümkün kılan bir hükümet bunalımından geçmekte olması gerekir (her gerçek devrimi belirleyen şey, o zamana kadar bilinçsiz olan, ezilen emekçi yığınlar arasında siyasi mücadeleye atılmaya hazır insan sayısının hızla on misline ve belki de yüz misline yükselmesidir).”[8] 

“Proletarya diktatörlüğünün sosyalistler tarafından anlaşılmamasının esas sebebi sınıf mücadelesi fikrini sonuna kadar götürmemelerdir.” 

“Bir devrimin başarısı, kadının ona hangi ölçüde katıldığına bağlıdır.” 

“Ezilenler ile ezenlerin, sömürülenler ile sömürenlerin ‘eşitliği’ olamaz, yoktur ve olmayacaktır.”

“Devrim ezilenlerin şölenidir.”

Nihayet Mao Zedong’un, “Devrim, bir sınıfın diğerini alaşağı ettiği bir şiddet hareketidir”; Che Guevara’nın, “Devrim, elmanın olgunlaştığı zaman düşmesi değildir. Düşürmen gerekir”; John Holloway’ın, “Devrim, canavarın kalbine saplanan tek bir hançer darbesiyle değil; bin tane arının sokmasıyla olacaktır. Ve o arılar bizleriz”; Georges Politzer’in, “Sosyalizm, mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesidir”; Yevgeni Zamyatin’in, “Devrim her yerde, her şeydedir. Sınırsızdır. En son devrim, en son sayı yoktur. Toplumsal

devrim sınırsız sayıdaki sayılardan yalnızca biridir; devrim yasası toplumsal bir yasa değil, çok daha büyük bir yasadır... Devrim yasası kızıldır, ateşlidir, ölümcüldür; ancak bu ölüm yeni yaşamın, yeni bir yıldızın doğması anlamına gelir,”[9] betimlemeleriyle devrim Can Yücel’in dizesiyle  “en uzun koşu”dur ve “Her çöpçü/ Devrimci olmasa bile her/ Devrimci biraz da çöpçüdür./ Çöpe boğulmuş düzenleri/ tarihin çöplüğüne doğru/ süpürdükleri için.” 

* * * * *

Bu çerçevede devrim, “yeni insan”dır; bir hayat tarzıdır; eşitlik ve özgürlüktür; yenilikçi, köktenci, eleştirel, cüretkâr özellikleriyle yıkıcı yaratıcılık eylemdir.

Hilmi Yavuz’a göre, “bir gülün açılması devrimdir.”

“Quod hodie non est, cras erit/ Bugün olmayan, yarın olur,” diyen ve Platon’un “Adversus necessitatem ne dii quidem resistunt/ Kaçınılmaza karşı tanrılar bile güçsüz,” uyarısını anımsatan devrim fikrinin sürekliliği devrimin kendisi kadar önemlidir.

Bazen halkın desteğiyle beraber yapılan, bazen de halka rağmen sürdürülen devrimin zorunluluğu, kesintisizliği yanında sürekli kusursuzlaştırılması zorunluluğudur.

Devrimde, “yasal”lık aranmaz; zira devrim başlı başına meşrudur; haklıdır; devrimin gereksinim duyduğu sadece halk desteğidir; kararlı katılımdır.

“Devirmek”tir; adaletsiz olanı yıkmaktır; öteyi düşünmek ve yaratmaktır; “şiddetsiz” devrim(ler) yoktur (reformlar ise vardır elbet)!

Evet devirmekten gelir; yavaşça geçiş, değişim değildir; kökten değişimdir. Önce var olan sistem devrilir ve yerine yenisi getirilir. Sürece ihtiyacı yoktur, saniyeler içinde bile gerçekleşebilir. Bu yüzden etkilenecek kişileri alıştırmak ya da yeni sisteme uyum sağlamasını sağlamak epey zor olur.

En özlü ve en değerli dersleri veren devrim sırasında, milyonlarca ve on milyonlarca insan, her hafta, olağan, uyuşuk bir yaşam yılındakinden daha çok şey öğrenir. Çünkü bütün bir halkın yaşamındaki sert bir dönüm noktası sırasında, çeşitli toplumsal sınıfların izledikleri erekler, ellerinde bulunan güçler ve eylem araçları ayrı bir açıklıkla görülür.

İktidar ezenlerden alıp, devleti sönümlendirerek, iktidarsızlaşmanın yolunu açan devrimin iki motor gücü eşitlik ve özgürlüktür.

Bu ise iktidarı fethetmeden, ezenlerden gaspetmeden mümkün değildir.

Eski toplumsal yapının bütün kurumlarının baştan aşağı değiştirilmesidir. 

Devrim, yanlış olanı değiştirme eylemidir; bir savaştır; savaşmak demektir. 

* * * * *

Evet, devrim ezilenler/ sömürülenler/ horlananlar/ mağdurlar için “Conditio sine qua non/ Olmazsa olmaz şart” iken kimi “umutsuz”/ vazgeçmiş/ dönekler için de imkânsızdır! (Malum “Biçmesini bilmeyenin orağı kördür,” der bir Çerkes atasözü!)

“Luctor et emergo/ Mücadele ediyorum ve başaracağım” haykırışıyla imkânsızı isteyen gerçekçiliğiyle devrim; uğruna Cizre’nin göze aldıkları, yaptıkları ve ödediği bedeldir bir yerde!

Bunu Diyarbakır Barosu’su Başkanı Tahir Elçi’nin 21 Eylül 2015’de açıklandığı, ‘Cizre Sokağa Çıkma Yasağı Yaşanan Olaylar İnceleme Raporu’ndan;[10] “Cizre’de Hayatını Kaybedenlerin Ölüm Şekli”ne[11] dair beyanlardan; MAZLUM-DER’in ‘Cizre Olayları Gözlem Raporu’ndaki (12 Eylül 2015) ‘Yaşamını Yitirenlerle İlgili Bilgiler’den görebiliriz!

Özetin özeti: Cizre’ye giden DİSK Başkanı Kani Beko’nun, “Operasyonları yapanlar hızını alamamış, sokaklardaki kedileri, havadaki güvercinleri de vurmuşlar,”[12] bilgisini aktardığı tabloda Cizre, Zilan’dır, Dersim’dir, Halepçe’dir, Roboskî’dir; 12 yaşında bedeninden 13 kurşun çıkarılan Uğur’dur, Ceylan’dır; paramparça olmuş, yol üzerine düşmüş altı aylık bebeklerdir… 

Silopi, Varto, Yüksekova, Şemdinli, Lice, Silvan, Sur ve Cizre’de devlet katliam yaptı; milliyetçilik, şovenizm azdırıldı; ırkçılar işbaşındaydı!

Hiçbir insanı ve hukuki kural tanımayan; kendi kanunlarını dahi tanımayan; yasalarını hiçe sayan kapitalist düzen(sizliğ)in Saray darbesi, Kenan Evren’i aratmazken; Cizre, 35 günlük bebekten 80 yaşındaki yurttaşın katledildiği noktaya geldi!

Cizre’de bunlar yaşanırken Türkiye’de ise Kürtler, devrimciler saldırılara uğramaktadır. Doğrudan emniyet destekli bu gruplar Kayseri’de, Mersin’de Kürt illerine giden otobüsleri taşlarken, Kağıthane’de annesiyle Kürtçe konuşan 21 yaşındaki genci öldürdü; Kırşehir’de Diyarbakırlı kebapçının dükkânını yağmalandı, Alanya’da Ataşehir’de ve birçok yerde HDP parti binaları yakmış/ kullanılmaz hâle getirildi!

120 bin kişinin yaşadığı Cizre’de egemenlerin vicdanların sızlamadığını; ağzı burnu kırılmış bir çocuğun kanlar içinde, sırtına Türk bayrağı giydirilmiş hâlini; HDP il ve ilçe binalarına yapılan saldırıları, linç,

kundaklama ve tabela indirmelerde para-militerlerin erişemediği yerde polisin göstericiye omuz vererek kundaklamalara yardımcı olma görüntülerini; devletin kolluk güçlerinin, halkın güvenliğini esas alan bir hukukun parçası olmadığını; Cizre fotoğraflarında sabit olduğu üzere top mermisi deliklerini, evlerin duvarlarında çatılarında havan deliklerini; Kürt halkının evini, işyerini, dükkânını, arabasını yakmaya giden, Kürtçe konuştuğu için sokakta gençleri bıçaklayan ve Kürt işçisini döven ve ona Atatürk büstünü öptürerek en büyük zafer kazandıklarını sanan “Vatansever Türkleri”; “Halkımızın can ve mal güvenliğinin sağlanması için!” diye başlayan ve panzerlerin, “Bu gece son geceniz!” diye anonslar yaparak dolaştığını, “Hepiniz Ermenisiniz!” diye haykırdığını; Cizre’nin Gazze’den farklı olmadığını; sürekli “Teslim olun!” anonsları karşısında Cizreli bir kadının, “Niye teslim olacağız, evimizde oturuyoruz, 400 milletvekili vermedik diye mi teslim olalım. Bunun için kusura bakmayın vermeyeceğiz,” diyen dik duruşunu; devlet gerçeği ile halk direncinin ne olduğunu gördük!

“Bu devlet hepimizin devleti” mi dediniz?! “Bu vatan hepimizin vatanı” mı dediniz?! O hâlde neden bir devlet kendi bakanını tecrit etmeye, kendi vatanını fethetmeye çalışmaktadır? Sanki devlet sömürgeci fethedilen de sömürgedir!

Bugünün muktedirleri. Kürdistan’ı, Kürdistan halkı için cehenneme çevirmeye, bu savaş uygulamaları ve provaları ile halkı sindirmeye çalışanlar, şunu hiçbir zaman için unutmayın ve geçmişte yaptığınız insanlık dışı soykırımlara, katliamlara bakın.

“Ermeni Soykırımı, Şeyh Said, Dersim, Zilan, Ağrı, Maraş, Sivas, Gazi, Roboskî, Suruç ve daha nice katliamları yaptınız. Halkları yok edebildiniz mi?

Suruç katliamı ile başlayan sürecin önemli bir kilometre taşıdır Cizre; orada terör yok savaş vardı! 

Tanık ve tarafız, bir halk diliyle, kültürüyle, fiziksel varlığıyla yok edilmek istendi Cizre’de!

Bunun üzerine Cizre’de insanlığa ders niteliğinde yeni bir direniş boy verirken; Demirci Kawa’lardan Koçgiri’ye oradan Zilan’a Dersim’e, Diyarbakır Zindanları’ndan bugüne uzanan bir direniş meşalesidir; ‘Saraylara Savaş Halklara Barış’ çığlığı oldu Cizre!

Oradaki direniş ruhu zalimlerin sonunu getirecektir!

Çünkü KCK Yürütme Konseyi üyesi Mustafa Karasu’nun ifadesiyle, “Cizre’deki direniş Kobanê direnişini de aşan bir durumdur… Cizîr kurtuluş devriminin öncüsüdür”![13]

* * * * *

Diyeceklerimi tamamlıyorum!

Oktay Rifat’ın dizeleri hatırlatmıştı hepimize, “Ağzımın tadı yoksa, hasta gibiysem,/ Boğazımda düğümleniyorsa lokma,/ Buluttan nem kapıyorsam, vara yoğa/ Alınıyorsam, geçimsiz ve işkilli,/ Yüzüm öfkeden karaya çalıyorsa,/ Denize bile iştahsız bakıyorsam,/ Hep bu boyu devrilesi bozuk düzen,” diye neyin ne olduğunu ve eklemişti James Baldwin:

“Belki de bütün sıkıntılarımızın kaynağı, yani insanlığın sıkıntılarının; belki de sahip olduğumuz tek hakikât olan ölüm gerçeğini reddetmek uğruna yaşamlarımızdaki bütün güzellikleri feda edecek ve kendimizi totemlere, tabulara, haçlara, kurbanlara, kilise çanlarına, camilere, ırklara, ordulara, bayraklara, uluslara hapsedecek olmamızdır…”

Ve uyarmıştı Che Guevara, “Bir devrimci, başkasına atılan tokadı kendi yüzünde hissedendir”!

Ve haykırmıştı kurşuna dizilmeden önce FKP’li Paul Camphin: “Bizim ardımızdan ağlamamalısınız, mücadele bayrağını hep daha, daha yükseklere çıkarmalısınız; öcümüzü alacaksınız yoldaşlar. Şan olsun ardımızdan gelen sizlere, hepinize; ölenler ve daha ölecek olanlar size teşekkür ediyor. Fransa’nın çocukları özgür ve mutlu olsunlar diye yakında şu yirmi bir yıllık küçük hayatımı geride bırakacağım; partimin davasına ihanet etmedim, dudaklarımda gülümseme, hançeremde şarkılarla gidiyorum; ölüm beni korkutmuyor. Elveda partizan çetelerinden yoldaşlar; elveda genç yoldaşlar! Elveda benim güzel partim! Elveda benim güzel ülkem! Ölecek olan sizleri selamlıyor”!

Böylesine bir kararlılık, vicdan, dik duruş, bilinçken anlatmaya çalıştıklarım; bir kez daha tekrarlayayım: “devrim batmayan bir gemidir/ çünkü çok deniz gezmiştir”.

Devrimcilik tohumunun düştüğü bir topraktan koparılamazken; O, bir anlamda önceki düzene (kapitalizme) verilen adil bir cezadır!

Kolay mı? “Bir gün gelecek, yoksulların zenginlerden başka yiyecek bir şeyi kalmayacak” o güne devrim denecekken; “biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya/ sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya/ anamız çay demliyor ya güzel günlere/ sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa/ sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız/ bu, böyle gidecek demek değil bu işler/ biz şimdi yan yana geliyoruz ve çoğalıyoruz/ ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını/ işte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz,” diye haykırması boşuna değildir Cemal Süreyya’nın!

Evet, “imkânsız” denileni, alt üst olan bir zaman diliminde gerçekleştirmekten başka bir şey olmayan devrim; genel olarak insanların yaşam şartlarını daha iyi duruma getirmek için yapılan eylem olarak bilinse de, çok daha derin bir manası da mevcuttur: İnsan(lık)ın insanal özüne dönüşü gibi… 

Diyeceklerimi noktalıyorum!

Ahmet Telli’nin, “Acının bağrından/ mavi bir çelik gibi fışkıran öfke/ dünyayı değiştirecektir mutlaka/ Yeni hayat kendini yeniden yaratacaktır/ ona sahip çıkan ellerde/ ve bu yüzden öfke/ sevda gibidir kimilerinde/

Yüreğinin pas tutmakta olan kıvrımları/ sarsılsın bir an öfkenin gök gürültüsüyle/ beyninin her hücresi bir gerilla gibi/ kuşansın pusatlarını ve sokağa çıksın/ ve bir hançer gibi saplansın/ puştlukların ihanetlerin bağrına/ Bak o zaman nasıl bitecek yanlışlar/ ve cehennemleşen yalnızlığın/ Sevdalar duman olmayacak o zaman/ Hüznün isyan olmuştur çünkü/ Hüznün isyan olmalıdır,” dizeleri eşliğinde “İnsanların kanatları yok./ İnsanların kanatları yüreklerinde,” vurgusu eşliğinde; tüm devrimcilere seslenir Nâzım usta:

“Ve güneş doğarken/ hiç umut yok mu?/ Umut, umut, umut.../ Umut insanda...” 

 

4 Ekim 2015 15:10:54, Ankara.

 

N O T L A R

[*] Yeniden Sanat ve Hayat, No:46/01, Sonbahar 2015…

[1] “En önemli olan.”

[2] Murat Uyurkulak, Tol: Bir İntikam Romanı, Ayrıntı Yay., 2002, s.11.

[3] Ursula K. le Guin, Mülksüzler, Çev: Levent Mollamustafaoğlu, Metis Yay., 1999.

[4] Karl Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Çev: Sevim Belli, Sol Yay., 1970.

[5] Karl Marx- Friedrich Engels, Alman İdeolojisi, Çev: Sevim Belli, Sol Yay., 1999.

[6] Friedrich Engels (Londra, 30 Nisan 1891), Karl Marx, Ücretli Emek ve Sermaye/ Ücret, Fiyat ve Kâr, Çev: Sevim Belli, Sol Yay., 2012… kitabının giriş kısmı.

[7] V. İ. Lenin, Sosyalizm ve Savaş, Çev: N. Solukçu, Sol Yay., 1992.

[8] V. İ. Lenin, “Sol” Komünizm, Bir Çocukluk Hastalığı, Çev: Ferit Burak Aydar, Agora Kitaplığı, 2010.

[9] Yevgeni Zamyatin, Biz, Çev: Füsun Tülek, Ayrıntı Yay., 2000.

[10] Haluk Özdalga, “Cizre Raporu ve Kamuoyundan Saklananlar”, Zaman, 30 Eylül 2015… http://www.zaman.com.tr/yorum_cizre-raporu-ve-kamuoyundan-saklananlar_23...

[11] “Yüreğiniz Kanayacak… Cizre’de Kim, Nasıl Öldü… İlk Kez Ortaya Çıktı!”, Taraf, 18 Eylül 2015… http://www.taraf.com.tr/guncel-haber/yureginiz-kanayacak-cizrede-kim-nas...

[12] Mustafa Çakır, “Cizre’de Kedileri de Vurmuşlar”, Cumhuriyet, 20 Eylül 2015, s.8.

[13] Mustafa Karasu, “Cizîr Kurtuluş Devriminin Öncüsüdür”, Gündem, 16 Eylül 2015, s.9. 

SOYKIRIMIN ANITI VE AĞITI: Gomidas/ Komitas/ Soghomon Soghomonian

“Mea mihi conscientia pluris est quam omnium sermo.”[1]

Yıllar boyunca, ne geçen zamanın ne de Anadolu toprağının örtebildiği katliam izleriyle dolu yollarda yürür ve kendi ölümünü beklerken, “Eğer kurtulursam gördüklerimi yazacağım. Halkımın yaşadıklarını herkes bilsin” diye düşünüyordu Rahip Krikor Balakyan. “Hatta tüm bunları gelecek kuşaklara aktarmak için yaşamalıyım. Hayatta kalmak için elimden her ne geliyorsa yapmalıyım.”

Rahip, gerçekten de hayatta kaldı. Şansının, sürgün kafilesinde kendisine eşlik eden subaylara verdiği rüşvetin ve Ermeni Soykırımı’nı planlayıp gerçekleştiren İttihatçıların o dönemki ortağı Almanya’da eğitim görmesinin, Almancayı iyi konuşmasının da etkisiyle yaşamayı başardı. Sonra da planladığı gibi, envaiçeşit katliam silahıyla donanmış cellâtların arasında tamamladığı yürüyüşünün sonunda her ne gördüyse hepsini yazdı.

Balakyan, 1914-1916 yılları arasını kapsayan kitabı için “Ermenilerin Golgothası” adını uygun buldu… Bilenler bilirler, İsa’nın çarmıha gerildiği tepenin adıdır Golgotha. İsa, çivileneceği çarmıhı sırtına alır ve Kudüs sokaklarını çevreleyen insanların kılıç kadar keskin, alaycı sözleri eşliğinde yavaş yavaş Golgotha Tepesi’ne doğru ilerler. Bu çileli yolculuğun sonunda ise ölüm vardır. 24 Nisan 1915’te İstanbul’daki Ermeni aydınların tutuklanıp Anadolu’ya sürülmesiyle başlayan ve kadim bir Anadolu halkının büyük ölçüde yok edilmesiyle sonuçlanan ölüm seyahatini “Golgotha Yolu” metaforundan daha iyi ne anlatabilir?

Balakyan, o süreçte “ölümün gün geçtikçe yaklaştığı” fikrini bir türlü aklından çıkaramıyor. Parçalanmış cesetlerle, iskeletlerle, kafataslarıyla dolu orman yollarında yürürken bunu yapabilmesi mümkün müydü? Hele de İstanbul’dan birlikte yola çıktığı arkadaşlarının vahşice öldürüldüğüne tanıklık ettikten sonra…

24 Nisan’da Balakyan ile birlikte tutuklananlardan biri de besteci, müzikolog, orkestra şefi ve rahip Gomidas’tı. Aynı trende, at arabasında yolculuk ettiler. Gomidas sürgünde ölmedi. Halide Edip Adıvar’ın da aralarında olduğu dostlarının girişimleriyle kurtuldu ama “Golgotha Yolu”ndaki yürüyüşü onun aklını alıp götürdü. Balakyan, 1935’te Paris’te bir akıl hastanesinde hayatını kaybeden dostu Gomidas’ın delirmesine de şahitlik ediyor. Onun, ağaçları Ermenilere saldıran eşkıyalara benzettiğini anlatıyor: “Gomidas Vartabed’in ruh sağlığının bozulduğu görülüyordu. Ağaçları, saldıran eşkıyalara benzetiyor, korkmuş keklikler gibi kafasını sürekli paltomun altına sokuyordu.”

Krikor Balakyan, sadece kurbanlarla değil, faillerle de konuştu. İçinde bulunduğu kafileyi Çankırı’dan Suriye’deki Der Zor Çölü’ne götüren Şükrü Yüzbaşı, gözünün içine baka baka Ermenileri nasıl vahşice katlettiğini anlatırken içinde uyanan korku ve nefreti gizlemek için tüm gücünü kullandı.

* * * * *

24 Nisan 1915 tarihinde İstanbul’dan 250 kadar Ermeni bir gecede toplanıp ertesi gün trenle Anadolu’daki iki sürgün kampına gönderilir. Bu da Ermeni soykırımın başlangıcı kabul edilir.

Gerçi II. Abdülhamid istibdadında 1890’larda ve 1903’de (ikinci kez Sason’da) Kilise rakamlarına göre toplam 300.000, Türk kaynaklarına göre daha az sayıda Ermeni öldürülmüştü, Abdülhamid’e karşı II. Meşrutiyeti getiren İttihat ve Terakki de 1909’da aynı yola başvurmuştu.

Ne var ki, 1915’ten itibaren Ermenilere uygulanan planlı, sistemli bir toptan imha planıydı. Deportasyon’un amacı buydu. Yollarda öldürülecek ve ölecek olanların yanı sıra, Suriye çöllerine gönderilecekler de orada ölüme terk edileceklerdi.

Nitekim Balkan Harbi nedeniyle Ege’deki Rumların Deir El Zor’a gönderilmesi söz konusu edildiğinde, “Buraya gelirlerse ölürler” diye itiraz edenler olmuştu. Şimdi Ermeniler oraya götürülüyorlardı. Ölsünler diye.

Ermeni toplumuna mensup aydınların, sanatçıların, fikir insanlarının ve ruhani liderlerin tasfiyesiyle işe başlanması planın sistematik olduğunun ilk işaretiydi. Daha önce gayrı resmi olan, ama Ağustos 1914’te resmiyet kazandırılan Teşkilât-ı Mahsusa emrine cezaevlerinden çıkartılmış kriminallerin, Giresunlu Osman misali eşkıya çetelerinin verilmesi, ayrıca Kafkas ve Balkan göçmenlerinden çok sayıda çetenin oluşturulması soykırım hazırlıklarının 24 Nisan’dan önce başlamış olduğunu gösteriyordu. Sözünü ettiğimiz silahlı gruplar Anadolu’nun çok sayıda şehir ve kasabalarından yola çıkartılan tehcir kafilelerin yanına verilince, onların tehcirdeki işlevleri anlaşılacaktı.

Sultanahmet’e sevk edilenlere hiçbir açıklama yapılmamıştı. Oysa Devlet onları nereye sevk edeceğini biliyordu. Bir kısmı Ankara’nın Ayaş’ına, diğerleri ise Kastamonu’ya bağlı Çankırı’ya nakledilecekti.

25 Nisan akşamı bir kısmı otobüsle, diğerleri ise çok sayıda asker nezaretinde yaya olarak Sirkeci’ye oradan, bir Şirket-i Hayriye vapuruyla Haydarpaşa’ya götürüldüler, kendilerini bekleyen şimendifere bindirildiler. Tren Ankara’ya varırken, 71’i Sincan’da indirilip at arabalarıyla Ayaş’a, geri kalanı ise Ankara İstasyonundan iki gün süren araba yolculuğundan sonra Çankırı’ya götürüldüler. Sonraki günlerde getirilenler birlikte her iki toplama kampındakilerin sayısı 250’ye varacaktı.

Çankırı kampına götürülenler kamptan çıkıp şehirde dolaşabiliyorlar, ev tutabiliyorlardı, Ayaş’takilere ise kaçabilirler diye ağır mahkûm muamelesi yapılıyor, hapishanede tutuluyorlardı.

Saptanabildiği kadarıyla, 250 kişiden 174’ü yargısız, sorgusuz, sualsiz öldürülmüş 76’sı ise sağ kalabilmiştir. Öldürülenlerin çoğunun kırsal alanlara, götürülerek ateşli olmayan silahlarla, Yozgat’a, Diyarbekir’e mahkemeye veya Deir el Zor’a sevk ediliyor olanlar ise yolda bizzat sevk eden jandarmalar ya da Teşkilât-ı Mahsusa çeteleri tarafından öldürülmüşlerdir.[2]

Ölümden kurtulanlar arasında bestekâr Gomidas Vartabet’in başına gelenler bir başka trajedidir. Şöhreti Avrupa’ya yayılmış olan bu müzikçi ezanı da bestelediği için Müslümanların da gönlünü kazanmıştı, yazar Halide Edib İttihatçı dostlarından rica ederek İstanbul’a gelmesini sağladı. Sanatçı pasaport alıp Fransa’ya gidene kadar ruh sağlığını tamamen yitirdi ve 1935’te ölene kadar Paris’te akıl hastanesinde kaldı.

* * * * *

Türkiye’de Gomidas, Ermenistan’da Komitas olarak anılan ünlü müzik ve din adamı Soghomon Soghomonian 1869 yılında Kütahya’da doğmuş, anne ve babasını çok küçük yaşta kaybetmişti. Henüz 12 yaşındayken Etchmiadzin’e din okumak üzere yollandı. 1895 yılında Vartabed (rahip) unvanını aldı. Tiflis ve Berlin’de müzik okudu. Doktorasını Kürt halk şarkıları üzerine yaptı. Ermeni, Türk, Kürt olmak üzere 3000 halk şarkısını kayıt altına alarak notalarını çıkardı.

1910 yılında İstanbul’a yerleşti ve 300 kişilik büyük bir koro kurdu. 24 Nisan 1915’te 246 aydın ile birlikte tutuklanarak Çankırı’ya sürgüne yollandı. Gençliğinden beri var olan ruhsal problemleri artınca Halide Edip’in çabasıyla İstanbul’a getirildi ve La Paix Hastanesi’ne yatırıldı. Daha da kötüleşince Fransa’da bir akıl hastanesine nakledildi. 18 yıl burada yaşadı ama bir daha asla müzik yapamadı.

“Komitas, Ermeni halk müziğini çok iyi anladı” diyen Piyanist Şahan Arzruni’nin ifadesiyle, “Dinden çok müziğe kanalize olmuş bir din adamı olan Komitas olmasaydı bugün Ermeni müziği tamamen bambaşka olacaktı. XIX. yüzyılda Dikran Çuhacıyan gibi besteciler vardı, onlar İtalyan müziği etkisinde besteler yaptılar. Komitas Ermeni halk müziğini gayet iyi anladı. Ve o halk müziğini şehirde yaşayan Ermenilere öğretmek istedi. Fakat İstanbul’da yaşayan Ermeniler Avrupalı gibidir. Yani 1852’de Lizst buraya gelmişti onu dinlemişlerdi. Donizetti buradaydı. Komitas ise halk şarkılarının yapısını bozmadan piyano partisyonları yazdı. Şuşik Babayan bu parçaları piyano eşliğinde seslendirdi. Bu parçaları Paris’te dinleyen Debussy’nin ‘Komitas bir tek Anduni’yi yazmış olsa bile tarihe geçerdi’ dediği hep anlatılır…”[3]

Ermeni müziği, Ortadoğu müziğinin bir parçası. Bütün müzikleri diğerlerinden ayıran estetik ve dil. Dil Ermenice olunca prozodi de başkalaşıyor. Müzik sesle, şarkıyla ortaya çıktı. Komitas’ın da yaptığı bu, bunu keşfedip eserleri kristalize etti. Doktora tezini de 1899’da Berlin’de Kürt müziği üzerine yazıyor. Türk şarkıları da var ayrıca…

* * * * *

Gomidas bir zamanlar Anadolu’nun her karış toprağında izi olan bu kadim halkın yaşadıklarının vücut bulmuş hâli gibi. Gomidas, ‘milliyetçilik’ adına bu toprakları savunanlardan daha çok Anadoluluydu. Yaşam sevinci müzikse bu naif insanın; bu sevincin beslendiği kaynak da bu topraklardı.

Soykırım sadece fiziki bir trajediye yol açmıyor. Gomidas kalanların bitmeyen acısının temsilcisi sanki. Müziğe sesi ve kulağıyla ama en çok da kalbi ve ruhuyla hayat veren Gomidas için yaşam enerjisidir müzik… Bu yüzdendir herhâlde sürgünün ardından sadece fiziki olarak ‘yaşaması’. Kütahya’da doğan, bir yaşında annesini, 11 yaşında babasını kaybeden bu Ermeni çocuğu; yüreğindeki derin boşluğu müzikle doldurur. Erivan’dan batıya dek her yerde ezgileriyle, çalışmalarıyla tanınır Gomidas. 1915’te İttihatçıların katıldığı bir gecede onun müziğini İttihatçılar, “Tanrı onu kem gözlerden korusun…” diye över. Ve ona o gün alkış tutanlar tarafından ölüm yolcuğuna gönderilene kadar da sanatını icra eder. Gomidas’ı alkışlayan eller, ona hayranlıkla bakan gözler tarafından ölüm yoluna gönderilmesi dahi Ermenilere yapılanı ortaya koymaz mı? Peki, bir insanın öldürmek fiziki olarak yaşamına son vermek midir? Öyleyse, Gomidas’ın yaşam enerjisinin elinden alındığı bu trajediyi nasıl adlandırmalı?

Aram Andonyan’ın, Çankırı sürgününde yaşananları anlattığı ‘Gomidas Vartabed ile Çankırı Yollarında’ başlıklı yapıtında Gomidas’ın akli dengesini yitirişi ile sonuçlanacak sürecin; içmek için uzandığı su kovasının başından aşağı dökülmesi ile başladığı anlatılır. Onu çıldırtan, bir yudum suyu esirgeyen zihniyetti…

* * * * *

Nihayet 1915’te Türk Ocağı’ndaki dinletisinde, “Tanrı şeytanın gözlerinden korusun Gomidas’ı” sözleri eşliğinde coşkulu alkışlardan çok kısa bir süre sonra, 24 Nisan 1915’te İstanbul’dan alınıp Çankırı’ya yollandı.

Kendisini bol bol alkışlamış kişilerin kararıyla. Orada, bir yudum için uzandığı kova bir asker tarafından dudaklarından çekilip alındı. Aram Andonyan’ın anılarındaki ifadesiyle, “Gomidas çok korkmuştu. Birkaç adım geri çekilip kendini korumak için sağ kolu ile yüzünü kapatmıştı. Taş kesilmişti, Yüzünü silmesi için arkadaşlarının verdiği mendili bile görmüyordu.” Sonrasında, su yine aşağılayıcı bir insafla ‘serbest’ bırakıldığında da içmeyecekti. “Lakin su içmek için aramızda en aceleci olan Vartabed su içmedi, tek kelime etmeden hana girdi.”

Bu sessizlik, sonradan “delilik” diye adlandırılan ruhsal isyanının başladığı andır…

“Maniae infinitae sunt species/ Deliliğin sonsuz çeşidi var” deyişindeki üzere Gomidas’ın acılara karşı çareyi deliliğe sığınmakta bulduğu söylenir, öyle ya uğursuz 24 Nisan gecesi başlayan ve entelektüel dostlarının müdahalesiyle ölümle sonuçlanmayan ölümcül yürüyüşün acısını bu ilahi ve sanatkâr adam nasıl hissetmeyecekti ki?

Ancak Gomidas’ın delirdiği doğru değildir. Doğru olmamalıdır. Gomidas’ın mutlak iletişimsizlikte karar kılması, kalanların aklı konusunda düşünmemizi sağlayan bir varoluşsal eylemdir.

Nihayet Gomidas tehcirden iyi Türklerin kurtardığı bir kişi değildir. O soykırımın anıtı ve ağıtıdır![4]

7 Mayıs 2015 10:12:09, Ankara.

N O T L A R

[*] Güney, No:74, Ekim-Kasım-Aralık/ 2015…

[1] “Vicdanım bana diğer insanların söyleyeceklerinden daha çok şey ifade eder.” (Çiçero.)

[2] Nesim Ovadya İzrail, 24 Nisan 1915, İstanbul, Çankırı, Ayaş, İletişim Yay., 2013.

[3] Müge Akgün, “Piyanist Şahan Arzruni: Komitas Olmasaydı Ermeni Müziği Bambaşka Olurdu”, Radikal, 9 Ocak 2012, s.34-35.

[4] Ali Topuz, “Gomidas’ı Dinlemek Mümkün mü?”, Radikal, 9 Mart 2014, s.22.

 

7 Haziran'dan 1 Kasım'a HDP notları

 

 

7 HAZİRAN SEÇİMLERİNDE NE OLDU? “RADİKAL-DEMOKRAT” ŞEKİLSİZLİK HDP DEDİ Kİ! HDP’DEKİ İSLÂMCI SÖYLEM GEÇİCİ HÜKÜMET (VE LEVENT TÜZEL’İN) TUTUMU KABULLENEMEDİĞİMİZ REEL POLİTİKER PRAGMATİZM ELEŞTİREL HDP DEĞERLENDİRMELERİ PARLAMENTARİZM “AÇMAZI”NDA MEVCUT HÂL(İMİZ) 1 KASIM GÜZERGÂHI AKP VE BEYAZ KÜRTLER(İ) VE LİBERALLER! SAİR ZIRVALAR “TEK YANLI ATEŞ KES” TALEBİ! PKK-HDP AYRIMI DAİR YAYGARALAR PKK NE DİYOR? NİHAYET!

“Kendini tanı.”[1]
1 Kasım 2015 seçimlerine ramak kala kaleme alınan bu yazı, bir hayli gecikti. Ekim ayı başında tamamlanması gereken yazımız, -öncesi ve sonrasıyla- Ankara Garı Katliamı’yla devreye giren alt üst oluştan nasibini aldı. Ancak “hiçbir zaman” geç değilse -ki değildir-, diyeceklerimizi, “Gerçek; anlamda altüst edilmiş bir dünyada doğru, bir yanlışlık, bir kaza anıdır,”[2] vurgusu eşliğinde aktaralım.
Ve de “AKP’yi geriletmeyi bir demokrasi görevi gören yurttaşlardan”[3] değil; “Para ve güç sahibi olan herkese, nefes alan herkesin eşit olduğunu göstereceğiz!” diyen Spartacus’un taraftarlarından olduğumuzun altını bir kez daha çizip, 1 Kasım seçimleri ve bağıntılı konularda diyeceklerimizin, “7 Haziran 2015 Seçimleri’ne Dair -Gerekçeli- Tavrımız”[4] ve “Açık Sözlü Olmak İyidir! (7 Haziran Sonrasına Dair Değerlendirme)”[5] başlıklı yazılarımızın ana yönelişinden muaf olmadığını hatırlatarak başlayalım…
7 HAZİRAN SEÇİMLERİNDE NE OLDU?
7 Haziran seçimleri, “Bugün göğsümü gere gere şöyle yazabiliyorum: Bir kişi kaybetti, Türkiye kazandı,”[6] türünden “zafer” ya da “kayıp” vurgularından çok, yol açtığı “Seçimlere rağmen yönetememe krizi”yle[7] betimlenmesi gereken bir realitedir.[8]
Evet, AKP “geriledi”, HDP ilerledi; ama her şey bu ve bu kadar değildi!
Yani “HDP olağanüstü bir başarı kazandı,”[9] söylemi ancak parlamentaristlerin “hüsnükuruntusu”yken; Bahçeşehir Üniversitesi’nden Yard. Doç. Dr. Çağdaş Şirin ve Boğaziçi Üniversitesi’nden Doç. Dr. Koray Çalışkan’ın ‘7 Haziran Milletvekili Genel Seçimi Sandık Çıkış Araştırması’na göre, HDP, son haftada yüzde 4.4 oranında bir oy kazanmıştı. Ayrıca HDP’ye son bir ayda oy vermeye karar verenlerin oranı yüzde 5.5 ve son üç ayda karar verenlerin oranı ise yüzde 7.3’ken, HDP seçmeninin yüzde 82.9’u ise kararını aylar öncesinde vermişti.
Araştırmaya göre diğer partilerden HDP’ye gelen oy oranı ise, yüzde 14 AKP, yüzde 9 CHP ve yüzde 1 MHP’dendi… HDP seçmeninin yaklaşık dörtte biri, 2011 seçimlerinde, oyunu daha önce AKP ve CHP’ye verdiğini söylerken; HDP’ye oy verenlerin yüzde 18’i 18-24 arası genç seçmendi. Yüzde 16’sı, 25-30 yaşlarında, yüzde 14’ü ise 31-44 yaş aralığında yer alıyordu. 65 yaş üstü oy verenlerin oranı ise yüzde 7’ydi.[10]
Mehveş Evin’e göre, “Batı’dan aldığı oyları büyük oranda artıran HDP’nin, muhafazakâr Kürt seçmeni kazandığı kadar CHP’den ‘emanet’ oy aldığı herkesin malumu. Ancak HDP’nin başarısını salt AKP/başkanlık korkusu veya karşıtlığı üzerinden yorumlamak yetmez”ken;[11] “Büyük kentlerde Alevî yörelerinde HDP’ye kayış oldu.”[12]
HDP’nin başarısını bir “sol çıkış” ya da “Türkiyelileşme”yle açıklamaya kalkışmak oldukça öznel bir izahtır ve sahih olmaktan uzaktır. Her ne kadar, Murat Belge, “HDP bu ülkede uzun zamandır ya da belki hiç olmamış bir ‘sol muhalefet partisi’ olma imkânını yakaladı”;[13] Ergin Yıldızoğlu, “HDP eş genel başkanlarının seçim sonuçları üzerine yaptıkları konuşmalar HDP’nin yeni halkçı bir ‘tarihsel blokun’ partisi olmaya aday olduğunu gösterdi”;[14]
Bülent Küçük, “HDP Türkiyelileştikçe, Türkleri Türkiyelileştiriyor. Yani HDP bölgesel ve kimlik politikasını aştığı ölçekte, batının bütün coğrafyasına yayıldığı ve bütün meselelere bir yanıt verdiği ölçekte Kürtlerden çok Türkleri Türkiyelileştiriyor”;[15] Ahmet Saymadi, “Sosyalistler, emeklerini ve mücadelelerini HDP’ye aktarmasalardı, sol politikalar HDP’de hâkim olmasaydı, yüzde 13’lük seçim başarısı sağlanamazdı. Bu başarının arkasında sosyalistlerin payı büyüktür. Bunu görmezden gelmek, etkilerini sadece oy bazlı ele almak doğru değil,”[16] deseler de, gerçeklik hiç de böyle değildir…
Nuhat Muğurtay’ın, ‘Muhafazakâr Kürtler ve HDP: 7 Haziran Seçimlerini Hatırlamak’ başlıklı araştırmasında net biçimde ortaya koyduğu gibi, 7 Haziran 2015 genel seçimleri sonrası, AKP’nin çoğunluk hükümeti kuramamasına etki eden en kritik mesele Batı ve Doğu’daki Kürt muhafazakâr seçmenlerin oy verme tercihiydi. Seçimin kaderini belirleyen muhafazakâr Kürt oylarının önümüzdeki erken seçimde dikkate alınması gerekir. Muhafazakâr Kürt oyların HDP’ye kayma sebebi olarak kimi yazarlar Gezi protestolarını işaret ederken, birçok yazar ve siyasetçi Kobanê olaylarının çok etkili olduğunun altını çizdi. Bütün bunlar var olan durumu kısmen açıklamakla birlikte, oldukça yetersizdir.
 
Öncelikle şu sorunun cevabını verelim, sonuçların ardından, gerçekçi analizlerde üzerinde sıklıkla durulan Kürt muhafazakârları kimdir? Aile bağları geleneksel olan, köy kökenli, genelde tercihini sağ partilerden yana kullanan ve PKK’nin dine mesafeli olduğunu düşündüklerinden ötürü PKK ideolojisine sempati duymayan, yani sosyo-ekonomik kriterlerle anlamlandırmanın mümkün olmadığı, daha çok kültür ve gelenek kodlarıyla anlaşılabilecek bir kesimden bahsediyoruz.
Kürt muhafazakârları 2015 genel seçimlerinde oylarını daha önce politikasından tatmin olmadıkları HDP’ye yönlendirdiler. AKP için seçimlerin en önemli başarısızlığı, yaklaşık yüzde 5’e tekabül eden bu kesimin ve ilk defa oy veren genç kitlenin oylarını kaybetmesi oldu. HDP’nin başarısı, yüksek beklentilerin aksine, seçim kampanyasının asıl hedefi olan Batı’daki Alevî, seküler veya sol oylar değil, geniş Kürt kesimlerden ve bölgede yaşayan bir kısım Kürt Alevîler’den gelen oylar sayesinde elde edildi. Türkiyelileşme -yani kendini Türk siyasetine onaylatma çabası - projesiyle yola çıkan HDP, Kürt oylarının topluca kendisine kanalize olmasıyla, hem yüzde 10 seçim barajını yıktı hem de mecliste MHP ile aynı sayıda sandalye kazanacak şekilde oylarını tarihi bir şekilde arttırdı…
HDP seçim kampanyasında Kürt kimliği üzerinden değil ezilenler üzerinde vurgu yapması ve kendisini Batı’daki Türklere kabul ettirme çabasıyla fazlasıyla meşgulken, doğallığında AKP’ye oy veren Kürt muhafazakâr oyları alarak ciddi bir başarı elde etti…
Kürt muhafazakârlarının HDP’ye yönelmesi batı ve doğu’nun sinerjisi ya da Türkiyelileşmesi sonucunda değil, AKP’nin bugüne kadar şiar edindiği ve sadece Kürt sorununa indirgenemeyecek hedeflerden Kürt muhafazakârlarının şüphe duyması sonucunda ortaya çıktı. Öncesinde Roboskî vb. birçok etkenin varlığına rağmen AKP’yi destekleyen muhafazakâr Kürtler’in tek motivasyonu AKP’nin Kürt sorunu konusunda yaptığı hatalar değil; hâlihazırda “genel reformcu” yapısının tıkanmasıdır. Bu tıkanma seçmenlere yansımış ve mevcut durum ortaya çıkmıştır.
Bunun yanında, 7 Haziran seçim sonuçları açıklandıktan sonra bazı İslâmi yazarlar ise saf değiştiren muhafazakâr Kürtleri kast ederek “Masum Müslüman Kürtler kandırıldı,”[17] şeklinde yazılar kaleme aldı. Bazı yazarlar ise Kürt oylarının kaymasında, “AKP’nin bir rolü olmadığını, Kürt siyasetini manipüle eden örgütlerin AKP ile dindar Kürtler arasına nifak soktuğu”nu[18] vurguladı.[19]
Şunun görülmesi gerek: “HDP’nin seçmen tabanının büyük bir kısmı Kürtler. Siyasallaştırdığı taleplerin büyük kısmı Kürt sorununun çözülmesini hedefliyor”ken;[20] “Türkiyelileşme” denilen şey de geçici hükümetin eski Kalkınma Bakanı, HDP İzmir milletvekili Müslüm Doğan’ın, sanayicilerle, ticaret yapan insanlarla görüşmelerinde, HDP’nin artık parti olarak Türkiyelileştiğini söylemek değildir herhâlde![21]
“RADİKAL-DEMOKRAT” ŞEKİLSİZLİK
HDP, seçimlere doğru devreye soktuğu “radikal-demokrasi” şekilsizliğiyle birçok kimsede hayal kırıklığına yol açarken; bir yanıyla da Karl Marx’ın, “Dağınık olan sistem değil, sistemin çarkları hâline dönüşmeye meyilli olan insan aklı,” saptamasını doğruluyordu sanki…
Örneğin Alp Altınörs’ün, “7Haziran ile HDP’nin meşruiyeti”nin[22] artması yahut Juliana Gözen’in, “7 Haziran’da aldığı oylar ve ‘Yeni Yaşam’ çağrısıyla sisteme karşı olan güçleri çatısı altında toplayan ve iktidarın başkanlık hayallerine kibrit suyu döken HDP’nin tutumu da, yaşadığımız kaotik ortamda dengeleri değiştirebilir,”[23] öngörülerindeki abartılar gibi…
Ya da “7 Haziran’ın kazananı ve kaybedeni benim gönlümden geçtiği şekilde belirlendi. Bu yeni biçimlenişle HDP Kürt siyasi hareketinde ‘yeni’ dememiz gereken bir rolü oynayabilecek noktaya geldi… Bu durumda ‘dağ’ ve ‘ada’ bunu sindirir mi, kabullenir mi, bilemem. Olabilir. Ben bir Kürt siyaset adamı olsam, şu konjonktürde, varımı yoğumu sivil siyaset yoluna yatırırdım,”[24] diyen Murat Belge’den; “7 Haziran 2015 seçimleri Türkiye için yeni bir milattır… HDP Türkiye’nin yeni ana muhalefeti,”[25] diye ekleyen Kongra-Gel Başkanı Remzi Kartal’a…
Veya Kemal Bülbül’ün, “Haziran 2015 genel seçimiyle bir başka ‘diktatörlük’ hülyası efendi hazretlerinin sihirli sandığında bitti”;[26] Paris’teki Sosyal Bilimler Akademisi öğretim üyesi sosyolog Prof. Dr. Nilüfer Göle’nin, “8 Haziran sabahı uyandığımızda ilk göze çarpan, rahatlamış bir toplum, daha iyimser insanlar… HDP hem kendini, hem Türkiye’yi dönüştürüyor,”[27] saptamalarının gerçeklikle ilintisi yoktu!
“Washington’da HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, seçimin kazananı olarak görülüyorsa da, HDP’nin başarısının sürdürülebilir olup olmadığı konusunda şüpheler var”ken;[28] doğruyu Murat Çakır şöyle formüle ediyordu:
“7 Haziran seçimlerinde elde edilen başarının muhalif kesimler arasında yol açtığı rahatlama, rehavet ve burjuva demokrasisinin karikatüründen ibaret olan T.C. parlamenter sistemine duyulan anlaşılmaz güven, Suruç Katliamı ile çok acı bir şekilde cezalandırıldı. Kapitalist devlet ve burjuvazinin sınıf tahakkümü, kendilerini salt seçim sonuçlarıyla sınırlandırmayacaklarını Suruç’ta bir kez daha kanlı bir biçimde kanıtladılar.”[29]
Kim ne derse desin, 7 Haziran sonrasında “13 yıl önce seçimle iktidara gelen AKP-Erdoğan, bu iktidarı seçimle bırakmamak için ülkeyi felakete sürüklemeyi göze alacaktır/ almaktadır.”[30]
“Erdoğan seçim sonrası Türkiye’yi kilitlemiş, rehin almış durumda. Bu kilidi açmak, rehine durumunu ortadan kaldırmak gerekiyor. 7 Haziran seçimleri üzerinden bir ayı aşkın bir zaman geçmesine rağmen sanki Türkiye’de seçimler olmamış, AKP iktidardan düşmemiş gibi bir durum yaşanıyor...
HDP seçimin hemen ardından zaman kaybetmeden güçlü demokratik hamleler yapabilirdi. Türkiye’nin gündemini belirleyen ve politik doğrultusunu şekillendiren etkili bir performansı çok rahatlıkla ortaya koyabilirdi. Demokrasi güçleri seçimin ortaya çıkardığı olumlu sonuçları yeterince değerlendiremiyor…
Devrimci ve demokratik güçler içinden geçtiğimiz bu devrimsel süreci iyi ve doğru değerlendiremez, mücadelelerini radikalleştirerek yürütemezse çok büyük kaybederler,”[31] diyen Besê Hozat’ın altını çizdiği doğrular da unutulmamalıdır…
Gerçekten de seçim sonrası hayal kırıklığına yol açan “radikal-demokrasi” şekilsizliğiyle Saray 7 Haziran 2015’te yediği şamarın şokunu atlatacak manevralarla ilk günden beri arzuladığı yeniden seçime gidilmesini diğer siyasi partilere 1.5 ay gibi kısa zamanda kabul ettirdi.
8 Haziran günü herkese “6 ayda ne değişecek?” dedirten yeniden seçim döndü dolaştı adeta tek seçenek hâline geldi. Fakat seçimin tekrarlanması fazlaca farklı bir sonuç getirmeyecek kanısını ortadan kaldırmadı.
Bunca “erken seçim” şamatası altında asıl soru şu: Ya yeni bir seçim de Tayyip Erdoğan’a ve partisine parlamentoda başına çoğunluk getirmezse ne olacak? Kim kiminle koalisyon yapacak? Bugün Saray ve etrafının asla istemediği koalisyon kaçınılmaz olursa tekrar seçime gidelim mi denilecek?
Bu soru Tayyip Erdoğan’ın ihtirasının ötesinde önem taşıyor; Parlamentonun ve parlamentarizmin bir oyun olma niteliğini gösteriyordu.[32]
Tam da bu koordinatlarda ‘Partizan’ın değerlendirmeleri büyük önem taşımaktadır:
“HDP aldığı oyun hakkını veren, halkın gelişerek büyüyen tepkisini seçim sonuçlarının meşruiyetini ve oluşan rüzgârın etkisini de arkasına alarak kullanan bir siyasal konumlanış içinde olmamıştır. Düşük profilli bir muhalefet hattı oluşturmuş ne parlamenter zemini ne de eylem ve sokak ayağını etkin şekilde kullanmamıştır.
Liberal burjuva kesimlerin ve AKP ile çelişkisi olan egemen sınıfların diğer kliğinin ‘barış’ söylemlerinin etkisi altında kalan bir kafa karışıklığı ve politik muğlaklık içinde olmuştur. Türk ve Kürt halkının ortaya çıkan çatışmada gayet sarih ve net bir şekilde tespit ettiği haklı ve haksız ayrımını, politik ve ideolojik bir cüretle güçlendirmek ve geliştirmek bir yana bu düzeyde bir netlikle ifade etmekten bile uzak bir duruş sergilemiştir.
PKK’ye tek taraflı ateş kes çağrıları yapılmasını isteyen psikolojik savaş ikliminden kurtulamamış, halkın barış isteyen tutumunu adeta ‘üçüncü’ bir taraf konumunda en fazla ‘çift taraflı ateşkes’, ‘seçim güvenliği’ gibi muğlak barış politikasıyla karşılamaya çalışmıştır... HDP, seçimde devrimci-demokrat söylemlerle elde ettiği başarıyı sistem içileşme, reformist çizgi kargaşası ve bunun doğurduğu muğlakla şekillenen siyasetten yana kullanmıştır. Sistemin kadim liberal unsurlarının psikolojik ablukasında kalmış, daha fazla başarı (daha büyük oy oranı) için geri olana daha fazla prim veren bir siyasal yönelim içinde olmuştur.
Adeta seçim oyununa ve başarısına kilitlenmiş, bu anlamda halkın devrimci enerji ve iştahını bu oyunun hapishanesi içine sokma eğilimi oluşturmuştur.
HDP seçim hükümetine bakan vererek bu yaklaşımına son halkayı da eklemiştir. Karşı-devrimci dalgayı şiddet, silah ve baskıyla arttıran, bu noktada kararlılık beyan eden bir hükümet yapısının bileşeni olmuştur. Bu anlamda fiilen işlevsiz kalacağı bir yetkiyi eline almaya çalışmış, ancak halka karşı işlenecek suçların görünürdeki karar organında yer alarak ona meşruiyet katmıştır. HDP’nin ‘savaşı engellemek için’, ‘seçim güvenliği için’ gibi gerekçe ve yaklaşımları tipik bir reformizmdir. Ancak daha önemlisi bu tablo demokratik-ilerici damarlardan kan kaybeden bir tutuma işarettir. Halkın değişim ve devrim isteyen talep ve isteklerini, bunu HDP aracılığıyla gerçekleştirme hevesini siyasal olarak geri bir politikaya eklemlemek anlamına gelecektir. Bu ve benzer yönelimler HDP’nin reformist, demokratik niteliklerinin parlamenter zeminde daha fazla güçlenmesine paralel aşındıracağını, halka yönelik saldırılar karşısında sistemde daha fazla yer edinerek bu süreci aşmayı esas kılacağına dair tehlikelere işaret etmektedir.
Bu eleştirilerimiz sınıfsal çizgilerle netleştirilmiş, halkın çıkarları, devrimci yönelim, devrimin yol ve yöntemleri gibi kesin ayrım çizgilerimizle belirlenmiş eleştirilerdir. Açık ve doğrudan eleştiriler yapmak hâlâ ilerici, demokrat ve müttefik gördüğümüz bir güce yönelik olmazsa olmazımızdır. Bu bağlamda HDP’yi hâlâ halk saflarında reformist bir oluşum ve demokratik halk devriminin müttefik gücü olarak tanımlamaya devam ettiğimizi belirtelim.”[33]
Gerçekten de Selahattin Demirtaş’ın, ‘Milliyet’ gazetesine, “Biz AKP’nin ne düşmanı, ne de karşıtıyız,”[34] derken; “Peki, öyleyse nesin?” sorusunu da hak ettiği koordinatlarda hatırlanması gereken V. İ. Lenin’in şu satırlarıdır:
“Bu dönemin karakteristik özelliği, bazı ‘mutlak’ hayranlarının pratik çalışmaya küçümseme ile bakmaları değildir, tam tersine, küçük çapta pratikçilikle teoriye karşı tam bir umursamazlığın bileşimidir.
Teoriyi bayağılaştırma girişimlerinde bu dönemin kahramanlarının asıl tasası ‘büyük lafları’ doğrudan doğruya reddetme değildi. Bilimsel sosyalizm, bütün hâlinde bir devrimci doktrin olmaktan çıktı, her yeni çıkan Alman ders kitabının içeriğinin ‘serbestçe’ sulandırdığı bir bulamaç hâline geldi; ‘sınıf mücadelesi’ sloganı daha geniş ve daha enerjik bir eyleme teşvik eden bir etken olmaktan çıktı, ‘iktisadi mücadele siyasal mücadeleye kopmaz bağlarla bağlı bulunduğuna’ göre, bir çeşit merhem görevini yerine getirdi; parti düşüncesi, militan bir örgütün yaratılması için bir çağrı olmuyor, tersine, bir tür ‘devrimci bürokrasili’ ve ‘demokratik’ biçimlerle çocukça oynamayı haklı göstermek için kullanılıyordu.”[35]
Olup bit(mey)eni bundan daha iyi ne anlatabilir ki?
HDP DEDİ Kİ!
Buraya kadar izaha gayret ettiklerimiz; “Jusqu’ici tous va bien/ Buraya kadar her şey yolunda” hoyratlığıyla ele alınamaz ve 80 vekil kazanmış olsa da HDP’nin dedikleri “es” geçilemez!
“Yeni dönemde kriz çıkarmak istemeyen HDP”nin[36] Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, “Seçimden birinci (AKP) ve ikinci (CHP) çıkmış partiler koalisyonu denemeli… Koalisyon içinde yer almayız fakat Türkiye’yi krize sokacak pozisyonda olmayız,”[37] vurgusuyla “Özerklik talebinin, baskılara karşı sivil bir isyan olduğunu belirterek, silah yoluyla özerklik ilanını doğru bulmadığını,” söyledi.[38]
‘El Pais’ gazetesine verdiği özel bir röportajda ise Demirtaş, “Biz açık olarak PKK’nin yaptıklarının doğru olmadığını savunuyoruz. Bazı hareketlerini onaylamıyoruz ve derhâl son vermelerini istiyoruz,”[39] derken; PKK yöneticilerinden Duran Kalkan’ın, “HDP neyi başarmış ki, bize silah bırakma çağrısı yapıyor?” sözlerine ise, “Hiçbir şey kazanmadıysa; bu çağrıyı yapabilecek kadar halkın desteğini alıp, özgüven kazandı,”[40] yanıtını verip ekledi:
“Partimiz Türkiye toplumunun hiçbir toplumsal gerçeklerini inkâr ederek siyaset yapmıyor. Bütün değerler Türkiye’nin ortak değeri olarak kabul edilecekse hiçbir şeyi dışlayamazsınız… Şiddetin panzehiri demokrasidir. Biz demokrasiyi genişletelim.[41] Şiddet şu ya da bu şekilde çözümlenecektir.[42] Türkiye’de şiddet kullanan sadece PKK değil; şiddetin panzehiri demokrasidir. Demokrasinin azaldığı yerde şiddet artıyor. Hükümetin tavrına bir bakın; PKK eylem yapıyor, HDP’yi lanetliyorlar... Bu noktaya gelmek için ne kadar kayıp gerekiyor. ‘Ben şiddet istiyorum’ diyen bize oy vermesin, biz şiddet istemiyoruz, barış içerisinde çözüm istiyoruz diyenler bize oy versinler. 6 milyon oy alan bir partiye herkesin saygı duymasını beklerdik”![43]
Nihayet HDP’yi “liberal, reformist” bir parti olarak tanıtan ABD’li gazeteci David Ignatius’a ABD’nin PKK ile devlet arasındaki “barış süreci”ne yardım edebileceğini söyleyen Demirtaş, ABD’yi sürecin devamı için “teşvikler yaratmaya” çağırırken;[44] 1 Kasım 2015 seçimleri için de “Yüzde 20 oy oranını hedefliyoruz,”[45] derken; HDP Parti Sözcüsü Ayhan Bilgen de ekliyor: “İktidara hazırlanıyoruz”![46]
Ne demeli?!
HDP’DEKİ İSLÂMCI SÖYLEM
Ha, bir de HDP patentli İslâmcı söylem var![47]
Mesela ‘Al Jazeera’ye konuşan HDP Diyarbakır Milletvekili Altan Tan, 7 Haziran sonrasının “Heder edildiğini” belirtip, “PKK’nın tek taraflı çatışmasızlık ilân etmesini ve HDP’ye daha fazla alan açmasını” isterken;[48] “devrimci halk savaşı” ve “iç savaş” hakkında da şunları söyledi:
“İç savaş felakettir. Suriye, Irak ve Lübnan örnekleri önümüzde. Devrimci halk savaşları 1960’ların Latin Amerikası’nda kaldı. Afrika’da, Angola’da, Kongo’da, Bolivya’da kaldı. Yapanlara da bir hayrı dokunmadı. Ardından diktatöryal rejimler geldi. Bunlar fantezilerdir. Bugünün dünyasının gerçekleri ile örtüşmez. Son kamuoyu araştırmalarında hep birlikte gördük. Kürt halkının yüzde 84.2’si bu mevcut hendek kazmaları, devrimci halk savaşı dedikleri pozisyonu benimsemiyor. Halka rağmen halkçılık olmaz. Halka rağmen de devrim olmaz. Nikaragua’da Sandinistalar devrimle gelip seçimle gittiler. “Bu halkın kafası basmıyor, ben ona doğruyu öğreteyim” demek de olmaz. İstanbul’dan, Urfa’dan, Diyarbakır’dan, Hakkâri’den, İzmir’den bu ülkenin 6 milyon insanı destek verdi, bizleri demokratik siyaset için Ankara’ya yolladı. Bunun ötesindeki yolları bu halk tasvip etmiyor. Tekrar söylüyorum: Yakarak, yıkarak, halkın yarısını perişan ederek elde edeceğiniz sonuç barış değil. Pirus zaferi, o da zafer değildir.”[49]
“Tan’a göre Kürt siyasi hareketi, üç konuda kafa karışıklığı yaşıyor.
1-Savaş mı, barış mı?: Yeni bir demokratik Türkiye Cumhuriyeti’ni mi inşa edeceğiz, yoksa savaşarak, çatışarak, ayrışarak bölünecek miyiz? Bu konuda Öcalan’ın kararı var. Dedi ki, “Bundan sonra Türkiye Cumhuriyeti toprakları içinde Kürt siyasetinin silahla hak arama dönemi sona ermiştir. Bundan sonra demokratik, legal, fikri bir siyasi mücadele olacaktır”. Bu tarihi bir karardır. Burada netleşmemiz gerekir. “Ben demokratik bir Türkiye istiyorum, bu iş olmazsa vurayım, kırayım, alayım bohçamı ayrılayım” olmaz. Nikâha giderken boşanma planı da yapılmaz…
2-Batı bloku mu, Ortadoğu mu?: Biz Avrupa Birliği ve Batı bloku içinde bir Türkiye ve Ortadoğu mu tasarlayacağız, yoksa İran-Rusya ekseninde bir Ortadoğu mu? Bu konuda da hem Öcalan’ın hem de birçok arkadaşımızın kafası net: Batı içinde bir gelecek tasarlanmasından yanalar. Ama kafası net olmayan arkadaşlarımız var. Bu konuda bütün arkadaşlarımızın netleşmesi ve bir karar vermesi gerekiyor.
3-Demokratik yol mu, şiddet mi?: Türkiye’de ortak bir hayat kuracaksak bunu demokratik yollarla mı yapacağız, yoksa savaşarak mı? Mesela demokratik özerklik... Bunu silahla, savaşarak, hendek kazarak mı elde edeceğiz, yoksa Ankara’da konuşarak, yeni bir anayasa yaparak, valileri halkın seçeceği bölgesel yönetimlerin yetkilerini arttırarak mı, yani düz bir yoldan giderek mi elde edeceğiz? Silahla bu işin olmayacağı konusunda hepimizin netleşmesi lazım.”[50]
Yine Tan’a göre, “HDP’nin bu üç soruya yanıtı şu: Kürtler, Türk halkıyla birlikte, yüzü Avrupa Birliği’ne dönük, kendi geçmişini de koruyan, Ortadoğu’daki halklarla dost, demokratik bir Türkiye inşa edecektir. Sayın Öcalan da böyle düşündüğünü 21 Mart 2013’teki mektubunda yazmıştır. Geldiğimiz nokta itibari ile bu mücadele de demokratik, sivil ve fikri olmalıdır. Kandil’dekilerin önemli bir kısmı bu şekilde düşünüyor. Tabii böyle düşünmeyenler de vardır.”[51]
Buna ne demeli?! Kürtleri “ya (silahlı) çatışma ya parlamenter pasifizm/dayatmalara boyun eğme/teslimiyet sahte ikilemine teslim etmek, silahlı mücadeleyi şeytanlaştırarak reformizme teslim olmak değil mi bu?
Bir de şu durum var: Bir dini veya mezhebi tutmak, öne çıkarmak, görüşlere din üzerinden haklılık sağlamak da ilericilerin işi değildir. Ava giderken avlanırlar…
“Gerçek İslâm” tartışması fikirlerin din üzerinden onay görmesine neden olur. Fikirlere din üzerinden gerekçeler ve meşruluk arama çabası dinin referans alınmasıdır. Bu da toplumun akıl yoluyla değil din yoluyla gerçeklere ulaşmasına neden olur. Din üzerinden fikirlere meşruluk arama toplumu daha hümanist olmaya değil bağnazlaşmaya götürür. Halkı anlayacağım, bağ kuracağım diye Ramazan’da sokaklarda ilerici belediye ve örgütlerin iftar sofraları kurması, seçim çalışmasında üzerinde ayet, dini sözler yazan hediyeler dağıtılması halkı, her zaman kendisine din üzerinden ulaşılması, din üzerinden ikna edilmesi beklentisine sokar. İyi niyetle başlanılan yolun sonu halkı yobazlaştırmaktır…
Ama bir dini veya mezhebi tutmak, öne çıkarmak, görüşlere din üzerinden haklılık sağlamak da ilericilerin işi değildir. ”Gerçek İslâm”, “İslâmîyet’te bunun yeri şöyle”, o değil ben gerçek Müslümanım”, “benim kardeşim de türbanlı” tartışması dinin meşruluk alanını geliştirerek fikirlerin din üzerinden onaylanmasına neden olur ki ilericiler bu alanda İslâmcılarla, gericilerle yarışamaz. Ava giderken avlanırlar.
Bu tartışmadan, din üzerinden meşruluk arama çabasından uzaklaşılmalıdır.[52]
GEÇİCİ HÜKÜMET (VE LEVENT TÜZEL’İN) TUTUMU
Geçici (savaş) hükümetine katılım (ve Levent Tüzel) tutumu, HDP için negatifinden önemli bir sınav (ve sırat köprüsü) olmuştur.
Ahmet Davutoğlu’nun geçici hükümet için bakanlık teklifi götürdüğü HDP Milletvekili Levent Tüzel’in bu teklifi reddetmesine ilişkin hikâye herkesin malumuyken; HDP’nin resmi görüşünü dillendiren parti sözcüsü Ayhan Bilgen, “Diğer iki arkadaşımızın savaş hükümetleri konusundaki hassasiyeti Tüzel’den daha geride değil. Partimizin savaşla ilgili duyarlılığa da aynı netliktedir. Biz bu konuyu parti kurullarımızda değerlendirdik. Eş başkanlarımız kamuoyuna net açıklamalar yaptı. Tüzel, partimizle seçimde ittifak yapmış olan EMEP’in hukukuyla, tercihi ile hareket etti. Bu konu şüphesiz parti kurullarında değerlendirilecektir. Ama bizim gündemimiz çok önemsemediğimiz için bir icracı hükümet olarak görmediğimiz için, bu konuda bir görev olduğunu düşündüğümüz için bu konu bizim gündemimizde değil. EMEP’le ittifak doğrultusunda yer alan bir arkadaşımızın kendi tercihi olarak değerlendiriyoruz,” derken;[53] Hollanda’nın Lahey kentindeki konuşmasında Selahattin Demirtaş, söz konusu bakanlıkları hak ettiklerini düşündükleri için hükümete girdikleri belirtip, bu bakanlıkların kendilerine oy veren seçmenlerin emaneti olduğunu dile getirerek, şunları söyledi:
“O bakanlıklar AKP’nin tapulu malı değildi, sizin malınızdı biz o emanetinize sahip çıkmak için oradaydık. Bu bakanlıklar, hem AB hem Kalkınma Bakanlığı olarak HDP’nin nasıl bir iktidar, nasıl bir hükümet anlayışıyla gelecekte ülkeyi yöneteceğinin sadece küçük bir göstergesi olacak. Bizim bakanlarımız, yani halkın bakanları siz orada kolay kolay savaş kararı almayın diye, siz orada devletin imkânlarını AKP’nin seçim çıkarları için kullanmayın diye oradalar. Sizin tam da ensenizdeler. Siz gidip sarayda Bakanlar Kurulu toplantısı yapmayın diye bakanlarımız orada. Çünkü bizim bakanlarımız, kusura bakmayın sarayda Bakanlar Kurulu toplantısına katılmazlar. Saray bizim açımızdan hükümetin başı değil. Saray bizim açımızdan Başbakan yetkilerine, Başkanlık yetkilerine sahip değil. Saray eğer anayasadaki yetkilerini kullanır, saray eğer halkın iradesine saygılı olursa biz de saygılı oluruz. Ama bizi tanımayanı biz tanımak zorunda değiliz.”[54]
Levent Tüzel’in geçici hükümette yer almaması konusunda EMEP Genel Başkanı Selma Gürkan, “EMEP olarak yaptığımız değerlendirmede, yeniden seçim kararının bir seçim hükümeti ve aynı zamanda bir savaş hükümeti olacağını düşündük. Bu savaş hükümetinde yer almanın doğru olmayacağı yönünde bir karar verdik. Kurucu genel başkanımız Levent Tüzel de kendisine teklif edilen bakanlığı partimizin kararı doğrultusunda reddetti. Ama şunu biliyoruz HDP ile ittifak hâlinde seçimlere girdik. Farklı bir partiyiz ama demokrasi mücadelesinde ittifak hâlinde mücadeleye devam edeceğiz. Kimi kritik noktalarda ayrı düşünebiliriz.
Bu HDP içinde bir çatlak olarak değerlendirilmemeli.”[55]
“Partimizin kararı, HDP ile olan ittifak hukuku açısından herhangi bir yanlışlık içermemektedir. Aksine ittifak hukuku böylesi farklı tutum ve yaklaşımların olabileceğini içeren bir hukuktur. Partimiz bu güne kadar üzerinde mutabık olduğumuz ittifak hukukuna uygun davranmıştır. Sayın Demirtaş bunu en iyi bilen kişilerden birisidir,”[56] derken; EMEP de konuyla ilgili şu açıklamayı yaptı:
“Türkiye, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ve onun yönettiği AKP’nin yukarıdan yaptığı dayatmalarla 1 Kasım’da yeniden seçime gidiyor.
Yeterli süre olduğu hâlde, hükümeti kurmak için ikinci bir isme görüşmeler yapma hakkı tanımayan Erdoğan’ın, Türkiye’yi seçime götürecek hükümeti oluşturma görevini yeniden Ahmet Davutoğlu’ya vermesi, bu siyasi dayatmalar zincirinin bir devamıdır.
Davutoğlu bu kapsamda, HDP listesinden seçime giren ve İstanbul milletvekili seçilen partimizin önceki Genel Başkanı Levent Tüzel’e, kabinede yer almayı teklif etmiştir.
Öncelikle; bu seçim hükümetinin oluşturulma süreci, AKP’nin ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 13 yıllık siyaset geleneğine uygun olarak, tamamen anti-demokratik biçimde gelişmiştir. Bakan olarak önerilecek isimlerin, partileri aracılığıyla belirlenmesi yoluna bile gidilmemiştir.
İkinci olarak; içeride ve dışarıda bir savaş hükümeti olarak davranan ve emekçi düşmanı politikalara imza atan Recep Tayyip Erdoğan ve AKP’nin kuracağı bir hükümetin, Türkiye halklarına vereceği hiçbir şey yoktur. Bu hükümet de önceki hükümetler gibi özgürlüklere ve halka karşı bir saldırı hükümeti olacaktır.
Partimiz böyle bir seçim hükümetinde yer almayı yukarıda özet olarak sıraladığımız nedenlerle uygun görmemektedir.”[57]
Yine konuya ilişkin olarak Levent Tüzel seçim hükümetine katılmama gerekçesini basın toplantısında şöyle açıkladı:
“Bugün de öncelikle benim de diğer HDP’li vekil arkadaşlarımızın, eş başkanlarımızın çağrısı gibi, öncelikli dileğimiz bu haksız savaşın halka karşı yürütülen savaşın derhâl durdurulması. Kürt halkı adına, Türkiye halkları adına, demokrasi adına mücadele ettiğini söyleyen her kimse, bu savaşın tarafı olmaması gerektiğini söylüyorum.
Sayın Başbakan, bakanlık görevi tevdi etti. Kabul edip etmediğimizi saat 6’ya kadar iletmemizi istediler. Resmi görüşümüzü kendilerine ileteceğiz. AKP hükümeti ve aslında bir numara diyeceğimiz sayın cumhurbaşkanı ‘seçimlere ben mi giriyorum’ diye hâlâ konuşan cumhurbaşkanı, muhtarlar toplanıyor, başbakan müftüleri topluyor. Bir devlet anlayışını adım adım uyguluyor, topluma empoze ediyor. Evet seçime kendisi giriyor. 7 Haziran’da da böyleydi 1 Kasım’da da böyle. Ve ben inanıyorum ki 7 Haziran seçim sonuçları ortaya çıktığında, 1 Kasım’a kadar işleyecek süreci 8 Haziran’dan itibaren AKP kurmayları planladılar. Ve bu senaryoları simülasyon üzerinde yürüttüler. Özel güvenlik bölgeleri ilan edilmesi, iç güvenlik yasasının devreye sokulması, cenazede canı yanan insanların sözlerinin hakaret sayılıp tutuklanmaları ve bir dizi hukuksuzluk.
Anayasa yok, hukuk yok, teamül yok. Her şey cumhurbaşkanı başbakan ikilisinin keyfiyetleri çerçevesinde uygulanıyor. Ve şimdi bizim katılmamızı istedikleri, tekrarlanacak seçimin yürütülmesini sağlayacak seçim hükümetinin de bu işleyişin bir devamı olacağı çok açık. Hem halka karşı yürütülen savaş, hem baş gösteren ekonomik kriz, işte kamu emekçileriyle imzalanan toplu sözleşmede örnekte olduğu gibi, hem ülkedeki halkları refaha kavuşturacak bir dil tersine nefret söylemini hâlâ sürdürüyorlar. Hâlâ HDP’yi düşmanca hedef gösterir hâlde olmaları aslında bu hükümetin aynı çizgide iş yapacağını gösteriyor.
Teslim edelim, kabul edelim ki yeni hükümetin de ana işlevi bu olacaktır. Her tür keyfiyetle, entrikayla arzu ettikleri sonucu elde etmek için her şeyi göze almak… Ama bu hepimizden kaybettiriyor. Canımızdan, geleceğimizden, ortak yaşamımızdan. Temsil ettiğim Emek Partisi’nin de esas kaygısı budur.
Bölgede olanlar hayli kaygı verici. AKP hükümeti çok açık Kürt hareketine, barış isteyen güçlere, HDP’ye tuzak hazırlıyor. Bugün hükümette HDP’nin varlığını bile sindirmekten çok çok uzakta demokrasi kültürü kesinlikle yok. Yılların teamülü Kılıçdaroğlu’na işlemedi. En küçük bir saygı gereği parti yönetimlerine, önerecekleri vekillerin isimleri sorulmadı. Başbakan benim hakkımdır benim anayasal yetkimdir deyip işin içinden çıkmaya çalışıyor.
Emek Partisi olarak biz bu politikayı hiçbir zaman onaylamadık. HDP olarak da elbette hiçbir zaman onaylamadık. İttifak gücü olarak katıldığımız, kader ortaklığı yaptığımız güçler, demokrasi güçleri bu dayatmaları, entrikaları hiçbir zaman kabul etmedi. Halka sığındık. Bundan sonra da bu süreç böyle olacak böyle işleyecektir. Barış bloğunun hepimizi içine alan Türkiye halklarının, bloğun çağrıları önemli. Bugün bile bu haksızlık, kirli operasyonlar durdurulmalı diyoruz. Siyasi iktidara çağrımız budur.
Böyle oldukça şimdi bu hükümetin devamı olarak gördüğümüz, kural tanımayan, HDP üzerinde de baskı kurmaya çalışan bu halka saldırı hükümeti karakteri taşıyan geçici de olsa bu seçim hükümetinde görev almayı doğru bulmuyoruz. Kurucu genel başkanı olduğum ve HDP ile ittifak kurduğumuz vekil olarak temsil edilmiş olduğum bu çalışma içerisinde, kararımız bu yönde teşekkül etti. HDP parti yönetimi ile de paylaştık.
Sayın Başbakan’a bu görevi bu nedenlerle kabul etmeyeceğimizi bildirmiş olacağız.”[58]
Yine EMEP GYK üyesi Mustafa Yalçıner de, twitter hesabından “Bir sosyalist, hiçbir ‘ulvi’ gerekçeyle, geçici ya da değil, bir gerici burjuva halka karşı saldırganlık hükümetinde yer almaz,” dedi![59]
Tam da bu tabloda Levent Tüzel (ve EMEP)’in tavrı konusunda Erdal Karayazgan, “Selahattin Demirtaş (ve MYK) temeli olan bir yaklaşım ile seçim hükümetinde görev alınması kararı aldı. Levent Tüzel de temeli olan başka bir yaklaşım ile kendi demokratik hakkını kullanarak görevi kabul etmedi. Aklın yolunun bir olmadığının ‘doğallığına’ (farklıların ve farklılıkların olduğu gerçeği) tanık oluyoruz.
AKP de (yani Erdoğan) sanki her bakanlık teklifinin kabul edilmesi zorunluluğu varmış gibi ‘totaliter’ ve de her zamanki fırsatçı ve etiğin/ ahlâkın en dip noktasının bile altında (eksi durumunda) olan ‘siyaset’ anlayışıyla bunu beklendiği gibi kullanmaktan (yani başka bir isim vermekten imtina ederek) her zamanki pervasızlığı ile kaçınmadı.
HDP değil AKP (Erdoğan) pas pas oldu bana göre. Reel siyasettir AKP (Erdoğan) kazançlı çıkmış olabilir. (bir bakanlığı daha elde etmiş olabilir vb.) AKP’ye (Erdoğan) belirsiz bir ‘kazandırmama’nın karşılığı Levent Tüzel’in demokratik hakkı olarak kabul edemediği bir kararı ‘zor’ altında (Parti kararının parti üyesine baskın çıkması) uygulaması olabilir mi?”[60] derken; Murat Çakır da çok haklı olarak ekliyordu:
“Devlet, HDP’nin başarısını engelleyemediği için yeni bir manevra ile HDP’yi sisteme entegre etmeye çalışıyor. Hâlbuki HDP’nin yapması gereken seçim sürecinde ve sonrasında yaşanan politik gelişmeleri dikkate alarak Seçim Hükümetinin meşru olmadığını ilan etmek ve sine-i millete dönmektir. Parti olarak meşru sayılmayan uygulamalar sonucunda, bütünsel bir senaryonun parçası olarak oluşturulan bu hükümete katılmak doğru değildir. HDP açısından bunun pratiği ise 7 Haziran seçimlerinin meşru sonuçlarının devlet tarafından yok sayılarak, burjuvazinin bu çarpık demokrasi anlayışını halklar nezdinde deşifre etmek, 1 Kasım seçimleri için yerellerde bütün gücüyle, Türkiye’nin tüm barış ve demokrasi güçleri, onların siyasal örgütleri ile en geniş ittifakı sağlayarak oy oranını yükseltmek için aktif bir seçim kampanyası yürütmektir. Aktif bir seçim kampanyası, yerellerde Halkların Demokratik Meclisleri’nin oluşturulması, Demokratik Halk İktidarının nüvelerinin oluşturulması ve bu organlar ile seçim kampanyalarının yürütülmesidir.
Bazıları bizi ‘politik vizyonumuzun darlığı’ ile suçlayabilirler. Politik vizyonun genişliği ve darlığı onun sınıfsal analizine bağlıdır. Biz, aktif, kıvrak, popüler ve güncel politikaya müdahale eden bir siyaset tarzına kesinlikle karşı değiliz. Belirleyici olan onun niteliği ve ilkeselliğidir, biçimi değildir.
Bu anlamda EMEP MYK’sının Levent Tüzel arkadaşımıza yapılan bakanlık önerisi ile ilgili olarak almış olduğu kararı da yerinde buluyoruz. Levent Tüzel yanlış yapmamıştır. Evet, kendisi HDP Milletvekilidir ve HDP PM üyesidir. Ancak buradan yanlış sonuçlar çıkarmamak gerekir. EMEP, HDP bileşeni değildir, HDK bileşenidir.”[61]
Gerçekten de Kültür Bakanı Yalçın Topçu’nun, iki HDP’li bakan için “ya istifa etsinler, ya azledilsinler” dediği;[62] “Geçici hükümet için Başbakanlık, istisnalar haricinde tüm kamu kurum ve kuruluşlarındaki naklen veya açıktan atamaları durdurdu. İlk seçim hükümetinde yer alan bakanlar ‘takdirlerine dayalı’ hiçbir atama yapamayacak,”[63] notunun düşüldüğü; “Ben HDP’yle koalisyonu doğru bulmadım, tavırlarından dolayı. Barışçıl bir siyasete geçmedikçe bizim HDP’yle işimiz yoktur. HDP Türkiye’yi kardeş kavgasının eşiğine getirdi. Biz HDP seçmenine saygıda kusur etmeyiz. Anayasal bir zorunluluk olarak o partiden 3 isme teklif götürdük,”[64] diyen Başbakan Davutoğlu’nun Bakanlar Kurulu listesini açıkladıktan sonra HDP’li iki bakanın görev alanlarına gönderme yaparak “Bakalım kendi arkadaşlarının başında olduğu bir bakanlığın yatırımlarına ‘savaş barajları’ demeyi sürdürecekler mi?”[65] sorusunu dillendirdiği dizaynda geçici hükümette HDP’lilerin ne yapıp, yapamadığı herkesin malumu ve olan sakın estetize edilip, abartılmasın!
Nihayetinde HDP’li bakanlar Müslüm Doğan ve Ali Haydar Konca istifa etti[66] ve istifa eden HDP’li Bakan hakkında Figen Yüksekdağ, “İki bakanın kararı oldukça doğru ve yerinde bir karardır,” derken; partilerinin bilgisi ve onayı dâhilinde bu kararı alan her iki bakanın, “Hükümetin uyguladığı savaş koşullarının giderek ağırlaşması” ve “HDP’li iki bakanın karar mekanizmalarına dahil edilmemesi” nedeniyle istifa ettikleri açıklandı![67]
Bakanlar Kurulu toplantısı sürerken istifa edip, Cizre ve Varto’daki çatışma ortamını istifalarına gerekçe olarak sunan[68] HDP’li AB Bakanı Ali Haydar Konca ile Kalkınma Bakanı Müslüm Doğan geçici hükümette ne yaptı?
Mesela AB Bakanı Ali Haydar Konca, “Seçim Hükümeti’nde bakan olarak yer almamızın nedeni, tam da içinden geçtiğimiz bu çatışmalı ortamı durdurmak üzerinedir. Bir an evvel, hemen bu sokağa çıkma yasakları dâhil, bölgedeki güvenlik odaklı yaklaşımların son bulması, operasyonların bitirilmesi ve ellerin tetikten çekilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Derhâl bu yaklaşımlar son bulmalı, yeniden barış ortamına dönebilmenin ortamını yaratmaya çaba göstermeliyiz… Önümüzdeki ilk Bakanlar Kurulu toplantısında bu konuyu gündeme getireceğimizi ve bir sonuç alıncaya kadar konuyu gündemde tutacağımızı ifade etmek isteriz.”[69] “HDP’nin komplolarla barajın altına itilmesi Türkiye’nin bölünmesini getirecektir,”[70] dedi demesine de, sonuçta bunlar sadece denilmiş oldu!
 
Tıpkı, “Bakanlığımız süresince, haksız, adaletsiz, halktan ve emekten yana olmayan politikalar terkedilecektir,” vurgusuyla akan kanın durması ve barışın tesisi konusuna önem verdiklerini, bu kapsamda Bakanlar Kurulu’nda gündeme getireceklerini ifade edip, “Araç ve makinelerin yakılmasına karşıyız,”[71] diye eklemeyi ihmal etmeyen Müslüm Doğan gibi.
Çünkü “Bakanlar Kurulu toplantısında ‘Ne oldu da çatışma başladı?’ diye sordunuz mu?” sorusuna Kalkınma Bakanı Müslüm Doğan, “Böyle bir fırsat olmadı. Bakanlar Kurulu’nda belli konular ele alındı.
Eğitim ve bütçeyle ilgili görüşmeler oldu. Ama özel görüşmelerimizde ifade ettik. Bunun neden kaynaklandığını devlet bilmek zorunda. Ortak vatanımızda barış içinde yaşama koşullarını yaratmak zorunda.
Bunu biz de sorguluyoruz. 7 Haziran öncesi şartlar neden bir tarafa bırakıldı? Bakanlar Kurulu toplantısında bu konu bire bir gündeme gelmedi,”[72] yanıtını verecekti!
Tüm bunlar böyleyken; şu an itibariyle yazdıklarına bin pişman olduğunu düşündüğüm Tuncay Yılmaz, “İstanbul Milletvekilimiz Levent Tüzel, Kocaeli Milletvekilimiz Ali Haydar Konca ve İzmir Milletvekili Müslüm Doğan arkadaşlarımızın seçim hükümetine girmeyi kabul etmeleri ve bakanlıkları iktidar yürüyüşümüzün yeni bir etabı olmuştur. Düzen güçleri her türlü engelleme çabasına rağmen HDP’nin iktidar yürüyüşünü durduramıyorlar. Şimdi seçim hükümetinin bakanlar kurulunda yer alacak üç arkadaşımız seçim sonrasının kalıcı hükümetinde yer almaya devam edecekler ve Erdoğan çetesinin döküntüleri o alanı terk etmek zorunda kalacaklar,”[73] derken; “HDP bir savaş kabinesinde mi?”[74] “Vurun HDP’ye, kırılsın beli!”[75] nidalarıyla Aydın Engin’in zırvası da şöyleydi:
“Şimdi anayasa gereği bir seçim hükümeti kurulacak… Anayasa gereği bu hükümette HDP’li 3 milletvekili de yer alacak. Bakanlar Kurulu’nda herhangi bir dümen çevrilmeye kalkışıldığı anda 3 HDP milletvekili bunu anında biz yurttaşlara aktaracak. Birisi hükümeti Beştepe’den idare etmeye kalkışıldığında “Hooop dedik efendi” denecek ve dikensiz gül bahçesinde siyaset yapmaya çabalayan o zat mosmor olacak…
Yani şu içimizin karardığı günlerde birazcık da olsa keyifleneceğimiz günler bizi bekliyor. Müjdeyi benden aldınız. Haydi hep birlikte: Keh keh…”[76]
Bu kadar da değil, Tüzel’in tutumu üzerine Demir Küçükaydın da, şunları kaleme alabildi:[77]
“Şimdi muhtemelen Erdoğan şöyle yapacaktır. Levent Tüzel’in yerine başka bir HDP’li değil; HDP ile hiçbir ilgisi olmayan başka birini atayacaktır… İnşallah Erdoğan böyle davranmaz. İnşallah basireti bağlanır da başka bir HDP’li atar… İnşallah Erdoğan Leven Tüzel’in yerine başka bir HDP’liyi görevlendirir de HDP’yi iyice paspas etmez”![78]
Kabul edilmelidir ki orta yerde parlamentarist bir pragmatizm söz konusudur!
Ve bu konuda KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanlığı, HDP’li vekillerin kabineye girmesinin kendileri açısından durumu değiştirmeyeceği vurgusuyla, “Şimdi bu ortamda hangi seçimden, seçim sürecinden, seçim hükümetinden söz edilebilir? Normal bir zamanda anayasanın hükmü olan farklı partilerden oluşan bir seçim hükümetinden söz edilebilirdi... Bir iki HDP milletvekilinin bu seçim hükümetinde olması bu hükümeti anayasa gereği oluşmuş bir seçim hükümeti hâline getirmeyecektir... Şu anda tüm demokrasi güçlerinin görevi, Kürt halkının kendi kendini yönetmesine saldıran AKP hükümetinin bu politikalarına karşı mücadele etmek ve mücadeleyi yükseltmek olmalıdır,”[79] derken; 1 Kasım seçimlerinde HDP listesinden aday gösterilmeyen Levent Tüzel de haklı olarak ekledi: “Bakanlığı kabul etmediğim için aday gösterilmemem eleştirilecek bir durum”![80]
KABULLENEMEDİĞİMİZ REEL POLİTİKER PRAGMATİZM

Kabul edilmemesi gereken bir reel politiker pragmatizmle yüz yüzeyiz!
HDP Eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ, sivil toplum örgütleri tarafından Ankara’da 17 Eylül 2015’de yapılan yürüyüşte bayrağın sembol olarak kullanılmasına tepki gösterip, “Bizim karşı çıktığımız, itiraz ettiğimiz şey, bayrağın, bayrağın kutsiyetinin ve bayrağın birleştirici değerlerinin ırkçılığa, şovenizme ve devlet terörüne alet edilmesidir. O bayrağın alında, kızılında Kürt’ün, Türk’ün, Laz’ın, Çerkez’in, bütün Türkiye halklarının kanı var. O bayrağın kızılı oradan gelmiş. O bayrağın kızılının gölgesini Türkçülüklerine, kafatasçılıklarına, faşizmlerine alet etmeye kalkmasınlar. Bu halklarının kanının oluşturduğu bayrağını bir ulus adına başka bir ulusa karşı kimse kullanamaz. Biz o nedenle Türk bayrağının kullanılmasını, bayrağın kutsiyetine ve değerlerine yapılmış bir hakaret görüyoruz,” dedi![81]
Bunu kabul edebilir miyiz? Etmiyoruz![82]
Kalkınma Bakanı Müslüm Doğan, bayrak yürüyüşünün demokratik bir hak olduğunu belirtti![83]
Buna “Evet” demek mümkün mü? Elbette değil!
TBMM Genel Kurulu, 25. Dönem 2. Yasama Yılı açılışında HDP Ankara Milletvekili Sırrı Süreyya Önder, Başbakan Davutoğlu’nun da PYD’ye teşekkür ettiğini, bunun belgelerle kayıtlarda mevcut olduğunu belirterek, “O dönem Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı olan Sayın Feridun Sinirlioğlu ile birlikte ben Süleyman Şah Türbesi’nin taşınmasını organize ettik.”[84] “Taşınma sonrası Davutoğlu Rojava’ya teşekkür etti,”[85] dedi.
Bu iş size mi düştü? Keşke düşmeseydi! Ve keşke T.C.’nin “alengirli” işlerinin ihalesine, hatta “düzen-içi” bir misyona bu denli hevesli olmasanız!
“HDP’li Celal Doğan Erdoğan’la görüştü”…[86]
“Erdoğan’la yaptığı görüşmesine ilişkin olarak, Tayip bey, ‘Çözüm sürecinden vazgeçmedim ama kırgınım’ dedi.”[87] “Kimse AKP ile müzakere etmiyor. Müzakere, Cumhurbaşkanı ile partiler arasında oluyor,”[88] deyip; “HDP şiddetle, silaha el vurduğu zaman o partide olmam”[89] vurgusunun altını çizen (7
Haziran 2015 seçimleri öncesi CHP’den ayrılarak HDP’ye geçen!) HDP G. Antep Milletvekili Celal Doğan’ın Erdoğan ile gerçekleştirdiği sürpriz görüşmenin parti yönetiminin bilgisi dahilinde olduğu belirtildi.[90]
Erdoğan’ı meşrulaştırmaktan başka neye yaradı? Olmasaydı keşke!
HDP Mersin Milletvekili Dengir Mir Mehmet Fırat, 14 Ağustos 2015 tarihinde “Sayın Cumhurbaşkanım” hitabıyla Erdoğan’a yazdığı mektupta barışın tekrar tesis edilmesi için rol oynaması çağrısında bulunarak ekledi:
“Şu anda mensubu olduğum ve siyasi mücadelemi bünyesinde sürdürdüğüm Halkların Demokratik Partisi’ni ve O’nun Eş Başkanlarını siyasi rakip olarak görmenizin, bu saatten sonra ülke çıkarları ile bağdaşmadığı kanaatini taşıyorum…
HDP hiç bir silahlı yapının siyasi uzantısı ve kolu değildir. IRA-Sınn Fein ilişkisine benzer bir ilişkinin HDP-PKK arasında da olduğunu düşünmek yanlıştır, yanıltıcıdır.
Bu durum HDP’yi savunma adına ortaya koyduğum bir tespitten çok bir realiteyi ifade etmektedir. Zira Partimiz; ‘PKK’ye silah bıraktırabilecek olan parti biziz’ de demiştir. Ancak bunun altı boş çağrılarla olamayacağını da ifade etmiştir.”[91]
Ya sonra mı? Dengir Mir Mehmet Fırat’ın, Cumhurbaşkanı’na hitaben yazdığı açık mektuba Saray’dan bir ses gelmezken, “Çözüm masası yeniden kurulur mu?” sorusunu, “HDP erken seçimde almış olduğu oyu korur veya artırırsa AKP’nin yeniden tek başına iktidar olma süreci sona erer ise evet kurulur,” diye yanıtladı![92]
Bu ne perhiz, bu ne lahana… demezler mi?
Son bir şey daha: Vay Celal Doğan’dan, Dengir Mir Mehmet Fırat’dan medet uman barışa!
ELEŞTİREL HDP DEĞERLENDİRMELERİ
HDP konusunda, onları doğrudan etkilemese de birçok eleştiri söz konusudur.
Örneğin Ömer Ağın, “HDP devrimci duruşunu güçlendirmelidir!”[93] ya da Metin Yeğin, “Liberal söylem olayları açıklamaya yeterli değil. Liberallere gösterilen ‘teveccüh’ ise tamamen gereksiz. HDP de, KÖH de, sol da liberal söylemden kurtulmak zorundalar”[94] veya Murat Çakır, “AKP, CHP ve MHP esas itibariyle sermaye fraksiyonlarının çıkarlarını gözeten bir siyaseti temsil etmektedirler. HDP ise bu cephe karşısında Gezi ve Kobanê ‘ruhlarını’ birleştiren bir alternatif potansiyeli içerisinde barındırmaktadır. Bu potansiyeli ete-kemiğe büründürmek; barışçıl, demokratik, eşitlikçi, sosyal ve ekolojik yönelimli halklar hareketine dönüştürmek, en başta HDP bileşenlerinin sorumluluğundadır. Sokağın gücünü kullanabilen, işçi sınıfının -örneğin metal işçilerinin direnişi ile kimlikler ve milliyetler sorununun çözümünü birleştiren, emperyalist stratejilere ve kapitalist sömürüye karşı çıkan bir HDP, halkların gerçek alternatifi hâline gelebilir. HDP ayaklarını yere basmalıdır, aksi takdirde düzenin çarklarından birisi olmaktan kurtulamayacaktır,”[95] türünden içeriden eleştirilerini dillendirirlerken; Mustafa Peköz de, şunların altını çiziyordu:
“7 Haziran seçimlerinde güçlü çıkan ve hatta seçimlerin tek galibi sayılan HDP, tuhaf bir şekilde edilgen kaldı ve politik sürece müdahalede beklenilen etkiyi gösteremedi. HDP henüz bir parti gibi hareket edemiyor. Kurumsal yapılarını işletmede ciddi sıkıntılar yaşıyor. 7 Haziran seçimlerinde olduğu gibi bugün de seçim çalışmalarının önemli bir kısmı Selahattin Demirtaş’ın sırtında yürüyecek gibi görünüyor. 80 milletvekili olan bir parti olarak toplumsal dinamikleri harekete geçirmede beklenilen refleksleri gösteremiyor. Kendi misyonunu oynamayan ve politik bir merkez kurmada ciddi sıkıntılar yaşayan HDP, devletin çok yönlü saldırılarına karşı halkın toplumsal tepkisini yeterince harekete geçiremiyor, dahası böylesi bir rol üstlenme sorumluluğundan kaçıyor izlenimini veriyor. Yüzde 13 oy almış bir partinin savaşa karşı güçlü bir barış refleksi göstermesi son derece önemli olmasına rağmen, buna yönelik ciddi bir politik karşı koyuşu örgütlemiyor. Örneğin devletin topyekûn savaş gerekçesi hâline getirdiği Suruç katliamını ne iç kamuoyunda ne de uluslararası alanda gündemleştirebildi. Türkiye’nin politik gündeminin merkezine konulması gereken bu katliam bir ay içerisinde fiilen unutuldu.
HDP, seçimlerden sonra belirlemiş olduğu politikaların birçoğunda yanlış bir yönelim içerisine girdi. Politik yönelimlerinin hatalı olmasının çok ötesinde sistemle ilişkilenişi esas alan bir hatta ilerliyor. Bu bakımdan HDP’nin yanlışlarına dikkat çekmek hem gerekli hem de bir görevdir.
Birincisi, HDP’nin rejimin önemli isimlerinden biri olan Celal Doğan’ı Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüşmeye göndermesi bütünüyle yanlıştı. Doğan kendi kafasına göre gitmedi, Eş Başkanların bilgisi dâhilinde Erdoğan ile görüşmeyi gerçekleştirdi. Erdoğan, her parti içerisinde devletin geleneksel çizgisine yakın olanları tercih etti ve böylelikle aslında kendi pozisyonunu meşrulaştırdı. Seçimlerde kendisi hakkında söylenilenlerin ne kadar geçersiz olduğunu partilere kabul ettirdi. Ayrıca Celal Doğan neden HDP’den aday oldu? Bu soruya verilecek yanıt, aynı zamanda HDP’nin devlet tarafından denetlenmesi ve sistem içerisine çekilmesi bakımından üzerinde düşünülmesi gereken çok önemli bir nokta. Bu nedenle Mart 2015’te yayımlanan makalemde Celal Doğan’ın aday gösterilmesinin yanlış olduğuna dikkat çekmiştim. Bugün de aynı düşüncemi koruyorum.
İkincisi, Figen Yüksekdağ’ın bütün koalisyon görüşmelerine açığız değerlendirmesi ve daha sonra iki Eş Genel Başkan’ın AKP-CHP Koalisyonuna destek veririz açıklamaları yanlıştı. HDP, sorunların çözümünü sistemin iki önemli partisi arasındaki koalisyon üzerinde olacağına kendisini ikna etti. Üzerinde yükseldiği toplumsal dinamikleri canlı tutmak yerine, egemen sınıfların belli bir kesiminin ‘uzlaşıcı’ görünmesi ve mutlaka olası bir ‘koalisyon içerisinde yer alması gerektiği’ uyarısının etkisi altında kaldı. İktidar gücü olan AKP ile iktidardan pay almak isteyen CHP’nin sistemin sürekliliği bakımından stratejik politikaları esasen aynıdır. Bunlara destek vermenin kimseye bir yararı olmayacağı çok açıktır.
Üçüncüsü HDP’nin geçici hükümete bakan vermesi de son derece yanlış ve politik sonuçları da ağır olan bir sürecin başlangıcı olarak görmek gerekir. Gündemde olan seçim hükümeti değil, savaşı yoğunlaştıracak ve toplumsal muhalefeti bastırmakla görevlendirilmiş bir teknokrat bakanlar kuruludur. HDP, hükümete iki temsilci vererek Erdoğan tarafından organize edilen ve savaş politikalarına ağırlık verecek olan teknokrat hükümetini meşrulaştırdı. İki HDP’li bakanın, devir-teslim işlemi yaptırmaması veya kırmızı plakalı arabaya binmemesinin ciddi bir değişim olarak gösterilmesi de çok basit ve tuhaf bir davranıştır…
Dördüncüsü, uzlaşma ve birleştirici kavramlarını uygun yerde ve zamanda kullanmayan, bunu daha çok sistem dışında kalan ve demokrasi mücadelesinde yer alan kurumsal yapılar arasında geliştirmek yerine parlamentoda sistem partileri arasındaki uzlaşıya indirmek de son derece yanlış ve tehlikelidir. Politika belirli ilkeler ve değerler içerisinde yapılır. Örneğin egemen sınıfların bir kesiminin taleplerini dikkate alarak uzlaşıcı görünmek için sistemin en önemli iki partisinin kuracağı koalisyona destek vermeyi savunmak, bugünkü rejimi kılcal damarlarına kadar desteklemektir. Bunu ‘parlamentoda politika yapıyoruz, toplumda gelen talepleri dikkate alıyoruz’ gibi bir bakış açısıyla savunmaya çalışmak da, sistem partilerine benzemektir...
Beşincisi, HDP, Kürtlere yönelik çok yönlü sürdürülen savaşa karşı 80 milletvekiliyle içte ve uluslararası alanda aktif bir rol üstlenmesi gerekirken oldukça pasif ve kendiliğindenci bir politika izliyor.
Hemen her gün Kürtlerin seçilmiş yerel yöneticileri tutuklanıyor. Belediye Eş Başkanları, HDP ve DBP yöneticilerinin tutuklanmaları öyle sıradanlaşmış ki haber değer bulunmuyor. Bunlar halkın yereldeki temsilcileridir, halkın gerçek iradesini temsil ediyorlar. Ancak HDP, bu tutuklamalara karşı gerekli politik refleksi örgütleyemiyor. Hatta biraz ağır olacak ‘yok hükmünde’ sayıyor.
Altıncısı, 7 Haziran’da Türkiye’nin iç politik dengeleri ve iktidar çatışması nedeniyle egemen sınıfların bir kesimi belki de bir kereye mahsus olmak üzere HDP’yi destekledikleri biliniyor. HDP, bu desteği süreklileştirmek isterken, karşıdaki güçler ise HDP’nin bütünüyle sistem içerisine çekilmesinde ısrar ediyor.
Bunun en somutlaşmış biçimi de Kürt Hareketiyle arasına mesafe koyması ve ondan bağımsız hareket ettiğini göstermesidir. HDP, bu modaya uymuş olacak ki, görüşmeleri bütünüyle sonlandıran, ateşkesi tek taraflı bozan ve savaşa karar veren devlete yönelik politikalarını çok daha aktifleştireceğine PKK’ye yönelik eleştirel söylemlerini arttırmaya başladı. S. Demirtaş’ın PKK’ye çağrı yaparak ‘ama’sız silahların bırakılmasını dillendirmesi ne anlama geliyor?”[96]
Bunlara Celal Başlangıç’ın, “Haziran 2015 seçiminin bildirgesinin açıklanmasından tam 163 gün geçmişti ve HDP’nin 2 Ekim 2015 tarihinde 1 Kasım seçimleri bildirgesinin bir önceki bildirgeyle 2 Ekim 2015 tarihli arasındaki en büyük fark, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ne yapılacağı konusuydu.
21 Nisan’da bildirgede yer alan ilgili maddeyi Yüksekdağ okumuştu: ‘Diyanet İşleri Başkanlığı kaldırılarak devletin din ve inanç alanından elini çekmesi sağlanacak.’
Diyanet İşleri’ni kaldırma konusu HDP içinde de çok tartışılmıştı. AKP sözcüleri tarafından da ağır biçimde eleştirilmişti HDP. Ancak okunan bildirgede görüldü ki, Diyanet İşleri Başkanlığı’nı ‘kaldırmak’ yerine her inancın temsil edileceği Din ve İnanç İşleri Kurulu’na ‘dönüştürmek’ önerisi geliştirilmişti. Anlaşılan tartışmalar ve eleştiriler bu bildiride dikkate alınmıştı,”[97] diye formüle ettiği konuda şunlar da eklenmeli:
“Dini, devletten devleti de dinden özgürleştirecek çözüm önerisi yok. Tek mezhepli devletten, çok dinli devlete yol açan yaklaşımlar var. Şöyle ki; HDP ‘Diyanet İşleri Başkanlığı ‘Din ve İnanç İşleri Kurulu’ olarak yeniden yapılandırılacak’ diyor ama bu kurulun sivil mi, özerk mi yoksa kamu kurulu mu olduğunu belirtmiyor.
‘Devletin din ve inanç alanından elini çekmesi sağlanacak, din ve inanç işleri topluma, inanç sahiplerine bırakılacak’ diyor ama sonraki paragrafta 150 bin Sünnî İmamı ilgilendiren ‘Diyanet İşleri çalışanlarının özlük hakları korunacak’ diyerek dinin finansmanını kamuya ait ‘diyanet bütçesi’ üzerinden korumayı taahhüt ediyor.
Bu ise ciddi bir çelişki barındırıyor.
HDP’nin ‘Din ve İnanç İşleri Kurulu inanç topluluklarının temsilcilerinden oluşacak, aralarındaki ilişkiyi düzenleyecek ve koordinasyonu sağlayacak’ tutumu ile CHP’nin ‘Devlet tüm inançlara ve bireysel tercihlere eşit mesafede duracak, Diyanet İşleri Başkanlığı çoğulcu ve kapsayıcı bir yapıya kavuşturulacak’ tutumları farklı ifadelerle dile getirilmiş olsa da, öz itibariyle çok benzerlik taşıyor.
HDP devlet kurumu olan ‘Diyanet’in’ ya da ‘Din ve İnanç İşleri Kurulu’nun, ’din, teoloji üretim’ faaliyetine ilişkin tek bir söz söylemezken, HDP Din ve İnanç İşleri Kurulu için ‘din siyaseti üreten bir kurum olmayacak’ derken, CHP de benzer bir anlayışı savunarak ‘Diyanet gündelik siyasetin dışında tutulacaktır’ diyor. Bunu söylemek tek başına yetersiz. Bu yeni bir şey de değil. Mevcut Anayasanın 136. Maddesine göre ‘Diyanet İşleri Başkanlığı, lâiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasî görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak’ hizmet vermesini buyurmuş. Fakat varlığı laikliğe aykırı olan Diyanet hiç bir zaman siyasetin dışında kalmamıştır.
Diyanetin adı değişse de, mezhepçi yapısı çoğulcu ve kapsayıcı hâle getirilse de, devletin kurumu olarak kaldığı sürece, Türkiye gibi bir ülkede çoğunluk inancına dayalı siyasetin ve iktidarların vesayetinden kurtulma şansı ve imkânı olmaz.”[98]
Eleştiriler daha da çoğaltılabilir. Ancak en hayatilerinden birini daha belirterek ilerleyelim!
V. İ. Lenin’in, “Emperyalizmin mümkün olan en kısa tanımını yapmak gerekseydi, emperyalizm, kapitalizmin tekelci aşamasıdır derdik. Bu tür bir tanım en önemli öğeyi içermiş olurdu, zira bir yandan, mali sermaye, çok büyük birkaç tekelci bankanın banka sermayesinin, tekelci sanayi birliklerinin sermayesiyle birleşmesidir; öte yandan, dünyanın paylaşılmasında, herhangi bir kapitalist devletçe el konulmamış topraklara kolayca yayılan sömürge siyasetinden, tamamıyla paylaşılmış yeryüzü topraklarının tekel hâline gelmesi için uygulanan sömürge siyasetine geçişi ifade etmektedir.”
“Gerek sömürgecilik gerekse emperyalizm, kapitalizmin son aşamasından, hatta kapitalizmden önce de vardı. Kölelik üzerine kurulu olan Roma da sömürgeci bir siyasal çizgi izlemiş ve emperyalizm uygulamıştı.
Fakat sosyo-ekonomik şekillenmeler arasındaki temel farkı görmezden gelerek ya da geri plana iterek emperyalizm üzerine ‘genel’ mülahazalarda bulunmak, bizi, tıpkı “büyük Roma ile büyük Britanya” mukayesesi gibi en anlamsız klişelerin ya da ‘büyük’ lafların esiri yapar. Zira kapitalizmin önceki aşamalarında bile kapitalist sömürge siyaseti, mali sermayenin sömürge siyasetinden özünde farklıdır,”[99] diye tanımladığı kapitalizmin en yüksek aşaması emperyalizm konusunda -örneğin- tarih(imiz)e şu kayıtlar düşülmüştür:
Che Guevara’nın, “Bizim her eylemimiz emperyalizm’e karşı bir savaş çağrısı ve insanlığın düşmanı ABD’ye karşı halkların birliği için savaş marşıdır…” “Emperyalizm hayvanlıktır. O hayvan hiç doymak bilmez o ulusal sınırları bilmez. Hitler’in hayvan orduları gibi, Kuzey Amerika’nın hayvanları gibi, Belçika’nın emperyalistleri gibi... Çünkü emperyalizmin özü insanları hayvana çevirmektir, delirmiş kana susamış birer hayvan”…
Deniz Gezmiş’in, “Bugün ezilen halkların tek ve ortak düşmanı emperyalizmdir”…
Yusuf Aslan’ın, “Savaşımız, çağımızın yüz karası emperyalizme ve onun işbirlikçilerine karşıdır”…
Ulaş Bardakçı’nın, “Emperyalizme ve oligarşiye silah çektiğimizi ilan ettik. Bağımsız ve demokratik Türkiye için”…
Hugo Chávez’in, “ABD emperyalizmi tarihi gördüğü en sapkın, en katliamcı, en ahlâksız imparatorluktur”…
George Bernard Shaw’ın, “Kan kokusu almış bir köpek balığından daha tehlikelisi, petrol kokusu almış
Amerikan emperyalizmidir”…
 
Bunlar böyleyken; HDP’nin (AB’den ABD’ye) emperyalizm konusunda suskunluğu kabul edilemez bir hâldir. Çünkü Ahmed Pelda’nın ifadesiyle, “Amerika tüm Ortadoğu’daki savaşta büyük pay sahibidir. Bunu isteyerek de yapıyor. Bu güçlerin birbiriyle didişmesini, çatışmasını, küçülmesini, yıpranmasını ve ABD’nin iradesini kabulünü bekliyor. Bunun içinde Kürdistan da ver elbet”![100]
Evet, evet, kabul edilemez bir hâldir bu!
Tıpkı ‘The Daily Telegraph’ın, ‘PKK Türkiye’yle Çatışmaları Bitirmek İçin ABD’yle Gizlice Görüşüyor’ başlıklı haberinde, PKK’nın ABD’nin arabuluculuğuna sıcak baktığı da aktarılıp, Bayık’ın “ABD’nin Türkiye ile aramızda arabuluculuk yapması gerektiği çağrımı yineliyorum. Bize bir garanti verirlerse üzerimize düşen rolü yerine getiririz,”[101] sözlerini aktardığı hâlin de kabul edilemez olduğu gibi…
Geçerken hatırlatalım: James Connolly, “İngiliz ordusunu yarın ülkeden çıkarsanız ve yeşil İrlanda bayrağını Dublin kalesine çekseniz bile, eğer Sosyalist cumhuriyeti kurmaya girişmezseniz tüm çabalarınız boşa gidecektir. İngiltere sizi yönetmeye devam edecektir. O sizi kapitalistleri, toprak beyleri, finansçıları, bu ülkeye yerleştirmiş olduğu ve analarımızım gözyaşları ve şehitlerimizin kanlarıyla sulayarak yeşerttiği tüm bir dizi ticari ve bireyci kurumlarıyla sizi yönetmeye devam edecektir”…
V. İ. Lenin, “Hükümetlerinin başlattığı bir savaşın, ancak hükümetler arasında bir savaş olarak biteceğine inanan ve bunun böyle olmasını isteyen bir burjuva; bütün hasım ülkelerin sosyalistlerinin ‘kendi’ hükümetlerinin yenilgisini istemelerini ve bunu söylemeleri ‘gülünç ve saçma’ bulur. Tersine bu tür bir söz, sınıf bilincine varmış her işçinin beslediği düşünceyi doğrular, ve bizim, bu emperyalist savaşı bir iç savaş durumuna çevirme çabalarımız ile aynı doğrultuda olur,” uyarısını yıllar önce dillendirmişti ve bu uyarılar hâlâ da geçerlidir…
PARLAMENTARİZM “AÇMAZI”NDA MEVCUT HÂL(İMİZ)
Aslı sorulursa; HDP’nin bu soru(n)larının ardında yatan parlamentarist sınırlarıdır!
Murat Çakır’ın -haklı olarak-, “Parlamentoda yer almak ayrı bir şeydir, parlamentarizm çok farklı bir olgudur. Parlamento mücadelesinin beslendiği kaynak parlamento dışı mücadeledir. Belirleyici olan odur. Bu ikisinin uyumunu sağlamak ayrı bir meziyettir. Kantarın topuzunu hiç bir zaman elden kaçırmamak gerekir,”[102] notunu düşmesi boşuna değildir.
Çünkü Nabi Yağcı gibilerin, “Çağımız kapitalizminde, ‘süper-ego’ buyruğu -Badiou’nun deyişiyle- şu: Demokrasiyi kabul edeceksiniz! Etmemek yasak!”[103] uyarısını görmezden gelerek hâlâ şunları diyebildiği bir açmazın orta yerindeyiz:
“Esas olarak parlamentonun etkin kullanımı üstünde durmak istiyorum, zira bu durum geçmişi değil esas olarak bugünümüzü ilgilendiriyor ve ne olmalı sorusuna bir yanıt veriyor.
Parlamenter demokrasi konsepti, parlamenter mücadele yöntemleri, seçimlere, parlamentolara (ulusal meclislere) katılıp katılmama konusu tüm dünya solunun öteden beri üzerinde sonu gelmez tartışmalar yaptığı konulardır. Yakın zamanlara kadar solda baskın eğilim parlamenter mücadele yöntemlerine kötü gözle bakmak, bunları revizyonist, oportünist bir sapma olarak görüp reddetmek olmuştur. Bir başka yanılgı ise parlamentoyu yalnızca bir ajit-prop kürsüsünden ibaret görmekti.
 
Kısacası, parlamento ile halk, kamuoyu, parlamentoyla sokak arasındaki sayısız köprüleri, karmaşık ilişkileri; oy mekanizmasının ve parlamenter kurumların halk için anlamını göz ardı etmek; bu karmaşık ilişkileri içlerine girerek, katılarak anlamak, analiz etmek yerine steril devrimcilik adına kolaycılığa kaçıp reddetmek yada küçümsemek tüm dünya solunun gelenekleşmiş yanlışıdır…
Özet şu ki, ulusal meclisler ( parlamentolar) yalnızca egemen sınıfların/güçlerin kendi çıkarlarını halkın gözünde meşrulaştırma aracından ibaret değildir; parlamentolar ezilenlerin, sömürülenlerin, dışlanmışların çıkarlarını, taleplerini de meşrulaştırabilir, ama bunun olabilmesinin koşulu güçlü ve etkili bir demokratik muhalefetin hem parlamentoların içinde ve hem de dışında varolabilmesidir.”[104]
Yağcı yanılıyor! Parlamentarizm konusunda Karl Marx’ın, “Eskiyen şey, yeni edindiği biçim içerisinde, kendisini onarmaya ve varlığını sürdürmeye çalışır”; M. Bakunin’in, “Ekonomik eşitlik olmaksızın verilen politik eşitlik bir teranedir, bir sahtekârlıktır, bir yalandır”; Amadeo Bordiga’nın, “Parlamentarizmi komünizmin devrimci davası için kullanma olanağı kalmamıştır,” uyarılarını “es” geçmeden öncelikle ekleyelim:
Evet, V. İ. Lenin’in dediği gibi en gerici parlamentolarda bile çalışılabilir, o alanlar bir kürsü olarak kullanılabilir. Evet, AKP’yi ve onunla ifadesini bulan topyekûn saldırıları geriletmek, topyekûn direnişle her zeminde büyütülecek barikatlarla yanıt vermek doğrudur, gereklidir ve acil görevler arasındadır.
Çünkü burjuva parlamentarizmi kapitalist düzene özgü politik temsil biçimidir. Marksistlerin burjuva parlamentarizme ve demokrasisine yönelik ilkeli eleştirilerinden vazgeçemeyecekleri gibi, komünistler işçi sınıfının her hangi bir parlamenter çoğunluk elde etme yoluyla iktidarı alabilme olasılığının asla olmadığını savunurlar.
İşçi sınıfını iktidar hedefine ancak silahlı devrimci mücadele taşıyabilir. Burjuva toplumunda ilk yıkılması gereken kapitalist mülkiyetin temsili demokrasi formu, yanılsamasıdır. Parlamentarist temeller üzerinde örgütlenen temsili demokrasi illüzyonu aşılması gereken bir yozlaşmayken; aslolan iktidarın fethi fikrinin canlı tutulması ve örgütlenmesidir. Çünkü devrim davası, tek cümleyle kapitalist sömürü düzenine karşı doğrudan eylemi gerektirir.
Kaldı ki Columbia Üniversitesi’nden Prof. Saskia Sassen’in bile, “Liberal demokrasinin sonuna gelmiş olabiliriz,”[105] diyebildiği koordinatlarda Fikret Başkaya da hepimizi uyarır:
“Aylardır, haftalardır ülkenin gündemi bir tek soruya kilitlendi: Kim kazanacak? Oysa sorunun cevabı belliydi. Her zamanki gibi 70 yıldır kim/kimler kazanıyorduysa yine onlar kazanacaktı… İnsanlar oy kullandıklarında, şeylerin seyri üzerinde etkili olduklarını, bir şeyleri değiştirdiklerini, değiştirebileceklerini sanıyorlar… Oynanan bu demokrasi oyununa ‘temsilî demokrasi’ deniyor.
Demokrasinin bir tanımı var ve olması gerekiyor. Demokrasi ‘halkın yönetimi’ ‘halkın kendi kendini yönetmesi’ demek… Eğer demokrasi halkın yönetimi, halkın kendi kendini yönetmesi demekse, orada oligarşiye, monarşiye, aristokrasiye, her türden dikta rejimine yer olmaması gerekir. Başka türlü ifade edersek, demokrasinin olduğu yerde ‘parazitlerin’ yaşama şansı yoktur…”[106]
“Eğer bu rezil düzeni değiştirmek, haysiyetli insanlar olarak yaşamak istiyorsak ve gerçekten öyle samimi bir niyet varsa, biraz vakit ayırıp, bu yağma ve talan düzeni hakkında birazcık kafa yormak gerekecek… Radikal eleştiri yoksa eleştirinin bir kıymet-i harbiyesi de yoktur… Ve radikal olmak demek, sorunları kökeninden ele almaktır… Aksi hâlde bu rezil, bu gayri insani soygun düzeninin efendilerinin ve ideolojik uşaklarının ağzıyla konuşmaktan kurtulmak mümkün olmayacak… Başkalarının ağzıyla konuşmak…
Daha ne zamana kadar?”[107]
Kaldı ki Sabahattin Ali’nin, “Bu ölü toprakların üstünde hiçbir şey ölmek ve öldürmek kadar kolay değildir,” saptamasını bir kez daha kanıtlayan 10 Ekim 2015 Ankara’sından “demokrasi adına” yaşatılanlara her şey parlamento ve parlamentarizmin ne olduğu/ olabileceğini ortaya koymaktadır!
S. Zizek’in, “En iyiler artık kendilerini herhangi bir şeye adamaktan aciz, en kötüler ise ırkçı, dinci, cinsiyetçi bir fanatizme adanmış durumda,” formülasyonuyla tarif edilmesi mümkün olan mevcut hâl(imiz)e ilişkin James Petras’ın düştüğü not şöyle:
“Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan da Kürt halkına ve onların Kürt devleti arzularına karşı büyük bir savaş başlatmış durumda. Erdoğan’ın Kürtlere yeniden açtığı savaşın içeride ve bölgede karmaşık bileşenleri var.[108] Türkiye içinde baskılar Kürtlerin seçimlerde yükselen partisi HDP’nin baskı altına alınmasına yönelik.
Erdoğan son seçimlerde şaşırtıcı ölçekte fazla milletvekilinin seçildiği bu siyasi partiyi itibarsızlaştırmayı veya kapatmayı, yeni bir seçimin yapılmasını ve böylece Meclis’te ‘çoğunluğu’ sağlayarak diktatoryal ‘yürütme gücüne’ sahip olmayı planlıyor.”[109]
Bu madalyonun bir yüzüyken; içinden geçtiğimiz süreçte emperyalist-kapitalizm bir yandan büyük bir iktisadi krizle boğuşurken diğer yandan da bir küresel ölçekte dünyanın yeniden paylaşılması mücadelesini yürütüyor. Bu durum bir yanıyla küresel ölçekte işçi sınıfı hareketlerinde büyük ve önemli bir canlanmaya yol açarken, diğer yanıyla da bölgesel, yerel çatışmaları tetikliyor ve bağımlı ve yarı bağımlı coğrafyalarda siyasi haritaların yeniden çizilmesini dayatıyor. Söz konusu çatışmanın en net ve yoğun şekilde cereyan ettiği yer ülkemizin de içinde bulunduğu Ortadoğu’dur.
Türkiye’de bu hâlden bağışık değilken; Çağdaş Gazeteciler Derneği’nin, ‘2015 Nisan-Mayıs-Haziran Medya Raporunu’na göre, muhabir, yazar, sorumlu yazı işleri müdürü ve genel yayın yönetmenine yönelik 26 yeni soruşturma açıldı ve bu soruşturmalarda 19 gazeteciye çoğunluğu hapis istemli dava açıldı. Yine aynı rapora göre, farklı basın yayın organlarında çoğunluğu muhabir, 3’ü yabancı 18 kişi gözaltına alındı, 1’i tutuklandı.[110]
Kim ne derse desin: “Türk devleti her zaman bir milli güvenlik devleti olarak kaldı.[111] 60 - 80’li yıllarda kopya çekilen model ağırlıkla Latin Amerika’daki askeri diktatörlükler ve onların siyasal mühendisliğe soyunmaları idi. Şimdi arka kapılar ardında tartışılan ‘çözüm’ ise yeniden Sri Lanka modeli... İlkin 2010’dan itibaren acaba deyip bu modeli izlemeye başladılar… Sri Lanka’da kasaplar ‘nihai çözüme’ yönelmeden önce, sözde bir barışçıl çözüm denenmişti,”[112] Ragıp Zarakolu’nun altını çizdiği gibi!
1 KASIM GÜZERGÂHI
Orhan Miroğlu’nun, “7 Haziran seçimlerinde HDP’ye verilen oyların maalesef silahların konuşmasında belirleyici bir rolü var. İşte bu nedenle, 1 Kasım seçimlerinde HDP’ye verilecek oyların, çatışma sürecini daha da derinleştirmekten ve PKK’yı doğru yaptığına daha da inandırmaktan başka bir şeye yaramayacağı açıktır,”[113] hezeyanlarıyla desteklenen liberal zırvalarla[114] 1 Kasım 2015 seçimlerine böylesine bir tabloda gidiliyorken; Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, “7 Haziran’da yaşananlar 1 Kasım’da yaşanmayacaktır diye düşünüyorum,”[115] notunu düştüğü 26. Dönem parlamentosunu belirlemek üzere yurtiçinde 54 milyon 75 bin 851, yurtdışında 2 milyon 895 bin 885 olmak üzere toplam 56 milyon 971 bin 736 seçmen oy kullanacak. 7 Haziran seçimlerine göre de, yurtiçi ve yurtdışı seçmen sayısı yüzde 0.59 oranında 338 bin 847 arttı.[116]
Ankara Milletvekili Sırrı Süreyya Önder’in, Erdoğan’ın, 1911’deki seçim sonuçlarını beğenmediği için 1912’de şiddet ve baskıyla yeni bir seçim yaptıran İttihat ve Terakki’nin yöntemini uyguladığını belirtip, “Sopalı Seçim”[117] diye nitelediği; Tarık Şengül’ün, “Zamanı belli, mekânı karışık, zemini kaygan bir seçime gidiyoruz. Seçimin adil olmayacağı gelişinden belliydi,”[118] notunu düşmeden edemediği 1 Kasım seçimleri için CHP, 3.5 aylık sürede 1 milyon 73 bin kişilik seçmen hareketliliği yaşandığını saptadı. 7 Haziran’da oy kullanan 672 bin 649 seçmen, 1 Kasım listelerinde yer almazken, oy kullanmayan 400 bin 354 seçmen listelere girdi. İstanbul’da 145 bin 98, Ankara’da 45 bin 99, İzmir’de 36 bin 601 seçmen kayboldu![119]
Demirtaş’ın, “Doğu’da seçim yapılacak bir koşul yok. Bölgeden gelen arkadaşlarımızdan iyi haber yok.
Bu koşullarda sandık kurulması imkânsız. Eğer anketler AKP’yi çok düşük gösterirse seçimi erteleme yoluna da gidebilirler,” derken; bölgede yaşanan çatışma ve gerilim ortamında HDP’li milletvekilleri silahların konuştuğu bir dönemde bölgede seçim yapılmasının gerilimi daha da artıracağı uyarısı dillendirdiği[120] tabloda Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı aracılığıyla 7 Haziran seçimlerden önce 44 ile “bir defaya mahsus” 63 milyon lira doğum, çeyiz, öksüz-yetim-şehit aileleri ve çocukları gibi kalemlerde yardım dağıtıldığı belirlendi.
Yardım yapılan 44 ilin 23’ünün gelir seviyesinin düşük olması ve HDP’nin yüksek oy aldığı Doğu Güneydoğu Anadolu bulunmasıyla dikkat çekiyor. Bakanlık, 1 Kasım seçimleri öncesinde de sosyal yardımların dağıtımı için yeni bir çalışma başlattı![121]
CHP’nin Alevî oylarını konsolide etmek için “eski solcular”a müracaat edip, müthiş bir efor sarf ettiğinin[122] de gözlemlendiği 1 Kasım güzergâhında sosyalistlerin HDP’ye ilişkin eleştirel destekleri –seçim tavır(lar)ı- de öne çıkıyordu.
PARTİZAN “Partizan olarak 7 Haziran seçimlerinde olduğu gibi 1 Kasım’da da HDP’yi destekleme tavrımızı sürdüreceğiz. Meclis ve legal siyaset Kürt ulusunun özgürce siyaset yapma hakkının bir parçasıdır. Bizler elbette bu hakka karşı uygulanan faşist baskıya karşı dün olduğu gibi bugün de Kürt ulusunun ve onun legal alandaki siyasal temsilcisi HDP’nin yanında yer aldık/alıyoruz. Ancak Kürt ulusunun haklı ve meşru taleplerini desteklerken, bu taleplere omuz verirken, sorunun gerçek anlamda bu yöntemle çözülemeyeceğinin de bilincindeyiz. Bu bağlamda HDP milletvekili listesinde yer alarak aday göstermeyi yerinde ve doğru bir tutum olarak görmüyoruz. Bu dönemde 7 Haziran seçimlerinde olduğu gibi aday gösterme üzerinden bir faaliyet yürütmeyeceğiz.
Parlamentoyu -özellikle de- 7 Haziran seçimleri sonrası taktik olarak bir araç veya olanak olarak görmediğimizin altını çizmeliyiz. Öyle ki, sadece son süreçte yaşanan gelişmeler dahi meclisin göstermelik karakterini ve incir yaprağı rolünü çok daha fazla açığa çıkarmıştır. Parlamento kürsüsü bu süreçte taktik değerini ve önemini dünden daha fazla kaybetmiştir. Artık bizzat cumhurbaşkanının, başbakanın ve bilumum devlet kadro ve mekanizmasının üstünde tepindiği, meşruiyetini alaşağı ettiği ve bunu da politik krizi harlayarak yaptığı koşullarda bu kürsüden çıkacak sesten çok, ezilenleri bu ahıra mahkûmiyetten kurtaracak bir taktik politik yönelim daha fazla hasıl olmuştur.”[123]
DHF 1 Kasım seçimlerini 7 Haziran seçimlerinin bir devamı olarak gören Demokratik Haklar Federasyonu (DHF) 7 Haziran seçimlerindeki hedeflerle seçimlere katılacaktır… DHF tüm bu çalışmalarını elbette ki sadece seçim sürecine endeksli ele almamaktadır. Seçimler olsun olmasın ana hedef olarak tüm bu çalışmaları kesintisiz sürdürecektir.
DHF olarak parlamentoya bakış açımız bilinçli tüm kitleler tarafından bilinmektedir. Fakat siyaset arenasına atılan yeni gençler için tekrarlamakta fayda görmekteyiz... Asıl amacımız ise her türlü geçici kazanımdan koparak ve temsili parlamenter sistemin yanlışlığını kitlelere anlatarak kitlelerin proletarya önderliğinde gerçek kurtuluşları olan kendi iktidarlarını kurmalarını sağlamaktır.”[124]
DİP “Türkiye’nin Suriyeleştirilmesine karşı oylar HDP’ye… Hak istemek yetmez, hakkımızı gasp edenin elinden onu çekip almamız gerekir. Özgürlük istemek yetmez, firavunlara karşı başımızı kaldırmak gerekir. Barış istemek yetmez, savaşı çıkartanları, Erdoğan’ı ve AKP’yi yenmeden savaş bitmez!”[125]
Ali Turgay Ali’nin, “7 Haziran genel seçimlerinde, Kürtler, Türkler, Lazlar, Alevîler, Ermeniler, Rumlar, Romanlar, LGBTİ’ler ve daha pek çok kesim güzel günlere inandığından ötürü HDP’yi destekledi.
Peki ya şimdi?”[126] notunu düştüğü 1 Kasım güzergâhındaki HDP’nin Seçim Beyannamesi’nde “demokratik özerklik”in “ılımlılaştırıldığı”, Diyanet’i kaldırmanın “es” geçilip, seçim listesinde LGBTİ’li adaylara ve Levent Tüzel’e yer verilmemesi,[127] HDP açısından -doğru olmayan- bir tercihti![128]
HDP’de, Kürt hareketinin simge isimlerinden DTK Eşbaşkanı ve İmralı heyeti üyesi Hatip Dicle’nin aday olması yönünde hem parti yönetimi hem de parti tabanında büyük bir beklenti bulunduğu dile getirilip, parti yönetiminin de 1 Kasım seçimlerinde aday olması için Dicle’yi razı etmeye çalışsa da Dicle’nin aday olmazken;[129] Ethem Sarısülük’ün ağabeyi Mustafa Sarısülük Ankara 2. bölge 1. sıradan milletvekili adayı gösterildi.[130]
Ayrıca Suruç katliamında HDP parti meclisi üyesi olan eşi Ferdane Kılıç ile oğlu Nartan’ı yitiren Metin Kılıç, HDP’nin Bursa listesinde 2. sıradan milletvekili adayı oldu.
Yine Suruç katliamında yaralanan Şerife Erbay, İstanbul 2. bölgeden 4. sıradan milletvekili adayı gösterirken; Roboskî katliamında 11 yakınını kaybetmişti Ferhat Encü yine Şırnak adayı oldu…
“En radikal değişiklik çok az farkla milletvekilliği yitirilen ya da hiç vekillik kazanılamayan yerlerde vardı. Örneğin Aydın ve Manisa gibi kentlerde daha çok sosyalist kimliği önde olan adaylar gösterilmişti 7 Haziran’da ve bu kentlerde çok az farklarla seçimler yitirilmişti. Bu kez HDP yönetimi bu kentlerde Doğan Erbaş ve Mustafa Avcı gibi Kürt kimliği önde olan adayları liste başına yerleştirdi.
En belirgin değişikliklerden biri de geçen seçim Gaziantep’ten seçilen CHP kökenli Celal Doğan’ın bu kez İstanbul 2. bölgeye kaydırılmış olmasıydı. Doğan bu değişikliğe ‘Bizim İstanbul’da daha çok katkı sunacağımız düşünüldü herhâlde’ derken bu değişikliğin özel nedenlerden dolayı kendisi için de iyi olduğunu söylüyordu.
Özellikle seçilecek milletvekilliklerinin garanti olduğu yerlerde çok büyük bir liste değişikliği yapmadı HDP yönetimi 7 Haziran listesine göre. Ancak bu durum, parti içinde 7 Haziran sonrasında başlayan liste tartışmalarının da sonlandırıldığı anlamına gelmiyor. Yani HDP yönetimi 7 Haziran sonrası yapılan ilk Parti Meclisi toplantısında tartışmalara neden olan ‘aday belirleme yöntemi’ ve ‘parti içi demokrasi’ tartışmalarına, eleştirilerine bugüne dek yanıt verme fırsatı bulamadı. O nedenle eğer ‘ortalık biraz durulursa’, HDP’yi ‘milletvekili adaylarını belirleme’ yöntemi dışında Parti Meclisi’nin belirlenmesi, Merkez Yönetim Kurulu’nun seçilme yöntemlerine kadar hayli kapsayıcı bir ‘parti içi demokrasi’ tartışması bekliyor,”[131] diyordu Celal Başlangıç…
Gerçekten de Mardin’den bir kez daha aday gösterdiği 4. sıra milletvekili adayı Mehmet Ali Aslan ile Batman’dan yine 4. sırada aday gösterdiği Ali Atalan’ın, yer değişikliği nedeniyle il seçim kurullarına dilekçe vererek adaylıktan çekildiği[132] dizaynda “Türkiye Partisi” olma iddiasındaki HDP 1 Kasım seçimlerine de Êzîdî’den Ermeni’ye Alevî’den Süryanî’ye sosyalistten feministe toplumun pek çok kesiminden adayla hazırlanırken; İslâmi kimlikli isimleri seçilebilecek yerlerden tekrar aday göstermesi dikkat çekiciydi ve bu isimlerden bazıları şunlardı: Ayhan Bilgen… Adem Geveri… Hüda Kaya… Seher Akçınar Bayar… Prof. Dr.
Kadri Yıldırım… Nimetullah Erdoğmuş… Altan Tan…
Türkiye partisi olmayı temel ilke olarak belirleyen HDP’nin 1 Kasım’da listelerinde Kürt siyasetinin en sıkıntılı dönemlerine damgasını vuran isimlerden sadece Leyla Zana’ya yer verildi. Kürt siyasetindeki değişim rüzgârı 2011 seçimi ile başladı. Demokratik Toplum Partisi’nin (DTP) kapatılmasının üzerinden henüz iki yıl geçmişti. Hareketin en önde gelen isimleri arasında 90’lı yılların çatışmalı ortamında tanınan Mahmut Alınak, Hatip Dicle, Leyla Zana, Ahmet Türk, Sırrı Sakık, Selim Sadak, Aysel Tuğluk vardı.
Ayrıca İstanbul 3’nci bölge 3’ncü sıra adayı Erdal Ataş Demokratik Halklar Federasyonu (DHF); Adana’dan yeniden aday gösterilen Rıdvan Turan genel başkanlığını yaptığı Sosyalist Demokrasi Partisi (SDP); Van adayı HDP Eş Başkanı Figen Yüksekdağ Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP); İzmir’den yeniden aday gösterilen Ertuğrul Kürkçü Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi (SYKP); Antalya milletvekili ve bu kentten 1’nci sıra milletvekili adayı olan Saruhan Oluç Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’nde (YSGP) siyaset yapıyordu.[133]
AKP VE BEYAZ KÜRTLER(İ)
HDP cephesi bu görünümle karşımızdayken; AKP[134] ile beyaz Kürtler(in)e tutumu da netleşiyor.
HDP’ye, “Terör örgütü ile selfie çekmekten vazgeç,”[135] diye seslenen Başbakan Ahmet Davutoğlu ekliyor: “HDP ‘inadına Barış’ı Kandil’e söylesin!”[136]
Aynı biçimde çiçeği burnunda AKP’li Başbakan Yardımcısı Tuğrul Türkeş, “PKK’nın siyasi kanadıdır HDP. O bakımdan onun önündeki şahısların barış, demokrasi gibi söylemleri, üzülerek söylüyorum ki gerçeği yansıtmıyor”;[137] AKP Genel Başkan Yardımcısı Mevlüt Çavuşoğlu, “Hiçbir güç, bizi inandığımız yoldan çeviremez. PKK’dan en çok zulmü Kürt vatandaşlarımız çekiyor. Şimdi o kardeşlerimiz PKK zulmü bitsin istiyorlar”;[138] AKP İzmir milletvekili Hüseyin Kocabıyık, “Şehitlerimizin vebali HDP ye oy veren şerefsizlerin üzerindedir. Allah onların belasını versin,”[139] derlerken; TRT Haber’de, bölgede halkın HDP’ye oy vermesinin çözüm sürecini bitirdiğini açıkladı[140] Yalçın Akdoğan da![141]
 
Özetle Albert Camus’nün, “İnsanlara boyun eğdirmek isteyenin kulağı sağırdır. Onun önünde ya dövüşeceksin ya öleceksin,” ikilemiyle karşı karşıya olan coğrafyamızda beyaz Kürtlerden birisi, Orhan Miroğlu, “Evet, Tuğrul Türkeş’le aynı partide olmak beni memnun ve mutlu ediyor. Kürtlere ve Türklere büyük acılar yaşatmış İttihatçılığın, bugünkü temsilcileriyle ve kendini solcu sayan Kemalistlerle aynı partide olmaktansa, yurtsever duygularından hiç şüphe duymadığım, Kürtler’i kardeş bir halk olarak gören bir Türk milliyetçisiyle AKP’de politika yapmayı tercih ederim,”[142] demekle de kalmayıp ekliyor:
“Bu zulüm sizin, hep sizin yüzünüzden”![143] “PKK silah bıraksın, sudan çıkmış balığa dönersiniz!”[144]
Onlar ne derse desinler bizim ne dediğimiz de, yaptığımız da açık, net ve herkesin malumdur!
“Komünistler, her milliyetten işçilerin ve diğer emekçilerin ‘birliğini’ savunurlar. Toprakların birliğini veya devletin birliğini, her milliyetten emekçilerin birliğine hizmet ediyorsa savunurlar, etmiyorsa toprakların ve devletin bölünmesini, ayrılmasını savunurlar. ‘Toprakların birliği’ veya ‘devletin birliği’ sloganı, hâkim ulusun burjuvalarının ve toprak ağalarının sloganıdır. Komünistler, her milliyetten ‘işçi sınıfının ve emekçi halkın birliği’ şiarıyla, ‘toprakların ve devletin birliği’ şiarını birbirinden kesin ve kalın çizgilerle ayıretmek zorundadırlar. Yoksa, hâkim ulusun milliyetçilikleriyle bir anda aynı paralele düşüverirler. Bu durum da, çeşitli milliyetlere mensup işçilerin ve emekçilerin birliğini kökünden baltalar”…
 
“Kürt ulusu ayrılmaya karar verirse, sınıf bilinçli Türkiye Proletaryası Nasıl davranacaktır? Ayrılma hâlinde iki durum söz konusu olabilir; Birincisi, ayrılmanın, yukarda belirttiğimiz gibi, devrimin gelişmesini olumlu yönde etkilemesi durumudur ki, bu durumda sorun basittir. Her milliyetten sınıf bilinçli Türkiye proletaryası, ayrılmayı kesinlikle savunur ve destekler. İkincisi; ayrılmanın, devrimin gelişmesini olumsuz yönde etkilemesi durumudur. Böyle bir durum varsa ve buna rağmen Kürt ulusu ayrılmak istiyorsa, sınıf bilinçli Türkiye proletaryası ne yapacaktır? Sözlü tartışmalarda bu soruya şafak revizyonistlerinin verdiği yanıt şudur; Zor kullanmak dâhil, her yönteme başvurarak ayrılmayı engellemek. Aynı soruya hareketimizin verdiği yanıt şudur; Komünistler böyle bir durumda zor kullanmayı kesinlikle reddederler, Kürt işçileri ve emekçileri arasında ‘birleşme’ lehinde propaganda yürütmekle birlikte, ayrılma isteğinin önüne asla zor çıkarmazlar.
UKKTH’nı tanımak, bir ulus bu hakkı kullanmak, yani ayrılmak istediği zaman, onun karşısına asla engel ve güçlük çıkarmamak demektir. Komünistler. Kürt ulusunun ayrı bir devlet kurup kurmayacağı kararını tamamen ve kesinlikle Kürt ulusuna bırakır. Kürt ulusu isterse ayrı bir devlet kurar, istemezse kurmaz. Buna karar verecek olan başkaları değil. Kürt ulusudur!”[145]
“Ezilen ulusların sosyalistleri, ezilen ulusun işçileriyle ezen ulusun işçilerinin tam ve kayıtsız şartsız birliğini, örgütsel birlik dâhil olmak üzere, savunmalı ve uygulamalıdırlar. Bu olmadan, burjuvazinin her türden entrikaları, kalleşlikleri ve hileleri karşısında proletaryanın bağımsız siyaseti savunulamaz ve işçi sınıfı, öteki ülkelerin işçileriyle sınıf dayanışmasını gerçekleştiremez. Ezilen ulusların burjuvazisi, işçileri aldatmak için ısrarla ‘ulusal kurtuluş’ sloganlarına başvurur, iç politikalarında bu sloganları, egemen ulusun burjuvazisi ile gerici anlaşmalar yapmak için kullanırlar; dış politikalarında halk düşmanı planlarını uygulayabilmek için rakip emperyalist devletlerle uzlaşırlar. (...) yalnız bu ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını reddetmelerine neden olamaz.”[146]
VE LİBERALLER!
Ve Gilles Deleuze’ün, “Kederli ruhların desteklemek ve propagandasını yapmak için bir despota ihtiyaçları olduğu gibi, despotun da amacına ulaşmak için ruhların kederlenmesine ihtiyacı vardır,” saptamasındaki “ruhlarını kederlendiren” malum liberaller!
Malum liberalleri, “Yetmez ama evet” hikâyesinden yakinen tanırsınız!
Şimdi, o geç(me)mişi unutturma gayretiyle onlar, Oya Baydar’ın “… ‘Yetmez ama evet’ten ‘yetti artık hayır’a” itirazlarının afra tafranın ardına gizlenirler;[147] ya da Adalet Ağaoğlu gibi, “Yeni Anayasa için oradaydık ama aldatıldık. Feci bir şekilde aldatıldık. Bu bizim enayiliğimiz,”[148] derler; veya “8 yıl önce daha saygın bir yerde olduğu” vurgusuyla bugün AKP’yi eleştiren Orhan Pamuk’un, “Kaybettikçe seçim yapıyorlar,”[149] vurgusundaki yüzeyselliğe sınırlanırlar...[150]
Kapitalist devletin terör tekelini “meşru” gören onların fikri hayatı, ezilenlerin öfkesine itirazla, devlet terörünün önünü açmak üzerine kurgulanmıştır!
“Oral Çalışlar gibi ‘tatlı su liberalleri’ ile devlete işbirlikçilik yapan bazı Kürtler ve devletin Ergenekoncusu, JİTEM’cisi ve AKP’lisi söz konusu Kürtlerin öz iradesini dışa vurma eylemleri olduğunda aynı tarafta, aynı fikirde ve aynı tutumda birleşmektedirler,”[151] diyen Baki Gül’ün işaret ettiği Oral Çalışlar’ın satırlarındaki üzere!
“Kendi adıma, PKK’nın son saldırılarının ve yükselttiği şiddet eylemlerinin tam olarak neyi amaçladığını, değerlendirmekte zorlanıyorum. Kendi içinde bir mantıklarının, bir hesaplarının olduğunu düşünebiliriz…
Şimdi tartışmamız gereken konu, silah ve şiddetin siyasetteki rolü. PKK, şimdiye kadarki şiddet çizgisini tırmandıran, geçmişte başvurmadığı ölçüde yoğun bir saldırı kampanyasıyla, bir güç gösterisine girişmiş durumda…
Aldığım mektup ve e-postaların ciddi bir kısmında ‘PKK şiddete başvurmakta haklıdır, eğer silahı bırakırsa Kürtler haklarını alamazlar’ anlayışıyla karşılaşıyorum.
Bu söylem, Kürt gençliğinde yaygın olduğu kadar, solun bir kesiminde de etkili. Silahı bir hak arama yöntemi olarak görmek, devrimin ancak silahla olacağını düşünmek, zaten sol açısından yeni bir fikir değil...
PKK’nın başvurduğu şiddet eylemleri, ‘olağan’ ve hatta ‘kaçınılmaz’ olarak değerlendirilebiliyor. ‘Devlet şiddetine şiddetle karşı koymak muhalefetin hakkıdır’ şeklinde bir ruh hâli, belirginleşiyor.
Yakın tarihimizde askeri darbelerle pekişen devlet şiddetinin yarattığı psikolojik ortam; ne yazık ki, soldaki şiddetin yarattığı tahribatı ve gayrı meşruluğu sorgulamamızı zorlaştırıcı rol oynuyor...
Şiddet yoluyla kurulmuş devletler, rejimler, daha sonra da şiddet üretmeye devam etmiştir... Şimdi meselenin şiddetten arındırılması için ne yapabileceğimizi düşünmenin zamanı.”[152]
 
“Şurası bir gerçek: Ülkemizdeki sol hareket içinde, ‘silah ve şiddet’ meselesi, henüz çözülmedi. Türk milliyetçiliğinin de, ‘şiddeti bir seçenek olarak gören refleksten’, gerçek anlamda koptuğunu, söyleyemiyoruz.
Literatürde, ‘haklı şiddet’, ‘haksız şiddet’ gibi ‘teorik ayrım’lar da vardır. Şiddeti savunan ‘solcu’lar, ‘kendi şiddetlerinin haklı şiddet olduğu’ konusunda bir ön hükümle hareket edebiliyorlar.
Günümüz dünyasında, ‘sol şiddet’e dair teorik tartışmalar, hâlâ güncel. Örneğin, Avrupa, bu konuları, yoğun şekilde tartışmayı sürdürüyor. ‘Sol şiddet’e ilişkin, yeni eleştiriler gelişiyor.
Son haftalarda ülkemizde yaşananlara gelirsek… Şiddet konusunda net bir tutum sahibi olmayanlar için, görüntü şu şekilde: ‘Devlet şiddete başvuruyor, PKK de haklı olarak buna kendi usulüne göre cevap veriyor’…
Daha da ilerletince, ‘Ben siyasette şiddete karşıyım ama; ne yapsın PKK, Kürtlere yönelik baskılara seyirci mi kalsın?’ noktasına gidiliyor…
80 milletvekiliyle grup kurmuş bir siyasi parti varken, ülkedeki iletişim ve diyalog imkânları büyük bir hızla genişlerken; ‘silahın hak aramak için kullanıldığını’ savunabilenlere; anlam vermekte zorlanıyorum.”[153]
“PKK bir an önce silahları susturmalı. PKK silahları susturursa, bir konuşma ortamı oluşabilir. Yeniden masaya dönülebilir.”[154]
“Kandil ile Öcalan arasındaki farklılık, aşılabilir mi? Bunu zaman içinde görebileceğiz. “PKK’nın çatışmayı tırmandırma stratejisi ve bölgesel hesapları” ile “Öcalan’ın çözümü Türkiye içinde arayan yaklaşımı” nasıl karşılık bulabilir, öngörmek kolay değil.”[155]
Burada durup, soralım: Sömürgeci devlet terörü, kapitalist devletin terör tekeli konusunda ne diyorsunuz, ne yapıyorsunuz?
Geçerken hatırlatayım: T harfiyle başlayan Arapça kökenli beş kavramı bugün çoğumuz bilmiyoruz. Oysa Osmanlı’da ve bilhassa Cumhuriyet’in başlangıç yıllarında Kürtlere karşı uygulanan politikalardan dolayı sıkça kullanılmışlardır.
Söz konusu bu kavramlar, günümüzde daha çok tarih çalışmalarında ve o dönemleri anlatan belgesellerde geçiyor. Mesela “Ermeni Tehciri”, “Ağrı Dağı Tenkil Harekâtı” ve “Tunceli Tenkil Harekâtı” gibi.
Devletin Kürt meselesine bakışının sırrını kendilerinde barındıran bu kavramlar artık kullanılmıyor olsalar da o konsept hâlâ yürürlükte. Mantalite ve bakış açısı değişmemiş, yerlerine modern ve öz Türkçekavramlar tercih ediliyor artık.
Bu zihniyetin devam ettiğini söylemeden önce yazıya konu olan sözcüklerin anlamlarını Türk Dil Kurumu’nun Sözlüğü’nü referans alarak açıklamakta fayda var.
Tedip: uslandırma, yola getirme, terbiye etme. Tehcir: göç ettirme, göç etmesine sebep olma, sürme.
Tenkil: 1) Uzaklaştırma 2) Herkese örnek olacak bir ceza verme 3) Düşman veya zararlı kimseleri topluca ortadan kaldırma. Temsil: özümleme (özümleme maddesinde de birinci anlam olarak ‘temessül, temsil, asimilasyon’ karşılıkları verilmiş). Temdin: uygarlaştırma, medenileştirme (bu TDK’nin sözlüğünde olmayıp Osmanlıca sözlüklerde var).
Kavramların açıklamalarına ve uygulamalara bakıp soralım. XX. yüzyılda yapılanlar ile XXI. Yüzyılda halka yaşatılanlar arasında ne fark var? Sözler değişmişse de eylemler aynı değil mi? Bugün de kamu düzeni ve güvenliği denilerek, devletin bütün baskıcı aygıtları halkın üzerine gönderilip onlara devletin kudreti ve “Türkün gücü” gösterilmiyor mu? Sivil insanlar öldürülmüyor mu?
Farqîn, Licê, Gimgim, Gever, Cizîr ve diğer yerlerde yapılanlar eski uygulamalar değil mi? Halk yine o aynı zihniyetle tehcir, tedip ve tenkile maruz bırakılmıyor mu?[156]
Tam da bu tabloda Ümit Kardaş’ın bile, “Türkiye’de Kürtlere karşı uygulanan inkâr ve imhaya dayalı ırkçı, asimilasyoncu şiddet politikaları karşısında Kürt toplumu içinden şiddet yöntemini benimseyen bir örgütlenmenin çıkması hiç beklenmedik bir gelişme değildi. Şiddete dayalı ırkçı, asimilasyoncu politikalar Batı’nın lanetlenmiş deneyimi ve Batılılaşmanın bir başka veçhesiydi. Türkiye, Kürtler özgürlüklerini ve haklarını talep ettiklerinde, onları Batı’nın kolonyal anlayışıyla şiddetle susturuyor, varlıklarını inkâr ederek, asimile etmeye çalışıyordu,”[157] notunu düştüğü tabloda, “PKK’ye şiddet dersi verme”ye kalkışan liberaller; önce devletleriyle(!), onun şiddetiyle hesaplaşsınlar ve ezilenlerin haklı öfkesiyle “gün şahinlerin ve akbabaların günü”[158] demagojileriyle uğraşmasınlar!
Bunlar böyleyken; AKP’yi destekleyen liberallerin bugün AKP karşıtı kesilmesine dikkat çeken Cangül Örnek’in, “Bunları söylediğinizde kinci oluyorsunuz. Teori olmayınca tutarlılık tesadüflere kalmış oluyor,”[159] saptamasının altını çizdiği dizaynda Hasan Oğuz’un, “Liberaller HDP’yi PKK’ye karşı mı konumlandırıyor?”[160] sorusu, yerinde ve sonuna kadar haklıyken, yine anımsanıp/ anımsatılması gereken V. İ.
Lenin’in saptamalarıdır:
“İşçi sınıfı politikasının iki çizgisi vardır: Liberal çizgi: Her şeyden çok bir gericinin seçilmesinden korkmak, bu yüzden de hiçbir kavga vermeden liderliği liberallere teslim etmek! Marksist çizgi: Bir Kara Yüzler zaferi tehlikesi hakkında liberal haykırışlardan dolayı karamsarlığa kapılmadan cesurca üçlü bir kavgaya dalmak...
Buradan işçi sınıfı siyasetinin iki çizgisi olduğu sonucu çıkıyor.
Liberal işçi politikası: Ülkede sola doğru bir yöneliş var; ‘bu yüzden’... her şeyden çok bir Kara Yüzler zaferinden korkmak gerekir; slogan gericiliğin Duma’daki konumunu geriletmek olmalıdır; ama gericiliği Duma’da ancak liberaller yerinden edebilir; bu yüzden liberalleri ‘tehdit’ etmemelisiniz ya da onlardan koltuk ‘çalmamalısınız’ - tabii liberaller gibi iyi insanlardan herhangi bir şey çalmak ‘kültürlü’ işçilere yakışmaz! -
Ama liberallerle herhangi bir anlaşmaya varabilmek için her türlü tavizi vermeye hazır olun ve üçlü bir yarışmadan kaçının.
Marksist işçi sınıfı politikası: Ülkede sola doğru bir yöneliş var; bu yüzden Kara Yüzler zaferi tehlikesi hakkındaki liberal masallara inanmayın; liberallerle anlaşmaya girerken onları her şekilde tehdit etmeli ve onlardan Duma’da mümkün olduğunca çok sandalye almalıyız; ve bu tehditlerinize ağırlık katmak için, işçi yoldaşlar, üçlü bir yarışmadan korkmayın; bu kavgaya cesurca girin, karşı devrimci liberalleri halka teşhir edin; şüphesiz, nerede bir kavga varsa orada bir yenilgi ihtimali vardır, şurada-burada bir gerici seçilebilir ama, diğer taraftan, şurada-burada demokratlar da seçilecektir; fazladan beş demokratın Duma’ya girmesi elli fazladan liberalin Duma’ya girmesinden iyidir; genel bir kural olarak Kara Yüzler seçimi kazanamayacaktır çünkü Purişkeviçleri herkes iyi tanır ve liberaller kasten Kara Yüzler zaferi tehlikesini abartarak halkı korkutmaya çalışmaktadır, böylece kendi liderliklerini güvence altına almaya çalışacaktır...”[161]
“Sınıf savaşımının, ancak siyaset alanına yayıldığı zaman gerçek, tutarlı ve gelişmiş bir duruma geldiğini söylemek yetmez. Siyasette de, önemsiz ayrıntılarla yetinilebilir, ya da daha derinliğine, özsele değin gidilebilir. Marksizm, sınıf savaşımının, siyasete yayılmakla yetinmeyerek, ancak siyasette en özsel olan şeyi:
Devlet iktidarının örgütlenmesini kavradığı zaman en yüksek gelişmesine eriştiğini, ‘tüm ulus ölçüsünde’ olduğunu kabul eder...
İşçi hareketi biraz güçlendiği zaman, liberalizm artık sınıflar savaşımını yadsıma cüretini göstermez, ama bu kavramı daraltmaya, güdükleştirmeye, iğdiş etmeye çalışır. Liberalizm, sınıf savaşımını siyasal alana değin kabul etmeye hazırdır, ama devlet iktidarı örgütünün onun eylem alanı dışında kalması koşuluyla. Sınıf savaşımı kavramının bu liberal bozulmasını hangi burjuva sınıf çıkarlarının oluşturduklarını anlamak güç değildir.”[162]
Doğrudur, HDP bir “işçi sınıfı partisi” değil. Doğrudur, hedefine hiçbir zaman “işçi sınıfı iktidarı” ya da “sosyalizm” olarak koymadı. Ama parlamenter bir “Kurtlarla Dans”a girişmeye kalkışmadan önce dahi, ezilenlerin/ötekilerin temsilcisi olmaya soyunan bir partinin Lenin’in uyarılarına kulak vermesi gerekir.
SAİR ZIRVALAR
Gelelim -konuyla bağıntılı- sair zırvalara! “Onlar da nedir” mi?
Mesela… CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun, “Şu anda PKK Kaçak Saray’a hizmet ediyor, tavrı HDP’ye de zarar veriyor,” demesi gibi![163]
Mesela… “Kan gövdeyi götürüyor. Üç ay önce “Çözüm Süreci”, “Barış” gibi kelimelerden örülü bir söylem vardı. Hayal kırıklıkları birikiyordu ama bu genel havayı bozmamaya özen gösteriliyordu. Anlaşılan, bir kesim insan, PKK mı, onlardan daha radikal gruplar mı, her kimse, hiç hoşnut değildi bu durumdan. Tılsım bir bozuldu, tam bozuldu. Çatışmayı, vurmayı çok özlemiş birileri, belli; coşkuyla atıldılar alana! Ve şimdi kan gövdeyi götürüyor,”[164] diyen Murat Belge’nin satırlarındaki üzere!
Mesela… “PKK büyük bir yanlış yapıyor… Bağımsızlık istemiyorum deyip, Türkiye demokrasisi içinde eşitlik için mücadele tercihi yaptığını söylüyorsun, sonra bu mantığa göre ortaya çıkan HDP’nin ciddi bir meşruiyet ve başarı hamlesi yaptığı bir zamanda Kürd illerini savaş alanına çevirip, özerklik adıyla devlete ezdirmeye davetiye çıkarıyorsun. Silahlar konuştu mu herkes susuyor. Silah söze imkân bırakmıyor,”[165] diye eklediği gibi Mücahit Bilici’nin!
Mesela… “Görünen o ki, PKK isyan etmiş bulunuyor. Onun fiilen yaptığını böyle adlandırıp adlandırmadığının bir anlamı yok. Kaldı ki, Besê Hozat bunu açıkça ifade ediyor. Özgür Gündem’de KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Besê Hozat’ın söyleşisi var…[166] Bu satırlar açıkça bir isyanın ilanıdır. İkili bir iktidar oluşturma ve bunu yaygınlaştırma çağrısıdır…
Peki, bunu yapacak gücü var mı? Bildiğimiz kadarıyla yoktur. Öcalan yıllar öce, ‘ne biz Türk ordusunu yenebiliriz, ne de Türk ordusu bizi yenebilir ve yok edebilir. Bir pat durumu vardır’ tespitini yapmıştı. Güçler ilişkisinde niteliksel bir değişim mi oldu bu arada? Bildiğimiz kadarıyla böyle bir durum yok…
Normal sağduyu ile bilinenlere dayanarak bu isyanın hiçbir akılcı açıklaması yoktur. Öte yandan isyan da isyana benzemiyor… Sırf isyanın kendi kuralları ve ilkeleri açısından bile ortadaki isyan ciddiyetten uzaktır.
Oyun oynar gibi isyan edilmektedir…
PKK kanımızca tarihindeki en büyük yanlışı yapıyor. Tarihin kendisine en elverişli koşulları sunduğu bir zamanda en akıl almaz yanlışları yapıyor. Biz şahsen neden böyle yaptığını açıklayamıyoruz. Korkunç bir yenilgi kaçınılmazdır böyle giderse…
Bu tarihsel fırsatı kaçırıyor PKK. Belki hâlâ çok geç değildir. PKK derhâl tek taraflı ateşkes ilan etmelidir. Çatışmadan kaçmalı; misilleme yapmamalıdır. Seçimlerden önceki pozisyonuna geri dönmelidir.
Hükümetin saldırıları legal alanda ve ittifaklarla boşa çıkarılabilir,”[167] gibi tarihi yaratanları “yorumlamaya” kalkışan tribündeki lafoloji “üstadı” Demir Küçükaydın’ın boyunu aşan “iddiaları” gibi!
Mesela… “KCK ne yapmaktadır, niçin yapmaktadır hedefini ve yol haritasını bile açıklamış değildir…
‘Halkımızı parlamenter hayallerle oyalamayım’ sözü devrimci bir paroladır, ama bu sözün yerine ‘devrimci hayaller’i ikame etmek anlamına gelmez. Devrimci durum var olmadan devrimci durum ilan etmek de hayalciliğin ta kendisidir,”[168] ifadesiyle Yalçın Yusufoğlu’nun “itiraz”ındaki(?!) üzere!
Bunlara ve benzerleri sair zırvalara dikkat edin: Hemen hepsi, devlet terörü karşısında “tek yanlı ateşkes” talebine sarılmışlardır! Ve hiçbiri, 7 Haziran seçimlerinde istediği sonucu alamayan AKP iktidarı ve onun “başkan”ının ani bir hamleyle “barış süreci”ni infilak ettirmesinin gerisindeki dinamikleri sorgulamaya yanaşmamaktadır.
“TEK YANLI ATEŞ KES” TALEBİ!
“Tek yanlı” değil, “Karşılıklı ateş kes” talebi bile telaffuz edilirken; Komutan Yardımcısı Marcos’un, “Düşmanla kurduğun her temas, eğer onu teslim almak için değilse, teslim olmak içindir” ve de bir Alman atasözünün “Şeytanla yemeğe oturacaksan kaşığın uzun olmalı,” uyarıları daima kulaklara küpe edilmelidir.[169]
Tekrarda yarar var: “Tek yanlı ateş kes”, kapitalist devletin terör tekelini “onay” ve “meşrulaştırma”dan başka anlam taşımazken; 11 Eylül 2015 tarihinde yayınlanan ‘Aydınlardan Hükümet ve PKK’ya Önemli Çağrı’da,[170] “Ülkemiz, hızla iç savaş ortamına sürüklenmektedir. Bu yıkıcı süreci engelleyebilmek için öncelikle ve derhâl, PKK eylemlerine son vermeli, tek taraflı ateşkes ilan etmelidir,” denmesi de, bu aslî gerçeği görmezden gelmektir.[171]
Tıpkı “Bir süreliğine de olsa, silahın susması, insanlarımızın ölmemesi, ülkenin kimyasının bozulmaması, önemli. Silahların sustuğu koşullarda, yeni baştan düşünme ve durum değerlendirmesi yapma imkânı doğabilir,”[172] diyen Oral Çalışlar ile yine lafoloji üstadı Demir Küçükaydın’ın talihsiz satırlarındaki üzere:
“PKK derhâl tek taraflı ateşkes ilan etmelidir.”[173]
“Bir teoriyi rezil etmenin en kolay yolu, onu toyca savunmaktır’ diye bir söz vardır. Bu önermedeki ‘teori’ yerine, bir ‘dava’, bir ‘program’, bir ‘strateji’ de koyulabilir; ‘toyca’ yerine de ‘akılsızca’ da… Seçim sonuçlarına, Türkiye politikasına, HDP’nin düşürüldüğü duruma bakarak PKK’nın son misillemeleri için rahatça bu önerme kullanılabilir…”[174]
“Tüm Türkiye’nin aydınlarını, HDP’lilerini, sosyalistlerini, demokratlarını, hâsılı her tek bireyi PKK’ya tek taraflı ateşkes çağrısı yapmaya çağırıyoruz. Lütfen hepimiz, maillerimizle; mesajlarımızla; facebookumuzla, twitterimizle, gazeteciysek sütunumuzda yazarak, blog yazarıysak bloğumuzda, bir şekilde PKK’yı tek taraflı ateşkes yapmaya çağıralım… PKK şu an Erdoğan’ın ekmeğine yağ sürmektedir. Kökeninde haklı bir mücadeleyi yürütüyor olması bu haklı mücadeleye bugün yaptıklarıyla zarar verdiği gerçeğini ortadan kaldırmamaktadır.”[175]
Tüm bu yaygaralar, KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanı Besé Hozat’ın, “HDP’nin 1 Kasım zaferine katkı sunmak için tekrar tarihi bir tutum takınacağız,”[176] vurgusuyla birlikte PKK yürütme komitesi üyesi Duran Kalkan’ın, “HDP siyasette yeterince yaratıcı ve başarılı olamadı. Başkalarına çağrı yapıyorlar, ama kendileri neyi başardılar da çağrı yapıyorlar! Biraz gerçekçi olmaları lazım. Halkların, Kürt halkının temsilciliğini iyi yapmaları gerekli,”[177] eleştirileriyle eş zamanda devreye giren liberal itirazlardır.
Ayrıca AFP ile 9 Ekim 2015’de yayınlanan röportajındaki üzere, PKK’nın Türk hükümetiyle ateşkese hazır olduğunu açıklayıp, “Bu sorunu savaş yoluyla çözmek mümkün olsaydı yıllar önce çözülürdü,”[178] diyen KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Cemil Bayık’ın tutumu liberal itirazlara yeterli bir yanıt değil midir?
Kaldı ki Selahattin Demirtaş’ın “Amasız silah bırak” çağrısını yanıtlayan Cemil Bayık, ‘Welt am Sonntag’a röportajında, “Değerli bir çağrı. Ne Türkiye ne de biz bu sorunu silahla çözebiliriz… Artık tek taraflı silahların susması olmayacak,”[179] notunu düşmesi de meselenin neden ve nasılını net biçimde ortaya koymuyor mu?
Mesele, “genel şiddet” söylenceleriyle değil, kapitalist devletin terörüyle gerekçelendirilmeliyken; Étienne Balibar vari, “Keşke şiddetin bir aşısı olabilseydi,”[180] önermelerinin hiçbir karşılığı yoktur ve olamaz da!
V. İ. Lenin’in ifadesiyle, “Sermaye var olunca toplumun tümü üzerinde egemenlik kurar ve hiçbir demokratik cumhuriyet, hiç bir oy hakkı onun niteliğini değiştiremez”ken; Emile Henry’in, “Burjuvazi, savunmasız grevci işçilerin üzerine ayrım gözetmeksizin ateş açabiliyorsa; bunun sonucunun, eğlendiği restoranda patlayan bir bomba olabileceğini de hesaba katmalıdır”; Jim Morrison’un, “Şiddet her zaman kötü değildir. Kötü olan şiddete duyulan tutkudur”; Karl Marx’ın, “Önemli olan eleştiri silahı değil, silahlı eleştiridir,” saptamaları da asla unutulmamalı/ unutturulmamalıdır…
Bunlarla birlikte Kongra-Gel Eş Başkanı Remzi Kartal, “KCK eylemsizlik ilan edecek. Eylemsizlik kararını demokrasi güçlerinin elini güçlendirmek için yapıyoruz. Eylemsizlik isteyenler sürece sahip çıkmalıdır,”[181] derken; “Tek yanlı ateş kes” değil de, “eylemsizlik ilanı”da liberal vaazların suratına indirilmiş bir şamar değil midir? Malum, “eylemsizlik”, saldiri durumunda dahi geri çekilmeyi öngören “tek taraflı ateşkes”in aksine, aktif savunmayı içeren bir durumdur.
KCK yönetiminin 10 Ekim 2015’de ilan ettiği eylemsizlik kararının ardından konuşan KCK yöneticilerinden Murat Karayılan, “Ankara şehitlerinin vasiyeti gereği eylemsizlik kararını uygulayacağız,”[182] vurgusuyla şunları söylüyordu:
“Türkiye içinden ve dışından gelen çağrıları da dikkate alan hareketimiz, halkımıza ve gerilla güçlerine saldırılmadığı müddetçe gerilla güçlerimizin eylemsizlik konumuna çekme kararına varmıştır. Savaşın şiddetlendiği, AKP’nin seçim ortamında seçim güvenliğini tehdit ettiğimiz yalanına sarıldığı ve başlattığı savaşın nedenlerini halktan gizlemeye çalıştığı bir ortamda, Türkiye içinden ve dışından gelen çağrıları da dikkate alan hareketimiz, halkımıza ve gerilla güçlerine saldırılmadığı müddetçe gerilla güçlerimizin eylemsizlik konumuna çekme kararına varmıştır. Gerilla güçlerimiz eşit ve adil bir seçimi engelleyecek hiçbir girişimde bulunmayacaktır.”[183]

PKK-HDP AYRIMI DAİR YAYGARALAR
Tam da bu koordinatlarda PKK-HDP ayrımına dair yaygaralarla, ‘PKK’ye karşı HDP’ formülüne müracaat ediyorlar!
AKP’li beyaz Kürt Orhan Miroğlu’nun, “HDP/ PKK yol ayrımında”;[184] “Ulusal solcu” Orhan Bursalı’nın, “HDP ile PKK Yol Ayrımında mı?... “PKK’nin silahlı vesayetine de karşı çıkın… Kürt siyaseti yasal ve güçlü bir parti inşa etti, HDP. Temelini PKK attı, ama meselenin parlamentoya çekilmesi, yasal zeminde tartışılması ve çözüm bulunmasına yol açar diye Türkler de umutlandı. Parti kısmen PKK “denetiminde”. Parti içinde bir kısım yönetim, PKK siyasetlerinin sopası/uygulayıcısı olmayı istemiyor.
Demirtaş yer yer PKK’nin savaşına karşı sözler söylüyor, ama süreç PKK ile HDP’yi önemli bir yol ayrımına doğru hızla sürüklüyor. Bu kaçınılmaz gidiş gibi: HDP ya tamamen sivil siyaset olarak var olacak ya da bunca emek yok olacak,”[185] zırvaları bu operasyonun bir parçasıyken; PKK’ye yönelik manipülasyonlar tavan yapıyor; işte -unutulmasın diye- birkaç örnek!
Vahap Coşkun, “PKK, HDP’nin de altını oyuyor”![186]
İsmet Berkan, PKK’nın hedefi HDP mi?”![187]
Oral Çalışlar, “PKK’nın alanı genişleyince HDP’ninki daralıyor”![188]
Orhan Kemal Cengiz, “Neden PKK’nın attığı bütün adımlar, ettiği bütün sözler HDP’yi değersizleştirip, etkisizleştiriyor?”[189]
Rahim Er, “Eğer PKK olmasa HDP herhâlde normalleşir. PKK HDP’ye nefes aldırmıyor. PKK, ‘barış olursa biz, ne olacağız?’ paniğinde”![190]
Murat Aksoy, “PKK’nın HDP rahatsızlığı… Görünen o ki, HDP’nin başarısı sadece Cumhurbaşkanı Erdoğan ve iktidarı değil PKK’yı da rahatsız etmiş”![191]
Taha Akyol, “7 Haziran’da seçimler yapıldı, HDP yüzde 13’le güçlü bir şekilde Meclis’e girdi. Herkes Kürt hareketinde ‘seçilmişler’in söz sahibi olmasını beklerken, iki hafta dolmadan Kandil savaş çağrılarına başladı. Yeni hükümet bile kurulmadan! Kandil, seçim sonuçlarının Kürt hareketinde ‘seçilmişler’i söz sahibi hâline getirmesinden korktu. Kandil’in ‘Öcalan’ı ve HDP’yi etkisiz kılmaya’ çalıştığını Barzani de söyledi. (27
Temmuz 2015) Temel sorun şu ki, ‘seçilmişler’, yani HDP de Kandil karşısında etkisiz kalmayı içine sindiriyor!”[192]
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, “Türkiye’nin en temel sorunu Kürt sorunudur. Bu sorunu çözmek de siyasetin görevidir. Yol haritamız, kanun tekliflerimiz var. Bunlar gerçekleşirse sorunun çözüleceğine inanıyoruz. Muhatabımız HDP olur. Meşru organ olarak HDP’nin muhatap alınması lazım. İmralı ve Kandil’de değil Parlamentoda çözüm aranmalı. Kandil’le görüşmeyi doğru bulmuyoruz”![193]
Aydın Engin, “HDP’nin özellikle Selahattin Demirtaş’ın ağzından yükselttiği ‘Barış, ille de barış, ama’sız, fakat’sız, lâkin’siz, ancak’sız, ne var ki’siz barış’ çağrılarına Kandil komutanlarından yollanan sözlü ‘tekzip’lerin sonuncusu Duran Kalkan’dan geldi. Duran Kalkan’ın Med Nuçe haber kanalında yayımlanan… söyleşisinde HDP’ye üstten bakan nobran üsluba dikkat çekilecek; ayrıca bazılarına ‘Çok doğru’ denecek, bazıları ‘Nasıl yani? Bu da nereden çıktı’ dedirtecek epey cümle, paragraf var”![194]
Gülse Birsel, “PKK, HDP’nin ağzını burnunu kırıyor… PKK’nın lider kadrosundan Duran Kalkan, HDP’nin yaptığı ateşkes çağrılarına tepki göstermiş. ‘Kendileri neyi başardılar da çağrı yapıyorlar?’ demiş.
HDP’nin buna karşılık verdiği cevabı ‘Kem küm, yani, ee’ şeklinde özetleyebiliriz kanımca. Bir partinin görevini iyi yapıp yapmadığına seçmen karar verir, oyuyla da bunu gösterir. HDP’nin yok efendim PKK’ya ‘sırtını dayaması’, PKK tarafından performansının değerlendirilmesi, ne yapması gerektiğinin söylenmesi filan, bunlar: 1) Silah vesayetidir, terör saltanatıdır, bence bir rezalettir. 2) Bunlar devam ettiği sürece, HDP’nin demokrasi ve özgürlükle ilgili edeceği hiçbir laf ciddiye alınmayacak, fasa fiso olarak görülecektir”![195]
Mehmet Tezkan, “PKK aslında HDP’yi vuruyor.”[196] “PKK, tabanını HDP’ye kaptırdı. İç içe görünseler de fikir birliği yok. Biri barışı, siyaseti temsil ediyor. Öteki silahı, savaşı. PKK’nın yeniden şiddeti seçmesinin nedeni bu galiba. Kürtlerin PKK’nın yerine HDP’yi koyması. Bugün bu durum netleşti. HDP’nin yükselmesinin, sempatik hâle gelmesinin Kandil’i ürküttüğü ortaya çıktı. PKK ben buradayım dedi. İplerin elinde olduğunu göstermek istedi. HDP’yi siyasetten imha harekâtına girişti.”[197] “Toplumun şah damarını attırmak. Türk-Kürt kavgasını başlatmak. İç savaşın tohumlarını ekmek. Ayrımı tetiklemek. Türk’ün Kürt’ten. Kürt’ün Türk’ten nefret etmesini sağlamak. Türkiye’yi Suriyeleştirmek. Uluslararası güçlerin devreye girmesiyle bölünmeyi sağlamak. PKK’nın büyük planı bu… HDP binalarına saldırı düzenlendi. Birçoğu tahrip edildi. PKK mutludur herhâlde”![198]
Orhan Miroğlu, “Türkiye’yle gemileri yakan bir PKK’nin HDP de umurunda olmaz. HDP’liler bunu biliyorlar ama bu gerçeği HDP tabanıyla konuşacak cesaretleri yok… Eli kolu bağlı bir HDP’nin kime ne faydası olacak? PKK’ye dönüp ‘Durun bir dakika, devrimci halk savaşı ve sivil siyaset talebi bir arada olmaz, ikisinden birini seçmek zorundayız’ demedikçe, diyemedikçe, PKK şiddeti ve terörünü meşrulaştırma çabası ve bu teröre gerekçeler icat etmekten başka HDP’nin yapabileceği fazla bir şey yok… HDP’yi kurtarabiliyorsanız PKK’den kurtarın!”[199]
Nuray Mert, “HDP ile ayrışma… Kürt siyaseti, ‘aramızda ayrışma yok, bu düşman propagandası’ deyip duruyor, ama HDP’ye karşı tutumları açık bir ayrışmanın altını çizmiş olmuyor mu? İktidar çevreleri, ‘aslında Öcalan hem Kandil, hem HDP’den rahatsız’ diyerek, Kandil’in ve HDP’nin zayıflatılması sürecine liderlerinin kayıtsız olduğunu, hatta daha fazlasını ima edip duruyor. Ya liderleri gerçekten rahatsızsa, onların aralarındaki ‘iletişim sorunu’ bize savaş ve ölüm olarak geri dönüyorsa? Veya, ya iktidar da, Kürt siyaseti de yürüttükleri süreçte savaşı geçici bir taktik hamle olarak görüyor, bunca barış vaadinden sonra dahi, göz göre göre gençleri ölüme gönderiyorsa?”[200]
Nihayet (!) Demir Küçükaydın, “PKK’nın şu anki çizgisinde HDP’nin işlevi bir demokratik hareketi örgütlemek ve PKK’nın bu demokratik harekete destek olması (Seçimlerden önce bunun nasıl olacağı görülmüştü. Askeri strateji ve taktikler, HDP’nin başarısına tabi kılınıyordu.) değildir. Şu anki çizgide, HDP, bir barış hareketi ile PKK’nın savaşına dolaylı bir yedek derekesine indirgenmiştir. Bu nedenle Öcalan’ın çizgisinin inkârı, reddi; çok eski bir çizgiye dönüştür. Evet, bu program farklılığı strateji farklılığını, bu da mücadele biçimleri ve taktiklerdeki farklılığı ortaya çıkarmaktadır. Bu stratejinin ardındaki program Öcalan’ın programı değildir; bu strateji Öcalan’ın stratejisi değildir. Bu çizgi Öcalan’ın çizgisine karşıdır… Ama Öcalan’ın çizgisine karşı olan bu çizgi, Öcalan’a görüşme şartı getirerek, Öcalan’a karşı Öcalan’ı koymaktadır… Öcalan’a karşı da savunurmuş gibi yaparak da mücadele edilebilir”![201]
Dikkat edilmesi gereken en önemli nokta “birbirlerinden farklı olduğunu iddia edenler”in nasıl da aynı ortak koroyu oluşturduklarıdır!
Bu kadarla da sınırlı değil; ya üstüne üstlük HDP’ye “akıl verenler”e(!) ne demeli? İşte birkaç örnek daha![202]
Ahmet Hakan, “Sen ey HDP! Bize barış türküleri söyledin. Bir kardeşlik ormanına davet ettin tüm Türkiye’yi. Cesurdun, kararlıydın. ‘Seni başkan yaptırmayacağız’ türü zekice bir sloganı, zekice bir formatta sundun. Ve kazandın. Görüp görebileceğin en büyük desteği aldın. ‘Seni başkan yaptırmayacağız’ diyebilecek kudretteki zekânı, şimdi neden PKK’ya karşı sergilemiyorsun? Neden PKK’ya karşı şöyle çok süper bir çıkış yapmıyorsun, yapamıyorsun? Dosta da düşmana da parmak ısırtacak bir çıkışa imza atamıyorsun? Dilini mi yuttun? Yeteneğini mi kaybettin? Zekân mı örselendi? Nedir?”[203]
Mehmet Tezkan, “HDP güçlendikçe, HDP Kürtlerin hamisi, temsilcisi durumuna geldikçe, PKK işlevini yitirecektir. Hayatın doğal akışı bunu emrediyor.”[204] “Galiba mesele şu. PKK, tabanını HDP’ye kaptırdı.. İç içe görünseler de fikir birliği yok. Biri, barışı, siyaseti temsil ediyor. Öteki, silahı, savaşı. PKK’nın yeniden şiddeti seçmesinin nedeni bu galiba. Kürtlerin PKK’nın yerine HDP’yi koyması”![205]
Oral Çalışlar, “Çatışmalar tırmandıkça, gözler her zaman olduğu gibi HDP’ye dönüyor. HDP’nin PKK ile bağları yeniden masaya yatırılıyor… HDP’nin varlığı, siyasetin güçlenmesine bağlı. Siyaset yok oldukça, şiddet öne çıktıkça, HDP’nin etki alanı daralıyor. HDP’nin çözümün meşru zeminde yürütülebilmesi için önemli bir imkân olduğunu unutmamakta yarar var”![206]
Selda Bağcan, “HDP’nin de aklını başına alıp PKK ile ilişkisini kesmesi lazım”![207]
Irak Kürt Bölgesel Yönetimi Başkanı Mesut Barzani, “Türkiye çözümde olumlu adım ve hareketlerde bulunmuştur. Bazıları gurura kapılıp, bunu değerlendiremedi. PKK’ya defalarca mektup gönderdim… HDP ile AKP’nin hükümet için anlaşmalarını doğru buluyoruz. Bu, Türkiye ve Kürtler için büyük kazanım… AKP’den önce ‘Kürt ve Kürdistan’ yasaktı… PKK Öcalan ve HDP’yi yetkisiz kıldı”![208]
 
Demir Küçükaydın, “Geçmiş kuşakların geleneği yaşayanların üzerine bir kâbus gibi çöker der Marx…
HDP bu yola tersinden girdi. HDP bürokratik bir işleyişle; oy birliği ile alınan kararlarla; hiçbir tartışma yapılmadan, arkalarda bir yerlerde yapılan denge hesapları ve uzlaşmalarla alınan kararların mizansen kongrelerle resmileştirilmesiyle zorla, ite kaka ve ruhsuz bir örgüt olarak işe başladı. Gerek Kürt özgürlük hareketi gerek Gezi vs. gibi canlı hareketler ve bu bürokratik örgütsel yapı arasında başından beri bir uyumsuzluk var”![209]
Tüm bunlar böyleyken; “Yolun bundan sonrasını artık HDP ile devam edecekleri”ni belirterek, seçim bildirgesini açıklayan Selahattin Demirtaş, “Rejim değişecek. Geçiş sürecindeyiz. Adaletli, eşitlikçi bir rejim inşa edeceğiz. Siyasetle, akılla ve barış yoluyla devam etmeliyiz” deyip, Mahatma Gandi’den alıntı yaparak, “Adaletsiz rejimi, adaletle yıkınız. Alkışlar önüne kansız elle çıkınız. Bizler hayalleri olan insanlarız. Rüyaları gerçekleştirmenin tek yolu uyanmaktır. Bizler uyananların partisi olarak inadına HDP diyoruz,” sözleriyle PKK’ye mesaj gönderdi…
DİHA’ya yaptığı açıklamada özyönetim taleplerinin silahla gündeme gelmesini eleştiren Demirtaş, “Özyönetim hakkının silahla birlikte öne çıkması ve anılması bir talihsizlik, eksikli ve hatta bir provokasyondur. Devlet halkın özyönetime doğru bir kararlığını, bir hazırlığını görünce mevzuyu silahlı alana çekip özyönetimin sivil, demokratik yönünü baypas etmek için Silopi’de mahallelere silahla saldırdı. Çok kısa bir süre içinde bu iş kriminalize edilmeye çalışıldı ve sadece silahlıların öne çıktığı ve silahla bir öz yönetim ilanlarının yapıldığı bir algı yaratılmaya çalışıldı,” dedi![210]
Aslında Demirtaş’ın, “22 Ağustos 2015 tarihinde İzmir’de, ‘PKK’nin amasız olarak silahlı eylemlerini durdurması lazım. Silahın demokrasi mücadelesi açısından mazereti yoktur’; 30 Eylül 2015 tarihinde Almanya’da ‘Süddeutsche Zeitung’a, ‘Biz PKK’yi temsil etmiyoruz, PKK de bizi temsil etmiyor... PKK, İran, Suriye ve Irak’ta da örgütlü. Hedef kitlesi farklı. Biz Türk Anayasası çerçevesinde hareket eden bir partiyiz,’ beyanatları”[211] da bu kapsamdaki legalist abartılarken; “Demirtaş PKK’nın saldırıları karşısında gerekli tepkiyi gösterdi mi sizce?” sorusuna Altan Tan’ın, “Az mıydı, çok muydu, erken miydi, geç miydi? Bunlar spekülatif şeyler. Ama şunu görmek lazım: Kürt siyasi hareketinde siyasi kanat, genel başkanından milletvekillerine toplu olarak sesini siyasetten yana yükseltiyor. PKK’nın bazı hareketlerini anlayamadığını, izah edemediğini ve doğru görmediğini söyleyebiliyor. Bu ilktir ve çok önemlidir,”[212] diye verdiği yanıt ise en kara örneklerden birisidir!
PKK-HDP ayrımına dair yaygaraların “PKK’ye karşı HDP formülü”[213] kabul edilemezken; kimse Mao Zedong’un, “Bir halkın ordusu yoksa hiçbir şeyi yoktur. Bu meselede hiçbir boş teoriye yer olamaz”; Karl Marx’ın, “Özgürlük mızraklarla ve baltalarla kazanılır; sümsükçe dilenmeler ve yararsız sızlanmalarla değil!”; V. İ. Lenin’in, “Devrimci, bir partinin ancak devrimci sınıfın hareketine fiilen rehberlik ettiği zaman adına layık olabileceğini akıldan çıkarmamak gerek,” uyarılarını asla unutmasın/ unutturmaya da kalkışmasın!
PKK NE DİYOR?
Yaşananlara dair PKK’nin de ne dediği müthiş önemliyken; unutulmasın diye kayıt altına alınmalıdır!
Halk Savunma Merkezi Karargâh Komutanı Murat Karayılan, “Biz, ateşkesin tek taraflı olmayacağını söylüyoruz… HPG zaten savunma pozisyonunda. HPG, halka karşı yapılan saldırılara misilleme yapıyor. HPG saldırıya geçmiş değil. HPG’nin daha fazla hazırlığı var ki bunun işareti basına da yansıdı. Örneğin; İstanbul, Adana’da fedai eylemler gerçekleşti, HPG bunları durdurdu. Daha kapsamlı eylemler HPG’nin gündeminde vardı, ancak bunlar durduruldu. HPG şu an meşru olan hakkını kullanıyor… HPG şu an yeni yöntemle savaşıyor. Savunma savaşı yapıyor.”[214]
“Savaşı durdurmak isteyen bütün kesimler şunu görmeli; bu savaşı Erdoğan başlattı. Erdoğan esas olarak 400 milletvekili için bu savaşı yürütüyor. Dolayısıyla Türkiye toplumu ve barış ile demokrasiden yana olan değişik çevreler seslerini daha fazla yükselterek, AKP’nin bu saldırganlığına daha fazla tepki göstererek onu bundan vazgeçirebilirler… Savaşla sonuç alamazsın tutumunu AKP’ye göstermek gerekir.”[215]
“Süreç eski formatla yürümez… Eskiyi denemenin anlamı yok.”[216] “Bu süreç büyük başarıların süreci, özgür Kürdistanı kurma sürecidir”![217]
KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Besê Hozat, “Yeni süreç, devrimci halk savaşı sürecidir.”[218]
“Kürdistan’da yeni bir dönem başlıyor. Bu dönem sömürgeci devlet yönetiminden kurtulup kendi öz yönetimlerini kurma ve kendi kendini yönetme dönemidir”![219]
KCK Eşbaşkanı Cemil Bayık, “Ateşkesi Erdoğan bozdu… Ateşkes çift taraflı olur.”[220] “Bu kadar vahşi saldırı varken silah bırakılamaz”![221]
Mustafa Karasu, “Bazı çevreler ‘Demokratik özerklik ve özyönetim böyle kavgayla mı olur, gerilimle mi olur?’ diyerek halkın bu hamlesini itibarsızlaştırmaya ve halka geri adım attırmaya çalışmaktadırlar. Bunlar demokrasiden ve devlet gerçeğinden habersiz naif yaklaşımlardır. Demokrasi ve devlet birbirlerinin antitezi kurumlardır... Demokrasi ve demokratik gelişim ancak ve ancak mücadeleyle gerçekleşir. Her demokratik durum bile koşullara göre şiddeti az ya da çok bir gerilimi ifade eder...
Demokratik bir durum da bir gerilimi ifade ettiği gibi, demokratik gelişme ve demokrasiyi sağlama da ancak gerilim ve mücadeleyle olur. Gerilimsiz bir demokratik gelişme beklemek hayalciliktir, Polyannacılıktır… Bugün Kürdistan’da demokratik siyasal alan nasıl açıldı? Bunun tarihini, öyküsünü, direnişini, acısını bilmeden doğru demokratik siyaset yapılabilir mi? Ya da bu tarihe layık demokratik siyaset yapılabilir mi? Tabii ki yapılamaz. Kürtler öldürülmelerine, katledilmelerine rağmen meydanlara çıktı.
Yüzlercesi, binlercesi meydanlara çıktığı için, taleplerini dile getirdiği için katledildi. HEP ve DEP bu serhıldanlara kalkan, mücadele bilinci ortaya çıkan halk gerçekliği üzerinde kuruldu...
Halkımız da demokrasiyi gerilim ve mücadele içinde kazanacaktır. Bunun başka bir kanunu bulunmamaktadır. Hele Türkiye söz konusu olduğunda daha büyük mücadeleler gerekmektedir. Çünkü bu devlet zihniyeti katıdır. Bu zihniyetle şekillenmiş kurumlar sert, kaba ve acımasızdır. Dolayısıyla kolay çözülmesi; demokrasiyle, yani halka, halk yönetimiyle uzlaşması kolay değildir.
Kim gerilimsiz, kavgasız ve çatışmasız bir şey istemez. Zaten bu nedenle Kürt Özgürlük Hareketi 9 defa tek taraflı ateşkesle, diyalogla sorunların çözümünü aradı. Ama Tayyip Erdoğan ve AKP elinin tersiyle itti. Bu tür yöntemlerle sorunu çözmeyeceğini ortaya koydu”![222]
PKK Yürütme Komitesi Üyesi Duran Kalkan, “Kürtlerin ulusal diriliş devrimi özgürlükle taçlanacak.”[223] “Hiçbir şey eskisi gibi olmaz. Yeni bir şey olacaksa anlaşma gerekiyor, yasal temel gerekiyor.
Önder Apo’nun özgürce istediği herkesle görüşebilmesi gerekiyor. Hareketimizin Önder Apo’yla görüşmesi lazım.”[224]
“Seçimden sonra biz 10 Haziran’da yönetim olarak toplandık. Seçim sonuçlarını değerlendirdik ve Eşbaşkanlığımız iki üç açıklamayla görüşlerimizi kamuoyuna duyurdu. Neydi görüşlerimiz? Türkiye kritik bir süreçten geçiyor, bölgede sert bir savaş var, dolayısıyla bu seçim sonuçları hayırlı bir sonuçtur, bunları demokratikleşme ve demokratik yeniden yapılanmaya vesile yapmak lazım. Meclis kendisini bir kurucu meclis gibi ele almalı, yeni bir demokratik anayasa ve yasal reformlar yaparak bu 12 Eylül faşist askeri darbesinin ortaya çıkardığı anayasa ve yasalardan Türkiye toplumunu kurtarmak lazım dedik. Bu temelde MHP de dahil bütün partilere çağrı yaptık. MHP olmayacaksa, en azından üç parti bunu yapmalı, dedik. HDP’yi bu konuda öncülük etmeye yönlendirdik. Öncülük yap, fedakârlık yap, aktif siyaset yürüt ki, sonuçlar buraya evrilsin dedik.
Süreci demokratikleşme süreci olarak ele aldık. Peki, ne oldu? Bir ay sonra Ahmet Davutoğlu’na hükümet kurma görevi verildi. 45 gün gezdi tozdu, ondan sonra ‘kuramıyorum’ dedi. Cumhurbaşkanı başka bir parti başkanına görev bile vermedi. Belki Kemal Kılıçdaroğlu, HDP ve MHP ile hükümet kurabilirdi. Besbelli ki Davutoğlu’na da bu görev verilirken ‘hükümet kurma’ diye görev verdi, ‘oyala, zamanı bitir’ diye görev verdi. O da kendisine verilen görevi yerine getirdi…
Ortaya çıkan sonuç şudur, siyaset kurumu iflas etmiştir. Bu meclis bir hükümet bile kuramadı. 7 Haziran’da seçilenler tarihi vebal altındalar. Halkın iradesi diye gösterilen meclisi iflasa götürdüler. Bu meclis sorun çözemez, hükümet kuramaz, ama sadece PKK’ye karşı savaş kararı alır. PKK’ye karşı savaş tezkeresini sundular, 7 Haziran’da seçilen meclis sadece bu kararı alacak.
Buna rağmen bazı siyasetçiler bize çağrı yapıyor, ‘kayıtsız şartsız mücadeleyi bırakın, teslim olun’ diye.
Nereye teslim olacağız? Siz ne yaptınız ki, bize çağrı yapıyorsunuz? Siyaset kurumu işledi, sorunları çözdü de PKK engel mi oldu? Demokratik çözüm iradesini PKK tanımadı mı? Tam tersine biz hareket olarak yalvar yakar ettik, herkesi buna yönlendirmeye çalıştık…
Şimdi, ‘yeni seçim olacak, o seçimden yeni irade çıkacak’ deniliyor. Peki 7 Haziran’daki seçim değil miydi? Niye o iradeye saygı duyulmadı? Niye o irade işletilmedi? Yeni iradeye saygı duyulacağı, onun işletileceğini kim biliyor?”[225]
KCK Yürütme Komitesi Üyesi Sabri Ok, “Bu mücadele ve direniş onurludur, kutsaldır. Bu yalnızca Serhat ve Botan ile kalmamalıdır. Amed, Dersim, Kürdistan’ın dört parçası, Kürtlerin olduğu her yerde ve özelikle Bakurê Kürdistan’daki bütün halkımız ayağa kalkmalıdır. Cizre ve Botan’daki demokratik özerkliği kendi özerklik ilanları olarak kabullenmeliler.”[226] “Daha çok Gever, Farqîn, Gezi için Türkiye metropolleri ayağa kalkmalıdır”![227]
Muzaffer Ayata, “Direnmek ve kendisini savunmak her halkın hakkı olduğu gibi Kürdistanlıların da hakkıdır. Savunma hakkı kutsaldır ve meşrudur. Bu hakkı kimse Kürtlerin elinden alamaz ve başka bir dayatmada bulunamaz!”[228]
“Diriliş gerçekleşti, sıra özgürlükte”[229] derlerken;[230] Charles Bukowski’nin, “Aldatmaca, sahtekârlık, ipleri elinde tutanların oynadıkları bir küçük oyundur” uyarısı eşliğinde Murat Çakır’ın, “Bedelsiz barış olamayacağını anımsayın ve PKK’ye laf yetiştirmek yerine, demokrat yurttaşlar olarak görevinizi yapın yeter,”[231] saptamasının toplumsallaştırılması gerekir.
NİHAYET!
Buraya kadarki, eleştiri, itiraz, kayd-ı ihtiyat ile oyum(uz)u HDP’ye “emanet” ediyoruz; ve vurguluyoruz: Bu oy, HDP’nin parlamento endeksli, “düzen-içi” politikalarına destek değil, Cizre’yi beş gün boyunca kuşatıp bombalayan, Suruç’ta, Ankara’da canlı bombalarla canlarımızı parçalayan, Kürtlerin özgürleşme yolundaki her adımını kan ve ateş ile bastırmaya kararlı iktidara karşıdır. Bu bağlamda, V. İ. Lenin’in, “İnsanlar her zaman siyasetteki aldatmaların ve aldanmaların aptal kurbanları olmuşlardır ve bütün ahlâksal, dinsel, siyasal ve toplumsal sözler, bildiriler ve vaatler arkasındaki şu ya da bu sınıfın çıkarlarını aramayı öğrenmedikleri sürece de, böyle kalacaklardır,” uyarısının altını özenle/ defalarca çiziyoruz…
Bu yolda “Primus in orbe deos fecit timor/ Tanrılar dünyada ilkönce korkuyu yarattı” diye betimlenmesi gereken bugünün çöken statükosunda, devrimci olanakların önünü açıp, düşük yoğunluklu tatlı su solculuğu aşılarak; devrimci kopuş ve devrimci yenilenme devreye sokulması “olmazsa olmaz”ken; “Barışmayalım!
Yaşamımızı, bedenimizi, hatta cesetlerimizi dahi birer direniş ve mücadele alanına dönüştürelim. Sokaklara çıkalım, çıkalım tabii… ama birer “barış dilencisi” olarak değil, eşit ve onurlu bir barışı birlikte inşa etmek için…”[232]
O hâlde her türlü soytarılığı deşifre edip,[233] sınıfsal duruş ve ölçülerde ısrardan vazgeçmeden; - birilerinin nihayet anladığı üzere![234]- kardeşlikten önce halkların eşitliğini savunarak;[235] Anadolu’nun batısında güçlü bir radikal sosyalist hareket cephesi açılması gerekirken; bu cesaret ve özgüvenden yoksun düzen içi duruşlarla gerçekleştirilemez![236]
Sözün özü; yine dizelerdeyken; Veysel Çolak hatırlatır hepimize/ herkese bir kez daha: “Dünya kokuşur, boşalır tarihin çöp tenekesi// Çaresiz yenilenir pası dökülür bu yaşantının/ Aşkıma aşk gerekir/ Umut aşktadır/
Bırakılır düşüncelerin kör kuyulara anlatılması/ Bu yüzden kan konuşur”!
13 Ekim 2015 10:42:47, Ankara.

N O T L A R
 
[1] Sokrates.
 
[2] Guy Debord, Gösteri Toplumu, Çev: Ayşen Ekmekçi-Okşan Taşkent, Ayrıntı Yay., 1996.
 
[3] Aydın Engin, “1 Kasım, 7 Haziran’ın Tekrarı Olacak mı?”, Cumhuriyet, 3 Ekim 2015, s.12.
 
[4] http://www.halkinbirligi.net/articles.php?article_id=625... http://www.duyarsiz.org/makale/7-haziran-2015-secimlerine-
dair-gerekceli-tavrimiz_m186.html... http://www.kaypakkayahaber.com/kose-yazisi/7-haziran-secimlerine-dair-ge...
temel-demirer-sibel-ozbudun... http://adhk.de/?p=8269... http://www.midyathabur.com/7-haziran-2015-secimlerine-dair-gerekceli-
tavrimiz-3721yy.htm... http://rojnameyanewroz.com/genel/7-haziran-2015-secimlerine-dair-gerekce...
demirer... http://www.sizehaber.com/7-haziran-2015-secimlerine-dair-gerekceli-tavri......
 
http://gomanweb.org/index.php/tum-haberler/232-manset-haberleri/16096-7-......
http://direnisteyiz.net/haber/7-haziran-2015-secimlerine-dair-gerekceli-...
post.eu/tr/toplum/7-haziran-2015-secimlerine-dair-gerekceli-tavrimiz-sibel-ozbudun-temel-demirer... http://exivrus.blogspot.com.tr/...
https://twitter.com/liveramacuka... https://twitter.com/ewrimezgi...
https://www.facebook.com/rapzanbelagatofficial/posts/1019406058088044...
[5] http://Alevîzyon.com/koseyazilari/acik-sozlu-olmak-iyidir.html... http://www.duyarsiz.org/makale/acik-sozlu-olmak-
iyidir-7-haziran-sonrasina-dair-degerlendirme_m318.html... http://www.hocvanhabergazetesi.com/?Syf=18&Hbr=809471&/...
http://www.kaypakkayahaber.com/haber/temel-demirer... http://www.gomanweb.org/index.php/tum-haberler/232-manset-
haberleri/17528-ac-k-soezlue-olmak-iyidir-7-haziran-sonras-na-dair-degerlendirme... http://rojnameyanewroz.com/acik-sozlu-olmak-
iyidir-sibel-ozbudun-temel-demirer-3721.html... http://www.gorelesol.com/haber/yazar.asp?yaziID=21639...
http://www.newsjs.com/tr/secim-sonrasina-bakis/... http://arzusaryer.blogspot.com.tr/2015_07_01_archive.html...
https://twitter.com/manikvedepresif...
[6] Mehmet Tez, “Bir Kişi Kaybetti, Türkiye Kazandı”, Milliyet, 9 Haziran 2015, s.4.
[7] “Seçimlere Rağmen Yönetememe Krizine Devam”, İşçi Meclisi, No:61, Eylül 2015, s.3.
[8] Seçimin kaybedenleri DSP, SP, Vatan, Anadolu gibi partiler ve bağımsız adaylar oldu.
En dramatik sonucu ise Ecevit mirası olarak siyaset hayatına devam eden DSP aldı. Masum Türker, başkanlığında seçimlere
giren DSP, 2011’e kıyasla 21 bin 633 oy kaybederek Türkiye genelinde sadece 84 bin 712 oy aldı. Seçimlere iddialı giren Perinçek’in
Vatan Partisi de 155 bin oy toplarken yüzde 0.34’ü geçemedi. En büyük sürprizi ise TURK Parti yaptı, 72 bin oy alan TURK Parti
DSP’yi yakaladı.
Emine Ülker Tarhan’ın Anadolu Partisi Tunceli genelinde sadece 6 oy alırken, Komünist Parti ise 9 oy toplayabildi.
Hakkâri, Şırnak, Batman, Diyarbakır ve Bingöl’de MHP oyları, CHP’den fazla çıktı. MHP Hakkâri’de 3 bin 495 oy alırken,
CHP 1425’de kaldı.
 
İstanbul 2. bölge bağımsız milletvekili adayı olarak seçime giren şarkıcı Metin Şentürk, 3 bin 779 oy alarak, 3 bin 845 oy
alan DSP ve 3 bin 871 oy alan BTP ile aynı orana ulaştı. Şarkıcı Şentürk, 2. bölgede sadece 1246 oy alan Emine Ülker Tarhan’ın
 
Anadolu Partisi’ne ise 3 katı fark attı.
 
Cemaatin adayları olarak tanımlanan bağımsızlar Ali Fuat Yılmazer, Yakup Saygılı ve eski futbolcu Hakan Şükür Meclis’e giremezken, Yılmazer 59 bin, Saygılı 33 bin, Şükür de 48 bin oy toplayabildi. İstanbul 3. bölgede bağımsız olarak seçime giren
 
Osman Pamukoğlu ise 15 bin 180 oy alarak hayalkırıklığı yaşadı.
Sayfa 27/34
 
27
 
Seçimlerde yüzde 5-10 arasında oy almayı hedefleyen Vatan Partisi, Türkiye genelinde ancak 155 bin 207 oy alarak yüzde
 
0.34 seviyesini geçemedi. “Asgari ücreti 5 bin lira yapacağım” diyen Haydar Baş’ın BTP’si de 95 bin 024 oy alarak yüzde 0.21’de
 
kaldı. HDP’nin 50 bin 773 oy aldığı Konya’da, Milli İttifak oyları sadece 36 bin 377’de kaldı. (Mert İnan, “Seçimlerde TURK Parti
 
Sürprizi”, Milliyet, 13 Haziran 2015, s.22.)
 
[9] Murat Paker, “Azarlanmaya Alışmış Kulaklarımızın Seçimden Sonra Azar İşitmemiş Olması Az Şey mi?”, T24, 3
 
Temmuz 2015… http://t24.com.tr/yazarlar/murat-paker/azarlanmaya-alismis-kulaklarimizi...
 
az-sey-mi, 12233
 
[10] “Bombalar HDP’ye Yüzde 4.4 Oy Getirdi”, Cumhuriyet, 11 Haziran 2015, s.7.
 
[11] Mehveş Evin, “7 Haziran’ın Kazananları”, Milliyet, 10 Haziran 2015, s.20.
 
[12] Meriç Tafolar, “Büyük Kentlerde Alevî Yörelerinde HDP’ye Kayış Var”, Milliyet, 8 Haziran 2015, s.11.
 
[13] Murat Belge, “Kritik Yolçatı”, Taraf, 8 Ağustos 2015… http://www.taraf.com.tr/yazarlar/kritik-yolcati/
 
[14] Ergin Yıldızoğlu, “Momentum Kırıldı”, Cumhuriyet, 11 Haziran 2015, s.8.
 
[15] Serpil İlgün, “Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Bülent Küçük: Herkes Kendi
 
Endişeleri Ölçüsünde HDP’yi Destekledi”, Evrensel, 16 Haziran 2015, s.7.
 
[16] Ahmet Saymadi, “Sosyalistlerin Kaç Oyu Var ki”, Radikal, 2 Eylül 2015…
 
http://www.radikal.com.tr/yenisoz/sosyalistlerin_kac_oyu_var_ki-1426893
 
[17] http://www.ihsansenocak.com/sarikli-sosyalistler-ve-musluman-kurtler/
 
[18] http://setav.org/tr/hdpye-giden-oylar-ak-parti-soyleminden-dolayi-degil/...
 
[19] Nuhat Muğurtay, “Muhafazakâr Kürtler ve HDP: 7 Haziran Seçimlerini Hatırlamak”…
 
https://azadalik.wordpress.com/2015/08/16/muhafazakâr-kurtler-ve-hdp-7-haziran-secimlerini-hatirlamak/
 
[20] Murat Aksoy, “Boykot HDP’ye Yarar mı?”, Millet, 30 Eylül 2015… http://www.millet.com.tr/boykot-hdpye-yarar-mi-
 
yazisi-1274743
 
[21] İzmir ziyaretinin ikinci gününde Vali Mustafa Toprak’ı makamında ziyaret eden Doğan, ardından HDP İl
 
Başkanlığı’nda düzenlediği basın toplantısında İzmir Büyükşehir Belediyesi, Ticaret Odası ve ESİAD ziyaretlerine değinerek, şöyle
 
konuştu: “Partimize bir misyon biçilmiş, önemli beklentileri var. Onurlu duruşumuz nedeniyle partimizin barış aracı olduğunu, barışın
 
egemen olması için partimize biçilen bu misyon önemlidir. Süreç içinde önemlidir.” (Taylan Yıldırım, “HDP Artık Türkiyelileşti”,
 
Milliyet, 17 Eylül 2015, s.20.)
 
[22] Alp Altınörs, “HDP’nin Meşruiyeti”, Gündem, 17 Haziran 2015, s.11.
 
[23] Juliana Gözen, “İktidarın HDP Hesapları”, 8 Eylül 2015… http://sendika1.org/2015/09/iktidarin-hdp-hesaplari-juliana-
 
gozen/
 
[24] Murat Belge, “7 Haziran’dan Sonra HDP”, 18 Temmuz 2015… http://www.taraf.com.tr/yazarlar/7-hazirandan-sonra-
 
hdp/
 
[25] Ceyda Karan, “Kongra-Gel Başkanı Remzi Kartal: HDP Türkiye’nin Yeni Ana Muhalefeti”, Cumhuriyet, 11 Haziran
 
2015, s.6.

[26] Kemal Bülbül, “HDP”, Gündem, 17 Haziran 2015, s.11.
 
[27] Selin Ongun, “Muhafazakâr, İslâmcı, AKP’li Eşitliği Kırılıyor”, Cumhuriyet, 15 Haziran 2015, s.14.
 
[28] ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Frank Ricciardone gazetecilerle yaptığı telekonferansta “Türkiye’de görev yaparken
 
Demirtaş’la birçok kez bir araya geldim. Şunu söylemeliyim ki o zaman da kendisinden çok etkilenmiştim,” dedi. Demirtaş’ın parti
 
içinde çok sesliliğe ve eşitliğe önayak olmasından övgüyle bahseden Ricciardone, “(HDP’de) başarı için programlanmış bir parti
 
kültürü, parti kimyası var gibi ve bence bu seçimlerde bunu gördük” yorumunu yaptı.
 
German Marshall Fund (GMF) düşünce kuruluşu uzmanlarından Nora Fisher Onar, bir panelde Selahattin Demirtaş için
 
“Türk politikasının yeni bir starı var” yorumunu yaparken Demirtaş’ın gezi parkı protestoları, Soma faciası ve Özgecan Aslan
 
cinayetinin ortaya çıkardığı politik enerjiyi kullanabilen tek aktör olduğuna vurgu yaptı. Middle East Institute düşünce kuruluşundan
 
Gönül Tol da hafta başında katıldığı bir panelde Demirtaş’ın dahil edici bir retorik ve liberal bir seçim programı sayesinde
 
yükseldiğinin altını çizdi.
 
Yabancı basın Selahattin Demirtaş’ı ABD Başkanı Barack Obama’ya benzetmişti. Bu yorumların benzerleri Washington’da
 
da yapıldı. Aynı zamanda Oxford Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Merkezi araştırmacılarından olan Fisher Onar, “Demirtaş bana
 
Obama’nın erken dönemlerini hatırlatıyor. Değişim mesajı taşıyor ve Obama gibi, kolektif kimliğin buluşma noktalarını, seçmene
 
onlardan birini temsil ediyor hissi verecek şekilde yönlendirme kabiliyetine sahip.” (Pınar Ersoy, “Obama’yı Anımsatıyor”, Milliyet,
 
12 Haziran 2015, s.14.)
 
[29] Murat Çakır, “Devrimci Cephe Zorunluluğu”, Gündem, 25 Temmuz 2015, s.13.
 
[30] Yusuf Karataş, “Ya Diktatörlük Ya Halk Demokrasisi”, Evrensel, 17 Ağustos 2015, s.8.
 
[31] Besê Hozat, “Yeni Süreç, Devrimci Halk Savaşı Sürecidir”, Gündem, 14 Temmuz 2015, s.9.
 
[32] Yalçın Yusufoğlu, “Kanlı Ortam Kime Yarıyor?”, Sesonline.net, 12 Ağustos 2015…
 
http://sesonline.net/php/genel_sayfa_yazar.php?Yazar=Yalyüzde E7yüzde FDnyüzde 20Yusufoyüzde F0lu&KartNo=58903
 
[33] “Partizan: 7 Haziran’dan 1 Kasım’a Değişen Koşullar ve Seçim Tavrımız”… http://www.kaypakkayahaber.com/kose- yazisi/partizan-7hazirandan-1-kasima-degisen-kosullar-ve-secim-tavrimiz
 
[34] Aktaran: Mahmut Alınak, “Sen Nesin?”, Ozgurlukcu Sol, 16 Temmuz 2015.
 
[35] V. İ. Lenin, Ne Yapmalı? (Hareketimizin Acil Sorunları), Çev:Arif Berberoğlu, Evrensel Basım Yayın, 2000.
 
[36] Namık Durukan, “HDP’de Vekillere Söylem Uyarısı”, Milliyet, 14 Haziran 2015, s.21.
 
[37] Serpil Çevikcan, “Demirtaş: AKP-CHP’yi Destekleriz”, Milliyet, 16 Temmuz 2015, s.18.
 
[38] “Selahattin Demirtaş: Silahla Özerklik Olmaz”, Cumhuriyet, 31 Ağustos 2015, s.5.
 
[39] “Demirtaş İspanyol Gazetesine Konuştu”, Milliyet, 5 Ağustos 2015… http://www.milliyet.com.tr/demirtas-ispanyol-
 
gazetesine/siyaset/detay/2097598/default.htm
 
[40] “HDP Lideri Demirtaş: Silah Yoluyla Özerklik İlanı Yanlış”, Hürriyet, 30 Ağustos 2015…
 
http://www.hurriyet.com.tr/dunya/29945417.asp
Sayfa 28/34
 
28
 
[41] Geçerken hatırlatalım: Yıl 1988, Başbakan Turgut Özal: “Bu devlet, haince kan döken teröriste bedelini ödetecek
 
güçtedir. Artık bıçak kemiğe dayanmıştır”… Yıl 1992, Başbakan Süleyman Demirel: “Terörist örgüt şimdide de masum çocukların
 
canını almaya başladı bıçak kemiğe dayanmıştır”… Yıl 1996, Başbakan Tansu Çiller: “Terör ya bitecek ya bitecek kimseye bir çakıl
 
taşımızı vermeyiz. Bıçak kemiğe dayandı”… Yıl 1997, Başbakan Mesut Yılmaz: “Avrupa, terör örgütüne daha fazla kucak açmaya
 
devam edemez. Artık bıçak kemiğe dayandı”… Yıl 1999, Başbakan Bülent Ecevit: “Terör örgütüne hizmet eden herkes, hesabını
 
vermeye hazır olsun. Bıçak kemiğe dayanmıştır”… Sonra da Recep T. Erdoğan ile Ahmat Davudoğlu! (Berçem Amed, “Kürt Halkı
 
Değil İktidar Kaybedecek!”, Gündem, 20 Ağustos 2015, s.14.)
 
[42] Ne ilginçtir ki CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da, “Toplumsal barışa ihtiyacımız var. Silahla bu sorun
 
çözülmez, adresi parlamentodur,” (“Kılıçdaroğlu: Seçim Güvenliğini Sağlayamıyorlarsa İstifa Etsinler”, Birgün, 4 Eylül 2015, s.9.)
 
diyerek aslî aktörleri devre dışı bırakmaya yelteniyordu…
 
[43] “Selahattin Demirtaş: Şiddet İsteyen Oy Vermesin”, Hürriyet, 8 Ekim 2015…
 
http://www.hurriyet.com.tr/gundem/30268411.asp
 
[44] “Demirtaş: ABD’nin İncirlik Anlaşması’nda Kürtlere İhanet Ettiğini Düşünmüyorum”, Cumhuriyet, 14 Ağustos 2015…
 
http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/345499/Demirtas__ABD_nin_inci...
 
_dusunmuyorum.html
 
[45] “Demirtaş: Doğu’da Seçim Yapılacak Bir Koşul Yok”, CNN Türk... http://www.msn.com/tr-
 
tr/haber/other/demirtayüzde
 
[46] “Ayhan Bilgen: İktidara Hazırlanıyoruz”, Bas Haber, No:68, 31 Ağustos-6 Eylül 2015, s.6.
 
[47] Geçerken anımsatalım: Twitter’da “IŞİD’in yaptıklarına karşıyım, kendisine değil. Cinayet, gasp, sürgün, kölecilik, din
 
polisliği, ibadet zorbalığı vb.” mesajını paylaşan Antikapitalist Müslümanlar’ın temsilcilerinden İhsan Eliaçık, ardından gelen sorular
 
üzerine “Cinayet, katliam, sürgün, ibadete zorlama, köleleştirme olmadan da Irak Şam İslâm Devleti olabilir, böyle olmadığınızdan
 
size karşıyım demek,” yanıtını verdi. (“İhsan Eliaçık: IŞİD’in Yaptıklarına Karşıyım, Kendisine Değil”, 23 Temmuz 2015…
 
http://haber.sol.org.tr/turkiye/ihsan-eliacik-isidin-yaptiklarina-karsiy...)
 
[48] Abdülkadir Konuksever, “PKK, HDP’ye Alan Açmalı”, 5 Ağustos 2015… http://www.aljazeera.com.tr/al-jazeera-
 
ozel/pkk-hdpye-alan-acmali
 
[49] Aktaran: Orhan Miroğlu, “İslâmî Damardan Gelen İki Siyasetçi: Ayhan Bilgen ve Altan Tan”, Star, 30 Eylül 2015…
 
http://haber.star.com.tr/yazar/İslâmî-damardan-gelen-iki-siyasetci-ayhan-bilgen-ve-altan-tan/yazi-1059546
 
[50] Ahmet Hakan, “Kürt Siyasi Hareketi Olarak Şu 3 Şeye Karar Vermemiz Lazım”, Hürriyet, 2 Eylül 2015, s.4.
 
[51] Selin Ongun, “HDP’li Altan Tan’dan Kandil’e yanıt: Yakarak Yıkarak Barış Gelmez”, Cumhuriyet, 28 Eylül 2015, s.6.
 
[52] Mustafa Solak, “… ‘Gerçek İslâm’ Tartışması İlericilerin İşi mi?”, 29 Ağustos 2015… http://gezite.org/gercek-İslâm-
 
tartismasi-ilericilerin-isi-mi/
 53] “HDP’li Bilgen: Tüzel, EMEP’in Hukukuyla Hareket Etti; Bu Konu Parti Kurullarında Değerlendirilecektir”, 27
 
Ağustos 2015… http://haber.sol.org.tr/turkiye/hdpli-bilgen-tuzel-emepin-hukukuyla-hare...
 
[54] “Demirtaş’tan Bakanlık Açıklaması”, Milliyet, 30 Ağustos 2015… http://www.milliyet.com.tr/demirtas-tan-bakanlik-
 
aciklamasi/siyaset/detay/2109745/default.htm
 
[55] “EMEP Genel Başkanı Gürkan: HDP’de Çatlak Yok!”, Radikal, 28 Ağustos 2015…
 
http://www.radikal.com.tr/politika/emep_genel_baskani_gurkan_hdpde_catla...
 
[56] “EMEP: Tüzel’in Kararı İttifak Hukukuna Aykırı Değildir”, Evrensel, 4 Eylül 2015, s.9.
 
[57] “HDP’li Vekil Hükümete Girmiyor!”, http://www.msn.com/tr-tr/haber/turkiye/hdpli-vekil-hyüzde
 
[58] “Levent Tüzel’den Açıklama”, Radikal, 27 Ağustos 2015…
 
http://www.radikal.com.tr/politika/levent_tuzelden_aciklama-1423105
 
[59] “HDP’de Kabine Ayrışması”, Cumhuriyet, 28 Ağustos 2015…
 
http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/siyaset/354365/HDP_de_kabine_ayrismas...
 
[60] Erdal Karayazgan, OzgurlukcuSol@yahoogroups.com returns.groups.yahoo.com üzerinden, 29 Ağustos 2015.
 
[61] Murat Çakır, “Seçim Hükümeti mi, Savaş Hükümeti mi?”, Politika, 1 Eylül 2015…
 
http://www.politikagazetesi.org/?q=content
 
[62] Mahmut Lıcalı, “… ‘Azil’ Gerilimi”, Cumhuriyet, 14 Eylül 2015, s.6.
 
[63] “Özel Kalem Müdürü Bile Alamayacaklar”, Milliyet, 1 Eylül 2015, s.16.
 
[64] “Soru: AB’nin Muhatabı Kim? HDP’li Bakan mı, AKP’li Başbakan mı?”, t24, 29 Agustos 2015.
 
[65] “Selahattin Demirtaş: Bakanımız Barajlara İtiraz Edecek”, Hürriyet, 30 Ağustos 2015…
 
http://www.hurriyet.com.tr/gundem/29942560.asp
 
[66] “HDP’li Bakanlar İstifa Etti”, Hürriyet, 22 Eylül 2015… http://www.hurriyet.com.tr/gundem/30140567.asp
 
[67] “İstifa Eden HDP’li Bakanlardan Çok Sert Açıklama”, Cumhuriyet, 23 Eylül 2015, s.4.
 
[68] Namık Durukan, “HDP’li Bakanlar İstifa Etti”, Milliyet, 23 Eylül 2015, s.15.
 
[69] Tahsin Güner, “AB Bakanı Ali Haydar Konca: Operasyonlar Durmalı”, Hürriyet, 6 Eylül 2015…
 
http://www.hurriyet.com.tr/gundem/30002041.asp
 
[70] “AB Başkanı Konca: HDP Baraj Altında Kalırsa Ülke Bölünür”, Cumhuriyet, 22 Eylül 2015, s.5.
 
[71] “Araç ve Makinelerin Yakılmasına Karşıyız”, Milliyet, 1 Eylül 2015, s.16.
 
[72] Mahmut Lıcalı, “Müslüm Doğan: Saray’ı Çalışacağız”, Cumhuriyet, 7 Eylül 2015, s.8.
 
[73] Tuncay Yılmaz, “Bakanlarımız İktidar Yürüyüşümüzün Yeni Etabıdır”, 27 Ağustos 2015…
 
http://siyasihaber.org/bakanlarimiz-iktidar-yuruyusumuzun-yeni-etabidir
 
[74] Aydın Engin, “HDP Bir Savaş Kabinesinde mi?”, Cumhuriyet, 30 Ağustos 2015, s.12.
 
[75] Aydın Engin, “Vurun HDP’ye, Kırılsın Beli!..”, Cumhuriyet, 31 Ağustos 2015, s.13.
 
[76] Aydın Engin, “Keh, Keh!.. AKP-HDP Seçim Hükümeti”, Cumhuriyet, 26 Ağustos 2015, s.12.
 
[77] Geçerken unutulmasın diye dipnotta şunu da aktaralım: “Demokrasinin kazanımı veya tersine daha da kaybedilmesi
 
açısından, bir günün binlerce güne bedel olduğu bir konjonktürde yaşıyoruz… HDP’nin mevcut koşullarda bu seçim hükümetinde yer
Sayfa 29/34
 
29
 
alması daha da büyük bir olanaktır. İçine sokulduğumuz savaş ve zoraki seçim atmosferi ve bu atmosferde seçim hükümetinin
 
görebileceği kritik role karşı HDP milletvekillerinin, demokrasi lehine gerçek anlamda oyun bozucu olması mümkün… Demek
 
istediğim, eski EMEP Genel Başkanı Levent Tüzel, parçası olduğu HDP grubuyla birlikte davranmalıydı… EMEP’in seçim
 
hükümetine katılmama kararının gerekçelendirilmesinde kuşkusuz dikkate değer vurgular var; ancak buna rağmen HDP’nin bu kritik
 
zamandaki etki alanına ve hareket kabiliyetine zarar veren bir yaklaşım ortaya çıkmıştır.” (Erdoğan Aydın, “Levent Tüzel Böyle
 
Yapmamalıydı”, T24… http://www.hocvanhabergazetesi.com/?Syf=26&Syz=444567&/ERDOyüzde C4yüzde 9EAN-
 
AYDIN:Levent-Tyüzde C3yüzde BCzel-byüzde C3yüzde B6yle-yapmamalyüzde C4yüzde B1ydyüzde C4yüzde B1)
 
[78] Demir Küçükaydın, “Levent Tüzel Skandalının Ardından Kısa Bir Not”, 27 Ağustos 2015…
 
http://blog.radikal.com.tr/politika/levent-tuzel-skandalinin-ardindan-ki...
 
[79] “KCK’dan ‘HDP’li Hükümet’ Açıklaması”, 27 Ağustos 2015… http://m.karsigazete.com.tr/politika/kckdan-hdpli-
 
hukumet-aciklamasi-h51218.html
 
[80] Aysel Alp, “Levent Tüzel: HDP Listesinde İki Büyük Sürpriz”, Hürriyet, 18 Eylül 2015…
 
http://www.hurriyet.com.tr/gundem/30111193.asp
 
[81] “Türk Bayrağına Hakaret Görüyoruz”, Milliyet, 17 Eylül 2015, s.20.
 
[82] “Önce Selahattin Demirtaş, ardından Figen Yüksekdağ’ın sarfettiği sözler, adeta resmi tarihin yalanlarına Kürtler
 
cephesinden desteği ifade ediyor: ‘Kürtler, binlerce yıldır bu toprakların gerçeğidir. 1071’de Alparslan Malazgirt’e gelmeden önce de
 
Kürtler burada vardı. O zamanlar da Kürt beyliklerinden destek alınarak Anadolu’nun kapıları açıldı. Kürtlerle ittifak yaparak bunu
 
başardılar. Şimdi Türk halkı bu ittifakı, işbirliğini unutarak nasıl kardeşliği sağlayacak? 1920’lerde Kurtuluş Savaşı’nda,
 
Çanakkale’de, Antep’te, Adana’da kim beraber savaştı? Kim göğsünü düşmana karşı beraber siper etti? Kürtler de Türkler de vardı.
 
Madem vatanı ortak vatan yaptık. Madem beraber mücadele ettik, madem bu vatanın her karış toprağında bizler kanımızı ortak
 
döktük, o hâlde eşit yaşamanın kime nasıl bir zararı olabilir,’ diyor Selahattin Demirtaş.
 
Mustafa Kemal ve arkadaşları, Karadeniz’de yerel çetelerle birlikte, 200 bin kişinin canına, 1 milyon 250 bin Rum’un
 
mübadele ile sürgün edilmesine yol açacak Pontos Rum soykırımını gerçekleştirdiler sayın Selahattin Demirtaş. Sözlerinizde
 
bahsettiğiniz ‘…1920’lerde Kurtuluş Savaşı’nda ’ bugün Kürt ulusunun da yaşadıklarını yaşıyordu Pontoslu Rumlar. Ortak vatan
 
yaptık diye övündüğünüz bizim kanlarımız dökülerek, canlarımız alınarak kurulan ‘vatan’dır. Siz nasıl böyle bir şey için
 
övünebilirsiniz?
 
Pontos Rum Soykırımı 1894’de başlayıp, 1915’den sonra 1.5 milyon Ermeni’yi ve 250 bin Süryanî’yi, 150 bin Pontos
 
Rum’unu da kapsayan, 1919’dan 1923’e kadar 200 bin Rum’la birlikte 353 bin Pontoslu Rum’un ve 800 bin Küçük Asya Rum’unun
 
katline sebep olan Hıristiyan Soykırımı’nın son evresidir.
 
Bu tarihle övünecek en son kişi siz olmalıydınız sayın Demirtaş.” (Tamer Çilingir, “O Bayrağın Ne Alında Ne de Kızılında
 
Bizim Kanımız Var Sayın Figen Yüksekdağ”, Devrimci Karadeniz, 18 Eylül 2015… http://devrimcikaradeniz.com/o-bayragin-ne-
 
alinda-ne-de-kizilinda-bizim-kanimiz-var-sayin-figen-yuksekdag/)
 
[83] “HDP’li Bakandan Demirtaş’a Ters Köşe”, Milliyet, 16 Eylül 2015… http://www.milliyet.com.tr/hdp-li-bakandan-
 
demirtas-a-ters/siyaset/detay/2118564/default.htm
 
[84] “Sırrı Süreyya Önder: Süleyman Şah Türbesi’nin Taşınmasını Sinirlioğlu ile Ben Organize Ettim”, Hürriyet, 1 Ekim
 
2015… http://www.hurriyet.com.tr/gundem/30210481.asp
 
[85] “Sırrı Süreyya Önder’den Türbe Sırları”, Cumhuriyet, 2 Ekim 2015, s.7.
 
[86] “HDP’li Celal Doğan Erdoğan’la Görüştü”, Birgün, 5 Temmuz 2015, s.7.
 
[87] Selin Ongun, “HDP G. Antep Milletvekili Celal Doğan: CHP ile Zor Yaparız Başkan!”, Cumhuriyet, 12 Temmuz 2015,

 
s.19.
 
[88] “Celal Doğan: HDP’nin Elini Sıkmayanlar Kan İsteyenlerdir”, Radikal, 18 Temmuz 2015…
 
http://www.radikal.com.tr/politika/celal_doganhdpnin_elini_sikmayanlar_k...
 
[89] “Celal Doğan Merak Edilen Soruya Yanıt Verdi”, Milliyet, 28 Temmuz 2015… http://www.milliyet.com.tr/celal-dogan-
 
istifa-edecek-mi-/siyaset/detay/2093986/default.htm
 
[90] Mahmut Lıcalı, “Savaş Hükümeti Endişesini Dile Getirdi”, Cumhuriyet, 5 Temmuz 2015, s.6.
 
[91] “HDP’li Fırat’tan Cumhurbaşkanı Erdoğan’a Açık Mektup”, Taraf, 14 Ağustos 2015…
 
http://www.taraf.com.tr/politika/hdpli-firattan-cumhurbaskani-erdogana-a...
 
[92] Selin Ongun, “Erdoğan’a Karşı Çıkan Dayağı Yer”, Cumhuriyet, 17 Ağustos 2015, s.15.
 
[93] Ömer Ağın, “HDP Devrimci Duruşunu Güçlendirmelidir!”, Gündem, 3 Eylül 2015, s.8.
 
[94] Metin Yeğin, “HDP ve Liberal Söylem”, Gündem, 8 Ağustos 2015, s.13.
 
[95] Murat Çakır, “HDP Ayaklarını Yere Basmalı”, Gündem, 27 Haziran 2015, s.13.
 
[96] Mustafa Peköz, “HDP Politik Süreci Nasıl Okumalı ve Ne Yapmalı?”, 3 Eylül 2015… http://sendika1.org/2015/09/hdp-
 
politik-sureci-nasil-okumali-ve-ne-yapmali-dr-mustafa-pekoz/
 
[97] Celal Başlangıç, “Erdoğan’ın HDP Sorunu”, Cumhuriyet, 3 Ekim 2015, s.15.
 
[98] Turan Eser, “Din Siyaseti mi, Laiklik mi?”, Birgün, 6 Ekim 2015… http://www.birgun.net/haber-detay/din-siyaseti-mi-
 
laiklik-mi-91421.html
 
[99] V. İ. Lenin, Emperyalizm- Kapitalizmin En Yüksek Aşaması, Çev: Cemal Süreya, Sol Yay., 12. Baskı, 2009.
 
[100] Ahmed Pelda, “Büyük Kürdistan’ı Kimler İster?”, Gündem, 6 Temmuz 2015, s.4.
 
[101] “Daily Telegraph: PKK, ABD ile Gizlice Görüşüyor”, Milliyet, 17 Ağustos 2015… http://www.milliyet.com.tr/daily-
 
telegraph-pkk-abd-ile/dunya/detay/2103237/default.htm
 
[102] Murat Çakır, “Seçim Hükümeti mi, Savaş Hükümeti mi?”, Politika, 1 Eylül 2015…
 
http://www.politikagazetesi.org/?q=content/
 
[103] Ergin Yıldızoğlu, “İmkânsız Sentez”, Cumhuriyet, 13 Ağustos 2015, s.8.
 
[104] Nabi Yağcı, “Umutlu Olabilmek İçin HDP”… http://www.marmarayerelhaber.com/nabi-yagci/38019-umutlu-
 
olabilmek-icin-hdp
 
[105] Zeynep Miraç, “Sassen: İktidarların Son Kullanım Tarihi Var”, Cumhuriyet, 5 Eylül 2015, s.15.
Sayfa 30/34
 
30
 
[106] Fikret Başkaya, “Seçimlerin Demokrasiyle Uzaktan Yakından Bir İlgisi Yok!”, 23 Temmuz 2015…
 
http://soldiyalog.com/?p=3216
 
[107] Fikret Başkaya, “TBMM’yi Nasıl Bilirsiniz?”, 2 Ağustos 2015… http://soldiyalog.com/?p=3227
 
[108] The Financial Times, 7 Temmuz 2015.
 
[109] James Petras, “Erdoğan ve Netanyahu Savaş İlan Ediyor”, Birgün, 17 Ağustos 2015, s.12.
 
[110] “1 Ayda 35 Gazeteci Gözaltına Alındı, 19’una Dava Açıldı”, Cumhuriyet, Cumhuriyet, 7 Ekim 2015, s.4.
 
[111] Kürtlerin ulusal renklerine tahammül etmediği için trafik ışıklardaki yeşil sarı kırmızı renkleri yasaklamakla birlikte
 
kamuoyunda “kayıp silahlar” olarak bilinen davada yargılanan eski Batman Valisi Salih Şarman, Kürtlere karşı geliştirdikleri bütün
 
karanlık oyunları yazdığı bir kitapta açığa çıkardı. Şarman, o dönemde başta korucuların ölümüne yol açan bombalı saldırı olmak
 
üzere, birçok insanın öldürüldüğü saldırıları MİT’in gerçekleştirdiğini ve bunu PKK’ye mal ettiklerini açıkladı. (“Eski Vali Kirli
 
Savaşı İtiraf Etti: MİT Bombaladı PKK’ye Mal Edildi”, 5 Temmuz 2015… http://www.ercishaberi.com/eski-vali-kirli-savasi-itiraf-
 
etti-mit-bombaladi-pkk-ye-mal-edildi/17662/)
 
[112] Ragıp Zarakolu, “Hoşgeldin Sri Lanka”, Gündem, 7 Eylül 2015, s.14.
 
[113] Orhan Miroğlu, “1 Kasım Milat Olsun”, Star, 18 Eylül 2015… http://haber.star.com.tr/yazar/1-kasim-milat-olsun/yazi-
 
1057352
 
[114] “Görüldüğü gibi 1 Kasım seçimlerine, farklı yöntem ve saiklerle de olsa, sonuçta fiili durumun meşruiyetini
 
dayatmaya, bunu siyasal alana egemen kılmaya çalışan iki gücün ağır baskısı altında yaklaşıyoruz. Ve bu iki fiili durum stratejisi
 
şimdilik karşılıklı olarak birbirini besler bir sarmal içinde çalışıyor. Bu sarmalı durduracak yegâne gelişme, Selahattin Demirtaş’ın
 
defalarca vurguladığı gibi, önce PKK’nin ateşkes ilan etmesi ve Dolmabahçe’de hükümet ve HDP temsilcileri tarafından okunan
 
bildiriler temelinde müzakerelere başlanmasıdır.” (Ahmet İnsel, “İki Fiili Durum Gücü Karşısında HDP”, Cumhuriyet, 15 Eylül 2015,
 
s.13.)
 
[115] Serpil Çevikcan, “Erdoğan: 7 Haziran Gibi Olmayacak”, Milliyet, 31 Ağustos 2015, s.16.
 
[116] “Seçmen Sayısı 338 Bin Arttı”, Milliyet, 15 Eylül 2015, s.15.
 
[117] Mahmut Lıcalı, “Ankara Milletvekili Sırrı Süreyya Önder: Sopalı Seçim”, Cumhuriyet, 12 Eylül 2015, s.5.
 
[118] Tarık Şengül, “Seçim İmkânsızlık Hâline Gelirken...”, Birgün, 8 Eylül 2015, s.10.
 
[119] Fırat Kozok, “672 Bin Seçmen Buharlaştı”, Cumhuriyet, 4 Ekim 2015, s.4.
 
[120] Mahmut Lıcalı, “Seçim İmkânsız”, Cumhuriyet, 3 Eylül 2015, s.6.
 
[121] Fevzi Kızılkoyun, “Seçim Öncesi 63 Milyon Dağıtıldı”, Hürriyet, 20 Eylül 2015…
 
http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/30119709.asp
 
[122] CHP Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Haluk Koç, 7 Haziran’da HDP’ye oy veren CHP seçmenine, “Onlar
 
zaten barajı geçiyor” diyerek 1 Kasım’da oylarını CHP’ye vermeleri çağrısı yaptı. (“CHP’nin Artık Kimseye Verecek Tek Oyu Yok”,
 
Milliyet, 23 Eylül 2015, s.16.)
 
CHP’den HDP’ye büyük oy kayması tespit edilen iki bölgede CHP listesine giren Alevî Bektaşi Federasyonu’nun eski genel
 
başkanlarından İstanbul 3. bölge 11. sıradan aday gösterilen PM üyesi Fevzi Gümüş, HDP’ye kayan oyların geri geleceğine işaret
 
ederek, “7 Haziran’da barajın aşılmasına ilişkin psikolojik eşikle birlikte Alevîlik mücadelesinde simgeleşmiş isimlerin belirgin
 
yerlerde olmamasının eksikliği nedeniyle oylarda bir kayma olmuştur. Ama CHP, bu süreçten gerekli tecrübeyi kazanarak çıkmıştır,”
 
dedi.
 
Ankara 1. bölge 8. sıradan aday gösterilen eski Alevî Bektaşi Federasyonu Başkanı Ali Balkız da, “Bir Alevî evinde
 
doğdum, büyüdüm. Bütün insanları sevmekle başlar öğrendiklerimiz. Bu nedenle her türlü ayrımcılığı reddederiz. Dolayısıyla Alevî
 
oyu ya da başkasının oyu gibi oyları tasnif etmeyi bile kabul etmez felsefemiz. Ben herkesin oyuna talibim,” dedi. (Meriç Tafolar,
 
“Emanet Oyları Getirecekler”, Milliyet, 22 Eylül 2015, s.18.)
 
[123] “Partizan: 7 Haziran’dan 1 Kasım’a Değişen Koşullar ve Seçim Tavrımız”… http://www.kaypakkayahaber.com/kose-
 
yazisi/partizan-7hazirandan-1-kasima-degisen-kosullar-ve-secim-tavrimiz
 
[124] “DHF: 1 Kasım 2015 Seçimlerine İlişkin Yaklaşımımız”, 5 Ekim 2015… http://adhk.de/?p=9670
 
[125] “DİP Bildirisi: Türkiye’nin Suriyeleştirilmesine Karşı Oylar HDP’ye, İşçinin Emekçinin Zaferi İçin Devrimci İşçi
 
Partisi Saflarına!”, 9 Ekim 2015... http://gercekgazetesi.net/dip-bildirisi/dip-bildirisi-turkiyenin-suriyel...
 
hdpye-iscinin-emekcinin
 
[126] Ali Turgay Ali, “HDP’nin Tarihi Sorumluluğu”, Cumhuriyet, 20 Eylül 2015, s.18.
 
[127] Namık Durukan, “Bakanlığı Reddeden Tüzel Listede Yok!”, Milliyet, 19 Eylül 2015, s.19.
 
[128] HDP’nin 1 Kasım’da yarışacak aday listesinde 7 Haziran’da listeye giren Başbakan Ahmet Davutoğlu ve
 
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın meydanlarda hedef aldığı LGBTİ adaylar yer almadı. Kandil’den gelen bazı açıklamalarda
 
HDP’nin LGBT ile yaptığı işbirliği eleştirilirken, özellikle bölgede AKP ve Hüda-Par tarafından LGBTİ adaylar üzerinden HDP’ye
 
yönelik olumsuz propagandalar da yapılıyordu. Parti yönetiminin 1 Kasım’da benzer propagandalara izin verilmemesi için bu kararı
 
aldığı belirtildi. HDP’nin 1 Kasım’da yarışacak aday listesinde 7 Haziran’da milletvekili seçilen 80 milletvekilinden 76’sı listede yer
 
aldı.
 
HDP MYK kararına karşın bakanlık teklifini kabul etmeyen EMEP’li Levent Tüzel aday listesinde yer almadı. Listelerin
 
YSK’ye teslim edilmesine saatler kala HDP ve EMEP başkanları tarafından ortak açıklama yapılması her iki partinin 1 Kasım’da
 
yeniden ittifak yapacağı olarak yorumlanırken, Tüzel bu konuya açıklık getirdi. Tüzel EMEP ile HDP arasında ittifak kurulmadığı için
 
HDP listesine herhangi bir aday verilmediğini, HDP’nin kararına uyulmadığı için kendisi ya da başka bir EMEP’li ismin aday
 
olmadığını belirterek, “Bütün bunlara karşın seçimlerde ortak hareket ederek HDP’nin desteklenmesi kararı alındı” dedi.( Mahmut
 
Lıcalı, “Mahalle Baskısı... HDP’de LGBT Aday Yok”, Cumhuriyet, 20 Eylül 2015, s.4.)
 
[129] Mahmut Lıcalı, “HDP’de Dicle’yi İkna Turları”, Cumhuriyet, 16 Eylül 2015, s.7.
 
[130] Aysel Alp, “HDP Listesinde İki Büyük Sürpriz”, Hürriyet, 19 Eylül 2015, s.24.
 
[131] Celal Başlangıç, “Katliamlar AKP’nin Peşinde Olacak”, Cumhuriyet, 20 Eylül 2015, s.7.
 
[132] “HDP’de Liste Krizi”, Cumhuriyet, 28 Eylül 2015, s.4.
 
[133] Namık Durukan, “İttifaklar Partisi: HDP”, Milliyet, 21 Eylül 2015, s.14.
 
[134] “HDP Eş Genel Başkanı, teröristlerin cenazesine katılmayan milletvekilleri için parti içi disiplin sürecini
 
başlatacaklarını açıkladı. Buna ilişkin değerlendirmeniz nedir?” sorusuna Cumhurbaşkanı Erdoğan şu yanıtı verdi: “Şaşırtıcı bir
 
gelişme değil. Böylece kendilerini ele vermiş oluyorlar. Yeni kampanyalarında, sözüm ona, ‘PKK bizden değil, biz de PKK’dan
 
değiliz’ mesajı vermeye çalışmışlardı. Adeta suçüstü yakalanmış durumdalar. Millet onların bu durumunu elbette nazarı itibara
 
alacaktır. ‘Çatışmasızlık’ diye bir ifadeyle halkı kandırabileceklerini zannediyorlar. İktidarı ve şahsımı suçlamaya kalkıyorlar.
 Milletimizin, 1 Kasım’da demokrasi mekanizmasını çalıştıracağına, ferasetini ortaya koyacağına, ülkemiz üzerinde oluşturmaya
 
çalışılan karabulutları dağıtacağına inanıyorum.” (Vahap Munyar, “Erdoğan: AB ile Durum Farklılaşıyor”, Hürriyet, Hürriyet, 9 Ekim
 
2015… http://www.hurriyet.com.tr/ab-ile-durum-farklilasiyor-30276767)
 
[135] Banu Şen, “HDP’ye: Terör Örgütüyle Selfie Çekmekten Vazgeç”, Hürriyet, 9 Ekim 2015, s.16.
 
[136] Serpil Çevikcan, “Başbakan Davutoğlu: HDP ‘İnadına Barış’ı Kandil’e Söylesin!”, Milliyet, 4 Ekim 2015, s.18.
 
[137] “Türkeş’ten HDP İçin Sert Sözler”, Milliyet, 12 Ekim 2015… http://www.milliyet.com.tr/turkes-ten-hdp-icin-
 
sertsozler/siyaset/detay/2130588/default.htm
 
[138] “Kürt Kardeşlerimiz de PKK Zulmü Bitsin İstiyor”, Milliyet, 1 Ekim 2015, s.18.
 
[139] “AKP Milletvekili Hüseyin Kocabıyık: HDP’ye Oy Veren Şerefsizler...”, Radikal, 16 Ağustos 2015…
 
http://www.radikal.com.tr/politika/akp_milletvekili_huseyin_kocabiyik_hd...
 
[140] “Akdoğan: Bölge Halkının HDP’ye Oy Vermesi Çözüm Sürecini Bitirdi”, 27 Ağustos 2015…
 
http://www.imctv.com.tr/akdogan-bolge-halkinin-hdpye-oy-vermesi-cozum-su...
 
[141] “Hükümet kanadınca PKK’nin ateşkes kararına yönelik Yalçın Akdoğan tarafından telaffuz edilen ’karnımız
 
tok’ ifadesi bu çerçevede de anlam kazanıyor. Ateşin kesilmesi değil, yanmaya devam etmesi istenmekte sanki… Şimdi
 
geldikleri ’ölümüne iktidar’, ne pahasına olursa olsun ’400’ noktasında kendileri kanla beslenir durumda. O yüzden barışa karınlar
 
tok!” (Tayfun Atay, “Evet, Barışa Karnımız Tok!”, Cumhuriyet, 11 Ekim 2015, s.20.)
 
[142] Orhan Miroğlu, “Tuğrul Türkeş’le Aynı Partide...”, Star, 21 Eylül 2015… http://haber.star.com.tr/yazar/tugrul-
 
turkesle-ayni-partide/yazi-1057922
 
[143] Orhan Miroğlu, “Bu Zulüm Sizin, Hep Sizin Yüzünüzden”, Star, 6 Eylül 2015… http://haber.star.com.tr/yazar/bu-
 
zulum-sizin-hep-sizin-yuzunuzden/yazi-1054649
 
[144] Orhan Miroğlu, “PKK Silah Bıraksın, Sudan Çıkmış Balığa Dönersiniz!”, Star, 20 Eylül 2015…
 
http://haber.star.com.tr/yazar/pkk-silah-biraksin-sudan-cikmis-baliga-do...
 
[145] İbrahim Kaypakkaya, Seçme Yazılar, Umut Yay., 2004, s.79-254.
 
[146] V. İ. Lenin, Ulusların Kaderini Tayin Hakkı, Çeviren: Muzaffer Erdost, Sol Yay., 1968.
 
[147] “Kendi kendimi tutsaklaştıran aidiyetlerim yok… Dün, AKP’yi ve Erdoğan’ın demokratik adımlarını kendi ateşli
 
üslubuyla destekleyen Ahmet Altan’ın, bugün tırmanan antidemokratik otoriterlik, yeni vesayetçilik, savaşçılık, saldırganlık, Kürt
 
sorununda milliyetçi - güvenlikçi çözümsüzlük karşısında AKP’yi aynı üslupla eleştirmesini; ya da benim AKP’yi eleştiren,
 
Erdoğan’ın tehlikeli gidişatına elimden geldiğince dikkat çekmeye çalışan yazılarımı ‘Günaydın, aklınız yeni mi başınıza geldi’
 
türünden ezberlerle, ya da iktidar cephesinden, ‘Ne oldu da saldırıya geçtiniz, yoksa darbeden, askerden, veyasetten mi yanasınız’
 
salvo ateşleriyle karşılayanlar bir an durup düşünseler... Doğrudan, iyiden, evrensel değerlerden yana taraf mıyım, yoksa sonu gelmez
 
ama’larla kendi takımımın gözleri bağlı taraftarı mıyım? diye sorup kendimize, içtenlikli bir vicdan ve ahlâk muhasebesi yapsak
 
hepimiz...” (Oya Baydar, “… ‘Yetmez Ama Evet’ten ‘Yetti Artık Hayır’a”… http://m.t24.com.tr/yazarlar/oya-baydar/yetmez-ama-
 
evetden-yetti-artik-hayira,5767)
 
[148] Hakan Güngör, “Adalet Ağaoğlu: Bu Sistemi Lanetliyorum”, Evrensel, 2 Eylül 2015, s.12.
 
[149] “Orhan Pamuk: Kaybettikçe Seçim Yapıyorlar”, Cumhuriyet, 12 Eylül 2015, s.4.
 
[150] Çözüm süreci için 2013 yılında Türkiye’ye gelen ve Erdoğan ile İbrahim Tatlıses’in arasında barış mesajlarıyla destek
 
verip, “Çözüm ve barış süreci bana umut vermişti. ‘Nihayet Türkiye büyük sorunlarını hâllederek huzurlu, demokratik ve özgür bir
 
toplum olacak,’ diye düşünüyordum,” diyen Kürt sanatçı Şivan Perwer, bugün sürece güveninin kalmadığını, politik kisvelerin
 
arkasındaki ihanetleri gördüğünü söyledi. (Ceren Çıplak, “Şivan Perwer: Erdoğan Türkçü Kafalardan Korktu”, Cumhuriyet Sokak, 13
 
Eylül 2015, s.1.)
 
[151] Baki Gül, “Öz Yönetim, Tatlı Su Liberalleri ve Direniş Ahlâkı!”, Gündem, 7 Eylül 2015, s.11.
 
[152] Oral Çalışlar, “PKK Şiddeti ve Solda Şiddet Meselesi”, Radikal, 26 Eylül 2015…
 
http://www.radikal.com.tr/yazarlar/oral_calislar/pkk_siddeti_ve_solda_si...
 
[153] Oral Çalışlar, “PKK Şiddetine Meşruiyet Arayanlar...”, Taraf, 22 Ağustos 2015…
 
http://www.radikal.com.tr/yazarlar/oral_calislar/pkk_siddetine_mesruiyet...
 
[154] Oral Çalışlar, “Önce PKK Silahları Susturmalı...”, Radikal, 8 Eylül 2015…
 
http://www.radikal.com.tr/yazarlar/oral_calislar/once_pkk_silahlari_sust...
 
[155] Oral Çalışlar, “Öcalan Ne Demişti, Şimdi Neden Susuyor?”, Radikal, 22 Eylül 2015…
 
http://www.radikal.com.tr/yazarlar/oral_calislar/ocalan_ne_demisti_simdi...
 
[156] Zana Farqînî, “Tedip, Tehcir, Tenkil, Temsil ve Temdin”, Gündem, 29 Ağustos 2015, s.11.
 
[157] Ümit Kardaş, “Şiddetin Sarmalında!”, 22 Ağustos 2015… http://www.taraf.com.tr/yazarlar/siddetin-sarmalinda/
 
[158] “Şahin alıcı kuştur. Acımasızdır. Siyasal terminolojide silaha tapan, savaştan öte çözüm bilmeyen ve aramayanlara
 
denir. Akbaba ölümü çağrıştırır çünkü ölümle, ölülerle beslenir. Siyasal literatürde savaştan, savaşın yıkımlarından, ölümlerden
 
beslenen, savaştan çıkar sağlayanlara denir. Bazen silah tüccarıdırlar, bazen ruhları ırkçı-milliyetçi yargılarla sakatlanmış kara
 
vicdanlılardır. Bazen de iktidarını savaşa, devletin zorba gücüne ve ölümlere yaslanarak sürdürmek isteyenler... Ve güvercinler…
 
Barışın kuşları, her daim tedirgin kuşlar… Bütün âlâmetler ortada: Gün şahinlerin ve akbabaların günü... Tedirgin güvercinler çaresiz,
 
etkisiz. Tozdan dumandan ve ille de kandan sesleri duyulmaz olmuş: Mesela Selahattin Demirtaş konuşuyor… Gün şahinlerin ve
 
akbabaların günü. Güvercinler ölümüne tedirgin…” (Aydın Engin, “Şahinler, Akbabalar ve Tedirgin Güvercinler”, Cumhuriyet, 9
 
Eylül 2015, s.12.)
 
[159] Can Uğur, “Örnek: Teori Olmayınca Tutarlılık Tesadüflere Kalmış Oluyor”, Birgün, 17 Ağustos 2015, s.6.
 
[160] Hasan Oğuz, “Liberaller HDP’yi PKK’ye Karşı mı Konumlandırıyor?”, Newroz, Yıl:8, No:271, 28 Eylül 2015, s.4.
 
[161] V. İ. Lenin, Toplu Eserler Cilt:17.
 
[162] V. İ. Lenin, Burjuva Demokrasisi ve Proletarya Diktatörlüğü, Çev: Muzaffer İlhan Erdost, Sol Yay., 1992.
 
[163] “Kemal Kılıçdaroğlu: PKK Saray’a Hizmet Ediyor”, Cumhuriyet, 1 Eylül 2015, s.11.
 
[164] Murat Belge, “Kürt Cephesinde Olanları Anlamlandırmak”, Taraf, 22 Ağustos 2015…
 
http://www.taraf.com.tr/yazarlar/kurt-cephesinde-olanlari-anlamlandirmak/
 
[165] Mücahit Bilici, “Kürdistan’ı Harabeye Çevirmek”, 22 Ağustos 2015… http://www.taraf.com.tr/yazarlar/kurdistani-
 
harabeye-cevirmek/
 
[166] http://www.ozgur-gundem.com/haber/142212/kurdistanda-yeni-bir-donem-basl...
 
[167] Demir Küçükaydın, “İsyanla Oynanmaz”, 17 Ağustos 2015… http://blog.radikal.com.tr/politika/isyanla-oynanmaz-
 
109758
 
[168] Yalçın Yusufoğlu, “Kanlı Ortam Kime Yarıyor?”, Sesonline.net, 12 Ağustos 2015…
 
http://sesonline.net/php/genel_sayfa_yazar.php?
 
[169] Bakur’un yönetmeni gazeteci Ertuğrul Mavioğlu’nun, “2013 Newruz’undaki ‘PKK geri çekilmeli’ kararından sonra
 
Kandil’deki PKK yöneticilerinden şunu duyduk: ‘Aslında dağdaki orta kademe çekilmek istemiyor, ama Öcalan’ın kararına
 
uyulacaktır.’ Belgeselinizde 20’li yaşlarındaki PKK’liler ‘Dağdan inmek istemiyoruz’ diyorlar. Nelere tanık oldunuz?” sorusuna
 
verdiği yanıt şöyledir:
 
“Ben bununla ilk kez çekilen gruplarla yaptığım görüşmede karşılaştım. Çukurca tarafından inerek çekiliyorlardı. İlk
 
karşılaştığımız gruptan biri şöyle demişti: ‘Radyodan duyduk ama inanamadık, herhâlde kontrgerilla oyunudur’ dedik. Diğeri
 
‘Dinlediğimiz radyo Kürdistan radyosuydu, herhâlde doğrudur dedik, ama çok şaşırdık’ demişti. Çünkü 2012 yılında Devrimci Halk
 
Savaşı diye tabir ettikleri sürecin içine girmişler ve 2013 kış aylarını savaşa hazırlık motivasyonu ile geçirmişler. Belgeselde yok ama
 
bir cümle daha söyleyeyim. Biri de şunu söyledi: ‘Biz her Newruz’da müthiş moral geceleri düzenleriz. Coşkulu biçimde eğleniriz.
 
Dağa çıktığımdan beri hayatımda yaşadığım en kötü gündü geri çekilme kararı.’ Bununla birlikte şöyle düşünüyorlar: ‘Başkan Apo
 
müzakereleri yürüten kişi, o söylemeseydi asla hiçbirimiz böyle bir yola girmezdik’...” (Selin Ongun, “Ertuğrul Mavioğlu: Dağdan
 
İnmek İstemiyoruz Diyorlar”, Cumhuriyet, 20 Nisan 2015, s.17.)
 
[170] Çağrıcılar: Tarık Akan, Üstün Akmen, Orhan Aklaya, Barış Atay, Enver Aysever, Pelin Batu, Cengiz Bektaş, Gülsüm
 
Cengiz, Aydın Çubukçu, Pakrat Estukyan, Şebnem Korur Fincancı, Mahir Günşiray, Defne Hamlan, Kadir İnanır, küçük İskender,
 
Mahsun Kırmızıgül, Macit Koper, Jülide Kural, Akif Kurtuluş, Tamer Levent, Kuvvet Lordoğlu, Ali Nesin, Yılmaz Odabaşı, İzzettin
 
Önder, Aslı Öngören, Can Öz, Adnan Özyalçıner, Ahmet Say, Fazıl Say, Sennur Sezer, Deniz Türkali, Rıza Türmen, Levent Üzümcü.
 
[171] Geçerken Hikmet Acun’un soru/ uyarılarını aktaralım: “Solun hemen her cenahından Kürtlere ‘silah bırak’ telkiniyle
 
ortalık gark olurken bir yirmi, otuz yıl sonra gelecek kuşaklar, ‘bizim zamanımız’ı nasıl okuyacak, ne diyecek? Aşikâr olan bizim
 
zamanımıza tüküreceğidir.
 
1) Bilinir ki sömürgeci ulus devrimcilerinin görevi kendi devletini teşhir etmek, onun sömürgeci savaşını boşa düşürmek ve
 
sömürülen ulusa her türlü desteği vermektir. İnceltilmiş sosyal şovenizmini taraflara ‘silah bırak’ çağrısıyla dolaşıma sokmak değildir.
 
Bu, benim devletime silah sıkma demektir. Devletinden yana olmaktır.
 
2) Hiç bir sömürgeci ulus devrimcisi, sömürülen ulusun direnişine dil uzatma ve ona ajanda verme hakkına sahip değildir.
 
3) Hiçbir sömürgeci ulus devrimcisi Bakur Kürd’üne Rojava’da ki devrimci olanaklara sırtını dön ve onun gerisinde bir
 
toplumsal zemine çekil deme hakkına sahip değildir. Kürtlerin özerkleşme eğilimlerine devletle uzlaş çağrıları yapmak değildir.
 
Tersine onların bu devrimci eğilim ve olanaklarını tamamlayıcı devrimci çıkışı batı’da da yapabilmektir.
 
4) Rojava’yı sınır ötesi ve Kürtlerin sorunu görüp, ona sırt dönmek değildir.
 
5) Memleketin kaşar liberalleriyle, Kürt tirsikçılarıyla koro ve koalisyon kurup, üçüncü taraf edasıyla Kürtlerin savaşından
 
kendini kurtarmak için politik hilelere başvurmak değildir. Kendi savaşını buna katmaktır.
 
Sahi birkaç on yıl sonra gelecek kuşaklar ‘bizim zamanımız’ı nasıl okuyacak?
 
Mezarlarımıza işeyeceklerini ben garanti ederim. Hikmet Acun.” (Hikmet Acun, 10 Eylül 2015,
 
Birlik_hareketi@googlegroups.com)
 
[172] Oral Çalışlar, “Ateşkes İlan Edilirse...”, Radikal, 10 Ekim 2015…
 
http://www.radikal.com.tr/yazarlar/oral_calislar/ateskes_ilan_edilirse-1...
 
[173] Demir Küçükaydın, “PKK’ya Açık Mektup: PKK Derhâl Tek Taraflı Ateşkes İlan Etmelidir”, 12 Ağustos 2015…
 
http://blog.radikal.com.tr/politika/pkkya-acik-mektup-pkk-derhal-tek-tar...
 
[174] Demir Küçükaydın, “PKK Ne Yapıyor? Bir Anlamaya Çalışma Denemesi?”, 24 Ağustos 2015…
 
http://blog.radikal.com.tr/politika/pkk-ne-yapiyor-bir-anlamaya-calisma-...
 
[175] Demir Küçükaydın, “Herkesin PKK’ya Tek Taraflı Ateşkes Çağrıları Yapması İçin Çağrı”, 31 Ağustos 2015…
 
http://blog.radikal.com.tr/politika/herkesin-pkkya-tek-tarafli-ateskes-c...
 
[176] “Kandil’den Tek Taraflı Ateşkes mi?”, http://www.xn--yenidenatlm-7zbb.com/kck-es-baskani-bese-hozat-hdp-nin-1-
 
kasim-zaferine-katki-sunmak-icin-tekrar-tarihi-bir-tutum-takinacagiz/767/
 
[177] “PKK’li Duran Kalkan’dan Demirtaş’a: Neyi Başardın da Çağrı Yapıyorsun?”, Cumhuriyet, 25 Ağustos 2015…
 
http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/dunya/352435/PKK_li_Duran_Kalkan_dan_...
 
iyorsun_.html
 
[178] “PKK’dan ‘Eylemsizlik’ Kararı”, Hürriyet, 11 Ekim 2015… http://www.hurriyet.com.tr/gundem/30285375.asp
 
[179] Rıza Dursun, “Cemil Bayık’tan, Demirtaş’ın ‘Amasız Silah Bırak’ Çağrısına Yanıt”, Radikal, 24 Ağustos 2015…
 
http://www.radikal.com.tr/turkiye/cemil_bayiktan_demirtasin_amasiz_silah...
 
[180] Evrim Altuğ, “Étienne Balibar: Şiddet Hastalığı Bizi Öldürecek”, Cumhuriyet, 21 Temmuz 2015, s.17.
 
[181] “Kongra-Gel Eş Başkanı Remzi Kartal: KCK Pazar Günü Eylemsizlik İlan Edecek”, 9 Ekim 2015...
 
http://haber.sol.org.tr/turkiye/kongra-gel-es-baskani-remzi-kartal-kck-p...
 
[182] “Murat Karayılan’dan ‘Ankara’ Açıklaması”, Milliyet, 12 Ekim 2015… http://www.milliyet.com.tr/murat-karayilan-
 
dan-ankara--gundem-2130672/
Sayfa 33/34
 
33
 
[183] “KCK: Eylemsizlik Konumuna Çekildik”, Milliyet, 11 Ekim 2015… http://www.milliyet.com.tr/kck-eylemsizlik-
 
konumuna-cekildik-gundem-2130052/
 
[184] Orhan Miroğlu, “HDP/ PKK Yol Ayrımında”, Star, 28 Eylül 2015… http://haber.star.com.tr/yazar/hdppkk-yol-
 
ayriminda/yazi-1059110
 
[185] Orhan Bursalı, “HDP ile PKK Yol Ayrımında mı?”, Cumhuriyet, 8 Eylül 2015, s.7.
 
[186] Rewin Stêrk, “Vahap Coşkun: PKK, HDP’nin de Altını Oyuyor”, Bas Haber, No:65, 3-9 Ağustos 2015, s.8-9.
 
[187] İsmet Berkan, “İki Ateş Arasında HDP’nin Hâli”, Hürriyet, 11 Eylül 2015, s.6.
 
[188] Oral Çalışlar, “PKK’nın Alanı Genişleyince HDP’ninki Daralıyor...”, Radikal, 15 Eylül 2015…
 
http://www.radikal.com.tr/yazarlar/oral_calislar/pkknin_alani_genisleyin...
 
[189] Orhan Kemal Cengiz, “PKK Neden Bunları Yapıyor?”, Bugün, 1 Ekim 2015… http://www.bugun.com.tr/pkk-neden-
 
bunlari-yapiyor-yazisi-1854776

[190] Rahim Er, “Militan Psikolojisi”, Türkiye, 4 Ağustos 2015, s.8.
 
[191] Murat Aksoy, “Boykot HDP’ye Yarar mı?”, Millet, 30 Eylül 2015… http://www.millet.com.tr/boykot-hdpye-yarar-mi-
 
yazisi-1274743
 
[192] Taha Akyol, “HDP Faktörü”, Hürriyet, 6 Ağustos 2015, s.24.
 
[193] Erdem Gül, “CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu: Saray mı Demokrasi mi?”, Cumhuriyet, 5 Ekim 2015, s.6.
 
[194] Aydın Engin, “Duran Kalkan İçin Bilgi Notu”, Cumhuriyet, 27 Ağustos 2015, s.12.
 
[195] Gülse Birsel, “PKK, HDP’nin Ağzını Burnunu Kırıyor”, Hürriyet, 26 Ağustos 2015, s.7.
 
[196] Mehmet Tezkan, “PKK Aslında HDP’yi Vuruyor”, Milliyet, 4 Ağustos 2015, s.5.
 
[197] Mehmet Tezkan, “Kürtlerin En Zor Sınavı”, Milliyet, 30 Eylül 2015, s.6.
 
[198] Mehmet Tezkan, “PKK’nın İstediği Tam da Buydu”, Milliyet, 10 Eylül 2015, s.8.
 
[199] Orhan Miroğlu, “HDP’yi Kurtarabiliyorsanız PKK’den Kurtarın!”, Star, 6 Ekim 2015…
 
http://haber.star.com.tr/yazar/hdpyi-kurtarabiliyorsaniz-pkkden-kurtarin...
 
[200] Nuray Mert, “… ‘Çözüm Süreci Devam’mış!”, Cumhuriyet, 7 Eylül 2015, s.7.
 
[201] Demir Küçükaydın, “Bir Kırılma Noktasında Durum Yargılaması”, 7 Eylül 2015.
 
[202] Komalen Jinên Kürdistan (KJK) Yürütme Konseyi Üyesi Şafak Aryen, “HDP bir önderlik projesidir,” (Dicle Arya,
 
“Aryen: HDP Bir Önderlik Projesidir”, Gündem, 16 Haziran 2015, s.7.) diyor.
 
[203] Ahmet Hakan, “Sen Ey PKK, Ey Hükümet Ey HDP, Ey Türkiye”, Hürriyet, 11 Eylül 2015, s.4.
 
[204] Mehmet Tezkan, “HDP Güçlenirse PKK Zayıflar Ama!”, Milliyet, 31 Temmuz 2015, s.6.
 
[205] Mehmet Tezkan, “PKK Kürtleri HDP’ye Kaptırınca”, Milliyet, 3 Eylül 2015, s.7.
 
[206] Oral Çalışlar, “HDP, PKK ile Bağlarını Koparsın mı?”, Radikal, 6 Ekim 2015…
 
http://www.radikal.com.tr/yazarlar/oral_calislar/hdp_pkk_ile_baglarini_k...
 
[207] “Selda Bağcan: HDP Aklını Başına Alsın, PKK İle İlişkisini Kessin”, Hürriyet, 3 Eylül 2015, s.16.
 
[208] “Barzani Mesajları”, Hürriyet, 28 Temmuz 2015, s.19.
 
[209] Demir Küçükaydın, “HDP’yi Reorganize Etmek”, 25 Ağustos 2015… http://blog.radikal.com.tr/politika/hdpyi-
 
reorganize-etmek-110516
 
[210] “Kandil’e Gandi’li Mesaj”, Cumhuriyet, 3 Ekim 2015, s.15.
 
[211] Çiğdem Toker, “HDP’nin Türkiye Çizgisi Kalınlaştı”, Cumhuriyet, 3 Ekim 2015, s.16.
 
[212] Ahmet Hakan, “Kürt Siyasi Hareketi Olarak Şu 3 Şeye Karar Vermemiz Lazım”, Hürriyet, 2 Eylül 2015, s.4.
 
[213] “PKK ayrı devlet kurma talebinden vazgeçtiğini söylediğine göre geriye haklar ve özgürlükler talebi kalıyor. Bu
 
noktada bu talebin başarılı olabilmesi için öncelikle üç koşulun yerine getirilmesi gerekiyor. Birincisi, devletin, egemen sınıfların ve
 
halkın bu ‘ayrılmak istemiyoruz’ sözünün samimiyetine inanması sağlanmalıdır. İkincisi, haklar ve özgürlükler talebine, ülkedeki
 
genel haklar ve özgürlükler mücadelesi içinde bir yer bulunmalıdır. Üçüncüsü, silahlı mücadeleden müzakere, pazarlık sürecine
 
geçişin dili, araçları, yolları inşa edilmelidir.
 
Kürt hareketi bu koşulları yerine getirmeyi 1990’lardan bu yana birçok kez denedi, ama HDP’ye gelene kadar başaramadı.
 
HDP’nin önemi, liderliğinin bu alandaki başarısında yatmaktadır. Bu başarının HDP öncesinde bir askeri ve siyasi tarihsel zemini
 
olduğu, HDP’nin bir evrimin içinde bu noktaya geldiği inkâr edilemez. Bu anlamda, HDP, bir sürecin başarısıdır da denebilir.
 
PKK liderliği, hem bu başarının diyalektiğini, hem de bu başarının HDP ile ortaya çıkardığı yeni durumun özelliklerini ya
 
anlamakta ya da bu duruma uyum sağlamakta zorlanıyor. Bu durumun diyalektiği, PKK’nin artık aşılması gerektiğine ilişkindir.
 
Burada, Kürt siyasal hareketi açısından bir değişim, bir sentez ve ‘sıçrama’ (‘aufhebung’) söz konusudur. Bu gerçekleşmediği
 
takdirde, bir ‘kötü sonsuz’, değişmeden devinmeye devam ederek ‘canavarlaşma’ olasılığı gündeme gelecektir. Burada sorun
 
PKK’nin yok olması değil, Kürt siyasi hareketinin dönüşerek gelişmesidir. Benzer bir duruma örnek olarak, İrlanda tarihine, IRA ve
 
Sinn Fein ilişkisine bakılabilir.” (Ergin Yıldızoğlu, “HDP Neyi Başardı?”, Cumhuriyet, 27 Ağustos 2015, s.8.)
 
[214] “Murat Karayılan: Ateşkes Anlamlı Ancak Tek Taraflı Olmaz”, Gündem, 5 Eylül 2015, s.8.
 
[215] “PKK Yürütme Konseyi Üyesi Murat Karayılan: Saray’ın Savaşı 400 Vekil İçin”, Gündem, 18 Eylül 2015, s.11.
 
[216] Ayşegül Doğan, “PKK Yürütme Komitesi Üyesi Murat Karayılan: Süreç Eski Formatla Yürümez”, Gündem, 15
 
Temmuz 2015, s.8.
 
[217] “Murat Karayılan: Özgür Kürdistan’ı Kurma Sürecindeyiz”… http://haber.sol.org.tr/turkiye/murat-karayilan-ozgur-
 
kurdistani-kurma-surecindeyiz-130846
 
[218] Besê Hozat, “Yeni Süreç, Devrimci Halk Savaşı Sürecidir”, Gündem, 14 Temmuz 2015, s.9.
 
[219] “KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Besê Hozat: Kürdistan’da Yeni Bir Dönem Başlıyor”, Gündem, 16 Ağustos 2015,
 
s.10.
 
[220] “KCK Eşbaşkanı Cemil Bayık: Ateşkes Çift Taraflı Olur”, Gündem, 25 Ağustos 2015, s.7.
 
[221] Erdal Er, “Cemil Bayık: Bu Kadar Vahşi Saldırı Varken Silah Bırakılamaz”, Gündem, 13 Ağustos 2015, s.14.
 
[222] Hüseyin Ali, “Gerilim ve Mücadele Demokratikleşmenin Kanunudur”, Gündem, 18 Eylül 2015… http://www.ozgur-
 
gundem.com/yazi/134005/gerilim-ve-mucadele-demokratiklesmenin-kanunudur
 
[223] Selahattin Erdem, “Kürtlerin Ulusal Diriliş Devrimi Özgürlükle Taçlanacak”, Demokratik Ulus, 22-29 Eylül 2015, s.1.
 
[224] “Duran Kalkan: Hiçbir Şey Eskisi Gibi Olmaz”, Gündem, 12 Ağustos 2015, s.6.
 
[225] “PKK Yürütme Komitesi Üyesi Duran Kalkan: AKP’nin Savaş Oyununa Katılmayın”, Gündem, 26 Ağustos 2015, s.8.
 
[226] “KCK Yürütme Komitesi Üyesi Sabri Ok: Bütün Halkımız Ayağa Kalkmalıdır”, Gündem, 11 Eylül 2015, s.12.
 
[227] Bişar Brusk, “KCK Yürütme Konseyi Üyesi Sabri Ok: Daha çok Farqîn, Gimgim, Gever, Gezi...”, Gündem, 29
 
Ağustos 2015, s.6.
 
[228] Muzaffer Ayata, “Direniş ve Meşru Savunma Vazgeçilmezdir”, Gündem, 12 Eylül 2015, s.11.
 
[229] “Diriliş Gerçekleşti, Sıra Özgürlükte”, Demokratik Ulus, 22-29 Eylül 2015, s.1.
 
[230] Hikmet Acun yine soruyor: “Rojava’dan sonra bir barış mümkün müdür? Bu soru Türkiye’de her cepheden kendi
 
meşrebince dillendirilen ‘barışma’nın bölenidir.
 
Rojava’dan sonra barış mümkün müdür? İktidarın yapı-söküme uğradığı, parçalandığı, komün deneyimini yokladığı, başka
 
bir toplumsal tahayyülün tarihe girdiği ve kendi zamansallığını inşa ettiği ‘yeni dünya’ giderek kendi alternatifini üretirken, Bakur
 
Kürd’ünü bundan azade ve ‘Misak-ı Milli içinde’ kapatma olarak görmek mümkün mü?
 
Rojava’nın ‘ileri zamanı’nın gerisine düşmüş bir Bakur öne sürmek mümkün mü? Sol ve entelijensiya bu soruya cevap ve
 
tutum üretmekle mükelleftir.
 
Rojava’dan sonra Bakur Kürd’ünün devletin büyük kapatmasına boyun eğmesi mümkün müdür? Bu soruların cevabı solcu-
 
sosyalist iddiaları tutarlıysa Marksist olduğunu iddia edenleri bekliyor. Buyurun!” (Hikmet Acun, 8 Eylül 2015,

 

Birlik_hareketi@googlegroups.com)
 
[231] Murat Çakır, “Biline: Bedelsiz Barış Olmaz”, Gündem, 29 Ağustos 2015, s.13.
 
[232] Muharrem Demirdaş, “Şimdi Haberler…”, 29 Ağustos 2015… http://gezite.org/simdi-haberler/
 
[233] “Tayyip bey’e saygım sonsuz” vurgusuyla ekliyor Yavuz Bingöl, “Bu ülkede 30 yıla yakındır müzik yapıyorum. Binin
 
üzerinde konser verdim. Barışın ve kardeşliğin altını çizmediğim tek konserim yoktur... 90’lı yılların karanlık günlerinde sokak
 
ortalarında faili meçhuller varken gazeteler bombalanırken, Sapanca - Adapazarı - İstanbul üçgeninde insanlar infaz edilirken, milyon
 
dolarlarla bazı gazetelerde genel yayın yönetmenliği yapanlar, Kürt sorunuyla ilgili tek satır yazmazken alanlardaydım ve barış adına
 
onlarca konser verdim. Hatta Samsun konserindeki konuşmam nedeniyle DGM’de yargılandım. bugün bu arkadaşlar marjinal
 
kanallarda solcu olarak geçiniyorsa ben de Fidel Castro’yum.” (“Yavuz Bingöl: Onlar Solcuysa Ben Castro’yum”, Radikal, 29
 
Ağustos 2015… http://www.radikal.com.tr/kultur/yavuz_bingol_onlar_solcuysa_ben_castroy...)
 
[234] “Bir 68’li olarak bütün protesto yürüyüşlerinde haykırdığımız ‘Yaşasın halkların kardeşliği!’ sloganı, gördüklerimden,
 
duyduklarımdan sonra bana yetersiz gelmeye başladı… Bu sloganı değiştirmemiz, ‘Yaşasın halkların eşitliği’ dememiz gerekiyor.”
 
(Işıl Özgentürk, “Kardeş Değil Eşitiz!”, Cumhuriyet, 7 Ekim 2015, s.7.)
 
[235] V. İ. Lenin’in, “Milliyetçilik egemen sınıfa özgü bir hastalıktır. Ezilen ulus tabiatına göre devrimcidir,” saptamasını bir
 
kez daha anımsatarak, ‘The Economist’de yayınlanan “Özyönetim Hayalleri - Özerklik Peşindeki Kürtlerin Kendilerinden Destek
 
İsteyen Hükümetle Dansı” başlıklı yazıda, Kobanê sonrası pek çok Kürt’ün artık TBMM’nin parçası olmak istemediğine dair
 
izlenimler aktarıldı: “Dicle Nehri’nin kıyısında eski bir Kürt yerleşimi olan Cizre’de bir aile, sınırın diğer tarafındaki Kobanê’de IŞİD
 
militanlarına karşı savaşırken ölen 20 yaşındaki oğulları Muhammed’in yasını tutuyor. Muhammed, Kürt güçlerin Kobanê’de 26 Ocak
 
2015’de zaferlerini ilan etmesinden kısa süre sonra öldürüldü. Başsağlığına gelen Molla Kasım adlı imam, ‘Cizre Kobanê’de 17 şehit
 
verdi’ diyor. IŞİD’e karşı savaş, Pan-Kürt hissiyatı canlandırdı ve efsanevi Kürt Emiri Bedir Han’ın XIX. yüzyılın başlarında
 
Osmanlı’ya karşı ayaklandığı Cizre’de uzun zamandır devam eden isyankârlığı alevlendirdi. Muhammed’in annesi Selma, ‘Cizre
 
bizim, Kobanê bizim, her ikisi için de savaşmak zorundayız’ diyor. ‘Muhammed’in polis aracına taş atmaktan bir yıl hapis yattığında
 
14 yaşında olduğunu aktaran annesi, ‘Ondan sonra PKK’ye katılmaya karar verdi,’ diye ekliyor.” (“Kürtlerin Birçoğu Meclis’in
 
Parçası Olmak İstemiyor”, Cumhuriyet, 14 Şubat 2015, s.4.)
 
[236] Cemil Bayık ‘Azadiya Welat’daki köşe yazısında, 6-7 Ekim olaylarında AKP’yi yıkacakken hükümetin Abdullah
 
Öcalan’dan yardım istediğini ve Öcalan’ın buna engel olduğunu ifade edip, “Kürt halkının öfkesi karşısında Tayyip Erdoğan ve AKP
 
hükümetinin dizleri titremiştir... İmralı’ya gitmişler, Önder Apo’ya bu eylemleri durdurması için ricada bulunmuşlardır. Bu başvurular
 
sonucu Önder Apo bir mesaj yayınlamış; Kürt Özgürlük Hareketi’ne haber göndermiş, 6-7-8 Ekim Kobanê direnişiyle dayanışma
 
serhildanları böyle durdurulmuştur. Yoksa Kürt halkı öldürülen onlarca gencin intikamını alacak biçimde serhildanı büyütecek ve
 
AKP iktidarını yerle bir edecekti,” (“Cemil Bayık’tan Türkiye’de Olay Yaratacak Açıklama”, 9 Ekim 2015...
 
http://www.durus24.com/haber/663/cemil-bayiktan-turkiyede-olay-yaratacak...) dedi!

 

Öncesi, Sonrasıyla Suruç Güzergâhı…

“Görebildiğiniz yere kadar gidin.Oraya ulaştığınızda dahauzağı da görebileceksiniz.”[1)

Charles Dickens’ın, “Zamanların en iyisiydi ve de zamanların en kötüsü,” saptamasıyla betimlenen bir kesitte; öncesiyle Suruç Katliamı, sonrasındaysa coğrafyamız ve Ortadoğu açısından sarsıcı sonuçlara yol açan ve Ceyda Karan’ın, “Cehennemin kapılarının aralanması”; Nilgün Cerrahoğlu’nun “Ateş çemberi” olarak betimledikleri bir realiteyle yüzleşiyoruz…

AKP’nin totaliter bir ideoloji eşliğinde otoriterleşmesi ve yolsuzlukları, 7 Haziran 2015’de bir seçim yenilgisine dönüşürken; Erdoğan’ın “Başkanlık Planları” yerle yeksan oldu.

Koalisyon manevralarının neyi ne kadar kurtaracağı meçhulken ve bu da Erdoğan’ı kesmezken;[2] yetkisiz/ kadük bir hükümetin savaş aracılığıyla, coğrafyamızı milliyetçi hissiyatın gıdıklandığı bir erken seçime taşıyarak sandık zaferi kazanması hesapları yapılırken patlatıldı Suruç’taki kalleş bomba!

Hatırlayın: Başbakan Davudoğlu’nun İstanbul’da yaptığı bir konuşmada “Osmanlı düzenini, adaletini getireceğiz… Çevremizdeki ateş çemberinin içinden barışla, istikrarla, kalkınmayla çıkacağız” sözlerinden üç gün sonra, Suruç’ta bombalı bir saldırı, katliam gerçekleşti. Buradaki acı ironiyi görmemek olanaksız.

Başbakan’ın katliamdan sonra yaptığı konuşma da “ilginçti”. Diğer siyasi partilere, teröre karşı birlik çağrısı yaptı; Fransa’daki saldırıların ardından oluşan birlik havasını örnek gösterdi. Fransa hükümetinin terörist örgütlerin çalışmalarını kolaylaştırdığına ilişkin iddiaların hedefi olmadığını unuttu. AKP’yi eleştirecek olanları önceden adeta suçlu ilan etti; HDP’yi özellikle uyardı; eleştirilerden kurtulmak için sürekli “her türlü terör” genellemesine sığındı, bir türlü DAEŞ yerine IŞİD demeyi başaramadı. Sesi titriyordu, cümleleri bozuluyordu, bitmeden kalıyordu. AKP hükümetinin Suriye iç savaşıyla bağlantısı, “TIR’lar dolusu silah” haberleri, isyancılara ev sahipliği yapmaya devam etmesi varken, bu katliamın ardından “milli birlik” adına eleştirilerden kaçılabilir miydi?

İzlerken, “daha önce bu ülkeyi, jeopolitik farkındalığı bu kadar zayıf, kafasındaki dünya resmi realiteden bu kadar uzak bir başbakan, böyle bir siyasi kadro yönetti mi?” diye düşünmemek olanaksızdı. “Acaba hiç bu kadar çirkef, vicdansız bir yandaş medya olmuş muydu?”[3]

AKP’nin 12 yıldır izlediği politikalar, bunların arkasındaki “fantastik” dünya görüşü, tam anlamıyla iflas etmiştir. Cilvegözü, Reyhanlı, Ulukışla, Diyarbakır nihayet Suruç bu iflasın yarattığı ortamın sonucudur.

Bu “fantastik” dünya görüşü, başbakanın bayram konuşmasında, yine vurguladığı gibi “Osmanlı düzenini, adaletini” geri getirmeyi arzuluyor. Bu dünya görüşü, Osmanlı düzenini, Arap dünyasının nasıl bir nefretle anımsadığının, Türkiye’nin Sünnî İslâm geleneğinin ve pratiğinin, yükselmekte olan Selefî akımlarca küçümsendiğinin, hatta hedef olarak görüldüğünün hâlâ farkında değildir. Jeopolitikte böyle yetersizliklerin faturası her zaman kanla ödenir.

Ödenmektedir de... Bu “fantastik” dünya görüşünün ürünü Suriye politikası önce, Türkiye’nin çok yönlü bir iç savaşa taraf olmasına yol açtı. Liderlik hevesi, diplomatik acemilik, megalomani trajik bir yalnızlık üretti. Türkiye fiziki, ekonomik, kültürel olarak ve güvenlikle ilgili alanlarda kaldıramayacağı bir göçmen dalgasının ev sahibi, bu dalgayla gelen dinci militanların çalışma alanı, savaşa giden cihatçıların transfer koridoru oldu. Bu gelişmeler AKP hükümetini adının, IŞİD, El Nusra gibi, terörü siyasi, askeri, kültürel savaş aracı olarak kullanan örgütlerle birlikte anıldığı bir noktaya getirdi; nihayet canlı bombaların hedefi bir “failed state”e (başarısız devlete) dönüştürmeye başladı...

Bir diğer iflas Kürt sorunuyla ilgilidir. Kürtleri “çözüm süreci” fantezileriyle yıllarca oyaladıktan sonra hükümet gerçek yüzünü, Kobanê savaşındaki “düştü düşecek” tutumuyla, genel seçimlerde “Kürt sorunu yoktur” saçmalığıyla açığa vurdu. Maskenin böyle aniden, şiddetle sıyrılması Kürt halkında öfkeye dönüşmeye başlayan muazzam bir belirsizlik, düş kırıklığı yarattı.

Suruç katliamı, işte bu iki fiyaskonun kesişme noktasındadır. Kobanê’nin yeniden inşasına, “Bir başka dünya mümkündür ve yapabiliriz” umudu, iyimserliği ve cesaretiyle katılmaya giden sosyalist gençlere, İslâmın kendi yorumundan başkasını tanımayan, tüm uygarlığı yok etmeye kararlı nihilist bir el “Hayır yapamazsınız” dedi.[4]

Kim ne derse desin; gelişmeler “kaos” ortamına girdiğimizi gösteriyor.

Kaosun nereye kadar ilerleyeceği henüz belli değil, ama bence bir şey kesin: Yaşananlar AKP hükümetinin 12 yıllık restorasyon projesiyle uyumlu.

Bugünün tarihine, ülkede yeni bir “durum” yaratan “Gezi olayı”ndan başlamak gerekir. Bu “durum” Suruç katliamıyla yeniden değişmeye başladı. “Gezi olayı”, AKP önderliğindeki siyasal İslâmın, bir süredir restorasyon projesine toplumun rızasını alamadığını, giderek daha fazla şiddete başvurduğunu; liberallerin desteklerini çekmesiyle boşalan yeri milliyetçiliğin doldurmaya başladığını ortaya koydu. Bu noktadan sonra, ülke siyaseti bir “tek adam”, totaliter rejim konjonktürü içinde ilerlemeye başladı. “Bu ilerlemenin momentumu seçimlerde kırılabilir mi” sorusu gündeme oturdu.

AKP’nin elindeki devletin, medyanın giderek daha fazla şiddete dayanma eğilimine, bir taraftan “Gezi olayı”nın yankıları diğer taraftan, AKP söyleminin giderek daha fazla Sünnî-milliyetçi bir eksene oturması eklenince, seçimlerde HDP barajı aştı. Böylece totaliter konjonktürdeki ilerlemenin momentumunun kırılmasının koşulları oluştu.

AKP’nin tek başına hükümet kuramayacağı, başkanlık sistemine geçemeyeceği anlaşılınca, ilerici demokrat hatta liberal kesimlerde bir özgürlük, iyimserlik havası esti; medya, üzerinden bir yük kalkmış gibi davranmaya başladı. Cumhur Başkan ister istemez dilini yumuşatmak, medyada profilini düşürmek, durumu kabul etmiş gibi davranmak zorunda kaldı.

Bu sırada, siyasal İslâmcı entelijansiya, iktidarda kalamayabileceklerine ilişkin büyük bir korkuya kapılmıştı. Şimdi bu ikilemin merceğinden geriye, o birkaç haftaya bakınca insanın aklına Weimar Almanya’sı geliyor: Kısa süreli bir özgürlük, iyimserlik patlaması dönemi; faşizmin devleti ele geçirmesinden önce... Bu benzetme de, Suruç katliamı acaba “Reichtag Yangını” mıydı sorusuna açılıyor.[5]

Evet, Suruç sonrasında coğrafyamız, “Reichtag Yangını” tehdidinin AKP’de cisimleşen saldırganlığıyla yüzleşmektedir.

 

AKP NEDİR, NEYE YARAR?

 

Batı’nın AKP’ye desteğini yorumlayan Samir Amin’in, “Avrupa liderleri faşistlere bayılır,”[6] saptamasıyla betimlenmesi mümkün olan ve “sivil toplum”cu Tayfun Atay’ın, “Hem İslâm’ın fundamentalist savunuları, hem de anti-İslâmî polemikler bir ‘yekpare İslâm’ kavrayışında birleşir ve bu dinin söylem ve uygulamadaki tarihsel-yöresel çeşitliliğini gözden kaçırır,”[7] iddiasını yerle yeksan eden AKP, şiddetli siyasi, ekonomik krizlerin ürünü olarak ortaya çıktı. Hem 28 Şubat’a dayanan iktidar, hem de onu izleyen koalisyon hükümeti, tam anlamıyla bir yönetim krizi sergilediler. Bu sırada uluslararası hegemonyacı gücün, kendi hegemonya krizini imparatorluk ve Büyük Ortadoğu projeleriyle aşmaya çalışması da dış koşulları oluşturdu.

“Mania grandiosa/ Megalomani”nin “Exitus letalis/ Ölümcül sonuç”u devreye soktuğu AKP döneminde, işçi haklarını, demokratik hak ve özgürlükleri kısıtlayan yasalar hep, Cumhuriyet öncesinin kodlarına, dine, ahlâka yapılan göndermelerin yanı sıra “demokrasi” söylemiyle gizlenerek ilerledi. AKP’nin toplumsal tabanına bakınca, İtalyan faşizminin kırsal oy tabanına benzer, muhafazakâr, dindar, kırsal kökenli, yoksul bir kesim görüyoruz. Bu kesim, sürekli dini değerler vurgulanarak, Alevîler anımsatılarak, “ecdadımız” söylemine başvurularak son derecede saldırgan, otoriter, onların düzene olan öfkesini istismar eden bir dil ile kışkırtıldılar, bir lider kültüne ram edildiler…

AKP döneminde Gezi olayının yarattığı korku baskı dalgasını getirdi. Ancak esas dönüm noktası, bu dalganın ardından geldi: Yasalara rağmen yapılan uygulamalar, yolsuzluk soruşturmalarının susturulması, Cumhurbaşkanı’nın yürütmenin başı gibi hareket etmeye başlaması, yeni MİT yasasıyla ardından gelen yeni polis yasası, Roboskî’den Gezi olayına, Kobanê protestolarına kadar cinayetlerin faillerinin bir türlü bulunamaması, kimi hükümete yakın şahısların Meclis komisyonunun ifade verme çağrısını cevapsız bırakabilmesi bence şunu gösteriyor: AKP rejimi, iktidarını bir daha gitmeyecek biçimde konsolide etmeye yönelik son adımları attı…

AKP’nin kamu düzeni saplantısı, ağzından düşmeyen “komplo”, “dış akıl”, “üst akıl” açıklamaları, kontrolü kaçırmakta olan bir yönetim görüntüsü sergiliyorken;[8] AKP, neo-liberal saldırganlığın karşı-devrimci tahkimatıdır. Kimsenin inkâr edemeyeceği üzere, AKP çok özel bir partidir.

AKP sıradan bir düzen partisi değildir. Türkiye devleti için de “post-colonial” (içinde “yabancı” iktidar barındıran) özellikler sergileyen bir “bağımlı” devlet tanımı yanlış olmaz.

AKP’nin en büyük özelliği, projesinin kapitalist toplumun genel anlamda istikrarını, sınıfları arasındaki çelişkinin düzen sınırları içinde kalmasını sağlamaya ilişkin en temel ilkesini yadsıyan, başka bir “düzeni” arzulayan bir “restorasyon partisi” olmasıdır.

Bu partinin liderliği, güçler ayrılığı ilkesini, ilgili kurumları bir istikrar garantisi olarak değil, “arzusu” önündeki engeller olarak görmüştür.

Bu partinin liderliğinin, kişi yaşamının özelliği ilkesini, kadın erkek eşitliğini, piyasa kurallarını kabul etmek gibi bir anlayışı yoktur. Siyasi görevle ekonomik faaliyetin ayrı tutulması geleneği ise bu liderlik için anlamsızdır.

Bu partinin liderliği, iktidarda olduğu yıllar boyunca, kapitalizmin liberal demokratik devlet geleneğini hemen her adımda hiçe saymış, yıkmaya çalışmıştır. Bugün Türkiye’de serbest piyasa ekonomisinden söz edilemez. Karşımızda bir “ahbap çavuş” ekonomisi, “aile vesayeti” olduğuna ilişkin, sorgulanmasına olanak verilmeyen çok sayıda iddia vardır.[9]

Bu parti devlet bürokrasisini, güvenlik güçlerini partizan bir yapıya dönüştürerek “devletin göreli bağımsızlığını” ortadan kaldırmak için elinden geleni yapmış, bir Devlet-Parti-hareket- lider “bir”liği kurmayı amaçlamış, büyük ölçüde de başarılı olmuştur.[10]

Geride bıraktığımız yıllar boyunca devletin kültüründe, pratiğinde bu gelişmelerin hepsi önemli bir değişime yol açmış, AKP liderliğini, daha da önemlisi siyasal İslâmı destekleyen, kayıran bir “habitus” şekillenmiştir. Bu liderlik ve hareket, muhalefeti ve muhalefet liderlerini meşru görmeyen, her fırsatta aşağılayan, projesi her aksadığında “Haçlı-Siyonist” bir komplo arayan akıldışı, paranoyak, saldırgan bir medya tarafından da desteklenmektedir.[11]

Bu ve benzeri özellikler AKP’yı sıradan veya herhangi bir burjuva partisi olmaktan çıkarır. Çünkü onlar, Allah’ın ‘inayeti’ olarak iktidar talebiyle örgütlenirler.

Böylelikle de AKP liderliğinde iktidara gelen siyasal İslâm kendince, yüz yıl sonra ele geçirdiği bu fırsatı, “parantezi kapamak”, Osmanlı dünyasını restore etmek, Türkiye’nin düşünsel (simgesel) dünyasını, her zaman iktidarda kalmasına olanak verecek insanları yetiştirmek için kullanmak istiyorken;[12] AKP iktidarı 2002’den beri, tahayyülünde olan düzeni ve toplumu oluşturmak amacıyla, bir takım sosyal mühendislik faaliyetlerine girişmiş bulunmaktadır. AKP iktidarının siyasi ve hukuki yapılanmalarla sürdürülen faaliyetlerin en temel araçlarından biri de Diyanet İşleri Başkanlığı’dır.[13]

Çünkü AKP patentli Siyasal İslâmcı Restorasyonda din (ve dolayısıyla da Diyanet İşleri Başkanlığı) önemli/ başat bir kaldıraçtır.

Siyasal İslâmcı Restorasyon, temel değerleri, sadakat beyan ettiği “hakikât rejimi” bağlamında, “demokrasi” ve Cumhuriyet kavramlarına, hatta modern kapitalist devletin 200 yıllık geleneğine, en azından ilgisiz, ama daha doğrusu düşmandır. Bu düşmanlık bir cehaletin ürünü değildir, bir patolojik tahammülsüzlükten de kaynaklanmaz. Bu düşmanlık, karşısındaki şeyin kendi projesine yaşamsal bir tehdit oluşturduğunun bilincinde olmaktan kaynaklanan bir öz savunma refleksidir.[14]

 

HÂL(İMİZ) VE GİDİŞ(İMİZ)

 

Bunların böyle olduğunu coğrafyamızdaki hâl(imiz) ve gidiş(imiz) net biçimde kanıtlamaktadır!

Sümeyye Erdoğan’ın, “Yeni Türkiye’nin mayasında imam hatip ruhu var,” dediği;[15] “İHL’li sayısı 1 milyona dayandı”;[16] “Bursa’da insanların ‘Ateistsin’ diye dövdüğü”;[17] Din Şûrası Kararları’nda, “İmamlar ‘Toplum Mühendisi’ olacak,”[18] denildiği coğrafyamızda adım adım ümmetleştiriliyoruz! “Resmi Sünnî devlet yapıları” ile “Sivil Sünnî yapılar” her alanda paralel İslâmîzasyon araçlarına ve kurumlarına sahipler. Her iki alanda bu yapıların paralel işbirliği var. Menfaat şebekeleri karşılıklı olarak birbirlerini besliyor.[19]

İki İslâmîzasyon yapısı var. Bir; Devlet Sünnîliği, toplumu yukardan aşağı doğru İslâmîzasyona tabi tutuyor. Bunu da “kamusal din hizmetleri” olarak dayatıyor.

İki; Sivil Sünnî yapılar ise toplumu aşağından yukarıya doğru İslâmîzasyona tabi tutuyor. Bu yapılar daha çok, cemaatler, tarikatlar, İslâmcı, muhafazakâr ve milliyetçi siyasi partiler, dernekler, vakıflar, medya ve sermaye olarak karşımıza çıkıyorlar.

Resmi ve sivil olmak üzere bu paralel İslâmîzasyon alanlarına ve kurumlarına kısaca bir göz atarsak tablo kabaca şöyledir:

 

 

İSLÂMİZASYON ALANLARI VE KURUMLARI[20]

AKP DEVLETİ ELİYLE DİNDARLAŞTIRMA YAPILARI

SİYASAL SİVİL SÜNNİLİK ELİYLE DİNDARLAŞTIRMA YAPILARI

AKP hükümeti ve mezhepçi politikaları

Türk Diyanet İşleri Vakfı (TDV) Diyanet İşleri Başkanlığı ve MEB ile paralel çalışıyor.

Diyanet İşleri Başkanlığı (150 bin imam)

İslâmcı Vakıf (Sayıları 2000 -2200)

Diyanet TV

İslâmcı ve Cami yaptırma dernekler (sayıları 16 Bin 121)

Diyanet Radyo

Derneklere tapulu camiler

Diyanet Akademisi (Çalışmaları devam ediyor)

İslâmcı Vakıf üniversiteleri

Diyanet’in dini yayıncılığı (Milyonlarca mezhepçi kitap)

İslâmcı dershaneler

Hac organizasyonları

Hac organizasyonları

Ramazan iftar çadırları

Özel Kur’an Kursları (15 Bin)

Yurt dışında Sünnî misyonerlik (1527 Sünnî Din Görevlisi)

İslâmcı çocuk yuvaları

İlahiyat Fakülteleri (82 Adet)

İslâmcı cemaatlerin özel eğitim evleri

İmam Hatipler (952’si Lise, 1355’i Ortaokul olmak üzere toplam 2307 İHO)

İslâmcı öğrenci yurtları, Çeşitli burs ve yardımlar

Camiler (devlet kurumlarına tapulu camiler)

İslâmcı dergi, kitap, yayın, cd-film

Kur’an kursları (20 bin 094)

İslâmcı TV ve Radyo

Zorunlu Din Kültürü Ahlâk Bilgisi Dersi

İslâmcı sosyal paylaşım siteleri

Seçmeli Kur’an-ı Kerim dersi

İslâmcı Partiler

Seçmeli Hz. Muhammed’in Hayatı dersi

İslâmcı sanayi ve iş adamları dernekleri

Kutlu Doğum Haftaları

İlahiyat, İmam hatiplilere burslar

Diğer kamu dinsel etkinlikleri

“Kamu yararına” İslâmcı Deniz Feneri gibi dernekler

Aile İrşad Büroları

Cami altına dükkânlar ve ticaret (Dükkânların işletilme sorumluluğu cami yaptırma derneklerine aittir. Aynı zamanda derneklerin elde ettikleri gelirlerin yüzde 10’u Diyanet’e aittir.)

Din Bütçesi (10 milyar Dolar)

 

Diyanet’in yurtdışı temsilciliklerini açmak (86 adet)

 

 

“İslâmın barışçıl mesajı Kerbela’da bitmiştir, vurgusuyla İhsan Eliaçık’ın Mevcut İslâm kültürü öldürmeyi, çalmayı önemsemeyip, tespih çekip, zikir yapmayı göklere çıkarıyor… Türkiye’deki İslâm kültürüyle yetişen bir genç üç gömlek sonra IŞİD’cidir,[21] dediği tabloda her şey tam da Turan Eser’in ifade ettiği gibidir:

Allahın izniyle toplumu Sünnîleştirmek için eğitimi dinselleştirip, sözde laik eğitimi özde teokratikleştirdik...

Sünnîleştirme projemiz için okul müdürlerini İmam Hatiplilerden ve yandaş Eğitim-Bir-Sen üyelerinden atadık...

Vatandaş esasına göre topladığımız vergiyi Sünnîleştirip, Diyanet’in 150 bin imamını, mollasını ve melesini maaşa bağladık. 5 Milyar 500 bin TL bütçe ayırdık! Din eğitimi için de bir o kadar bütçe ayırmayı ihmal etmedik...

Tek din, tek mezhep için 100 bin cami, 82 ilahiyat fakültesi, 20 bin Kur’an kursu, 952 İmam Hatip Lisesi açtık...

Kur’an kurslarına katılmak için yaş şartını kaldırdık...

DİB camilerini ailelerin çocuklarıyla birlikte gelip dinini öğreneceği, dini öğretim merkezi hâline getirdik...

DİB ve MEB olarak evlerde, ailelere ve çocuklara din eğitimi vermeye başladık...

AİHM’in zorunlu din dersleri kararlarına kulak tıkayıp, Ulemayı dinledik. Alevîleri Sünnîleştirmek için Kur’anı Kerim, Hazreti Muhammed’in Hayatı ve Temel Dini Bilgiler gibi zorunlu seçmeli din (Sünnî-Hanefi) derslerini müfredata ekledik...

Düz liseleri imam hatiplere çevrilmekle kalmadık. Bazı okulların içinde ayrıca İmam Hatip sınıfları açtık...

İmam Hatip Lisesi sınıflarına 18 öğrenci düşerken diğer okulların sınıflarına 50-60 hatta 90 öğrenci düşmesini sağladık...

Sünnîlik sembollerinin okulda kullanılmasının önünü açtık...

5. Sınıftan itibaren başörtüsüyle derslere girilmeli dedik. Oldu! Şimdi sıra anaokullarında...

Cami imamı, mele ve mollaların okullarda din dersi vermesini sağladık...

TEOG ile Alevî, Hıristiyan, ateistler ve mevcut sisteme itirazı olan Sünnî öğrencileri zorla tercih etmediği imam hatiplere sokmaya gayret gösteriyoruz...

Özellikle Alevî çocukların uhrevileşen okulda doğrudan ve dolaylı horlanmaya, ayrımcılığa, asimilasyona ve dışlanmaya maruz kalmasının ve öğrenciler arasındaki kutuplaşmanın önünü açtık

Aile hekimi yetmez, birde toplumu Sünnîleştirmek için bir de aile imamı olsun istedik...

Diyanet ile MEB ve Sağlık Bakanlığı gibi kurumların kamu hizmetlerini Sünnîleştirmek için işbirliğini sağladık...

Sünnîler için her yerde ibadet edebilsinler diye, AVM’lere mescit zorunluluğu getirdik...

Çocukları Sünnîleştirmek için okullara mescit ve namaz odaları açıyoruz...

Gençleri Sünnîleştirmek için okul kampuslarına, üniversitelere ve fakültelere mescit-cami yapılmasını zorluyoruz...

Sünnîleştirmek için Taksim’e camiyi zorladık, fakat 37 bin 500 kişilik Çamlıca’ya dikilecek camiyi bitirmek üzereyiz...

Kılık kıyafet yönetmeliğini Sünnî-Hanefi inancı doğrultusunda serbestleştirerek, imam hatiplerde, Kur’an kursları, diğer dini eğitim kurumlarında Sünnîler için başörtüsü takılmasının önünü açtık...

YGS sınavları ile Sünnîleştirmek için ‘İslâm dini’ hakkında sorular eklendi...

Kamuda hizmet alan ve veren ayrımını ortadan kaldırıp, Sünnîleştirmek için öğretmenler dahil başörtüsü takma serbestliği fiilen uygulanmaya başlandı...

MEB ve Diyanet olarak kardeş kardeş her yıl Sünnîleştirmek için 20 bin civarından Kutlu Doğum Haftası düzenliyoruz...

Dini bayramları ve Ramazan ayındaki iftar çadırlarını Sünnîleştirmek için kuruyor ve kamu bütçesiyle karşılıyoruz...

Öğrencileri Sünnîleştirmek için MEB ve Diyanet işbirliği ile Hac ve Umre ziyaretleri düzenledik...

Süt kardeşler evlenmesin diye Sağlık Bakanlığının ‘Süt Bankası’ projesini Diyanet’in fetvasıyla iptal ettirdik. Kürtaja katliam dedik…

Devlet ve cemaat dinbazlığı ile yolsuzluğumuzun, hırsızlığımızın ve hak gasplarımızın üstünü örtük...

Alevî’nin, Hıristiyan’ın, Ateistlerin ve mevcut uygulamalara itiraz eden Sünnîlerin devlete doğrudan ve dolaylı ödedikleri vergileri, hukuksal kılıf uydurarak sadece Sünnî-Hanefilik inancına aktardık”...[22]

Evet, tüm bunlar Siyasal İslâmcı Restorasyona işaret etmektedir!

“Nasıl” mı? Prof. İştar Gözaydın’ın, Diyanet İşlerinin 1930’larda da bugün de “ideolojik bir aygıt” olarak toplumsal dönüşümün merkezinde bulunduğu vurgusuyla, “İçerik farklı ama yöntem aynı. Diyanet’in gücünün artması çok daha geniş çerçevede okunmalı,”[23] notunu düştüğü tabloda Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), toplumun dini konularda güven duyduğu en üst kurummuş. DİB’in “magazinel” bir dille yıpratılmasının, hatta kapatılması vaadiyle politik malzeme yapılması, toplum nezdinde kaygı ve endişelere yol açıyormuş. Bu nedenle toplumun söz sahibi bütün kesimleri, sorumlu davranmaya ve söylemlerinde daha dikkatli olmaya davet ediliyormuş.

Kim diyor bunları? Türkiye’deki 66 ilahiyat fakültesinin dekanı. Evet, YÖK kuruldu kurulalı, neredeyse benzerine rastlamadığımız bir dayanışma örneği gösteren 66 dekan, birkaç gün önce ortak açıklama yaptı...

Ve kimse de kalkıp onlara “darbeci” filan demedi. Ki bu yaklaşım bize yabancı değil: Zira daha önce de Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, kurum bütçesiyle ilgili tartışmaları “haddini aşmak” diye yorumlamıştı![24]

Alın birkaç örnek daha…

i) MEB, 4+4+4’ün istatistiklerini yayınladı, 37 bin kız okuldan koparıldı![25] Zorunlu olmasına karşın Türkiye’de ortaöğretime devam etmeyen kız öğrencilerin sayısı iki kattan fazla arttı![26]

ii) Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, Türkiye’de 80’i aşkın üniversitede cami inşaatlarının sürdüğünü belirterek “15’ini ibadete açtık, 50’sini de 2015’te açacağız,” dedi![27]

iii) 8 Ocak 2015’de imzalanan protokol ile hastahanelerde artık imamlar da görev yapacak... Sağlık Bakanlığı ve Diyanet İşleri Başkanlığı arasında protokol imzalandı. Protokole göre din görevlileri hasta ile yakınlarına manevi destek ve moral verecek![28]

iv) Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanlığı, ilişki ile gebeliğin mümkün olmadığı durumlarda başvurulan ‘Taşıyıcı anneliğin’ İslâm dini açısından uygun olmadığını; nikahlı olmayan kişiler arasında başlayıp sonuçlamayan tüp bebek uygulamasının, insanlık duygularını rencide etmesi ve zina unsurlarını taşıması sebebiyle caiz olmadığını açıkladı![29]

v) Diyanet İşleri Başkanlığı’nın aylık dergisinin şubat 2015 sayısında yer alan makalede, nişanlı çiftlerin “el ele dolaşmalarının dinen uygun olmadığı” savunuldu. Fetvada, nişanlı çiftlere “İslâmî usullere göre görüşüp konuşmaları” önerildi![30]

vi) Manisa Milli Eğitim Müdürlüğü, rehberlik öğretmenlerinin öğrencilere yol göstermesi için geliştirdiği ‘Yaşam Koçumla Başarıya Doğru’ projesine imamları da kattı. Lise öğrencilerine, “Değerlere saygı, ahlâk ve sorumluluk duygusu” kazandırmak için eğitilecek imamlar, öğrencilerin yaşam koçu olacak![31]

vii) G. Antep’in Şehitkâmil ilçesindeki bazı okullara, okul yönetiminin bilgisi ve gözetiminde ‘Herkese Lazım Olan İman’, ‘Namaz’, ‘İngiliz Casusunun İtirafları’ ve ‘Kıyamet ve Ahiret’ gibi dini içerikli kitaplar dağıtıldı. ‘Fareler ve İnsanlar’, ‘Şeker Portakalı’ gibi dünyaca ünlü klasik kitapların sakıncalı bulundu![32]

viii) Bağcılar Merkez Mahallesi’nde “Çocuk Bahçesi Alanı”na cami yapılacak. AKP’li Bağcılar Belediyesi Meclisi, bölgede caminin az olduğunu, çocuk bahçesi ve park alanların ise yoğun olarak bulunduğunu öne sürerek bir teklif hazırladı![33]

ix) İzmir’de 692 okul müdürünün belirleneceği sözlü sınavlarda yönetici adaylarına meslekleriyle ilgisi olmayan, “Ortaoyununda Kel Hasan’ın kavuğu kime verildi?”, “BM Genel Sekreteri’nin yardımcısı kimdir?” gibi sorular yöneltildi. Eğitim Sen 2 No’lu Şube Başkanı Hasan Ali Kılıç, “Sözlü mülakat AKP kadrolaşmasının bir parçası. Kimlerin müdür yapılacağı zaten belli,” dedi![34]

x) Okullar, her yıl olduğu gibi bu yıl da temizlik ihtiyaçlarını karşılayabilmek için yasak olmasına karşın velilerden para toplama yoluna bile başvururken, imam hatip liseleri (İHL) bu sorunu yaşamadı. Milli Eğitim Bakanlığı, (MEB) imam hatip liseleri için kesenin ağzını açtı. Bakanlık, aralarında İstanbul ve Ankara’nın da olduğu 15 ilde 53 imam hatip lisesinde mevcut temizlik personelini yeterli görmeyerek ek personel alınmasını istedi. Din Öğretimi Genel Müdürlüğü’nden ilçe milli eğitim müdürlüklerine gönderilen yazıya göre 53 müstahdemin 4 aylık maaşları ve sigorta primleri dahil 341 bin 320 TL ödenek ayrıldı![35]

xi) Bütçe disiplininin ve gerçekleşmelerinin değerlendirilmesindeki en önemli göstergelerden biri olan başlangıç ödenekleri ile yılsonu ödenekleri arasındaki sapma oranlarında Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın adını taşıyan üniversite, onlarca kamu idaresini ve 100’ü aşkın yükseköğretim kurumunu geride bırakarak ilk 10’a girdi. Bütçe yılı başında 81 milyon 440 bin TL ödenek ayrılan Erdoğan üniversitesi, yıl sonunda 224 milyon TL harcadı![36]

xii) Amasya Gümüşhacıköy ilçesinde okul müdürlüğüne atanacaklardan 8’inin, AKP Amasya Milletvekili Avni Erdemir’in akrabası, listedeki diğer müdürlerin ise AKP’ye yakınlığıyla bilinen Eğitim-Bir-Sen üyesi veya yöneticisi, İlim Yayma Cemiyeti, AHİMDER gibi hükümete yakın dini referanslı dernek ve vakıfların üyeleri oldukları belirtildi![37]

xiii) Ankara’nın Çankaya İlçesi Kurtuluş semtinde Hüdaverdi Camii’nde cuma hutbesinde imam, “İktidarı eleştiren tweetler atmayın,” dedi![38]

xiv) Erzincan’ın yanı sıra Dersim ile Adıyaman’da şalvarlı, cüppeli ve sakallı kişiler türlü bahanelerle, Alevî köylerinde dolaşırken, halkın endişesi büyüyor. Erzincan’ın Kemah ilçesinde Alevî köylerine yönelik olarak cihatçılar tarafından keşif yapıldığı iddiasının ardından, Dersim’in Alevî ve Kürt köylerinde de benzer söylentilerin olması tedirginliği artırıyor. Bununla beraber Adıyaman’a bağlı beldelerde yaşayanlar da “Kaygılıyız” açıklaması yapıyor. Adıyaman’da yaşamını sürdüren, Z.T. adlı yurttaş , “Adıyaman’ın Alevî köylerinde de keşif mahiyetli ‘ziyaretler’ olduğunu düşünüyoruz. Ülkenin içinde bulunduğu bugünlerde, bu tip durumların yaşanması huzurumuzu kaçırıyor,” diyor… Öte yandan Adıyaman’ın Yarmayaka (Çakal) Köyü’nde olanlar endişeleri derinleştiriyor. Z.C., halı satmak bahanesiyle köye gelen şalvar pantolonlu ve sakallı üç kişinin varlığından söz ediyor: “Birinin sırtında eski bir halı vardı. Köyde dolaştı. Halı satıcısı olduğunu söyledi. ‘Ancak buralarda kaç Alevî köyü var?’ diye de sordu. Tersleyince arkadaşlarıyla birlikte uzaklaştı”![39]

xv) Kocaeli Büyükşehir Belediyesi, İzmit’te açık alanda personeli için düzenlediği iftar yemeğine katılımı mecburi tuttu. Personelin cep telefonlarına gönderilen mesajlarda, “katılımın mecburi” olduğu vurgulanırken, katılamayacakların mutlaka mazeretlerini bildirmeleri istendi![40]

xvi) Ve nihayet Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan İstanbul’da düzenlenen KADEM 1. Uluslararası Kadın ve Adalet Zirvesi’nde aynen şunları diyebildi: “Kadın ile erkeği eşit konuma getiremezsiniz, o fıtrata terstir. Tabiatları bünyeleri fıtratları farklıdır. İş hayatında hamile bir kadını erkekle aynı şartlara tabii tutamazsınız. Çocuğunu emzirmek zorunda olan bir anneyi, bir erkek ile eşit konuma getiremezsiniz. Kadınları erkeklerin yaptığı her işi yaptıramazsınız, komünist rejimlerde olduğu gibi. Eline ver kazmayı küreği çalışsın, olmaz böyle bir şey. Onun narin yapısına ters düşer. Anadolu’da da böyle yapılmadı mı? O garibim analarımız ne çileler çektiler be, kamburları çıktı. Erkek de kahvede pişpirik oynasın zar atsın.

Bizim dinimiz kadına bir makam vermiş, annelik makamı. Anneye bir makam daha vermiş. Cenneti ayakları altına sermiş. Babanın değil annenin ayakları altına koymuş. Annenin ayağının altı öpülür. Ben anacığımın ayağının altını öperdim. Anam nazlanırdı, anacığım çekme ayağını derdim, çünkü burada cennetin kokusu var. Bazen ağlardı. Anne başka bir şey. Ve makamların o ulaşılamazdır. Ama bunu anlayanlar olur anlamayanlar olur. Bunu feministlere anlatamazsın mesele, onlar anneliği kabul etmiyor. Ama anlayanlar yeter bize diyoruz, onlarla yola devam ederiz”![41]

 

SİYASAL DURUM(UMUZ)

 

Coğrafyamızdaki siyasal durumu; Antonio Ferrari’nin, ‘Corriere della Sera’da ‘Ülkenin Babası mı? Hayır… Artık Sadece Sahip ve Efendi O!’ başlığıyla çıkan yorumdaki “Ülkenin sahibi ve efendisi” tümcesi açıklar![42]

IŞİD’e desteğini açıklayan İBDA-C’nin,  Kurban Bayramı’nda İstanbul’daki bürosunda düzenlediği, ‘Adımlar Dergisi’nde notları yayınlanan toplantıda Kürtlere ve Kobanê’deki direnişe karşı İŞID’le işbirliğini, yaklaşan “iç savaşı” ve “Müslümanların hazırlıklarını” tartıştığı[43] coğrafyamızda; ‘The Financial Times’dan David Gardner’in, “Ankara artık güvenilir görülmüyor,”[44] notunu düşmekte haksız değil!

Tıpkı Türkiye için Nuray Mert’in, “Polis devletinde toplumsal barış olmaz”; Deniz Kavukçuoğlu’nun, “Çürüme”; İstanbul Barosu Başkanı Ümit Kocasakal’ın, “Ülkenin üzerine sağanak bir hukuksuzluk yağıyor. Bu açıkça faşizmdir”; Melih Pekdemir’in, “Karşımızda yine sömürge tipi (taşeron!) bir faşizm var ama buna ilaveten bir de “İslâm tipi” bir faşizm geliştiriliyor. Çünkü her ülkenin faşistleri kendilerine temel olarak en “makbul” öğelerini öne çıkarırlar ve bu yüzden Naziler Alman ırkına sarılmışlardı. Faşizm sınıfsallığını geri plana itmek için dinsel, etnik kurgular üzerinden yapılanır. 12 Eylül faşizmi Türk-İslâm sentezi ve Atatürkçülük söylemiyle kurgulanmadı mı? MHP’lilerin faşistliğini köpürten Türk milliyetçiliği, AKP’lilerin faşistliğini köpürten de Sünnî İslâmcılığıdır,” saptamalarını dillendirmeleri gibi…

Bu hâle dair Can Dündar’ın altını çizdiği gerçek de şudur: “Bir polis darbesine doğru gidildiğinden kaygılıyım. AKP, askerin dişini söktükten sonra, ona rakip bir polis gücü yaratmaya koyuldu.

İktidara geldikten sonra Emniyet mensubu sayısını yüzde 50’ye yakın oranda artırdı. 750 bin askeri olan Türkiye’de, 350 bin kişilik bir polis ordusu yarattı.

Kişi başına düşen polis oranında, dünyada Rusya’dan sonraki en güçlü polis teşkilâtı kuruldu.

Polisin sayısı artırılırken, teçhizatı da güçlendirildi.

AKP iktidarında 26 bin zırhlı/zırhsız araç alındı. Teşkilât, helikopterlerle, TOMA’larla, Kobra’larla donatıldı.

2014’te Emniyet’in bütçesi, bir önceki yıla göre yüzde 12.5 artırılarak, 17.5 milyar liraya çıkarıldı. Böylece Milli Savunma’nın 22.5 milyar liralık bütçesine yaklaştı.

Son olarak TSK kontrolündeki Jandarma’nın da İçişleri Bakanlığı’na bağlanacağının açıklanmasıyla, hükümet kontrolünde bir kır polisi oluşturulmasına zemin yaratıldı.

Bu, İçişleri Bakanı’nın emrinde, yaklaşık 200 bin kişilik yeni bir silahlı güç anlamına geliyor.

Yani, sayıca askere denk bir polis ordusu… Giderek güçlenen özel güvenlikçileri saymıyorum bile…”[45]

Şunun çok net olarak görülüp, kavranması gerekiyor: AKP döneminde, “pasif devrim” modeli içinde ilerleyen bir geçiş sürecindeyiz. Bu siyasal İslâmın, liderliğini yapan Sünnî-Müslüman entelijansiyanın simgesel üretim araçlarına sahip olma özelliklerine göre şekillenmiş totaliter bir kapitalist devlet biçimine geçiş sürecidir.[46]

Çok önceleri, AKP diktatörlüğünün otoriter bir rejimden, totaliter bir rejime, tekçiliğe dönüştüğünü ifade edip, “Bugün Türkiye’de kendisine, ‘Cumhurbaşkanıyım’ diyen Recep Tayip Erdoğan hem Başbakan’dır, hem Dışişleri Bakanı’dır, hem ekonomiden sorumlu bakandır. Yani tekçiliğin simgesidir. Tekçiliğin, bu düzeyde dayatıldığı bir toplumda son hukuki düzenlemeler ya da güvenlik paketi denilen şeyin yasaya konulması bal gibi totaliter bir rejimi devreye sokmaktadır” değerlendirmesiyle, “Bugün AKP’nin uygulamalarıyla Mustafa Kemal’in buyrukçu uygulamaları, yukarıdan aşağıya topluma kendi öznel isteklerini dayatma açısından herhangi bir fark yoktur. AKP’ye ikinci Kemalist restorasyon girişimi demekte sakınca yoktur,” diye[47] tarif ettiğim bu süreç doğası gereği bir toplumsal kamplaşma ve kapışmaya da kapı açmaktadır!

 

EKONOMİK HÂL(İMİZ)

 

Kaldı ki Türkiye’de bunun çok ciddi bir ekonomik zemini de vardır! “Nasıl” mı?

AKP’nin anti-popülist politikalarla sosyal demokrat uygulamalar ve sonuçlar ürettiğini belirten Yapı Kredi Başekonomisti Cevdet Akçay’ın, “Türkiye’de 12 senede orta sınıf oluştu”; Eastpak CEO’su Massimo Ferrucci’nin, “Ülke büyüyor. Orta sınıf zenginleşiyor,” türünden zırvalarını bir kenara bırakırsak; Koç Holding Yönetim Kurulu üyesi Ali Koç’un dahi Türkiye’deki gelir dağılımı eşitsizliği ve işsizlikten bahsettiği konuşmasındaki, “Ben şahsen 6 ve 8 yaşında iki çocuk sahibi bir baba olarak çocuklarımızın geleceğinden endişe duyuyorum,”[48] diyebildiği bir gerçekle yüz yüzeyiz…

İşte ekonomik duruma ilişkin kimi veriler!

i) Malatya Valiliği önüne gelen, 2 bin TL kira borcunu ödeyemediğini belirten Ali Özbay, üzerine benzin dökerek kendisini yaktı![49]

ii) Eskişehir’de Çiftçi ailesi, 6 yaşındaki işitme engelli oğulları Enes Çiftçi için aldıkları işitme cihazının taksitlerini geciktirince firma küçük çocuğu icraya verdi![50]

iii) Konut ve gıda fiyatları ortalamasının enflasyon üzerinde artması, zengin ile yoksul arasındaki enflasyon farkını da rekora çıkardı. Bahçeşehir Üniversitesi Ekonomik ve Toplumsal Araştırmalar Merkezi’nden Prof. Dr. Seyfettin Gürsel ve Dr. Ayşenur Acar tarafından hazırlanan rapora göre, zenginle yoksul arasındaki fark 2014 yılında 2013’e göre yüzde 13’ten yüzde 18’e yükseldi![51]

iv) ‘The Forbes’un zenginler listesinde Türkiye’den 32 milyarder girdi. Zenginler listesinde Murat Ülker 369’uncu (4.4 milyar dolar), Hüsnü Özyeğin 690’ıncı (2.7 milyar dolar) Semahat Sevim Arsel 714’üncü (2.6 milyar dolar) oldu. Listede, Mustafa Rahmi Koç (2.5 milyar dolar), Ferit Faik Şahenk (2.5 milyar dolar), Şarık Tara, (2.4 milyar dolar), Erman Ilıcak (2.2 milyar dolar) Suna Kıraç (2.2 milyar dolar), Filiz Şahenk (2.2 milyar dolar) ve Ali İbrahim Ağaoğlu da (1.8 milyar dolar) yer aldı![52]

 

 

TÜRK(İYE) DOLAR MİLYARDERLERİNİN ‘THE FORBES’IN 2014 LİSTESİNDEKİ SIRALARI

‘THE FORBES’IN LİSTESİNDEKİ SIRASI

KİM

SERVETİ (milyar dolar)

737

MUSTAFA RAHMİ KOÇ

2.5

737

FERİT FAİK ŞAHENK

2.5

782

ŞARIK TARA

2.4

847

ERMAN ILICAK

2.2

847

SUNA KIRAÇ

2.2

847

FİLİZ ŞAHENK

2.2

1105

ALİ İBRAHİM AĞAOĞLU

1.8

1118

AHSEN ÖZOKUR

1.7

1312

BÜLENT ECZACIBAŞI

1.5

1324

AHMET ÇALIK

1.4

1324

FARUK ECZACIBAŞI

1.4

1324

AHMET NAZİF ZORLU

1.4

1386

MUSTAFA LATİF TOPBAş

1.4

1386

HAMDİ ULUKAYA

1.4

1415

MEHMET AYDINLAR

1.3

1415

MUBARİZ GURBANOĞLU

1.3

1500

TURGAY CİNER

1.3

1500

DENİZ ŞAHENK

1.3

1533

MEHMET RÜŞTÜ BAŞARAN

1.2

1533

MEHMET NAZİF GÜNAL

1.2

1533

MEHMET SİNAN TARA

1.2

1605

MEHMET EMİN KARAMEHMET

1.2

1712

MUSTAFA VEHBİ KOÇ

1.1

1712

ŞEVKET SABANCI

1.1

1741

AYDIN DOĞAN

1

1741

SUZAN SABANCI DİNÇER

1

1741

SERRA SABANCI

1

1741

MURAT VARGI

1

1741

FATMA YAZICI

1

 

v) AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında Türkiye’deki en zengin yüzde 1’lik nüfus toplam servetin yüzde 39.4’üne sahipken ülkenin geri kalan yüzde 99’luk kesimi Türkiye’deki toplam zenginliğin yüzde 60.6’sını elinde bulunduruyordu. AKP iktidarı altında geçen yıllar içinde, Türkiye’deki en zengin yüzde 1’lik kesimin toplam zenginlikten aldığı payı geri kalan yüzde 99’un aleyhine çok hızlı biçimde artırdığını ve 2012 yılı itibariyle en zengin yüzde 1’lik kesimin geri kalan yüzde 99’un toplam mal varlığından daha fazla birikime sahip olduğunu görüyoruz. Servet bölüşümündeki bu adaletsiz gidişat sonucunda 2014’e geldiğimizde artık Türkiye’deki en zengin yüzde 1’lik nüfus toplam servetin yüzde 54.3’üne sahip; buna karşın nüfusun geri kalan yüzde 99’luk kesimi toplam servetten, ancak yüzde 45.7 oranında pay alıyor. Yani artık Türkiye’deki çok küçük bir azınlık geri kalan yüzde 99’luk nüfusun toplam mal varlığından daha büyük bir servete sahip![53]

vi) ‘Türkiye Bankalar Birliği Risk Merkezi’ tarafından açıklanan ‘Negatif Nitelikli Bireysel Kredi ve Kredi Kartı Mart Raporu’na göre, 2015 yılının ilk üç ayında bireysel kredi veya kredi kartı borcundan dolayı 384 bin kişi yasal takibe girerken,[54] tasfiye olunacak kredi miktarı 38 milyar 239 milyon 507 bine ulaştı![55]

vii) Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun (BDDK) 15 Mayıs 2015’de yayımladığı verilerine göre, mart ayında bankalara olan kredi borcunu ödeyemeyip takibe giren yani icralık olan KOBİ sayısı 226 bin 830’a ulaştı. Bunun 9 bin 699 adedini orta büyüklükteki işletmeler, 36 bin 191 adedi küçük işletmeler, 180 bin 940 adedini de mikro nitelikteki işletmeler oluşturdu. Türkiye’de yaklaşık 3.5 milyon KOBİ olduğu düşünüldüğünde rakamlar KOBİ’lerin yüzde 6.5’inin icralık olduğunu gösteriyor. Diğer yandan bankalardan kredi alan KOBİ 2 milyon 495 bin 924, Buna göre kredi alan her yüz KOBİ’den 9’u icralık![56]

viii) “2015 yılının Ocak-Şubat aylarında 1.5 milyar liralık, 158 bin adet senet protesto edildi”![57]

ix) 2009 Ocak-2015 Ocak döneminde kredi kartı ve kredi kartı borcundan dolayı yasal takipte olan kişi sayısı 3.94 milyona çıktı![58]

x) Batık kredi kartı sayısı 1 milyonu geçti. Ödenmeyen kredi kartı borç toplamı da 2002’de 222 milyon lirayken, 25 kat artarak 5.8 milyar liraya ulaştı. Tüketici Birliği Başkanı Mehmet Bülent Deniz, 9 milyon insanın, kart borcunun yalnızca asgari tutarını ödeyebildiğini söyledi. Ödenmeyen kredi kartı borç toplamı da 2002’de 222 milyon lirayken, 25 kat artarak 5,8 milyar liraya ulaştı. Batık kredilerin, işsizliğin zirve yaptığı kriz dönemlerinde yükselmesi dikkat çekiyor. 2009’da 3 milyon 43 bine ulaşan işsiz sayısı daha sonra azalarak, 2012’de 2 milyon 518 bine inmişti. 2014 yılında bu sayı 3 milyon 64 bine yükseldi![59]

xi) AKP’nin iktidara geldiği “2002 sonunda 364.6 milyar lira (221.3 milyar dolar) olan toplam borç stoku, 2014 sonu itibarıyla özel sektör dış borçlarıyla birlikte 2 trilyon 516 milyar liraya (932 milyar dolara) ulaştı”. Buna göre “2002 sonunda 5 bin 524 lira olan kişi başı borç yükü de 32 bin 386 liraya ulaşmış oldu”. Diğer bir ifadeyle, dünyaya gözlerini yeni açan “her bebek, bu ülkenin bir bireyi olarak 32 bin 386 lira borçla hayata başlıyor![60]

xii) Türkiye’nin 2003 başında 129 milyar dolar olan toplam dış borç stoku, 2014 sonuna gelindiğinde 3 misli artarak 403 milyar dolara çıkmıştır. TÜİK verilerine göre 2013 itibarıyla yoksulluk sınırında, aylık geliri 579 TL’den az olan 21.9 milyon; aylık geliri 330 TL’den az olan 6.7 milyon kişi bulunmaktadır.

Türk Tabipleri Birliği verilerine göre Türkiye’de 2012 yılında gerçekleşen 72 milyar 820 milyon TL toplam sağlık harcamasının yüzde 79.5’i, yani 57 milyar 892 milyon lirası şahıslar tarafından sağlanmıştır. Kişi başına yıllık 1.009 TL olan sağlık harcamasının, 785 lirası kişilerin kendileri tarafından yapılırken yalnızca 224 TL’si devlet tarafından karşılanmıştır.

Diğer yandan, OECD verilerine göre ilköğretimde öğrenci başına toplam 1.860 dolarlık eğitim harcaması ile Türkiye, OECD’de 7.974 dolar olan ilkokul eğitim harcaması ortalaması ile karşılaştırıldığında, son sırada yer almaktadır. Orta öğretimde ise Türkiye’de öğrenci başına eğitim harcaması 2.470 dolar düzeyinde iken, aynı rakam OECD’de 9.014 dolara ulaşmaktadır. 15-29 yaş arası “genç” nüfus içerisinde eğitimde bulunan kişiler sadece yüzde 32 iken aynı oran OECD’de yüzde 47’ye çıkmaktadır![61]

xiii) Resmi rakamlara göre AKP iktidarı boyunca 3.5 milyon kişi işsiz. Ülkedeki yoksul sayısı 20 milyonu aşıyor. 227 bin KOBİ icralık. Günde ortalama 350 dükkân ve küçük işyeri kapanıyor. Ailelerin yüzde 65’i borçlu. Yılda ortalama 1200-1300 işçi iş cinayetine kurban gidiyor![62]

xiv) AKP iktidarı dönemi boyunca, yolsuzluk, kayırma, ihalelerde şaibe ve usulsüzlük iddiaları havada uçuştu. İktidarın yargı ve emniyette sağladığı denetim nedeniyle suçlamaların çoğunun üzeri örtüldü. Önüne iddialı hedefler koyan AKP, büyümede yüzde 6 düzeyinden yüzde 3’lere gerilemeyle ekonomide yavaşlamanın önüne geçemedi. Cari açık, 2002’de eksi 0.3’ken eksi 5.7’ye çıkarak 44.26 milyar dolara tırmandı. İşsizlik oranı AKP açısından önemli bir başarısızlık göstergesi olarak, resmi rakamlara göre yüzde 10’luk ortalamanın altına inmedi![63]

 

 

ERDOĞAN, YILLIK 183 BİN DOLARLIK MAAŞLA DÜNYA SIRALAMASINDA SEKİZİNCİ[64]

SIRA

KİM

ÜLKE

MAAŞ (dolar)

1.

BARRAC OBAMA

ABD

400.000

2.

STEPHAN HARPER

KANADA

260.000

3.

ANGELA MERKEL

ALMANYA

234.400

4.

JACOP ZUMA

GÜNEY AFRİKA

223.500

5.

DAVID CAMERON

İNGİLTERE

214.800

6.

SHINZO ABE

JAPONYA

202.700

7.

FRANÇOİS HOLLANDE

FRANSA

194.300

8.

RECEP TAYYİP ERDOĞAN

TÜRKİYE

183.000

9.

VLADİMİR PUTİN

RUSYA

136.000

10.

MATTEO RENZI

İTALYA

124.600

11.

NARENDRA MORİ

HİNDİSTAN

30.300

12.

Xİ JİNPİNG

ÇİN

22.600

 

xv) Gıdada yıllık artış yüzde 13.25 oldu![65]

xvi) Türkiye’nin milli gelirinden en az payı alan yüzde 20’lik grubun tüketim harcamalarındaki payı 2014’te azaldı. En yoksul grup toplam tüketimin sadece 8.5’ini gerçekleştirirken, yüzde 20’lik en zengin grup ise tüketim harcamalarının yüzde 37.2’sini yaptı. Eğitim harcamalarının da yüzde 64.7’sini zenginlerden çıktı… Türkiye’de toplam tüketim harcamasının yüzde 37.2’sini en zengin yüzde 20’lik grup yaptı. En yoksul yüzde 20’lik grup toplam tüketimin sadece 8.5’ini gerçekleştirdi. Yani en zengin grup en yoksul grubun 4.5 katı daha fazla harcadı. TÜİK’in 2014 yılına ait hanehalkı tüketim harcamaları istatistiklerine göre, Türkiye’nin milli gelirinden en az payı alan en yoksul grubun tüketim harcamaları payı 2013’e göre de azaldı. 2013 yılında toplam tüketim harcamalarının yüzde 8.8’ini en yoksul yüzde 20’lik dilim yaparken 2014 yılında sadece yüzde 8.5’lik bölümünü harcadılar. Yani en yoksulların tüketim harcamaları da azaldı. Gelirden en az payı alan en yoksul yüzde 20’de bulunanlar gelirinin yüzde 32.8’ini kiraya, yüzde 28.8’ini ise gıdaya harcadı. Barınma ve yiyecek gibi en temel ihtiyaçlarına en fazla harcamayı yapan en yoksul grubun diğer harcaması ise yüzde 6 ile mobilya ile ev eşyasına oldu. Bu grup gelirinin sadece yüzde 0.6’sını eğitime aktarabildi. En yoksul kesimin en yüksek aylık geliri bin 407 lira olarak gösterildi![66]

xvii) Türkiye’de bankalarda tasarrufu olan yetişkin nüfusun toplam nüfus içindeki payı yüzde 4. Kredi kartı sahiplerinin toplam nüfusa oranının yüzde 45… İç tasarruf oranı 10 yılda yüzde 24’ten yüzde 13’lere geriledi![67]

xviii) Türkiye’deki 81 ilden sadece 4’ünün tasarrufundan daha az borcu bulunurken, en borçlu il G. Antep çıktı. G. Antep’te 2014 yılında nakdi kredilerin mevduata oranı yüzde 352.59 oldu![68]

xix) Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) ‘Ölüm İstatistikleri’ verilerine göre, Türkiye’de ölüm sayısı 2014 yılında, yüzde 4.7 artışla 390 bin 121 düzeyine yükseldi. Ölenlerin yüzde 54.7’sini erkekler, yüzde 45.3’ünü kadınlar oluşturdu![69]

xx) Türkiye anne olmak için en iyi ülkeler sıralamasında 179 ülke arasında 65. oldu. Listenin başında Norveç, sonunda Somali var![70]

xxi) TÜİK, 2014 yılı verilerine göre, 2013 yılında evlenen çift sayısı 599 bin 704 ile yüzde 0.1 azalırken, boşanan çift sayısı 130 bin 913 ile yüzde 4.5 arttı. TÜİK evlenme ve boşanma istatistikleri, 2014 yılında boşanmaların yüzde 39.6’sının evliliğin ilk 5 yılı, yüzde 21.8’inin ise evliliğin 6-10 yılı içinde gerçekleştiğini gösteriyor![71]

Geçerken konuyla ilintili bir not; “Marx sefalette tüm soyut merhametlilerin ve daha soyut ütopyacıların gördüğü gibi yalnızca sefalet de görmez, sefaletteki infial etmeni onda gerçekten infiale yol açar ve infialin sebebine karşı etkin bir güce dönüşür. Böylece sefalet, kendi sebebini anladığı anda, bizzat bir devrimci kaldıraç olur,” der Ernst Bloch ‘Umut İlkesi’nde…

 

BİR SAVAŞ OCAĞI: TERÖRİST T.“C”

 

Ekonomi-politik verileriyle T.“C”, hem bölgede hem de yerelde terörist bir savaş ocağıdır!

Kolay mı? ‘Demokrasileri Koruma Vakfı/ Foundation of Defense for Democracies’ın 21 Şubat 2014’de yayımladığı ‘Türkiye’de Terörizmin Finansmanı-Giderek Artan Bir Endişe’ başlıklı rapora göre, “Türkiye büyük terör gruplarının finansmanında anahtar rol oynuyor.”[72]

Irak Şam İslâm Devleti’ni (IŞİD) el altından destekleyip, bölgesel planları için kollayan T.“C” şahsında AKP kurmayları, “Biz Suriye meselesini bir dış mesele olarak görmüyoruz. Suriye meselesi bizim iç meselemizdir” buyurmuşlardı taa 6 Ağustos 2011’de… Komşuda ideolojik hırslarıyla körükleyip durdukları yangını Türkiye’ye çoktan taşıdılar! Suruç’ta yitirdiğimiz 31 can, bu zihniyetin sebep olduğu ikinci toplu katliamın kurbanlarıdır.

Söyleye söyleye dilimizde tüy bitti. Mesele salt IŞİD MIŞİD değil. Mesele Türkiye’yi yöneten siyasal İslâmcı ideolojinin azgınlaşan zihniyetidir.

Kaldı ki ‘The New York Times’tan Stephen Kinzer, “Türkiye’nin IŞİD’i kontrol etme hayali bir fanteziden ibaretti” diyerek ekliyor: “Bu ne yazık ki çok geç, IŞİD Türkiye’de hücreler oluşturduktan sonra fark edildi. IŞİD artık Türkiye içinde açıkça yerleşmiş durumda. Bunun, Türk hükümetiyle zımni bir anlaşma olmaksızın yapılamayacağını da biliyoruz. Türkiye’nin şimdi aktif olarak IŞİD’le savaşması, en başta mücadele etmesinden çok daha zor.”

Yine ‘The Independent’tan Patrick Cockburn daha çarpıcı bir uyarıyla 2015’in Haziran ayında 39 kişinin yaşamını yitirdiği Tunus örneğini veriyor. “Tunus’un içinde Türkiye’de konuşlandığı kadar IŞİD’cinin konuşlanmadığını” hatırlatıyor.

O hâlde içimizde yuvalanan Frankeştayn’ın ne olduğu hakkında bu durumda çok daha fazla kafa yormak durumundayız ve bunun AKP patentli Siyasal İslâmcı Restorasyon ile doğrudan ilintili olduğunu bir an dahi unutmamalı/ unutturmamalıyız.

İşte bunun somut veri ve kanıtları:

i) Interpol Genel Sekreteri Ronald Noble, Fransa’nın Monaco kentinde yaptığı açıklamada İslâmcı militanların deniz yoluyla en fazla gittikleri yerin İzmit olduğunu, bilhassa Suriye ve Irak’a İzmit üzerinden geçişlerin arttığını belirtti![73]

ii) Musul’da rehin tutulan 49 konsolosluk personeli karşılığında Türkiye tarafından serbest bırakıldığı iddia edilen IŞİD militanlarından birisi ‘The Times’a, Ş. Urfa’da tutuldukları hapishanede internet bağlantıları olduğunu ve IŞİD’le konuştuklarını belirtti. Shabazz Suleman adlı militan, pizza dahi yiyebildiklerini, görevli polislerin de kendilerine çok iyi davrandığını anlattı![74]

iii) İstanbul’da konuşlanan Suriye muhalefetinin oluşturduğu geçici hükümetin Başbakanı Ahmed Tumeh, hükümetin merkezinin G. Antep olduğunu açıklayıp, “G. Antep’ten Suriye’nin çeşitli bölgelerine daha kolay ulaşabileceğimizi düşünüyoruz,” dedi![75]

iv) Irak’ın Ebu Gureyb hapishanesine 2013’ün temmuz ayında El Kaide militanları tarafından düzenlenen baskın sonucu kaçan yüzlerce cihatçının Suriye’ye geçtiği, Iraklı ve Batılı yetkililerin bu konudaki korkularının gerçek olduğu bildiriliyor. ‘The Foreign Policy’ dergisi, Türkiye’den Suriye’ye geçen Ebu Ömer’le G. Antep’te konuştu. G. Antep’ten Türk malı bir tablet ve dijital Ortadoğu haritaları yüklenmiş küçük bir GPS cihazı alan Ebu Ömer, Ebu Gureyb’den hücre arkadaşı 6 kişinin de Suriye’ye geçtiğini anlattı. Çok sayıda militanın daha Suriye yolunda olduğunu söyleyen Ebu Ömer, “Herkes Suriye’de cihada gitmek istiyor,” dedi![76]

v) Suriyeli muhalif kaynaklar, Arap ülkeleri tarafından satın alınmış 400 ton silahın Türkiye üzerinden Suriye’ye nakledildiğini açıkladı. Muhammed Selam ‘Reuters’e verdiği demecinde Türkiye sınırından gelen 20 silah yüklü TIR’ın çeşitli muhalif gruplara ait silah depolarına doğru gittiğini söyledi. Suriyeli muhaliflere ait Askeri Konsey’e mensup bir yetkili de yapılan silah naklini doğruladı![77]

vi) ‘The Daily Mail’ gazetesi muhabiri Sam Greenhill, Türkiye-Suriye sınırını geçmenin ne denli kolay olduğuna bizzat tanıklık ettiğini yazdı. Greenhill’in haberine göre turist gibi davranarak Antalya’ya ya da doğrudan Hatay havalimanına giden Avrupalı cihatçılar, Türkiye sınırlarının “rahatlığından” yararlanarak oldukça kolay bir şekilde terör örgütü IŞİD’e katılıyor, bu rota da “Cihat ekspres” ya da “Cihada giriş kapısı” olarak adlandırılıyor. Her gün yaklaşık 20 yabancı cihatçı bu rotayla sınırdan Suriye’ye geçiyor![78]

vii) ‘The Newsweek’e konuşan “Şerko Ömer” kod adlı eski IŞİD üyesi, “IŞİD komutanları, hiçbir şeyden korkmamamızı, Türkiye ile tam işbirliği içinde olduklarını söylüyordu. IŞİD özellikle konu Suriye’deki Kürtlere saldırmaya gelince Türkiye’yi müttefiki olarak görüyordu. Kürtler Türkiye ve IŞİD’in ortak düşmanıydı. IŞİD Türkiye ile müttefik olmak zorundaydı çünkü sadece Türkiye üzerinden Suriye’nin kuzeyine ve Kürt bölgelerine savaşçılarını sevk edebiliyordu,” dedi![79]

viii) ‘The Independent’ yazarı Patrick Cockburn, “Türkiye’nin Suriye sınırını kapatması, cihatçıların Avrupa’ya giriş çıkışlarını engellemek için en işlevsel yol. Türkiye Hükümeti bunun durdurulamayacağını söylüyor. İnanmak zor,”[80] diyor!

ix) CHP Genel Başkan Yardımcısı Nihat Matkap, Esad yönetimine muhalif Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) mensuplarının, havaalanlarından “VİP (çok önemli kişi) müşteri” olarak geçiş yaptıklarını açıkladı![81]

x) Tuluyhan Tekelioğlu’nun röportajına göre; Hatay Reyhanlı’da Esad’a karşı savaşan yaralı askerlerin tedavisinin yapıldığı pansiyon diye faaliyet gösteren dört hastane bulunuyor. Kapısında Türkçe konuşan yerel bir güvenlik görevlisi var. Hastanelerde Arapça bilen doktorlar çalışıyor, başında Suriyeli başhekim bulunuyor. 

Türkler’in girmesinin yasak olduğu, Tekelioğlu’nun “Hollandalıyım” diyerek girdiği hastanelerden birinin kapısında “Yörük Pansiyon 03264130054 ve 05069951229” diye yazıyor. Ancak içeri girildiğinde bir hastane olduğu görülüyor. Fizik tedavi merkezi olduğu anlaşılan hastanede kullanılan ilaçlardan aletlere kadar her şey Suudi sivil toplum örgütü tarafından sağlanıyor. Hastanenin duvarlarına Suudi sivil toplum örgütünün amblemi yapıştırılmış.

Hastanede fotoğraf çekmek de yasak. Tekelioğlu hastanedeki tabelaların fotoğrafını çekince, hemşire tarafından engelleniyor. Tabelalar, pansiyon görünümlü hastaneyi Suudi Arabistan kökenli “Rabıtatül Alemi İslâmî Uluslararası İmar ve Kalkındırma Kurumu”nun finanse ettiğini gösteriyor. Rabıta’nın kollarından biri olan bu kurum kişilik geliştirme ve meslek edindirme merkezi olarak geçiyor, buna imam hatip ve din kursları da dahil. 

Tabelalar, söz konusu binada aynı zamanda kişilik geliştirme ve mesleki eğitim edindirme merkezi olarak faaliyet gösterdiğine işaret ediyor. Zaten ikinci bir tabelada da “Türkiye’deki 3. meslek edindirme merkezine hoş geldiniz” yazıyor.

Merkezi Mekke’de olan 19 Mayıs 1962 yılında Kral Suud tarafından kurulan Rabıtatül Alemi İslâmî’nin söz konusu pansiyon görünümlü hastanesinin Hatay’da 9 yıldır faaliyette olduğu kaydedildi![82]

xi) ‘The New York Times’, Ş.Urfa’nın Akçakale ilçesinden IŞİD kontrolündeki Tel Abyad’a taşınan gübrelerin bomba yapımında kullanıldığını açıkladı. Gazetenin 6 Mayıs 2015 tarihli nüshasında “Bomba yapımında da kullanılan gübre Türkiye’den IŞİD topraklarına geçiyor” başlığıyla yayımlanan haberde, içlerinde amonyum nitrat gübrelerinin bulunduğu öne sürülen çuvalların işçi oldukları belirtilen kişilerce römorka yüklendiği görülen bir fotoğrafa da yer verildi. Gazete muhabirleri gübre yüklü araçların iki günde dört kez sınır kapısından geçtiğini ve bir süre sonra boş olarak Akçakale’ye döndüğünü bildirdi![83]

xii) ‘Suriye İnsan Hakları Gözlemevi’nin (Mirsad) raporuna göre, Arap ülkeleri ve Türkiye’den, Özgür Suriye Ordusu’na gönderilen silah ve askeri yardımların bir kısmı ülkenin doğusunda ve kuzeyinde IŞİD’in eline geçti![84]

xiii) ‘Foreign Policy’ kaynaklı habere göre, Suriye’deki isyancılara silah göndermekten sorumlu Libyalı eski bir isyancı komutan, Esad’ın devrilmesi için ülkeye silah gönderdiklerini açıkladı… Libyalı isyancıya göre Bingazi’den Türkiye’nin İskenderun limanına iki silah yükü gönderilmiş. Biri Şubat 2013’de, ikincisi 2013 Haziran’ındaydı… Türk yetkililerin bilgisi dahilinde, kara yoluyla Suriye’nin kuzeyindeki muhaliflere ulaştırıldığını iddia eden Libyalı isyancı, “İki kargoda 450 ton malzeme bulunuyordu, bunun büyük bir bölümü silahtı. İnsani yardımlar da vardı,” diyor![85]

xiv) Hatay’da içinde silah olduğu iddiasıyla jandarma tarafından durdurulan TIR’ın MİT’e ait olduğu ortaya çıktı. Özel yetkili Adana Cumhuriyet Savcısı Özcan Şişman’ın TIR’ın aranması yönündeki emrine karşın Hatay Valisi Celalettin Lekesiz’in TIR’ın bırakılması yönündeki talimatı üzerine araçta arama yapılamadı![86]

Jandarma, TIR’da yüklü konteynırları olay yerinden götürmek isterken polisle karşı karşıya geldi. Yaşanan gerginlikte “bir el” devreye girdi ve TIR’lar Hatay’a hareket etti![87]

Reyhanlı ilçesinde durdurulan, ancak MİT görevlilerinin “devlet sırrı” gerekçesiyle aratmadığı TIR olayına İçişleri Bakanı Efkan Ala ile birlikte, Adalet Bakanı Müsteşarı, MİT Hukuk Müşaviri’nin de müdahil olduğu ortaya çıktı![88]

Terörle Mücadele Kanunu’nun (TMK) 10. maddesiyle yetkili Adana Cumhuriyet Savcısı Özcan Şişman, 1 Ocak 2014’de Suriye’ye mühimmat taşıdığı iddiasıyla Kırıkhan-Reyhanlı yolunda durdurulan TIR’ın aranmasını engelleyen MİT görevlileri, savcılar, Hatay Valiliği ve İçişleri Bakanlığı yetkilileri hakkında suç duyurusunda bulundu![89]

xv) 19 Ocak 2014’te sonradan MİT’e ait olduğu anlaşılan 3 TIR’da arama yaptırdığı için önce sürgüne gönderilen, ardından da hakkında soruşturma başlatıp, görevini yaptığını vurgulayan eski Adana Cumhuriyet Savcısı Savcı Aziz Takçı, “Bu olayda ben ve kolluk, kanunların verdiği görev ve yetkiyi kullandık. Yaptığı iş yasal zeminde olmayan MİT’ti. Zaten bu suçluluk nedeniyle suçlarının kapatılması için sadece yasaların verdiği görevlerini yapan savcıları açığa alıyorlar, kolluk görevlilerini hukuka aykırı olarak yargılıyorlar. ülkemiz şu anda terör örgütleri açısından adeta bir cennet. IŞİD de bundan yararlanıyor,” dedi![90]

xvi) Türkiye’den Suriye’ye MİT TIR’larıyla yapılan silah ve cephane sevkıyatının Türkmenlere değil cihatçı Ansar el İslâm örgütüne gittiği ortaya çıktı![91]

xvii) Türkiye’nin, Suriye’deki muhaliflere kimyasal gönderdiğine ve Adana’da ele geçirilenin bunun küçük bir bölümü olduğuna yönelik iddialara yol açan sarin gazı operasyonunu, Milli İstihbarat Teşkilâtı’nın (MİT) yaptırdığı ortaya çıktı![92]

xviii) Türkiye üzerinden Suriye’de radikal gruplara silahlı destek sağlandığı ilk kez Güvenlik Konseyi raporuna yansıdı…[93] BM Güvenlik Konseyi’nin El Kaide Yaptırımlar Komitesi’ne destek sağlayan “Analitik Destek ve Yaptırımları İzleme Birimi”nin, Güvenlik Konseyi’nin 15 Ağustos 2014 tarihinde kabul ettiği 2170 sayılı karar uyarınca “DEAŞ (IŞİD), El-Nusra Cephesi ve El-Kaide’yle bağlantılı diğer kişi, grup ve oluşumlardan kaynaklanan tehdit ve alınabilecek tedbirlere ilişkin tavsiyeler” konusunda hazırladığı raporda, IŞİD’e giden silahlar konusunda çarpıcı saptamalar yapıldı.

Raporda, Türkiye’yi ilgilendiren iki kritik bölüm bulunuyor. Raporda, IŞİD’in elindeki silah gücünden söz edilirken, IŞİD ve El Nusra’nın özellikle geleneksel silahlarla dolu bir çatışma bölgesinde faaliyet göstermeleri nedeniyle çok iyi silahlanmış gruplar olduğu belirtiliyor. “Özellikle Irak Hükümeti’ne ait yüklü miktarda ağır silaha el koymuş olan IŞİD, tam teçhizatlı bir gruptur” denilen raporda, Türkiye üzerinden silah geçtiği şöyle anlatılıyor:

“Ayrıca IŞİD ordusunda geleneksel savaş deneyimi olan ve tank ve ağır silahlar da dahil pek çok silah sistemine hâkim savaşçılar bulunmaktadır. Silah ve teçhizat, 1980’ler ve 1990’larda depolanmış mühimmatın yanı sıra daha yeni malzemelerden oluşmaktadır. Bunların pek çoğu ya Irak ya da (daha nadiren) Suriye Arap Cumhuriyeti’nin silahlı kuvvetlerinin el konulmuş teçhizatıdır veya öncelikle Türkiye üzerinden geçirilen kaçak silahlardır”![94]

xix) IŞİD militanlarının Niğde Ulukışla’daki saldırısına ilişkin dava dosyasına giren telefon kayıtları, Türkiye’nin silah kaçakçılığının merkezi hâline geldiğini ortaya koyuyor. Dosyaya göre soruşturma kapsamında dinlenen şüphelilerden Ayhan Orli, silah ve cephane alım satımına aracılık eden kişilerle 162 ayrı konuşma gerçekleştirdi. IŞİD militanlarının Niğde Ulukışla’daki saldırısına ilişkin dava dosyasına giren telefon kayıtları, Türkiye’nin silah kaçakçılığının merkezi hâline geldiğini ortaya koydu. Soruşturma kapsamında dinlemeye alınan şüphelilerden Ayhan Orli’nin silah ve cephane alım satımına aracılık ettiğine dair çeşitli kişilerle yaptığı telefon görüşmeleri de kayda alındı![95]

xx) TSK, Suriye’nin Kesap kasabasına saldıran cihatçıların verdiği koordinatlara top ateşi açmış… Suriye’nin Türkiye sınırında bulunan ve nüfusunun yüzde 80’inden fazlasını Ermenilerin oluşturduğu Kesap kasabasına yönelik saldırılarda Türkiye’nin askeri desteğine ilişkin iddiaları kanıtlayan telefon konuşmaları ortaya çıktı. Niğde Ulukışla’daki IŞİD saldırısının dava dosyasına giren telefon konuşmalarında Kesap’ta savaşan cihatçıların verdiği koordinatlara göre Türkiye’den top atışı yapılması isteniyor. Konuşmalara göre koordinatları gönderen kişi, Kesap’a yönelik saldırılara katılan Bayır Bucak Türkmen Cephesi’nin komutanlarından Adil Orli. Kardeşi Ayhan Orli aracılığıyla Whatsapp uygulamasıyla koordinatlar Yayladağı Gençlik Derneği Başkanı ve AKP delegesi Mehmet Toktaş isimli kişiye bildiriliyor. Ayhan Orli, “Whatsapp’tan gönderdim sana... 7 nokta enlem boylamlarını gönderdim sana” dedikten sonra atış yapılmasın istiyor. Orli’nin, “Sizin buradaki atışlar hayırlı oldu. Arkadaşlar da gerisini hâlettiler yani ama hâlâ 7 nokta var. Bunlara birer tane atsanız yeter” şeklindeki konuşmaları daha önce de Türkiye topraklarından Suriye’ye ateş açıldığını gösteriyor![96]

xxi) Washington’ın terör örgütlerine destek veren 11 kişilik yaptırım listesindekilerden biri Türk, üçü de Türkiye ile bağlantılı… Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) 24 Eylül 2014’de oybirliğiyle “yabancı savaşçılarla” mücadele tasarısını kabul ederken Washington’dan cihatçı örgütleri hedef alan yaptırımları genişletme kararı geldi. ABD’nin 11 kişilik yaptırım listesinde yer alanlardan biri Türk. Ayrıca listedeki isimlerden üçünün Türkiye ile bağlantılı olduğuna da dikkat çekiliyor. ABD Hazine Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada, IŞİD, El Nusra Cephesi, El Kaide ve buna bağlı gruplar ile Güneydoğu Asya merkezli Cemaati İslâmîye’ye mali yardım ve malzeme desteğinde bulunan, Suriye’ye yabancı savaşçı gönderilmesinde rol oynayan bir organizasyon ve 11 bireyin “terör listesine” alındığı duyuruldu. Kararın BMGK’nin “yabancı savaşçılarla” mücadeleyi öngören tasarısının bir parçası olduğu kaydedildi![97]

xxii) IŞİD’in 29 Kasım 2014 günü bombalı araçlarla Kobanê’ye düzenlediği saldırılarla ilgili, YPG ve HDP’den sonra bölge halkı da bombalı araçların Türkiye’den Kobanê’ye gittiğini, askerlerin saldırdan önce kendilerini sınırdan uzak durmaları konusunda uyardığını iddia etti![98]

xxiii) IŞİD tarafından 29 Kasım 2014’de Türkiye üzerinden Kobanê’ye yönelik bombalı araçla gerçekleştirilen saldırının aydınlatılması için inceleme komitesi kurulmasını isteyen Kobanê Kantonu Başbakanı Enver Muslim, “Bizlerin yanı sıra Türkiye’de bulunan insan hakları kuruluşlarının, siyasi partilerin, bağımsız şahsiyetlerin ve milletvekillerinin içinde bulunduğu bir inceleme komitesi oluşturulmalı. Kim suçlu, kim sorumlu ortaya çıkarılmalı ve hesap sorulmalı,” dedi![99]

xxiv) Nafeez Ahmed’in ‘Middle East Eye ve Medium’da yayımlanan değerlendirmesine göre IŞİD’e karşı koalisyonun en büyük iki unsuru olan ABD ve İngiltere, bölgedeki önemli siyasi kaynaklara göre IŞİD’i dolaylı yoldan finansal olarak destekliyor. Ahmed’e göre ABD’li ve İngiliz petrol şirketleri bulanıklıklarla yüklü ve IŞİD’in karaborsa petrol satışlarını sağlayan jeopolitik üçgene aşırı derecede yatırım yapmış durumdalar.

Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi (IKBY) ve Türk askeri istihbaratının da IŞİD’in petrol kaçakçılığı faaliyetlerine destek verdiğinin belirtildiği analizde IŞİD’e zaman zaman bu odakların silah dahi sağladıkları bilgisi Kürt, Iraklı ve Türk yetkililere dayanılarak veriliyor. 

Özellikle İKBY ile başlıca Kürt firmalarından birine petrol sağlamak üzerinden anlaşmalı olan İngiliz Petrol Şirketi “General Energy” firmasının IŞİD’in Türkiye’ye petrol satışlarında aracılık yaptığı iddia ediliyor. Bu firmanın bölgede doğrudan İngiliz Hükümeti’nin desteği ile bulunduğu bildiriliyor![100]

xxv) AKP, dünya kamuoyuna IŞİD’e savaş açtığını ilan ederken, seçim öncesi ve seçimlerin hemen ardından getirdiği iki gümrük düzenlemesi Türkiye sınır kapılarını terörün finansmanına açtı. Gümrüklerden nakit para giriş çıkışıyla ilgili yapılan düzenlemeleri Suriyeli muhalif grupların TL’ye geçişi takip etti… Merkez Bankası’nın açıkladığı verilere göre ise 2015’in temmuz ayında toplam emisyon hacmindeki hızlı artış da dikkat çekiyor. Temmuz başında 95.5 milyar lira olan emisyon hacmi 18 Temmuz’da 108.6 milyar liraya kadar yükseldi. 2015’in Mart sonundan haziran temmuz başına kadar da yaklaşık 6 milyar lira arttı![101]

xxvi) Hamas’ın Türkiye’de oluşturduğu merkeziyle ilgili iddiaların ayrıntıları ortaya çıkarken; Hamas’ın İstanbul’daki örgütlenmesi hakkında Al Monitor yazarı Shlomi Eldar ilginç bilgiler verdi: ‘Türkiye’deki Hamas Bürosu’ başlıklı yazısında Eldar, Hamas yöneticisi Salih Arouri’nin Türkiye’deki faaliyetlerine yer verdi. Makalede aynı zamanda Arouri’nin Türkiye üzerinden örgüte maddi kaynak sağladığına ilişkin bilgiler içerirken, Hamas Lideri Meşal’e karşı bir güç olmaya başladığını da ileri sürdü![102]

O hâlde Suruç’un da faili olan terörist T.“C”nin bir savaş ocağı olduğu gerçeğinin altını çizip, geçerken aktaralım:

“İstanbul’un en soğuk gecesi. Savaştan kaçan Suriyelileri konuk eden Küçükpazar’da 80 metrekarede 100 kişi tutunmaya çalışıyor. ‘Niçin kamplara gitmiyorsunuz’ sorusunun yanıtı buz gibi: Kızlarımız güzel, tecavüz ediyorlar.”[103]

“G. Antep’teki Karkamış çadır kampından sorumlu iki sığınmacı anlatıyor: “Kamptan Suriyeli bir kadın almak isteyenler oluyor. 5 bin TL karşılığında kadını alırsın. Daha aşağı da olur. Pazarlık yapılır. Resmi nikâh şart olmadığı için kadını bırakmak kolay. Kötü niyetliler de var tabii. Gecelik ilişkiler de olur.”[104]

İşte terörist T.“C” bir yanıyla da budur; böyledir!

 

“SONUÇ YERİNE”

 

“In flamam flammas, in mare fundis aquas/ Ateşe ateş katıyorsun ve denize su döküyorsun,” diye betimlenen tabloda bu kadar veri yeter değil mi?

Ama yine de birlikte hatırlayalım (ve hatırlatalım): “Gezi”den bu yana gerginlikleri, çelişkileri derinleşmekte olan “toplumsal yapı”, Suruç katliamıyla “durum” değiştirdi…

Şimdi “Çözüm Süreci” yerini savaşa, imhaya, misillemeye bıraktı. Ülkenin 12 yıldır şekillenen simgesel evrenindeki (aslında o biçimiyle bir “imkânsızlık” olan) bir “şey” yok oldu, büyük bir delik açıldı. Gezi’den seçimlere giderken yok olan, bir başka “şey”in (diğer inançlara, “dünyalara” saygılı İslâm - bir başka “imkânsızlık”) yerinde açılan delik de şimdi hızla büyüyor.

Biraz “tarihsel” baksak: Cumhuriyetin ilk kurucu dönemi kapanırken, bu “fanteziler”, önce Kürt isyanlarının, sonra NATO, Soğuk Savaş yapılanmalarının; işçi hareketini, sosyalist hareketi, Kürtlerin taleplerine ilişkin kıpırdanmaları bastıran askeri darbelerin; Müslüman entelijensiyayı yeniden devlet-siyaset alanına davet, giderek entegre eden siyasi partilerin, hükümetlerin elinde aşındılar; neo-liberalizmin ekonomik- toplumsal-ideolojik modelinin şokuyla da hızla dağıtmaya başladılar.

AKP döneminde bu dağılma, bir çöküşe dönüştü. Bu çöküşün toplumsal sancılarını uyuşturacak, devlet- siyaset alanında başlayan, hegemonya sürecini, iktidar değişikliğini gizleyecek, demokratikleşme, ılımlı İslâm, “Müslümanlara baskı yapılıyordu”, “Kürt açılımı” gibi yeni “fantezilerin” de ömrü uzun olmadı. 

“Gezi olayı”, “yolsuzluk skandalları”, her türlü muhalefete yönelik, acımasız fiziki ve simgesel şiddet, Suriye politikası, IŞİD-TIR’lar vb., açıkça dillendirilen tek adam yönetimi, totaliter rejim arzusu, nihayet seçimlerden başlamak üzere iktidarla muhalefet arasındaki çizginin Sünnî İslâm olarak şekillenmesi bu “fantezileri” yıktı...

Sünnî İslâm dışındaki mezhepler (Cumhurbaşkanı’nın Endonezya açıklamalarına bakınca), İslâmı bölen, hatta ateistleri savunan zararlı akımlardır. Siyasal İslâmın entelijensiyasına göre “Kürt sorununun tek çözüm yolu, İslâmdır; ötesi hüsrandır!”, “Bireysel özgürlükler, özgürleşme, laiklik hurafedir... Sınıfsal, etnik, ulusal, cinsel farklılıklara, çelişkilere cevap ’ümmet’tir”. 

Suruç’tan sonra hızla şekillenen durum, iç savaş taktiklerinin devreye girmesi, bu noktaya ulaşmakta açık şiddetin açıkça kullanıldığını, sürecin Meclis’te dokunulmazlıkların kaldırılması gibi incir yapraklarıyla süsleneceğini de gösteriyor. 

AKP, siyasal İslâm, atması gereken adımları milliyetçilerin desteğini de alarak kararlılıkla atıyor. Peki ya “demokratik” muhalefet?[105] Ya biz radikal sosyalistler?

Tarihin yanıtını aradığı soru(n), bugün ve gelecekte sadece budur!

İyi de verili tabloda “Ne mi yapacağız”?

Gayet basit; uğruna dövüştüğümüz barışın devrimci barış olduğunu ve sürdürülemez kapitalist çerçeveye sığmadığını; Kürtlerin bağımsız, birleşik hedefli ulusal kurtuluş mücadelesinin tahvil edilmeye çalışıldığı ‘çözüm süreci’ yalanı ardından açığa çıkan,[106] “J’avait reculer pour mieux sauter/ Önce geri çekileceksin ki iyi sıçrayasın” gerçeğini unutmadan; Komutan Yardımcısı Marcos’un, “Mücadele bir çember gibidir, her noktasında başlar ama asla bitmez”!; George Orwell’in, “Bilinçleninceye kadar asla başkaldırmayacaklar, ama başkaldırmadıkça da bilinçlenemezler”!;[107] Forrest Carter’ın, “Savaşmak, yaşamaktır”![108] uyarılarını kulağımıza küpe ederek yolumuzu açacağız!

 

6 Ağustos 2015 15:39:01, Çeşme Köyü.

 

N O T L A R

[*] Kaldıraç’ın 1 Eylül 2015 tarihinde İzmir/ Dikili’de düzenlediği “Düşlerimizde Özgür Dünya -10. Öğrenci Kampı”nda yapılan konuşma… Kaldıraç, No:170, Eylül 2015…

[1] Thomas Carlyle.

[2] Bir erken seçim HDP imha edilmeden AKP’ye istediği sonucu getirmez, HDP imha edilirse seçim sonuçları siyasal İslâmın projesine arzuladığı “rızayı” sağlamaz. AKP’ye de, seçimler, parlamento gibi incir yapraklarından kurtulup, totaliter rejimi tüm açıklığıyla olarak oturtmayı denemekten başka bir seçenek kalmaz.

[3] Geçerken aktarayım: “Ertuğrul Özkök, 24 Temmuz 2015’de Hürriyet’te Cumhurbaşkanı’nı savunmak için televizyonlarda yorum yapanların seviyesizliğini eleştirirken şöyle diyordu: ‘Nerede, onu savunan entelektüel donanımı güçlü, fikri yapıları tutarlı, şuurlu aydın takımı... Hasan Cemal’ler, Cengiz Çandar’lar, Şahin Alpay’lar, Ali Bayramoğlu’lar, Atilla Yayla’lar, Mustafa Karaalioğulları’lar, Fehmi Koru’lar, Nihal Bengisu Karaca’lar, Ayşe Böhürler’ler, Sibel Eraslan’lar, Mümtazer Türköne’ler, Soli Özel’ler, Hasan Bülent Kahraman’lar, Ahmet İnsel’ler, Mehmet ve Ahmet Altan’lar’... Yazısındaki bu bölüme koyduğu ara başlık da şöyleydi: ‘Saray’ın entelektüel müdafaa hattı çöktü’…” (Emre Kongar, “Sarayın Entelektüel Müdafaa Hattı(!)”,Cumhuriyet, 25 Temmuz 2015, s.3.)

[4] Ergin Yıldızoğlu, “Stratejik Derinlikten Suruç Katliamına…”, Cumhuriyet, 23 Temmuz 2015, s.10.

[5] Ergin Yıldızoğlu, “Gezi’den Suruç’a Ya sonra?”, Cumhuriyet, 27 Temmuz 2015, s.9.

[6] Ömür Şahin Keyif, “Samir Amin, Batı’nın AKP’ye Desteğini Yorumladı: Avrupa Liderleri Faşistlere Bayılır”, Birgün, 6 Nisan 2015, s.13.

[7] Tayfun Atay, “Bir Ayrıntılı Gökkuşağı: İslâm”, Cumhuriyet, 4 Temmuz 2015, s.7.

[8] Ergin Yıldızoğlu, “… ‘Demokrasi’ Masalı Biterken...”, Cumhuriyet, 29 Ekim 2014, s.7.

[9] Bir zamanlar Başbakan danışmanı olan Etyen Mahçupyan, “İslâmî kesimin yarısı AKP yolsuzluğun farkında” (“Mahçupyan: İslâmî Kesimin Yarısı Yolsuzluğun Farkında”, Cumhuriyet, 16 Kasım 2014, s.6.) demişti!

“Her birimiz Recep Tayyip Erdoğanız. Ruhunun o masada olmasına gerek yok. Kimse Recep Tayyip Erdoğan’ı bizden kopartamaz. Recep Tayyip Erdoğan bizim hareketimizin lideridir. Davutoğlu da Erdoğan'dır, Erdoğan da Davutoğlu’dur,” diyor Mehmet Metiner. (Cumhuriyet, 4 Ağustos 2015… http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/337649/ AKP_li_Metiner__Her_birimiz_ Recep_Tayyip_ Erdogan_iz.html)

[10] Ergin Yıldızoğlu, “AKP-CHP Koalisyonu Olasılığı Üzerine”, Cumhuriyet, 16 Haziran 2015, s.8.

[11] Ergin Yıldızoğlu, “Bu Kez İklim Çok Farklı - II”, Cumhuriyet, 21 Nisan 2015, s.8.

[12] İştar Gözaydın, “AKP ve Diyanet”, Cumhuriyet, 3 Nisan 2015, s.18.

[13] Ergin Yıldızoğlu, “İki Küme, Bir Yanılsama...”, Cumhuriyet, 9 Nisan 2015, s.8.

[14] “Sümeyye Erdoğan: Yeni Türkiye’nin Mayasında İmam Hatip Ruhu Var”, Cumhuriyet, 12 Nisan 2015, s.6

[15] Sinan Tartanoğlu, “İHL’li Sayısı 1 Milyona Dayandı”, Cumhuriyet, 12 Nisan 2015, s.9.

[16] Levent Genceli, “Bursa: ‘Ateistsin’ Deyip Dövdüler”, Cumhuriyet, 19 Ekim 2014, s.15.

[17] “Din Şûrası Kararları: İmamlar ‘Toplum Mühendisi’ Olacak”, Cumhuriyet, 14 Aralık 2014, s.17.

[18] Çocuk yurtlarında yaşanan skandalların ardı arkası kesilmiyorken; Yaşananlar, “muhafazakâr iktidarın” çocukları, muhafaza edemediğini gösteriyor. Mağdur çocuklar fuhuş batağına sürükleniyor, suç çetelerinin kucağına itiliyor. Devletin olanı görmezden gelmesi, çocuklar üzerinden rant sağlayanları daha da cesaretlendiriyor… İstanbul Emniyet Müdürlüğü 2013 yılında kapatılan Taksim Bakım ve Rehabilitasyon Merkezi’ndeki çocukların fuhuşa nasıl sürüklendiğini belgeleriyle ortaya koyarken mülki amirlerin tavrının olayı örtbas etmek ve soruşturmanın genişlemesini engellemek olduğunu ortaya koyuyor. “Bakanlık, dolaylı olarak da iktidar zarar görür, üzerine gitmeyin” talimatı veriliyor, soruşturmada usulsüzlük yapılıyor ve sonrasında adı iddialara karışanlar başka devlet kurumlarına atanarak adeta ödüllendiriliyor. Yurttan kaçmasına göz yumulan yaşı küçük kızların çalıştırıldığı gece kulüpleri ise adlarını bile değiştirmeye gerek görmeden hâlen çalışmaya devam ediyor. (Erk Acarer, “Fuhuş Skandalı AKP’ye Zarar Verir Diye Kapatıldı”, Cumhuriyet, 24 Mart 2015, s.10.)

[19] Turan Eser, “Paralel İslâmîzasyon”, 24 Şubat 2015… http://www.birgun.net/news/view/paralel-İslâmîzasyon/14121

[20] Erdal İrmek, “İhsan Eliaçık: Türkiye’deki İslâm Kültürüyle Yetişen Bir Genç 3 Gömlek Sonra IŞİD’cidir”, Evrensel, 10 Ocak 2015… http://www.evrensel.net/haber/101771/turkiyedeki-İslâm-kulturuyle-yetisen-bir-genc-3-gomlek-sonra-isidcidir#.VLDIHpb5bZQ.hootsuite

[22] Turan Eser, “Selamünaleyküm Çocuklar”, Birgün, 30 Eylül 2014, s.7.

[23] Serpil İlgün, “Prof. İştar Gözaydın: AKP, 1930’larla Aynı Taktiği Uyguluyor”, Evrensel, 9 Şubat 2015, s.14.

[24] Çiğdem Toker, “66 İlahiyat Fakültesi Dekanına Çağrı”, Cumhuriyet, 13 Mayıs 2015, s.8.

[25] Sinan Tartanoğlu, “Kızlar Eve Hapis”, Cumhuriyet, 30 Mart 2013, s.7.

[26] Figen Atalay, “Kızlar Evde Erkekler Okulda”, Cumhuriyet, 29 Mayıs 2013, s.20.

[27] “80 Üniversiteye Cami”, Cumhuriyet, 22 Kasım 2014, s.10.

[28] “Hastanelerde İmam Dönemi”, Cumhuriyet, 8 Ocak 2015, s.9.

[29] İhsan Dörtkardeş, “Diyanetten Fetva: Taşıyıcı Annelik Yöntemi Zina Unsurları Taşır”, Hürriyet, 22 Mart 2015… http://www.hurriyet.com.tr/gundem/28520975.asp?utm_source=newsletter&utm...

[30] “El Ele Dolaşmayın, Örtülü Gezin”, Cumhuriyet, 14 Şubat 2015, s.15.

[31] Sinan Tartanoğlu, “İmam Yaşam Koçu Oluyor”, Cumhuriyet, 3 Ocak 2015, s.7.

[32] Bekir Şahin, “Laik Eğitime Saldırıyorlar”, Cumhuriyet, 25 Ocak 2013, s.13.

[33] Hazal Ocak, “Çocuk Bahçesi Değil Cami Olacak”, Cumhuriyet, 14 Ocak 2015, s.6.

[34] “Müdür Adayına ‘Kavuk’ Sorusu”, Cumhuriyet, 24 Ekim 2014, s.13.

[35] Sinan Tartanoğlu, “İHL’ye Yine Kıyak”, Cumhuriyet, 24 Eylül 2013, s.8.

[36] Fırat Kozok, “Üniversitenin Adı Yetti”, Cumhuriyet, 30 Eylül 2014, s.5.

[37] Mehmet Menekşe, “Akrabalara Özel Atama”, Cumhuriyet, 27 Ekim 2014, s.4.

[38] “İktidarı Eleştiren Tweet Atmayın”, Cumhuriyet, 3 Ocak 2015, s.4.

[39] Erk Acarer, “Halı Satmayan ‘Halıcı’ Alevî Köylerini Neden Sorar?”, Milliyet, 6 Ağustos 2015… http://www.milliyet.com.tr/hali-satmayan-halici-Alevî-gundem-2097946/

[40] “Kocaeli Belediyesi’nden Personele Zorunlu İftar”, Birgün, 1 Temmuz 2015, s.6.

[41] “Cumhurbaşkanı Erdoğan: Kadın Erkek Eşitliği Fıtrata Ters”, Hürriyet, 24 Kasım 2014... http://www.hurriyet.com.tr/gundem/27640428.asp

[42] Nilgün Cerrahoğlu, “Türkiye’nin Efendisi Erdoğan”, Cumhuriyet, 16 Aralık 2014, s.7.

[43] “İstanbul’da IŞİD, İBDA-C, Hüda-Par’dan Kontra Toplantısı”, 19 Ekim 2014… http://siyasihaber.org/haber/istanbulda-isid-ibda-c-huda-pardan-kontra-t...

[44] “The Financial Times: Türkiye Artık Güvenilir Değil”, Cumhuriyet, 16 Nisan 2015, s.13.

[45] Can Dündar, “Darbeyi Askerden Değil, Polisten Bekleyin”, Cumhuriyet, 24 Ekim 2014, s.8.

[46] Ergin Yıldızoğlu, “Sıra ‘Ötekinin’ Dilini Kesmeye Geldi”, Cumhuriyet, 10 Aralık 2014, s.6.

[47] “Temel Demirer: Türkiye’de Her Kesin Can Güvenliği Tehdit Altında”, DİHA, 5 Aralık 2014… http://www.diclehaber.com/tr/news/content/view/433559?from=675588005

[48] Mustafa Çakır, “Ali Koç: Çocuklarımızın Geleceğinden Endişeliyim”, Cumhuriyet, 26 Şubat 2015, s.8.

[49] “Kirayı Ödeyemeyince Valilik Önünde Kendini Yaktı”, Cumhuriyet, 16 Nisan 2015, s.15.

[50] Can Hacıoğlu, “Altı Yaşındaki Çocuğa İşitme Cihazı İcrası”, Cumhuriyet, 5 Mart 2015, s.14.

[51] “Zenginle Yoksulun Enflasyonu da Farklı”, Cumhuriyet, 3 Mart 2015, s. 13.

[52] “Forbes En Zenginler Listesinde 32 Türk”, 3 Mart 2015… http://www.gorelesol.com/haber/haber_detay.asp?haberID=20602

[53] K. Murat Güney, “Ekonomi Kimin İçin Büyüyor? Türkiye’de Servet Bölüşümü Adaletsizliği”, Birgün, 28 Mayıs 2015, s.5.

[54] 2002 yılında kullanılan konut, taşıt, ihtiyaç kredisi tutarı 2014 yılında yaklaşık 126 kat arttı. Türkiye Bankalar Birliği verilerine göre, tüketici ve konut kredisi kullanan kişi sayısı 15 milyona ulaşmıştır. Aynı dönemde kredi kartları ile yapılan harcamalar 4.3 milyar liradan 79.2 milyar liraya yükseldi. Merkez Bankası verilerine göre kredi/kredi kartı borcunu ödeyemeyenlerin sayısı sürekli artıyor, takibe alınan kredi kartı borcu miktarı 20 Şubat (2015) itibarı ile bir önceki yıla göre yüzde 10.39 artışla 6 milyar liraya yaklaştı… Bugün vakıflar ve belediyeler aracılığı ile yapılan yardımlardan yararlananların sayısı 2 milyon aileye, yeşil kartlı sayısı 9.5 milyon kişiye ulaşmıştır. Yapılan bir araştırmada yardım almanın yaşam biçimine döndüğü, bağımlılık yaptığı saptandı. Ailelerin çoğu yardımsız yaşamayız diyor. Yardım alan üç kişiden ikisi işsiz olmasına karşın iş aramıyor. (İrfan O. Hatipoğlu, “Öncelik Yoksullukla Mücadele”, Cumhuriyet, 1 Mayıs 2015, s.18.)

[55] “38 Milyarlık Batık”, Cumhuriyet, 12 Mayıs 2015, s.10.

[56] Pelin Ünker, “Borcunu Ödeyemeyen 227 Bin KOBİ İcralık Oldu”, Cumhuriyet, 25 Mayıs 2015, s.9.

[57] “1.5 Milyar Liralık Senet Protesto Edildi”, Cumhuriyet, 21 Mart 2015, s.9.

[58] “4 Milyon Borçlu Takipte”, Cumhuriyet, 11 Mart 2015, s.7.

[59] “Batık Kredi Kartı Sayısı 1 Milyonu Geçti”, Radikal, 12 Nisan 2015… http://www.radikal.com.tr/ekonomi/batik_kredi_karti_sayisi_1_milyonu_gec...

[60] “Türkiye’de Çocuk Olmak Zor”, Sözcü, 23 Nisan 2015, s.8.

[61] Erinç Yeldan, “Seçime Doğru Ekonomi”, Cumhuriyet, 3 Haziran 2015, s.9.

[62] Bülent Falakaoğlu, “AKP’nin Ekonomide 13 Yılı: Sömürü Ekti Yoksulluk Biçti”, Evrensel, 3 Haziran 2015, s.10.

[63] Zeki Tezer, “İşte AKP’nin 13 Yılı: Yağma, Talan, İflas”, Cumhuriyet, 22 Haziran 2015, s.9.

[64] Pelin Ünker, “Erdoğan Maaşlara Göre Gerçek Bir ‘Dünya Lideri’…”, Cumhuriyet, 12 Mart 2015, s.9.

[65] Güngör Uras, “Gıdada Yıllık Artış Yüzde 13.25”, Milliyet, 4 Haziran 2015, s.11.

[66] Şebnem Turhan, “Zengin Harcadı Yoksul Baktı”, Hürriyet, 6 Ağustos 2015… http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/29736883.asp

[67] Meral Tamer, “Yetişkin Nüfusun Yüzde 4’ünün Bankada Tasarruf Hesabı Var”, Milliyet, 1 Mayıs 2015, s.8.

[68] “Borca Battık!”, Milliyet, 17 Şubat 2014… http://uzmanpara.milliyet.com.tr/haber-detay/gundem/haberin-detayi/13425/

[69] “Türkiye’de Ölüm Hızı Artıyor”, Evrensel, 30 Nisan 2015, s.16.

[70] “Norveç Anne Cenneti”, Cumhuriyet, 6 Mayıs 2015, s.15.

[71] “Boşananların Sayısı Son Bir Yılda Yüzde 4.5 Arttı”, Cumhuriyet, 3 Nisan 2015, s.2.

[72] Pelin Ünker, “Türkiye Uluslararası Terörün Finansörü”, Cumhuriyet, 2 Mart 2014, s.8.

[73] “Interpol: Cihatçı Çetelerin Geçiş Noktası İzmit”, Birgün, 8 Kasım 2014, s.9.

[74] “Türkiye’de Cezaevinde IŞİD’le Konuşabiliyorduk”, Cumhuriyet, 16 Ocak 2015, s.5.

[75] Duygu Güvenç, “Üssümüz G. Antep”, Cumhuriyet, 28 Kasım 2013, s.17.

[76] “Firari Cihatçıların Geçiş Noktası Türkiye”, Cumhuriyet, 8 Ekim 2013, s.9.

[77] “Muhalifler: Türkiye Üzerinden 400 Ton Silah Aldık”, Evrensel, 26 Ağustos 2013, s.9.

[78] Birce Bora, “Türkiye Sınırı Cihada Giriş Kapısı”, Hürriyet, 27 Ağustos 2014, s.17.

[79] “Eski IŞİD Militanı: ‘Türkiye ile Tam Bir İşbirliğimiz Var’…”, Cumhuriyet, 9 Kasım 2014, s.14.

[80] Ömür Şahin Keyif, “Patrick Cockburn: Cihatçılara Engel Olamamak İnandırıcı Değil”, Birgün, 21 Ocak 2015, s.6.

[81] “Muhaliflere VIP İddiası”, Cumhuriyet, 15 Eylül 2013, s.8.

[82] “Rabıta Sizden mi İzin Aldı?”, Cumhuriyet, 4 Kasım 2013, s.8.

[83] “Bomba İçin IŞİD’e Türkiye’den Gübre Gidiyor”, Cumhuriyet, 6 Mayıs 2015, s.10.

[84] “ÖSO’ya Verilen Silahlar IŞİD’in Elinde”, Taraf, 3 Temmuz 2014, s.3.

[85] Mehveş Evin, “Suriyeli Muhaliflere Silah Gönderiliyor mu?”, Milliyet, 22 Temmuz 2013, s.7.

[86] Akın Bodur-Canan Coşkun, “Bir Garip Tır: Jandarma Durdurdu, Vali ‘Serbest Bırakın’ Dedi!”, Cumhuriyet, 3 Ocak 2014, s.7.

[87] Savaş Kürklü, “Yedi TIR’lık Kriz Var”, Cumhuriyet, 22 Ocak 2014, s.8.

[88] “TIR’ı Böyle Aratmadılar”, Cumhuriyet, 22 Ocak 2014, s.8.

[89] Savaş Kürklü-Akın Bodur, “MİT Çatışmayı Göze Aldı”, Cumhuriyet, 4 Ocak 2014, s.7.

[90] Ahmet Şık, “MİT Suç İşledi”, Cumhuriyet, 8 Mart 2015, s.14.

[91] Ahmet Şık, “… ‘TIR’daki Sır Aydınlandı”, Cumhuriyet, 14 Şubat 2015, s.8.

[92] “Sarin Operasyonu Hükümeti Zora Soktu”, Taraf, 26 Eylül 2013, s.9.

[93] IŞİD Ortadoğu’nun kadim halklarından Êzîdîlerin ardından Süryanîleri de hedef alırken eleştiri okları yine Türkiye’ye yöneldi. Suriye’nin Kürt bölgesindeki Haseke’de IŞİD’in rehin aldığı Süryanîlerin sayısının 150’yi bulabileceği, 1000 Süryanî ailenin de kaçmak zorunda kaldığı belirtilirken, Suriye Katolik Kilisesi’nin Haseke-Nisibi Başpiskoposu Jacques Behnan Hindo Ankara’ya sert çıktı. Vatikan Radyosu’na konuşan Hindo, Türkiye’nin Hıristiyanları katleden cihatçıları sınırdan geçirirken Hıristiyanların geçişini engellediğini söyledi.

Başpiskopos, “Abluka nedeniyle her gün onlarca aile Şam üzerinden uçakla ülkeyi terk ediyor. Kuzeyde Türkiye sınırdan kamyon kamyon IŞİD militanı, Suriye’den çalınan petrol, kaçak buğday ve pamuğa izin veriyor: Bunların tümü kolayca geçirilirken bir tek Hıristiyan bile geçemiyor” dedi.

Türkiye’deki Süryanî Deyrulzafaran Manastırı ve Kiliseler Vakfı Başkanı İliye Kırılmaz, “Bunu yapan insan olamaz. İnsanlık adına söylenebilecek kelime bulamıyoruz. Kaçırılan insanların günahları nedir” diye isyan etti. “Kahroluyoruz ama bir şey yapamıyoruz. Yazık, çok yazık,” dedi. (“Süryanîler Türkiye’ye Öfkeli”, Cumhuriyet, 26 Şubat 2015, s.12.)

[94] Fırat Kozok-Duygu Güvenç, “Türkiye’den IŞİD’e Kaçak Silah Hattı”, Cumhuriyet, 30 Aralık 2014, s.9.

[95] Ahmet Şık, “… ‘Cihatçılar’ Silah Pazarlığında”, Cumhuriyet, 15 Şubat 2015, s.8.

[96] Ahmet Şık, “Cihatçılara TSK’dan ‘Topçu’ Desteği... İşte O Telefon Konuşmaları”, Cumhuriyet, 13 Şubat 2015, s.8.

[97] “Kara Listede Türkiye İzi”, Cumhuriyet, 26 Eylül 2014, s.14.

[98] Mahmut Oral, “Sınırda Tampon Tartışması”, Cumhuriyet, 1 Aralık 2014, s.6.

[99] Ersin Çaksu-İbrahim Aslan, “IŞİD Saldırısından Türkiye Sorumlu”, Evrensel, 3 Aralık 2014, s.3.

[100] “İşte IŞİD Petrollerini Satanlar: Barzani, Talabani, Erdoğan, İngiltere...”, 1 Ağustos 2015… http://haber.sol.org.tr/dunya/iste-isid-petrollerini-satanlar-barzani-ta...

[101] Pelin Ünker, “Suriye’de Muhalifler TL’ye Geçti”, Cumhuriyet, 27 Temmuz 2015, s.9.

[102] “Hamas, Türkiye’de Örgüte Para Sağlıyor”, Evrensel, 3 Aralık 2014, s.11.

[103] Erk Acarer, “Ölmemek İçin Uğraşıyoruz”, Cumhuriyet, 9 Ocak 2015, s.3.

[104] Erk Acarer, “Kamplardaki Kadın Ticareti”, Cumhuriyet, 18 Ocak 2015, s.8.

[105] Ergin Yıldızoğlu, “Peki Şimdi Ne Olacak?”, Cumhuriyet, 4 Ağustos 2015, s.8.

[106] KCK’nın Yürütme Konseyi üyesi Zübeyir Aydar, ‘Amerika’nın Sesi’ radyosunun Kürtçe bölümüne verdiği mülakatta çözüm sürecinin bitmediği vurgusuyla, “Biz ABD kongresinden ve Beyaz Saray’dan Kürt meselesinde çözüm için barışı ön plana çıkaran bir rol oynamalarını istiyoruz… Amerika nasıl Türkler ile diyalog kuruyorsa, bu diyalogları Kürtler ile de kurmasını istiyoruz. Biz ile Türkiye’yi bir masa etrafında yan yana getirmelidirler,” (“KCK’den Çözüm Süreciyle İlgili Önemli Açıklama”, Cumhuriyet, 6 Ağustos 2015… http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/338801/KCK_den_cozum_sureciyl...) dedi!

[107] George Orwell, 1984, Çev: Celâl Üster, Can Yay., 50. baskı, 2015, s.95.

[108] Forrest Carter, Dağlardan Sorun Beni, Çev: Şen Süer Kaya, Say Yay., İkinci Basım, 2000, s.80.

Öğrettikleri, hatırlattıklarıyla Greif Direnişi ·

“Öğretmek,yeniden öğrenmektir.”[1]

İçinden geçtiğimiz neo-liberal yıkım, “sivil toplum”cu vazgeçiş ve post-modern zırva(lar) kesitinde, V. İ. Lenin’in, “Umutsuzluk ve karamsarlık, yıkımın nedenlerini kavrayamayan, çıkış yolu göremeyen, mücadele yeteneğini kaybetmiş olanlara ait bir sorundur,” saptamasını durmadan anımsayıp/ anımsatmanın önemi çok büyük; hatta “olmazsa olmaz”!

“Neden” mi? “Bugünün en büyük problemlerinden biri de, proletaryanın kim olduğu sorusu. Proletarya, bugünkü çalışan kesim midir? İşsizler midir? Dışarıda bırakılanlar, sözgelimi Kongo yurttaşları mıdır? Her şeyi yeniden düşünmeli. Marx’ın söylediklerini teslim etmekle beraber; bugün Hegel’den şunu öğrenmelidir: İdeoloji, bizim, ötekilerle kurduğumuz etkileşimden doğan kendi hakikâtimizdir. Bizim kendi sosyal hakikâtimiz dahi, kendi içinde bir illüzyon gibi, yapısal olabilir,”[2] diyen Slavoj Zizek’in veya “Elveda” söylencelerinin hâlâ revaçta olduğu koordinatlarda altı durmadan çizilmesi gerekenlerden bir diğeri de Karl Marx’ın şu tarihi saptamasıdır:

“Bütün sınıfların çözülüşünü simgeleyen, acıları evrensel olduğu için evrensel bir nitelik taşıyan, kendisine yapılan haksızlık özel olmayıp genel bir haksızlık olduğu için yalnız kendisinin kurtuluşunu değil tüm toplumun kurtuluşunu amaçlayan bir sınıf, geleneksel bir statü değil sadece insanca bir statü isteyen, siyasal düzenin kimi sonuçlarına değil bütün sonuçlarına karşı olan ve kendisini bütün alanlardan kurtarmadıkça kurtulmasına olanak bulunmayan, kısacası insanlığın toptan yitirilmesi demek olan ve ancak insanlığın toptan kurtulması hâlinde kendisini kurtarabilecek olan bir sınıf... İşte bu özel sınıf proletaryadır.”[3]

Evet, hâlâ böyle düşünenlerden olduğumuz ve 15-16 Haziran’a, Kavel’e, Sungurlar’a, Dodurga’ya, Yeni Çeltek’e, Tariş’e büyük önem atfettiğimiz, yani sınıf mücadelesinin belirleyiciliğinden vazgeçmediğimiz için Greif Direnişi’ni de müthiş önemseyenlerdeniz. Çünkü bu tarihsel birikimin bugünde devrimci geleceğimizi yarattığından kuşku duymuyoruz.

Bunlar böyle olunca da Eksen Yayıncılık’ın, Temmuz 2015’de ‘Greif Direnişi-Sınıf Hareketinin Devrimci Geleceği’[4] başlığıyla yayımladığı değerli (ve kapsamlı) çalışmayı okumamak, ondan öğrenmemek olamazdı.

GREİF DİRENİŞİ

Kanımızca Bernard Joseph Saurin’in, “Mucizeler, ölüm ya da zafere odaklı iradeler için yaratılır!” sözleriyle betimlenmesi mümkün olan ve taşeronlaşmaya karşı yükseltilen mücadele bayrağı, yol açıcı bir mücadele çizgisi/ pratiğiyle Greif direnişi dersleri hepimize “Dilene dilene değil, direne direne kazanılır” gerçeğini bir kez daha anımsatırken; i) Fabrikanın dar sınırlarına hapsedilmeyen direniş; ii) Doğrudan taban iradesi/ örgütlenmesi; iii) Taban inisiyatifine dayalı gerçek işçi demokrasisi meselelerini de gündem maddemiz kıldı.

Bütünlüklü bir devrimci, sarsıcı işçi eylemi olarak Greif’ın sendikal bürokrasi (ve Rıdvan Budak) ile yaşadıkları, “eski” ile “yeni” arasındaki eğiten, öğreten mücadelesi, hesaplaşma zemini herkesin üzerine kafa yorması gereken derslerle doludur.

Sınıfın sahneye çıktığı bir direniş okulu olarak Greif, 10 Şubat’ta tarih yazmaya başlayan 600 cesur yüreğin 106. günle noktalanmayan öyküsüdür; çünkü bir işçinin ifadesiyle, “Greif işçi sınıfı adına açılmış mücadele bayrağıdır.”

Kolay mı? Sert, sarsıcı, alt-üst edici ve ezber bozucu bir tarzda mücadelesini sürdüren Greif, sınıfsal öfke dalgasının “savaş çığlığı”ydı.

Greif işçileri, özellikle işçi sınıfı 1968-1969’daki yaygın pratiklerini anımsatarak, tarihsel pratiği güncelleştirip, eylemin boyutunu yükseltti.

Greif, sınıfın yıkıcı gücünü açığa çıkardı. “Sessizliğin” içindeki büyük öfkeyi, kini ve yaratıcılığı gösterdi. Greif işçileri, sınıfın kolektif belleğine kalıcı izler bıraktı. İzlenecek yol oldu. Yol açtı.

Greif fabrika işgali, 2014 ve sonraki yıllarda sınıf hareketinin yönelimini, eylem biçimini, tarzını ve ruhunu etkileyecek bir içerik taşıyor.

10 Şubat 2014 günü İstanbul Hadımköy’de kopan Greif fırtınası, işçi sınıfı hareketinin devrimci geleceğidir!

Büyük bir Amerikan tekeline ait bu çuval fabrikasında tıkanan toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde Greif yönetiminin küstahça dayatmalarına ve restine, işçiler aynı gün fabrikayı işgal ederek yanıt verdiler. Özel Güvenlik olmak üzere Amerikan tekelinin tüm temsilcileri, yüzlerce işçinin yuhalamaları eşliğinde fabrikadan kovuldular.

600 Greif işçisi, “Dilene dilene değil, direne direne kazanılır!” haykırışıyla fabrikaya el koyup, fiilen grevi başlattı.

Direnişçiler eylemlerini kamuoyuna, “Emek hırsızlığına, taşeron belasına, asgari ücret sefaletine geçit yok! Kölelik zincirlerimizi kırıyoruz!” başlıklı bir bildiri ile duyurdular.

“İşçinin ekmekten önce onura ihtiyacı olduğu”nu vurgulayan, “Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için!” diye haykırıp, Kavel direnişinden, 15-16 Haziran’lardan, yakın zamanlara ait Güney Koreli işgalci Ssangyong işçilerinden söz eden, kendi direnişleri ile sınıf hareketi tarihine malolmuş bu direnişler arasında politik ve moral köprüler kuran bildiri sürdürülemez kapitalist düzene cepheden saldırıyordu.

Greif direnişçileri eylemleri boyunca Kavel Direnişi’ne döne döne atıfta bulundular, onu kendileri için bir ilham kaynağı saydılar, bugünün koşullarında onun tuttuğu yoldan yürüdüklerini, onun günümüzdeki gerçek mirasçıları olduklarını önemle vurguladılar.

Bilindiği üzere İstanbul İstinye’deki kablo fabrikasında 1963 yılında gerçekleştirilen Kavel Direnişi’ndeki, TÜRK-İŞ’e bağlı MADEN-İŞ sendikası’na üye 170 işçi, fazla mesailerinin ve yıllık ikramiyelerinin tam olarak ödenmemesini, sendikadan ayrılmaları için baskı yapılmasını; ve MADEN-İŞ Şişli şube başkanı ile işçi temsilcilerinin işten çıkarılmasını protesto etmek amacıyla 28 Ocak 1963’de iş bırakarak tezgâh başında oturma eylemine başlamıştı. İşveren bütün işçilerin işlerine son verdiğini açıklayınca işçiler eylemlerine fabrika önünde kurdukları çadırlarda sürdürmeye başladılar. Polislerin fabrika önündeki işçileri dağıtmak için yaptığı müdahale sırasında 9 işçi tabanca kabzası ve coplarla yaralandı. İşçilere İstinye halkı da polisleri protesto ederek destek verdi. Daha sonraki günlerde eyleme işçi eşleri de katıldı. Direniş sürerken işveren kablo yüklü kamyonları fabrika dışına çıkartmak istedi. Direnişteki işçilerin eşleri barikat kurdular. Ancak polis ekipleri kadınları dağıttı. Kavel direnişi diğer fabrikalardaki işçilerden de destek gördü. 

Direnişin sona ermesinin ardından 12 işçi tutuklandı. Grevin yasak olduğu dönemde yapılan Kavel direnişi, grev ve toplu sözleşme yasalarının bir an önce çıkartılmasında önemli bir rol oynadı. Kavel direnişinden dört ay sonra yürürlüğe giren 275 sayılı toplu iş sözleşmesi grev ve lokavt kanununda yer alan bir maddeyle, yasanın çıkışından önce grev nedeniyle haklarında takibat yapılan işçilerin davaları düştü.

İşçi sınıfı için kıvılcımı çakan Kavel, 1961 Anayasası’ndaki grev hakkının ilk kez kullanıldığı grev olması yanında, TÜRK-İŞ’teki çatlakların iyice su yüzüne çıkmasına da yol açtı. TÜRK-İŞ’e bağlı bulunan ve direniş boyunca işçilere destek olan MADEN-İŞ ve LASTİK-İŞ sendikaları TÜRK-İŞ’ten koparak DİSK’in kuruluşuna öncülük ettiler; 23 sendika başkanı ile 45 yöneticisi, TÜRK-İŞ’in Kavel grevi boyunca olumsuz tutum alması nedeniyle konfederasyondan ayrıldıklarını ilan etmişlerdi.

Gerçekten de Greif direnişçileri kendileriyle Kavel direnişçileri arasında tarihsel-moral bir bağ kurmakta tümüyle haklı idiler. Ne var ki bu iki çığır açıcı direniş arasındaki benzerlik gerçekte onların düşündüğünden çok daha kapsamlı ve derinlikli idi.

Kolay mı? Gezi isyanı başlangıçtı, mücadele -süreklilik içinde kopuş, yeni ivme olarak- Greif’te devam etti. Ancak Gezi üzerine ne kadar yazılıp çizildi ise bu işçiler hakkında da o denli gözler yumuldu. Layığınca destek verilmedi.

Sınıf dayanışması ve birlikte mücadele ağının henüz kurulamadığı bir dönemde gerçekleşen Greif direnişinin zaferle sonuçlanması öncelikle örgütsüz olan işçi sınıfının yeni bir mevzi kazanması anlamına gelecekti. Ayrıca Greif direnişinin zaferi, “çağdaş sendikacılık” anlayış(sızlığ)ına indirilmiş darbe olacaktı.[5]

Çünkü 60 gün boyunca fabrikayı işgal eden, ardından fabrika önünde direnişlerine devam eden Greif işçileri, yöntem ve eylem tarzlarıyla unutulmaya yüz tutan bir geleneği tekrar canlandırmıştı.

60. güne gelindiğinde, bu topraklardaki en kanlı şafak baskınlarını aratmayan bir saldırıya maruz kalan Greif işçilerinden 11’i çatıya çıkarak saldırıyı protesto etmiş; bunun ardından ise İstanbul, Ankara, İzmir, Eskişehir başta olmak üzere, farklı noktalarda birçok dayanışma eylemi gerçekleştirilmiştir.

Ancak Greif, nihayetinde yarattığı/ hatırlattığı değerlerle kazanmıştır.

“Nasıl” mı? Sınıfın kendiliğindenliğinin aşılmasında, soru(n)larla çözüm(ler)in gündemleştirilmesinde Greif yol açıcı olmuştur.

HÂL(İMİZ)

Coğrafyamızda 25.5 milyon işçi, 2 milyonu aşkın işsiz var. Çalışanların 18 milyonu erkek, 7.5 milyonu kadın. Çalışanların 8.2 milyonu kayıt dışı. Çalışanların büyük kısmı özel sektör işyerlerinde çalışıyor. Kamuda çalışanların sayısı 3 milyon 440 bin. Bunların 2.8 milyonu kadrolu, kalanı sürekli veya geçici işçi statüsünde. Özel kesimde sendikalaşma olan işyerlerinde 12.2 milyon çalışan var. Bu işyerlerinde çalışanların yüzde 10.6’sı, 1.3 milyonu sendika üyesi. Sendikaların bulunduğu kamu işyerlerinde sendikalaşma oranı yüzde 70 dolayında. Sendikalaşma olan kamu işyerlerinde 2.2 milyon çalışanın 1.6 milyonu kamu sendikaları üyesi.[6]

İş bu kadarla da sınırlı değil. Türkiye’ye 6.5 milyon tarım işgücü var ve bunun yaklaşık yarısı mevsimlik tarım işçisi. Her iki mevsimlik işçiden biri doğduğu andan itibaren mevsimlik tarım için seyahat ediyor. Yaklaşık yüzde 60’ının geliri ulusal yoksulluk sınırının altında. 10 kişiden biri nüfusa kayıtlı değil. Kadınların yarısı ergen yaşta anne oluyor. Anne ölümü riski on, bebek ölüm riski 5 kat fazla. Kız çocukların dörtte biri okul ile tanışmıyor... Kısacası çağımızın modern köleleri diye de tanımlayabiliriz onları…[7]

Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) Cenevre’de gerçekleştirilen 104. Genel Konferansı’nda (1-13 Haziran 2015) Türkiye’nin çalışma koşullarının en kötü olduğu ülkeler arasına alındığının[8] altını çizerek ekleyelim: ‘Gezici Araştırma Şirketi’nin anketine göre, çalışanların yüzde 37.4’ünün SGK’sı bulunmazken, çalışanların yüzde 67.7’si işini kaybetmekten korkuyor. Çalışanların yalnızca yüzde 32.3’ü hayatından mutlu iken, yüzde 67.7’si ise hayatından memnun değil. İşçilerin yüzde 71.1’i gelecekten umutlu değilken, yüzde 28.9’luk bir kesim gelecekten umutlu olarak ortaya çıkıyor.[9]

Kolay mı? Türkiyeli işçiler dünyanın en fazla çalıştırılan işçileri arasında yer alıyor.[10] Aldığı ücret ise açlık sınırının çok çok altında.[11] İşçisiyle memuruyla, sigortalısıyla sigortasızıyla Türkiye işçi sınıfı, çalışma sürelerinde hem Avrupa’da hem OECD ülkeleri arasında zirvede! AB’de ortalama çalışma süresi 41.8 saat, OECD ülkelerinde ise 42.5 saat. Türkiye’de ise bu süre 52 saat. Sadece işçiler hesaplandığında bu süre 55 saate çıkıyor![12]

Geçerken ekleyelim: ‘The Lancet’ dergisi, çalışma saatleriyle kalp krizi riski arasındaki bağlantıları araştırdığı makalede haftalık çalışma saatlerinin uzunluğunun kalp hastalıkları riskini yüzde 13 oranında artırdığı ortaya koydu. Buna göre, haftada 55 saat ve üzeri çalışanların kalp krizine yakalanma riski, haftada 35-40 saat çalışanlara göre yüzde 33 daha fazla. Araştırmada en uzun çalışma saatlerinin olduğu ülke Türkiye oldu ve haftada 50 saatten fazla çalışanların oranının yüzde 43’ü bulduğu açıklandı. Uzmanlar, haftada 50 saati aşan çalışma saatlerine dayanarak, kalp krizine yakalanma ihtimalleri konusunda uyarılarda bulundu![13]

Devamla: Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı İş Sağlığı ve Güvenliği Genel Müdür Yardımcısı İsmail Gerim’in, Türkiye’de ortalama 100 binde 10 civarında iş kazası gerçekleşirken Avrupa’da iş kazası ortalamalarının 100 binde 4 olduğunu açıkladığı[14] koordinatlarda Türkiye’de iş kazaları azalmak bir yana her yıl daha da artıyor.[15] Özellikle inşaatlarda yüksekten düşerek ölen işçi sayısı 2015 yılının ilk 6 ayında 109’u buldu![16]

AKP iktidarı başa geldiğinde çalışma gününe oranla işçi ölüm sayısı günlük ortalama 2.8 iken bu oran 2014 sonu itibariyle 3.8 e ulaşmış durumda. Yani her gün toplam 3.8 işçi önlenebilir bir iş kazasında kaybetmekteyiz. İş cinayetinden ölenlerin sayısını da 878’den 1264’e çıkarmış durumda. Bu rakamların bir de görünmeyen yüzü var. O da kayıtsız işçi sayısını tam bilmememiz ve bu işçilerin kaza oranlarını bu istatistiklerde değerlendiremememiz![17]

Hatırlatarak ilerleyelim: AKP’nin göreve geldiği yıl Sağlık Bakanlığı’nda 11 bin olan taşeron işçi sayısı 131 bine çıkarken;[18] 2003-2012 döneminde AKP, işçi örgütlerini baskı ve zayıflatıcı önlemlerle etkisiz hâle getirdi, kendine biat etmeye zorladı, göstermelik bir vesayet sendikacılığını yerleştirmeye çalıştı. 2012’de yürürlüğe giren 6356 sayılı yasa öncesi 3 milyon dolayındaki sendikalı işçi sayısının fiktif olduğu gerekçesiyle yeniden belirlenmesi, sendikaları adeta biçti…

Yaygın kayıt dışı işçilik ve hızla artan taşeron işçilerinin üyeliklerinin sayılmaması da sendikaları zayıflattı. Sendikalaşma istatistikleri vahim bir tablo ortaya koyuyor. Türkiye’de 11.6 milyon işçiden sadece 1.1 milyonu sendikalıydı…

Kayıtlı işçiler dikkate alınarak yapılan bu hesaplamada yüzde 9.5 olan genel sendikalaşma oranı, bazı işkollarında yüzde 2-3’lere kadar düşüyor. Ancak kayıt dışı ve taşeron yanında çalışanlar da dahil edildiğinde toplamda 16.5 milyona ulaşan ücretli (işçi) sayısı esas alınarak yapılan hesaplamada ise sendikalaşma oranı yüzde 6.6’da kalıyor. Yani her 15 ücretliden sadece biri sendikalı. Aynı yöntemle hesaplandığında OECD’de ise sendikalaşma oranı yüzde 20’ye yaklaşıyordu…

Sendikalara üye olmak isteyen işçilere birçok engel çıkarılırken yeni düzenleme kapsamında işkolu barajının 2016’da yüzde 2’ye, 2018’de yüzde 3’e yükselecek olması, sendikaların bu sürede gerekli üye artışını sağlamasını zorlaştırıyor. Bu da çok sayıda sendikanın yetkisiz kalması ile büyük çaplı bir sendikasızlaşma tehlikesinin kapıda olduğunu gösteriyordu…

2002’de 358 bin olan taşeron işçi sayısı 2014’de kamu ve özel sektör toplamında 2.5 milyona ulaştı. Bunun 1.1 milyonu belediyeler de dâhil kamuda çalışıyordu…

2002-2013 yılları arasında yaşanan toplam 880 bin iş kazasında 13 bin 442 işçi yaşamını yitirdi. 2014 yılının ilk dört ayında verilen 396 kurban ve Soma faciasının yaşandığı mayıs ayı ile birlikte sayı 14 bin 500’e dayandı. Bu da yılda ortalama 1.250, ayda ortalama 105, günde yaklaşık 4 ölüm demekti…

2003-2012 döneminde Türkiye’de 100 bin maden işçisi başına ölüm 677 kişi ile İngiltere ve Norveç’in 11 katı, Almanya ve Avustralya’nın yaklaşık 6 katı, Polonya ve İtalya’nın yaklaşık 4 katı, ABD’nin ise 2.5 katı düzeyinde bulunuyordu...[19]

MÜCADELEYE DEVAM

V. İ. Lenin’in, “Kapitalist toplum, daima ucu bucağı olmayan bir dehşettir”; Karl Marx’ın, “Politik iktisat işçiyi ancak çalışan bir hayvan olarak tanır - en vazgeçilmez bedeni gereksemelerle sınırlı bir hayvan,” saptamalarını bir kez daha doğrulayan kapitalizmin sürdürülemezliği işçileri kaçınmaları mümkün olmayan mücadele hattına çekerken; verili “suskunluk” konusunda 1 Mayıs 1886’da Şikago’daki “Haymarket Katliamı”ndan geriye kalan (1886 1 Mayısı ardından tutuklanıp, 11 Kasım 1887’de idam edilen) August Spies’in şu sözleri anımsanmalı: “Suskunluğumuzun, bugün sesimizi boğan güçten çok daha kuvvetli olduğu zaman gelecektir…”

Ve bir de 1 Mayıs 1886 akşamı Şikago Haymarket Meydanı’nda toplanan kalabalığın birçok kez tekrarladığı bu sözler: “İnsanlık sonsuza kadar bir sığır sürüsü gibi yaşayamaz…”

Hayır; İşçi sınıfı da, emekçiler de kapitalizmin sürdürülemezlik vahşetinin batağında sonsuza dek yaşayamazlar…

Bunun kanıtlarından biri de Greif’in ardından Bursa’da başlayan metal fırtınasıdır.

Görülmesi gerek: “İşçi sınıfı bir dönemi başka bir aşamaya evriltmenin derin sancılarını yaşamaya devam ediyor. Onca direnişin, gelişmenin, onca görünür hareketin altında yatan esas etkenin “yeni bir aşama” sancısı/ mücadelesi olduğunu gösteren oldukça fazla veri bulunmaktadır.

Metal işçilerinin, Renault’da başlayıp diğer tüm metal iş kolunu bir fırtına gibi saran, ancak bir saman alevi gibi sönmeyen, için için işleyen, bazen alev alan bazen duman çıkaran, ama kor olarak kalan direnişinin özü de bu olsa gerek. Geleneksel sendika bürokrasisine ve özellikle Türk Metal tipi sarı sendikacılığa karşı biriken öfkenin dışa taştığı günümüzde, işçilerin tavır ve tutumunu, direniş ve yönelimini kavrayan ve sınıfla mücadeleci bir birliktelik kurarak, sınıf sendikacılığında ilerleme tutumu ve cesareti gösteren sendika veya sendikalar da bulunmuyor.

Gezi direnişi karşısında ne yapacağını -hadi bir bölümü için söyleyelim- bilmeyen, gelişmeyi anlamayan ve gereği için zamanında adım atmayan sol/devrimci güçler gibi, sendikalar da metal fırtınası karşısında benzer bir ‘tutulma’ içindeler. Ve hareketten korkudur yaşanan...”[20]

Mesela Bursa Cumhuriyet Başsavcılığı, kimi otomobil fabrikalarında 15 Mayıs 2015’de gerçekleştirilen işçi eylemleriyle ilgili olarak terör soruşturması başlatıyor. Bursa Emniyeti Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’ne çağrılan işçilere “Amacınız yeni bir sendika mı? Yeni kuracağınız sendika ile âlâkalı sendikaya işçi toplamak amacı ile çalışma yaptınız mı? Bu çalışmalarınızda dayatma yapmadan çalışma yapmanız konusunda talimat aldınız mı? İşçi olaylarının ilimizde faaliyet yürüten tüm fabrikalarında TKİP (Türkiye Komünist İşçi Partisi) terör örgütünün amacı ve stratejisi doğrultusunda yönlendirilmesi amacıyla oluşturulan FAK (Fabrikalar Arası Kurul) hakkında bilginiz var mıdır? Varsa anlattınız. FAK’ın toplantılarına katıldınız mı?”[21]

Bu kadarla da yetinmezler: Binlerce işçinin MESS-Türk Metal düzenine karşı ayağa kalktığı “metal fırtına”nın ardından, fabrikalarda işçi kıyımı yaşandı. İşçilerin en temel haklarını ve yasaları hiçe sayan patronlar, sendikaya üye olan ya da sendika değiştiren işçileri toplu şekilde işten atıyor. İşçiler sendikadan istifa etmeye zorlanıyor, baskı ve tehditlere maruz bırakılıyor![22]

Diyeceklerimizi şöyle tamamlayalım: Bugünlerde olup-bit(mey)ene “kader”, “kaçınılmaz” diyenlere; Mine Söğüt’ün, “Kaderle başa çıkmanın tek yolu, ona kafa tutmaktır,”[23] uyarısını anıpsatıp, işçi sınıfının mücadele yolunu Yaşar Kemal’in, “Dünyanın bütün kötülüklerine başkaldır,” şiarıyla açmak ve bu güzergâhta ilerlemek için Greif’i daha çok hatırlamak, ondan öğrenmek gerekiyor…

5 Eylül 2015 10:21:53, Çeşme Köyü.

N O T L A R

[*] Kızıl Bayrak, No:2015/35, 11 Eylül 2015…

[1] Jackson Brown.

[2] Evrim Altuğ, “Slavoj Zizek: Bir Kapitalizm Ürünü: IŞİD”, Cumhuriyet, 27 Temmuz 2015, s.6.

[3] Karl Marx, 1844 Elyazmaları-Ekonomi Politik ve Felsefe, Çev: Kenan Somer, Sol Yay., 1976.

[4] Greif Direnişi-Sınıf Hareketinin Devrimci Geleceği, Eksen Yay., Temmuz 2015, 591 sayfa.

[5] Hatırlanacağı üzere “çağdaş sendikacılık” kavrayışı, 1990’lı yıllarda sendikaların tüm sosyal mücadelelerin yalnızca bir parçası olarak kavranılması ve de işçilerin sorunlarının çözülmesi için işverenlerle diyalog ortamının oluşturulmasını içeriyordu. 90’ların ardından sendikaların kitleselliğini yitirmesi ise hem sendikal bürokrasinin darbe alması hem de işçi sınıfının temel haklarına karşı patronlar lehine pek çok tavizlerin verilmesi sonucunu doğurdu. (DİSK’in “Ören Tezleri” ve Sosyalist Tavır, Sorun Yay., 1992, Temel Demirer, vd’leri (Kolektif)…)

[6] Güngör Uras, “1 Mayıs Kutlu Olsun”, Milliyet, 1 Mayıs 2015, s.9.

[7] Özlem Yüzak, “Modern Köleler...”, Cumhuriyet, 15 Temmuz 2015, s.9.

[8] Mustafa Çakır, “Hükümet ILO’yu ‘Boşverdi’…”, Cumhuriyet, 11 Haziran 2015, s.8.

[9] Ali Açar, “Cesur İşçiler Birleşin”, Cumhuriyet, 1 Mayıs 2015, s.13.

[10] Onur Bakır, “Mecelle Düzenine Karşı 1 Mayıs’a!”, Evrensel, 28 Nisan 2015, s.7.

[11] İzmir’de, Balçova İlçe Milli Eğitim Müdürü Ömer Baydemir, öğretmenlerin ek ders isteklerine, kendi adına açtığı Facebook’taki sayfasından, ilginç benzetmelerle tepki gösterdi. Kendisi de eğitimci olan Balçova İlçe Milli Eğitim Müdürü Ömer Baydemir, bu yöndeki taleplerini gündeme getiren meslektaşlarına, “materyalist ve para sevdalıları” diyerek tepki gösterdi. (“Milli Eğitim Müdürü: Ek Ders Ücreti İsteyen Marksist Materyalisttir!” http://direnemek.org/2015/03/04/milli-egitim-muduru-ek-ders-ucreti-istey...)

[12] Karl Marx, 1867’de ‘Kapital’de, “İş günü ne kadar uzatılabilir” diye soruyor ve şöyle devam ediyor: “Bu sorulara sermayenin verdiği karşılıklar görülmüş bulunuyor: İşgünü, 24 saatlik tam günün, emekçilerin gücünün yeniden işe koşulabilmesi için mutlaka gerekli birkaç dinlenme saati çıktıktan sonraki kısmıdır… Kör ve önüne geçilmez tutkusuyla artı-değere duyduğu kurt açlığı ile sermaye, işgücünün yalnız manevi değil, fiziksel en üst sınırlarını da çiğner geçer. İnsan bedeninin büyümesi, serpilip gelişmesi ve sağlığının devamı için gerekli olan zamanı gasp eder. Temiz hava ile güneş ışığının tüketimi için gerekli olan zamanı bile çalar…”

[13] “Çalışma Saatleri Kalbi Yoruyor”, Milliyet, 21 Ağustos 2015, s.6.

[14] Nursima Keskin, “Çalışanın Değeri Yok”, Milliyet, 13 Haziran 2015, s.6.

[15] Torunlar inşaatında ölen işçinin ailesine teklif edilen kan parası yırtık bir kâğıtta hesaplandı. 6 Eylül 2014’de Mecidiyeköy’de Torunlar inşaatında 10 işçinin ölümüyle sonuçlanan asansör faciasında hayatını kaybeden Murat Usta’nın ailesine teklif edilen kan parası için “bakkal hesabı” gibi hesap yapılmış. Ailenin eline tutuşturulan “yırtık pırtık” kâğıt parçasında anne, baba, eş, doğmamış çocuk ve kardeşler için kalem kalem veresiye defteri gibi tutarlar girilmiş. Torunlar’ın Murat Usta ve ailesi için biçtiği değer üzerinden SGK kesintisi olarak da 155 bin TL düşülmüş. Kesintilerin ardından teklif edilen 305 bin TL karşısında ailenin acısı bir kat daha arttı. (Canan Coşkun, “Bakkal Hesabıyla Can Pazarlığı”, Cumhuriyet, 25 Ekim 2014, s.9.)

[16] Burcu Ünal, “3 Yılda 719 İşçi İnşaattan Düşüp Öldü”, Milliyet, 23 Haziran 2015, s.14.

[17] Gökmen Özceylan, “AKP İktidarında İş Cinayetlerinde Görülmemiş Artış”, Evrensel, 2 Haziran 2015, s.10.

[18] Fırat Kozok, “Sağlık Taşerona Emanet”, Cumhuriyet, 16 Şubat 2015, s.9.

[19] Mahmut Lıcalı, “Yeni Ölümlere Davet”, Cumhuriyet, 19 Mayıs 2014, s.4.

[20] Ender İmrek, “Metal Direnişi ve Hareketten Korku”, Evrensel, 11 Temmuz 2015… http://www.evrensel.net/yazi/74443/metal-direnisi-ve-hareketten-korku

[21] Mesut Hasan Benli, “Bursa’da Eylem Yapan İşçilere Terör Soruşturması”, Hürriyet, 2 Haziran 2015, s.8.

[22] “Metal Patronları Hak Hukuk Tanımıyor”, Birgün, 22 Temmuz 2015, s.4.

[23] Mine Söğüt, Madam Arthur Bey ve Hayatındaki Her Şey, Yapı Kredi Yay., 2010, s.12.

“Kral çıplak” diye haykıran Yeni Kapılılar'a borçluyuz,,,(1)

İnsanlar vardır; Gelip geçerler hayatlarımızdan... Kimi depremlerle gider, Kimi fırtınalarla...

Ben kalanlardan yanayım... Gitmeyenlerin sadakatini ve sabrını severim, Sarılıp bırakmayanların sıcaklığını...”[2]

Şu an konuşmak kolay değil; sözcükler, duygu ve düşüncelerimin imdadına yetişmeli; yoksa vay hâlime!

Söze nasıl başlamalıyım?

En iyisi, içimden geldiği gibi, protokole ya da alışılmışlara aldırmadan salondaki kalabalığa değil; sizlerle seslenmek istiyorum Yeni Kapılılar, isteyenler de kulak kesilip dinlesin bizi…

* * * * *

Başkalarını bilemem, ama bencileyin dünyanın en zor işlerinden birisi, ince eleyip sık dokuyarak, defalarca tartıp ölçerek, “Seni seviyorum” demektir.

Hiç mi hiç kolay değildir; yaşadıklarımdan öğrendim bunu; Cemal Süreya’nın, “Sevmek, ne uzun kelime./ Derin deniz mavisi” dizelerindeki üzere…

O hâlde “Sizleri seviyorum Yeni Kapılılar, kardeşlerim, yoldaşlarım,” diyerek başlayayım sözlerime.

Sizler, karanlığın ortasında imkânsız denilen bir ihtimalin işaretisiniz, çoban ateşisiniz.

“İmkânsız” ilan edilen insana özgü her şeyi mümkün kılan bir başkaldırı işaretidir Yeni Kapı.

Kolay mı; Onlar, ezilenlerin safındaki vicdanın eylemliliğiyle özgürce yaşayıp; özgürlüğü yaşayarak yeşertirler…

Yaşamın, seyircilikten kurtulup, oyuna girildiği anda başlandığını unutmaz; hatırlatırlar, “Jiyan mîna çîrokekê ye, girîngîya wê ne ji dirêjbûna berhemê ye, ji başbûna wê ye/ Hayat bir öyküye benzer, önemli yanı eserin uzun olması değil iyi olmasıdır,” diyen Seneca’yı desteklercesine…

* * * * *

Sizleri sevmek boşuna değildir. Çünkü umuttan, ütopyadan, gelecekten söz ettiğimde hep, tam karşımda bana bakarak gülümseyen çocukları, yani Yeni Kapılılar’ı düşünür/ hatırlarım.

“Pueritia semper amabilis/ Çocukluk her şeyden daha değerli,” diyen boşuna dememiş.

“Çocuk olmak”, “Çocuk kalmak”, “İçindeki çocuğu öldürmemek” Yeni Kapılılar’ı betimleyen temel özelliktir.

* * * * *

Hepimize, herkese “Kral çıplak” diye haykıran Yeni Kapılı çocuklar, aslında hepimize bir hayat (ve umut) dersi vermektedirler: “Başka bir dünya mümkün” vurgusuyla…

Gerçekten de Andrei Tarkovski’nin, “Hepimiz, kocaman bir koronun söylediği şarkıya, sadece ağzını kımıldatarak eşlik eden; ama kendi sesini çıkarmaktan aciz bir noktadayız,” diye tanımladığı “insanlık durumu”nda; ayrı ayrı bitişik evlerde izole edilmiş; beton şehirlerin varoşlarına hapsedilmiş olarak; medyanın beyin yıkaması eşliğinde; depresyondan, hastalıktan, rezaletten, utançtan, alçaltılmadan malûl hâlde, hapishane hücrelerindekiler gibi yaş(atıl)ıyor, ya da “yaşadığımızı” zannediyoruz…

Bu tabloda “yaşadığını” zannedenler, “yaşıyor” denilmesi mümkün olmayan robotlar ya da “canlı ölüler”dir.

Çünkü sürdürülemez kapitalist vahşet, robotlar ya da “canlı ölüler” için her şeyi çoktan söylemiş ve formatlamıştır. Yani yol çizilmiştir; rol hazırdır, etiketler de…

İnsan(lık)ın sürüleştirildiği bu dizaynda insanın maymunla ortak atayı paylaştığı bir “sır” değilse de; bu gerçek, kimi insan(cık)ların maymunu küçük düşürmemesi için saklanırken, “İnsan düşünen bir varlıktır,” denir denmesine de; bütün insan(cık)lar öyle mi? Olmadığı kanaatindeyim!

“Neden” mi? İnsan, gören, düşünen, eyleme geçendir. Bu bağlamda insan(lık)ın hakikâti, gösterdiğinde değil, gösteremediğindedir. Böyle değilse, insan(cık) insan değildir; “olağan”ın kuklasıdır!

Evet, evet söz konusu formatta asıl hapishane insanın kafasında, ruhunda yarattığı köleliktir; “olağan” denilene teslimiyettir.

Bu durumda önemli olan yaşamaktan çok; “Hayır”ın “Evet”ten önce geldiğini unutmayan, insan olma ve kalma ısrarıdır. Çünkü insan, uğrunda ölümü göze alabileceği bir şey bulmadığı müddetçe, insan değildir; ve “Hayır” diyemeyen kişi güçsüzdür; “Hayır” diyemeyen kişinin, “Evet”inin de anlamı yoktur.

“Kral çıplak” diye haykıran Yeni Kapılılar bize, hepimize “Hayır” diyen insanın erdemini ve gerekliliğini hatırlatırlar.

Bize, insan olduğumuzu ve nasıl insan kalabileceğimizi anımsatırken; devrimci sanatın da ne olması gerektiğini hepimize işaret eden Yeni Kapılılar’a çok şey borçluyuz.

* * * * *

Çünkü Vergilius’la birlikte “Carpe viam et suspectum perfice munus/ Kendi yolunda git ve başlanmış işi bitir,” dercesine; “Functus officio/ Kendi işini yap”; “Facta sunt potentiora verbis/ İşler sözlerden güçlü”; “Dicere non est facere/ Söylemek, yapmak demek değil”; “Dictis facta respondeant/ Sözler işe/ fiile uygun olmalı” gerçeklerinin altını çocuksu bir ısrarla çizerlerken; abartıyor falan değilim: Onlar çok şey borçluyuz!

Borçlu olduğumuz Onlar; “Siz de ‘Şah’ diyeni öldürürlerse,/ ben de bu yayladan Şah’a giderim,” diyenlerdir Pir Sultan Abdal gibi…

Borçlu olduğumuz Onlar; Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da/ hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil,” diye haykıran Nâzım Hikmet’in çocuklarıdırlar…

Borçlu olduğumuz Onlar; “Ne kadar azsan, yaşamını ne kadar az görkemli kurmuşsan, o kadar çoksun demektir ve görkemli yaşamın da o denli büyüktür,” diyen Karl Marx’ın takipçileridirler…

Borçlu olduğumuz Onlar; “Ades animo et omitte timorem/ Cesaretini kaybetme ve korkuyu bir kenara bırak,” saptamasıyla Çiçeron’un uyarısını yaşatanlardır…

Borçlu olduğumuz Onlar; “Biz de bir güneş sığdıralım ömrümüze/ Ve aldırmayalım hiç, gelen geceye,” dizelerinde Fernando Pessoa’nın tarif ettiği cürettir ki, bu hâlleriyle de, “Gerçek insan adanmış insandır, bir başka deyişle özgeci insandır. Gerçek insan mutluluğun ünlerde, unvanlarda, zenginliklerde, gösterişlerde, mal mülk biriktirmelerde, egemen olmalarda değil; yalnızca ve yalnızca adanmalarda olduğunu bilir. Kendine egemen olmanın dışında kimseye egemen olmak istememek ve böylece kendini insanlığın yolunda duymak gerçek ahlâkın temel özelliğidir,”[3] saptamasını hatırlatırlar Afşar Timuçin’in…

* * * * *

Diyeceklerimi toparlarsam: Bir hayli yaşlandım; bunu bana anımsatan şeylerden birisi de Yeni Kapı’nın onuncu yaşına girmesi…

Yaşlandığını bilenlerden birisi olarak, hayalleri(mizi)n yerini pişmanlıklar(ımız) almadıkça soru(n) olmadığının altını çizerek eklemeliyim: Gençlere onlardan daha akıllı olduklarını söyleyip duran yaşlılara, saçmalıklarına aldırmayın.

Hiç yaşlanmayan Yeni Kapılılar’a bakın, takip edin, kulak verin ve böylelikle de Onlara (yani insan(lık)a) borcunuzu ödeyin!

Gilles Deleuze’ün, “Devrimin en güzel tarafı birbirini tanımayanları akraba kılmasıdır,” saptamasını anımsayarak Yeni Kapılılar ile kardeş, yoldaş olun!

Nihayet “Sanatta işlenecek suç yoktur” kararlılıklarındaki üzere Onlar gibi başkaldırın; zulme, zalimlere karşı…

16 Mart 2015 12:03:18, Ankara.

N O T L A R

[1] 19 Mart 2015 tarihinde İzmir’de “Yenikapı Tiyatrosu’nun 10. Yıl Buluşması”nda yapılan konuşma… Newroz, Yıl:8, No:267, 25 Mayıs 2015…

[2] Şems-i Tebrizi.

[3] Osman Bozkurt, Bir Portre Afşar Timuçin, Bulut Yay., 2015.

Sayfalar