Salı Haziran 27, 2017

Sibel Özbudun

Antropolog, Akademisyen, Sosyalist, Yazar!

1956 yılında,İstanbul'da doğdu. Üsküdar Amerikan Kız Lisesi'nden mezun olduktan sonra, Fransa'ya giderek, üç yıl süresince Fransa'da dil ve Paris VII ve Paris X Üniversitelerinde sosyoloji öğrenimi gördü. Türkiye'ye döndükten sonra,İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Antropoloji Bölümü'ne girdi. Mezun oldu. Uzun süre yayıncılık (Havass ve Süreç Yayınları) ve çevirmenlik yapan Özbudun;

 

1993 yılında, Hacettepe Üniversitesi Antropoloji Bölümü'nde yüksek lisans eğitimi görmeye başladı. 1995 yılında,aynı bölümde araştırma görevlisi oldu. Doktorasınıda aynı üniversitede verdi. İngilizce, Fransızca ve İspanyolca bilen Özbudun'un çok sayıda çevirive telif eseri bulunmaktadır.

 

İletişim :

sozbudun@hotmail.com

http://www.sibelozbudun.blogspot.com/

http://www.facebook.com/SibelOzbudun

https://twitter.com/Sibelozbudun

 

Üniversiteyi Öldürmenin Sekiz Yolu (Ya da Üniversite Piyasaya Nasıl Entegre Olur?)[1]

 “Bilimin sürdürülmesi, / bana özel bir yürekliliği / gerektirir gibi gözüküyor.”[2]

 Sevgili dostlar, sıcak bir Haziran’ın ardından, meydanların ardından yeniden burada, birlikteyiz.

Buraya gelirken arkadaşlar bana Melih Gökçek’in “teröristler kamplara çekildiler, sonbaharda daha büyük bir ayaklanma çıkartacaklar,” mealinde bir şeyler söylediğini aktardılar.

İlk defa Melih Gökçek’le aynı fikirdeyim.

Evet, Haziran 2013 sıcak geçti. Ama emin olun önümüzdeki güz ayları daha da sıcak geçecek.

Çünkü bütün iktisadî göstergeler, krizin derinleşerek yaygınlaştığını gösteriyor. “Haziran kalkışması”, sıcak parayı Türkiye’de tutan “istikrar söylenceleri”nin bir kocaman yalan olduğunu gösterdi.

Türkiye, bundan böyle, egemenler için yönetilmesi çok daha zor bir ülke… Geniş yığınlar uzun süredir ilk defa meydanların, meydanlarda hak aramanın tadını aldılar.

Önümüzdeki günlerde ekmek ve özgürlük mücadelelerinin birleştiğini göreceğiz.

Gezi direnişini “AKP’nin dayattığı hayat tarzına bir ayaklanma” olarak yorumlayanlar çok oldu. Bu kısmî bir doğru.

Ve her eksik doğru gibi, yanıltıcı tahlil ve stratejilere kapı açıyor.

Örneğin, büyük Haziran Kalkışmasını AKP karşıtı bir harekete, baskılardan sıkılan genç kuşağın başkaldırısına ya da bir laiklik talebine indirgiyor.

Oysa Haziran kalkışması ne bir çevre isyanından ne de toplumsal yaşamın muhafazakârlaştırılmasına karşı bir özgürlük talebinden ibaret.

Bunları içeriyor, kuşkusuz; ama Haziran kalkışmasının önemli bir boyutu, toplumsal/kamusalı ortadan kaldıran ve yaşamın tüm alanlarını -buna parklar, bahçeler, ırmaklar, kıyılar, ormanlar, sağlık hizmetleri, eğitim kurumları dahil- özel sektörün talanına açan neo-liberalizme karşı bir Anadolu “Ya Basta!”sı özelliğini taşıması.

Bu yönü fazla vurgulu değildi belki.

Belki de direnişte yer alan politik aktörlerin bir bölümü, tıpkı anaakım medya ve anaakım muhalefet gibi, hareketteki anti-neo-liberal damarı gündeme taşımamayı seçti – hiç kuşku yok ki ideolojik bir seçim…

Ancak tüm yerel farklılıklara karşın, Seattle’dan Tahrir’e, Zapatistalardan Cenova’ya, XXI. yüzyıl başlarını sarsan tüm ayaklanmalar, kendilerini besleyen antineo-liberal damar anlamadan anlaşılamazlar.

Milyonları harekete geçiren büyük Haziran kalkışması, anaakım medyanın ideologları tarafından bir “orta sınıf” hareketi olarak okundu.

Bunda hareketin özellikle vitrininde yer alan gençlerin iyi eğitim görmüş, hâli-vakti yerinde insanlar olması ve kalkışmanın Bağdat caddesi, Tunalı gibi “mutena” semtlerde gördüğü desteğin payı var, kuşkusuz.

Buna karşılık anaakım medya, harekete geçen (ve hâlâ durulmayan) varoşların katılımını, her akşam kentin saçaklarından inip otoyolları kapatan kent yoksullarını ısrarla görmezden geldi.

Görmezden geldikleri bir şey daha var; AKP’nin en gözükara temsilcisi olduğu neo-liberal kapitalizmin, toplumun mimar, mühendis, öğretim elemanı gibi göreli “refah” içerisinde yaşadığı varsayılan kesimleri arasında yarattığı yerinden edilmişlik duygusu.

Evet, kapitalist talan, yeryüzü ölçeğinde giderek daralan bir oligarşinin elinde, giderek büyüyen bir servetin yoğunlaşmasına olanak sağlarken, çapı giderek genişleyen bir hoşnutsuzluğa yol açıyor.

Üniversiteler neo-liberal politikaların hedef tahtasında yer alan kurumlar arasında, bilindiği üzere önemli bir yer tutmakta.

Bu nedenle, gelin, 1970’lerden günümüze uzanan “serbest piyasa” serüvenini yükseköğretim üzerinden izleyelim.

Neo-liberalizm, bilindiği üzere, Batı kapitalizminin 1970’li yıllarda içine düştüğü krizi aşmak üzere, II. Dünya Savaşı’ndan beri sürdürülen Keynesyen politikalardan vaz geçişe denk düşmektedir.

Keynescilik ise, bildiğiniz gibi, özünde kamu ile özel sektör arasında bir dengenin sürdürümü, kalkınma/sanayileşme girişimlerinde kamu sektörünün öncelik üstlenmesi, alt sınıfların hoşnutsuzluğunun sosyal politikalarla giderilmesi gibi yönelimlerle biçimlenir.

Bu politika, II. Dünya Savaşı sonrası güçlenen sosyalist blokun da basıncıyla, çeşitli kurum ve sektörlerin, piyasanın baskısından, arz-talep yasalarından görece özerk bir varoluş sürdürmesine olanak sağlamaktaydı. Bu alanlardan biri, üniversitelerdi.

Türkiye için geçerliliği sınırlı ve kuşkulu da olsa, üniversite özerkliği o dönemde bugün olduğu üzere “malî özerkliğe” indirgenecek tarzda budanmış değildi. Üniversitelerin, yönetimin merkezî müdahalelerinden uzak, kendilerini kendi seçilmiş organları eliyle yönetmeleri anlamına gelmekteydi. Bu yönetim yetisi, eğitim ve araştırma faaliyetlerini de kapsamaktaydı.

Malî özerklik ise, bugün anlaşıldığı üzere üniversitelerin “kendi kaynaklarını yaratması” değil, tersine, kamudan tahsis edilen bütçelerini kendilerinin -şeffaflık ve hesap verebilirlik ölçütleri doğrultusunda- kullanması anlamına gelmekteydi.

Dahası, yalnızca özerkliğin değil, aynı zamanda dönemin örgütlü emek hareketinin de basıncıyla, Türkiye’nin 1960-70’li yıllarında eğitim ve sağlık birer “kamu hizmeti” olarak görülmekteydi.

Kuşkusuz XX. yüzyılın ikinci yarısı kapitalizmin başat paradigmasını oluşturan Keynesciliği fazla estetize etmenin âlemi yok; II. Dünya Savaşı sonrasında kapitalist ülkelerde eğitim her aşamasında kapitalizmin gereksindiği vasıflı işgünü biçimlendirme misyonuyla yüklenmişti. Özellikle de, kalkınma iktisadı çerçevesinde üniversiteler, kalkınma/planlama çalışmalarının aslî unsuru olarak görülüyordu.

Yine de, piyasa ekonomisi o dönemlerde üniversite alanının her bir milimetre karesine nüfuz edebilmiş değildi. Öğrenci ya da öğretim elemanı, bireylerin piyasanın dışında, mütevazı da olsa bir varoluşu seçme olasılığı mevcuttu. Üniversitenin nihaî ürününden -uzman, bilgi, buluş- dileyen herkesin (kamu ya da özel, iktidar ya da muhalif) yararlanma olasılığı mevcuttu.

Kapitalizmi her türlü kamusal vasıftan arındırarak tümüyle piyasa güçlerinin denetimine terk eden ve piyasa güçleri üzerindeki her türlü kamusal denetimi kaldıran neo-liberal girişim, yerkürenin her bir köşesinin, her kurum ve alanın serbest piyasa mantığı çerçevesinde yeniden yapılandırılmasını öngörmektedir. ABD başkanı Ronald Reagan ve İngiltere başbakanı Margaret Thatcher eliyle yürürlüğe sokulduğu 1970’lerin sonlarından itibaren, XIX. ve XX. yüzyıl sınıf mücadeleleri çerçevesinde biçimlenen kamusallığı berhava edecek tarzda işlemeye koyulmuştur.

Piyasanın bu her şeyi yiyip yutan iştahından üniversiteler masun kalamazdı. Yükseköğrenim, sermaye için birkaç bakımdan “ballı” bir alan oluşturmaktadır:

1950-60’lı yılların refah devleti/sosyal devlet modeli orta sınıfın tabanını genişletirken, yükseköğrenime yönelik talepte de bir patlamaya yol açmıştı. Yükseköğrenim kurumlarına yığılan öğrencilerin, yalnızca öğrenim değil, aynı zamanda beslenme, barınma, boş zaman, kitap-kırtasiye, giyim, ulaşım vb. ihtiyaçlar açısından da muazzam bir “müşteri potansiyeli” oluşturduğu, kısa sürede fark edilecekti.

Yani kâr amaçlı “özel üniversiteler” açmak, işin yalnızca bir yönüydü. Bunun yanı sıra, kamu üniversitelerinde de yurtlar, ulaşım, kafeterya, bilişim, vb. hizmetleri özel sektöre terk etmek, özel teşebbüse yepyeni kâr olanakları “ikram etmek” anlamına gelecekti.

Yanı sıra, sermayenin gözünde üniversiteler, özel kesime yönlendirilebilecek pek çok kamusal kaynağı tüketen “atıl” işletmeler konumundaydı; daha az kaynakla daha “profesyonel” yönetimlerle çok daha etkin (= kârlı) hâle getirilebilecek işletmeler…

Bitmedi: XX. yüzyıl sonları kapitalizminin krizini aşmak üzere gereksindiği yüksek teknolojiye değgin “know-how”ın potansiyel üreticisi de üniversiteydi. Bilişim, genetik, nanoteknoloji, nükleer, biyoteknoloji vb. kullanımına yönelik araştırmaların yürütülebileceği en uygun mekânlardı üniversiteler.

Daha doğru bir deyişle, bu know-how’ı, binaları, laboratuarları, teknik personeli, diğer hizmetlileri ve araştırmacıları kamu tarafından karşılanan üniversiteler eliyle üretip çıkan sonuçları temellük etmek, şirketler açısından çok daha kârlı bir girişim olacaktı.

● Böylelikle neo-liberal sistemde üniversiteler, kapitalist üretimin vasıflı işgücünü üreten kurumlar olmanın yanı sıra, ya da bundan çok, özel şirketlerin AR-GE kurumlarına dönüştürülmektedir – hazır bina, donanım, personel ve diğer gereçleriyle birlikte.

Bu amaçla devasa bir propaganda mekanizması devreye sokuldu: birden bire tüm kamuoyu oluşturucular, gazete köşelerinde, TV ekranlarında devlet üniversitelerinin ne kadar atıl, “çağdışı”, hantal, verimsiz olduğundan, kaynak sıkıntısı içinde bunaldıklarından; oysa yükseköğrenimin paralı olması, ve/veya özel üniversitelerin önünün açılması durumunda yüksek öğrenimin kalitesinin tavan yapacağından, müşterilerin (burada öğrenciler) ihtiyaçlarına çok daha esnek biçimlerde yanıt verebileceğinden, üniversitelerin hantallıktan kurtulabileceğinden dem vurmaya başladılar. Kamuoyu bu propaganda aracılığıyla tedrici bir dönüşüme uğratıldı.

● Üniversitelerin serbest piyasa ekonomisi tarafından teslim alınmasının bir yönü verimlilik/atıllık propagandası idiyse, başka bir yönü de bütçeden ayrılan payların daraltılarak üniversitelerin kendi kaynaklarını yaratmaya yönlendirilmeleri olacaktı.

Öyle ki, 2000’li yılların başlarından bu yana (bu süre içerisinde hem kamu hem de vakıf üniversitelerinin sayısı ikiye katlanmış olsa da: 2013 yılı itibariyle Türkiye’de 62’si vakıf, 104’ü devlet olmak üzere 166 üniversite faaliyette. Bu sayı 2002 yılında 76 idi!) bütçeden yükseköğrenime ayrılan pay, yüzde 2.5-3.5 bandında seyretmektedir.

Bugün bu payın parasal karşılığı, yaklaşık 10 milyar lira dolaylarındadır.[3] Bu para 166 üniversite arasında pay edildiğinde ve bu miktarın yarısının personel gideri olduğu düşünüldüğünde, geriye kalan 5 milyarın çay-çorba parasına yetmeyeceği açıktır.

Yeri gelmişken, bütçedeki payının neredeyse sabitlenmiş olmasına karşın, AKP iktidarının her köşe başına bir üniversite açma/açtırma hevesinin, Türkiye’deki yükseköğrenim profilini iyileştirmek bir yana, büsbütün içinden çıkılmaz bir hâle getirdiğini vurgulamalı. Bakın Mustafa Sönmez ne diyor:

 

Vatandaş, ‘eğitim şart!’ diyor, anayasa da eğitimi, yurttaş için temel bir hak ve kamunun sosyal yükümlülüğü olarak görüyor. Ama, devlet, ancak ilköğrenim çağındakilere ite kaka bu eğitimi sağlıyor. Liseden itibaren eleme başlıyor. Lise çağında bu hakkı kullanması gerekenlerin ancak yüzde 52’si; yükseköğretim çağında da, bu hakkı kullanması gereken gençlerin ancak yüzde 38’i bu haklarını kullanabilir hâlde… Ama talep dinmiyor. Her yıl yüzbinler sınavlara koşturuyor… Hoş, yükseköğretim diploması alanlardan şu anda 500 bini (yani işsizlerin beşte biri) işsizler ordusunda ya…

İnsan gücü kaynağını doğru kullanma politikası olmayan AKP rejimi, uzayan kuyrukları eritebilmek için, birçok alanda olduğu gibi, kaliteyi boşverip açılan onlarca üniversite ve yaratılan kontenjanla ‘gaz almaya’ soyundu. Sadece son 3 yılda yükseköğretimli öğrenci sayısı yılda 300-400 bin artırılarak 2 milyona yaklaştı. Bir anda yükseköğrenim çağındaki nüfustan okullaşanların oranı yüzde 38’e çıktı. Oysa birkaç yıl öncesinde bu oran yüzde 10-15 dolayındaydı. ‘Gaz almanın’ nasıl gerçekleştiği malum; 2006-2011 döneminde 50 yeni devlet üniversitesi, 2007-2011 dönemindeyse 37 yeni vakıf üniversitesi kuruldu. Yanı sıra 2006-2010 yılları arasında okul kontenjanları yüzde 66 oranında artırıldı…

2006 sonrası 50 yeni üniversite açıldı Hakkâri’den Kars’a, Kilis’ten Giresun’a kadar… Tabelalar asıldı. Ne hoca var, ne doğru düzgün fiziki mekân, ama üniversite mi üniversite… Rektörü var mı, var… Öğrenci alıyor mu alıyor… Tut kelin perçeminden…

Onca neo-liberal tufandan, yağmadan yükseköğretim eksik kalır mıydı? Kalmazdı elbette; vakıf üniversiteleri mantar gibi türedi. Sayıları kısa sürede 60’ı aşan bu üniversitelerde öğrencilerin şimdilik yüzde 10’una yakını (200 bin) eğitim alıyor. Vakıf üniversiteleri, yükseköğretim pazarından daha çok pay alabilmek için öğretim üyesi, elemanı kadrolarını genişleterek cazibe yaratıyorlar. Öğrenci payı yüzde 10 dolayında, ama hocaların yüzde 12-13’ü bu üniversitelerde. Mekânlar gıcır, ‘havalı’… Ana hedef ‘markalaşmak’… Böylelikle, cazibe yaratmak ve parayı veren düdüğü çalar kuralı hayata geçirilmek isteniyor. Yıllık ortalama öğrenci ücretleri ise 20-25 bin TL’leri buluyor (kemiksiz).

Vakıf üniversitelerinin bir hedefi de uluslararası pazardan öğrenci almak. Bu pazarın büyüklüğü 3 milyon öğrenci ve dörtte biri ABD üniversitelerinin. Türkiye’nin payı ise DPT’ye göre yüzde 0.7, yani 20 bin dolayında. Türkiye’yi, “bölgesinin eğitim üssü” yapmak hedefi de var vakıf ticarethanelerinin… Mide küçük, iştah büyük!..

AKP rejimi, 2012 programında (s. 208), yükseköğrenimi ‘yarı kamusal hizmet’ sayıyor. Böyle nitelemesinin nedeni tamamen ‘parasal’. Ve devam ediyor; ‘2010 yılı itibarıyla üniversite gelirlerinin yaklaşık yüzde 56’sını merkezi yönetim bütçesinden aldıkları ödenek, yüzde 33’ünü döner sermaye gelirleri ve yüzde 11’ini özel gelirler oluşturmaktadır’ diyen program, çözümü de kamu dışına atıyor; ‘Bu nedenle, üniversitelerin özel sektörle işbirliği kurmaları, katma değere dönüşecek projeler üretmeleri gerekmektedir… Öğrenci katkı paylarının yükseköğretimin finansmanındaki payının artırılması ihtiyacı devam etmektedir.’ Tercümesi şu: Haydi veliler, öğrenciler, pamuk eller cebe, paran kadar yükseköğretim devri bu… Paran yoksa, eğitim de yok.[4]

 

Akademik yaşamda yol açtığı çürüme ve yozlaşma bir yana,[5] bu politika(lar), kasıtlıdır: devlet üniversitelere, “başınızın çağrısına bakın,” demektedir.

● Üniversitelerin başlarının çaresine bakma, yani kendi kaynaklarını yaratma yollarından biri, ellerindeki gayrımenkulleri özel kullanıma açmaktır: kendilerine kamudan tahsis edilmiş olan araziler, binalar, tesisler… Üniversite arazilerine “kongre merkezi” adı altında otel, “lojman” adı altında konut yapılması, sosyal tesislerin personel ve öğrenci kullanımından çıkartılarak özel işletmecilere devredilmesi, üniversite arazilerinde faaliyet gösteren şirketlere “serbest bölge” avantajları ve “staj” adı altında boğaz tokluğuna çalıştırabilecekleri vasıflı eleman sağlayıp dolar bazında astronomik kiralar tahsil etmeleri bu meyandadır.

● Yanı sıra, üniversite içi hizmetler de üniversiteler için bir “gelir kapısı”dır: ulaşım, barınma, yemekhane hizmetlerinin özel sektöre devri, üniversitelerin AVM’leştirilmesi, öğrencilerin tüketim eğilimlerinin çeşitlendirilmesi: kampus içerisinde McDonalds, KFC standları, marka satış noktaları, cep telefonu bayileri, bilardo salonları… ya da aynı zamanda öğrenci kimliği yerine geçen bankamatik kartları…Personel maaşlarının yatırıldığı bankanın her yıl yeniden ihaleye çıkartılarak devasa komisyon ücretlerinin devşirilmesi…

● Bir başka yol, eğitim hizmetlerinin tedricen paralılaştırılmasıdır.

Bu konuda anaakım medyada şiddetli bir propaganda furyası sürdürülmektedir bildiğiniz üzere: Baskın Oran, Murat belge gibi isimlerin de dahil olduğu bu kavgada liberal cenahın ana argümanı, yükseköğretimin parasız olmasının eşitliği sağlamak bir yana, sosyal sınıflar arasındaki eşitsizliği derinleştirdiğidir: Yoksullardan alınan vergilerle zengin çocuklarının bedava okuduğu, dershanelere çocuklarını gönderme olanağı olmayan dargelirlilerin böylelikle üst gelir grubunun çocuklarının eğitimini finanse ettiği eşitsiz bir sistem. Özetle, “parasız eğitim zenginlerin çıkarınadır,” ya da tersinden bir deyişle “paralı eğitim yoksullara yarar” diyen bir demogojiyle karşı karşıyayız…

Bu demogojinin üzerini örttüğü birkaç veçhe var: Öncelikle yükseköğretimin mevcut durumunu veri (ve doğru) kabul etmekten malûldür. Yani gençlerin ilköğretimin hemen ardından LGS’ye hazırlanmaya başladığı, öğrencilerin sınavlardan başını alamadığı, sınav sırasında bir saniyelik bir dalgınlığın bir gencin tüm öğrenim yaşamını kararttığı, dershanelere dayalı yüksek öğrenim sistemini…

Yanı sıra, aynı demogoji, bütçe payları giderek daralan, mali darboğaza mahkûm kılınmış üniversitelerin, öğrenciler tarafından finanse edilmesini de olağan ve olması gereken bir durum olarak görüyorlar. Kamu tarafından finanse edilen, dolayısıyla da hizmetlerini kamu yararına yöneltmiş bir üniversite fikri, tüylerini diken diken etmeye yetiyor. Bunun doğal sonucu olarak, “piyasanın bir aparatı olarak işleyen üniversite” fikrine bir itirazları yok!

Oysa bizim yükseköğrenim tasarımımız, katılımcılarına tüm basamaklarında diledikleri an hayata atılabilecekleri donanımı sağlayan, yanı sıra her basamağında üretken olabilecekleri, bütüncü bir öğrenim sürecinin bir parçası olmasıdır. Gençler yüksek öğrenime, birbirleriyle kıran kırana bir rekabet içinde yaşatıldıkları bir geçim dünyasında, suyun üzerinde tutunabilmelerini sağlayabilecek bir gelir elde etmelerinin tek kapısı olduğu için değil, bir mesleğe olan tutkularının, akademik ilgilerinin ve yeteneklerinin ve kendilerini geliştirme isteklerinin itimiyle yönelmeli ve ona sınavsız ve hiçbir alanına bedel ödemeksizin erişebilmelidirler.

Bir başka deyişle, “Büyüyünce doktor olacağım,” diyen çocuksu istek, “Puanım tutar mı?”, “Mezun olduktan sonra iş bulabilir miyim?” “Ne kadar kazanabilirim?” vb. sorularıyla kirlenmeden, salt doktor olma isteğiyle gidilen bir yer olmalıdır üniversite – bu ise, mesleklerin bir gelir ve prestij hiyerarşisine tabi olmadığı bir “herkesin yeteneği-herkesin ihtiyacı” toplumunu tahayyül etmeyi (yeniden) öğrenebilmeyi gerektirir.

Beri yandan, mevcut hâliyle dahi yükseköğrenim, liberal kalemşörlerin öne süregeldiği gibi salt kullanıcısına fayda sağlamaz. Yani özel (ya da yarı-özel) bir yarar değildir sözkonusu olan.

Çünkü herkesin çoğu zaman ihtiyaç duyduğu hizmetlerin bilgisinin üretilip dağıtıldığı bir kurumdur yükseköğrenim: Doktorluk, avukatlık, mühendislik, iletişim, öğretmenlik, bilim insanlığı, sosyologlug vb.

Kişi bu meslekleri para ödeyerek edindiği takdirde, onları bir “sermaye” olarak görme olasılığı yükselecektir. Onbinlerce dolar ödeyerek mezun olmuş bir doktor, uzmanlık ve yetilerini dargelirliler yararına kullanmaktansa, yüksek ücretli özel hastaneleri tercih edecektir büyük olasılıkla. Paralı öğrenimden geçmiş bir hukukçu, getirisi yüksek “iş”leri tercih ederken, yoksulların davalarına bakmaya tenezzül etmeyecektir, vb.

Herkesin erişebileceği, kaliteli bir yükseköğrenim nasıl sağlanır mı diyeceksiniz?

Gayet basit, iyi bir planlama ve bütçeden eğitime ayrılan payı arttırarak. Bunun için tabii özele yönlendirdiğiniz kaynakları yeniden kamuya kanalize etmeniz, “kayırdıklarınız” dahil sermaye gruplarına yüksek vergiler uygulamanız, diyanet, silahlanma, güvenlik vb. için ayırdığınız bütçe payını sınırlandırıp eğitimin payını büyütmeniz, kamu üzerindeki özel talana son vermeniz, örneğin doğal kaynakların denetimini kamuya iade edip büyük çaplı kamulaştırmalara girmeniz gerekecektir. Bir başka deyişle, kapitalizmden vazgeçmeniz…

“Paralı yükseköğrenim”e yönelen liberal “sol”cu övgülerin gerisinde, bu tahayyüllerden “vazgeçmişlik” yatmaktadır.

Her neyse, devam edelim:

● Neo-liberal kapitalizmde üniversitelerin piyasaya teslim edilmesinin bir yolu da, özel üniversitelerin önünü açmaktır. Gökhan Çetinsaya başkanlığındaki YÖK’ün 2012 yılında hazırlayıp kamuoyuna sunduğu yeni YÖK yasa tasarısının önemli bir başlığını oluşturan bu kalem, “yükseköğrenim “kalitesi”nin yükselmesini sağlayacak bir “rekabet” girdisi olarak yaldızlanıyor.

Oysa Türkiye’de “özel” üniversiteler, nicedir var: 12 Eylül cuntasının topluma “armağan”ı YÖK ile birlikte önleri açıldı. Sadece, cunta hazırlattığı anayasada “kâr amaçlı” yükseköğrenim kuruluşlarını öngörmediği içindir ki, bir “hile-i şeriyye” adları “vakıf üniversitesi” oldu. AKP’nin YÖK’ü, bu engeli de aşabilmek için, daha Anaysa değişikliği yapılmadan “özel üniversiteler” kurulmasını öngören bir yasa taslağı hazırladı![6]

Dediğim gibi, “vakıf” üniversiteleri, gerçekte özel üniversitelerdir – üstelik de kağıt üzerinde “kâr amaçlı” gözükmedikleri için, vakıf statüsünün kendilerine sağladığı kolaylıklardan (vergi bağışıklığı; devlet desteği vb.) yararlanabilmektedirler.

Buna karşılık, vakıf üniversiteleri, ancak kâr edebileceklerini düşündükleri illerde kurulmaktadır. Prof. Onur Hamzaoğlu’nun deyişiyle,

 

“(…)Bütün illerimizde en az bir devlet üniversitesi bulunuyor. Altmış dokuz ilimizde vakıf üniversitesi yok. Vakıf üniversitesi bulunan 12 ilden birisi olan İstanbul’da vakıf üniversitelerinin yarısından fazlası (yüzde 53.0’ü) yer alıyor. Vakıf üniversitelerinin bulunduğu iller; İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya, Trabzon, Bursa, Samsun, Mersin, Gaziantep, Konya, Diyarbakır ve Kayseri. Bu illerin tümünde büyükşehir belediyesi bulunuyor. Başka bir ifadeyle, diğer illerimize göre gayri safi yurt içi geliri(GSYİG) en yüksek illerimiz. Böyle bir durum son 10 yıla kadar özel hastaneler için de söz konusuydu. İki bin bir yılı itibariyle 48 ilimizde özel hastane yoktu ve bunların tümünün GSYİG’i ülke genelinin ancak yüzde 13.8’ ini oluşturabiliyordu.”[7]

 

Peki ya kalite? Yani vakıf üniversiteleri, yarattıkları “rekabet ortamı”yla kamu üniversitelerinin kalitesini “yukarı” çekebilmekteler midir? 2013 yılı kayıtlarında 61 vakıf üniversitesinden sadece 8’i kontenjanını yüzde 100 oranında doldurduğuna[8] göre, “müşteri”ler bu konuda bir hayli kuşkulu.[9] Yalnız “müşteriler” mi? Öğretim elemanları da “yüksek maaşlarla” transfer oldukları bu “gıcır gıcır” üniversitelerde kendilerini pek rahat hissetmiyorlar. A.Ü. Eğitim Fakültesinde yapılan bir doktora çalışmasına göre, kamu üniversitelerinde çalışan öğretim elemanları kurumlarının özerklik ölçeğini 100 üzerinden 70-90 puan arasında değerlendirirken, vakıf üniversitelerinin akademik personeli, kurumlarına aynı ölçekte ancak 50 ila 70 puan vermekte, örneğin.[10] Dahası var: ODTÜ, Hacettepe, Ankara, Ege, İstanbul gibi kamu üniversiteleri dünyanın en iyi üniversiteleri listesinde sürekli yer alırken, ilki kurulalı otuz yıla yakın bir zaman olmasına karşın, vakıf üniversitelerinden bir tanesi, sonuncu olarak dahi bu listelere dahil olmuyor…[11]

Ama “vakıf” üniversiteleri, yeni YÖK yasa tasarısı ve olası bir Anayasa değişikliğiyle kurulmasının önü açılacak olan özel üniversitelerin “ne” olacağına dair bir fikir veriyor: Akademik özgürlükler alanından söz ediyorum…

Vakıf üniversiteleri, parlak “misyon/vizyon” bildirimleriyle akademik personelin araştırma ve yayın özgürlüğünü kayıtız-şartsız güvence altında olduğunu ilan ededursun (Sanki Koç’un üniversitesinde görev yapıp örneğin beyaz eşya sanayinin sera gazı salınımındaki olumsuz etkileri üzerine, ya da Sabancı Üniversitesi’nde çalışıp da diyelim ki GDO’lu ürünlerin insan ve çevre sağlığı açısından taşıdığı riskler üzerine araştırma yapmak[12] mümkünmüş gibi…), bu kurumlar yıllık sözleşmeler temelinde istihdam edilen öğretim elemanlarının hoyratça “harcandığı” kurumlar olarak çalışmaktadırlar. Rektörün dahi haberi olmadan 17 öğretim elemanını bir imzayla işten çıkartan, bununla da yetinmeyip rektörlük odasının anahtarını değiştiren Yeni Yüzyıl Üniversitesi,[13] haklarını aramak üzere örgütlenme çabalarına girişen “burslu asistanlarını” hiçbir gerekçe göstermeksizin işten atan ” hiçbir gerekçe göstermeksizin işten atan Yeditepe Üniversitesi, kurulduklarında “özel üniversiteler”in nasıl işleyeceği konusunda yeterli fikir vermektedir…[14]

● Ancak neo-liberalizmin üniversite alanına tasallutu bundan ibaret değildir. Piyasa ekonomisinin akademik alana nüfuzunun bir yolu daha vardır ki, galiba en öldürücü olanı da budur…

Biliyorsunuz, üniversitelerde iki tip ürün üretilir: öğretim ve araştırma. Bir başka deyişle üniversiteler hem bilimin üretildiği, hem de bilimsel bilgi birikiminin genç kuşaklara aktarıldığı mekânlardır. Üniversitelerin piyasaya entegre edilmesini öngören neo-liberal projenin en sakıncalı yönü, bilimin piyasanın bir unsuruna dönüştürülmesidir. Çoğunlukla “bilimin metalaşması” olarak ifade edilse de burada sözkonusu olan, bunun çok ötesinde bir şeydir. Bütçesi siyasal iktidarlar tarafından küçültülerek malî darboğaza sürüklenen üniversiteler, böylelikle “Üniversite-sanayi işbirliği” yaftası altında, bilimsel üretimlerini şirketlerin talepleri doğrultusunda yapılandırarak piyasa gereksinimleri uyarınca işleyen AR-GE kurumlarına dönüştürülmektedir.

Yani artık laboratuar ya da alanda, kendi belirlediği bir sorunsal dahilinde araştırmalarını yürütüp buluşlarını bağımsız olarak “patentleyen” bilim insanları değildir söz konusu olan. Bölümler, fakülteler, enstitüler piyasadan kendilerine gelen istekler doğrultusunda projeler hazırlamakta, öğretim elemanları, öğrenci ve araştırmacılarını bu projelerde istihdam etmektedirler. Böylelikle, akademisyen/bilim insanı, şirketlerin siparişleri doğrultusunda istihdam edilen bir ekibin (ücretli) bir elemanına dönüşmüştür.

Böylelikle üniversitelerde bağımsız araştırmaların önü kapanmaktradır: ilaç firmalarının, enerji şirketlerinin, yüksek teknolojinin, iletişim sektörünün, biyogenetik endüstrinin vb. talepleri, halk sağlığı, sürdürülebilire çevre, emek hakları gibi kamu yararı yüksek sorunların önüne geçmiştir. Çünkü yönetimler, bölümlerine döner sermayedeki paylarını yükseltecek projelere öncelik vermeleri konusunda baskı yapmaktadırlar.

Böyle bir düzenlemede üniversite “özerkliği” sadece üniversitenin kendine malî kaynak sağlamasıyla sınırlı bir “malî özerklik” olarak yorumlandığında, diğer bütün özerklikler anlamını yitirir: idarî, akademik, bilimsel vb… Çünkü üniversite kendisini bağımsız bilim ve öğretim kurumu olarak var eden mantıktan vaz geçerek piyasanın mantığına boyun eğmiş olur.

Bu durumda üniversiteyi kimin (akademisyenler, profesyonel yöneticiler, bürokratlar… hangisi becerebiliyorsa) yönettiğinin piyasa açısından fazla bir önemi yoktur.[15] Dahası, dönüşüme uğramış, piyasanın mantığına teslim olmuş üniversitede, akademisyen “fiktif” olarak bilimsel “özgürlüğe” sahiptir: kaynak bulabiliyorsa, kapı önüne konulma riskini göze alıyorsa, “mobbing”e karşı dayanıklıysa, dilediği araştırmayı yapması önünde MGK yasakları yoktur artık… Tabii “bedel”ini ödemek kaydıyla: Tıpkı Dilovası’nda bebek gaitalarında ağır metaller tesbit edip bu buluşu kamuoyuyla paylaştığı için hakkında soruşturma açılan, Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Onur Hamzaoğlu Hoca gibi…

Çoğu akademisyen, bu “fiktif” özgürlüğü kullanmaya kalkışanların başına gelenlere bakıp, bindikleri aracın borusunu öttürmek zorunda olduklarının bilincine varmıştır – Akademik evrende hâkim olan “kuzuların sessizliği”nin nedeni de budur.

Tekrar ediyorum, neo-liberal üniversite rejiminde akademisyenlerin ilgi alanlarını denetim altına almak için despotik bir YÖK baskısına ya da MGK baskısına ihtiyaç yoktur. Öğretim elemanlarının biatı rafine bir “liyakat” sistemiyle sağlanmaktadır.

Öncelikle, araştırma görevlilerinden başlayıp tüm akademik kademelerin tedricen sözleşmelileştirilmesi aracılığıyla… Sözleşmenin yenilenmemesi olasılığı, böylelikle akademisyen üzerinde yeterli bir baskı oluşturmaktadır.

Bunun yanı sıra, atama ve yükseltme kriterleri ile ücretler artan ölçüde “performans”a bağlanmaktadır: yeni YÖK yasa tasarısında, her üniversitenin (mütevelli heyet karşılığı kullanılan) “konsey”ince ayrı ayrı belirlenmesi öngörülen kriterlerdir bunlar: Bu tasarımda akademik “başarı” öğrenci değerlendirmesi, proje yönetimi, akademik yayın vb. ile belirlenen bir puanlama sistemiyle ölçülmektedir. Hâl-i hazırdaki uygulamada, ABD merkezli, anaakım, piyasa yönelimli endeksli dergilerin, örneğin anadilde yazılmış bir kitaptan daha fazla puan kazandırdığı öylesi bir “değerlendirme” sistemi, akademisyenin ilgi alanlarını kendiliğinden yönlendirmektedir – bilimsel bir merkez-çevre ilişkisini yeniden üretmenin yanı sıra… Bir başka deyişle, akademisyen açısından olumlu, geliştirici bir unsur olabilecek “yayın zorunluluğu”, böylelikle, onun “marjinal” addedilen konu ve yönelişlere itibar etmemesini sağlayan, standartlaştırıcı bir otosansür mekanizması işlevi görmektedir.

Üniversitelerin piyasa tarafından massedilmesinin bir başka yönü ise, üniversite öğreniminin standart bir teknikle hesaplanabilir bir girdiye dönüştürülmesidir: AKTS (Avrupa Kredi Transfer Sistemi’nden söz ediyorum.) Türkiye’nin 2000’de dahil olduğu Bologna sürecinin bir zorunluluğu…

12 Eylül günlerinde Genelkurmay Başkanı ile ODTÜ Profesörü Cahit Arf arasında geçen bir konuşmada Genelkurmay Başkanı’nın ‘Bizim de üniversitemiz var. Harp Okulu. Disiplinsizlik yok. Çıt çıkmıyor. Sizde boyuna sorun çıkıyor. Bunu anlamakta güçlük çekiyorum.’ sorusuna Arf’ın şöyle yanıt verdiği aktarılmaktadır: ‘Harp Okulu’nda öğrencilere ne öğretilmesi gerektiğini biliyor musunuz?’

Genel Kurmay Başkanı: ‘Elbette biliyoruz.’

Cahit Arf: ‘Biz tam olarak bilmiyoruz… Öğreteceğimiz şeyden emin olsaydık orası üniversite olmazdı. Üniversite, tartışarak gerçeklerin arandığı kurumdur. Tartışma olan yerde sorun çıkması doğaldır’.[16]

Üniversiteye bir darbe de böylelikle öğrenimi standartlaştırıcı özelliğiyle Bologna sürecinden gelmektedir. AKTS, bir öğrencinin öğrenim girdilerinin eğitim yaşamının her aşamasında milimetrik olarak hesaplanıp birbirine dönüştürülebileceği bir “konvertibilite” sistemidir. Sistemden öğrencinin yüksek öğrenimini farklı ülkelerde tamamlama olanağının sağlanması amaçlandığı belirtilse de, daha az telaffuz edilen bir husus, nihaî ürün ya da “çıktı”nın (yani mezunun) tüm evsafını içeren bir “barkod” oluşturabilmektir “müşteri” (burada mezunu istihdam edecek şirketler) için. Böylece “müşteri” satın alacağı ürüne ilişkin bir çeşit “garanti”ye kavuşmaktadır! Bütün üniversitelerin “misyon-vizyon” amentülerine “dünya ekonomisiyle bütünleşebileceği bilgi ve becerilere sahip öğrenciler yetiştirmek” maddesini koymaları boşuna mı?

* * *

Biliyorsunuz, YÖK yasası bir kez daha değiştirilmenin eşiğinde.

Aslında TÜSİAD’ın “piyasaya entegre olmuş üniversite” modelini öngördüğü 1994 tarihli raporundan bu yana, YÖK’ü yeniden yapılandırmaya yönelik reformlar gündemdedir: TÜSİAD raporundan bu yana, her YÖK başkanı yeni bir YÖK tasarısıyla çıktı karşımıza: Kemal Gürüz tasarısı, Erkan Mumcu’nun YEK’i, 2007 tasarısı, 2010 “mütevelli heyetler” tasarısı ve nihayet Gökhan Çetinsaya’nın TYK’sı…

Aslına bakarsanız, hepsinin muradı bir: Türkiye üniversitelerini neo-liberal modelle uyumlu kılmak, piyasa-üniversite entegrasyonunun önündeki son direnç noktalarını da tasfiye edecek yasal çerçeveyi hazırlamak. Bu bakımdan Çetinsaya tasarısının bir özgünlüğü yok.

Tasarı’nın “ruhu”nu ise, en iyi, metin içerisinde geçen kavramlara dair istatistikler gösteriyor. Örneğin, “bilim özgürlüğü” kavramı, 34 sayfalık taslak metinde yalnızca 3 kez geçmekte. Tasarıda “özerklik” tanımlanmıyor; ancak “kurumsal özerklik” tamamlaması içinde (her seferinde malî özerkliğe gönderme yapacak şekilde) 6 kez geçmekte.

Peki, en fazla zikredilen kavram mı? İnanmayacaksınız ama, ilk beş sayfada 12 kez olmak üzere 13 kez anılan “rekabet” sözcüğü!

Akademik üretim ve paylaşım bir işbirliği ve dayanışma sorunudur: akademisyenler geçmiş kuşakların birikiminden yararlanarak yaparlar çalışmalarını. Fikir, görüş, bulgu ve tezlerini, bilimsel sempozyum ve yayınlarda birbirleriyle, popüler dergilerde kamuoyuyla, dersliklerde öğrencileriyle paylaşırlar. Bir başka deyişle, bilimsel üretim, kolektif bir süreçtir. Bu kolektif süreci, “rekabet” terimi çerçevesinde yeniden örgütlemeye kalkışmak, tasarının niyetini açığa çıkartmaktadır: Üniversiteyi üniversite yapan mantıktan vaz geçerek onu piyasaya eklemlemek…

Evet, günümüzde AKP’nin YÖK’ü eliyle dayatılan yükseköğrenim modeli, üniversitenin sermaye talepleri doğrultusunda yapılandırılmasından ibarettir. Bir başka deyişle, 1990’lı yıllarda TÜSİAD eliyle başlatılan bir girişimin, MÜSİAD eliyle tamamlanmasıdır.

Gerçi, “atandıktan sonra gezdiği üniversitesinin birimlerinden veya fakültelerinden birine giderek ‘burası günah mabedi, burada içkili toplantılar, kokteyller veriliyor’ diyebilen, bir fakültede kadın akademisyenlerin sayıca fazla olmasından gocunan rektörlerin,[17] “Fizik ve kimya derslerinde sık sık, ‘Var olan şey yok, yok olan da var edilemez’ denir. Ancak Allah (c.c.) bu hükmün dışındadır,”[18] “Evrim teorisi, ateist ve din karşıtlarının bilimsel bir kılıfla insanlara sundukları bir safsatanın adıdır,”[19] buyuran[20](?) profesörlerin cirit attığı, kadro ilanlarında alınacak kişilerin adının not düşüldüğü[21] üniversiteler “sermaye talepleri doğrultusunda” nasıl yeniden yapılandırılacak, piyasa ekonomisine nasıl entegre olacak, o ayrı bir soru… ama niyet ortada! Sanırım en azından YÖK’ün denklik verdiği El-Ezher Üniversitesi, Malezya’daki Uluslararası İslâm Üniversitesi, Sudan’daki Omdurman İslâm Üniversitesi, Medine İslâm Üniversitesi, İran’daki İmam Muhammet Bin Suud ve İslâmi Azad Üniversitesi[22] kadar yapabilirler bunu…

Üniversite bileşenlerine düşen ise, topluma, emeğe, hayata karşı olan bu “proje” karşısında direnmektir. “Haziran kalkışması” sırasında üzerlerindeki ölü toprağından silkinerek öğrencilerinin yanında alana çıkan yüzlerce akademisyen ve üniversite personeli, ve elbette yüzbinlerce üniversite öğrencisi üniversitede hâlâ hayat ve umut olduğunun canlı kanıtıdır.

Zaten “üniversite” sözcüğünün kendisi de başlı başına bir direniş, bir isyan çağrısı değil midir?[23]

 

N O T L A R

[1] Ekim Gençliği’nin Özdere’de gerçekleştirilen yaz kampı çerçevesinde, 23 Temmuz 2013 tarihinde düzenlenen “Eğitimin Ticarîleşmesi” başlıklı söyleşi metni… Newroz, Yıl:7, No:241, 27 Eylül 2013; Newroz, Yıl:7, No:242, 23 Ekim 2013…

[2] Bertolt Brecht’in 1955/1956 yıllarında kaleme aldığı ‘Galilei’nin Yaşamı’nın 14. sahnesinden.

[3] Mustafa Sönmez’in verilerine göre, Türkiye’de toplam eğitim harcamalarının üçte ikisi bütçeden karşılanırken, üçte biri ailelere ciro edilmektedir. (Mustafa Sönmez, “Harçları Kaldırmak Neyi Değiştirir ki?”, Cumhuriyet, 27 Temmuz 2012, s.11.) Bir başka deyişle, hâlen bir Anayasa gereği olan “parasız eğitim”, çoktan bir “söylence”den ibaret hâle gelmiştir – Başbakanın popülist bir hamleyle üniversitede gündüz/birinci öğrenimdeki harçları “kaldırmış” olmasına karşın!

[4] Mustafa Sönmez, “Paran Kadar Yükseköğretim…”, Cumhuriyet, 23 Temmuz 2012, s.10.

[5] Çürüme: “AKP iktidarının 5 yıldır ‘Her ile bir üniversite’ söylemiyle art arda açtığı devlet üniversiteleri yetersiz akademisyen kadrosu ve altyapı eksiklikleriyle ‘tabela üniversitesi’ olmaktan öteye gidemiyor. 5 yılda 50’ye yakın üniversite açılırken söz konusu yükseköğretim kurumlarının 23’ünün akademisyen kadrosunda 10’dan az profesör bulunuyor. Bazı üniversitelerde 6 fakülte bulunmasına karşın akademisyen kadrosunda bir tane bile profesör olmaması dikkat çekiyor. Yeni kurulan pek çok üniversiteye, yakın çevredeki üniversitelerin profesörleri haftada bir-iki saat ders vermek için gidip geliyor. (…) Milli Eğitim Bakanlığı’nın (MEB) Haziran 2012 tarihli verilerine göre 105 devlet üniversitesinin 23’ünde görev yapan profesör sayısı 10’u bulmuyor. Söz konusu 23 üniversitenin tamamı 5 yıl içinde açılan üniversiteler arasında yer alıyor. Ağrı İbrahim Çeçen, Erzurum Teknik üniversitelerinde hiç profesör bulunmazken, Siirt, Türk-Alman, Bitlis Eren ve Gümüşhane üniversitelerinde ise yalnızca bir tane profesör görev yapıyor. (Mahmut Lıcalı, “Üniversite çok, akademisyen yok, Cumhuriyet, 7 Ağustos 2012, s.9).

Ya da şuna ne buyurulur? “Türkiye’nin öğrenci ve öğretim üyesi açısından en büyük üniversitelerinden olan Gazi’de sular durulmuyor. Üniversite bu kez Tıp Fakültesi’nde imamların da katılarak Kur’an okumasının öngörüldüğü mezuniyet töreniyle gündeme geldi. Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Sacit Turanlı, kendi inisiyatifi dışında Fakülte Sekreterliği’nden alınan onayla gerçekleştirilmek istenen programı, haberdar olur olmaz iptal ettirmesine karşın ‘sorun yaşadıkları’ Rektör Prof. Dr. Süleyman Büyükberber’in talimatıyla hakkında inceleme başlatıldığını söyledi. Dekan Turanlı, yaşananlardan Rektör Büyükberber’in de sorumlu olduğuna işaret etti.” (Can Güleryüzlü, “Gazi Tıp’ta sular durulmuyor”, Radikal, 28 Haziran 2013, s.14)

Ve de şu haber: “Kocaeli Üniversitesi Hukuk Fakütesi öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Seydi Çelik Çelik, güz döneminde verdiği Anayasa Hukuku’na Giriş dersinde öğrencilere Komünist Manifesto’yu okuttuğu ve Michael Moore’un “Sicko” ve “Kapitalizm: Bir Aşk Hikâyesi” belgesellerini izlettiği için bir öğrencisi tarafından Başbakanlık İletişim Merkezi’ne (BİMER) şikâyet edildi. BİMER de bu şikâyeti Yükseköğretim Kurulu’na (YÖK) yönlendirdi. YÖK de şikâyeti üniversite yönetimine iletti ve 21 Şubat 2013 tarihinde Çelik’in savunması istendi.” (Samet Akten, YÖK’ten Marx’a soruşturma”, Milliyet, 26 Şubat 2013, s.5.)

Ve yozlaşma: “YÖK’te yaşanan skandallar ve üniversitelerde yapılan yolsuzluklar RedHack’in siber saldırılarıyla açığa çıkarken, bir skandal da Tunceli Üniversitesi’nde ortaya çıktı. Tunceli Üniversitesi’ndeki skandal RedHack’in siber saldırısı sonucu değil, Üniversitenin Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Ali Batu’nun “torpil” mailini yanlış mail adresine göndermesiyle ortaya çıktı. (“Akademik Torpil Skandalı”, Gündem, 12 Ocak 2013, s.3.). “YÖK’ün elektronik paylaşım sistemini çökerten muhalif hacker grubu RedHack, üniversitelerdeki yolsuzluk iddialarına dair yazışmaları yayımlamayı sürdürüyor. Yayımlanan belgelere göre, Karamanoğlu Mehmet Bey Üniversitesi’nde sahte belgelerle doçent ataması gerçekleştirildi, dönemin YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan, Çukurova Üniversitesi’ndeki 4.5 milyon dolarlık kamu zararı ile ilgili olarak soruşturma başlatmadı.” (Sinan Tartanoğlu, “Sahte Belgeyle Doçent Atamışlar”, Cumhuriyet, 10 Ocak 2013, s.8.) “Hacker’ların önceki gün yayımladığı belgede ise Sakarya Üniversitesi’nde 1.6 milyon TL’lik promosyon gelirinin ortadan kaybolduğu iddia edildi. Konuyla ilgili açılan davada üniversitenin ambar memuru Rasim U. 13 yıl hapis ile cezalandırıldı. Savcılık, YÖK’ten “1.6 milyon TL ile ilgili ‘kasten’ idari soruşturma açmayarak zamanaşımına neden olan rektör hakkında görevi kötüye kullanmaktan işlem yapmasını” istedi. RedHack yayımladığı ihbar mektubundaki iddiaya göre İstanbul’da özel bir hastanede ayda 100 bin TL maaşla çalışan Doç. E.A. Kars Üniversitesi rektörüne ayda 30 bin TL vererek üniversiteye hiç gitmeden profesör oldu.” (“1.6 Milyon TL Gelir Kayıp!”, Cumhuriyet, 15 Ocak 2013, s.8.)

[6] Bunda Başbakan Erdoğan’ın “Vakıf üniversitelerine ne gerek var, şirketler de üniversite kurabilir,” sözünün payı, büyüktür kuşkusuz… (“YÖK Bildiğini Okudu”, Evrensel, 16 Ocak 2013, s.6.)

[7] Onur Hamzaoğlu, “AKP’nin Üniversiteleri”, Evrensel, 2 Temmuz 2013, s.9.

[8] Abbas Güçlü, “Üniversite Hayal Olmaktan Çıktı mı?”, Milliyet, 27 Temmuz 2013, s.23.

[9] Vakıf üniversiteleri, adı üzerinde, kâr amacı gütmemeli. Ama bazısında durum hiç böyle değil. Çok ciddi para tuzakları. Bu nedenle seçim yapılırken üniversite denen şeyin para ile diploma satın alınan bir dükkân olup olmadığını araştırmak gerekiyor. Siz bakmayın bu okulların mezunlarımız iş buluyor diye reklam yapmalarına. Verdikleri eğitimin daha iyi iş bulmada bir faydası olmadığı pek yakın bir gelecekte iyice ortaya çıkacak. Ama asıl ürkütücü olan kalitesiz eğitimin lisansüstünde de devam ediyor olması. Bir süre sonra ortalık, bir değer taşımayan master, doktora derecelerine sahip polisler, öğretmenler, kamu görevlileri, belediyeciler ve benzerlerinden geçilmeyecek. Lisansüstü derecelere sahip olanların çoğalmasının tek faydası uluslararası istatistiklerde şıklık olacak. Tam mostralık. (Ümit İzmen, “Eğitim Sistemi ve Üniversiteler”, Radikal, 30 Temmuz 2012, s.19.)

[10] Sevim Öztürk. Türkiye’de Üniversite Özerkliğinin Mali, Akademik ve Yönetsel Boyutlarıyla Devlet ve Vakıf Üniversiteleri İçin Betimlenmesi, Doktora Tezi, A.Ü. Eğitim Fakültesi, Danışman: Prof. Dr. L. Işıl Ünal. XXV-243.

[11] “Dünyanın En İyilerinden Altısı Türkiye’de”, http://www.ntvmsnbc.com/id/25305887/

[12] Sabancı Üniversitesi Doğa ve Mühendislik Fakültesi’nden Selim Çetiner “GDO’lar, sağlığa ve çevreye zararı olmayan, verimde artış sağlayan, daha aza kimyasal gübre ve tarım ilacı gerektiren ve kurak-tuzlu arazilerde tarım olanağı sağlayacak modern tarım teknolojisinin ürünleri. Konuya bilimsel bakan akademi, enstitü, dernek ve kurullar GDO’ların güvenli olduğunu söylüyor. Zaten pazarlama öncesinde yapılan titiz ve dikkatli denetimler sonucunda riskli ürünlerin insanlara sunulması diye bir durum söz konusu olamaz,” diyor. (“GDO Karşıtları ve Taraftarları”, http://www.ntvmsnbc.com/id/25017773/)

[13] “Bu yıl, üçü dekan 17 öğretim üyesini işten çıkaran ve rektörün de işine son vermek isteyen Yeni Yüzyıl Üniversitesi ile ilgili hâlâ YÖK’ten yanıt gelmedi. Üniversiteden bir yetkili, ‘üniversitede kamusal suç işleniyor ancak YÖK üzerindeki baskılar nedeniyle görevini yapamıyor’ dedi.

Makam aracı alınan, makam odasının kapısının kilidi değiştirilen Rektör Prof. Dr. İzzet Bozkurt, yıllık iznini kullanmak zorunda çünkü fiilen üniversiteye giremiyor.

Üniversitede ağustos ayında rektörün onayı olmadan hukuk dışı bir şekilde Mütevelli Heyeti Başkan Vekili eski gazeteci Ekrem Çalkılıç’ın imzasıyla 17 öğretim üyesinin işine son verilmişti. YÖK konuyla ilgili denetime geldi ancak hâlâ yanıt yok.” (“Biat et ya da kovul”, http://www.bianet.org/bianet/toplum/141618-biat-et-ya-da-kovul)

[14] Umarım bu söylediklerimden kamu üniversitelerinin “özgürlükçü” olduğuna dair bir sonuç çıkartılmaz. Geçmişin “askerî vesayet” aygıtı YÖK, “AKP’nin üniversiteler üzerindeki demir yumruğu”na dönüşümünü başarıyla tamamlarken, AKP rektörleri de devlet üniversitelerinde ne öğrencilere ne de öğretim elemanlarına göz açtırmıyorlar. Örnek mi? Binlerce. [“Eğitim Sen’de aktif rol alan ve Marmara Üniversitesi’nin ticarileşmesine karşı verdiği hukuki mücadeleyi kazanan akademisyen Meryem Kurtulmuş’un sözleşmesi rektör tarafından Akademik Kurul kararına aykırı ve keyfi bir şekilde 6 aylık olarak yenilendi.” (“Üniversitenin ticarileştirmesine karşı çıktı, sözleşmesi kısaltıldı”, Birgün, 28 Haziran 2013, s.3), Uludağ Üniversitesi’nin #diren yazılı tişörtle yaptığı konuşma nedeniyle Yrd. Doç. Dr. Timuçin Köprülü’ye soruşturma açıldı. (“Timuçin Köprülü’ye destek”, Özgür Gündem, http://www.ozgur-gundem.com/?haberID=78941&haberBaslik =Timu%C3%A7in%20K%C3%B6pr%C3%BCl%C3%BC’ye%20destek&action=haber_detay&module=nuce). Ya da, Akademi ve Bilimsel Topluluklar Uluslar arası İnsan Hakları Ağı’nın, Türkiye’de akademik özgürlüklerin ihlâli konusunda, 85 sayfalık bir rapor hazırladığını söylemek yetmez mi? Bkz. Carol Corillon, Peter Diamond, ve Hans-Peter Zenner, “Scientists, Engineers, and Medical Doctors in Turkey, A Human Rights Mission. A Report to the International Human Rights Network of Academies and Scholarly Societies”.

[15] Yine de neo-liberaller, üniversitelerin akademisyenler eliyle yönetilmesine alerji duyan pratik adamlardır. İşte bunlardan biri, Prof. Dr. Kpt. Esen Faruk Özsan, üniversite “proje”sinde “akademisyenler”in yönetme konusundaki “beceriksizliği”ne olan inancını şöyle dile getiriyor: “Bir profesörün oradaki öğretim üyelerinin oyuyla rektör seçilmesi bu kurumlara politika ve huzursuzluk getirmiştir. Bazı üniversiteler, idarecilerine oy verecek öğretim üyeleriyle doldurulmaya başlanmıştır. Sonuçta sağ/sol, ilerici/gerici, mason/nurcu, devrimci/faşist ve laik/şeriatçı gibi çekişmelerle günlük siyasete girilmiştir. ‘Demokratik ve lâik üniversite’, ‘akademik, mâli ve idarî özerklik’, ‘ilmî özgürlük’, ‘sakal ve kılık-kıyafet yasakları’ gibi yeni kavramlar yaratılmış, bilâhare bunlar üzerinden sonsuz tartışmalara girişilmiştir.” “Pratik adam”ımızın “üniversiteyi kim yönetmeli?” sorusuna yanıtı da çarpıcı: “İdarî ve akademik kadroları atayacak olan mütevelli heyetleri şu kişilerden oluşabilir: Yörenin (i) valisi veya yardımcısı, (ii) il veya ilçe belediye başkanı, (iii) en çok ihracat yapan işletmecisi, (iv) en çok işçi çalıştıran sanayicisi, (v) en çok vergi veren iş adamı, (vi) askerî komutanı, hastane başhekimi, AR-GE merkezi temsilcisi, takım lideri olarak çalışmış âlim, mucit veya mühendis.” (Esen Faruk Özsan, “Teknoloji Çağında Üniversite Eğitimi”, Milliyet, 7 Ağustos 2013, s.22.) Gökhan Çetinsaya’nın süresi bittiğinde, YÖK başkanlığına uygun bir aday, değil mi?

[16] Mustafa Kemal Coşkun, “Üniversite Reformu!”, Radikal İki, 21 Ekim 2012, s.10.

[17] Orhan Bursalı, “Bir Üniversitede Rektör”, Cumhuriyet, 16 Ekim 2012, s.6.

[18] Bu sözler Prof. Dr. Eşref Edip Keha’ya aittir.

[19] Bu sözler Prof. Dr. Turan Güven’e aittir.

[20] Ezgi Başaran, “Evrim Karşıtı Sempozyum Üniversitede Olur mu?”, Radikal, 9 Mayıs 2012, s.6.

[21] “Öğretim üyesi alımı için gazetede yayımladığı ilanda alacağı öğretim üyelerinin de adını yayımlayan Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi, isimlerin “sehven” yayınlandığı gerekçesine sığındı.” (“Üniversitede Torpil ‘Sehven’ Açığa Çıkmış”, Cumhuriyet, 3 Ağustos 2013, s.4.)

[22] Sinan Tartanoğlu, “El-Ezher’e Denklik”, Cumhuriyet, 7 Ağustos 2013, s.10.

[23] “Ortaçağ zamanlarında Paris kenti, Seine ırmağının oluşturduğu adacıkta yer alan iki büyük otoritenin yönetimindedir. Birisi Notre Dame katedralidir, ötekisi ise onun tam karşısında yer alan Krallık Sarayı’dır. Başpiskopos Notre Dame katedralinde oturmaktadır. Notre Dame katedrali, Paris kilise okullarında yetişen din adamlarına yeterlik/yetki belgeleri verir. Bu belgeleri başpiskopos yerine, yardımcısı rektör dağıtır. O nedenle, rektörün kilise okulları üzerinde ağır baskısı vardır. Katedralin karşısındaki krallık sarayında kentin emniyet müdürü oturmaktadır. Rektör ve emniyet müdürü genellikle iyi geçinirler. Çok sayıda öğretmen ve öğrencinin yaşadığı kenti sorunsuz yönetirler.

1100’lü yıllarda, çok sayıda yabancı öğrenciyi de içine alan yüksek öğretim, henüz devlet güdümünde değildir. Öğrenciler okula ya da ders aldıkları öğretmene ücret öderler. Bir tür özel okul ya da özel öğretmen sistemi yürürlüktedir. Öğrenimden sonra rahiplik yetkisini dağıtan Notre Dame, sisteme egemendir.

Öğrenciler ve öğretmenler Latin Quarter denilen bölgeye yerleşmeye başladılar. Latin Quarter, Latincenin egemen olduğu yeni bir mahalle yeni bir yerleşke oldu. Öğrenci sayısı o zamanki Paris’in nüfusunu aştı. Nehrin batı yakasında birkaç tane manastır okulu vardır. En büyükleri St.Germain, Ste.Genevieve ve St.Victor’dur.

Bu okulların kendi başöğretmenleri vardır. Ama rektör, o okullarda mutlak yetki sahibidir ve başöğretmene sormadan okula öğretmen atayabilir, öğretim programını belirler ve öğretimi denetler, mezunlara rahiplik yetki belgesi verir. Bu durum doğal olarak, başöğretmenler arasında rektöre karşı bir hoşnutsuzluk yaratmaktadır. Bu hoşnutsuzluk, birçok (baş)öğretmenin Notre Dame katedralinden uzaklaşmaları, Latin Quarter denilen bölgeye yerleşip, kendi fakültelerini kurmaları sonucunu doğurdu. Yabancı öğrencilerin de yoğun olarak toplandığı Latin Quarter, 1100’lü yıllarda büyük bir eğitim sitesi oldu.

1200 yılının sonbaharında Latin Quarter’da yaşayan bir Alman öğrenci evinde arkadaşlarına bir parti vermeye karar verir. On yaşındaki uşağını şarap almak için caddenin köşesindeki tavernaya yollar. Tavernadaki tezgâhtar, çocuğun damacanasına bozuk şarap doldurur. Bunu fark eden çocuk itiraz eder. Taverna görevlileri çocuğu dövüp ve sokağa atarlar. Bu arada damacana da kırılır. Çocuk gelip başına gelenleri anlatınca, partiye gelen öğrenciler topluca tavernaya giderler. Tavernayı darmadağın edip görevlilerini döverler ve dolu bir damacana ile dönüp partiye devam ederler.

Tavernacı emniyet müdürüne gider ve öğrencilerin yakalanıp cezalandırılmalarını ister. Emniyet müdürü yanına görevlileri ve bazı gönüllüleri alıp, Latin Quarter’da öğrenci avına çıkar. Arama sırasındaki hoyrat davranışları semt öğrencilerinin ve öğretmenlerinin tepkisini çeker. Aralarında şiddetli bir kavga başlar. Emniyet görevlileri püskürtülür. Ancak kavgada beş öğrenci ölür. Onlardan birisi tavernadan şarap aldıran Alman öğrencidir. Alman öğrencinin Liege piskoposluğuna seçilmiş biri olduğu anlaşılır. Olay büyümeye başlar.

Notre Dame’dan destek alamayınca, öğrenciler ve öğretmenler kendi aralarında örgütlenirler. Yabancıları da içine aldığını belirtmek için birliğe Universitas adını verirler. “Üniversite” adı buradan gelir. Kurdukları barikatlarla Latin Quarter’a polisin girmesine izin vermezler. Emniyet müdüründen ve rektörden uzlaşma işareti görmeyen Universitas, temsilcilerini Kral Philip’e gönderir. Temsilciler kraldan korunma ve bazı imtiyazlar isterler. Kral temsilcilere;

-İsteklerinizi kabul etmezsem ne yapacaksınız? diye sorar. Temsilciler yanıt verir:

-O zaman, cübbelerimizin eteğinden Paris sokaklarının tozunu silkeler gideriz!

Kral Philip bu sözün ne anlama geldiğini bilecek kadar akıllıdır. Latin Quarter’daki öğrenciler kenti terk edip başka ülkeye giderlerse, Paris’in çok şey kaybedeceğini bilir. O nedenle, öğrencilere istedikleri imtiyazları verir. Artık üniversitat kralın korumasındadır. Polis onlara karışamayacaktır. Daha önemlisi, Latin Quarter’daki okullar (fakülteler), rektörden bağımsız olarak kendi öğretim programlarını yapabilecek, öğretmenleri atayabilecek, dereceleri dağıtabileceklerdir. Bu olgu, Paris’te yükseköğrenimin kiliseden kopuşunun başladığı andır. O andan sonra, Üniversite kurulmuştur. (Dr. Lynn H. Nelson, Professor Emeritus, University of Kansas, Lectures in Medieval History, 1 January 2001. akt. Timur Karaçay, “Üniversite Adının Doğuşu”, Cumhuriyet Bilim Teknoloji, No:1325, 10 Ağustos 2012, s.15.)

“Demokratikleş-me paketi”

“Maymun ne kadar yükseğe çıkarsa,kıçı da o kadar görünür.”[1]

 

Bizim kuşaktan, (genel olarak “78’liler” olarak biliniyoruz) kimileri ve selefimiz 68’lilerin bir kısmı çok hızlı “uyum sağladı”. Biz beceremedik.

Eskinin “solcu”su, bugünün liberali kalemlerin AKP iktidarının Başbakan Recep Tayyip Erdoğan eliyle açtığı (kaçıncı?) “Demokratikleşme Paketi” ile ilgili görüşlerden söz ediyorum.

“Cemevi ile Ruhban Okulu da olsaydı daha iyi olurdu,” diyen hoşnut Oral Çalışlar, örneğin[2]

Ya da, “Eğer evrensel demokrasi hedefine ulaşmak, en azından yaklaşmak istiyorsak bugün özgürlükçülerin AKP’ye olan ihtiyacı AKP’nin onlara olan ihtiyacından çok daha fazladır,” sözleriyle “paket”e “Yetmez ama evet!” oluru veren Hadi Uluengin;[3] “beklenene ve ihtiyaca oranlandığında yetersiz, ama mevcut duruma göre ileri bir adım,” olarak karşılayan Oya Baydar[4]

Önce bu (ve benzeri) sözlere, sonra da dönüp (bir daha) “demokratikleşme paketi”ne bakıyorum. Kimin neye memnun olduğunu, aklımı ne kadar zorlasam, hafsalam almıyor. Neler vardı pakette?

  • Seçim barajı konusunda “öyle de olur, böyle de olur, öyle olursa böyle olur” mugalatasıyla bir oyalamaca… (Sanırım hangi formülün iktidar partisine en fazla milletvekili sağlayacağı üzerine henüz anlaşmaya varılmamış)
  • Siyasi partilerin ilçe örgütleri için belde teşkilâtları kurmaları gereğinin kaldırılması…
  • Siyasi parti üyeliğiyle ilgili kimi kısıtlamaların kaldırılması…
  • BDP, ÖDP ve başka bazı sol-sosyalist partilerin nicedir uyguladığı “eş başkanlık” sisteminin önünün açılması…
  • “Andımız”ın kaldırılması…
  • Q, W, X harflerinin kullanımına ilişkin kısıtlamaların kaldırılması…
  • Seçim propagandalarında Türkçe dışında dil kullanma olanağı…
  • Daha çok inanca ilişkin olarak işletileceği ilk solukta anlaşılan “nefret suçları”, ayırımcılık ve ibadete engel olma vb. uygulamaların yaptırıma tabi kılınışı…
  • Gösteri “hakkı” süresinin güneş batımına dek uzatılması…
  • Özel okullarda anadilde eğitim hakkı…
  • Eski köy isimlerine dönüş önündeki yasal engellerin kaldırılması (ilçe ve il isimleri için yasa gerekiyormuş… Yani Dersim, bir başka bahara kaldı yine…)
  • Nevşehir Üniversitesi’nin adının “Hacı Bektaş Veli” olarak değiştirilmesi…
  • Kamuda türban kullanımının önünün açılması…
  • Kurban derileriyle ilgili düzenleme…
  • Gasp edilmiş Mor Gabriel Manastırı arazisinin iadesi…
  • Roman Enstitüsü kurulması…

Bir başka deyişle, kamuoyunu “açıkladık, açıklıyoruz” heyecanına vermeden,, “şaşıp kalacaksınız”, “tarih yazıyoruz” abartılarıyla vaveyla kopartmadan, işi bir “paket-show”a dönüştürülmeden, çoğu küçük idarî müdahaleler, kararnameler ya da ufak tefek yasa değişikliğiyle gerçekleştirilebilecek bir dizi teferruat ayar… Bir kısım sol liberal ve Candaş medya dışında kimsede öfori yarattığı söylenemez…

Yine de, “paket”in insanı üzerinde düşünmeye çağıran, biri “küresel”, öbürü “yerel”, birbiriyle bağıntılı iki önemli yönü var.

Önce “küresel” olan: “demokrasi” denilen ve uğruna dünya savaşları çıkartılmış (yoksa İkinci Dünya Savaşı Avrupa kıtasında demokrasiyi yeniden tesis etmek için çıkmamış mıydı?) bir siyasal rejimin, neo-liberal kapitalizmde nasıl karikatüre dönüşt(ürüld)üğüne dair…

Nasıl tanımlarsanız tanımlayın, burjuva demokrasisi, eninde sonunda bir kırılgan, değişken bir “denge”dir, sınıflar arası mücadelenin verili bir momentinde, verili bir konjonktüre denk düşen bir denge. Verili momentte emekçiler, madunlar, yönetilenler örgütlü ve güçlüyse, demokrasinin sınırları genişler; güçler dengesi egemen sınıflardan yanaysa, demokratik alan daralır.

Bu nedenledir ki, burjuva demokrasisinin her bir anı ezilenlerle egemenler, emekçilerle patronlar, yönetilenlerle yönetenler arasındaki hak ve yükümlülük ilişkilerine değgin kazanım (ya da kayıp)larla tanımlıdır: dolayısıyla da her “demokratik” belge, bu kazanım (ya da kayıp)lara düşülmüş bir kayıttır. Bir başka deyişle, sınıflara değgindir: basın özgürlüğü, grev hakkı, düşünce ve ifade özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü, toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı, giderek insanca bir gelirle insanlık onuruna yaraşır bir yaşam sürdürme hakkı, çalışma hakkı, sosyal güvenlik hakları, çevre hakları vb.

Uzun uzadıya üzerinde durmanın gereği yok; ancak sosyalist sistemin çöküşüne eşzamanlı olarak kapitalist dünyanın neo-liberalizme yöneldiği 1980’li yıllardan bu yana, demokrasi kavrayışında güçlü bir bükülme yaşandı ve kavram, hızla “sınıflar”, giderek “toplumsallık”tan uzak(tırı)laşarak, postmodern çağların yükselen değeri “kimlik”e bitiştirildi.

AKP’nin yeni “paket”i bu neo-liberal/postmodern söylemle bir hayli uyumlu: “toplumsal” haklarla ilintilendirilebilecek tek başlık, toplantı ve gösteri yürüyüşleri süresinin bir saat uzatılıp günbatımına dek çekilmesi, bir de toplantılardaki hükümet komiserinin görev ve işlevlerinin düzenleme kuruluna bırakılması… Haydi biraz daha zorlayalım, siyasi parti üyeliğiyle ilgili kısıtlamalardan bazılarının kaldırılacağı söylemi (ilgili yasa yargı mensuplarının, memurların, TSK mensuplarının ve üniversite dışındaki öğrencilerin parti üyeliğini yasaklamakta)…

“Paket”teki diğer ayarlamaların tümü, etnik-dinsel kimlik problematiğiyle ilgili: dil, inanç, köy adları, Mor Gabriel, Roman Enstitüsü, nefret suçları, inanç ve ibadete müdahalenin yasaklanması, kamuda türban…

Dediğim gibi, bu tutum, fena hâlde neo-liberal. İnsanın aklına yerli toplulukları özerklik, kültürel gelişme, kendi bölgesindeki kaynakların değerlendirilmesinde söz hakkı, yerel eğitim sistemlerini örgütleme gibi bir dizi kültürel/kimliksel hakla donatırken, aynı kalemde işçi haklarını sınırlandıran, kamusal kaynakların özelleştirilmesinin önünü açan, kilit sektörlerde protestoları, grevleri yasaklayan, sağlık ve eğitim hizmetlerinin kamusal niteliğini tasfiye eden yeni kuşak Latin Amerika anayasaları geliyor.[5]

Gelelim işin “yerel” boyutuna:

AKP “paket”i kimlik haklarının hakkını veriyor mu, derseniz, işin fars kısmı orada açığa çıkıyor: İçeriği olasılıkla kamuda çalışma hakkı talep eden başı örtülü kadınları (ancak o kesimden de hâkimlik-savcılık ve TSK gibi pozisyonlara değgin kısıtlamalara dair itirazlar yükselmeye başladı) ve dinsel inanç ve ibadet özgürlüğüne ilişkin olarak tanımlandığı anlaşılan “yaşam tarzı” dokunulmazlığıyla mümin Sünnileri hoşnut edecektir. Gelgelelim, bu ülkenin hâl-i hazırda en ağır baskılara uğrayan iki kimliğinden Kürtlere devletin sunduğu, “teselli mükâfatı” kıvamında iki-üç kalemden öte geçememektedir: X, Q, W harfleri, Fethullah Gülen cemaatinin hemen kolları sıvadığı[6] ve kendi dilinde eğitim görmeyi sınıfsal bir ayrıcalık hâline getiren Kürtçe tedrisatlı özel okullar, köy isimleri, okullardan andın kaldırılması, partiye devlet yardımı… Ne âlicenaplık; yanı başlarında Irak Kürdistanı’nda kendi bölgesindeki doğal kaynakları -merkezî yönetime meydan okuyarak- özgürce tasarruf eden, BM’den Filistin gibi gözlemci statüsü talep eden, kendi askerî gücüne sahip bir özerk yönetimin yıllardır faaliyet gösterdiği, eğitim ve sağlık sistemini özgürce biçimlendirdiği; Rojava’da ise benzer bir özerk statünün adım adım inşa edildiğine tanık olan Kürtler için ne muazzam bir lütuf!

Ancak Kürtler kadar olsun şanslı olmayanlar da var: Alevîler, bu pakette Hacı Bektaş Velî Üniversitesi’yle yetinmek zorunda kaldılar. Bırakın kendi inançlarını, dinsel pratiklerini ve yaşam tarzlarını özerkçe tayin edebilme haklarını, cemevlerine “cümbüş evi” diyen, İslâm dininde ibadethanelerin ayrılamayacağına konusunda imanı tam bir iktidar altında, vergisini ödedikleri diyanetçe ka’le alınmayan, zorunlu din derslerine tabi, kapıları çarpı işaretli, camili bir yaşama mahkûm, bir başka baharı bekleyecekler, çar naçar…

Romanlar “yüzde 70’imizin okuması yazması yok, enstitüyü ne yapalım?” dese de,[7] yaşam alanlarının yağmalanmasına, kentten kente sürülmeye, işsizliğe, dışlanmaya, bu kez “enstitülü” olarak devam edecekler. Eşeğini önce kaybedip sonra bulan garip kul misali, manastırlarının gasp edilmiş arazisini kazanan Süryanîler ise, devletten bir şey beklememe terbiyesini çoktan edinmişlikleri içinde, kendi kendilerine yitip gitmekte olan kültürlerinden geri kalanı muhafaza etmeyi sürdürecekler…

Ve pakette adı dahi anılmayan diğer “kimlikler”: kadınlar, LGBT bireyler, Ermeniler, Ezidîler, Rumlar, göçmenler… Şiddete uğramaya, polis ve mahalle baskısı altında yaşamaya, şantaj ve tehdit kıskacındaki gölge-yaşamlarını sürdürmeye, dışlanmanın uçlarında toplumun “görünmezler”i olarak sefalete mahkûmiyetleri sürmektedir.

Yani AKP’nin “demokratikleşme paketi”, sınıfsal talepler/toplumsal hakları kimliksel-kültürel düzenlemelerle ikame eden neo-liberal anlayış açısından da sınıfta kalmıştır…

“Paket”e traji-komik boyutunu veren bir başka yön ise, tam da başbakan ağzıyla açıklandığı günlerdeki Türkiye manzarası… İşte birkaç başlık…

- Terörle Mücadele Yasası’ndaki “terör” tanımının muğlaklığı ve esnekliği nedeniyle Türkiye cezaevlerinde herhangi bir şiddet olayına karışmamış binlerce kişi “terör örgütü üyesi olmak” ya da “örgüt üyesi olmamakla birlikte örgütün amaçları doğrultusunda hareket etmek”ten tutuklu ya da mahkûm durumda. Aralarında siyasetçiler, yerel yöneticiler, öğretmenler, sendikacılar, öğrenciler, avukatlar, milletvekilleri… ne arasanız var. Bazıları yıllardır neyle suçlandığını bilmeden, mahkeme önüne çıkartılmadan yatıyor…

- CHP Cezaevi İnceleme Komisyonu’nun “Tutuklu Gazeteciler Raporu”na göre, 71 gazeteci cezaevinde. 117 gazeteci ise tutuksuz yargılanıyor.[8]

- İHD Genel Merkezi Cezaevi Komisyonu’nun 10 Eylül 2013 tarihli hasta mahkûm listesinde, 154’ü ağır olmak üzere 526 hasta tutsağın adı geçiyor. Yasal düzenlemeye karşın, yönetim bu tutsakları tahliye etmemek için son dakikaya kadar ayak sürüyor.

- “Demokratikleşme” havarileri, Haziran 2013 protestolarına katılanlara karşı rövanş operasyonlarını kesintisiz sürdürüyorlar. Basılan evler, “suç delili” olarak el konulan gaz maskeleri, talcid solüsyonları, deniz gözlükleri, baretler, poşular, kitaplar, dergiler… Okullarda sigaya çekilip muhbirliğe zorlanan ortaokul öğrencileri… kamuda birbiri ardı sıra açılan disiplin soruşturmaları… gözetim altındaki sosyal medya… birbirini izleyen TOMA ve biber gazı ihaleleri…

- Protestolara destek verdikleri gerekçesiyle yer aldıkları diziler gösterimden kaldırılan oyuncular, konserleri iptal edilen sanatçılar, gazetelerinden, kanallarından uzaklaştırılan gazeteciler[9]

- Twitter’da Ömer Hayyam’ın bir şiirini paylaşan Fazıl Say’a hapis cezası…

- Hiçbir kanıt olmaksızın, lehteki bilirkişi raporlarına karşın Pınar Selek’in müebbete mahkûmiyeti… Ve hakkında kırmızı bülten çıkartılması…

- Kılına dokunulmayan TCK 301. madde, halkı askerlikten soğutma “suç”unu düzenleyen 318. madde, Başbakan’ın medyada kendisine yönelik eleştirilere karşı bir silah olarak kullandığı 125. madde, “suçu ve suçluyu övme” “suç”unu düzenleyen 215. madde, “halkı kin ve düşmanlığa tahrik”i düzenleyen (Fazıl Say’ın mahkûmiyetine dayanak oluşturan) 216. madde; Terörle Mücadele Yasası’nın bütünü…

- “Kentsel dönüşüm” gerekçesiyle kent dışına sürülen kent yoksulları…

Devam etmeyelim, değil mi?

Yine de bu paketin bir işlevi olduğunu düşünüyorum. Daha önceki demokratikleşme ve yargı “paketleri”yle, hatta 12 Eylül 2010’daki referanduma sunulan düzenlemelerle birlikte ele alındıklarında, iktidar partisinin “demokratikleşme” girişimlerinin ne denli palyatif, ne denli gönülsüz, ne denli yüzeysel, ne denli samimiyetsiz, ne denli ayak sürüyücü olduğunu gözler önüne seriyorlar… Tabii AKP sevdasının minimalistleştirmediği, “buna da şükür”cüler dışındakiler için…

 

5 Ekim 2013 18:29:06, Ankara.

 

N O T L A R

[*] Tîroj, Yıl:11, No.65, Kasım-Aralık 2013…

[1] François Olivier.

[2] Oral Çalışlar, “Cemevi ve Ruhban Okulu da Olsaydı…”, Radikal, 1 Ekim 2013.

[3] Hadi Uluengin, “Yetmez, Ama Evet!”, Taraf, 2 Ekim 2013.

[4] Oya Baydar, “Ne Kabaq ne Devrim; Kazanımların Kerhen Tescili”, T24, 2 Ekim 2013, http://t24.com.tr/yazar/oya-baydar/55.

[5] Bir örnek için bkz. Raúl Useche Rodríguez, Educación indígena y proyecto civilizatorio en Ecuador Universidad Andina Simon Bolivar, Abya Yala, Corporación Editora Nacional, Quito, 2003, özellikle ss.74-76.

[6] Bkz: 3 Ekim 2013 tarihli Taraf gazetesi manşeti: “İlk Kürtçe Okula Cemaat Talip”.

[7] Bursa Roman Kültürünü Tanıtma ve Yaşatma Derneği Başkanı Efkan Özçimen, demokratikleşme paketinde aradıklarını bulamadıklarını söyledi. Özçimen, Romanların soykırım tehdidi altında olduğunu, ayrımcılığa uğradıklarını belirterek Romanların yüzde 70’i okuma yazma bilmezken Roman Enstitüsü açılmasının sorunlarını çözmeyeceğini vurguladı. Efkan Özçimen, “Yoksulluk nedeniyle okula gidemiyorlar. Üniversiteyi bitirenler de iş bulamıyor. 4 yıl okuyup, dışlandığı için hamallık yapanlar var. Sosyal alanda, eğitimde, barınmada yokuz,” dedi. (Levent Gencelli, “Enstitüyü Ne Yapalım?”, Cumhuriyet, 1 Ekim 2013.)

[8] Meriç Tafolar, “Türkiye Gazeteci Cezaevi”, Milliyet, 27 Mayıs 2013.

[9] Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS), Gezi Parkı Direnişi’nin başladığı 27 Mayıs 2013 tarihinden bugüne dek toplam 21 gazetecinin işten atıldığını, 37’sinin ise istifaya zorlandığını, en az 14’ünün de zorunlu izne çıkarıldığını belirtti. TGS, her geçen gün bu sayılara yeni ilaveler yapıldığını kaydetti.” (“72 Gazeteci İşinden Uzak”, Cumhuriyet, 23 Temmuz 2013, s.9.) (İşten atılan medya mensuplarının güncellenmiş 81 kişilik listesi için bkz: Serkan Ocak, “Ve Can Dündar da Gitti”, Radikal, 2 Ağustos 2013, s.5.)

Ercan Binay’dan mektup var Abdullah KALAY’a özgürlük!

“Zulümle abad olunmaz.”[2]

 

[Bu mektup bana Bafra T Tipi Cezaevi’nde yatmakta olan Ercan Binay’dan geldi. “Demokratikleşme Paketi” üzerine, insanın içine boğuntu veren “eh, buna da şükür!”, “yetmez ama evet”, “AKP sessiz devrim yapıyor”, “Şu da olsaydı fena olmazdı” tartışmalarının patırtısında unutulup giden acil ve insanın yüreğini üşüten bir gerçeği hatırlatıyor bize: Cezaevlerindeki -bir kısmı ölümcül- hasta tutsaklar gerçeğini. Ne olur okuyun bu satırları. Kendisi de cezaevinde olmasına karşın kendi derdini unutmuş, hasta yoldaşının canını kurtarmak için çırpınan bu genç adama kulak verin. Sonra da anaakım medyanın uyumlaştırıcı, rıza-sağlayıcı, budalalaştırıcı etkisine teslim olduğunuz, onları, 154’ü ağır durumdaki, yüzlerce hasta tutuklu ve mahkûmu belleğinizin gerilerine kovaladığınız için utanın kendinizden… Utanmaktan korkmayın; bu utancın adı, vicdan’dır. Bizi insanîleştiren, odur! - Sibel Özbudun, 4 Ekim 2013 15:38:06, Ankara.]

 

Kelimeler bazen nereden geldiğini bilmediğimiz bir bulutun üzerimize düşürdüğü yağmur damlaları gibidir, gelip yüreğimize düşerler. Bir ömrü “ıslanmaktan” “korkarak”, kendi yüreğimizin kabuğunda tüketemeyiz. Bu “korkaklık” yüreği çöle dönüştürür, yürek çölleşmemeli…

Bugün hapishanelerde yüzlerce hasta tutsağın olduğunu ve her an ölebileceklerini, çoğumuz biliyoruz. Ölmek! Ne kadar soğuk, değil mi? En az ölüm kadar soğuktur bu gerçekliği bilip de duyarsız kalan yürekler. Ölüme terk edilmiş tutsaklar için ise, durumun ne kadar ağır olduğunu kavrayabiliyor muyuz? Bu tutsakların duygu ve düşüncelerini ifade etmekte kifayetsiz kalır kelimeler.

Hasta tutsaklara karşı duyarsız kalmak, insanî değerlerimizin yitimiyle sonuçlanır. Lakin yaşam zerre boşluk tanımıyor. Yiten insan değerlerimizin yerini olumsuzluğun dolduracağını tahmin etmek zor değil. Şu an farkında olmayabiliriz ama, yaşam yitirdiğimizi mutlaka karşımıza çıkarıp yüzleştirecektir. Bu yüzleşmede yitirdiğimiz değerlerin bedelini ağır ödeyeceğiz. Yaşanan bütün olumsuzluklarda insanî değerlerini yitirenler pay sahibidir. Yaşam hak ettiğimiz payı mutlaka bize sunacaktır. Bunca söz ve daha fazlası özelde bir yürek, genelde ise insanî değerlerin yeşil kalması ve insanların hapisten tabutla çıkmaması içindir.

Bugün hapishanelerdeki ölümcül hasta tutsaklardan biri de Abdullah KALAY’dır. Kocaeli 2 No.lu F Tipi hapishanede olan Kalay, kalp krizi geçirir, geç müdahale edildiği için kalbinin yani yüreğinin yüzde altmış beşini kaybetmiştir. Geç müdahaleye dair, size onlarca yaşanmışlık anlatabilirim. Zamanında müdahale etmeyerek, bilinçli, planlı, programlı, sinsice, tutsakları sakat bırakmayı, öldürmeyi amaçlıyor devlet.

Kalay, Wernike-Korsakoff hastasıdır, reflü, alerjik astım, nefes darlığı, mide ve bağırsak sorunlarına ek olarak, duyma yetisi yüzde yirmi yediye düşmüştür. Tüm bunların yanında, yüreğinin kalan yüzde otuz beşi ile hapishanede ölüme terk edilmiştir, hapishane koşullarında tedavi edilmesi mümkün değil. Sapasağlam bir yüreğin yarısından çoğunu alan devletin tedavi edeceğini düşünmek - beklemek ölüm getirir. Bu gerçekliği defalarca gördük. Hapishanelerden insanların tabutla çıkarıldığını, yarım çıkarıldığını, kefeniyle çıkarıldığını hepimiz biliyoruz.

Abdullah KALAY’ın 5275 sayılı cezanın ertelenmesi ya da infazın durdurulmasını düzenleyen yasadan yararlanıp dışarıda tedavi olabilmesi için, Adli Tıp Kurumu’nun (ATK) rapor vermesi gerekiyor. Kalay bu raporu alabilmek için iki defa ATK’na başvurur. Birinci başvurusu üzerine ATK 3. İhtisas Kurulu’na götürülür. Gösterişli ismi aldatmasın sizi, adı var, kendisi yok. Sözde Kurum-Kurul olan bu yerde, Kalay’ı ayak üstü bir doktor stetoskopla “muayene” eder bir dakika içinde. Hapishaneye geri götürülür, çektiği yol eziyeti yanında “kâr” kalır. Peşinden hapishanede kalabilir raporu gönderilir Kalay’a.

İkinci başvurusunu ise, hükümetin yere-göğe sığdırmadığı 3. yargı paketi üzerine yapar. Kalay yine aynı “muayene”den geçirilir ve “Kalbinin çalıştığı, hapishanede kalmasının bir sakıncası bulunmadığına” dair rapor verilerek ikinci kez tahliye talebi reddedilmiştir. Söz konusu raporun tercümesi, iki kelimedir: “Git, öl!” Bu bilimsel rapora ne desek az. Bu bilimsel raporlar sayesinde onlarca aile çocuklarını ya tabutla ya da yarı ölü aldı hapisten. Bu bilimsel rapora göre kalbin atıyorsa, hapiste kalabilirsin. Bu bilimsel rapora göre bitkisel hayatta olan biri de hapiste kalabilir; öyle ya, bitkisel hayatta olanın da kalbi atıyordur. Bu bilimsel rapor Kalay’a hapiste kalabilir diyor ama, onunla benzer durumda olanlara (örneğin Ergun Saygun) “hapiste kalamaz” raporu veriliyor. Sormak lazım, yüzde otuzbeşi kalmış bir yürek, her an gelme rizki olan ikinci krizi atlatabilir mi? Mevcut onca hastalığa kalan kalp ne kadar dayanabilir? Bu koşullarda tedavi olabilmesi mümkün değil, Kalay’ın kalbi ikinci krizi atlatamaz…

Sözümüz kendisine insanım diyenedir, sesimizi, insanlara duyurunuz. Abdullah Kalay’ın bakışı insanîyanımızı sorguluyor. Çırpınan yüzde otuz beşlik yüreği insanî değerlerimizin elimizde kalan parçasıdır. İnsan olmanın gereklerini yerine getirelim, insanî değerlerimize sahip çıkalım. Yarın çok geç olur, bugün harekete geçmeliyiz. Tedavi olabilmeleri için hasta tutsakları özgürleştirmeliyiz. Kalay’ı özgürleştirmeliyiz, ikinci kalp krizi her an gelebilir…

Çalışmalarınızda başarılar diliyorum.

 

Ercan Binay

T Tipi Kapalı Hapishane

Bafra/Samsun

 

N O T L A R

[1] Kaldıraç, No:148, Ekim 2013… Newroz, Yıl:7, No:242, 23 Ekim 2013…

[2] Arap Atasözü.

KENTİ (YOKSULLARINDAN) “TEMİZLEMEK”…[1]

“Ahlâk ve para aynı çuvala girmez.”[2]

Çocukluğum ve ilk gençlik yıllarım, bugün İstanbul’un en “in” mekânlarından sayılan Erenköy-Göztepe arasında geçti. O yıllarda İstanbul’un tartışmasız bir numarası Teşvikiye- Nişantaşı-Osmanbey karşısında biraz “ikinci sınıf” sayılan, ancak “sayfiye” olarak muteber, bizim gibi yaz-kış kalanların hafiften “taşralı” muamelesi gördüğü, ama geceleri Bağdat caddesinde “anahtar teslim”ine yarıştırılan lüks, spor arabalara bakıldığında, geleceğinin “parlak” olduğunu sezdiren, üç katlı apartmanlar diyarı…

Göztepe parkı onüç-ondört yaşımın favori yaşam alanıydı… Çevremizde boy vermeye başlamış apartmanlara karşı, yeniyetmeliğimizin, serüven tutkularımızın sığınaklarından biri… Özellikle de saatliğine at ve motosiklet kiralayan Çingeneleriyle... Ali, Aşkın ve diğerleri kısa sürede en iyi arkadaşlarımız oldular: önce ata, ardından da motosiklete binmeyi öğrettiler bize. Ali’nin Planet motoruyla, Çiftehavuzlar’dan Suadiye’ye yüreği ağzında, ibreyi saate 100 km.’ye vurdurarak yalınayak ve kasksız yol almak, hâli-vakti yerinde bir ailenin iyi yetiştirmek için hiçbir özveriden kaçınmadığı o “akıllı-uslu” kız çocuğunun içindeki “öteki”nin açığa çıkmasıydı. Bir çeşit erginleme ritüeli.

Yalnız Göztepe değil, kuşkusuz… İki el pişti çevirip demli çayları yudumladığımız balıkçı kahveleriyle Kalamış; ağaçlarının arasında Yeşilçam pozları veren sevgilisinin resmini çeken amatör fotoğrafçı delikanlılarla eğlendiğimiz Fenerbahçe; sahildeki barınakta balıkçılarla doyulmaz sohbetler ettiğimiz Caddebostan; tıfıl liseliler olarak “krallar-kraliçeler” muamelesi gördüğümüz deniz üstü salaş meyhaneleriyle Salacak; cebimize bir şişe kanyak koyup okulu kırdığımızda soluğu aldığımız bitmez-tükenmez felsefe tartışmalarının mekânı Çamlıca; sinema çıkışı döner-ekmek yediğimiz ayaküstü kafeteryalarıyla Bahariye; ilk elele tutuşmaların mecburî mekânı Moda…

Ama yineleyeyim: belki de en egzotiği olduğu için, ille de Göztepe parkı…

Geçen gün bir vesileyle yeniden yolum düştü. Galiba kırk yıl kadar sonra. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin medarı iftiharı, “Anadolu yakasının fark yatan projesi” Göztepe 60. Yıl Parkı!

Gözlerime inanamadım… Paris Versailles bahçelerinden mülhem, çiçeklerin bir renk-boy-sıra disiplini içerisinde dizildiği, “dünyada benzerine rastlanmayacak şekilde karma bir konseptle dizayn edilen, içerisinde barok bahçe, gül ve lale bahçeleri, kuru havuz, biyolojik gölet, çocuk oyun alanı, fitness alanı”[1] vb.nin yer aldığı devasa bir kitsch-mekân... Yürüme parkurlarının beyaz çakıllarla net bir biçimde çizildiği… Konukların adım başında ne yapıp ne yapmamaları gerektiği konusunda kendilerini kesin bir dille uyaran tabelalara muhatap olduğu… Oyun alanlarına hangi tip ayakkabılarla girilmesi gerektiğinin, salıncaklarda nasıl sallanılacağının park konuklarına uygun yerlere asılı talimatnamelerle belletildiği… Yerde tek bir kuru yaprağın bulunmadığı… Mektep kaçkını âşıkları, akşamdan kalma berduşları gözlerden saklayacak bir kuytusu olmayan…  İnsanın kendisini bu “üst sınıf görsel şöleni”, bu buyurgan estetik içinde küçücük, zayıf, ezik, zavallı hissettiği… Banklarında otururken her an nemrut bir park bekçisinin gelip sizi azarlayacağı ürküntüsünün peşinizi bırakmadığı… Soylulaştırılmış, disiplinli, “kusursuz”, küçümseyici, tehditkâr… Sahi, burası Göztepe Parkı mı?

Michel Conan’ın “Bahçeler zengin patronların meşgul olduğu, salt lüks şeyler olarak kendi başlarına incelenebilecek sonuçsuz nesneler değildir,” demesi nafile değil. “Tersine,  elit fraksiyonların, alt ve orta sınıflara en uygun olduğunu düşündükleri ideolojiyi iletecek simgesel bir dil kurmada birbirleriyle çatıştığı muharebe alanları. Bahçe tarihi,  bu büyük simgesel görevler için bir yardımcı, bir araçtır. (…) Ne bahçeler ne de tarihleri ifade ettikleri rakip ideolojiler ve bu ideolojileri öncelik tanıyan toplumsal hareketlerden bağımsız olarak incelenemezler.”[2]

Neoliberalizm, ya da kapitalizmin yeryüzünde sermayenin tahakküm ve talanı dışında bir avuç toprak parçası, bir santimetre küp hava, bir bardaklık su bırakmama, bu konuda önüne çıkacak her türlü engeli yıkıp geçme yolundaki sınır tanımaz itimi, kentsel mekânları iştahının merkezine yerleştirdi beri, yaşam alanlarımız bir bir elimizden alınarak rant kaynağına dönüştürülüyor. Zaten Göztepe Parkı’nın sorumlusu Anadolu Park ve Bahçeler Müdürü Ömer Çebi bu “iştah” konusunda oldukça net:

 “…bizler yurtdışına çıktığımızda orada düzenlenen gezilerde mutlaka bir park gezisi programa dahil ediliyordu, baktığınız zaman ahım şahım bir park olmasa da bir teması olan, lalelerin, barok tarzının ya da havuz çeşitlerinin ön plana çıkarıldığı temalı parklar gezdiriliyordu. Üstelik yurtdışındaki bu temalı parklar kişi başına 20-30 Euro gibi bir bedel ile ziyaret ediliyordu.”[3]

AKP iktidarının kentsel mekânları ucu bucağı olmayan, engelsiz ve sınırsız bir vurgun alanına dönüştürdüğü “Kentsel Dönüşüm Projesi”nde işlem basit: kamusal gücünü kullanarak sıradan insanların, yoksulların, halkın elinden yaşam mekânlarını gasp et, şirketlere teslim et, üzerlerine lüks konutlar, kafeler, restoranlar, AVM’ler, rekreasyon alanları diktir; [tabii Emevî-Abbasî-Selçuklu-Osmanlı-modern kırması bir de cami dikersen hem daha “kültürel” olur, hem de farkını dünya aleme fark ettirmiş olursun…] ardından bunları tüketim kapasitesi yüksek üst-orta, üst sınıf mensuplarının kullanımına sun, bol para kazan… Onlarca, belki de yüzlerce yıldır bu mekânlarda yaşayan, soluklanan, geçimini temin eden yoksulları ise kapıdan içeri sokma. Ya da mekânı öyle bir düzenle ki, alt sınıflar kendilerini “oraya ait” hissedemeyecekleri için kendiliklerinden uzaklaşsınlar.

Yakın ve çarpıcı bir örneği, İstanbul “kentsel/rantsal dönüşüm”ünün ilk eldeki kurbanlarından olan Sulukule sakinleri oluşturuyor. Biliyorsunuz, rantsal dönüşüm kapsamına alınan Sulukule’nin yeniden inşa edilmesi TOKİ-Özkar İnşaat ortaklığına ihale edilmiş, TOKİ mülk sahiplerini gösterdiği alternatif yerleşim alanına taşınma ya da yeni yapılacak konutlardan daire sahibi olma seçenekleriyle karşı karşıya bırakmıştı.  Yeni Sulukule’den konut sahibi olmak isteyenlere, metrekare bedeli 1250 TL’den hesaplanmak üzere, diledikleri büyüklükte konut vaad edilmiş, bu durum sözleşmeye kaydedilmişti. Evi yıkılan 900 hissedardan yeni projeye talip olanların sayısı 50 aileyi geçmiyordu. İnşaatlar 5 yıl sonra tamamlandığında ise, hak sahiplerinin hemen tümü, hem talep ettiklerinden daha küçük konutlarla hem de taahhüt ettikleri paralardan çok daha fazlasını ödeme baskısıyla karşılaştılar. Evleri yıkılmış, mahalleleri dağıtılmış, alışık oldukları yaşam tarzı berhava edilmiş, kandırılmış olmakla kalmadılar. Şimdilerde, kendilerinden lüks, havuzlu sitelerin aidatlarını sollayan miktarlarda aidat talep ediliyor. Ama en çarpıcısı sanırım şu: Site yönetiminden kendilerine gönderilen mektupta çıkan anket formunda sitenin etrafının ‘jiletli tel çit ile çevrilmesi’ ve ‘güvenlik kamera sistemi kurulması’ için hane başına 1.435 lira masraf çıkarılıyor. Bir başka deyişle, TOKİ, Sulukule sakinlerini, eski komşularından “korumak” için para talep ediyor!

Ve Sulukule’de kalmak için direnen son Sulukuleliler, ödeyemedikleri taahhütleri, hayatlarını karartan icra takipleri, kapılarına dayanan haciz memurları karşısında teslim bayrağını çekiyorlar bir bir: “Sulukule’de 2 katlı evimizi yıkıp yerine buradan iki daire verdiler. ‘Sizi sıkıntıya sokmayacağız, sosyal proje olacak’ dediler, kabul ettik. Eşimle 1100 liralık emekli maaşımızla rahatça geçiniyorduk, şimdi 2 maaş da bu evlerin borcuna gidiyor. Dairelerden birini ödeyemeyeceğimizi anlayınca satılığa çıkardık ama 2 aydır kimse talip olmadı. Evlerin birine 180 bin lira borcumuz var, bu gidişle haciz gelecek. Bize muazzam bir kazık atıldı. Doğma büyüme Sulukuleliyim, herkesi tanırdım. Dün saydım, tanıdığım 7 kişi kalmış sitede. Binalar bomboş, sanki ölü şehir,” diyor örneğin doğma büyüme Sulukuleli Çetin Acar[4]

Bir mekânı, bir parkı, bir mahalleyi, bir yıkıntı alanını, eski bir okulu sakinlerinden “arındırarak” “muteberleştirme”,  bir vitrin süsüne, ambalajından yeni çıkmış bir mobilyaya, galeri camekânının gerisindeki sıfır kilometre bir lüks oto görüntüsüne kavuşturmak… İştah açıcı, erişilmez, el değmemiş… Ama o ölçüde de kişiliksiz, anlam yoksunu… Zenginler için yüzdeyüz steril ve güvenlikli, her bir milimetre karesi kameralarla izlenen… Yoksullar içinse tehditkâr, tepeden bakan ve buyurgan…

Kentsel mekânlara anlamını veren, emeklilerin, muzip okul kaçkınlarının, genç aşıkların, işsizlerin, trikotajcı kızların, garson çocukların, amatör kenar mahalle futbolcularının, tek zevki pencereden gelip geçenleri izlemek olan meraklı yaşlı teyzelerin, saçları jöleli tamirci çıraklarının, genç annelerin, bıçkın minibüs şoförlerinin, bilge balıkçıların, elleri çamaşır suyu kokan temizlikçi kadınların, meyhane müdavimlerinin yaşam öyküleri, gündelik kavgaları, uğraşlarıdır, şiirlerin, filmlerin, romanların da tanıklık ettiği üzere…  Onları bu alanlardan süpürüp kentleri zenginlere pazarladığınızda, yalnızca toplumsallığı şiirsiz, sihirsiz ve anlamsız kılmakla kalmazsınız…

Yarattığınız sürülmüşler, değersizleştirilmişler, hayatları gasp edilmişler, dışlanmışlar ordusunun öfkesini daha da büyütürsünüz.

O öfke birgün Gezi kalkışması olur patlar başınıza.

Ya da daha büyük bir şey…

 

31 Ağustos 2013 18:44:37, Çeşme Köyü

 

N O T L A R

[1] Kaldıraç, No:147, Eylül 2013…

[2] İspanyol Atasözü)


[1] Atraxion, “Anadolu Yakasının Fark Yaratan Projesi: Göztepe 60. Yıl Parkı”, http://www.anadoluparkbahceler.com/basindabiz.php?kategori=Yazılı Basın&baslik=.&no=127

[2] Michel Conan, “Introduction”, Perspectives in Garden Histories, “Dumbarton Oaks Colloquium on the History of Landscape Architecture XXI”, Dumbarton Oaks Research Library and Collection, Washington, D.C., 1999, s. 3-4.

[3] Atraxion, “Anadolu Yakasının Fark Yaratan Projesi: Göztepe 60. Yıl Parkı”, http://www.anadoluparkbahceler.com/basindabiz.php?kategori=Yazılı Basın&baslik=.&no=127

[4] Elif İnce, “Sulukule’de Aidat Şoku”, Radikal, 29 Ağustos 2013, s.4-5.

 

BE ZİMAN JÎYAN NA BE![1]

 

“Yaradılış gözyaşı vermiş bize,

acıma çılgınlığı vermiş,

İnsan artık dayanamaz gibiyse,

 üstelik

Ezgiler, sözler bağışlamış bana, yaramı

Bütün derinliğiyle dile getireyim diye;

Ve acıdan dili tutulunca insanın,

bir Tanrı

Çektiğimi anlatayım diye

bana dil vermiş.”[2]

 

Babam Boşnak kökenlidir. “Kökenlidir” diyorum, çünkü asimile olmuş, Türkleşmiş bir babanın evladı. Dedemin ailesi Balkan Savaşı’nın kargaşasında Mitroviçe’den göç edip İzmit dolaylarına yerleştiklerinde Boşnaklıklarını da sınırda bırakmışlar. Ne amcam ne de babam tek kelime Boşnakça bilmedikleri gibi, “Boşnak” tanımlamasını da hakaret sayarlardı… Dolayısıyla da, ağabeyimle benim kökenimizdeki bu Boşnak “damar”ını “keşfetmemiz”, babamın ölümünden sonraki kimi rastlantılara kalacaktı…

Türkiye’de Cumhuriyet rejiminin kuruluşunu önceleyen yıllarda Balkanlar ve Kafkaslar’daki savaşlardan kaçarak dağılmakta olan Osmanlı’ya sığınan pek çok Çerkes, Gürcü, Tatar, Boşnak, Pomak, Arnavut vb. gibi tıpkı… Onlar da, savaşın acılarından kaçış olanağı sağlayan bir güvenli sığınak karşılığında anadilleri ve kimliklerinden feragat etmeyi yeğlemişlerdi.

Sığındıkları topraklarda biçimlenmekte olan yeni ulus-devlet ise, “Türk” sınırları dâhilinde kalan (ya da sonradan dâhil olan) nüfusun heterojenliğiyle nasıl baş edeceği sorunuyla karşı karşıyaydı: çareyi gayrımüslimleri çeşitli biçimlerde (soykırım, tenkil/ tehcir, mübadele…) tasfiye ederken, Müslümanları ise “Türk” olarak yeniden tanımlamakta buldu.

Ancak, ülke sınırlarına sonradan dâhil olanların bu yöndeki arzularına rağmen, onlar için dahi kolay bir süreç değildi bu. Cumhuriyet’in ilk yıllarında yolu, Türk Ocakları’nın İkinci Kurultay’ına (1925) katılan bir heyetin kendisini ziyaretinde, İsmet İnönü gösteriyordu: “(…) Milliyet yegâne vâsıta-i iltisâkımızdır. Diğer anâsır Türk ekseriyeti karşısında hâiz-i tesir değildir. Vazifemiz Türk vatanı içinde bulunanları behemahâl Türk yapmaktır. Türklere ve Türkçülüğe muhalefet edecek anâsırı kesip atacağız. Vatana hizmet edeceklerde arayacağımız evsâf her şeyden evvel o adamın Türk ve Türkçü olmasıdır.”[3]

Mustafa Kemal ise, 1930’da Adana’da yaptığı bir konuşmada konuyu çok “net” bir biçimde “bağlıyordu”: “Milliyetin çok açık vasıflarından biri dildir. Türk milletindenim diyen insan her şeyden önce ve behemehâl Türkçe konuşmalıdır. Hâlbuki Adana'da Türkçe konuşmayan 20 binden fazla vatandaş vardır. Eğer Türk Ocağı buna müsamaha gösterirse, gençler ve siyasi, içtimai bütün Türk kuruluşları bu durum karşısında duygusuz kalırlarsa, en aşağı yüzyıldan beri devam edegelen bu durum daha yüzlerce yıl devam edebilir. Bunun neticesi ne olur? Herhangi bir felaket günümüzde bu insanlar, başka dille konuşan insanlarla el ele vererek aleyhimizde hareket edebilirler.”[4]

Mustafa Kemal’in “buyrultu”su gayet netti: resmî dil Türkçe konuşmayanlar, potansiyel düşmanlardı. Bunun için bir an önce anadillerini terk ederek Türkçe konuşur hâle getirilmeliydiler. Devlet’in bu alanda görevlendirdiği kurum da belliydi: Türk Ocakları.

Böylelikle Devlet kurumları ve devlet partisi CHF’nin teşkilâtının yanı sıra, başta Türk Ocakları (ve sonradan onun yerini alacak Halkevleri) olmak üzere, yarı-resmî dernekler “Ebedî Şef” ile “Millî Şef”in işaret ettiği “Türkleştirme/Türkçeleştirme” operasyonu için kolları sıvadılar. Kürtleri şimdilik bir kenara bırakacak olursak, Türklüğe dört elle sarılan, aydınları arasında namlı “Türkçüler”e yer veren Çerkes, Arnavut, Boşnak vb. unsurların kendi evlerinde, kendi mahallelerinde anadillerini kullanmaları bile “rahatsız edici bulunuyordu. İşte Türk Ocakları’nın 1926 tarihli Üçüncü Kurultayı tutanaklarından birkaç not:

- “Türkiye toprakları başka hissiyâtla meşbû ve başka lisanla görüşmekte ve bu suretle asabiyyet-i milliyemizi tahrik edenler için bir çiftlik, bir muhaberât mahalli değildir;” diyen Çal delegesi Dr. Şakir Turgut Bey, Kurultay’dan Türkçe’den başka bir dille konuşanların cezalandırılması yönünde bir yasa yapılmasını istiyordu.

- “Beşinci toplantıda (28 Nisan) Mesai Encümeni adına söz alan Van delegesi Ishak Refet (Işıtman), mesai programı ve şubelerden gelen faaliyet raporlarında göze çarpan en büyük eksikliğin, “Türk olmayan unsurların temsili (asimilasyonu) olduğunu söylüyor. “Türkiye’de Türkçe’den başka lisan kullananlar vardır. Bu hâl Şark vilayetlerinde şümûllü bir hâldedir. (…) Sonra Orta Anadolu’da yine böyle gayrı Türk anâsırlar vardır. Bunlar yarım asırı mütecaviz bir zamandan beri Türkiye’de bulundukları hâlde aralarında kendi anânelerini devam ettiriyorlar. Bundan başka yeni gelen muhacirlerimiz ki; onları Türk’tür diye alıyoruz. Hâlbuki bunlar da Türkçe’den başka lisan konuşuyorlar ve şehirlerde bugün ayrı ayrı mahalleleri vardır…”

- Ayaş delegesi Dr. Hüseyin Enver de, azınlıkların ‘temsili’ sorununu yalnızca Doğu Anadolu ile sınırlı olmayıp, Batı Anadolu’da da Türk-olmayan unsurlarla ilişkili önlemler alınması gerektiğini vurgulamakta, Osmanlı’dan beri uygulanan yanlış uygulamalar sonucu Kocaeli’de Çerkeslerin, Kütahya’da ise Boşnakların iskân edildikleri bölgeleri adeta bir ‘Bosna-Hersek’e dönüştürdüğünü belirtip hükümeti uyarmak gerektiğini savunmaktadır. Hüseyin Enver’e göre Türk Ocakları’nın birincil görevi reformların halka benimsetilmesidir. Temsil (asimilasyon) sorununda en önemli görev “harsî sermaye” oluşturmaktır.

- Trabzon delegesi Mustafa Reşit Bey, Karadeniz Bölgesi’nde bulunan Rum kültürel nüfuzunun özellikle kiliselerin varlığıyla sürdüğünü belirterek, ‘Trabzon vilayetinde -nazarı dikkatinizi celp ederim- üçyüz altmış kilise vardır. Bu üç yüz altmış kilisenin içinde ancak birkaç tanesi ibâdet içindir. (…) Rum yoktur. Her şey çıkmıştır, fakat gitmeyen ve duran kiliseler vardır. Adetler vardır,” demekte, Trabzon hudutları içinde doksan bin kişinin Rumca konuştuğunu açıklamaktadır. Mustafa Reşit bu arada Lâz sıfatının da gerektiğinden geniş kapsamlı kullanılmasını eleştirmektedir.

- İzzet Ulvi, “azınlıklar olarak kabul ettiği Çerkes, Boşnak vb. unsurların topluca yaşamalarının engellenmesini, hatta ulusal dillerini, giysilerini dahi kullanmalarına karşı çıkılmasını” talep etmektedir.

- Salihli delegesi Zahit Bey’in sözleri ise buram buram antisemitizm kokmakta. Zahit Bey, “Doğu Anadolu’da önemli bir sorun hâline gelen Kürtlüğe karşılık, Batı Anadolu’da Arnavutluk ve Yahudilik sorununun tehlikelerinden söz ederek, ‘Bu Yahudiler, biz İzmir’de ticaret ederken bizi soydular. Yunanlılara casusluk ettiler. Ve terk sırasında belki lazım olur diyerek bize hulûs göstermişlerdir ve bu suretle bir Yahudilik ihtiyatıyla bize de casusluk eder gibi göründüler. (….) Bu Yahudiler bugün Türk gençliğinin iktisab etmek istediği iktisadi vaziyete tamamiyle hâkim olmuştur.”

- İktisadî yapının ve özellikle ticarî kurumların ‘milliliği’ sorununu irdeleyen Mersin delegesi Nazım Bey ise, özellikle Güney Anadolu’da, Yahudi ve Fellahların iktisadî nüfuzunun arttığına işaret etmekte, çeşitli resmî dairelere, sokaklara asılan ‘Vatandaş Türkçe konuş’ biçimindeki levhalara, Türk Ocakları ve Ticaret-i Hariciye Müdüriyeti’nin işbirliğine karşın, Arapça konuşulmasının engellenemediğini belirtmektedir.[5]

Böyle bir “hâlet-i ruhiye” içinde, 1927’den itibaren, halkın da “Türk(çe)leştirme operasyonunda seferber edilmesini öngören “Vatandaş Türkçe konuş” kampanyasına “start” verilmiştir.[6]

 1930’dan itibarense (özellikle Kürt bölgelerinde) Türkçe dışında dillerin konuşulması yasaklanacak, konuşanlar ağır para ya da hapis cezalarıyla cezalandırılacaktır. Benzer bir kampanya da soyadların Türkleştirilmesi konusunda yürütülmüştür. Ve de daha sonra, yer adlarının[7]

“Türk kültürüne sadakati ve ‘Türkçe’yi anadili olarak konuşmayı’ merkezine alarak, özellikle gayri Türk Müslüman etnileri, bilhassa Kürtler ve Arapları hedef alan ve temelde bir asimilasyon yasası” olan İskan Kanunu (1934) ise, “Türk bayrağına gönül bağlamamış iken Türk yurttaşlığını, kanunun onlara verdiği her türlü hakları kullanmakta” olan unsurları “Türk kültüründe eritmek ve onları Türk oldukları için daha sağlam yurda bağlamak yollarını” göstermektedir.

“Türkiye Cumhuriyeti devletinde, Türküm diyen herkesin bu Türklüğü devlet için belli ve açık olmalıdır. Burada Devlet, hiçbir Türkün Türklüğünden bir soluk işkillenmek istemez.”[8]

Geçici Komisyon raporu yasanın gerekçesini şöyle bildirmektedir: “Türkiye Cumhuriyeti aynı ırkın kafa, gönül ve dil birliğine sahip çocukları olarak gördüğü Türkleri yüceltmeyi kendisine ülkü edinmiştir. Bu sebeple, Türk kültüründen uzak kalmış olanların bu kültürü benimsemeye zorlanmaları gerekmektedir.”[9]

* * *

Niyetim Cumhuriyet devletinin Türkçeleştirme ve bunun işaret ettiği asimilasyon siyasalarının bir tarihçesini vermek değil. Siz Kürtler bu tarihi etiğinizde kemiğinizde yaşadığınız için gayet yakından tanıyorsunuz. Bir kelime Türkçe bilmeden başladığınız ilkokullarda yediğiniz sopalardan, zindanda yatarken ziyaretinize gelen canlarınızla konuşmaya menedilişinizden, daha yaşlılarınızın sokakta telaffuz ettiği her bir Kürtçe sözcük için ödemek zorunda kaldığı para cezalarından tanıyorsunuz örneğin…

Yukarıdaki kronolojiyi, Türk devletinin dili bir “silah”, bir “cendere” olarak algıladığını göstermek için verdim. Bir “millîleştirme” silahı; farklılıkları bastıracak, homojen ve geçirimsiz bir ulusal (mono)kültürü şekillendirecek bir cendere… Üstelik de kurbanlarına bir “özgürleşme alanı” diye sunulan.

Nazilerin pek çok temerküz kampının girişinde, “Arbeit Macht Frei” yazdığı bilinir. “Çalışma Özgürleştirir…”

Pekiyi, 12 Eylül rejiminin 5 no.lu Diyarbakır zindanının girişinde ne yazıyordu? “Türkçe Konuş, Çok Konuş!”

Alman Nazileri tutsaklarını canlarını çıkartacak kadar çalıştırıp iliklerine-kemiklerine dek sömürerek “özgürleştirmekteydiler”, Türk muadilleri ise akıl almaz işkencelerle benliklerini teslim almaya çalıştıkları Kürt gençlerini ve onların Türkçe bilmeyen analarını resmî dilde konuşmaya zorlayarak… Kapitalizmin ve onun lanet çıktısı ulus-devletin ortak ve sefil “özgürlük” tanımının bu iki “düstur”dan daha çarpıcı bir ifadesi olabilir mi: Özgürlük, sermayeye ve (ulus-) devlete köleliktir… Sermaye ve devlet indinde özgürlük, farklı olma hâlinden vazgeçmek, bir üretim zincirinin çürüyene dek tektip bir işi yapacak bir halkası, tekil bir (resmî) dilin tektipleştirilmiş konuşmacısı olmaktır. “Her toplumda, dil toplumsal bilincin anahtarını elinde tutar. Dili kontrol edenler, toplumun manivelalarını da kontrol eder. Dilin kontrolü, kişinin dökümleyebileceği en güçlü kuvvettir. İktidarın insan aklını paslandırdığı umdesini kabul edecek olursak, dil üzerine kurulan yetke en iyi niyetlilerin dahi içindeki tiranı uyandırır ve onları, bu dönüşümün farkına varmaksızın ya da bu tür despotluğa karşı oluşlarına bakılmaksızın, toplumu boyunduruk altına almaya eğilimli despotlara dönüştürür,” diyor Aurun Shourie[10].

* * *

Dil gerçekten de muktedirlerin elinde bir kontrol aracı olagelmiştir: egemenliğin toplumun küçük bir kesiminin elinde yoğunlaştığı tüm toplumlarda. Kadim uygarlıkların tümünde dilin denetimi (yazı üzerindeki tekel aracılığıyla) ruhban ya da seküler, yönetici sınıfın elindedir. Sömürgeci ve emperyalist işgaller, kalıcı olabilmek için boyunduruk altına alınan halkların dillerine müdahalelerde bulunmuş, yerel seçkinleri yerli acentelerine dönüştürebilmek için başta dilsel olmak üzere bir dizi asimilasyon siyasasını devreye sokmuşlardır. Fransa’nın sömürgelerinde uyguladığı tektip(leştirici) eğitim sistemi, örneğin, Kuzey Afrika, Sahra-altı Afrika, Çin Hindi, Madagaskar ya da Dominikli çocuklara “atalarının sarışın, mavi gözlü Galyalılar” olduğunu belletiyordu - tabii Fransızca olarak…

Ulus-devletler sömürgeci siyasalarla “dış” topraklarına uyguladıklarını, “ulusalcı” siyasalar aracılığıyla “iç”eride de uygulamış, ulusal sınırları dâhilindeki etnik ve dilsel çeşitliliği baskılayarak resmî dil siyasaları, zorunlu tek-dilli eğitim, ulusal kitle iletişim araçları, kimi zaman da doğrudan yasaklamaları devreye sokarak kitlesel bellek ve dil yitimine neden olmuştur.

Böylelikle bilinen dünya dillerinin yaklaşık yarısı, son 500 yıl içerisinde yitip gitti. Bugüne kadar gelebilmiş olan yaklaşık 6700 dilin beş bininin ise, bir iki kuşak içerisinde yitip gideceği hesaplanıyor. 1950-1970 yılları arasında her yıl yaklaşık elli dil öldü; 1950’de hâlâ konuşulan dillerin yarısı da sadece doktora tezlerine konu olmak üzere hayatta kaldı. Bu “tükenme” süreci, bugün de bütün hızıyla sürmekte: yeryüzü, iki haftada bir dillerinden birini yitiriyor.

Günümüzde dünya nüfusunun yüzde 96’sı yeryüzünde hâlen konuşulan 6.700 dilin yüzde 4’üyle iletişim kuruyor. Bir başka deyişle, dünyanın dilsel zenginliğini muhafaza edenler, dünya nüfusunun sadece yüzde dördü. Bunların çoğu ise, yeryüzünün marjinalleştirilmiş bölgelerine sıkışıp kalmış durumda, dev “modernleşme” dalgaları karşısında tutunmaya çalışan küçücük halk adacıklarından oluşuyor. Genç kuşakları ulusal eğitim sistemleri ya da ABD patentli tüketimcilik ideolojisi tarafından massedilip, “medeniyetin dilleri”ne doğru firar ederken, onlar bu insanlık hazinesini umutsuz bir inatla muhafaza ediyorlar.

Oysa “resmî” ya da “baskın” diller bir silah olarak kullanılmakla dilsel çeşitlilik yok edilirken, yeryüzünün kültürel çeşitliliği de imha edilmekte.

Çünkü her dil, taşıyıcısı ve konuşmacısı halk(lar)ın hem belleği, hem de güncel anlayışının çerçevesini oluşturur. Dil hem her bir halkın dünyayı özgül kavrayış tarzının yapılandırıcısı, hem de bu kavrayışın taşıyıcısı ve aktarıcısıdır. İnsan oğul ve kızları, sözcükler olmadığında kendilerine kaos olarak görünen doğal ve toplumsal dünyalarına dilleri aracılığıyla bir düzen dayatırlar. Northrop Frye’ın deyişiyle, “İnsanın kelimesi kaosumuzu düzenleyen güçtür.” Ve toplumlar tikel (doğal ve sosyal) dünyalarıyla girdikleri ilişkiler aracılığıyla/doğrultusunda birbirlerine benzeşir, birbirlerinden farklılaşırlar. Yani kültürün biçimlenişi/biçimlendiricisi olarak dil, farklı düşünsel evrenleri önümüze açan bir(er) kapıdır.

Örneğin denizle içli dışlı yaşayan Tahitililer yüzlerce balık tür ve çeşidini bir solukta sayabilir, dahası, insanları balık davranışları doğrultusunda sınıflandırabilirler… Kuzey Kutup bölgelerinde yaşayan Samiler (Laponlar) ise 0-6 ay, 6 ay-1 yaş, 1-1.5 yaş, 1.5-2 yaş, 2.-2.5 yaş. vb. erkek ve dişi rengeyiklerini ayrı adlarla adlandırır. Samiler rengeyiklerini ayrıca “donları”na, boynuzlarının biçimine, ayaklarına, huylarına göre de sınıflandırırlar. Yanı sıra, bizim kar deyip geçtiğimiz şey için de Samiler zengin bir terminolojinin sahibidirler: čahki, örneğin, “sert kartopu”nu, geardni “ince kar tabakası”nı; gaska-geardi, “kar tabakası”nı; gaska-skárta “sert kar tabakası”nı; goahpálat “karın yoğun yağıp şeylere yapıştığı kar fırtınası”nı; guoldu “rüzgârın şiddetli olmadığı ama yoğun kırağı yağdığında yerden yukarı doğru havalanan kar”ı vb. vb. tanımlar.[11] Ya da Mikronezya dillerinden Kiribati’de sayılar 66 farklı tarzda sınıflandırılabilmektedir. Veya Hopi dilinde zaman, Batı dillerinden çok farklı biçimde kavramsallaştırılmaktadır: tezahür eden ve tezahür olan. İlki duyumlar aracılığıyla deneyimlenen fiziksel evreni, geçmişi ve şimdiki zamanı içerirken, ikincisi ise akılda varolanı (biaztihi Kozmosu, aklı ve ‘gelecek zaman’ olarak tanımlanabilecek kipi) içerir…

Şu hâlde dil ne bir silah, ne de bir cendere olmak zorunda. Tam tersine, dilsel çeşitlilik, yeryüzündeki kültürel çeşitliliği sürdürmenin güvencesidir. Ve tabii ki paylaşmanın: “Farklı bir dil, farklı bir yaşam görüsüdür,” dediği üzere Federico Fellini’nin. Ya da “Yeni bir dili öğren, ruhunu yenile,” diyen Çek atasözünün dile getirdiği gibi…

* * *

O zaman gelin biraz da dilsel çeşitliliği güçlendirecek olası siyasalar üzerinde duralım. Yani çokdillilik siyasaları…

İzninizle bir itirazımı dile getirerek başlamak istiyorum bu konuya. Son zamanlarda üzerinde fazlaca düşünmeksizin sıkça bir önermeye başvuruyoruz: “Anadil haktır, engellenemez!” Sloganın gerisindeki niyet tartışılmayacak kertede iyi olsa da, kendisi yanlış.

Yanlış, çünkü kapitalizm, en azından kendini tanımladığı (ya da idealize ettiği) hâliyle bir “müzakere” rejimidir. Kapitalist devletin ayırt edici özelliği (en azından teorik olarak) (müzakere sonucu oluşmuş) bir “toplumsal sözleşme”nin ürünü olan bir düstura dayanmasıdır. Bir başka deyişle, kapitalizmin mantığı, “haklar”ın en ideal biçimini “toplu sözleşme” rejiminde ifadesini bulan bir müzakere süreci doğrultusunda toplumsal kesimler arasında dağıtıldığı bir rejimi ima eder.

Bu “öztanım”ın gerçekliği ne denli yansıttığı tartışması, konumuzun dışında. Benim itirazım, “anadil”in bir “hak” olarak müzakere masasına yatırılabilir bir “şey” olduğu algısına… Tıpkı, örneğin sekiz saatlik işgünü gibi, tıpkı hafta sonu tatili gibi, tıpkı kıdem tazminatı gibi, oy hakkı gibi…

Oysa kapitalizm deneyimlerinin tarihi hakların pekâlâ geri alınabildiğini gösteriyor bize.

Bu durumda anadil, bir “hak” değil, bir “hâl/oluş”tur. Soluk alıp vermek gibi - solumadan yaşayamazsınız; soluk almayı pazarlık konusu da yap(a)mazsınız. Yaşamak için soluk alır verirsiniz, işte o kadar…

Bugün dünyada (kimileri birkaç on kişi tarafından) beş bin kadar dil konuşuluyor. Oysa yeryüzündeki bağımsız devlet sayısı ise 200’ü geçmiyor. Şu hâlde, devletlerin hemen tümünün “çok-dilli” olduğu, bir vakı’adır. Ulusal sınırları dâhilinde ikinci, üçüncü… dillerin konuşulmadığı bir ülke, büyük olasılıkla yoktur; ancak bu durumla yüzleşmeye hazır olmayan pek çok devlet bulunuyor. Yeryüzü dilleri açısından en az çeşitliliği sergileyen Avrupa kıtasında dahi, 48 devlet 38 dili “resmî” kabul etmesine karşın, konuşulan dil sayısı 240’tır.[12]

Evet, yeryüzündeki devletlerin hemen tümü, fiilen çok-dillidir. “Çok-dilcilik” ise bunun resmen kabul edilmesi ve devletlerin bunun gereğini yerine getirmesidir; yani sınırları dâhilinde yaşayan kollektivitelerden bazılarının resmî dilden farklı bir dili konuştuğunu resmen kabul edip bu dillerin ulusal ya da yerel ölçekli olarak çeşitli alanlarda kullanılmasının önünü açmak: Bu tutum, sınırları dâhilinde konuşulan bütün dilleri “resmî dil” olarak tanıyan yeni Bolivya Anayasası’ndan,[13] dillerin yerel olarak “eğitim dili” kabul eden daha sınırlı yaklaşımlara dek çeşitlilik gösterebilmektedir.

Bir başka deyişle, “çok-dilliliğin” alabileceği biçim ve veçheler, çokyönlüdür: Devlet sınırları içinde konuşulan dillerin tümünün ya da bazılarının “resmî” sayılması; resmî sayılmamakla birlikte dilsel çeşitliliğin anayasal kabulü; bölgesel “resmî dil” ya da “çift-dillilik” uygulamaları; akademik kurumlarda dilsel çeşitliliğin tanınması ve araştırılarak geliştirilmesi yönünde çalışmalar yapılması; anadilde yayın özgürlüğü; tüm resmî kurumlarda yerel/bölgesel ya da ulusal düzlemde çiftdillilik-çokdillilik uygulanması; özgün yer isimlerinin korunması/kullanılması; anadilde eğitim…

Bu saydıklarım arasında hiç kuşku yok ki en önemli ve kritik olanı sonuncusudur, yani anadilde eğitim. Yaygın okur-yazarlığın damgasını taşıyan çağımızda bir dili bilmek, bir yönüyle onun yazılı formunu bilmek, bir başka yönüyle ise onu yaşamın tüm alanlarında kullanabilmek anlamını yüklenmektedir çünkü. Çağımızda diller “eğitim dili” olarak kullanıldıkları ölçüde çap ve kapsam olarak hayatiyet bulabilirler. Ve konuşmacılarına yaşam karşısında, onun sorunlarıyla başa çıkabilecek donanımı sağlar. Şu sıralar çok tartışılan “anadilde savunma” konusunu örnek verecek olursak, Kürtçe savunma yapabilmek -yalnızca evde konuşulan dille sınırlı kalmaksızın- Kürtçe hukuk bilgisini gerektirir… Tabii ki tarih, sosyoloji vb. bilgilerini de. Bir başka deyişle, Kürtçe’yi yalnızca gündelik yaşamda değil, teknik olarak da kullanabilmeyi gerektirir. Bunun için ise, ilkokula kadar evde konuşulan Kürtçe, ya da Kürtçe seçmeli dersleri izleyerek edinilmiş bir dil yeterli değildir. Anadilde eğitimle edinilebilecek bir melekedir.

Dahası, anadilde eğitim, bir dilin gelişme ve genleşmesinin de önkoşuludur: öğrenim süreci boyunca karşılaşılabilecek yeni kavramların anadilde karşılıklarını bulmak ve bilim dilinin gereksindiği standardizasyon, ancak anadilde eğitim ile karşılanabilir. Hasılı, günümüzde bir dil, hayatta kalmayı, konuşmacı sayısından bağımsız olarak, ancak eğitim dili olarak kullanıldığında başarabilecektir. Bir başka deyişle anadilde eğitim iki yönlü bir gelişmenin önkoşuludur: hem dilin hayatiyet ve kapsamının, hem de kullanıcılarının zihinsel yetilerinin gelişmesi.

Evet, çokdilliliğin temel bileşeni, anadilde eğitimdir; anadil öğrenimi değil. Günümüzde herhangi bir dilin yaşarlığının güvencesi, “eğitim dili” olarak kullanılmasıdır. “Eğitim dili” olmayan diller, yazılı kullanım alanlarının sınırlılığından ötürü, yeryüzünün matbaanın kullanıma girmesinden bu yana dönüştüğü “yazı dünyası”nda yerel diyalekt ya da diller arasında folklorik bir tema olarak varlıklarını belirli bir süre devam ettirebilirler belki; ama yaşamın tüm alanlarına nüfuz eden egemen diller karşısında bir süre sonra etkilerini ve dirençlerini yitirirler.

Bugün AKP iktidarının Kürtlere (“bireysel haklar” çerçevesinde) sunduğu “dil hakları”nın (Kürtçe konuşma, Kürtçe isim verme, Kürtçe yayın, Kürtçe öğrenimi ve nihayet son yasa değişikliğinde gündeme getirilen “ne deve ne kuş” cinsinden “anadilde savunma”) bu durumun bilincinde bir manipülasyon olduğu kanısındayım. AKP bu bilinçle, Kürtçe’yi (ve -Kur’an dili olduğu için Arapça’yı saymazsak- T.C. sınırları dâhilinde konuşulan “öteki” dillerden hiçbirini) eğitim dili olarak tanıma niyetinde değildir. Arapça’ya tanıdığı ayrıcalık dışında, bu açıdan kendini önceleyen iktidarlardan hiçbir farkı yoktur. AKP’nin öngördüğü “çokdillilik”, anadilde eğitim kalemini kapsamadıkça, bu coğrafyada Kürtçe konuşan yurttaşların da bulunduğu fiilî durumunun kabulünün ötesine geçemeyecek, günümüzde bir dilin yaşarlığının önkoşulu olan “bilimsel okur-yazarlığı” dışladığı ölçüde, Kürtçe’nin egemen dil(ler) karşısındaki yaşam şansını sıfırlayacaktır. [Bu bağlamda vurgulamalı: Bülent Arınç’ın bu yılın başında sarf ettiği “Kürtçe medeniyet dili değildir”[14] sözleri aba altında “ve olmasına izin de vermeyeceğiz!” imasıyla yüklüdür.]

* * *

Sözlerimi “Kürtçe öğrenimi”ne yine de karşı olmadığımı vurgulayarak tamamlamak istiyorum. “Anadili Kürtçe olanlar” için değil ama, “anadili Türkçe olanlar” için zorunlu Kürtçe öğreniminin, yani bu topraklarda yan yana yaşayan halkların mensuplarının birbirlerinin dilinden ve hâlinden anlamasının, TC devletinin ve kendini “Türk” olarak tanımlayanların büyük bölümünün “Türk-Kürt kardeşliği”nden anladığı “büyük ağabey” pozisyonundan vazgeçtiği gerçek bir kardeşleşmenin önünü açacağını düşünüyorum.

Bu ülkede yaşayanların İngilizce, Fransızca vb. yerine, belki de onların yanı sıra, birbirlerinin dilini öğrenmesi, yani hepimizin Kürtçe, Lazca, Boşnakça, Çerkesce vb. konuşabilmemiz, gerçek, eşitlikçi ve gönüllü bir kardeşleşmenin ön şartıdır…

 

27 Kasım 2012 09:25:12, Ankara.

 

N O T L A R

[1] “Dilsiz Yaşam Olmaz” 15 Aralık 2012 tarihinde Cizre Eğitim-Sen’in düzenlediği söyleşide yapılan konuşma… Esmer, No:76, Ocak-Şubat 2013…

[2] Goethe

[3] Füsun Üstel, İmparatorluktan Ulus-Devlete Türk Milliyetçiliği: Türk Ocakları (1912-1931) İstanbul: İletişim Yayınları, 2004 (1997), s.173.

[4] Çağla Kubilay, “Türkiye’de Anadillere Yönelik Düzenlemeler ve Kamusal Alan: Anadil ve Resmi Dil Eşitlemesinin Kırılması”, İletişim Araştırmaları, 2004, No:2, s.55-86.

[5] Füsun Üstel, İmparatorluktan Ulus-Devlete Türk Milliyetçiliği: Türk Ocakları (1912-1931) İstanbul: İletişim Yayınları, 2004 (1997), s.186-194-197-198-199-200-202.

[6] “Azınlıkların Türkleştirilmesi politikasının bir aracı olan bu kampanya Fransızca-İspanyolca konuşmayı sürdüren Yahudilere yönelik olarak başlamıştır. 1930’lar boyunca da aralıklarla sürdürülen bu kampanya, kamusal mekânlara tabelalar asılması yoluyla Türkçe dışında konuşulmasını engellemek ve azınlıkların Türkçe’yi öğrenmelerini sağlamaya yöneliktir.” (Kubilay 2004)

[7] Yer adlarının Türkçeleştirilmesi girişimi ilk kez 1925’te İl Genel Meclisi (Meclis-i Umumiye-i Vilayet) kararıyla Artvin’de başladı. Ancak ad değiştirmeler, 1940’da İçişleri Bakanlığı genelgesiyle resmilik kazanacak, İkinci Dünya Savaşı sırasında yavaşlayan işlemler, 1949 tarih 5442 sayılı İl İdaresi Yasası ile yeniden gündeme getirilecek, 1957’de “Ad Değiştirme İhtisas Kurulu” tesis edilmiştir. Kurul, çalışmalarına son verilen 1978 tarihine kadar 28 bin kadar yerleşim, 2000 kadar da doğal oluşumun (akarsu, göl, dağ vb.) adını değiştirmiştir. Kurul 12 Eylül sonrasında yeniden canlandırılacaktır (1983). Kurul çalışmaları sonucu, Türkiye’deki köylerin yüzde 35 kadarının adlarının değiştirildiği hesaplanmıştır. Söylemeye gerek var mı, bunların büyük bölümü, Kürtçe adlardır! (Harun Tunçel, “Türkiye’de İsmi Değiştirilen Köyler”, Fırat Üniversitesi, Sosyal Bilimler Dergisi, 2000, c. 10, sayı 2, s.27)

[8] Kanunu hazırlayan geçici komisyon raporundan. Aktaran: Ahmet Yıldız. [2001] 2007. “Ne Mutlu Türküm Diyebilene”: Türk Ulusal Kimliğinin Etno-Seküler Sınırları (1919-1938). (İstanbul: İletişim Yay., s.248-253.)

[9] Yıldız, a.y.

[10] http://lifeandsomething.blogspot.com/2009/04/aphorism-language.html

[11] Ole Henrik Magga, “Diversity in Saami terminology for reindeer and snow”, http://www.arcticlanguages.com/ papers/Magga_Reindeer_and_Snow.pdf

[12] Durk Gorter vd., “Benefits of linguistic diversity and multilingualism”, Sustainable Development in a Diverse World, Position Paper of Research Task 1.2., s.8.

[13] “Devletin resmi dilleri; İspanyolca ile yerli köylü uluslar ve halkların Aymara, Araona, Baure, Bésiro, Canichana, Cavineño, Cayubaba, Chácobo, Chimán, Ese Ejja, Guaraní, Guarasu’we, Guarayu, Itonama, Leco, Machajuyai-kallawaya, Machineri, Maropa, Mojeñotrinitario, Mojeño-ignaciano, Moré, Mosetén, Movima, Pacawara, Puquina, Quechua, Sirionó, Tacana, Tapiete, Toromona, Uru-chipaya, Weenhayek, Yaminawa, Yuki, Yuracaré ve Zamuco dillerini içeren bütün dilleridir.” (Bolivya Anayasası 5.1.) Bolivya’da “resmî dil” kabul edilen yerli dillerinden bazılarının konuşmacı sayısı iki elin parmaklarını geçmemektedir.

[14] 3 Şubat 2012, CNN Türk’teki söyleşi.

İSLÂMCI-MUHAFAZAKÂRIN ZİHİN HARİTASINDA BİR GEZİNTİ: “NASIL BİR KADIN(LIK)”?[*]

 

“Biri kurbağa öper,

biri yüzyıllarca uyur,

biri 7 cüceyle yaşar,

biri kuleye kapatılır.

Bir masal prensesi olsan bile

kadınlık zor.”[1]

 

1. Arap-İslâm İmgeleminde Kadın: Arzu ve Tehlike

 

Hiç kuşku yok ki din(ler) ve dinsel kavrayış ve tahayyüller, monolitik bir bütün teşkil etmezler. Binyıl(lar)ı aşan tarihleri içerisinde dinsel referanslar hem kapsadıkları toplumsal-kültürel kendiliklerin meşrebince, hem etkiledikleri toplumsal sınıfların konumları ve talepleri, hem de tarihsel koşullara göre değişikliğe uğramış, farklı biçimlerde anlaşılmış/ anlamlandırılmıştır.

Buna karşılık, bu değişkenlik bir dini kendisiyle özdeş kılan ve sürdürümünü sağlayan bir süregenliği dışlamaz. Bir başka deyişle, dinler -toplumsal/sınıfsal-tarihsel koşullarla sürekli olarak yeniden biçimlenen- “sabite”lere sahiptir. Ve bu “sabiteler” -özellikle Yahudilik ve İslâm gibi- insanların gündelik yaşamlarını düzenleme iddiasındaki dinlerde- (en önemlisi toplumsal cinsiyet rolleri olmak üzere) toplumsal konum ve rollerin birbirlerine ilişkin olarak biçimlendirilmelerinde kritik bir önem üstlenmektedir.

Bu nedenle, gündelik yaşama müdahale iddiası yüksek dinleri benimseyen toplumlarda, “kadınlık” ve “erkeklik”in birbirlerine göre “ne” olduklarını anlamak için dinsel zihniyet, önemli bir referans çerçevesi oluşturur.

Sünni-İslâm dünyasının nasıl bir “kadınlık” tahayyül ettiğini kavrayabilmek için Kur’an ve Sünnet’e (Muhammed Peygamber’in tüm Müslümanlara örnek olması gerektiği kabul edilen söz ve davranışları: Hadisler) başvurmak, hem Müslüman hem de seküler yazında adetten olagelmiştir. Bu hiç kuşku yok ki, gereklidir.

Kur’an’ın kadın konusundaki hükümleri, oldukça sınırlı, birkaç ayet dışında, insanların yaşamlarına evlenme-boşanma işlerinden nafaka düzenlemelerine, giyim kuşamdan yeme-içmeye, dışkılamaya dek her alanda şekil verme savındaki bir din için, bir hayli de muğlaktır. Bu nedenle Sünnet’e, yani Muhammed Peygamber’e atfedilen söz ve davranışlara müracaat bir zorunluluk olarak ortaya çıkmıştır, denilebilir. Bilindiği üzere, hadisler Peygamber’in ölümünden yıllar (bazı durumlarda yüzyıllar) sonra derlenmiştir. Rivayetleri İslâm-Arap dünyasında oldukça gerilimli ve çatışkılı bir tarihsel sürece denk düştüğünden, aslına uygunluklarını (sahihliklerini) saptama konusu çok tartışmalıdır ve bu alanda kimi teknikler geliştirilmiştir ve günümüzde de gündelik yaşamı İslâmî kurallar doğrultusunda biçimlendirme hususunda hâlen Malik bin Enes (712-795), İmam Buharî (810-869), Müslim bin Haccac (871-875), İmam Nesaî (830-915/16), Tirmizî (824-892?) gibi muhaddislerin aktardığı hadisler esas alınır.

Dediğim gibi, İslâm dünyasının kadın tahayyülünün şekillenişinde hadisler önemli bir yer tutar. Ama bir o denli önemli olan bir başka kaynak daha var ki, genellikle ihmal edilir. Arap-İslâm erotik yazınından söz ediyorum.

Bu yazın önemlidir, çünkü İslâm Sünnet’inin (ya da Sünni İslâm’ın) kadına ilişkin katı sınırlandırıcı tutumunun üzerinde biçimlendiği kösnül zemini oluşturur. Freud’a yaslanan bir metafora başvuracak olursak, Sünnet bir Süperego işlevini görüyorsa eğer, Arap-İslâm Erotica’sı bu süperego’nun bastırmaya, denetlemeye çabaladığı İd’i temsil etmektedir.

Salah el Münacid, 1958’de Beyrut’ta yayınlanan Arapların Cinsel Yaşamı başlıklı kitabında, Arap erotik literatürünün başlangıcını hicrî 3. (miladî IX.) yüzyıl başlarına tarihlendirir. Bu, kısmen Abbasî imparatorluğu döneminde zengin ve sefa düşkünü bir sınıfın ortaya çıkmış olmasıyla bağlantılıdır. El Münacid’e göre bu sınıfın erotizme düşkünlüğünü tetikleyen etkenlerden biri, İslâm İmparatorluğu’nun dört bir yanından Bağdat’a akan ve geldikleri diyarların cinsel sanatlarını yeni efendilerine öğreten cariyelerdir. Böylelikle Abbasîlerin Bağdat’ı, İran, Hindistan ve Greko-Romen dünyasının kadîm cinsel bilgeliğini hem kuramsal, hem de pratik düzlemde temellük edecektir.

El Münacid, bu literatürün IX-XI. yüzyılları arasında zirveye vardığını, sonraki yazarların ise kendilerinden önceki eserleri yeniden yazmak ve düzenlemekle yetindiklerini bildirir (akt. Sabah, 1982: 22).

Arap-İslâm erotik yazının en popüler örneklerinden hiç kuşku yok ki derlenişi XV. yüzyıla tarihlenen, Şeyh Muhammed el Nefzavi’nin Itırlı Bahçe’sidir. Kitap, bir yandan bir cinsel teknikler, bir yandan da cinsel hastalıkların (kısırlık, iktidarsızlık, cinsel organlardan gelen kötü kokular, vb.) tedavisi konuları içeren bir “pratik el kitabı” niteliği arz etmektedir; ama aynı zamanda dönemin Arap-İslâm zihniyetinde kadın imgesinin biçimlenişinin arkaplanındaki ethos’u net bir biçimde verir. Nasıl bir imgedir bu? Sabah’ın (1982: 47 vd.) deyişiyle Arap-İslâm erotik yazınında kadın “doymak bilmez bir cinsel varlık; her şeyi emen, soğuran bir yarık” olarak tasvir edilmektedir (yazarın kullandığı terimler: omnisexuelle, crevasse-ventouse). Gerçekten de Nefzavî’nin anlatılarındaki kadın, cinselliğine indirgenmiş, cinselliği dışında hiçbir niteliği olmayan bir varlıktır. İşte Nefzavî’nin “övgüye layık kadın”ı:

 

“Erkeklerin hoşlandığı kadınların belleri ince, vücutları tombul ve hayat doludur. Böyle bir kadının saçı siyah, alnı geniş, kaşları Habeşler gibi simsiyah, gözleri iri ve kara, gözlerinin akı berrak olmalıdır. Yanakları tam beyzidir böyle bir kadının; burnu zarif, ağzı latiftir, dudaklarıyla dili aldır; nefesi hoş kokar; gerdanı uzunca, boynu ceylan boynu gibi olmalıdır. Göğüsleri ve karnı incedir; memeleri dolgun ve çıkıktır, beli tam ölçüsünde, göbeği tam merkezindedir (…). Kalçaları ve kabaları sıkı ve sert olmalı, ayrıca geniş ve dolgunca olmalıdır. (…)

Bu niteliklere sahip bir kadına önden bakılırsa, insan büyülenir; arkadan bakılırsa, insan zevkten ölür. Böyle bir kadın otururken ona bakılınca, yuvarlak bir kubbeye; yatarken bakılınca da bir sancak gönderine benzer. Yürürken, gizli yerleri, giysisinde kabarıklıklar meydana getirir. Konuşması da gülmesi de seyrek olur ve hep geçerli bir nedene dayanır. Evinden hiç çıkmaz, tanıdık komşularını bile ziyaret etmez. Başka kadınlarla arkadaşlık etmez, kimseyle sırdaşlık etmez, güvendiği tek kimse, kocasıdır. (…) Eğer kocası ondan, evlilik görevini yerine getirmesini istediğini belli etmişse, kadın onun arzularını hoş karşılamalı, hatta bazen onları körüklemelidir. Böyle bir kadın kocasına işlerinde yardımcı olur; yakındığı, ağladığı pek görülmez (…) Erkeksizlikten ölecek duruma gelse bile kendisini kocasından başka hiçbir erkeğe teslim etmez. (…) Her zaman iyi giyimlidir; kendisine, edebe ya da adetlere uyacak biçimde çekidüzen verir, kocasının hoşlanmadığı biçimde görünmemeye özellikle dikkat eder. Daima güzel kokular sürünür, tuvalet yaparken rastık çeker, dişlerini misvak ile temizler.” (Nefzavî 1991: 147-49)

 

Peki hangi kadın tiplerinden kaçınmak gerekir?

 

“Erkeklerce hor görülen kadın, çirkin ve boşboğazdır. Bu tür kadınların saçları dağınık, alınları çıkık olur; gözleri ufaktır ve çapaklıdır; burunları kocamandır, dudakları kurşun rengindedir, ağızları geniştir, yanakları buruşuktur ve dişleri çürüktür; elmacıkları mor mor parlar, çeneleri kıllıdır; boyunları zayıf ve adalelidir, omuzları kasılıdır, göğüsleri dar olup memeleri sarkıktır (…).

Sürekli olarak sırıtan ve gülen bir kadın da hor görülür; çünkü bir yazarın dediği gibi, ‘Her zaman sırıtan, yılışmaktan hoşlanan, evinde oturmayıp hep komşularına koşan, başkalarının işine burnunu sokan, yakınmalarıyla Tanrı’nın günü kocasının başının etini yiyen, başka kadınlarla bir araya gelerek kocasının aleyhine işler çeviren, kendini dev aynasında gören, herkesten hediye kabul eden bir kadın görürseniz, biliniz ki o kadın utanmaz bir fahişedir.’

Asık suratlı, sinirli mizaçlı, herkesle çene yarıştıran; başka erkeklere karşı davranışlarında ağırbaşlı olmayan, kavgacı; dedikodudan hoşlanan ve kocasının sırlarını saklayamayan, kötü niyetli bir kadın da herkesçe hor görülür. (…)

Gereksiz yere konuşan, ikiyüzlü, iyi bir şey yapmak nedir bilmeyen; kendisinden evlilik görevini getirmesini isteyen kocasını dinlemeyip onu tersleyen; kocasının işlerinde ona yardımcı olmayan; ve nihayet bitmez tükenmez yakınmalar ve gözyaşlarıyla kocasının başına bela kesilen bir kadın da en az öbürleri kadar kınanmayı hak eder.” (Nefzavî 1991: 181-183)

 

Görüldüğü üzere Nefzavî “güzel, bakımlı, uysal, suskun, evinden dışarı adım atmayan, konu-komşuya gitmeyen, kocasının arzularına her an ram olmaya hazır” kadın tipini olumlarken, “çirkin, bakımsız, geveze, dedikoducu, her daim gülen, yılışık, kocasının arzularına boyun eğmeyen, gözü dışarıda” kadınlardan kaçınmayı salık veriyor. İleride bu betimlemenin hadislerde çizilen kadın tasviriyle uyumlu olduğunu göreceğiz.

Ama güzel olsun-çirkin olsun, uysal olsun-dikbaşlı olsun, suskun olsun-geveze olsun, tüm kadınlar Nefzavî (ve Arap-İslâm popüler yazını) için “tehlikeli” varlıklardır. “Tehlike”nin iki kaynağı vardır: kadınların potansiyel olarak hile-hurdaya yatkınlıkları ve doymak bilmez cinsel arzuları…

 

 “Şunu biliniz ki ey Vezir, kadınların çevirdikleri dolaplar pek çeşitlidir ve pek kurnazcadır. Onlar hileleriyle Şeytan’a bile külahını ters giydirirler. Çünkü Cenabı Hak buyurmuştur ki (Kur’an, XII. Sure, 28. ayet), “kadınların düzeni büyüktür”; ve gene Şeytan’la ilgili olarak da şöyle buyurmuştur (Kur’an VI. Sure, 38. ayet): “Şeytan’ın hileleri kolayca anlaşılır.” Tanrı’nın bu iki ayette buyurmuş olduğu sözlerden de kadının, Şeytan’a kıyasla çok daha büyük bir entrikacı olduğunu görmek mümkündür.” (Nefzavî 1991: 307).

 

Ve de:

 

“Bir zamanlar Moârbeda adlı bir kadın varmış. Bu kadın zamanın en bilgili, en bilge kadını sayılırmış. Bir filozofmuş bu kadın. Bir gün kendisine bir takım sorular sorulmuş - aşağıda bu soruları ve kadının bu sorulara verdiği yanıtları sunmaktayım:

‘Bir kadının zihni neresindedir?’

‘Uyluklarının arasındadır.’

‘En çok neresinden zevk alır?’

‘Aynı yerden.’

‘Erkekleri neresiyle sever?’

‘Ferciyle.’[2] (…)

‘Bir kadının bilgisi, sevgisi ve tat alma yerleri neresinde bulunur?’

‘Gözünde, kalbinde ve fercinde.’” (Nefzavî 1991: 331-32).

 

Böylelikle, Itırlı Bahçe’de kadınlar, doymak bilmez, dizginlenemez cinsel arzuları ve güçleri, ve onu doyurma ve kendilerine çıkar sağlama konusundaki akıl almaz desiseleriyle hem dayanılmaz, hem de çok “tehlikeli” varlıklar olarak betimlenmektedir.[3] Ancak yalnızca kocalarına ram olmaya razı, suskun, yalnız ve yalıtılmış varlıklar olarak evin içinde tutuldukları zaman giderebilecek bir tehlike (ne ki bu da garanti değil. Nefzavi’nin kitabı kocaları evde yokken âşıklarını koyunlarına alan kadınların öyküleriyle dolu!)… Bu ikircim (aynı anda hem arzu hem de tehdit nesnesi olmak) kendini, fitne kavramında açığa çıkartmaktadır.

 

“ ‘Kadın’ sözcüğü Araplar için kaçınılmaz olarak ‘fitne’ sözcüğüyle başa baş gider. Arap kadınları olumlu kişilik özellikleriyle fitne’yi, yani baştan çıkartıcılığı öylesine birleştirmişlerdir ki, çekiciliklerinin toplumda fitne’ye yol açacağını kabullenen ve kadınların cinsel güçlerini köşetaşı olarak benimseyen İslâmî ethos’un ayrılmaz bir parçası hâline gelmiştir. Burada bu sözcük, ilişkin ama farklı bir anlamda Allah’ın kurduğu (dolayısıyla da değiştirilmemesi gereken) düzene karşı başkaldırı, komplo ya da anarşi anlamında kullanılmaktadır. Bu, erkekler kadınların cinsel isteklerini karşıladıkları, onları mutlu ettikleri ve namuslarını korudukları sürece yaşamın kendisi istikrarlı ve süregen akışını sürdürebileceği ve toplumun istikrara kavuşup yapısına yönelen her türlü tehlikeyi savuşturabileceği sonucuna vardırmaktadır. Bunun sağlanamaması durumunda kadınların namusları tehlikeye düşeceğinden ve bunun sonucunda da her an sıkıntı ve tedirginlik ortaya çıkabileceğinden, fitne başıboş kalmış sayılır. İnsanlar arasında huzurun hüküm sürebilmesi için kadınların erdemlerinin korunması gerekir, bu da onun fitne’si (baştan çıkartıcılığı) göz önünde bulundurulursa hiç de kolay bir görev değildir. (…)

Bu nedenle Araplar arasında kadın daima erkek ve toplum için bir tehlike addedilmiş, neden olabileceği zararı önlemenin tek yolu erkekler ve toplumla karşılaşmasının önüne geçmek üzere onu eve kapatmakta görülmüştür. Herhangi bir nedenden dolayı mahpushanesinin dört duvarı dışına çıkması zorunluysa, kimsenin çekiciliğine kapılmaması için gereken her şey yapılmalıdır. Bu nedenle iyi paketlenmesi gereken bir patlayıcı gibi örtülere, peçelere büründürülmüştür. Bazı Arap toplumlarında kadınların bedenlerini gizleme kaygısı öylesine ileri boyutlara varmıştır ki, parmağının ucunun ya da topuğunun bir anlık ortaya çıkışı kargaşaya, ayaklanmalara ve kurulu düzenin çöküşüne yol açacak bir fitne kaynağı sayılmıştır.” (Saadavi, 1991: 173-74)

 

Saadavî’ye göre Arap kadınının “tehlike”si, Cahiliye döneminden, daha doğrusu göçer-yarı göçer bedevî kabilelerinin zorlu, ama özgür yaşam tarzından kalıttığı cinsel bağımsızlığından kaynaklanmaktadır; göçerlikten yerleşikliğe, aşiretten kent uygarlığına geçiş momentine denk düşen Asr-ı Saadet (Muhammed Peygamber’in sağ olduğu dönem) literatürü, bağımsızca davranan, savaşlara katılan, kocasını kendisi seçen, dilediği zaman boşanan, şairlikle iştigal eden, ordular yöneten, hatta peygamberlik iddiasında bulunan kadınlara ilişkin anlatılarla doludur. Arap kavimleri “medenîleştiren” (kentlileştiren) yeni din, aynı zamanda kadınların bağımsızlıklarını adım adım yitirmelerinin sahnesi (ve aracı) olmuştur.[4]

Kur’an’ın Nisâ suresinin 34. ayeti, bu “yitirme” sürecinde kritik bir eşiğe işaret eder:

 

Erkekler, mallarından (kadınlar için mehir ve nafaka olarak) harcamaları sebebiyle ve Allah’ın, onların bir kısmını, diğerlerine üstün kılmasından dolayı, kadınların üzerinde daha çok kâimdirler (koruyup gözetici, idare edicidirler). Bu bakımdan salih amel (nefs tezkiyesi) yapan kadınlar itaatkârdırlar, Allah'ın (onların haklarını ve iffetlerini) korumasıyla, onlar da gaybde (kocalarının yokluğunda hem kendilerini, hem kocalarının mal ve şerefini) koruyucudurlar. İtaatsizliklerinden (baş kaldırmalarından) korktuğunuz (kadınlara) ise (önce) nasihat ediniz. Ve (sonra da) yataklarında yalnız bırakınız. Ve (hâlâ itaat etmezlerse) onlara vurunuz. Bundan sonra eğer size itaat ederlerse, artık onların aleyhine başka bir yol aramayın. Muhakkak ki Allah Âli’dir (yücedir), Kebîr’dir (büyüktür).

 

Görüldüğü üzere, Kur’an erkeğin kadın üzerindeki üstünlüğünü, -bir yandan iktisadî gerekçelere (erkeğin malını kadın için harcamasına), bir yandan da ilahî iradeye dayanarak tesis etmektedir. Yani erkeğin üstünlüğü, İslâm dünyası için bir Kur’an hükmüdür. Dahası, kadın kocasına itaat etmekle yükümlenmiştir - itaatsiz kadının cezası ise, dayaktır. Bedevî yaşamında kocasını özgürce seçebilen, birden çok erkekle evlenebilen, kocasından boşanmak için çadırının girişini ters yöne çevirmesi yeten, kocasına (Peygamber de olsa) kafa tutabilen,[5] siyasal, kültürel, yazınsal etkinliklere serbestçe katılan Arap kadınlar için büyük bir mevzi kaybı…

“Fitne”, böylelikle bazıları Kur’an’a, büyük çoğunluğuysa Sünnet’e dayandırılan, yıllar geçtikçe daha da ağırlaşan hükümlerle denetim altına alınmaya çalışılacaktır. İslâm hükümleri, bir yandan erkekleri kadınlarda gizli tehlikelere karşı uyarırken, bir yandan da bedeni yabancı gözlerden gizlenmiş (tercihan evinin dört duvarı arasında; dışarı çıktığındaysa tesettürü sayesinde), uysal, itaatkâr, suskun, tutumlu, idareli, kocasının tüm isteklerini anında karşılamaya hazır ve istekli kadın tipini idealize eder.

Böylelikle, örneğin Buharî ve Tirmizî, Usame ibn Zeyd’den, Muhammed Peygamber’in “Erkeklere kendimden sonra kadınlardan daha zararlı bir fitne bırakmadım,” dediğini aktarmakta, ya da Müslim, “Kadınlardan kaçının; zira İsrailoğullarına ilk fitne kadın yüzünden düştü,” hadisini bildirmektedir. Yine Buharî ve Müslim, Ebu Hureyre’ye dayanarak, İslâm Peygamberi’nin, “Eğer Benî İsrail olmasaydı, et kokuşmazdı. Eğer Havva olmasaydı, kadınlar kocalarına hiçbir zaman ihanet etmezdi” dediğini aktarır. Kadın “ihanet”le ve “nankörlük”le öylesine damgalanmıştır ki, çocuk doğurması ya da namaz kılması bağışlanmasının güvencesi değildir: “(Kadınlar) gebe kalıcıdırlar. Doğurucudurlar. Emziricidirler. Evladlarına şefkat göstericidirler. Eğer kocalarına karşı yaptıkları nankörlük olmasaydı onların namaz kılanları cennete gidecekti.” (Ebî Ümâme’den İbn-i Mâce ve Hâkim) (Arslan 1975: 191-2)

“Fitne” görüldüğü üzere, iki yönlüdür; ilki kadın cinselliğinin erkeği daha “uhrevî” görevlerden alıkoyması olasılığı, ikincisi ise, kocanın ebedî “aldatılma” endişesi… (İslâm’ı benimseyen Arap toplumlarında yaşlı erkeklerin çocuk sayılan yaşlardaki kızlarla evlenmesinin bugün de yaygın bir pratik olduğu göz önünde bulundurulduğunda, bu “korku”nun kültürel bir temelden yoksun olduğu, söylenemez.)

 “Fitne” kaynağı oluşları, kadınların sıkı bir denetim altında tutulmalarını gerektirmektedir. Örneğin “evden çıkmayarak”: “Kadının tümü avrettir. Muhakkak kadın evinden çıkınca şeytan onu gözetir. Kadının Allah’a en yakın olduğu vakit, evinin derinliğine gömülü olduğu vakittir,” diye aktarıyor İbn-i Ömer, bir hadisi;[6] İbn-i Hibban’ın İbn-i Mesud’dan aktardığına göreyse, Muhammed Peygamber, şunları söylemiştir: “Kadının Rabbinin cemâline en yakın bulunduğu zamanı evinin derinliğinde bulunduğu zamandır. Kadının evinin açık bir yerinde namaz kılması, camide namaz kılmasından daha üstündür. Evin içindeki küçücük odasında kıldığı namaz ise evin içinde kıldığından üstündür.”[7] Dinsel buyrultular, burada da hızını alamaz: “Kocası çıkmasını istemediği hâlde kadın evinden çıkarsa, gökteki bütün melekler, cin ve insan hariç, yanından geçtiği her şey ona lanet eder. Ta ki evine dönünceye kadar!” (İbn-i Ömer’den nakleden Taberanî) (Arslan 1975: 92)

Ancak evden çıkmamak yetmez. Ev içerisinde kadın boyun eğici, mutlak itaat edici olmalıdır: “Kocanın eşinin boynundaki hakkından birisi, kocası onun nefsini istediği zaman, o devenin sırtında ise dahi nefsini kocasından menetmemesidir. Yine kocanın hakkından birisi de kocanın izni olmadan onun evinden herhangi bir şeyi başkasına vermemektir...” (İbn-i Ömer’den nakleden Beyhakî) (Arslan 1975: 193). “Eğer ben, herhangi bir kimseye başka bir mahalla secde etmesini emretseydim, muhakkak ki, kadına, kocasına secde etmesini emredecektim. Böyle bir emri de kocanın zevcesi boynunda bulunan hakkının büyüklüğünden verecektim,” (Arslan 1973: 173).

İslâm’ın peygamberi, erkekleri de karılarına uymama konusunda uyarmakta: “Sizden hiç biriniz, bir erkek kimse ile istişare etmeden iş işlemesin. Şayet istişare edecek kimse bulamazsa, karısı ile istişare etsin. Sonra da karısının fikrine muhalefet etsin. Zira onun görüşüne muhalefette bereket vardır.” (Aynul İlim’den) (Uysal 1978: 89)

 

2. “Yerel ve Çağdaş” Örnekler

 

Liberal-İslâmî cenahtan bu hadislerin sahih olmadığı, İslâm toplumlarını yüzyıllardır etkisi altına alan ataerki tortularının ifadesi olduğu vb. yolunda kimi itirazların yükseleceğini biliyorum. Hemen vurgulayayım; burada önemli olan bu hadislerin “sahih” olup olmadığı değildir. Ne işimiz, ne de konumuz bu. Önemli olan, yüzyıllar boyunca Müslüman toplumların “orta direği”ni oluşturan kentli/kasabalı orta yaşlı, “dini bütün” erkeklerin, derlemeleri cami önlerinde sebilullah satılan bu “hadis”lere dayanarak (karısı olsun, kızı olsun, mahallelisi olsun) kadınların yaşamını nasıl cehenneme çevirdikleridir. Nitekim, “durumdan vazife çıkartan” imamlar, vaizler, tarikat/cemaat önderleri, İslâmcı yazarlar hızlarını alamayıp bu “kutsal kökenli” buyrultuları meşreplerince ayrıntılandırmaktan geri durmazlar:

Bakın Konya eski merkez vaizi Mustafa Uysal, kocaların karılarını dövmelerini caiz kılan koşulları nasıl sıralıyor:

 

Kocasının karısını tazir ve tekdir suretiyle dövmesi, şu hususlarda caizdir:

1.                                           Hanımının kocasının huzuruna giyip takınması lazım gelen zinetini takınmaması neticesindedir. Zira kadın, bütün süs eşyalarını giyinmesi ve güzel kokulanıp kocasının huzuruna çıkması lazımdır. (…) Evde pislik içinde bulunup, dışarıya yabancı erkeklerin göreceği yere süslenerek, kokulanarak çıkan mel’un kadınları elbette kocası dövebilir. (…)

2.                                           Kocası, karısını döşeğe davet ettiği zaman meşrû mazeret yok iken icabet etmediğinde dövme hakkı vardır ve dövebilir. (…)

3.                                           Karısı namazı kılmadığı zaman kocasının dövme hakkı vardır ve dövebilir. (…)

4.                                           Cünüplükten gusül etmeyen karısını kocası döver. (…)

5. Kocasının izni olmadan veya müsâade etmediği yere karısı çıkar ve giderse, kocasının dövme hakkı vardır.” (Uysal 1978: 105-107)

 

Bakın, bir Türk-İslâm sentezcisi, Abdülkadir Duru, “Türk ailesini kurtarmanın yollarını çizdiği” (Duru 1976, arka kapak yazısı) kitabında, kadının görevlerini nasıl sıralıyor:

 

“Evin kadını kendi babasından, dedesinden, dayılarından, kardeşlerinden, amcalarından ve yeğenlerinden, kayın pederinden ve büyük kayınbiraderinden başka hiçbir erkeği eve almayacak. (…)

Aile reisi kadını kapıdan dışarı yalnız çıkarmayacak ve çıkmasına izin vermeyecek.

Gidilmesi gereken yerlere kapalı olarak ya kendisi götürecek ya da görmesi mahsur olmayan erkek yakınlarından biri ile gönderecek. (…)

Aile ekonomisinde biriken fazlalık eşler arasında sır kalacak. Aile reisi kadının sun’i süslenmesini, Batı Doğu benzerliklerini istemeyecek. Sehven yapılan bu gibi yanlışlıkları men edecek. Yabancı bir töreye kesinlikle yer verilmeyecek. (…)

Milli şuur tüm aile fertlerinde en yüksek seviyede olacak. Bu da önce eşlerden başlayacak. (Duru 1976: 36-39).[8]

 

Bakın Kandiyeli (Girit) Fahrizade İbrahim Murat (1991: 45), yayıncısının “hedonizm, materyalizm, Makyavelizm, şehvet, menfaat üzerine kurulmuş menhus medeniyet”e karşı okuru “Yaratılışa, tabiata, fıtrata, akla, vicdana, irfana uygun tek medeniyet İslâm”a (ss. 7-8) çağırmak üzere yayınlandığını söylediği kitabında, Şeyh Sadî’den aktardığı beyitlerle kocalara nasıl nasihat ediyor:

 

“Karı pazar, eğlence, gezmek yolunu tuttu mu onu döv. Yoksa sen de karı gibi git evde otur!”

 

Bakın, Mehmed Fâik, yeni evlenecek genç kadınlara nasıl nasihat ediyor:

 

“Bir kız gelin olunca, içinde doğup büyüdüğü yuvasından çıkıp hiç bilmediği, görmediği âdetlerini ve ahlâkını tanımadığı bir hâneye, bir âileye dahil olur. Orada mevkii ve vazifesi mühimdir. Zevcinin ve akrabasının rıza ve hoşnutluğunu gözeteceği gibi, eş işlerini dahi yoluyla ve tamamiyle idare edecektir. Bu politikalar, bu işler hep o kızın himmet ve gayretine bakar. Binaenaleyh hanım kız, olduğu yerde akıllı ve tedbirli hareketiyle itaatkâr, cana yakın, gönül alıcı muamelesiyle beğenilen güzel bir yol tutmalıdır. Maharetli eliyle işe dikkat ve gayretli, intizama muhabbeti ve hüsn-i idâreye riayetiyle hakikâten ‘eteği belinde bir ev kadını’ namını almalıdır.” (Mehmed Fâik 1990: 36-37).

 

Aynı yazarın (1990: 30) erkeklere nasihati ise şöyle: “Kadının çeşitli işler içinde, çoluk çocuk arasında bazen tahammülü darlaşır. Az çok hırçınlığı, huzursuzluğu, titizliği görülebilir. Bu hâl onlarda tabîidir… Erkek onların aczine ve zayıflığına acıyarak bunu hoş görmeli, tahammül edivermelidir… Binaenaleyh kadınların böyle ufak tefek kusurları oldukta artık habbeyi kubbe etmeyip, sözü kısa kesmek asıl büyüklük ve efendilik şanındandır.”

Bakın Ahmet Nazlı (2007) Aydınlanma Rasyonalizmini eleştirdiği makalesinde İslâm’ın adını anmadan İslâmî ilkeleri nasıl entellektüalize ediyor:

 

“Akılcı gelenekçilik, önce özgürlüğün sınırsız bir biçimde anlaşılmasına sebep olmuştur. Sınırsız özgürlük fikri de, seksüel özgürlük başta olmak üzere, ifade özgürlüğü, ebeveyn otoritesine karşı çocuğun özgürleşmesi, erkek kadın eşitliği gibi davranış tiplerini; hatta cinsel sapmaları özgürlük alanına dahil etmiştir. Akılcı gelenek, bu özgürlüklerin bütün toplumsal sorunları sadece çözdüğünü savunmamış, aynı zamanda, bu özgürlükleri savunmayı bir inanç hâline getirmiştir.

Kendi bedenine sahip olma inancı, kendi vücudunu istediği gibi kullanma ve kullandırma düşüncesi hazcılığın sınırsız bir şekilde anlaşılmasına yol açmış ve insan neslinin devamını tehlikeye maruz bırakacak derecede sapkın cinsel davranışlar ortaya çıkmıştır. Özellikle kadın özgürlüğü ve erkek kadın eşitliği inancı, kadını o denli özgürleştirmiştir ki, kadın bedenen çalışmakta güçlük çektiği alanlarda bile zorla çalışmış ve sırf erkeklerle boy ölçüşebilmek için akıl dışı işlerde kendini göstermiştir. Kadını yok sayan Batı uygarlığı, kadını her türlü hak mahrumiyetlerine uğrattığı için, ortaya çıkan eşitlik fikri, kadını daha fazla özgürleştirmemiş, kadını erkeğin tasallutuna daha fazla maruz bırakmıştır. Bugün kadına karşı şiddette Batı uygarlığı hâlâ başı çekmektedir.

Bu öyle bir sonuç doğurmuştur ki, konu sadece erkek kadın eşitliğiyle münhasır kalmamış; kadının kamusal alanda görünürlüğünün artması sonucu kadın cazibesinin erkek üzerinde bir tahakküm aracı olarak kullanılmasına yol açmıştır. Böylece aslında eşitlik gibi bir sonuca odaklı bir yapı, amacından sapmış ve kadının erkek üzerinde ne derecede tahakküm edebileceğinin akıl almaz örneklerini sonuç vermiştir. Sonuç, erkek kadın eşitliği olarak değil, kadının erkekten üstün olduğu şeklinde tecelli etmiştir.” (Nazlı, 2007)

 

Ve nihayet bakın, günümüzün bir “İslâm bilgesi” Ali Bulaç, kadınları “dekolte” konusunda nasıl uyarıyor:

 

“(...) Bir erkek organizması, çıplak kadın bedeniyle karşılaştığında, cinsel arzu duyar. Çünkü çıplak beden ona uyarıcı mesaj vermiştir, uyarıya rağmen erkek herhangi bir istek duymuyorsa, sorun var demektir. Eğer kadın kısmen veya tamamen teşhir ettiği çıplak bedeniyle erkeğe cinsel mesaj vermiyorsa yeterince cinsel cazibeye sahip olmadığı düşünülür.

Bir erkek iki durumda kitlesel teşhire sunulmuş bedene cevap vermez: 1) Kendini denetler, arzusuna hâkim olur. Bu ideal durumdur; 2) Uyarıya rağmen kadın bedeni onun için herhangi bir anlam ifade etmez. ‘Aşırı uyarılma’nın söz konusu olduğu plajda genellikle böyle olur.

Cinsel açlığın yaygın ve kadına ulaşmanın zor olduğu durumlarda, sürekli olarak uyarılan erkek, -haram gibi normlara sahip değilse- fırsatını bulduğunda kendisini uyaran -tahrik eden- kadına yönelir, rıza ile karşılık bulamazsa duruma göre saldırır. Erkekler günün her saatinde sokakta, televizyon ekranlarında tahrik edilmektedir. Büyük kentler yüz binlerce cinsel yönden cinsel aç bekar ve habire tahrik olmakta olan erkekle doludur. Dekolte kıyafetle erkeğin karşısına geçen kadının erkeği tahrik etmediğini iddia etmek deneysel pratiklerce yalanlanmaktadır. Tabii ki, tahrik tecavüz suçunun mazereti veya gerekçesi değildir, ama sebebidir. Cinsel tahrik veya çıplaklığı tecavüz suçuna mazeret veya gerekçe sayamayız ama, sebepleri göz ardı ettiğimizde ne kadar gerçekçi davranmış oluruz, bunu soralım.” (Bulaç, 2011).

 

Bu örnekleri, Diyanet Vakfı kitapçılarından cami avlularına, kasaba sahaflarına dek her yerde kolayca bulabileceğiniz binlerce kitapla, irili ufaklı İslâmcı gazetelerin köşe yazılarıyla, cami vaazlarıyla, cemaat sohbetleriyle, İslâmî web siteleriyle, İslâmcı radyo ve TV yayınlarıyla… müslümanca yaşamın ne olduğu konusunda fikir edinmek isteyen sıradan yurttaşların başvuracağı daha nice kaynakla çoğaltabilir, çeşitlendirebiliriz.

Nasıl ve kimin için bir “kadınlık tahayyülü”nü biçimlendirdikleri ise, oldukça nettir: Evde sadık, uysal, hamarat, sessiz hizmetkâr; yatakta ateşli aşüfte; sokakta “görünmez-gölge”; kocasının hırsını sırtında çıkartacağı değneği ona gönüllüce uzatan; çocuklarına müşfik ve titiz anne… kadını hangi ortalama erkek istemez ki? Hele ki “mücbir neden” erkeğin egosu değil de “ilahî irade” olarak tezahür ediyorsa!

Şunu yeniden vurgulamak gerek; ülkemizde yaygınlaşıp “anaakımlaştığı” (Ekinci, 2012) saptaması yapılan “muhafazakârlığın” önemli bir sacayağı olan İslâm(cılık)’ın toplumsal cinsiyet rolleri ve kadınların konumuna ilişkin “popüler fikirleri” üç aşağı beş yukarı, yukarıda çizmeye çalıştığım minvalde biçimlenmiştir; ve günümüzde çoğu İmam-Hatip çıkışlı ve Anadolu sermayesiyle ilintili “yeni siyaset sınıfı”nın dünya görüşünü, zihin haritasını yansıtmaktadır.

Bu haritayı, “devlet ricali”nin kadın konusundaki kimi “lapsus”larında izlemek de mümkün. Birlikte hatırlayalım mı?

- “Kız mıdır, kadın mıdır bilemem” (Recep Tayyip Erdoğan, 2 Haziran 2011).

- “Ben kadın-erkek eşitliğine inanmıyorum, çünkü yaradılışları farklı.” (Recep Tayyip Erdoğan, 18 Temmuz 2010)

- “Türk hanımları evinin süsüdür, erkeğinin şerefidir” (Vecdi Gönül, 27 Mart 2005).

- “Mini etekli, bikinili kadınlarımız da bizim başımızın tacı” (Faruk Özak, 16 Eylül 2010).

- “AKP kadınları feminizmin kölesi değil” (Dengir Mir Mehmet Fırat, 5 Mayıs 2008).

- “Üniversiteli kızın barda ne işi var?” (Hasan Albayrak - “Kredi ve Yurtlar Kurumu Genel Müdürü, 25 Kasım 2010).

- “Örtüsüz kadın perdesiz eve benzer, ya kiralıktır ya satılık” (AKP Ünye İlçe Tanıtım ve Medya Başkanı Süleyman Demirci, Facebook sayfası.[9])

- “Bal arıdan, kavga karıdan olur. /Kadının cihadı, eşiyle güzel geçinmesidir./ 15’inde kız ya erde, ya yerde olmalıdır./ Erkeğin göbeklisi kadının da bebeklisi makbuldür.” (Polis Akademisi Başkanı Remzi Fındıklı’nın Hasıl-ı Kelam adlı kitabına koymaya değer bulduğu “özlü sözler.”[10])

- “Tecavüz eylemi bir suç. Bu suçun cezasını kim çekmeli? Tecavüzcü çok ağır bir şekilde çekmeli. Ama siz tecavüzcüye değil, tecavüz sonucu ortaya çıkacak insana bunu ödetiyorsunuz. Bosna'da kadınlar tecavüze uğradı ama doğurdular. Anne karnında hepsi öldürülseydi o tecavüzcülerin yaptığından çok daha büyük bir dram, suç ortaya çıkacaktı.” (TBMM İnsan Hakları Komisyonu Başkanı ve AKP Sakarya Milletvekili Ayhan Sefer Üstün, tecavüz sonucu gebeliklerin kürtajla sonlandırılmamasını savunuyor. 31 Mayıs 2012.[11])

 

3. Türk Neo-Liberalizminin Zirvesinde: AKP İktidarı

 

Şu hâlde, bu dosyanın konusu olan “kürtaj tartışmaları”nı, kendini ilahi yetke tarafından kadın(lar)ı beden(ler)i dahil tümüyle denetim altında tutma eril yetki ve yetkesiyle donatılmış olarak gören muhafazakâr bir zihin diziliminden soyutlayarak ele almak, olanaklı değildir. Denetim altında tutmak: çünkü kadın(lar) başıboş bırakıldıklarında ne yapacakları belirsiz, kararları muallâk, zaaflı ve tehlikeli yaratıklardır. Kürtaj yasağı hem onların denetimsiz kaldıklarında yol açabilecekleri her türlü “ahlâksızlığa” karşı önlem, hem “Çoğalın ki ümmetimin çokluğuyla övünebileyim” diyen İslâm Peygamberi’nin buyruğuna riayet, hem de kadınlarını başıboş bıraktıkları için nüfusları hızla azalan ve yaşlanan küffar’a karşı güçlenme politikalarının bir gereğidir.

Ve aslına bakarsanız, son onyıllarda küresel ölçekte yükselişe geçen yeni-muhafazakâr eğilimle de uyum içindedir: Kürtaj karşıtı söylem ve doğurganlığın teşviki Reagan-Thatcher rejimiyle başlayan, ABD başkanı Bush’la zirvesine varan Neo-Con siyasaların taşıyıcı kolonlarından olagelmiştir.

“Yeni muhafazakârlık” ise 1980’lerin ortalarından bu yana yerküreye tasallut eden neo-liberal iktisadî siyasaların siyasal-kültürel veçhesini oluşturmaktadır. Aslına bakılırsa, neo-liberalizm kapitalizmin “devlet müdahaleciliği-serbest ticaret” biçiminde süregiden salınımlarının bir fazından ibaret değildir. En azından felsefî planda, modernitenin (daha çok da Aydınlanma’ya bağlanan fikirler çerçevesinde biçimlenmiş modernite anlayışının) eleştirisine denk düştüğü ölçünde, “Batı kapitalizmi”nin (ama daha çok da “Batı” kavramının) denk düştüğü çoğu şeyin “Kuzey” kavramı içerisinde kendi zıddına tahvil olduğu bir paradigma değişikliğine denk düşmektedir.

Böylelikle, örneğin “Evrensel(ci)lik” kavrayışı yerini “yerel”i ve “çeşitliliği” kutsayan (ama aynı zamanda onları küreselleşmiş/kendini yerküre ölçeğinde genleştirmiş bir piyasaya tabi kılan) bir görecilik/tikelciliğe; “demokrasi” kavramı yerini “gözetim teknolojisi”ne; “üretkenlik ethos’u” tüketimci hedonizme; “sınıf” yerini “kimlik politikaları”na; sekülarizm “ılımlı dinselliğe”; “Akılcılık” “yeni dindarlığa”; “örgütlülük” yerini cemaat ilişkilerine, formel informele… bırakmak üzere dönüştü.

Bunun sınıf ilişkileri açısından bir getirisi, istihdam deregülarize edilir, esnek-zamanlılaştırılır ve örgütsüzleştirilir, böylelikle işgücünün maliyeti düşürülürken, emeğin “cemaate” (aile, mahalle, akraba grubu vb.) havale edilmesiydi. Her biri son tahlilde işgücünün maliyetini düşürmeye yarayan iki işlevi gerçekleştirmek üzere: 1) iş sürecinin deregülarize edilmesiyle (parça başı işler, ter atölyeleri, evde gerçekleştirilen üretim, taşeronlaştırma, esnek üretim vb.) “iş”i haneye (ya da yer altı atölyelerine) yönlendirip yönetimini hane reisine, yerel önderlere, aracılara, taşeronlara vb. bırakarak üretim (ve iş yönetimi) maliyetini düşürmek; 2) “İşçi”nin (sigorta, kreş, öğle yemeği, servis, emeklilik vb.) “hak”larını budayıp bu gibi (yeniden üretime yönelik) hizmetleri haneye yönelterek formel mekanizmaları informel olanlarla ikame etmek.

Yeni-muhafazakârlığın dört elle sarıldığı “aile” söylemi, bu açıdan bakıldığında, neo-liberal iktisadî politikaların “yatağını hazırlayan” bir kılıf işlevi görmektedir. Muhafazakâr zihniyet açısından yabancılaştırıcı/maddiyatçı modernitenin darmadağın edip fertlerini atomlaştırdığı, erkeklerini alkolizm-kumar-şehvet, çocuklarını tüketimcilik-haz-uyuşturucu, kadınlarını ise düşkünlük batağına sürüklediği sıcak, güvenilir aile yuvasının mahremiyetine yeniden dönme girişimi. “Evet, ama” diye yankılamaktadır neo-liberal kapitalizm, “aynı zamanda her türlü sosyal güvenceden soyulan bireylere destek görevi üstlenen, yeniden üretim kadar, üretim sürecini de -alabildiğine ucuza- sırtlanan, toplumsalın tüketildiği noktada sosyal hizmetleri bilâbedel omuzlayan bir aile.

“Aile”nin ise neredeyse “kadın” demek olduğunu söylemeye gerek var mı?

XXI. yüzyılın yerli neo-liberal/Neo-Conları; Türkiye’nin yükselen sınıfı Anadolu Kaplanları (Anadolu bentlerini çoktan yıkıp “küreselleştiklerine” göre, bu terim artık bir “galat-ı meşhur”dan ibaret) ya da kendilerini nitelendirmekten hoşlandıkları terimle “modern muhafazakârlar”, bu trend’i adeta tabiatlarına mündemiçmişçesine benimsediler. Kendi İslâmî-geleneksel zihniyetleri ile yeni-muhafazakârlığın değerleri arasında rezonans kurmak, gerçekte hiç zor değildi. Böylelikle, “kendi halkının değerlerine yabancılaşmış, züppe, şımarık, hodbin zenginler” imgesini namazında-niyazında, kadınlarının başı bağlı, hayırsever, fakir-fukara babası, Cuma’ları işçisiyle birlikte namaza duran” iş adamları ile ikame ederek hegemonyayı sağlama alma olanağı doğuyordu ne de olsa. Ve de yalnız patron-işçi ilişkileriyle değil, aynı zamanda tarikat/cemaat ilişkileriyle de bağlandığı emekçilerinin talepkârlık düzeyini en altta tutmak.[12]

Kaldı ki, nihayetinde muhafazakârlığınız size zarar vermeye başladığında kimseye hissettirmeden onu ihlâl ediverirsiniz; tabii suret-i hak’tan yana gözükmeyi hiçbir zaman elden bırakmadan. Böylelikle, örneğin bir yandan herkes için 4+4+4 sistemini hararetle savunurken kendi torununuzu Fransız müfredatlı Charles de Gaulle Lisesi’ne kaydettirirsiniz.[13] Ya da “Ben Kureyşli, kuru ekmek yiyen yoksul bir kadının oğluyum,” diye övünen bir peygamber için bir yandan cemaat sohbetlerinde, vaazlarda, mukabelelerde gözyaşı döküp, bir yandan da “tesettür defileleri” düzenleyebilir, Yves Saint Loraine’den giyinebilir, yatlarda dolaşabilir, lüks lokantaları, AVM’leri doldurabilirsiniz… Bütün bunları yaparken sizi eleştirmeye kalkışanlara, “Başörtüsüne karşı çıkmak neyse, bugün muhafazakâr kesimlerin zenginlikten pay alma talebine karşı çıkmak da aynı şeydir,”[14] diye talkını verebilirsiniz…

Alaturka neo-liberal yeni-muhafazakârlık, kadınlar söz konusu olduğundaysa, bir yandan kürtaj/ doğurganlık/ kız-kadın söylemleriyle toplumsal belleğin en dipteki tortularını karıştırmakta, bir yandan da kadınların okutulması (tercihan açık öğretimle liseyi bitirinceye dek), şiddetten korunması (“Yaratılan/Yaratan” telmihleriyle) mesajlarını vermektedir.

Bu iki çelişik vektör bir araya geldiğinde, vahim bir ülke gerçekliğine denk düşer: Türkiye’de 27 milyon dolayındaki 15 yaş üstü kadın nüfusun 11.9 milyonu, “ev kadını” olarak tanımlamaktadır. “Çalışıyor” gözüken kadınların 3 milyon kadarı ise kırsal kesimde, yani esas itibariyle “ücretsiz aile emekçisi” olarak istihdam edilmektedir. Bu, ana gövde itibariyle 15 milyon dolayında kadının bağımsız bir gelirden yoksun olarak, koca/baba eline bakmakta olduğunu gösterir. İşsiz, iş bulmaktan umudunu yitirmiş, hasta, engelli vb. statüler de bu sayıya eklendiğinde, Türkiye’de yaşayan kadınların üçte ikiye yakınının iki ayakları üzerinde durmalarını sağlayacak bağımsız bir gelir kaynağından yoksun olduğu çıkmaktadır ortaya.

İşin daha da vahimi, 15 yaş üstü toplam kadın nüfusunun 20 milyon kadarı, ilköğretim ve altı bir eğitimle yetinmektedir; bir başka deyişle, bağımsız bir yaşama olanak sağlayacak bir iş bulma şansından yoksundur. Bir başka deyişle Türkiye’de tüm kadınların yüzde 77’si, ilköğretim ya da altı bir öğrenimle “idare” etmektedir. Yani, Türkiye’de kadınların yüzde 77’si, çalışmak istese de, tarım-dışında, vasıflı bir iş bulma şansına sahip değildir. Bu, “çalışmak zorunda” olan kadınların en düşük ücretli, en olumsuz koşullara sahip işlere razı olmasını zorunlu kılan bir veridir. Türkiye kadınlarının kentlerde/kent varoşlarında yaşayan ana gövdesi, “ev kadınlığı” ile “ayak işleri” arasında tercih yapmakla karşı karşıyadır - tabii “ayak işleri”ni bulabilirse…

Nitekim, tarım dışında çalışan kadınların yüzde 70’i yüksek okul mezunudur. Tarımda kayıt dışı çalışan kadınların oranı: yüzde 99’dır. Bu oran, tarım dışında ise yüzde 66 düzeyinde seyretmektedir.

Tüm bu veriler neyi mi gösteriyor? Türkiye’deki kadın nüfusun ana gövdesinin, hem bir “istihdam fazlası” hem de “ucuz işgücü deposu” işlevini gördüğünü. Hem üretim hem de “yeniden üretim” maliyetlerini alabildiğine düşürmede yararlanılabilecek bir “depo”:

 

“Neo-liberalizmle muhafazakârlığın mutlu evliliği, kadınların daha kötü koşullarda, daha esnek, daha güvencesiz, daha kuralsız biçimlerde çalışmalarının yolunu açarken, diğer yandan da, bedenlerinin ve emeklerinin her türlü sömürüsü üzerine kurulu bu sisteme ‘fıtratları gereği’ ses çıkarmamaları sağlanmaya çalışılıyor. Giderek daha vahşileşen biçimlerle emekçilerin yaşamları üzerine kurduğu dünyada, kadınları ikincil hâle getiren, emeklerini ve yarattıkları değerleri hiçleştiren, şiddete-sömürüye-ezilmeye mahkûm kılan kapitalizmin ataerkiyle dayanışması, sermayenin kendi ihtiyaçlarına meşruiyet kazandırması ve devamlılığının sağlanması için güvence sağlıyor. (…)

Neo-liberal politikaların sonucu olarak devletin artık yerine getirmediği bütün hizmetleri yüklenmesi beklenen kadınlar, sosyal güvenlik, sağlık, eğitim, bakım gibi özelleştirilerek piyasanın emrine sunulan her şeyi bir ‘görev’ olarak üstleniyor, duygusal emekleriyle bu boşluğu dolduruyorlar. Ev içinde üstlenmek zorunda kaldıkları işler kaçınılmaz olarak artıyor. Diğer yandan ucuz, itaatkâr, örgütsüz, çaresiz bir işgücü potansiyeli olarak kadınların istihdama çekilmesi, maksimum kâr için emeğin maliyetini minimuma çekmek isteyen sermaye açısından olmazsa olmazlardan. Artık yeni moda; ‘boş boş oturan’ kadın yerine evdeki görevlerini aksatmadan, evin geçimine “yardımcı” olan kadın! Bu durumda, hem ev içi emekleriyle toplumsal yeniden üretimde görünmeyen bir sırtlanıcı olarak kullanılabilir, hem de tam da bu nedenle kadınların (ve de erkeklerin) daha kötü koşullar altında, daha az ücretle çalışmalarının garantisi hâline gelebilirler patronlar için… (Karaca 2011)

 

Evet, iktisaden neo-liberal, kültürel açıdan ise “Neo-Con” AKP iktidarı, “aileyi koruma” politikaları adı altında “çalışan/işçi kadın” ile “ev kadını” arasındaki sınırları ev kadınlığı lehine bulanıklaştırıyor. Avukat Hülya Gülbahar’ın saptamalarıyla,

 

“AKP’nin kadınlara yönelik uygulamalarına baktığımızda ev içi rollerinin pekiştirildiğini görüyoruz. Örneğin, kadınlara vergi mevzuatından dolayı bir kolaylık getirildiği zaman evde iş yapan kadınlara, yani asıl olarak evinde çalışıp, ev işi ve çocuk bakımından sonra bir de fabrikalara iş yapan kadınlara getiriliyor. Eğitim konusunda bir devlet yardımı yapılacaksa bu yardım o çocukların velisi ve o çocuklardan sorumlu olarak görülen, evde duran kadınlara yapılıyor, çalışan kadınlara bu anlamda herhangi bir yardım yapılmıyor, örneğin. Aynı şekilde engelli ve hasta ve yaşlı bakımını evde yapan kadınlara birtakım destekler sağlanmaya çalışılıyor.

Görüldüğü gibi AKP’nin ‘kadınlara pozitif ayrımcılık yapıyoruz’ diyerek yaptığı bütün uygulamalar, kadınların ev içi yükünü pekiştirecek, evdeki rollerini destekleyecek uygulamalar.

Asgari ücretle çalışan iki çocuklu bir kadına, her çocuk için iki yıllık hizmet borçlanması hakkı getirildi. Ama 11 bin lira gibi, asgari ücretli bir kadının yanından bile geçemeyeceği bir rakam bu. Dolayısıyla kâğıt üzerinde, çalışan kadını da destekliyoruz demek için, bir propaganda malzemesi yaratılmış oldu. Hayata geçme şansı sıfıra yakın bir düzenleme bu da.

AKP’nin kadınların çalışma yaşamındaki gücünün artırılması, ev ve iş yükünün kadınlarla erkekler arasında ve toplumla paylaştırılması gibi bir politikası yok. Bunun en önemli göstergelerinden biri, Maliye Bakanlığı bütçe planında açık ve net bir şekilde, “misafirhane (kadın sığınakları da bu kapsamda), lojman, kreş açılmayacak; var olanların onarımı dahi yapılmayacak” ibaresinin yer alıyor olması. Aynı şekilde işverenlerin -kamu ya da özel sektörde- kreş açma yükümlülükleri ciddi yaptırımlara bağlanacağı yerde, piyasadan hizmet satın alma gibi keyfi ve hiçbir yaptırımı olmayan düzenlemeye çevrilmesi de AKP iktidarının çalışma hayatında kadınların önünü kapatan politikalar izlediğinin tipik bir göstergesi.” (Gülbahar 2010)

 

5.                 Sonuç Olarak

 

Artık toparlayayım dediklerimi.

Bu coğrafya, bu toplum, “fitne kaynağı” olarak gördüğü kadını baskılama/ denetlemeye yönelik, dinsel söylemin ağır bastığı bir gelenekler yığınıyla yüklüdür.

Bu gelenekler yığınının ev/domestik alanla sınırlandırdığı kadınların önüne uzatılan model “uysal, suskun, bakımlı, kocasının her türlü isteğini her an karşılamaya hazır, iffetli, itaatkâr, vb…” “cariye” modelidir.

Bu “model, yüzyıllar boyunca, özellikle de kentsel yaşamda kadınlığı “ev-merkezli” olarak konumlandırmıştır.

Kapitalizm emekçi kadın yığınlarını ucuz işgücü kaynağı olarak fabrikalara süren “kadının özgürleşmesi” perspektifini, kadın emeğini esnek istihdam biçimleriyle daha da ucuzlatıp tasfiye ettiği sosyal hizmetlerin yükünü kadınların sırtına yüklediği bir “Neo-Con”lukla ikame ettikçe, dinsel olanlar dâhil bir dizi geleneksel argümanı da devreye sokmuştur.

Böylelikle “aile”nin değerler sisteminde yeniden merkeze yerleştirildiği bir “yeni-muhafazakârlık” trendi, küresel ölçekte neo-liberal siyasalara eşlik eder olmuştur.

Böylelikle, Türkiye’nin (2000’li yıllardan beri hükümet, son birkaç yıldır da iktidar olan) yükselen sınıfı, İslâmî burjuvazi, bu “model”i kendi anlamlar dünyası ve yaşam ideali çerçevesinde yeniden biçimlendirme işine girişmiştir.

Bu girişiminde yeni burjuvazinin amacı çok yönlüdür: Bir yandan yüzyıl boyunca gölgesi (ve küçümseyici/ dışlayıcı bakışları) altında kaldıkları, “Batılılaşmış” burjuvaziden tarihsel intikamını alarak dünya nimetlerinden payını genişletmek; bir yandan “manevî değer”lere bağlılık görüntüsüyle, geleneksel kitleler nezdinde kendi meşruiyetini pekiştirmek; bir yandan da emekçilerin maliyetini ve talepkârlık düzeyini asgarîye indirmek.

Bu tutumun kadınlara tercümesi ise, onları ev kadınları olarak şekillendiren (İslâmî) geleneklerin yeniden değerlendirilmesi sayesinde emek piyasasındaki “eklenti” konumlarını sabitlemek, böylelikle de durmaksızın tırpanlanan sosyal bütçelerin yükünü üstlenirken, kendi çalışmasını da sadece “aile bütçesine katkı” olarak gören uysal ve kendinin-bilincinde-olmayan emekçiler olarak kalmalarını sağlamaktır.

Onların uysal-suskun-hizmete hazır-hamarat-itaatkâr tutumlarından nemalanacak erkek yığınlarının iktidarla kuracağı özdeşleşim ve bunun sağlayacağı siyasal faydadan ise hiç söz etmiyorum.

AKP’nin “beden politikaları”, sanırım bu mülahazalarla bakıldığında daha bir anlaşılabilir hâle geliyor…

 

N O T L A R

[*] 24 Kasım 2012 tarihinde Aydın Eğitim-Sen’in düzenlediği toplantıda yapılan konuşma... 2 Aralık 2012 tarihinde İstanbul Eğitim-Sen 2. No.’lu şubenin düzenlediği toplantıda yapılan konuşma... 6 Aralık 2012 tarihinde İzmir 9 Eylül Üniversitesi Çağdaş Hukuk Topluluğu’nun düzenlediği toplantıda yapılan konuşma... Toplum ve Hekim Dergisi, Cilt:27, No:4, Temmuz-Ağustos 2012…

[1] Turgut Uyar.

[2] Kadın cinsel organı.

[3] Öyle gözüküyor ki kadınlar “halife kızı, başvezir karısı” olmakla dahi bu “tehditkârlık”tan yakayı kurtaramıyorlar. Nefzavî’nin kitabında aktardığı pek çok öyküden biri, Abbasi halifesi Memun’un kızı ve onun başvezirinin karısı olan Hamdune’nin, halifenin dalkavuğu Behlül’e bahşettiği samur kürkü ele geçirmek için onunla yatması üzerinedir. Neyse ki kurnaz dalkavuk, çevirdiği bir dolapla kürkünü Hamdune’den geri almayı başaracaktır. (Nefzavî  1991: 130-145).

[4] Sanırım kadın tahayyüllerinde Asr-ı Saadet’i referans alan İslâmcı feministlerin görmedikleri, ya da görmek istemedikleri tam da budur: bu dönemin bir “geçiş dönemi” olduğu ve İslâm dininin bu “geçiş”te üstlendiği rol…

[5] Muhammed Peygamber’in genç karısı Ayşe, keskin zekâsının yanı sıra serkeşliğiyle bilinir. Muhammed’e dilediği kadar kadınla evlenme hakkı tanıyan ayet indiğinde kocasına, “Allah senin bütün ihtiyaçlarını hemen karşılıyor,” diye kafa tuttuğu nakledilmektedir (Saadavi, 1991: 168).

[6] Arslan 1973: 46.

[7] Arslan 1973: 193.

[8] Duru’nun orada durduğunu sanıyorsanız yanılıyorsunuz. “İdeal Türk ailesi” anlatısını sürdürürken, bir “ideal aile”yi örnekler: Çoban falanca ile karısı Hacer’dir bu aile. Valinin karısı Emine, bu ailenin sırrını öğrenmek için Hacer’i ziyaret eder. Birkaç kez eve girmesi konusunda “efendi”sinden izin alma gerekçesiyle kapıdan çevrildikten sonra, Emine nihayet Hacer tarafından kabul edilir. Bu arada, kapıda duran değneği merak etmiştir. Ne olduğunu sorduğunda, Hacer yanıtlar: “Hanım efendi, biliyorsunuz akşam eve gelen erkeği, evin hanımı etkilerden arındırıp da içeri almak zorundadır. Yani kapıdan içeri, evine gelen aile reisi, hanımını gördüğü anda dışarıyı unutacak. Belki çok asabi gelir. O hâlinden hemen sıyırmam şart. Gerekirse o deyneği eline verir sırtımı dönerim; vursun birkaç tane, asabiyeti geçsin diye.” (Duru 1976: 60).

[9] “AKP’li yönetici: Örtüsüz kadın satılıktır”, http://haber.mynet.com/akpli-yonetici-ortusuz-kadin-satiliktir-559819-gu...

[10] Dinçer Gökçe, “… ‘15’inde Kız Ya Erde, Ya Yerde Olmalıdır’ Diyen Başkan Yeniden Atandı”, Hürriyet, 31 Temmuz 2012.

[11] http://www.aksam.com.tr/tecavuze-ugrayan-da-kurtaj-yaptirmamali--118800h....

[12] Bu konuda Yasin Durak’ın (2012) Konya’da küçük imalat işletmelerinde çalışan işçiler arasında gerçekleştirdiği alan çalışması çarpıcı bir örnektir.

[13] AKP Muğla milletvekili Ali Boğa, 22 Ağustos’ta seçim bölgesi Muğla’da katıldığı İmam Hatip Lisesi Mezunları ve Mensupları Derneği’nin pilav günü etkinliğinde, “Şu anda bir şans geçti elimize. Biz bütün okulları, elbette bu okulların kaydında kuydunda sayıyı artıracağız. Ama bütün okulları imam hatip okulu yapma şansını elde etmiş durumdayız. 4+4+4’ten sonra Kur’an-ı Kerim ve peygamberimizin hayatının seçmeli ders olmasından sonra bu şansımız var” diye konuşmuştu. (…) Ancak Boğa’nın bu açıklamalarına karşın torununun eğitimi için farklı düşündüğü ortaya çıktı. Boğa’nın torunu için tercih ettiği okulun, “imam hatipler” ya da “tarihini bilen, milletini seven, inancıyla barışık bir nesil yetiştirecek bir içerikle” de uzaktan yakından ilgisi bulunmuyor. Boğa’nın torunu, doğrudan Fransızca eğitim veren, müfretatının içeriği de tamamen Fransa tarafından belirlenen bir okulda öğrenim görüyor. Boğa’nın, Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarlığı’nda uzman olarak görev yapan kızı Tuğba Hatipoğlu’ndan torunu M.H. için ailesi Ankara’daki Fransız okulunu tercih etti. Boğa’nın torunu, okulla doğrudan Ankara’da Fransa eğitim bakanlığına bağlı olarak Fransız müfredatıyla eğitim veren Charles de Gaulle Lisesi’nin (Lycée Français Charles de Gaulle) anasınıfıyla tanıştı. Milletvekili Boğa’nın torunu, anasınıfına Charles de Gaulle’de başladı ve ilk eğitim ve orta öğrenimini burada aldı. (“Herkese İmam-Hatip, Toruna Fransız Okulu”, Radikal, 27 Ağustos 2012.)

[14] Star gazetesinden Mustafa Karaalioğlu, Aktaran: Oral Çalışlar, “Pamuk’un Burjuvazisi, Karaalioğlu’nun Burjuvazisi”, Radikal, 21 Ağustos 2012.

 

Yararlanılan Kaynaklar

 

Arslan, Ali (der.) (1975) Kadınlara Hitap. Hadis-i şerifler. İstanbul: Arslan Yayınları.

Bulaç, Ali (2011) “Organizmanın Tepkileri”, Zaman, 21 Şubat 2011.

Dede, Şule (2012) “AKP’nin Kadından Yana Derdi Ne?”, http://www.yarinlar.net/sayi-38-haziran-temmuz-2012/akp-nin-kadindan-yana-derdi-ne.html

Durak, Yasin (2012) Emeğin Tevekkülü, İstanbul: İletişim Yayınları

Duru, Abdulkadir (1976) Toplumsal ve Bireysel Düşünce Işığında Evlenmenin Yöntemi. İstanbul: Özden Yayınları.

Ekinci, Elif (2012) “ Hakan Altınay: Aile Bizim ‘Kuzey Yıldızı’mız”, Radikal, 17 Ekim 2012, s.30-31.

Fahrizâde İbrahim Midhat (1991) Hicab. İstanbul: Bedir Yayınları.

Gülbahar, Hülya (2010) “Muhafazakârlık öldürüyor”, http://ekmekvegull.blogspot.com/2010/11/muhafazakârlik-olduruyor-krkyama-28.html

Karaca, Sevda (2011) “Neo-liberalizmle Muhafazakârlığın Mutlu Evliliğinden Kadınların Payına Düşen Ne?” http://www.ozgurlukdunyasi.org/arsiv/ 89-sayi-218/374-neo-liberalizmle-muhafazakârligin-mutlu-evliliginden-kadinlarin-payina-dusen-ne

Mehmed Fâik (1990) Aile Saâdeti. İstanbul: Bedir Yayınları.

Nazlı, Ahmet (2007) “Muhafazakârlık ve Değişim”, Köprü Dergisi, sayı 97.

El Nefzavi, Şeyh Muhammed (1991) Itırlı Bahçe (16. Y.y. Arap Seks Kitabı), İstanbul: Yol Yayınları.

Sabah, Fatna Ait (1982) La femme dans l’inconscient musulman, Paris: Editions Le Sycomore,

El Saadavi, Neval (1991) Havanın Örtülü Yüzü, İstanbul: Anahtar Kitaplar.

Uysal, Mustafa (1978) İslâmda Tesettür ve Haya. İstanbul: Uysal Yayınları.

 

AKP’nin Eğitim Sistemi: Milliyetçi, Maneviyatçı Ve Piyasacı…[*]

 

“Bilginin iktidarla ilişkisi

sadece uşaklıkla değil,

hakikâtle de ilgilidir.”[1]

 

“Bu hükümet muhafazakâr demokrat bir hükümettir. Dünyanın hangi ülkesine bakarsanız bakın her iktidarın belli hedefleri vardır. O ülkedeki gençlik üzerinde, insanlar üzerinde hedefleri vardır. Anayasamızın 24. maddesini, bunu yazan çizenler şöyle bir açar okurlarsa, devlete nasıl görev verdiğini orada gayet iyi görürler. Bu devlet şu anda hükümetimizin elinde bir hedefe doğru yürüyor. (…) Bu gençliğin tinerci olmasını mı istiyorsunuz? Siz bu gençliğin büyüklerine isyankâr bir nesil mi olmasını istiyorsunuz? Siz bu gençliğin milli, manevi değerlerinden kopuk, hiçbir istikameti, meselesi olmayan bir nesil mi olmasını istiyorsunuz?”

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın bu sözleri, sanırım Türkiye’de eğitim-öğrenim alanında son yıllarda hızlanan gelişmelerin yönünü tayinde fazla söze gerek bırakmıyor. Ve bu ülkedeki tüm ilk/ orta öğrenimi ilgili taraflarla (öğretmenler, veliler, taban örgütleri, sendikalar vb.) en küçük bir istişarede bulunulmaksızın, sakar bir acullukla yeniden biçimlendirilmesi anlamına gelen şu mahut “4+4+4” düzenlemesinin arkaplanındaki “devlet aklı”nı olanca açıklığıyla ortaya koyuyor: “Milli-manevî değerlere bağlı, bir istikameti ve bir meselesi olan” bir gençlik yetiştirmek. (Bu “istikamet” Başbakan tarafından sonradan “dindar ve kindar nesil” olarak tavzih edilecekti!).

Yıllardır ülkeyi yönetegelen “ılımlı sağ” hükümetlerden ne farkı var diye sorarsanız, on yıllık AKP iktidarı süresince devletin dümenindeki kontrolünü güçlendiren hırslı, acul ve gözükara “yeni burjuvazi”nin dünya tahayyülleriyle daha uyarlı bir uygulama bu. Bir yanıyla kamu hizmetlerinin maliyetini artan ölçülerde “kullanıcılara” yükleyerek kamu gelirlerini özel sektöre yönlendirilecek tarzda serbest bırakmayı öngören neo-liberal açgözlülükle yüklü… [Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, öğrenci maliyetinin bir kısmının devlet tarafından karşılanacağı, üstünün de aile tarafından tamamlanacağı bir özel okul formülü üzerinde durduklarını açıkladı, örneğin. “Sağlık alanında gerçekleştirilen sağlık hizmetinin büyük oranda özel sektörden alınmasını öngören ve büyük ölçüde işe yarayan uygulama”yı örnek göstererek. 1739 sayılı yasanın 22. Maddesinde yer alan “İlköğretim kız ve erkek bütün çocuklar için zorunludur ve devlet okullarında parasızdır” ibaresi bu amaçla kaldırılmadı mı?]

Diğer yanıyla ise, “ucuz ve mütevekkil emekçi kuşakları” üretmeye yönelik bir tasarımdır 4+4+4… Kur’an-ı, Sünnet’i, İslâm peygamberinin hayatını ezberlemiş, küçük yaşta tezgâha yönlendirilmiş bir “şükür nesli”… (“Cemaat” toplantılarında kendilerine sendikalaşmanın “günah” olduğunun söylendiğini aktaran Tuzla sanayi işçileri, Diyanet ile füzyona giren Milli Eğitim’de nasıl bir insan tipini biçimlendirmeye kalkıştığı konusunda yeterli fikir veriyor.)

A.Ü. Eğitim Bilimleri Fakültesi’nden Profesör Necla Kurul, “4+4+4 düzenlemesi, bir boyutuyla siyasal iktidarın, işçi ve emekçi sınıfların ve yoksulların sisteme yabancılaşmasının giderek artması nedeniyle bir şeylere sarılma ihtiyacını öngörür.” diyor. “Bir yandan kapitalizmin günahlarını öbür dünyaya havale ederken, aynı zamanda bu dünyada olan bitene ilgisiz dindar bir kuşak yetiştirmeye dönük bir projedir. Kapitalist yaşamlık alanın işsizlik, açlık, açıkta kalma ve güvencesizlik korkusunu, muhafazakâr yaşamla perdeleyerek ‘rıza üretmek’ yoluyla çocukların ve gençlerin sömürülmesi amaçlanıyor: Ucuz, eğitimli ve itaatkâr kuşaklara sahip olmak.” Haksız mı?

İlk ve orta öğretim de hâl böyle iken (öğrencilere tablet bilgisayar dağıtılmasını öngören “Fatih projesi”, okul binalarının satılmasına olanak veren düzenlemeler vb. “akçalı ve buram buram yolsuzluk kokan kalemlere ise yer darlığı nedeniyle değinemiyorum[2]) 2012 yılının eğitim/öğrenim alanındaki “sürprizi”, YÖK’ün tartışmaya açtığı “Yeni bir Yükseköğretim Yasası” taslağı oldu…

YÖK’ün değiştirilerek yükseköğrenimde yeni bir yapılanmaya gidilmesi girişimleri, TÜSİAD’ın “Türkiye’de ve Dünya’da Yükseköğretim, Bilim ve Teknoloji” başlıklı “ünlü” raporuna, yani 1994 yılına dayanır. O günden bu yana hepsi şu ya da bu nedenle akim kalan onlarca taslak, tasarı, proje üretilmiş olsa da, tümü yükseköğrenimin neo-liberalizmin talepleri doğrultusunda, piyasanın entegre bir unsuruna dönüştürülmesini öngören düzenlemeleri öngörmekteydi. Gökhan Çetinsaya’nın YÖK’ünün hazırladığı taslak da bu hattın dışında değil. Ancak MÜSİAD’cılar, TÜSİAD’ın “neo-liberal üniversite” hayalini hayata geçirmede bu kez çok kararlı gözüküyorlar. YÖK’ün “tartışılsın” diye yayınladığı taslak metnin gereklerini şimdiden hayata geçirmeye başlamışlar bile. Örneğin TÜBİTAK’ın öncülüğünde başlatılan “Girişimci ve Yenilikçi Üniversite Endeksi”… Endeks kriterleri arasında yer alan “ekonomik katkı ve ticarîleşme”, egemenlerin üniversiteye dair tasavvurlarını açıkça ortaya koyuyor. “Henüz yeni YÖK yasası çıkmamışken, üniversitelerimizin ticarileşmenin temel kriterlerden olduğu bir sınıflandırmaya tabi tutulduğunu görmek şaşırtıcı. Biz henüz taslağı tartışıyor olsak da, hazırlıklar tamamlanmış gözüküyor,” diyor Raşit Tükel Hoca, şık bir “tecahül-ü arifane”yle…

Kurumsallaşmış üniversitelerin rektör ve dekanlarının, aralarında kentin vergi rekortmeni ya da üniversitenin en büyük bağışçısının bulunduğu, seçimine siyasal iradenin dâhil olduğu “ve üniversitenin mülkiyetindeki gayrimenkuller üzerinde üçüncü kişiler lehine ayni hak tesisine karar ver”me yetisiyle donanmış bir “Üniversite Konseyi”nce atandığı[3] bu yeni “girişimci, serbest piyasacı, rekabetçi, vb. vb.” üniversite modeline, çoğunu Abdullah Gül’ün atadığı rektörler “bile” karşı çıksa da,[4] korkarım atı alan Üsküdar’ı çoktan geçti…

Aslına bakılırsa, taslağın, neden yeni bir üniversite yasasına gereksinim duyulduğunu anlatan ilk dört sayfasında tam 12 kez geçen sihirli sözcük, “rekabet”, bu “yeni” yönelişin “geist”ını olanca çıplaklığıyla açığa çıkartmakta. “Rekabet” kavramı üniversiteler alanına yabancı, piyasaya değgin bir terim, bilindiği üzere. Aslına bakılırsa, Bologna sürecinin de tetiklediği yeni yönelişin özü, tam da bu: yükseköğrenim kurumlarını piyasanın bir aparatı kılmak. Taslağın kendisi, baştan başa ibretlik, ve yükseköğrenim camiasında esaslı değerlendirmelere tabi tutuldu. Ama sanıyorum, onu en iyi, yine kendisi anlatıyor: Üniversitelerde “Bilgi Lisanslama Ofisleri” kurulmasını öngören bölümü okurken insan Yükseköğretim Kurulu’na ait bir metin değil, bir şirket faaliyet raporu okuyormuş duygusuna kapılmadan edemiyor:

“Ayrıca, Yükseköğretim kurumlarında Bilgi Lisanslama Ofisleri kurulması önerilmektedir. Amaçları arasında, araştırmacıların yapacağı tanıtım faaliyetleri ile bilimsel çalışmaları ticari değeri yüksek konulara yönlendirmek, pazarda ihtiyaç duyulan bilgileri belirleme çalışmalarını yürütmek, araştırma sonunda üretilen bilgilerin ticari potansiyelini belirleme çalışmalarını yürütmek, ticari değeri olan bilgileri fikri mülkiyet kapsamında koruma altına alma çalışmalarını yürütmek, ticari değeri olan bilgilerin kullanıcı kişi, kurum ve kuruluşlara pazarlama, lisanslama veya devir ile transferini yapmak, bilgilerin sanayi şirketlerinde veya AR-GE merkezlerinde ürüne dönüştürülmesi çalışmalarına destek hizmetleri sunmak, bilgilerin satışından elde edilen gelirlerin yönetilmesi konularında faaliyet göstermek sayılabilir.”[5]

Evet, YÖK başkanının “bütün ideolojik mülahazalardan, misyonlardan arındırılmış bir yeni yükseköğretim alanı” yaratacağını söylediği yeni yasa taslağı, buram buram ideoloji kokuyor: üniversitenin mantığını tümüyle piyasaya tabi kılan ve yükseköğrenim kurumlarının ürettiği iki temel hizmeti (öğretim ve araştırma) tümüyle piyasaya endekslemeyi hedefleyen “neo-liberal ideoloji”…

 “Yeni Yükseköğretim Yasası taslağı”, Başbakan Erdoğan’ın geçtiğimiz aylarda yükseköğretim gençliğine apansız bir kararla sunduğu “elma şekeri”ni de böylece boşa çıkarmış oldu: yükseköğrenim harçlarının kaldırılmasından söz ediyorum.[6] [Hakkını yememek için şu gerçeği teslim etmek gerek: birinci öğretim harçlarının kaldırılması, devlet üniversitelerini ikili bir açmazla karşı karşıya bırakmaya yönelikti: mali kaynakları açısından tümüyle hükümete bağımlı olmak[7] ya da açığını “piyasaya açılarak” kapatmak… Böylelikle iktidar partisi, YÖK kurulduğundan beri “parasız, bilimsel, anadilde eğitim” için mücadele eden öğrencilerin talebini nasıl üniversiteleri “terbiye” aracı olarak kullanabileceğini göstermiş oldu…]

Özetle, 2012 yılında eğitim-öğrenim alanında belirleyici gelişmenin, piyasanın dışında hiçbir kurum ya da alan bırakmamaya yeminli neo-liberal tasallutun, eğitim-öğrenimin tüm evrelerinde yeni mevziler kazanması olduğu söylenebilir. Bu “kazanım”ın devletin dümenindeki “İslâmcı burjuvazi” eliyle olması ise, eğitim sistemine yerel “İslâmî” rengini verecekti.[8]

 

30 Kasım 2012 15:35:44, Ankara.

 

N O T L A R

[*] Sosyal Demokrasi, No:24, Aralık 2012…

[1] Thedor W. Adorno.

[2] İlişkin bir tartışma için bkz: Sibel Özbudun, “1 Mayıs’a Giderken, Eğitimde de ‘Ya Basta!’”, Kaldıraç, Nisan 2012, sayı 131, ss.70-76.

[3] Bozkurt Güvenç’in şu sorusu yerinde ve “taslak”ta karşılıksız kalıyor: “Konsey üyelerinin gazabından üniversiteyi kim koruyacak? Dekan ve rektör kendisini atayan konsey üyesi istemlerine karşı durabilecek mi?” (Bozkurt Güvenç, “YÖK’ün Önerdiği ‘Üniversite Konseyleri’…” Cumhuriyet, 13 Kasım 2012, s.2),

[4] İşte “yeni” üniversite modeline karşı görüş bildiren üniversiteler: Abant İzzet Baysal Üniversitesi, Koç Üniversitesi, Düzce Üniversitesi, Abdullah Gül Üniversitesi… (Sinan Tartanoğlu, “Üniversiteler YÖK’ün Taslağına Karşı Çıktı”, Cumhuriyet, 12 Kasım 2012, s.5.)

[5] “Yeni Bir Yükseköğretim Yasasına Doğru”, http://yeniyasa.yok.gov.tr/files/ f4d9443230c3873365 db82f6212617 b1..pdf

[6] Aslına bakılırsa, Çukurova Üniversitesi’nden Prof. Adnan Gümüş’ün Türkiye’de yükseköğretimin yüzde 70’inin “paralı” olduğunu sergileyen araştırması, “yükseköğretim harçlarının kaldırılması” manipülasyonuna verilmiş çarpıcı bir cevaptır. (Bkz. Halil İrmek, “Paralı Yükseköğretim”, Evrensel, 27 Kasım 2012, s.3.)

[7] Aslına bakılırsa şu haber, devlet bütçesinden üniversitelere aktarılan kaynak miktarının saptanmasındaki tercihlerin nasıl biçimlendiği konusunda açık bir fikir veriyor: “Üniversitelerin 2013 yılı bütçelerinde en büyük artışın ‘Necmettin Erbakan’ adının verildiği Konya Üniversitesi’nde olması dikkat çekti. (…)

2013 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Yasası Tasarısı’na göre, üniversitelere ayrılan bütçe 2011 yılına göre yaklaşık 2 milyar TL artırılarak 15 milyar TL’yi geçti. Necmettin Erbakan Üniversitesi’ne bütçeden ayrılan pay, 9 kat artırılarak 15 milyon TL’den 145 milyon TL’ye çıkarıldı. (…) Devletten aldığı desteği kat kat artıran üniversiteler listesinde Necmettin Erbakan Üniversitesi’ni Yıldırım Beyazıt Üniversitesi, İstanbul Medeniyet Üniversitesi, Kayseri Abdullah Gül Üniversitesi ve İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesi izledi. Diğer üniversiteler payını yaklaşık 1 kat artırırken bu üniversiteler desteğini 2 buçuk kat artırdı. Payını en çok arttıran yükseköğretim kurumlarından Yıldırım Beyazıt Üniversitesi’nin rektörü Prof. Dr. Metin Doğan’ın AKP Genel Sekreteri Haluk İpek’in eşinin kardeşi olduğu belirtilirken, Doğan’ın akademik kariyer basamaklarını çok hızlı tırmanması ve rektör olması tartışma yaratmıştı.” (N. Yasemin Yalım, “… ‘Üniversite’ Bitti!”, Cumhuriyet Bilim Teknoloji, No:1306, 30 Mart 2012, s.18.)

[8] Bu “reng”in üniversitelerdeki son yansıması ise, “Mabetsiz üniversite kalmasın” sloganıyla, “hayırsever cemaatler ve Diyanet İşleri’nin işbirliğiyle tüm üniversite kampuslarına birer cami inşa edilmesi hamlesidir. (İrfan O. Hatipoğlu, “Mabetsiz Üniversite Kalmasın!”, Cumhuriyet, 23 Kasım 2012, s.2.) Bundan sonraki adım, Çetinsaya’nın “ideolojisiz ve özerk” üniversitelerinin ders saatlerini ibadet saatlerine göre ayarlaması olsa gerek…

 

Neo-Liberal Türkiye'de Muhafazakârlaşma/ Düşkünleşme Diyaletiği[*]

 

“Yükselen her şey düşecektir.”[1]

 

Bir ‘Millî Gazete’ yazarı, Türkiye’de son yıllarda fuhuş,[2] uyuşturucu kullanımı, cinayet, gasp ve tecavüz gibi olayların hızla arttığına, içki kullanım yaşının 11’e düştüğüne,[3] boşanmaların arttığına,[4] kadınlara yönelik şiddetin yoğunlaştığına[5] vb. işaret edip soruyor: “Bu nasıl ‘Muhafazakârlık’?”

Ve kendi sorusunu yanıtlıyor: “Bir gerçek var ki o da Türkiye muhafazakârlaşmıyor, aksine Türkiye, batılılaşıyor. Muhafazakârlık sadece görünürde artıyor.”[6]

Yazarın “fuhuş, uyuşturucu-alkol kullanımı, kadına yönelik şiddet, boşanma” gibi “negatifler”i “Batılılaşma”nın göstergeleri olarak sunması, Millî Gazete camiasının geleneksel akıl haritası ile uyumlu, kuşkusuz. Gazetenin sözcülüğünü üstlendiği İslâmcı kesimler, yani MNP-MSP-Fazilet Partisi-Saadet Partisi tabanı, her türlü “melânet”i Batı’dan (ya da Siyonizm’den ya da ikisinden birden) bilen bir geleneğin sürdürücüsü, ne de olsa.

Ama benim burada tartışmak istediğim sorun, bu değil. Dahası, bu saptama, yazarın sorusunun isabetliliğine (en azından görünüşteki isabetliliğine) gölge düşürmüyor.

Gerçekten de, son on yılda Türkiye’de yapılan bütün anket çalışmaları, yalnızca siyaset alanında değil, toplumsal değerler sisteminde de belirgin bir muhafazakârlaşmaya işaret etmekte. Din, hiç kuşkusuz ki bu eğilimin bir veçhesi, ama muhafazakârlaşma eğilimi, salt dindarlığın artmasında açığa çıkmıyor. [Hatta, ilginçtir ki, bazı araştırmalarda dindarlık son yıllarda mevzi kaybetmiş gibi duruyor. Örneğin, BBDO reklam ajansının, 2012 yılında “Türk kültürünü ve kültürün belirlediği davranışları incelediği araştırma dizisinin”  ”Muhafazakârlık” başlıklı bölümünde, 2003’ten 2007’ye, yüzde 31.6 olan düzenli namaz kılma oranı  yüzde 29.3’e; düzenli oruç tutma oranı ise yüzde 65’ten  yüzde 50’ye gerilemiş gözüküyor. ‘Ipsos KMG’ tarafından iki yılda bir gerçekleştirilen ‘Türkiye’yi Anlama Kılavuzu’ araştırmasının 2012 sonuçları da, benzer şekilde Türkiye’de dini inancının hayatına yön verdiğini söyleyenlerin oranının 2007 ile 2011 arasında yüzde 72’den yüzde 66’ya gerilediğini ortaya koymakta.[7] Oysa söylem çok farklı: Katılımcılar, yükselen oranlarda (2003’te yüzde 21.5; 2007’de yüzde 24.8) muhafazakâr olduklarını söylüyorlar, örneğin…]

Türk muhafazakârlığının vurgusunun, kamusal alanda milliyetçilik/ “öteki-düşmanlığı”, özel alanda ise aileye yöneldiği, bilinen bir durumdur. Bu muhafazakârlık en fazla, öteden beri bir çeşit “has bahçesi” sayageldiği, kadınların yaşamları ve bedenleri üzerinde tecelli eder. Hemen tüm anketlerde “kadının esas görevi ailesine yöneliktir” mealinde yanıt verenlerin ezici çoğunlukta olması, evlenirken müstakbel eşinin bakire olmasını beklediğini söyleyen erkeklerin (popüler kültür araçlarındaki tüm aksi yöndeki gösterimlere karşın) oranının yüksek bir düzeyde sabitlenmesi, “hafifmeşrep” davranan, öyle giyinen kadınların taciz/tecavüzü hak ettiğine ilişkin yaygın kanı vb. vb.nde gözlemlendiği üzere…

O zaman, eşzamanlı olarak fuhşun artmasını, aile içi şiddetin zirve yapmasını, çocuklara yönelik cinsel istismarın ortalığa saçılmasını, alkol/uyuşturucu kullanımının yaygınlaşarak kullanıcı profilinin gençleşmesini… nasıl izah edeceğiz? Bir toplum hem bu denli “maneviyatçı”, hem de bu denli “düşkün” olabilir mi?

Aslına bakarsanız, hem maneviyatçılığı/muhafazakârlığı, hem de düşkünlük belirtilerini üreten zemin üzerinde biraz düşündüğümüzde, bu durumun hiç de şaşılası olmadığını görürüz.

Evet, Türkiye, sosyal bilincinden ve hızlı politizasyonundan tank paletleri altında feragat etmek zorunda kaldığı 1980’lerden, ama daha yoğun olarak 1990’lı yıllardan bu yana, kıran kırana bir vahşi kapitalizm trend’ine girdi. 1960’lı yıllardan itibaren uygulana gelen ve yükselen emek mücadelesinin konsolide ettiği “sosyal devlet” uygulamaları ve anlayışı hızla terk edilirken, paternalist modernleşme modeli de tüm getirileriyle birlikte lağvedildi. IMF ve DB duayenliği altında “Kafayı kullan, köşeyi dön” retoriğine teslim edilen toplum kredi kartlandırılarak tüketim alışkanlıklarını değiştirmeye zorlandı. Kiwilerden, Çikita muzlardan, Nescafe’lerden, Amerikan sigaralarından, 3-G cep telefonlarına, en son bilgisayar oyunlarına mesafe, kısaydı; çok değil, 30-35 yıl önce en büyük eğlencesi, TRT radyosundan “Yurttan Sesler”i dinlemek olan, “edepli” bir toplumdan, on-onbeş yılda, “Yetenek sizsiniz” toplumuna dönüştük. 

Kemalettin Tuğcu romanlarının, Kibritçi Kız masallarının, “fakir ama onurlu” esas oğlanların, “zengin, şımarık genç kızları” yola getirdiği temiz aşkların hiçbir hükmünün kalmadığı bu değerler depreminde, alım gücünün üzerinde, üstelik de göstere göstere tüketmek, tek yaşam amacına hâline gelecekti…

Ve bu tüketim çılgınlığına, gelir dağılımındaki eşi görülmemiş bir bozulma eşlik ediyordu. Rantiye-spekülatif sermaye inanılmaz ölçüde değerlenirken, emek, başdöndürücü bir hızla değer yitimine uğruyor, geniş toplum kesimleri hızla yoksullaşıyordu.

Tüm bunlara, 1990’lı yılların kirli savaşın topraklarından kopartarak metropollere sürüklediği dev Kürt göçünün etkisini ekleyin…

Böyle bir toplumun akıl sağlığını muhafaza edebilmesi, mümkün olabilir mi?

*   *   *

Örgütsüzleşen, konumunu hızla yitiren, yaşamlarının denetimini ellerinden kaçıran kitleler, bir çeşit regresyonla, tutunacak dalı “maneviyatçılık”ta, “şanlı tarih”lerinde, dinde, ailevî değerlerde vb. aramaya yönelirler. Şişirilmiş milliyetçilik ile şişirilmiş erillik iki yakayı bir araya getirememenin, televizyonda her gördüklerini isteyen çoluk-çocuğa söz geçirememenin, kirayı yatıramamanın, iş bulamamanın, her an evden atılmayı beklemenin duygusal telafisidir; maneviyatçılık ise, bir yandan (hâl-i hazırda) iktidarın lütuflarına mazhar olabilme umudunun bir çıktısı, bir yandan da “ruhsuz koşulların ruhu olduğu gibi kalpsiz bir dünyanın da hissiyatı”na (Marx) sığınmaktır…

Üstelik, günümüzün neo-liberal dünyasında, toplumun bu “içe doğru büzüşmesi”, emekçilerin talepkârlık düzeyini düşürdüğü ve onların sistem karşıtı yönelişlerini engellediği ölçüde, son derece “hayırlı” bir vak’a addedilmektedir, iktidarlar tarafından.

Öte yandan, mallara boğulmuş bir dünyada alım güçleri gittikçe azalan, kışkırtılan arzularıyla gün geçtikçe daralan olanakları arasında sıkışmış insan(cık)lar, şiddete, uyuşturucuya, alkole, bedenini pazarlamaya, suça belenirler. (ABD’li antropolog Oscar Lewis’in “Yoksulluk kültürü” kavramıyla anlatmak istediği tam da budur. İşte Hayat’ında betimlediği Porto Riko’lu yoksullar, uyuşturucu-fuhuş-kadına yönelik şiddet-çocuk suistimali ve de “muhafazakârlık”ta, İstanbul varoşlarını hiç de aratmazlar!)

Bir başka deyişle, egemen sınıflar, sermayelerin ve metaların sınır tanımazca yerküreyi kat ettiği, sınırsızca serbestleştirmekten muazzam parsalar devşirdikleri ticaret rejiminde, halkların değer sistemlerini ve dayanışma örüntülerini parçalayıp, onları iflah olmaz bir tüketimciliğin hedonizmine doğru iteklerken, bir yandan da “kadınların namusu, din, ahlâk, millet, kutsal değerler” retoriğini dikmektedirler insanların önüne…

Yani “muhafazakârlık” ile “düşkünlüğü” bir madalyonun iki yüzü kılan, bizatihî neo-liberal kapitalizm ve onun dümenindekilerdir…

“Dümendekiler”in laik, Müslüman, Hıristiyan, Yahudi ya da Budist olmaları ise, hiçbir şeyi değiştirmemektedir…

 

28 Eylül 2012 11:39:04, Ankara.

 

N O T L A R

[*] Kültür Sanat Dergisi ÜMÜŞ EYLÜL, Ocak-Şubat-Mart 2013, No:6… Tekirdağ Cezaevinde tutsaklar tarafından elle yazılıp mektupla dağıtılan 3 aylık dergi…

[1] Sallust.

[2] “Türkiye’de fuhuş artarken fuhuş yaşı da giderek düşüyor. Prof. Dr. Esin Küntay ve Prof. Dr. Güliz Erginsoy’un birlikte hazırladıkları çalışan durumun vehametini gözler önüne seriyor. Bununla birlikte çocuklara yönelik cinsel istismarda artmış durumda. Yeniden Sağlık ve Eğitim Derneği (YENİDEN) ile merkezi Avusturya’da bulunan ‘Çocuk Fuhuşu Pornografisi ve Cinsel Amaçlı Ticaretine Son Girişimi’ (ECTAP) tarafından yapılan araştırmanın sonuçlarına göre, Türkiye’de çocuklara yönelik cinsel istismar suçlarında artış var.” (Fatih Yediler, “Bu nasıl ‘Muhafazakârlık’”,  Millî Gazete, 16 Mart 2012).

[3] “Türkiye de son yıllarda alkol kullanım yaşı ilkokula düşmüş durumda. 15 yaş üzeri kişi başı saf alkol tüketimi 1-1.29 litre, ilköğretim öğrencileri arasında alkol kullananların oranı ise yüzde 15.4. Ortaöğretimde en az bir kez alkol kullananların oranı yüzde 45-50, son bir ayda en az bir defa alkollü içki içme oranı yüzde 16.5,  bu oran erkeklerde yüzde 31.5 kızlardaysa yüzde 10.6. Üniversite öğrencilerinde alkol kullanım yaygınlığı ise yüzde 43.0-53.9 ve hâlen içenlerin oranı yüzde 22.9.”  (Fatih Yediler, “Bu nasıl ‘Muhafazakârlık’”,  Millî Gazete, 16 Mart 2012).

[4] “2011 Boşanma istatistiklerine göre, 2010 yılının 2. döneminde 33 bin 139 çift boşanırken, 2011 yılının 2. döneminde 33 bin 702 çift boşandı. Geçen yılın aynı dönemine göre boşanma sayısı yüzde 1.7 arttı. Boşanma sayısında en fazla artış yüzde 8.3 ile Doğu Marmara Bölgesinde gözlendi. Bu arada 2011 yılı ikinci döneminde meydana gelen boşanmaların yüzde 40.1’i evliliğin ilk 5 yıl içinde, yüzde 24,3’ü ise 16 yıl ve daha fazla süre evli olan çiftlerde gerçekleşti.” (Fatih Yediler, “Bu nasıl ‘Muhafazakârlık’…”,  Millî Gazete, 16 Mart 2012).

[5] “Kadına şiddet ise son yıllarda artan bir diğer ahlâki erezyon. Yapılan araştırmalara göre çalışan kadınların yüzde 40.7’si, ev kadınlarının ise yüzde 46.9’u eşinden fiziksel şiddete maruz kalıyor. Her 100 kadından 40’ı ‘Dünyaya yeniden gelsem, kadın olarak gelmek istemem’ diyor. Kadınların yüzde 67.4’ü eşi tarafından sözlü şiddet görüyor. Kadınlarda evlenme yaşı düştükçe eşinden şiddet görenlerin oranı yükseliyor. 18 yaşından küçük evlenmiş kadınların yüzde 60’ı fiziksel şiddet görmüş. Diplomasız kadınların yüzde 51.2’si ‘Eşimden şiddet gördüm’ derken, bu oran üniversite mezunu kadınlarda yüzde 16.2’ye düşüyor.” (Fatih Yediler, “Bu nasıl ‘Muhafazakârlık’”,  Millî Gazete, 16 Mart 2012).

[6] Fatih Yediler, “Bu nasıl ‘Muhafazakârlık’”,  Millî Gazete, 16 Mart 2012.

[7] http://www.sondevir.com/raporarastirma/81576/turkiyede-muhafazakar-olmak-ne-anlama-geliyor.html

HER GÜN DÖRT İŞÇİ, BEŞ KADIN

“Son kötü günleri yaşıyoruz belki

İlk güzel günleri de yaşarız belki

Kekre bir şey var bu havada

Geçmişle gelecek arasında

Acıyla sevinç arasında

Öfkeyle bağış arasında//

Biz kırıldık daha da kırılırız/

Kimse dokunamaz bizim suçsuzluğumuza.”[1]

 

Resmî rakamlara göre Türkiye’de 2002-2011 yılları arasında 706 608 iş kazası (“kaza” olayın resmî adı. Gerçekte bunlar birer “cinayet”…) meydana geldi. Bunlarda 10 297 işçi yaşamını yitirirken, 15 961 işçi de iş göremez hâle geldi. Sadece 2010 yılında iş kazalarında yaşamını yitiren işçi sayısı 1500, iş göremez hâle gelenlerin sayısı ise 2000…[2]

Yine resmî rakamlara göre 2005-2011 yılları arasında 10 584 kadına yönelik şiddet (cinayet, taciz, tecavüz) vak’ası adlî mercilere yansıdı. Bu vak’alarda toplam 4190 kadın yaşamını yitirdi. Sadece 2009 yılında eril şiddet nedeniyle yaşamını yitiren kadın sayısı 1126. Ruhen çöküntüye uğrayan, özgüvenini yitiren kadın sayısı belli değil (bunun istatistiği tutulmuyor!).[3]

Bu kadar değil. AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılını izleyen dokuz yıl içerisinde iş kazalarında(/cinayetlerinde) ölüm oranı yüzde 92…[4] Aynı süre içerisinde eril şiddet sonucu ölen kadın sayısındaki artış oranı ise, çok sık tekrarlandı ama bir kez daha vurgulayayım, yüzde 1400!

Bitmedi: Uluslar arası Çalışma Örgütü verilerine göre, Türkiye, iş kazaları(/cinayetleri) açısından (Cezayir ve El Salvador’un ardından) dünya üçüncüsü;[5] kadına yönelik şiddet sıralamasında ise dünya dokuzuncusu![6]

Coğrafyamızdaki iş cinayetleri ile kadın cinayetleri oranındaki artışlar arasındaki koşutluk, gerçekten de çarpıcı; çarpıcı olduğu kadar da izaha muhtaç.

Bu koşutluğu, örneğin Kemal Burkay’ın yaptığı üzere, “tek renkli Kemalist bir nesil yetiştirme tutkusuyla ülke ve dünya gerçeklerine sırt çeviren, topluma şovenizmi pompalayan, şiddeti kutsayan ve onu tüm kapıları açacak bir anahtar gibi gören sistem”[7] terimleriyle açıklamak elbette ki mümkün; ama bu, cinayeti anlatıp da failini görmezden gelme aymazlığı olur.

Oysa cinayeti çözmek, ancak ve ancak katilin kim olduğunu saptamakla mümkün; ve kestirmeden söyleyeyim, bu ülkede hem işçi cinayetlerinin hem de kadın cinayetlerinin sorumlusu, neo-liberal kapitalizmdir; daha doğrusu, en hoyrat uygulamasını AKP iktidarının elinde bulan, dünya (neo-liberal) piyasasına pervasızca eklemlenme gayretkeşliği.

Dilerseniz tek tek ele alalım. Önce iş(çi) cinayetleri…

 

TÜRKİYE’NİN “KÜRESEL SERBEST PİYASA”YA ARZI: UCUZ İŞGÜCÜ

 

“Küreselleşme” kavramı, malûm, her şeyden önce dünya ülkelerinin neo-liberal ölçütler doğrultusunda işleyen tekil bir küresel piyasa ekonomisi etrafında bütünleşmesini imliyor. İdeologları her ne kadar bu ekonomiyi “çokkutuplu/kutupsuz, lidersiz, vb. vb.” olarak tanımlama eğiliminde olsa da, dümeninde çokuluslu dev şirketler, bu şirketlerin merkez üslerinin konuşlandığı güçlü devletler ve bu devletlerin güdümündeki, IMF, Dünya Bankası gibi uluslar arası kurumların bulunduğu biliniyor. Bu “önderlik”in, sosyalist sistemin çöküşünü izleyen yıllarda küresel piyasa ekonomisini, azgelişmiş ülkelere krediyi ekonomilerini “yapısal uyum programları” adı altında sundukları neo-liberal reçete doğrultusunda yeniden yapılandırmaları koşuluna bağlamak suretiyle biçimlendirdiği de… Bu, “bütünleşme” sürecinin “sopa” boyutu. “Havuç” boyutunu ise, “yeni” dünya düzeninin [ya da daha doğru bir deyişle “düzen(sizliğ)inin”] önlerine sunabileceği muazzam kazanç olanaklarını sezinleyen egemen sınıfların siyasal arenadaki temsilcileri aracılığıyla ekonomik yapılanışlarını “küresel piyasa”ya uyum sağlayacak tarzda yeniden yapılandırma işine pürheves girişmeleri. Ve bunu yaparken de ülkelerinde “sosyal devlet”e değgin her türlü düzenlemeyi pervasızca, umursamazca yıkıp devirmeleri.

Bu tekil “piyasa”, katılımcılarını zorunlu bir işbölümüne sevk ederken, “arz”ı birbirine benzeyen aktörleri de kendi aralarında kıran kırana bir rekabete sokuyor.

“Arz” ise, en üstte know-how, bilişim, genetik, nükleer vb. teknolojiler, finansal hizmetler gibi “çıktı”ların yer aldığı hiyerarşik bir yapı sergilemekte. Hiyerarşinin alt basamaklarında ise, ucuz işgücü, çevresel riskleri üstlenme kapasitesi, monokültür için Çokuluslu tarım şirketlerinin kullanımına açılacak geniş araziler, doğal kaynaklar vb. yer alıyor.

Türkiye’nin küresel piyasaya arzına bakıldığında, çoğunlukla rekabetin (dolayısıyla da “fiyat kırma” olasılığının) bir hayli yüksek olduğu bir “kalemler” yelpazesi seriliyor gözler önüne: inşaat, turizm, tekstil, meyve-sebze, beyaz eşya, toprak, çevresel atık ithalatı, ucuz işgücü…

Bu son “kalem” ise, zurnanın zırt dediği deliği oluşturuyor: ucuz işgücü…

Evet, Türkiye’de bu “kalem”den bol miktarda var: Fikret Şenses’in tabiriyle, “tarım-dışı ve tarım sektörleri arasındaki verimlilik farklarının çok önemli boyutlara ulaştığı, kentlerde işgücüne katılma oranının kadınlar arasında çok düşük düzeylerde kaldığı, işsizlik oranının, özellikle eksik istihdamla birlikte değerlendirildiğinde, yüksek bir orana ulaştığı ve son yıllarda artış eğilimi gösterdiği” bir görünüm arzetmektedir Türkiye’de “emek piyasası”. Ve de, “işgücü piyasalarının bu özelliklerinin bir yansıması olarak ücretliler toplam istihdam içinde yüzde 40 gibi küçük bir paya ulaşırken, ücretlilerin sadece beşte birinin toplu sözleşme kapsamında olması, kamu çalışanlarının örgütlenmesi önünde, grev haklarının olmaması gibi önemli engeller bulunması ve sendikalaşma oranının düşük olması ve son yıllarda giderek düşmesi işgücü piyasalarının kurumsal açıdan da çeşitli kısıtlar içinde olduğunu göstermektedir.”[8]

Gerçekten de, Türkiye’de 24 110 000 kişilik aktif işgücünün 6 143 000’i tarımda istihdam ediliyor. Dahası, bu aktif işgücü, 20 milyon kadarlık 15 yaş altı nüfusun yanı sıra, 15 yaş üzerinde olup da şu ya da bu nedenden dolayı çalışmayan 29 milyona yakın öğrenci, işsiz (resmî rakamlara göre işsizlik yüzde 9 dolaylarında seyretmekte[9]) ya da ev kadınına bakmak yükümlülüğüyle karşı karşıya.[10] Bir başka deyişle, Türkiye’de her bir çalışan kişi, bir yandan kendisi dışında iki kişinin geçimini sağlarken, bir yandan da, muazzam bir yedek işgücü ordusunun baskısı altında.[11] Salt bu demografik tablo dahi bu ülkenin “yeni” uluslar arası işbölümünde ucuz işgücü deposu olmaya adaylığını anlaşılır kılmaktadır. Ama durum salt bundan da ibaret değil. Aktif işgücünün 13 350 000 kadarı, yani yarıdan fazlası, en fazla ilköğretim mezunudur, yani vasıfsız ya da düşük vasıflıdır… Ve de Şubat 2012 itibariyle, Türkiye genelinde istihdam edilen 24 milyon dolayında kişiden 8 milyon 741 bininin kayıtdışı olduğu belirlenmiştir.[12]

“Hammadde”nin hâli böyle olunca, küresel piyasanın Türkiye’den talepleri de bu doğrultuda biçimleniyor elbette.

Ancak sorun salt “küresel piyasa”nın talepleri değil. Bir de “iç talep” var. Tabiidir ki, işgücünün fiyatını düşürmek kapitalistlerin her koşulda “kadim” ve “yapısal” arzusu ve hedefidir. Kapitalizmin yapısal krizleri, ücretleri düşürme konusundaki en işlevsel araçları olduğunu 30 yıllık neo-liberal deneyim, tüm çıplaklığıyla gösterdi. Ama on yıllık AKP iktidarının çerçevelendirdiği özel bir konjonktür de var ki, bu iktidarın ücretleri (çıplak ve giydirilmiş) düşük tutma konusundaki gayretkeşliğini daha da anlamlandırmakta.

Şöyle açımlayayım; kanımca AKP iktidarı, iktisat alanında iki şey yapmayı hedefliyor: İlki, Türkiye’yi, bütünüyle ve tam olarak neo-liberal küresel piyasa ekonomisine entegre etmek… İkincisi ise, temsilcisi olduğu yükselen sınıfa, Anadolu burjuvazisine doğru sermaye transferini gerçekleştirmek. Alabildiğine ucuzlatılmış işgücünün, hele ki deregülarizasyon ve onun kaçınılmaz getirileri esnekleştirme ve taşeronlaştırma eşliğinde, “neşv ü nema” hâlindeki bu yeni burjuva kesimine, daha çok İstanbul-Kocaeli ekseninde konuşlanmış örgütlü işgücünü istihdam eden “Marmara sermayesi” karşısında sonsuz avantajlar sağlayacağı açıktır.

Kanımca Türkiye’de son on yılda katlanan iş cinayetleri, böylesi bir arkaplan üzerine yerleşmektedir. Kaldı ki, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın hazırladığı “Ulusal İstihdam Stratejisi Taslağı 2012-2023” başlıklı belgede yer alan ve işsizliğin temel nedeni olarak öne sürülen “Türkiye’de işgücü piyasasının katılığı ve işveren üzerinde ücret dışı işgücü maliyetlerinin yüksek olması nedeniyle iktisadi büyümenin istihdam yaratamadığı” argümanı,[13] bu iktidarın “işgücü maliyetlerini düşürme” yönündeki niyet ve kararlılığını, olabilecek en açık dille vermektedir.

“İşveren üzerindeki ücret dışı işgücü maliyetlerinin” düşürülmesi, hiç kuşku yok ki işçi sınıfının örgütsüzleştirilmesi,[14] kazanılmış tüm hakların berhava edilmesi, örneğin kıdem tazminatlarının düşürülmesi/kaldırılması,[15] sağlık maliyetlerinin tedricen sigortalıların sırtına yıkılması, servis, yemek vb. hizmetlerin kaldırılması, grev hakkının işlevsizleştirilmesi;[16] yanı sıra, istihdamın esnekleştirilmesi, taşeronlaştırılması ve kayıtdışının teşviki, kadın ve çocuk emeği[17] üzerindeki sömürünün yoğunlaşması[18] anlamına gelir; ama aynı zamanda iş güvenliğine yönelik her türlü düzenlemeden de feragat, patronlara işçi cinayetlerini pervasızca sürdürmeleri konusunda sunulmuş bir “açık çek” anlamını da taşımaktadır.

 

HER GÜN DÖRT İŞÇİ…

 

Aslına bakılırsa, AKP iktidarının hazırladığı, Haziran 2012’de Meclis’te kabul edilip[19] 30 Haziran 2012 günü Resmî Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren “İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu”, bu “açık çek”in net bir ifadesidir. Nasıl mı?

TMMOB’ye bağlı Makine Mühendisleri Odası (MMO) Yönetim Kurulu Başkanı Ali Ekber Çakar’ın imzasıyla yayınlanan bildiride kapsamı “kamu ve özel sektöre ait bütün işler ve işyerleri” olarak belirlenen yasanın uygulamasının kamu için iki yıl, küçük işyerleri için bir ve iki yıl sonraya ertelenmesiyle yasanın daha baştan sınırlandığı bildiriliyor. (Oysa aynı “erteleme”, taslağa sessiz sedasız eklenen bir madde, “işçinin işyerine ‘alkollü’ gelmesi durumunda tazminatsız işten atılacağı” hükmü için uygulanmıyor, nedense![20]) MMO’nun açıklaması şöyle devam etmekte:

 “Resmi verileri açıklanmış bulunan 2010 yılındaki iş kazalarının yüzde 56’sı, aktif sigortalıların yüzde 62’sini, işyerlerinin de yüzde 68’sini oluşturan, 1-49 arası çalışanı bulunan ve İşyeri Sağlık ve Güvenlik Birimi ile işyeri hekimi, iş güvenliği mühendisi, işyeri hemşiresi veya sağlık memuru istihdam zorunluluğu bulunmayan işyerlerinde gerçekleşmektedir. Yasa hazırlayıcısı ve onaylayıcıları, ne yazık ki daha en baştan, 50’nin altında çalışanı bulunan işyerlerinde yaşanan iş kazalarının sürmesini göze almıştır. Bu durum iş kazası ve cinayetlerinin süreceğini göstermektedir.”

Bitmedi: MMO açıklamasına göre yeni yasa, işverene “iş sağlığı ve güvenliği uzmanı” olma olanağını vermekte, böylelikle, davalıyı kadı yetkisiyle donatmaktadır. Yanı sıra, yasaya göre kazaların sorumluluğu, büyük ölçüde, uyarıda bulunmuş olsalar da uyarıları patronlar tarafından dikkate alınmayan iş güvenliği uzmanlarına yıkılmakta, iş kazası ve meslek hastalıklarından sorumlu tutulan iş güvenliği uzmanları ile hekimlerin belgelerinin askıya alınması öngörülmektedir. Ama daha da vahimi, yasanın, tüm işyerlerinde bulunması gereken “iş sağlığı ve güvenliği kurulu”nun 50 ve daha fazla işçi çalıştıran, 6 aydan fazla süren sürekli işlerin yapıldığı işyerlerinde bulunabileceğine dair maddesiyle taşeronlaşmanın önünün açılması. Ali Ekber Çakar, bu yasa ile İş Yasasının birçok hükmü yürürlükten kaldırıldığına vurgu yapıyor.[21]

AKP hükümet(ler)inin çalışma yasasıyla ilgili pek çok düzenlemesi gibi, İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu da, görüldüğü gibi, iki hedefi içermekte: deregülarizasyon, taşeronlaştırma aracılığıyla işgücü maliyetlerini alabildiğine düşürmek ve sağlık ve güvenlik başta olmak üzere emekçi haklarını bir “toplumsal hak” olmaktan çıkartıp, piyasada alınıp satılan metalara dönüştürmek, bir başka deyişle, “piyasaya entegre etmek”…

Pekâlâ, bu iki “temel (neo-liberal) içgüdü” nasıl bir tabloyu çerçevelendirir?

Hızla, yalnızca son birkaç ay içinde basına yansıyan birkaç örnek:

● Esenyurt’ta inşa edilmekte olan Marmarapark AVM’nin inşaatında çalışan ve geceleri (dikkat, lojmanlarda, yurtta, prefabrik konutlarda hatta barakalarda bile değil) çadırlarda yatan işçilerden 11’i, elektrik kontağından çıkan yangında yaşamını yitirdi. Kendisi de 5’i tutuklu 13 sanık arasında yer alan ‘iş güvenlik ve denetim uzmanı’ Ömer Faruk Gülmez’in 21 Ekim 2011’de çektiği fotoğraflarda, “çadırların içlerinde çok sayıda ısıtıcının kullanıldığı, ısıtıcıların yataklara bağlı olduğu, her yatağın altına bir uzatma kablosunun çekildiği, kablolara eklemelerin yapıldığı, kabloların zeminden su içinden geçtiği görülüyor.

Gülmez, resimleri çektiği gün işçilerin bağlı olduğu Kayı İnşaat’a yazdığı raporda, tespitlerini sıralayıp ‘Yangında koğuşların acil çıkış kapılarının olmadığı ve yangına karşı hiçbir önlemin alınmadığı’ uyarısında bulunmuştu. Önlem alınmadığı gibi, Gülmez’in iki öngörüsü de gerçekleşti: Yangın, elektrik tesisatından çıktı…” Savcılık ifadelerinde denetleme uzmanı Ömer Faruk Gülmez, “Uyarı ve tavsiyelerimiz dikkate alınmadı,” derken, İş Güvenliği Koordinatörü Cem Yıllar ise “Patronum Abdullah Altun’a bildirdim; ancak parasal olarak belli bir maliyeti gerektirdiğinden bu eksiklikler giderilmedi,” diyordu.[22]

● İş “kazaları”nda ölen işçilerin aileleri, işçi cinayetlerine dikkat çekmek üzere bir süredir Pazar günleri Galatasaray Meydanı’nda toplanıyorlar. İşte 31 yaşındaki kardeşi Erkan Keleş’i iş kazasında kaybeden Mustafa Keleş’in anlattıkları: “Bedaş’a bağlı bir taşeron firmada çalışıyordu, elektrik ustası. Bedaş’ın teknisyenleriyle gidip arızalara müdahale ediyordu. 2010 Eylül’ün 10. günü, bayramın da üçüncü günü” diye anlatmaya başlıyor. “Gidiyorlar arızaya, teknisyenin biri diyor ki, ben elektriği kesiyorum sen git arızaya müdahale et. Bizim çocuk gidiyor. Ama oraya gittiklerinde yukarıya çıktıkları sepeti kaldıran vincin operatörü de yok. Birisine diyorlar ki, sen bu aracı kullanır mısın, tamam diyor. Telefon ediyorlar, tamam elektriği kestik, çıkabilirsin diye. Bizim oğlan çıkıyor ama meğer onun çıktığı yerdekini değil de, başka bir yerdeki elektriği kesmişler. Çıkıyor ve çarpılıyor. Çarpıldı adam, indir diyorlar ama şoför de yapamıyor, çocuk orada asılı kalıyor yarım saat. Can çekişiyor.” Bilirkişinin “orada daha önce çalışma yaptınız mı, nasıl böyle oldu?” sorusuna cevap “dalgınlığa geldi” oluyor. Ayrıca bütün bunlar olsa bile, kardeşinin elinde 150 liralık özel eldivenler olsa, elektriğe kapılmayacağını da söylüyor. Ama ne yazık ki, beş liralık olanlardan varmış.”[23]

● 3 Nisan 2012 günü Aşkale’de beş elektrik işçisi, Karasu HES 2 göleti içerisinde kalan ve sökülmesi ihmal edilen elektrik direği bozulunca, deniz bisikleti ile gölete girmiş, bisikletin devrilmesi sonucu gölete düşerek boğulmuşlardı. Yüzme bilmeyen beş işçiyi buz gibi gölete deniz bisikleti ile salan Aras Elektrik Dağıtım ve Anonim Şirketi, Meclis’te verilen soru önergesine yanıtında işçilerin ‘kendi insiyatifleri’ ile hareket ederek öldüğünü savundu.[24]

● Wan Erdîş’te (Erciş) yapımı süren TOKİ inşaatında üç gündür ekonomik sömürürün yanında polis ve jandarma şiddeti sürüyor. TOKİ’nin yükleyici firması olan Ali Acar İnşaat Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi şantiyesinde sık sık yaşanan iş kazaları, işçileri isyan ettirdi. Su tankerinin çökmesi üzerine iki kişinin yaralanması ve daha önce de çoğu defa işçi kazaları meydana gelmesine rağmen her hangi bir önlemin alınmaması işçilerin tepkisine neden oldu. İşçi güvenliği için tepki gösteren işçiler polis ve jandarmanın saldırısıyla karşılaştı. Saldırı sonucunda çok sayıda işçi aldığı darbeler sonucu yaralandı. Şantiye alanına iki gün boyunca basın çalışanlarının giriş ve çıkışları yasaklandı.[25]

● Edirne’nin Keşan ilçesinde TOKİ inşaatında işçi Cengiz Demirel (41) kanalizasyon borusu döşemek için girdiği çukurda kayma nedeniyle toprak altında kaldı. Şantiyede çalışan işçiler, Demirel’i kendi çabaları ile kurtaramayınca iş makinesinden yararlanmak istedi. Kepçe operatörü toprağı kazarken Demirel’in başı kepçeye sıkışarak koptu. Demirel, olay yerinde feci şekilde can verirken çevrede bulunan arkadaşları sinir krizleri geçirdi.[26]

● Son örnek de, kapitalist açgözlüğün “iş kazaları”nı bir “kâr kapısı”na dönüştürme yolundaki girişimlerinden olsun: Bursa’da pek çok sahtecilikle şaibeli bir kuruluş olan Medical Park hastanesinin, Bursa’daki büyük fabrikalara bir yazı gönderip iş kazalarını kendilerine yönlendirmeleri durumunda tazminat ödemekten kurtulacaklarını bildirdiği açıklandı. Hastane hakkındaki yolsuzluk iddialarını bir basın açıklamasıyla dile getiren Ali Nihat Irkörücü’nun bu konuda söyledikleri, şöyle:

“Hastane yetkilisi Bursa’da bulunan tüm büyük fabrikalara yazı göndermiş. ‘Buna göre iş kazalarını bize yönlendirin, sizin tazminat ödemek zorunda kalmanızı engelleyelim’ deniliyor. Bir başka ilginç örnek ise Devlet Hastaneleri’nde yapılan ameliyatların yine Medical Park’ta yapılmış gibi gösterilerek paraların SGK’dan tahsil edilmesi!”[27]

Bu örneklerden de görülebileceği üzere, emekçiklerin canları, “üzerlerindeki ücret dışındaki işgücü maliyetleri”ni düşürmeyi bizzat iktidarın taahhüt ettiği patronların açgözlülüğüne emanet edilmiş durumda. Neo-liberalizm, özellikle Türkiye gibi emekçileri yüz yıllık mücadeleler sonucu sağladığı kazanımlara sahip çıkma bilinç, örgütlülük ve gücünden yoksun ülkelerde “vahşi kapitalizm”e irca olmuştur. Hani şu, Engels’in “Londra sokaklarında her sabah polisin açlıktan ölenlerin cesetlerini topladığını” aktardığı vahşi kapitalizm koşullarına…

* * *

Aslına bakılırsa, kapitalizmin “ucuzlattığı” yalnızca işgücü değil, insanın kendisidir. Ve ona mündemiç olan her şey... Bir başka anlatımla, kapitalizm koşullarında emek gücünün “ucuz” olması salt iktisadî değil, aynı zamanda toplumsal, siyasal, bireysel veçhelere sahip çok boyutlu bir görüngüdür; toplumun büyük bölümünde yoksullaşma/yoksunlaşmanın çapının genişleyip derinleşmesi anlamına gelir. Ucuz işgücü, özellikle gelir bölüşümünü emekçiler lehine yeniden düzenlenmesi doğrultusunda müdahale edecek örgütlü bir gücün bulunmaması ve/veya “büyüme”nin (bu ne demekse?) üretken olmayan sektörlerden kaynaklanması durumunda, yoksulluktan beslenen ve onu besleyen bir kısır döngüye katılır.

Bu koşullar altında, toplumun büyük kesimi için söz konusu olan artık “haklar” değil, üsttekilerin “merhameti ve adaleti”dir. Kendisini bir “sınıf” olarak algılamasını sağlayacak koşulların ortadan kaldırılması (örgütsüzleşme, esnekleşme, kayıtdışılaşma/informelleşme,[28] taşeronlaşma, vb.) emekçiyi (ve mensubu olduğu toplumsal katmanları) talep düzeyi “merhamet ve adalet”e indirgenen “yoksul/yoksun”a dönüştürmektedir.

İşçi cinayetleriyle kadın cinayetlerinin kesiştiği alan, tam da burasıdır: toplumsal değer (ve de konum) yitimi.[29]

 

HER GÜN BEŞ KADIN…[30]

 

Siz yukarıdaki sayıyı mutlak kabul etmeyin; her gün kocası, sevgilisi, babası ya da ağabeyi… yakını bir erkek tarafından boşanmak istediği için, okumak/çalışmak istediği için, kısa etek giydi diye, yemeği zamanında hazır etmediği için, internette bir erkekle chat’leşti diye, habersiz komşuya gittiği için… öldürülen kadın sayısı istatistiklere gelir gibi değil. Dahası, saymanın “sorun”u çözmeye yetmediğini saya saya öğrendik; gazeteler “bir kadın cinayeti daha!” manşetini attıkça kırım azalmıyor, umursamazca, pervasızca sürüp gidiyor...

Ve iş cinayetlerinde öl(dürül)en işçiler gibi eril şiddetin katlettiği kadınlar da, iktidarın balık hafızasında yer etmeden, en fazla bir yetkilinin demecine meze olup, suya yazı yazar gibi kayıp gidiyor - geride belki de yalnızca acılı yakınlar ve bir avuç öfkeli hemcins/hemsınıf bırakarak. Bir başka değersizleşme göstergesi…

Aslına bakarsanız AKP iktidarında işçilerle kadınların yolu, simgesel bir biçimde, şu mahut 4+4+4 reformunda kesişti: “zorunlu” eğitimin son dört yılını “açık öğretim”de tamamlanabileceği hükmü, erkek çocukların 14’üne varmadan çırak olarak tezgâh başına, kızların da kocaya gönderilebileceğini, hatta doğrusunun bu olduğunu zımnen onaylayan muhafazakâr liberalizmi açığa çıkartıyordu. Ondördündeki gelinin koca ve kayın baskısına ancak, ondördündeki çırak kadar direnebileceğinin bilincindeki açgözlü bir muktedirlik… Ve hepsinin “Kara kaplı”ya uygun olduğunun yürek ferahlığındaki bir meşruiyet düşkünlüğü…

Kadına yönelik eril şiddetin günümüzde neredeyse evrensel bir görüngü olduğu, biliniyor. Ama bu “evrensellik”, bizi her yerde hazır ve nazır, ezelî-ebedî, değişmez bir “erkek egemenliği” kestirme sonucuna vardırmamalı. Erkek egemenliği (ben bunu başka pek çok yerde tartıştığım nedenlerden dolayı “ataerki” olarak tanımlamayı yeğliyorum) iktisadî-siyasal buyrultularla karşılıklı ilişki içerisinde tarihsel olarak biçimlenen ve pek çok kültürel varyanta sahip bir görüngü.[31] Türkiye’deki ataerkinin üzerinde işlediği mevcut iktisadi-kültürel varyant kadınlığın ana gövdesinin “ev kadınları”ndan oluşmasıdır.

Gerçekten de bu ülkede yaşayan 27 milyon dolayındaki 15 yaş üstü kadın nüfusunun 11.9 milyonu, “ev kadını” olarak tanımlamaktadır.[32] “Çalışıyor” gözüken kadınların 3 milyon kadarı ise kırsal kesimde, yani esas itibariyle “ücretsiz aile emekçisi” olarak istihdam edilmektedir. Bu, ana gövde itibariyle 15 milyon dolayında kadının bağımsız bir gelirden yoksun olarak, koca/baba eline bakmakta olduğunu gösterir. İşsiz, iş bulmaktan umudunu yitirmiş, hasta, engelli vb. statüler de bu sayıya eklendiğinde, Türkiye’de yaşayan kadınların üçte ikiye yakınının iki ayakları üzerinde durmalarını sağlayacak bağımsız bir gelir kaynağından yoksun olduğu çıkmaktadır ortaya. İşin daha da vahimi, 15 yaş üstü toplam kadın nüfusunun 20 milyon kadarı, ilköğretim ve altı bir eğitimle yetinmektedir;[33] bir başka deyişle, bağımsız bir yaşama olanak sağlayacak bir iş bulma şansından yoksundur.

Yalnız başına bu veriler dahi bu ülke kadınlığının yaşamakta olduğu “değer yitimi” süreçlerinin ve bunlara eşlik eden kadına yönelik şiddetteki tırmanışın arka planını bize verebilecek niteliktedir. Ancak hem değersizleşme hem de şiddeti biçimlendiren iki vektör daha var. Bunlardan ilki hiç kuşku yok ki, coğrafyamızın yoğun “ataerkil” gelenekleri.[34]

Ancak geleneklerin insanlar tarafından biçimlendirildiğini, sürdürüldüğünü, değişikliğe uğratıldığını, manipüle edildiğini, seçildiğini, aktarıldığını bilen bir yaklaşım, ikinci vektöre daha fazla ağırlık tanıyacaktır: bu ülkede kadınlığın “eve kapatılmış” hâlinden yarar devşiren iktisadî siyasal güçler…

Kapitalizmin kendi yarattıkları olsun, geçmiş üretim biçimlerinden devraldıkları olsun eşitsizliklerden beslenen, onları sürekli yeniden üreten bir rejim olduğu, herkesin malûmu. Kadın-erkek eşitsizliğinin kapitalist sistemin kendi dinamikleri arasına kattığı bu eşitsizliklerden biri olduğu da. Kadınların “büyüme” dönemlerinde kitlesel olarak işe alınan, kriz dönemlerinde kitlesel olarak kapı dışarı edilen uysal ve ucuz işgücü kaynağı olduğu teması burada tekrarı gerektirmeyecek kadar çok işlendi.

Ancak kapitalizmin içinden geçmekte olduğumuz neo-liberal formatının başka bir özelliği var. Az önce de değindiğim üzere, istidamın (ve tüm çalışma koşullarının) deregülarizasyonu sürecinde kapitalist modernitenin yaratmış olduğu “kamusal-özel” ayrımını berhava ederken, “geleneksel” ilişki biçimlerine (Durkheim bunlara “mekanik dayanışma”, Tönnies ise “gemeinschaft” derdi) değer katıp bunları piyasaya dâhil ediyor: Sanayi Devrimi’nin birbirinden dönüşsüz biçimde kopardığı sanılan domestik birim ile işyerini (esnek ve/veya informel üretim dolayımıyla) yeniden birbirine bağlıyor. Bu durum, koşullarını yukarıda kabaca vermeye çalıştığım ülkemiz kadınlığının büyük bölümü için “ev kadını” statüsünden çıkış umudunun yitimi anlamına gelir. İşler fabrika üretiminden merdiven altı tezgâhlarına, kadroludan sözleşmeliye, sınaîden hizmetlere, formelden informele doğru kayıyor, iş sağlama formel kurumlardan mahalle-aşiret vb. simsarlarının bir ayrıcalığına dönüşüyorsa, giderek daha az sayıda kadın, bağımsız bir gelire sahip olma olanağına kavuşabilecektir.[35] [Bu hiç kuşkusuz kadınların çalışmadığı/çalışmayacağı anlamına gelmiyor. Tersine, dünyadaki (ücretsiz) işlerin üçte ikisini kadınlar yapmakta!]

İktisaden neo-liberal, toplumsal/kültürel açıdan muhafazakâr AKP iktidarı, bu durumun pekâlâ farkındadır. “En az üç çocuk”, “kürtaj cinayettir” vb. mesajları ve ideologlarının ağzından yaygınlaştırdığı, aileyi yücelten[36] ve “kadının çalışması fıtraten sorunludur, zorunluysa çalışsın, ama kadının yeri esasen evidir” söylemleriyle kadın istihdamını ikincilleştirirken, ya da en azından “kızlar evlenmeden kısa bir süre çalışsınlar, sonra da evlerinin hanımı olsunlar,” ara formülünü öne çıkartırken, kadınların “bağımsızlık” savlarının altını da mayınlamaktadır. Bu yoldan devşireceği ikisi iktisadî, biri siyasal üç yarar vardır AKP iktidarının: kadın emeğini ucuzlatarak Anadolu burjuvazisinin vahşi kapitalizmine hatırı sayılır bir girdi sağlamak ve erkek istihdamı üzerindeki kadın işgücü baskısını azaltmak. Ve İslâmî referanslı bir söyleme başvurmakla muhafazakâr kitlelerin oyunu garantilemek…

Bu zihniyet ve bu yöndeki siyasaların kadınları aile içi şiddete karşı savunmasız bıraktığı, ortadadır. Kadınlar çalışarak bağımsız bir gelire sahip olma, bu yolla da kendine yeni bir yaşam kurma olanağından yoksun olduğu sürece, denetlenebilir/hükmedilebilir varlıklar olarak resmolur eril zihinde. Ve erkeklerin bu resme “aykırı” sayılan tutum ve davranışları cezalandırma yetkisini elinde tuttuğunu varsaymalarını kolaylaştırmaktadır… Emniyet görevlilerinden yargıçlara, milletvekillerinden valilere, imamlardan patronlara, bütün bir eril sistemin zımnî onayıyla…

Evet, ülkemizde son on yılda yüzde 1400 oranında artış gösterdiği sıkça vurgulanan kadın cinayetleri, kadınların iktisaden (ve dolayısıyla toplumsal olarak) değersizleştirilmesiyle yakından ilişkilidir. Eğitim düzeyinin düşüklüğü, iş olanaklarının sınırlılığı, baba ya da kocanın hanenin “ekmek sağlayıcısı” rolünü daha da vurgulu hâle getirirken, eril egoyu şişirdikçe şişirmektedir. Erkeğin kendini kadın(ı) üzerinde “canını alma” dahil tam yetkili olarak görmesinin ekonomi politiğini, kadın emeğinin (ve dolayısıyla da benliğinin) bu “değersizleş(tiril)mesi” oluşturur.

İş(çi) cinayetleri ile kadın cinayetlerinin kesiştiği hemzemin geçit ise, tam da bu “değersizleş(tiril)me”dir. İşçinin “maliyetini” düşürme adına onu patronun insafına terk eden neo-liberal kapitalizm, kadını da “yeniden domestikleştirirken” koca ve/veya baba şiddetinin önüne ancak palyatif önlemlerle çıkmaktadır…

 

21 Temmuz 2012 10:28:20, Çeşme Köyü.

 

N O T L A R

[*] Almanak-2011 Analizleri, Sosyal Araştırmalar Vakfı Kitaplığı, İstanbul-2012… içinde…

[1] Cemal Süreya.

[2] “Vicdan Nöbeti’ne Ramazan Arası”, Radikal,16 Temmuz 2012, s.7... Ayrıca İstanbul İş Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi verilerine göre iş cinayetlerinin ilk altı ayında 2012 bilançosu: Ocak 2012: 62 işçi; Şubat 2012: 42 işçi. Mart 2012: 59 işçi; Nisan 2012: 75 işçi; Mayıs 2012: 69 işçi; Haziran 2012: 59 işçi. (“6 Ayda En Az 366 İşçi Öldü”, Evrensel, 4 Temmuz 2012, s.5)

[3] İHD İstanbul Şubesi, Kadına Yönelik Şiddet Raporu, http://bianet.org/files/doc_files/000/000/320/ original/kad%C4%B1n_cinayetleri_raporu_pdf.pdf

[4] Ahmet İnsel, “Hızlı Büyüme Kurbanları”, Radikal 2, 18.3.2012

[5] a.y.

[6] “CHP Aydın Yeni Kadın Kolları Başkanı Kavasgil”, Hürriyet Ege,4 Temmuz 2012.

[7] Kemal Burkay, “İşçi Ölümleri ve Kadına Şiddet”, Radikal, 2 Mayıs 2012, s.16.

[8] Fikret Şenses, “Neoliberal Ekonomi Politikaları, İşgücü Piyasaları ve İstihdam”, http://arsiv.petrol-is.org.tr/yayinlar/yillik/2003_yillik/07_neoliberal/index.htm

[9] TÜİK verilerine göre 2011 yılı itibariyle Türkiye’de gerçek işsiz sayısı 5 milyon 90 bin. (“Umutsuzluk Diz Boyu”, Cumhuriyet, 16 Mayıs 2012, s.11.)

[10] TÜİK, Hanehalkı İşgücü İstatistikleri, 2011. www.tuik.gov.tr/IcerikGetir.do?istab_id=25

[11] Bu “yedek işgücü ordusu”nun neferlerinin büyük bölümünü de, sayıları 11 milyonu bulan “ev kadınları”nın oluşturduğunu belirtmeden geçmeyeyim. Ve hemen ekleyeyim; “ev kadını” (yeni söylemde değiştirilmiş hâliyle “ev işleriyle meşgul kişiler”) bu ülkede çok yüksek oranlarda seyreden kadın işsizliğini perdeleyen “kültürel” bir tanımdır.

[12] “Çalışan İki Kadından Biri Güvencesiz!”, Birgün, 17 Mayıs 2012, s.5.

[13] “Ulusal İstihdam Stratejisi: Güvencesiz, geçici, esnek istihdam”, http://haber.sol.org.tr/ekonomi/ulusal-istihdam-stratejisi-guvencesiz-gecici-esnek-istihdam-haberi-54539

[14] SGK’nin Nisan 2011 verileri dikkate alındığında Türkiye’de toplam 10 milyon 314 bin 95 kayıtlı işçi çalışıyor. Bu işçilerin 922 bin 188’i bir işçi sendikasına üye bulunuyor. Bu veriler çerçevesinde sendikalaşma oranı yüzde 8.94’e karşılık geliyor. SGK’nin verileri, son olarak 2009’da yayımlanan bakanlık verileriyle büyük farklılık gösteriyor. Sendikalaşma oranının yüzde 59.88 olarak açıklandığı bakanlık verilerinde ise, Türk-iş’in 2 milyon 239 bin 341, Hak-iş’in 431 bin 550, DİSK’in 426 bin 232, bağımsız sendikaların ise 135 bin 556 olmak üzere toplam 3 milyon 232 bin 679 sendika üyesi olduğu belirtiliyor. (“Sendikalı İşçi Sayısı 1 Milyonun Altında!”, Birgün, 7 Mayıs 2012, s.4.)

[15] Nitekim, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, kıdem tazminatı ile ilgili olarak yeni bir yasa tasarısı hazırladı. Yeni kıdem tazminatı tasarısı bir yandan kıdem tazminatı fonlarının özel emeklilik şirketlerine aktarımını, bir yandan da her bir yıla bir ay karşılık gelen kıdem tazminatı miktarının yarı yarıya azaltılmasını öngörüyor. (“Eski İşçi Yeni İşçi Hepsi Sermayenin”, Gündem, 1 Temmuz 2012, s.5.)

[16] Türkiye’de ‘can ve mal kurtarma işleri; cenaze ve tekfin işleri; su, elektrik, havagazı, termik santralları besleyen linyit üretimi, tabii gaz ve petrol sondajı, üretimi, tasfiyesi, dağıtımı, üretimi nafta veya tabii gazdan başlayan petrokimya işleri; banka ve noterlik hizmetleri; kamu kuruluşlarınca yürütülen itfaiye, şehir içi deniz, kara, demiryolu ve diğer raylı toplu ulaştırma hizmetleri’nde grev, zaten yasaktı. AKP’nin yeni “torba yasası” buna bir de “havacılık hizmetleri”ni ekledi. Grevin yasak olduğu işyerleri ise şöyle: “Aşı ve serum imal eden müesseseler, her türlü hastaneler, eczaneler, eğitim ve öğretim kurumları, mezarlıklar ve ‘Milli Savunma Bakanlığı ve Jandarma Genel Komutanlığı’nca doğrudan işletilen yerler…” (Ahmet İnsel, “Grev hakkını kaldıran ‘ileri demokrasi’”, Radikal, 5 Haziran 2012, s.15.

[17] DİSK Araştırma Enstitüsü’nün verilerine göre, Türkiye’de 5-17 yaş arası çocukların yüzde 49’u çalışıyor. Çocuk istihdamında sanayinin payı 1994’te yüzde 16’dan, 2006’da yüzde 28’e yükselmiş durumda. (“Dünya onların sırtında”, Cumhuriyet, 12 Haziran 2012, s.11.)

[18] Şükrü Kızılot, “İşverenlerin genç ve kadın işçilere ilgisi 5 kat arttı”, Hürriyet, 4 Haziran 2012, s.23.

[19] Tasarının Meclis’te oylandığı gün, Meclis bahçesinde çalışan taşeron firmaya bağlı bir işçi, Nadir Kekilli, toprak kayması sonucu yaşamını yitirdi. Olayı duyan milletvekilleri, bahçeye çıkıp yetkililerden bilgi aldılar, ölen işçinin mesai arkadaşlarına ve ailesine başsağlığı dileklerini bildirdiler, basına demeç verdiler, ardından da Genel Kurul salonuna girerek oylamaya devam ettiler. Tasarı, oy çokluğuyla kabul edildi… (“Burası Türkiye!”, Radikal, 16 Haziran 2012, s.8.)

[20] “Akşam bir kadeh içki içmek, tazminatsız kovulma nedeni sayılacak”, İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi internet sitesi, http://www.guvenlicalisma.org/index.php?option=com_content&view=article&....

[21] Esra Koçak, “İş Cinayetlerinin Önü Açılıyor”, Birgün, 4 Temmuz 2012, s.4.

[22] İsmail Saymaz, “Yangının Fotoğrafı 5 Ay Önce Çekildi”, Radikal, 7 Haziran 2012, s.9.

[23] Nazan Özcan, “Vicdan Nöbeti”, Radikal İki, 1 Temmuz 2012, s.4-5.

[24] İsmail Saymaz, “İşçiler ‘kendi İnisiyatifiyle’ Ölmüş!”, Radikal, 9 Haziran 2012, s.10-11.

[25] “Çin İşi Sömürü Türk İşi Şiddet”, Gündem, 19 Haziran 2012, s.5.

[26] “Kurtarma Rezaleti: Kepçe Başını Kopardı”, Cumhuriyet, 3 Temmuz 2012, s.3.

[27] “İş kazalarında Bursa Medical Park Vurgunu”, http://www.guvenlicalisma.org/index. php?option=com_content&view=article&id=2813:is-kazalarinda-bursa-medical-park-vurgunu&catid=58:genel&Itemid=182. Haberde söz edilmeyen bir küçük ayrıntı: Bir hastaneler zinciri olan Medical Park’ın sahibi AKP’li Muharrem Usta ile Siirt’li Ethem Sancak. Ancak Emine Erdoğan’ın şirketin ortağı olduğu yönünde yoğun söylentiler dolaşımda.

[28] “Kayıtdışı” terimi ile “informel” terimini, aynı görüngünün iki farklı veçhesini imlediklerini düşündüğüm için birlikte kullanıyorum. “Kayıtdışı”lık, devletin resmî kayıtları dışındaki (dolayısıyla da vergisiz, sigortasız ve bunlara taalluk eden her türlü güvenceden yoksun) bir istihdam biçimine işaret ederken, “informellik” bu istihdamın bünyesinde biçimlendiği ilişkiler ağının niteliğine gönderme yapar gözükmektedir daha çok. Akrabalık/aşiret/tarikat vb. “yerel” ilişkiler “formel” istihdamda da belirli bir pay tutsa da, “informel” istihdamın toplumsal biçimlenişinde aslî bir rol oynarlar; neo-liberalizmin (genellikle muhalif iktisatçıların gözünden kaçan) önemli bir boyutu da, modern kapitalizmin yok ettiği varsayılan bu “toplumsal sermaye”ye yeniden değer katmasıdır. Etkinlik alanı formel (dolayısıyla da “hak” temelli örgütlenmeye daha açık) bağıntılardan “informel” bağıntılara kayan emekçi, bu yolla sınıf kimliğini de gözlerden yitirmektedir.

[29] Bu yazının çerçevesini kadınlar ve işçilerle sınırlı tuttum. Ancak emeğin (ve onun kaynağı olan insanın) değersizleştiği koşullarda, bu değersizleşme sürecine tüm varyantları katabiliriz: Kürtler, Alevîler, Romanlar, gençler, köylüler, muhalifler, farklı cinsel yönelim sahipleri, suçlular, “marjinaller” vb. vb.

[30] “Kadın cinayetleri”ni, SAV Almanak’ın bir önceki sayısında ilişkin olduğunu düşündüğüm veçheleriyle işlediğim için [bkz. Sibel Özbudun, “Kadın Cinayetleri: “’Bir Daha Asla!” Diyebilmek… Sosyal Araştırmalar Vakfı, Almanak 2010, ss.335-351. İstanbul, 2011] bu yazıda yalnızca iş(çi) cinayetleriyle ortaklaştırılabileceğini düşündüğüm boyutuyla ele alıyorum.

[31] Bu paragrafta öne sürülen fikirler, derli toplu bir biçimde, Liberalizm/Muhafazakârlık Kıskacında Kadın (İstanbul: Kaldıraç Yayınları, 2008) başlıklı, yazarları arasında bulunduğum kitapta tartışılmaktadır.

[32] Aslına bakılırsa, TÜİK 2011 verilerine göre “işgücüne dahil olmayan” kadın sayısı, 20 milyonu bulmakta. Bu toplam içerisinde yalnızca 2 milyonu eğitimine devam ediyor; 2 milyon kadarı yaşlı, hasta, özürlü vb.; emekli kadın sayısı ise 772 bin. İşsizler, özellikle de “iş bulmaktan umudunu kaybetmişler” konumu da dahil edildiğinde, ev kadını sayısının 14 milyon dolayında olduğu sonucu çıkıyor ortaya…

[33] “Türkiye’de 18-24 yaş arası her iki kız öğrenciden birinin, orta öğretimini tamamlamadan okulu bıraktığı ortaya çıktı. AB İstatistik Kurumu Eurostat’ın eğitimden erken ayrılan gençlere yönelik araştırması Türkiye’de en az ortaöğretim düzeyinde okulu bırakan kız çocuklarının oranının yüzde 47.9 olduğunu gösterdi. AB ortalaması ise yüzde 14 olarak saptandı.” (Bahadır Selim Dilek, “Kızların Yarısı Okumuyor”, Cumhuriyet, 12 Mayıs 2012, s.3.)

[34] “Neden kadın cinayetleri, neden bugün?” sorusunu soran Erdal Atabek’e sorusunun yanıtını “erkeğin kadına sahip olması” şeklinde verdiren de bu gelenektir. (Erdal Atabek, “Kadın Cinayetlerinin Kökeni…”, Cumhuriyet, 28 Mayıs 2012). Hiç kuşku yok ki, “kadınlar için sağladığı koşullar sıralamasında Türkiye’yi 165 ülke arasında 114. sıraya yerleştiren koşulları biçimlendiren de (Güven Sak, “Kadınlara Saygısız İlk 100 Ülke Arasındayız”, Radikal, 26 Haziran 2012, s.23.)

[35] “Kadını eve hapsetmenin temelde, laik-şeri bir yanı yok. Erkek egemenlerin genel bir tutumu bu. Neo-liberal gericilik ise bunu şimdi biraz daha pekiştirecek bir hamle peşinde. Bir yandan yetişkin kadına dirsek gösterip iş vermeyerek eve kapatıyor, bir yandan da bu zinciri kırmayı deneyen kız çocuklarını 4 yıllık eğitimin ardından “evdekiler” ordusuna katmanın peşinde.” (Mustafa Sönmez, “20 Milyon Kadın Evde... Kızlar da Eve...”, Cumhuriyet, 27 Şubat 2012, s.12.)

[36] AKP kadrolarının ne denli “aileci” olduğunu örneklendirmeye gerek var mı, bilmiyorum. Ama bu uçsuz bucaksız listeye eklenecek son örnek, yalnızca “Kadından sorumlu devlet bakanlığı”nın “Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı” olarak yeniden yapılandırılması değil, aynı zamanda “Kadın ve aile bireylerinin şiddetten korunması” yasa tasarısının adının “Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun” olarak değiştirilmesi olsun… (Türey Köse, “ ‘Kadın’ Tasarısına Muhafazakâr Ayar”, Cumhuriyet, 7 Mart 2012, s.7.)

ROBOSKİ’NİN KANAYAN KARANFİLİ

 

“Acıya yenilmek istemiyorsan,

onunla yüzleşmen gerek.”

(Lanza del Vasto.)

 

Masamın üzerinde bir karanfil duruyor şu an. Rengi kızıla çalan bir karanfil. Roboskî karanfili. Çamurlu patikadan otuz dört fidanın mezarlarının yan yana dizili durduğu mezarlığa doğru tırmanırken KESK’li Sedar’ın elime tutuşturduğu… Her şeyin acıya karıldığı o sisli anlarda ne yaptığımı, ne yapacağımı bilemeyip çantama atıvermişim. Eve döndüğümde çıktı…

İnsanın karşısındakinin acısı önünde ne edeceğini, ne diyeceğini bilemeyip lâl kaldığı zamanlar vardır… Yüreğinizin sancısı canınızı yakar, nerenizin yandığını kestiremezsiniz. Her türlü teselli sözcüğü anlamsızlaşır; dualar, ağıtlar ipinden kopmuş balonlar gibi havada seyreder nafile… “Adalet/hak/hukuk”a dair kelamlar karikatüre dönüşür, gülmek düşmez aklınıza.

Otuz dört ananın gözlerine bak(ama)mak böyle bir duygu. İstekleri öyle yalın, öyle kırılgan ki oysa… Irak’a “kaçağa gitmiş” oğullarının, katırlarıyla birlikte dönüş yolunda, Şırnak’ın Qileban ilçesi Roboskî mevkiinin Irak sınırından içeri uzanan dağlarında, gözleri önünde Türk Silahlı Kuvvetleri’ne ait jetlerce bombalandığını bilmemizi istiyorlar yalnızca. O ışıl ışıl bakışlı, güzelim çocukların bedenlerine ait parçaların yine katır sırtında Roboskî ve Beju köylerine taşındığını… Onlar bu felaketin henüz bilincine varmamış, canlarının başucunda feryat ederken üstlerinden Türk jetlerinin alçak uçuş yaptığını…

 Ve bu katliamın “neden” olduğunu birilerinin kendilerine anlatmasını istiyorlar… “Yanlışlık olmuş, pardon”; “Biz onları PKK’lı sandıydık”; “Zaten kaçakçıymışlar”; “Alın şu yazmaları… Ayrıca da helalinden yüzyirmişer bin lira… Arzu ederseniz bir miktar koruculuk kadrosu da tahsis edelim size!” hoyratlığı yüreklerini soğutmak bir yana, daha da, daha da cırmalıyor…

Gözlerinde kapanmaz bir uçurum, uzatıyorlar o dünya güzeli çocukların sevecenlikle çerçevelenmiş fotoğraflarını gözlerinize… Kalem gibi incecik, saçlarını yatırmış, afili bakışlı otuzdört delikanlı. Onlu, yirmili yaşların pervasızlığıyla, aldırmazlığıyla gülmüşler objektife. Biri askeri üniformalı! Taş çatlasa onbeşindeki bir başkasının anasına “Ne kadar güzelmiş oğlun,” dediğimde duyulur duyulmaz bir sesle yanıtlıyor beni: “Güzel”. Belki Türkçesinin yetmezliği; ama bence oğluna “di’li geçmiş zaman”ı yakıştıramayışından… Yakışmıyor, gerçekten; hiçbirine yakışmıyor…

Bejulular, Roboskîliler ve bütün Anadolu Kürtleri, soğuk bir Aralık gecesi sabaha karşı yedikleri bu apansız baskının, yaşatıldıkları katliamlar zincirinin bu en taze, en akılalmaz halkasının anlamını kavramaya çalışadursunlar; onlara bu zulmü yaşatanların kılının kıpırdamadığı besbelli. Diyarbakır’dan Roboskî’ye her birinde ayrı ayrı durdurulup kimliklerimizin alındığı, birinde ise (ne hikmetse Konya Savcılığı’nın izniyle) üstlerimizin arandığı on kontrol noktasındaki askerlerin, komutanların gözlerinde en ufak bir mahcubiyet emaresi bul bulabilirsen… Roboskî/Uludere onlar nezdinde “Bölücü terör örgütü yandaşları”nın olay çıkarmak için istismar ettikleri bir bahane daha, yalnızca. Katliamın birinci yıldönümünde Roboskîlilerin, Bejuluların acılarını paylaşmak, içine düştükleri yalıtılmışlık uçurumunda ellerini tutup bir nebze olsun içlerini ısıtabilmek için yanlarına koşan BDP’lilere, kitle örgütleri temsilcilerine, devrimcilere, sosyalistlere, feministlere “potansiyel suçlu” muamelesi çekerken ne denli eminler kendilerinden… Mustafa Muğlalı’nın, atalarına layık olmak için çırpınan torunları…

Ya başbakan? Bombardıman sıcağında katliamı gerçekleştiren komutanları tebrik eden… ne zaman Uludere lâfı açılsa “niye teröre kurban gitmiş şehitlerimizden bahsetmiyorsunuz?” diye diklenen… “Para verdik, eşlerimizi ziyarete gönderdik, daha ne istiyorsunuz?” sakilliğine sarılan… katliamla ilgili bir özrü “hele dava sonuçlansın hele”ye öteleyen; Roboskîlilere aba altından “öyle ucu bucağı belli olmayan örgütlerin oyununa gelmeyin” sopasını gösteren…

AKP’liler bugünlerde “devlet olmanın dayanılmaz ağırlığı”na kaptırdılar kendilerini. İktidarı ele geçiren mazlumun “zalim”e metamorfozunda son perdeye ulaştık. Yıkım kelebeği kozasını deldi, kanatlarını açtı.

Türkiye’de “devlet olma hâli”nin kimi kaideleri vardır, bilinir… Ezilenler/sömürülenler karşısında ceberut olursun, bir. İnkârcı-asimilasyonist olursun, iki. Muhaliflerini baskıyla susturur, susmayanları tepelersin, üç. “Hep haklı, hep hakkı yenmiş”i oynarsın, dört. Biz ölümlülerin aklının eremeyeceği, bilmemizin akıl sır ermez zararlara yol açacağı bir takım hikmet”ler doğrultusunda hareket ediyormuş gibi davranırsın, beş… Bu “kalıp”ları dolduran, bu ülkede “devlet” olmayı hak etmiş demektir; Osmanlı’dan T.C.’ne uzanan kallavî bir “raison d’état” geleneğinin elinden alır “ustalık” belgesini. Nice acemi yamak, devlet kapısında böyle terbiye olmuş, biz naçiz reayayı idare etme ber’atını kazanmıştır. Artık sıra AKP’de…

* * *

Roboskî’nin karanfili kanıyor. Nafile “adalet” nutukları atarak durduramayız o kanı. O anaların dinmek bilmeyen yürek sancılarını “hesabını soracağız” sloganlarıyla söndüremeyiz.

Bu acı belki gerçekten de bir mahkemede sonlanır. Yargıç ve savcı kürsüsünde Roboskîlilerin yer aldığı, sanık sandalyesinde ise asker ya da sivil, katliam emrini verenlerin, uygulayanların, onları alkışlayanların, olayı saptırmaya, zamana yayarak sündürmeye çalışanların, suskun kalanların… oturduğu bir “ezilen halklar mahkemesi”nde.

Böyle bir mahkemenin verdiği hüküm ne olursa olsun, “halkların kardeşliği” adını verdiğimiz şey, ancak ondan sonra hayata geçebilecektir.

 

30 Aralık 2012 16:31:48, Ankara.

Sayfalar