Salı Ekim 24, 2017

Sibel Özbudun

Antropolog, Akademisyen, Sosyalist, Yazar!

1956 yılında,İstanbul'da doğdu. Üsküdar Amerikan Kız Lisesi'nden mezun olduktan sonra, Fransa'ya giderek, üç yıl süresince Fransa'da dil ve Paris VII ve Paris X Üniversitelerinde sosyoloji öğrenimi gördü. Türkiye'ye döndükten sonra,İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Antropoloji Bölümü'ne girdi. Mezun oldu. Uzun süre yayıncılık (Havass ve Süreç Yayınları) ve çevirmenlik yapan Özbudun;

 

1993 yılında, Hacettepe Üniversitesi Antropoloji Bölümü'nde yüksek lisans eğitimi görmeye başladı. 1995 yılında,aynı bölümde araştırma görevlisi oldu. Doktorasınıda aynı üniversitede verdi. İngilizce, Fransızca ve İspanyolca bilen Özbudun'un çok sayıda çevirive telif eseri bulunmaktadır.

 

İletişim :

sozbudun@hotmail.com

http://www.sibelozbudun.blogspot.com/

http://www.facebook.com/SibelOzbudun

https://twitter.com/Sibelozbudun

 

Emekçiler işsizler yoksullar nerede?[1]

“Başkasının hayallerine tutsak olursanız belanızı bulursunuz.”[1]

Maltepe sahilindeki miting alanına açılan yollardan birinin kenarında durmuş, önümüzden akan kalabalığı izliyoruz. Kadın-erkek, çoluk-çocuk, İnsan seli. Etkileyici… Ellerinde Türk bayrakları, “adalet” pankartları, Mustafa Kemal’li sancaklar. Bulutsuz, sıcak bir yaz günü, bir pikniğe, deniz kenarında hava almaya gidiyormuşça bir gamsızlık, bir neşe… Arada bir - bizim gibi miting kıdemlilerinin hemen fark edeceği bir acemilikle- slogan atıyor, hemen ardından aralarında koyulttukları ikişerli-üçerli sohbete dönüyorlar.

Çoğunun üzerinde “adalet” yazılı bembeyaz, tiril tiril tişörtler, gözlerinde güneş gözlükleri, başlarında beyzbol şapkaları. Ayaklarda spor ayakkabılar… Yaşları 30-40 dolaylarında kümeleniyor. Bir CHP’liye “İşte çağdaş Türkiye’nin aydınlık yüzü” dedirtecek kadar temiz ve lekesizler.

Belki de fazlasıyla temiz. Pek azının giysilerinde bir oto tamirhanesinde, bir demir döküm atölyesinde, bir maden ocağında çalışmadan kaynaklanabilecek lekeler, kir, is, pas toz izi var. Pankart taşıyan, sevgilinin elini kavrayan, alkış tutan ellerin çoğu nasırsız, pürüzsüz.

Evet, o gün “Adalet” haykırışıyla Maltepe’deki miting alanını dolduran bir milyonu aşkın kişi etkileyici, güzel ve olumlu. Ama bir eksik var. İşçi-emekçi-varoş katılımı çok düşük. Önünüzden akanlar çoğunlukla iktidarın “hayat tarzı” konusundaki müdahalelerinden kaynaklanan kaygılarla yüklü, seküler bir orta sınıfın mensupları. İçeriği Kemalizm tarafından tanımlanmış bir modernizmin kazanımlarının bir bir ellerinden kayıp gitmekte oluşuna karşı tepkililer… Geri dönüşsüz bir sürece girilmiş olmasından korkuyor; ancak bu kez, örneğin Haziran 2013’deki, gövdelerini ortaya koyma kararlılığından yoksun gözüküyorlar…

Bu orta sınıf seli arasındaki tek tük kol emekçisi adacıkları ise, belli ki sosyalistlerin çalışma yaptığı Alevî mahallelerinden gelmişler. Ha bir de, iktidarın intikam hücumlarının hedef tahtasındaki gariban Fethullahçılar: Cemaatin üniversitesinde odacı, hastanesinde hastabakıcı olarak çalıştığı için ekmeğinden olmuş, kovuşturmalara uğramış, din bezirganı bir iktidarın “mütedeyyin” kitlelerin önüne attığı ikbal kırıntılarından nasibi ebediyen kesilmiş şaşkın, gariban dindarlar… (Miting alanına giderken eline her nasılsa tutuşturulmuş devrimci bir pankartı taşıyan kara çarşaflı, yüzü peçeli kadının görüntüsü hiç gitmeyecek gözlerimizden)…

Peki, emekçiler, varoş çocukları, yoksullar neredeydi?

Mitinge katılıp katılmayacağını sorduğumda Ahmet, “ne işim var orada” yanıtını verdi. “Sahile inip balık tutacağım.” Ahmet kim mi? Çankırı’nın bir köyünden yıllar önce İstanbul’a göç etmiş, hayatını zenginlerin evlerinde bahçıvanlık yaparak kazanan bir kent yoksulu…

Birkaç gün önceki konuşmamızda ise 15 Temmuz gecesi televizyondan köprünün askerler tarafından kapatıldığını gördüğünde kimseden emir filan beklemeden kendini sokağa atıp soluğu bir tankın üzerinde aldığını anlatmıştı, muzaffer bir komutan edasıyla. “Binlerce kişi olup sokaklara aktık, darbecileri püskürttük…” Ahmet’ler bunun ardından gecelerce kışlaların kapısında yatıp askerlerin dışarı çıkmasını engellemişlerdi. Artık onların da torunlarına anlatacak öyküleri vardı…

Peki, 15 Temmuz’da sokaklara dökülen, 16 Nisan Referandumu’nda “vatanı kurtarmak, güçlü bir Türkiye yaratmak” adına oylarıyla diktatörlüğe payanda olan bu sıradan insanlar; yani iş buldukça boyacılık, komilik, nakliyecilik, kamyon sürücülüğü, kanalizasyon işçiliği, yani “ne iş olsa” yapan Recep, en büyük hayali “kapağı Avrupa’ya atmak” olan ve iki yakası bir araya gelmediği için bir türlü evlenemeyen tornacı delikanlı İsmail, dört çocuğuna iyi bir gelecek sağlamak için evlere temizliğe giden Yozgatlı Hatice… Kemalistler arasında yaygın olan kanaate göre “dinci, İslâmcı, yobaz, IŞİD’ci” oldukları için mi, yoksa “köfte-ekmeğe oylarını satmaya hazır cahil sefiller” olduklarından mı gövdelerini ahir zaman diktatörünün heves ve hırslarına yakıt eylemektedir?

Tayyip Erdoğan iktidarının çeperlerinde kent ve kır yoksullarını “din, iman, vatan, millet, bölünmez bütünlük vb.” adına manipüle ve seferber eden, iktidarın olanaklarından da yararlanarak mahalle mahalle, sokak sokak ülkenin dört bucağına nüfuz eden, öğretmen, imam, cemaat önderi, esnaf odası başkanı, kaymakam, muhtar, “yoksul babası” patron, mukabele hafizesi, sendikacı… vb.’lerinden oluşan bir yarı-formel mekanizma var, hiç kuşkusuz. Bunlar, AKP ve “reis”inin siyasal İslâmcı, olasılıkla da İhvan’la “iltisaklı” projesinin gövdesini oluşturuyorlar. Ve toplumun özellikle yoksul katmanlarını “yeni” rejimlerine kazandırmak için canla başla çalışıyorlar. Türkiye’de adım adım kurulmakta olan siyasal İslâmcı rejimin “öncü” kadroları…

Ancak AKP’nin (bir kısmı elinde pala, protestoculara, şortlu kadınlara saldıracak kadar militan) “kadroları” ile Hayır’cılar arasında devasa bir gri alan var: kır ve kent yoksullarından, taşeron işçilerden, lümpenlerden, varoş sakinlerinden, işsizlerden, topu atma tehdidi altındaki esnaftan oluşan bir gri alan. Çoğu “Elhamdülillah Müslüman”; Cuma’ları elden geldiğince kaçırmamaya çalışıyorlar; ama akşamları bir bira ya da bir kadeh rakı parlatmaktan vaz geçeleri yok, kapağı bir Avrupa ülkesine atmak, bir Avrupalı kadınla evlenerek yırtmak, son model bir ciple sosyete mahallelerde boy göstermek süslüyor gençlerinin düşlerini… Loto oynuyor, her dokuz çekiliş piyango bileti satın alıyor, maçları kaçırmıyor, saçlarını jöleleyip kentlerin ana caddelerini turluyorlar. Bir şeriat rejimi, en son isteyecekleri şey. Çocukları TEOG’a hazırlanırken imam-hatip dışında bir yerlere girebilmesi için çırpınıyorlar, örneğin. İçki, sigara zam yedikçe asapları bozuluyor. “Reis”in “dik duruş”u, “Güçlü Türkiye” söylenceleri, Kurtlar Vadisi milliyetçiliği ile, Fransa’da işçi olarak çalışmış babalarının oradaki emekçi haklarına dair anlattıkları, işsizlik ve aç kalma kaygısı, gelecek endişesi, insanca, güzel, rahat bir yaşamın düşleri, ebedi bir yoksunluk ve erişimsizlik çemberi içinde sıkışmışlık duygusu arasında salınıp duruyorlar. Yetememe, yetinememe duygusu, ne kadar çalışırsa çalışsın (tabii iş bulabildikçe) yoksulluk çemberini kıramayacağı kesin bilgisinin cenderesi…

Peki, bu durumda neden AKP’ye oy veriyorlar, diye sorabilirsiniz. Gayet basit: AKP onların ezilmişlik, umutsuzluk, hiçlik duygularını bir kimliğe tahvil edebilmeyi becerdi. Türkiye kırsalının bilinçaltının derinliklerine işlemiş 40’lı yılların tek-parti (CHP) rejimine karşı öfkeyi, Batıcı-elitizme beslenen hıncı ihya ederek, kentlileşmiş torunların ezilmişlik duygusunun akacağı tepki yatağını döşedi. “Bu cehape var ya bu cehape, halka süpürge tohumundan ekmek yedirdi!” cayırtısı, kof ve nafile bir ajitasyon değil, bu ülkenin ezilmişlerine (ve dahi sömürülenlerine) tarihsel bir süreğenlik duygusu verme ve kendilerini karşısında konumlandırıp teyit edecekleri bir “öteki” kurgulama girişimidir. Batıcı, elitist, züppe, halkına yabancılaşmış ve Batılıların desteğiyle her nasılsa iktidarı ele geçirmiş, yıllar yılı bu mazlum milletin inançlarına, hayat tarzlarına saldıran, kafası bozuldukça bacıların baş örtülerine el atan bir seçkinler kliği… Kapitalist cumhuriyetin paryalarının, itilip kakılanların ezilmişliklerinin kefaretinin yüklenip ardından teneke çalarak kovalanabilecek kolay bir günah keçisi. Hele ki “Eski rejim”in üç sacayağı, yani silahlı kuvvetler, yargı kurumu ve üniversiteler Fethullahçı kardeşlerle kolkola etkisizleştirildikten sonra…

Bir “durum”u oluşturan karmaşık nedensellikleri tekil (ve kolay anlaşılabilir) bir boyuta indirgeyerek bu tekil etkeni “günah keçisi” ilan etme, faşizmin (ve bütün türevlerinin) en sık başvurduğu demogojilerden biridir. “Cehape elitizmi” hiç kuşku yok ki Cumhuriyet tarihinin ilk yıllarında despotik uygulamaları, dayatmalarıyla bir yandan palazlanmakta olan Türkiye burjuvazisinin gereksindiği sermaye birikiminin önünü açmış, bir yandan da toplumu Kemalist “çağdaş uygarlık” ideali doğrultusunda tekil ve seküler bir ulus-devlet olarak biçimlendirmek üzere bir toplum mühendisliğine soyunmuştur. Bunu saptamak ve eleştirmek bir şey, bu eleştirileri kesif bir anti-entelektüalizm/popülizm halitasına dökerek devletin dümenini ele geçirip rotasını değiştirme, başkalaştırma çabalarına malzeme kılmak, başka bir şeydir. AKP “anti-elitizm” ile kestirmeden ve doğrudan onunla ilintilendirdiği “anti-entelektüalizm”i T.C.’ni İslâmcı bir Ortadoğu gücüne dönüştürme projesine halk desteğini sağlamak üzere kullanmaktadır.

Bu projenin bir yanı ise, emekçi kitlelerin ezilmişliğinin gerçek müsebbibi olan kapitalist sistemin kaptan köşkünü “laik-Batıcı” burjuvaziden kendi “cenahı”na devretme hesabıdır. Kaptan köşkünde “Batıcı/laikçi” elitlerin yerine İslâmcı burjuvazi geçerken forsalar, köleler, yani “ne iş olsa” yapan Recep, yani tornacı delikanlı İsmail, yani evlere temizliğe giden Yozgatlı Hatice oldukları yerde, kürekçi sıralarında kalacaktır. “Yabancı(laşmış)/Batıcı” elitlerin yerini alan, “kendilerine benzeyen” yeni efendilere bir çeşit ünsiyet ve minnet duygularıyla yüklü olarak.

AKP’nin toplumu yeniden biçimlendirme girişimini toplumun üst katmanlarını iktisadi müsadere ve kayırmacılıkla değiştirme, alt katmanları kültürel/toplumsal müdahalelerle dönüştürme olarak özetleyebiliriz. Alt katmanlarla girdiği “rıza rezonansı”nın erimini sürekli genişletme çabası içinde olduğu ise, eğitim, diyanet, sosyal hizmetler, yerel yönetimler, “sivil toplum” örgütlenmeleri vb. alanlarında yaptıklarında açığa çıkıyor.

Eğer bunlar doğruysa, iktidar partisi ile muhalifleri arasındaki “gri alan”da yer alan geniş kitleleri orta sınıfa hitap eden söylemlerle ikna etmenin olanağı yoktur. Yaşam tarzına dayalı söylemler: laiklik, çağdaşlık, kadın hakları vb. onları heyecanlandırmıyor. Hatta ve hatta (ve ne yazıktır ki) siyasal yaşama olanca yabancılaştırılmışlıklarıyla, “adalet” dahi deneyim-uzak bir söylemdir: Adalet ve Kalkınma Partisi “adalet”i başörtülü kadınlara kamusal yaşamın yolunu açarak tesis etmiştir; manipüle ettiği medya kanalları sayesinde cezaevlerini dolduran yüzlerce gazeteci, binlerce muhalif, sosyal medya kovuşturmaları, işten atılan akademisyenler, öğretmenler, cezaevlerindeki işkenceler, vb. ya “görünmez” ya da kitleler indinde kriminalize olmuşlardır.

Öte yandan -CHP’nin son birkaç yıldır denediği üzere- sağcı/dindar/milliyetçi söylemler de, “gri alan”ın CHP’ye (ya da sola) yönelmesinde etkili olamamaktadır. Öyle ya, “sağ” söylemlerin otantik sahibi ortadayken, neden eğretisine yönelsinler ki? Recep Tayyip Erdoğan’ın karşısına Ekmeleddin İhsanoğlu’yla (ya da - diyelim ki Prof. Cihangir İslâm’la) çıkmak, protesto alanlarında “yeryüzü sofraları kurmak” da nesi?

Şu görülmeli, CHP’nin dokusu ve kurgusu, bu kitleleri ikna edecek sömürü ve tahakküm karşıtı söylemleri üretmeye müsait değildir; dahası, bu parti böylesi bir uğraşa girişebilecek, yürütebilecek kadrolardan da yoksundur. Bu, sayıları ne denli az, ne denli daralmış olursak olalım, biz sosyalistlerin, devrimcilerin alanıdır.

Bu bakımdan, sosyalistlerin, devrimcilerin “hayat tarzına” ilişkin kaygıları ve şimdilik -ne yazık ki- bizlerden gayrısını fazla ilgilendirmeyen özgürlük taleplerini olduğu kadar, kitlelerin ekmek davasını, işsizliği, iş güvencesizliğini, ücretlerin düşüklüğünü, hayat pahalılığını, sosyal hakların yitimini, barınma sorunlarını, kentsel hizmetlerin (elektrik, temiz su, doğalgaz, iletişim, ulaşım…) yüksek ve giderek yükselen bedellerini, sağlık ve eğitim hizmetlerinin kalitesizliğini ve emekçileri giderek düşen yaşam standartlarına mahkûm ederken kaynakları yağmalayarak uçuşa geçen yeni Müslüman-kapitalist sınıfı, bu yeni sömürü düzenindeki adaletsizliği (yani “kalkınma” ile “adalet” arasındaki ters orantıyı) sorunsallaştırmak, örgütlü-örgütsüz kitleler nezdinde bunlara yönelik bir talepkârlığı biçimlendirebilmek üzere işe koyulmak gerekiyor.

Bu görev ne kadar geciktirilirse, AKP’nin “gri alanlar”ı -korkarım ki telafisi mümkün olamayacak bir tarzda- temellükü o denli ilerleyecektir. AKP olanca demogogluğuyla, popülizmiyle, el çabukluğuyla aydın düşmanlığına dönüştürdüğü anti-elitizmiyle, “vatan-millet-bayrak-din-iman” çığırtkanlığıyla emekçi yığınları fethe çıktı.

Bu fethin tamamlanmasına, yani devleti ele geçirmiş olan partinin toplumu temellük etmesine seyirci kalırsak, iktidar partisi ve “Reis”inin körüklemekte olduğu “laik-dinci”, “Alevî-Sünnî”, “Kürt-Türk”, “Batıcı/gayrımilli-yerli/milli” kör dövüşü içinde yitip gitme olasılığımız yüksektir…

15 Temmuz 2017 17:39:02, İstanbul.

N O T L A R

[1] Kaldıraç Dergisi, No:193, Ağustos 2017…

[2] Gilles Deleuze. 

Gündem'e, düne ve bugüne dair…[1]

“halkımın damlayan kanını gördüm ve ateş gibi tutuşuyordu her damla!”[2]

Bu benim Gündem’e ilk gelişim değil. Yıllar önce, “kirli savaş” döneminde daha çok -orada yaşadığım için- Ankara’da, ama aynı zamanda İstanbul’daki merkez ile Diyarbakır büroda gözüpek genç gazetecilerle yanyana olmanın onurunu yaşamıştım. O zamanlar, gazeteyi yanılmıyorsam Gültan yönetiyordu… Yurdusev haber müdürüydü. Hüseyin dış haberlerde, Ali ve Emine Kültür-Sanat servisindeydiler… Koordinatör yanılmıyorsam Sanlı’ydı…

Hem Ankara, hem İstanbul, hem de Diyarbakır bürolarda gördüklerim, yaşadıklarım, tüm bir anaakım medyanın başını kuma gömdüğü, üç maymunları oynadığı o şom günlerde, bir özveri destanıdır. Tek sermayeleri özgürlük tutkuları ya da ezilen, kanayan bir halkla dayanışma duyguları olan o gencecik, deneyimsiz ama gözükara kadın ver erkeklerin, hiç kimsenin bırakın yazmayı, görmeye cesaret edemediği olayların ardından nasıl vazgeçmeyen bir ısrarla koştuklarının tanığıyım. Cebinde beş kuruş olmaksızın habere otobüsle, hatta yürüyerek giden, sabah toplantısında boy göstermeyen arkadaşları için “acaba gözaltına mı alındı, vuruldu mu?” kaygısını yaşayan isimsiz kahramanların emeklerinin ürünüdür bu gazete… Ateşi söndürmemek için emeklerini ve bedenlerini yakıt edenlere selam, buradaki günlerini ikbale tahvil edenlere lanet olsun!

Gündem’in gerçekten de dudak uçuklatıcı bir tarihi var. Merkezi bombalandı; muhabirleri faili meçhullere kurban gitti, yasaklar, gözaltılar, işkenceciler, savcılar hiç peşini bırakmadı.

Keşke bu yazı bir “nereden nereye geldik!” yazısı olabilseydi! Oysa, devletin “kirli savaş” konseptinde hiçbir değişiklik yok. Genç gazeteciler yine tutuklanıyor, faili meçhuller yine sahnede, güvenlik güçleri, savcılar, hâkimler yine iş başında, insanlar yine gözaltında kaybediliyorlar. Ve Kürt coğrafyası yine kan revan. Üstelik 1990’larda dahi görülmemiş şeyleri yaşıyoruz: Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiseri, ellerinde Cizre’de “Türk güvenlik güçlerinin Cizre’de etrafı sarıp yüzden fazla insanı canlı canlı yaktığına dair raporlar” bulunduğunu açıklayalı ne kadar zaman oldu ki?

Bu uğursuz döngü kendini bir kez daha yinelerken, anaakım yine başını kuma gömmüş, görmüyor, duymuyor, söylemiyor. Ya da en saldırgan ve en çirkin yalanlara sarılıyorlar… Tıpkı o zamanlar yaptıkları gibi…

Kim ne derse desin, bu ülkenin sınırlı da olsa, manipüle edilmiş de olsa, Susurluk nezdinde devletin kirli yüzüyle yüzleşmesi, muhalif ve mimlenmiş medyanın hedef tahtasındaki gazetecilerinin özverili ve ısrarlı çabaları sayesinde gerçekleşmiştir. Ana akımın “anlı şanlı” gazetecileri, Susurluk kazası vesilesiyle 100 yıllık uykularından uyandıklarında, onların o güne dek görmezden geldikleri, hatta “iliştirilmiş muhabirler” olarak boşa çıkartmaya çabaladıkları haberlerini didikleyerek aydılar, “derin devlet” dedikleri T.C. gerçeğine…

Aynı şeyi bir kez daha yaşayacağımızdan eminim. Bugün “terör örgütü kentleri yaktı, insanları öldürdü” haberciliğine sarılanlar, Batı’da gerçekleri dile getirme cüretini gösteren bir avuç insan hakları savunucusu, devrimci, aydın üzerine sürek avı düzenleyenler, bir gün gelecek uyku sersemi, “Vay canına,” diyecekler; “meğer neler olmuş!”

Gündem’in bu nedenle her bir acının, her bir zulmün kaydını düşmeyi sürdürmesi gerekiyor. Bu coğrafyayı eşitlikçi ve özgür bir kardeşlik sofrasına dönüştürmeye yönelik nihai hesaplaşmada bu kayıtlara çok ihtiyacımız olacak…

9 Temmuz 2016 07:39:17, İstanbul.

N O T L A R

[1] Gündem, 10 Temmuz 2016…

[2] Pablo Neruda. 

İbrahim Kaypakkaya ve Kürt sorunu[1]

“Söyle ateşin söylemeye çekindiğini.”[2]

İşkencede parçalanmış bedeni 20 Mayıs 1973 günü Diyarbakır’da babasına teslim edileli tam 43 yıl olmuş… “İntihar etti,” demişler, utanmadan![3]

21 Nisan 1973 tarihli sorgu tutanağına göre sorgusunu “Esasen biz komünist devrimciler, prensip olarak siyasi kanaatlerimizi ve görüşlerimizi hiçbir yerde gizlemeyiz. Ancak örgütsel faaliyetlerimizi, örgüt içinde bizimle birlikte çalışan arkadaşlarımızı ve örgüt içerisinde olmayıp da bize yardımcı olan şahıs ve grupları açıklamayız. Kişisel sorumluluğum açısından gerekeni zaten söylemiş bulunuyorum. Ben buraya kadar anlattıklarımı samimiyetle inandığım Marksist-Leninist düşünce uğruna yaptım. Ve sonuçtan asla pişman değilim. Ben bu uğurda her türlü neticeyi göze alarak ve can bedeli bir mücadeleyi öngörerek çalıştım ve neticede yakalandım. Asla pişman değilim. Birgün sizin elinizden kurtulursam gene aynı şekilde çalışacağım,”[4] sözleriyle tamamlayan, ve Türkiye devrimci tarihine “Ser verip sır vermeyen yiğit” olarak geçen İbrahim Kaypakkaya.

Hakkında söylenecek o kadar çok söz var ki…

Uğradığı işkencelere tanıklık etmiş, -belki de katılmış- bir astsubayın, babasına, oğlunu bulmak için geldiği Diyarbakır Cezaevi’nde “İbrahim senin dediğin gibi sıradan bir insan değil. Onun sol kolunu da kesseler, sade sağ kolu kalsa, kendisini rahat rahat geçindirecek, yaşamını sürdürecek bir insan. Oğlun senin bildiğin gibi zayıf iradeli bir insan değil,” dedirtecek[5] gözüpekliği örneğin…

Ya da devrim savaşımına adanmış kısa ömrüne (Diyarbakır’da katledildiğinde 26 yaşındaydı… Devrimci harekete İstanbul’daki yükseköğrenimine başladığı 1968’de girişmiş ve epi topu beş yıl yaşayabilmişti bu tarihten sonra) sığdırdığı mücadeleler: öğrenci hareketi, köylülerin toprak mücadelesi, işçi eylemleri, Kürt ulusal talepleri…

Ve siyasal hattı: Önce Türkiye İşçi Partisi… Ardından, kuşağının devrimcileriyle birlikte TİP’den kopuş ve Mihri Belli’nin MDD hattını benimseyişi… Ardından, MDD’nin “darbeci” eğilimlerine tepki olarak “Proleter Devrimci Aydınlık” (PDA) çevresinin oluşumuna katılışı… Ve nihayet, başta “silahlı mücadele” olmak üzere bir çok konuda anlaşmazlığa düştüğü TİİKP (PDA)’den koparak TKP-ML’yi kurması…

Ya da devrimci-pratik mücadeleyi bir yandan devrimci kuram (Marx, Lenin, Stalin ve son yıllarında ağırlıklı olarak Mao), bir yandan da ampirik çalışmalarla destekleyişi: 1970 yılında iki ay boyunca çalışmalar yürüttüğü Çorum kırsalından topladığı verilere dayanarak kaleme aldığı “Çorum İlinde Sınıfların Tahlili” ya da Kürecik’te bulunduğu sıralarda topladığı verilere dayanarak yazdığı “Kürecik Bölge Raporu”… Ele alınan bölgelerdeki devrimci dinamikleri yerli yerine oturtabilmek amacıyla yerel sınıf dizilimlerinin tahlilini yapan ayrıntılı, siyaset sosyolojisi kapsamına giren çalışmalardır…

Marksizm, Leninizm ve Maoizm’e ölesiye bağlılığı…

Ya da, onu, kendi kuşağının devrimcilerinden ayırt ederek ayrıcalıklı bir konuma yerleştiren, Kemalizm’den kopuşu…

(“Kemalizm konusunda, metindeki görüşlere katılmıyorum. Kemalizm kurtuluş savaşının içindeyken emperyalizm ve feodalizm ile uzlaşmaya ve karşı devrimciliği temsil etmeye başlamıştır. Halka ve komünistlere alçakça düşmanlık gütmüş ve onlardan gelen her hareketi gaddarca ezmiştir. Mao Zedung’un Yeni Demokrasi kitabına aldığı dipnotunda, Stalin de bundan söz ediyor. Ayrıca Şnurov’un kitabındaki bilgiler son derece öğreticidir. M. Kemal’in ‘tam bağımsızlık ilkesi’ pratikte (1938’e kadarki iktidar döneminde) görüldüğü gibi, emperyalizme teslimiyet, yarı sömürgeciliği seve seve kabullenmektir. M. Kemal’in Sun Yat Sen ile kıyaslanması doğru değildir. Olsa olsa Çan Kay-Şek’le kıyaslanabilir,” demektedir, Eylül 1971’de Ankara’da toplanan TİİKP Merkez Komitesi’ne hitaben yazdığı 29 Ağustos tarihli mektupta.[6] Bu görüşünü sık sık tekrarlayacaktır.)

Ama galiba en çok da, daha sosyalist harekete dâhil olan Kürtlerin dahi “Kürt” adını telaffuz edemeyip “Doğu Sorunu”ndan dem vurdukları bir dönemde, adıyla sanıyla “Kürt Sorunu”nu teşhis edip “Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı”nı Kürt sorunu bağlamında “ama”sız, “fakat”sız telaffuz edişiyle ayırt edilmeli. Aslına bakılırsa, Kaypakkaya’nın Kemalizm’den kopuşunun somutlandığı nirengi noktası da burada.

Bu konuyu açımlamaya girişmeden önce, dilerseniz gelin, Türkiye’de radikal devrimci hareketin biçimlendiği 1968 kesitine bir göz atalım…

Uluslararası Bağlam

1960’lı yıllarda sol/devrimci hareketlerde, Batı Avrupa’dan başlamak üzere SSCB’nin lideri olduğu sosyalist sisteme ve SBKP’nin temsil ettiği Marksizm yorumuna karşı radikal bir eleştirelliğin yükselişine sahne oldu. Bu eleştirellikte birkaç etkenin etkisi gözlemlenebilir. Özetle:

- Savaş sonrası SSCB’nin ağırlığı tahrip olan sınai altyapısının onarımına ve Batı kapitalizmiyle “kalkınma” yarışına girmesi sonucu devrimci atılımların atalete girmesi ve yönetimde bürokratikleşme;

- İkinci Dünya Savaşı sonundan itibaren uygulanagelen Keynesyen politikaların Batı kapitalizminde yol açtığı görece refah ve istikrardan Batılı ülke işçi sınıflarının nemalanması sonucu Komünist partilerde uzlaşmacı eğilimlerin ağırlık kazanması;

- Savaş sonrası bağımsızlığına kavuşan eski sömürgelerde (Güneydoğu Asya, Afrika; ABD emperyalizminin doğrudan “lebensraum”u olarak gördüğü Latin Amerika) siyasal bağımsızlığın emperyalist sistemden bağımsızlıkla pekişmedikçe bir avuç işbirlikçinin semirmesinden başka bir işe yaramayacağına dair bilincin yaygınlaşması; dolayısıyla da Üçüncü Dünya’da köylülüğün ve köylü mücadelelerinin öne çıkışı (Çin’de Mao, Vietnam’da Ho Chi Minh, Kore’de Kim Il Sung, Gine Bissau’da Amilcar Cabral, Kongo’da Lumumba, Küba’da Fidel Castro; Che ve Frantz Fanon’un görüşleri…) Ve birbiri peşisıra patlak veren ve başarıyla sonuçlanan bir dizi antiemperyalist devrim: 1952’de Mısır’da ve 1958’de Irak’ta İngiliz emperyalizmine darbe indiren ve kitlelerin desteğini alan ulusal burjuva devrimleri, 1954’te patlak veren ve sekiz yıl süren çetin bir savaştan sonra 1962’de Fransız emperyalistlerini ülkeden defeden Cezayir halkının bağımsızlık savaşının zaferi, 1959’da zafere ulaşan ve Latin Amerika’da bir dizi gerilla hareketine esin kaynağı olan Küba devrimi, 1960’lı yıllarda Angola, Mozambik ve Gine Bissau’da Portekiz sömürgeciliğine karşı gerilla savaşının başlaması ve Güney Afrika halkının Apartheid rejimine karşı direnişe geçmesi, yine 1960’ların ikinci yarısında Vietnam halkının ABD emperyalizmine ve uşaklarına ağır darbeler indiren ulusal kurtuluş savaşının zafere doğru yürümesi, 1965’de El Fetih’ın İsrail Siyonizmine karşı silahlı savaşıma başlaması, 1950’li ve 1960’lı yıllarda Laos’ta, Filipinler’de, Birmanya’da, Tayland’da, İran’da, Kolombiya’da, Hindistan’da vb. çoğu Maoist eğilimli gerilla hareketlerinin gerici ve faşist yönetimlere karşı silahlı savaşıma girişmeleri…

“Bu dönemde devrimci güçler yüzlerini; ABD emperyalistlerine ve onlarla örtük bir anlaşma içinde olan Sovyetler Birliği’nin ‘barışçı geçiş’i öngören revizyonist yoluna karşı dünya proletaryası ve halklarını devrim yapmaya çağıran ve 1966’da ‘Büyük Proleter Kültür Devrimi’ni başlatan Mao Zedung’un Çin’ine ve 1967’de OLAS’ı (=Latin Amerika Dayanışma Örgütü) kurarak bir başka devrimci odak olarak ortaya çıkan ve Latin Amerika ülkeleri başta gelmek üzere tüm dünyada özellikle ezilen halkların ABD emperyalizmine karşı devrimci kurtuluş savaşlarını destekleyeceğini ilan eden Castro’nun Küba’sına çevirmişlerdi. Bu dönemin kahramanları Ho Amca’lar, Che Guevara’lar, Amilcar Cabral’lar, Leyla Halit’ler, Çaru Mazumdar’lar, Douglas Bravo’lardı. Onlar, ideolojik esinlerini, esas olarak reformizme ve sosyal-demokrasiye doğru evrilmekte ve evrilmiş olan revizyonist ‘komünist partileri’nden ve Sovyet modern revizyonizminden değil, dünya proletaryası ve halklarını emperyalizme ve gericiliğe karşı silah elde savaşmaya çağıran Maoizm’den ve Kastroizm’den alıyorlardı,” diyor Garbis Altınoğlu[7].

Bunlara bir de, Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’da yükselen 68 gençlik hareketlerinin anti-otoriter, anti-hiyerarşik ve ırkçılık karşıtı söylemlerinin Marksizm’in “kireçlenmiş” yorumları üzerindeki çözücü etkilerini eklemek gerekir.

Bu olguların tümü, şu ya da bu ölçüde, Türkiye’de 1960’ların sonlarında yaygınlaşan devrimci hareketlerin (büyük ölçüde TİP ve -gizli konumundan ötürü sınırlı ölçüde de- TKP ile karakterize olan) Sovyetik etkinin dışında gelişmesinde etken olmuştur.

İç Dinamikler: Kemalizm’le Ünsiyet

Ancak hiç kuşku yok ki, esas ağırlık, ülkenin iç dinamiklerindedir.

Ülkede devrimci gençlik hareketlerinin boy verdiği 1960’ların ortalarında sol sahne başlıca iki yönelimin etkisi altındadır: Türkiye’nin orta ölçüde sanayileşmiş bir ülke olduğu, bu nedenle de önündeki stratejinin işçi sınıfının fiilî öncülüğünde bir sosyalist devrim olduğunu ve bunun parlamentarist yoldan

gerçekleştirilebileceğini savunan Türkiye İşçi partisi hattı ile, bir yandan TKP geleneğinden, bir yandan da 27 Mayıs askerî müdahalesinin teorisyenlerinden sol-Kemalist Doğan Avcıoğlu ekibi ve Yön hareketinden beslenen[8] ve ülkede kapitalizm, dolayısıyla da işçi sınıfının yeterince gelişmemiş olduğunu, bu nedenle öncelikli adımın sosyalist devrimin yolunu açacak olan anti-emperyalist ve antifeodal nitelikteki milli demokratik devrim olduğunu; bunun ise, mevcut düzen icazetli demokrasi olduğundan, ancak parlamento dışı yollardan gerçekleştirilebileceğini öne süren Milli Demokratik Devrim (MDD) hattı...

1960’ların ortalarından itibaren hızla politize olan devrimci gençlik hareketinin ilk adresi, TİP olacaktır. Ancak iki hat arasındaki ayırım belirginleştikçe, radikal eylemlere ve silahlı mücadeleye daha yakın gözüken MDD etkilenimi daha ağır basacak ve 1960’ların sonu ve 70’li yıllara damgasını vuracak olan radikal devrimci hareketler, THKO, THKP-C ve TKP-ML, 1968’de -kısa bir süre sonra ayrışmak üzere- Mihri Belli’nin etkili olduğu Aydınlık Sosyalist Dergi çevresinde toplanacaklardı.

Aşamalı devrim stratejisini benimseyen, antiemperyalizmi antikapitalizmden daha güçlü biçimde vurgulayan, bununla bağlantılı olarak “millîcilik” vurgusu taşıyan MDD hattının, toplumun “ilerici” kesimleri olarak nitelediği asker-sivil aydınların ideolojisi olarak tanımladığı Kemalizm’le ünsiyeti daha belirgindir; onu sosyalist devrimin ön-evresi olarak görülen demokratik devrimde “doğal müttefik” olarak görür:

“Bağımsız ve gerçekten demokratik bir Türkiye’yi özleyen her Türk yurtseveri, politik ve meslek teşkilatlarıyla işçiler, köy ve şehir emekçileri, Atatürkçü aydınlar, Kemalist Gençlik bu çağrıya kayıtsız kalmayacaklardır. Milli Cephe’nin bir an önce, en derin ve geniş surette kurulması, uzuvlanması için yaratıcı bir ruhla bütün ilericiler seferber olmuşlardır.

Bu safhada yani demokratik devrim safhasında en önemli ana meselelerde, yani anti-emperyalist ve anti-feodal savaş zorunluluğu konusunda gerçekten Atatürkçü çevreler arasında güç birliğine doğru kuvvetli bir eğilim belirmişken, işçi sınıfı öncülüğü konusunda baş mesele olarak ele alıp, muhayyel Halkçı’lara çatmak pek olumlu ve yapıcı bir tutum sayılamaz.”[9]

Bu “sevda”nın fazla uzun sürmediği, biliniyor. Türkiyeli devrimcilerin büyük bölümü, işçi-köylü-öğrenci hareketlerinin yükselişe geçişinden paniğe kapılarak 12 Mart muhtırasını devreye sokan ülke egemenlerine ve ABD’li “patronları”na karşı silahlı mücadele vermek için çıktıkları kırsalda ve 12 Mart işkencehanelerinde karşılarına “Türk ordusu” kimliğiyle dikilen Kemalizm’le son bağlarını kopartacaktır. THKO lideri Deniz Gezmiş’in idam sehpasında haykırdığı son sözler, “Yaşasın tam bağımsız Türkiye! Yaşasın Marksizm-Leninizm’in yüce ideolojisi! Yaşasın Türk ve Kürt halklarının bağımsızlık mücadelesi! Kahrolsun emperyalizm! Yaşasın işçiler, köylüler!” bir bakıma bu “kopuş”un tescilidir.

İbrahim Kaypakkaya ise, 68 kuşağında bu kopuşu ilk gerçekleştiren devrimcilerdendir.

68 Hareketi ve Kürt Sorunu

Şimdi dilerseniz bu kopuşun izini en belirgin olduğu alanda, “Kürt sorunu” bağlamında izleyelim…

Kürtler Cumhuriyet tarihi boyunca şiddetli uygulamalarla te’dip edilmiş, katliamlara, sürgünlere, zorla asimilasyona tabi tutulmuş ve “Kürt sorunu” ülkenin geri kalanına “unutturulmuştu”… 1950’de iktidara gelen Demokrat Parti ile birlikte, Kürt coğrafyasında kısmî bir canlanma başlayacak, altyapı yatırımları ve dolayısıyla iki coğrafya arasındaki iletişim artarken, çeşitli vesilelerle sürgün edilmişler, topraklarına geri dönebilecekti. 50 ve 60’lı yıllar aynı zamanda çok sayıda Kürt gencinin Türk üniversitelerinde öğrenim görmesine tanık oldu.

Irak’ta 1958 yılında Cumhuriyet ilan edilmesi ve o güne dek ağır baskılar altında yaşayan Kürtlerin göreli özgür bir ortama kavuşması; Molla Mustafa Barzani’nin sığındığı Moskova’dan ülkesine davet edilerek yeni kurulan Kürdistan Demokrat Partisinin başına geçmesi, Irak Kürtlerinin özerklik talebini yükseltmeleri, Türkiye Kürtlerinde ulusalcı bir siyasallaşmaya yol açacaktı. Bu siyasallaşmanın gövdesini üniversitelerde okuyan Kürt öğrenciler ile Kürt entelijensiyası oluşturuyordu. Kürt illerinde ve İstanbul’da Kürt aydınlarının öncülüğünde dergiler yayınlanmaya başlamıştı.

Ne ki bu hareketlenme, Türk egemenlerin paniğe kapılması için yeterliydi. İktidarda son yıllarını yaşayan DP, düğmeye basmakta gecikmedi; 1959 Aralık’ında İstanbul ve Ankara’da 49 Kürt öğrenci ve aydın tutuklandı. MİT’ten Cumhurbaşkanı Celal Bayar’a, “ekabiran”ın çoğunluğu tutuklananların asılmasından yanaydı; “Asalım ve İstanbul’da Taksim meydanında bir hafta sallandıralım, benzerlerine de ibret olur,”[10] diyordu örneğin, Celal Bayar.

49’lar davası 27 Mayıs darbesinden sonraya sarktı; 49’ları yeni Kürt toplu tutuklamaları izleyecekti. Askerî çevrelerde, “DP’nin ‘Kürtçüler’le işbirliği içerisinde ülkeyi bölünmenin eşiğine getirdiği” havası hâkimdi… 19 Ekim 1960’ta çıkartılan mecburi iskân yasasıyla tutuklu Kürtlerin bir kısmı sürgün edildi.

Baskıların kamuoyuna yansıtılan gerekçesi ise, (27 Mayıs ruhuna uygun olarak), “Ağalığı, aşiret düzenini tasfiye etmek”ti… Ve şiddetli bir inkâr ve asimilasyon politikası bir kez daha devreye sokuldu: Kürtlerin Türk boyundan geldikleri iddiaları; “Vatandaş Türkçe konuş” kampanyaları, Kürtçe ve Ermenice köy ve mıntıka adlarının Türkçeleştirilmesi; bölge yatılı okullarının kurulması…

Ancak 1960 darbesi, aynı zamanda (“sol Kemalistler”in “sosyalizme doğru bir ilk adım olarak karşıladığı) “planlı kalkınma” [ya da (gerçekte sosyalist alternatife karşı) uluslararası ölçekte devreye sokulan Keynesyen politikalar] çabalarının önünü açacaktı. “Kalkınma” retoriği, özellikle sol çevrelerde hegemonik hâle gelmişti; bu durum (sosyalizme değilse de) sola MBK indinde bir “meşruiyet” sağlıyordu.

27 Mayıs’ın sağladığı basın özgürlüğü ortamında Kürt (günün söyleminde “Doğu”) sorunu, Türkiye kalkınması problematiğinin mütemmim bir parçası olarak yerini almaktaydı: ağalığın, aşiret düzeninin, feodalitenin tasfiyesi; “Doğu”nun kalkınması… Kürt aydınları Kürt sorununu bu “kalkınma” retoriğinin içine yedirmelerine karşın, yayınladıkları - kısa yayın yaşamları çoğunlukla tutuklamalar ve yasaklanmalarla son bulan- dergilerde (Barış Dünyası, Dicle-Fırat, Roja Newe, Deng, Reya Rast, Yeni Akış…) Kürtler üzerindeki baskılar, anadil hakkı gibi kimliğe değgin sorunlara da eğiliyor ve sağ basında ırkçı ve şoven söylemlerin zincirinden boşanmasını tetikliyorlardı.

Kürt sorunu çevresindeki tartışmalar, Türk sağının azgın Kürt düşmanlığının da etkisiyle, giderek “ekonomik kalkınma” sorunundan “ulusal sorun” boyutuna doğru evrilmekteydi. Devrimci mücadelenin yükselişiyle atbaşı, çoğunlukla da içiçe gelişen bu sürecin ilk ete-kemiğe bürünmüş biçimi, Doğu mitingleri ile bu mitinglerin kattığı ivmeden doğan Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO) idi. Ümit Fırat’ın tanıklığıyla:

“(…) Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) kurulması ve örgütlenmesiyle birlikte pek çok Kürt aydını ve yerel politikacısı bu hareketin saflarında aktif olarak politik mücadeleye giriştiler. Bir çok üniversiteli Kürt genci, gerek TİP’in çeşitli örgüt birimlerinde, gerekse de başta Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF) olmak üzere çeşitli ilerici gençlik örgütleri içerisinde yer aldılar. Ancak bu insanlar özellikle TİP içerisinde yasal bir dayanağa sahip olmamakla birlikte fiili olarak kendi ulusal kimlikleri ile çalışmalarını sürdürmekteydiler. Kendi aralarında alternatif bir politik platforma sahip olmamakla birlikte kendiliğinden meydana gelmiş bir gruplaşmaya yönelmişlerdi. Bu gruba o günün yasal bazı sakıncaları nedeniyle ‘Kürtler grubu’ denilmemesine karşın, ‘Doğulular grubu’ denilmek suretiyle ayrı bir grup oldukları bir bakıma statüleştirilmiştir. Bu grup TİP içerisindeki her bölgeden Kürtler için bir çekim ve ortak hareket alanı olmuştur.”[11]

60’lı yılların ikinci yarısında yükselen devrimci hareket, Kürt gençlerinin TİP’in sınırlarını aşmasında etken oldu: Bu gelişmede 1967’de Kürt (o zamanki adıyla “Doğu”) bölgelerinde, TİP’in de katılımıyla düzenlenen ve bölgenin geri bıraktırılmışlığına olduğu kadar, anaakımda egemen olan Kürtlere yönelik aşağılayıcı tutum ve ifadeleri de hedef alan “Doğu mitingleri”nin önemli bir payı vardır: 16 Eylül’de Diyarbakır; 24 Eylül’de Silvan; 1 Ekim’de Siverek; 8 Ekim’de Batman; 15 Ekim’de Dersim; 22 Ekim’de Ağrı ve nihayet 19 Kasım’da Ankara. Bu mitinglerde bir “ayrılık” talebi dile getirilmemekte, “ulusların kaderini tayin hakkı”ndan söz edilmemektedir; “geri bıraktırılmışlık” koşullarına tepki ön plandadır. Ancak Kürdistan doğal kaynaklarının yağmalanması ve emek sömürüsüne tepkinin yanısıra, ulusal onura saygı ve anadile ilişkin talepler de yükseltilmektedir.[12]

Bu mitingler, ve onların yarattığı ivmeyle Devrimci Doğu Kültür Ocakları’nın (DDKO - 1969) kurulması, tahmin edilebileceği üzere tüm düzen partilerinin sinir uçlarını ayağa kaldıracaktı.

DDKO amaç olarak,

- “Üniversitelerde bulunan Kürt gençlerini belirli bir kültür çalışması içine çekmek, aralarında maddi dayanışmayı kolaylaştırmak; ve

- Türkiye’de ırkçı-şoven, resmi ideolojik kaynaklı bütün şartlanmaları kırmak, halkların kardeşçe ve eşitçe yaşayabilmeleri yönünde mücadele veren demokrat ve devrimci kuruluşlar yelpazesinde yerlerini almak” düsturlarını benimsemişti ve “özellikle ulusların kaderlerini kendilerinin tayin etme hakkı konusunda çeşitli sol çevreler arasında geniş ve yaygın tartışmalar”ı hedefliyordu. Ankara, İstanbul, Diyarbakır, Ergani, Silvan, Kozluk ve Batman’da örgütlenen Ocaklar, “Kürt halkının varlığına, dilinin, kültürünün, tarihinin ve folklorunun varlığına saygı gösterilmesini istemiş; İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin ışığı altında Kürt halkının asimile edilmesine, Kürtlerin yaşadığı bölgede komando zulmüne, toprak ağalığına, şeyhliğe ve aşiretçiliğe” karşı çıkmış; “Türkiye’deki tüm halkların eşitliğine ve özgürlüğüne dayanan bir amaca yönelmişlerdir.”[13]

Bu gelişmeler Türk düzen partilerinin, statükonun sinir uçlarını ayağa kaldırmaya yetmişti, dedim. Üstüne üstlük, Molla Mustafa Barzani Kuzey Irak’ta (Güney Kürdistan) bir süredir sürdüregeldiği özerklik mücadelesini kısmen kazanmış, 11 Mart 1970 tarihinde Kürtlerle Irak hükümeti arasında bir anlaşma imzalanmıştı. Anaakım basında dizginlerinden boşanan ırkçı-şoven söylem bir yana, devlet, o bildik yöntemini, “devlet terörü”nü harekete geçirmekte gecikmedi. 1970 başlarından itibaren Silvan, Kozluk, Batman, Hakkâri, Mardin, Siirt, Diyarbakır gibi, özellikle DDKO’nun etkin olduğu illerde yoğun komando operasyonları başlatıldı. DDKO’nun Cumhurbaşkanı’na sunduğu 15 Mayıs 1970 tarihli raporda Kürt illerindeki komando faaliyetleri şöyle belirtmekteydi:

“Ocak ayı sonlarından beri Doğu’da askeri birliklerce tatbik edilen toplu indirme harekâtına özellikle Diyarbakır, Mardin, Siirt, Hakkâri yörelerinde girişilmiş ve hâlen eşkıya avı maskesi altında devam etmektedir. Her köy aynı saat ve aynı şekilde basılmakta, her köyde aynı işkence biçimleri uygulanmaktadır. Köyün etrafı motorlu araçlarla sarılmakta, helikopterlerle köyün üzerinde uçuşlar yaptırmakta, köylülere hiçbir şey sorulmadan dövülerek, evlerinden alınarak, belli alanlarda kadın-erkek ayrı ayrı toplanmaktadır. Bu özel kamp yerlerinde onlara ‘silah getirin’ denilmekte, köylü silah olmadığını söyleyince falakaya yatırılmakta, yerlerde süründürülüp koşturulmakta, piramitler kurdurularak birbirine bindirilmekte, bunlarla da yetinmeyerek köylüler çırılçıplak soyundurulmakta, kadınların mahrem yerlerine el atılıp iğrenç muameleler yapılmaktadır. Bu işkencelerde ölenlerin sayısı fazladır. Çırılçıplak soyunan kadın ve erkeklerin üzerlerine su dökülerek saatlerce kamçılanarak sehpalardan baş aşağı astırılmaktadır. Bu işkenceler sonucunda intihara teşebbüs eden köylüler oldu. Yer yer çıplak edilen erkeklerin tenasül uzuvlarına ip bağlanıp kadınların eline verilerek, bütün köy gezdirilmektedir. Yine çırılçıplak edilen kadınların köy içinde bütün gün boyu dolaştırılmaları olayına sık sık rastlanılmaktadır. Yine bu baskınlardan birçoğunda köylülerden kadın istenmiş ve bunun için kadınlarını vermeyen köy halkı işkenceye tabi tutulmuştur.”[14]

Türkiye devrimci-sosyalist hareketi içerisinde yer alan unsurların Kürt sorunundaki bu gelişmeler karşısındaki tepkileri ikircimli olmuştur. Bir yandan Stalin’in Türkçe’ye çevrilerek (1969, Sol Yayınları) geniş okur kitleleriyle buluşan Marksizm ve Milli Mesele’sinde, Lenin’in Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı’nda ulusal sorun üzerine yazdıkları; bir yandan Kürt halkının eşitlik ve onur talepleri karşısında rejimin acımasız baskıları, bir yandan Kemalizm ile henüz kapatılamamış hesaplar, Mustafa Kemal’i “tamamlanmamış bir millî demokratik devrim”in önderi, “ulusal bağımsızlık”ın kalpaklı komutanı sanma yanılsaması.

Böylelikle solun biçimlenmekte olan Kürt sorun ve talepleri karşısındaki tutumu, genellikle, “Kürt halkı vardır; Kürt sorunu vardır; ama bu sorun ancak sosyalizmde çözülecektir; bunun için de Kürt ve Türk devrimcilerin, devrim için omuz omuza mücadele etmesi gerekir. Böl-yönet, emperyalizmin politikasıdır; bölünmeyelim, parçalanmayalım”la sınırlıdır.[15]

İbrahim Kaypakkaya ve Kürt Sorunu

Ancak Türkiye devrimci hareketi içerisinde sorunun, “Kürt ulusunun ayrılma hakkı dâhil kendi kaderini tayin hakkı” çerçevesinde en net telaffuzu İbrahim Kaypakkaya’dan gelmiştir.

“Kürt sorunu” üzerine düşünceleri, öyle gözüküyor ki Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi (TİİKP)’nin, Malatya-Tunceli sorumlusu olarak görev yaptığı Doğu Anadolu Bölge Komitesi’ndeki (DABK) faaliyetleri (1970-72) sırasında kristalize oldu. Partisine sunduğu “Kürecik Bölge Raporu” Kürtler arasındaki çalışmalarının somut örneklerindendir. Kaypakkaya Kürecik’de 20’si Kürt, çoğu Alevi 21 köyde çalışma yürüttüğünü belirtmektedir.[16] Köylerin sınıfsal yapısı, üretim araçları, mülkiyet ilişkileri, ticaret, sınıfların devrimci mücadele karşısındaki tutumları, köylülerin ağalara karşı mücadeleleri gibi başlıkların ele alındığı rapordaki şu ifadeler, Kürtler üzerindeki ulusal baskıların yol açabileceği sonuçlar konusundaki “farkındalığı”na işaret ediyor: “Faaliyet gösterdiğimiz 21 köyden, 20 tanesi Kürt’tür, Alevi köylerin hepsi de Kürt’tür. Fakat bölgede Kürt milliyetçiliğinin en küçük bir belirtisine bile rastlamak olanaksızdır. Tersine, egemen sınıfların zorla “Türk’leştirme” politikası epey başarı kazanmış ve Kürtler arasında bile ‘Türk milliyetçiliği’nin baş göstermesine yol açmıştır. Halkın çoğunluğu, yoksul Kürt ve Alevi olduğu için yüzyıllardan beri üçlü bir baskının (ekonomik, ulusal ve dini baskıların) boyunduruğuna koşulmuşlardır. Baskıların baş uygulayıcısı olan egemen sınıfların zorba devlet gücü, halkta korku yaratmayı da bir ölçüde başarmıştır. Bu korku özellikle yaşlılarda kendini gösteriyor ve bunlar, silahlı mücadele söz konusu olunca aşırı çekinceli davranıyorlar. Kasımoğlu ve Dersim ayaklanmalarının bastırılmasının ve bundan sonra ezilen halka vahşice işkence edilmesinin de bu aşırı ihtiyatlılıkta payı vardır.”[17]

Lenin ve Stalin’in ulusal sorun konusundaki tezlerinin kuramsal çerçevesi ile Kürt hareketinin 1960’ların sonlarında yakaladığı ivmenin pratik deneyimlerine ilişkin gözlemleri, mensubu olduğu PDA/TİİKP hareketine yönelik eleştirileriyle birleştiğinde, onda Kemalizm’le de kesin kopuşu oluşturan görüşlerini biçimlendirmiş olmalı. Nitekim sonradan TKP-ML’yi oluşturmak üzere ayrılacağı TİİKP hattına yönelik ilk eleştirileri, “Milli Mesele” çerçevesindedir ve Kaypakkaya’nın Aralık 1971’de kaleme alıp, PDA’dan ayrıldıktan sonra gözden geçirerek Haziran 1972’de yayınladığı “Türkiye’de Milli Mesele” başlıklı makalesinde yer alır. (Bu makale Kaypakkaya’nın Kürt sorununa ilişkin tüm görüşlerini derli toplu biçimde sunduğu için, yazının bundan sonraki bölümünde esas alınacaktır):

Kaypakkaya’nın Kürt sorunu konusunda TİİKP’ne yönelttiği eleştirinin özü, parti program taslağında Kürtlerden bir “ulus” olarak değil de bir “halk” olarak söz edilmesi ve parti desteğinin “Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkı”yla sınırlı tutulmasıydı. Oysa Kaypakkaya “halk” ile “millet” kavramlarının ayırt edilmesi gereğini ısrarla vurgulamaktadır:

“Şafak revizyonizmine göre milli baskı, Kürt halkına uygulanmaktadır. Bu, milli baskının ne olduğunu anlamamaktır. Milli baskı, ezen, sömüren ve hâkim milletlerin hâkim sınıflarının, ezilen bağımlı ve uyruk milletlere uyguladığı baskıdır. Türkiye’de milli baskı, hâkim Türk milletinin hâkim sınıflarının, sadece Kürt halkına değil, bütün Kürt milletine, sadece Kürt milletine de değil, bütün azınlık uyruk milliyetlere uyguladığı baskıdır.

Halk ve millet aynı şeyler değildirler. Halk kavramı, bugün genel olarak işçi sınıfını, yoksul ve orta hâlli köylüleri, yarı-proleterleri ve şehir küçük-burjuvazisini kapsar. Geri ülkelerde, halk sınıflarına bir de emperyalizme, feodalizme ve komprador kapitalizmine karşı, demokratik halk devrimi safında yer alan milli burjuvazinin devrimci kanadı girer. Oysa millet, hâkim sınıflar da dâhil, bütün sınıf ve tabakaları içine alır. ‘Millet [veya ulus]; dil, toprak, iktisadi yaşantı birliğinin ve ortak kültür biçiminde beliren ruhi şekillenme birliğinin hüküm sürdüğü, tarihi olarak meydana gelmiş istikrarlı bir topluluktur’ (Stalin). Aynı dili konuşan, aynı toprak üzerinde oturan, iktisadi yaşantı birliği ve ruhi şekillenme birliği içinde olan bütün sınıf ve tabakalar, milletin kapsamına dâhildirler. Bunların içinde devrimden menfaati olan, devrim safında yer alan sınıf ve tabakalar olduğu gibi, devrime düşman olan ve devrimle karşı-devrim arasında bocalayan sınıf ve tabakalar da vardır. (…)

Bugün Kürt halkı kavramına Kürt işçileri, Kürt yoksul ve orta hâlli köylüleri, şehir yarı-proleterleri, şehir küçük-burjuvazisi ve Kürt burjuvazisinin demokratik halk devrimi saflarına katılacak olan devrimci kanadı girer. Oysa Kürt milleti kavramına, bu sınıf ve tabakalardan başka, Kürt burjuvalarının diğer bütün kesimleri ve Kürt toprak ağaları da girer. Bazı çokbilmiş akıldaneler, toprak ağalarının milletten sayılamayacağını iddia ediyorlar. Hatta bunlar Kürt bölgesinde toprak ağalarının mevcut olması sebebiyle Kürtlerin henüz bir millet teşkil etmediği kerametini de yumurtluyorlar. Bu, korkunç bir demagoji ve safsatadır. Toprak ağaları aynı ortak dili konuşmuyor mu? Aynı toprak üzerinde oturmuyor mu? Aynı iktisadi yaşantı birliği ve ruhi şekillenme birliği içinde bulunmuyor mu? (…)

Kürtlerin bir millet oluşturmadığını ileri süren tez, besbelli ki baştan sona saçmadır, gerçeklere aykırıdır ve pratikte de zararlıdır. Zararlıdır, çünkü böyle bir tez, ancak ezen, sömüren ve hâkim milletlerin hâkim sınıflarının işine yarar. Onlar böylece ezilen, bağımlı ve uyruk milletlere uyguladıkları milli baskıyı ve zulmü, kendi lehlerine olan bütün imtiyazları ve eşitsizliği haklı çıkaracak bir gerekçe bulmuş olurlar. Böylece proletaryanın, milletlerin eşitliği uğruna, milli baskıların, imtiyazların vs... kalkması uğruna yürütmesi gereken mücadele suya düşmüş olur. Milletlerin kendi kaderini tayin hakkı suya düşmüş olur. (…) Türkiye’de Kürtlerin bir millet teşkil etmediğini iddia edenler, Türk hâkim sınıflarının borusunu öttürmektedirler. Bilindiği gibi Türk hâkim sınıfları da Kürtlerin bir millet olmadığını iddia etmektedir. Bunlar, Türk hâkim sınıflarının imtiyazlarını savunmak suretiyle çeşitli milliyetlere mensup emekçi halk kitleleri arasındaki güveni, dayanışmayı ve birliği alçakça sabote etmektedirler.”[18]

Net bir biçimde görülüyor; Kaypakkaya “Kürtleri devrim mücadelesine yedeklemek” kaygısıyla, onların bir ulus olduğunu inkâr etmiyor. Tersine, söze, Kürt burjuvalarının, toprak ağalarının vb. dâhil olduğu bir “Kürt ulusu”nun varlığını vurgulayarak başlıyor; yalnızca ezilenlerin, yoksulların, köylülüğün vb. (halk) değil, (Türk hâkim sınıflarıyla bütünleşen büyük toprak ağaları dışında) tüm Kürt ulusal kesimlerin “milli baskı” altında olduğunu belirtiyor (“Kürt işçileriyle, yarı-proleterleriyle, yoksul ve orta köylüleriyle, şehir küçük-burjuvazisiyle birlikte Kürt burjuvazisi ve küçük toprak ağaları da milli baskıya maruzdur. Ve Kürt milli hareketinin saflarını bu sınıflar teşkil ediyor. Milli baskılara karşı birleşen bu saflardaki her bir sınıfın elbette kendine has emelleri ve hedefleri de var. Biz bunlardan neyi, nereye kadar destekleyeceğimizi ilerde belirteceğiz”) ve “kaderini tayin hakkı”nın sınıfsal (“halk”) bir konumlanışa değil, “ulus”a ait olduğunu vurguluyor.[19]

Kaypakkaya’ya göre “ulusal baskı”nın nedeni, yalnızca “yıldırmak” değil, ülkenin bütün pazarlarının maddi zenginliklerinin rakipsiz hâkimi olmak”, Yeni imtiyazlar edinmek, eski imtiyazları en son sınırına kadar genişletmek ve kullanmak”tır. Bir başka deyişle, “ulusal sorun”, ezen ulus egemen sınıflarının iktisadî çıkarları, “ulusal Pazar” üzerindeki hâkimiyeti tesis etme girişimiyle ilintilidir. Ezen ulus egemen sınıfları, bu amaçları doğrultusunda ezilen ulusun (çıkarlarını doğrudan kendilerine bağlamış kesimler dışındaki) tüm unsurları üzerinde baskı uygularlar.

Bu bağlamda, Kaypakkaya’nın “ulusların kendi kaderini tayin hakkı”na yönelik tutumu “ama’sız, fakat’sız”, tereddütsüz bir destektir. Örneğin MDD’nin lideri Mihri Belli’nin şu satırlarında duyumsanan, “Kürtlerin kendi kaderlerini tayin etmesi durumunda tercihlerini gericilikten, feodal bağlardan yana kullanabilirler” kaygısını hiçbir şekilde paylaşmamaktadır:

“Türkiye’de etkin topluluklar için ve özellikle Kürtler için ana dil ve kültür eğitimlerinin, merkezi, laik, devrimci bir cumhuriyet maarifi yönetiminde olmasını gerekli gördüğümüzü belirttik... Tarihi köklere dayanan Türklerle Kürtler arasındaki kardeşliğin, Türkiye’de ulusal birliğin, Türkiye’nin toprak bütünlüğünün hangi biçimde olursa olsun baltalanması, hem Türklerin, hem Kürtlerin gerçek çıkarlarına aykırı sonuçlara varır ve dünyanın bu bölgesinde emperyalizmin durumunu güçlendirir.”

Kaypakkaya M. Belli’nin bu kaygısını “hâkim millet şovenizmi” olarak tanımlamaktadır. Ona göre “komünist tutum”, “Kürt milletinin ayrı devlet kurma hakkını olanca gücümüzle savun”mak, “devlet kurma hakkının herhangi bir ulusun tekelinde imtiyaz olmasını reddet”mektir..

Kaypakkaya tüm bunları tanır tanımasına da, “ulusal devlet”in eninde sonunda burjuvazinin iç pazarı ele geçirmek zorunluluğunu karşılayan bir mekanizma olduğu olgusunu da gözardı etmez; bir başka deyişle, ezen ya da ezilen ulusun “devlet”ini fetişleştirmez. “Ulusal hareketler”in ezilen ulusların burjuvazisinin öncülüğünde geliştiği olgusunu görmezden gelmez. Ona göre, Türkiye Kürdistanı’nda ikili bir dinamik yürürlüktedir:

“Bugün Türkiye Kürdistanı’nda ‘hızla güçlenmekte’ olan hareket, hem Kürt burjuvazisinin ve küçük toprak ağalarının başını çektiği Kürt milli hareketidir, hem de ezilen ve sömürülen Kürt işçi ve köylülerinin, gittikçe komünist bir önderlikle birleşme istidadı gösteren sınıf hareketi yani, halk hareketidir. Birincisi, sadece Türk hâkim sınıflarının milli baskılarını ortadan kaldırmaya ve aynı zamanda Kürt burjuvazisinin ve toprak ağalarının ‘iç pazarı’ ele geçirmesi amacına yöneldiği hâlde; ikincisi hem Kürt burjuvalarının ve toprak ağalarının sömürü ve baskısına, hem de milli baskıya, milliyetlerin ezilmesi politikasına karşı yönelmiştir.”

İbrahim Kaypakkaya’ya göre, günümüzde “ister ayrı bir devlet kurmakla sonuçlansın, ister başka şekilde” ezilen ulus burjuvazileri, toprak ağaları vb. öncülüğünde yürütülen ulusal hareketlerin, “milli demokratik devrim”i tamamlama, yani emperyalizm ve feodalizmi tasfiye etme yeteneği yoktur. Yine de bu, proletaryanın gerçekleştirebileceği bir görevdir. Komünistlerin “ulusların kendi kaderini tayin hakkı”nı savunması, bu durumun saptanması ve kabulünden bağımsızdır.

Öyle ki, Kaypakkaya, dönemin devrimci/sosyalistlerini de etkilemiş olan “Şeyh Sait İsyanı’nın gerici/işbirlikçi niteliği”, “emperyalizmin bir oyunu” olduğu retoriği karşısında bu durumu çok net hatlarla ifade ediyor:

“Kürt isyanlarının yeni Türk devleti tarafından vahşice bastırılmasını ve peşinden yapılan kitle katliamlarını feodalizme karşı yönelmiş ‘ilerici’, ‘devrimci’ bir hareket diye alkışlayanlar, sadece ve sadece iflah olmaz hâkim ulus milliyetçileridir. Böyleleri, yeni Türk devletinin sadece feodal Kürt beylerine saldırmadığını, çoluk-çocuk, kadın-erkek bütün Kürt halkına da vahşice saldırdığını, onbinlerce köylüyü katlettiğini görmezlikten geliyorlar. Böyleleri, yeni Türk devletinin bu katliamları yaparken, kendisine karşı çıkmayan feodal beylere candan dostluk gösterdiğini, bunlara destek olduğunu ve bunları güçlendirdiğini unutuyorlar. (…)

Bir de, Şeyh Sait ayaklanmasının arkasında İngiliz emperyalizminin parmağı olduğu iddiasıyla, Türk hâkim sınıflarının milli baskı politikasını savunmaya yeltenen sözümona ‘komünistler’ var. Biz burada İngiliz emperyalizminin parmağı olup olmadığını tartışmayacağız. Böyle bir iddiayla milli baskı politikasının savunulup savunulmayacağını tartışacağız. Şeyh Sait isyanının arkasında İngiliz emperyalizminin parmağının olduğunu varsayalım. Bu şartlarda bir komünist hareketin tutumunun nasıl olması gerekir? Birinci olarak, Türk hâkim sınıflarının Kürt milli hareketini zorla bastırma ve ezme politikasına kesinlikle karşı çıkmak, buna karşı aktif bir şekilde mücadele etmek, Kürt milletinin kendi kaderini kendisinin tayin etmesini istemek, yani ayrı bir devlet kurup kurmamaya bizzat Kürt milletinin karar vermesini istemek. Bu, pratikte dışarıdan müdahale edilmeksizin, Kürt bölgesinde genel oylama yapılması, ayrılma veya ayrılmama kararının bu yolla veya buna benzer bir yolla bizzat Kürt milleti tarafından verilmesi anlamına gelir. Kürt hareketini bastırmak için yollanan bütün askeri birliklerin geri çekilmesi, her türlü müdahalenin kesinlikle önlenmesi, Kürt milletinin kendi geleceği hakkında kendisinin karar vermesi, komünist hareket birinci olarak bunun için mücadele eder ve Türk hâkim sınıflarının bastırma, ezme, müdahale politikasını kitlelere teşhir eder, ona karşı aktif olarak savaşırdı. İkincisi, İngiliz emperyalizminin milliyetleri birbirine düşürme politikasını, bunu her milliyetten emekçi halka, bunların birliğine verdiği zararı kitlelere teşhir eder, İngiliz emperyalizminin müdahale, içişlere burnunu sokma politikasıyla aktif olarak savaşırdı. Üçüncüsü, Kürt ulusunun ayrılmasını, ‘bir bütün olarak sosyal gelişmenin ve sosyalizm için proletaryanın sınıf mücadelesinin menfaatleri açısından yargılar’, bizzat ayrılmayı destekleme veya desteklememe yolunda bir karara varırdı. Eğer ayrılmamayı proletaryanın sınıf menfaatlerine uygun buluyorsa, Kürt işçileri ve köylüleri arasında bunun propagandasını yapardı; özellikle Kürt komünistleri, kendi halkı arasında birleşmenin propagandasını yapardı ve milli baskılara karşı mücadeleyi toprak ağalarının, mollaların, şeyhlerin, vb. durumunun güçlenmesiyle bağdaştırma çabasında olanlara karşı mücadele ederdi. Buna rağmen Kürt ulusu ayrılma yönünde karar verirse, Türk komünistleri buna razı olur, ayrılma isteğinin karşısına zor çıkarma eğilimleriyle kesinlikle mücadele ederdi. Kürt komünistleri ise Kürt işçi ve emekçileri arasında “birleşme”nin propagandasını yapmaya, emperyalist müdahaleyle mücadeleye; Kürt feodal beyleriyle, şeyhlerle, mollalarla, burjuvazinin milliyetçi amaçlarıyla mücadeleye devam ederdi.

Eğer komünist hareket, Kürt ulusunun ayrılmasının proletaryanın sınıf menfaatleri açısından faydalı olacağına karar verirse, mesela ayrılma hâlinde Kürt bölgesinde devrim imkânı artacaksa, o takdirde bizzat ayrılmayı savunurdu; hem Türk işçi ve emekçileri arasında, hem de Kürt işçi ve emekçileri arasında ayrılmanın propagandasını yapardı. Her iki hâlde de, Türk işçi ve emekçileriyle Kürt işçi ve emekçileri arasında sıcak ve samimi bağlar doğardı. Kürt halkı, Türk halkına ve komünistlere büyük bir güven ve dostluk duygusu beslerdi. Halkların birliği pekişir, devrimin başarısı daha da kolaylaşırdı.” (ss.189-190.)

Bu satırların programatik bir değer taşıdığını düşünüyorum. Devrimcilerin, sosyalistlerin desteklediği UKTH, bir “ilke”dir. Bu ilkeyi, kendi egemen sınıflarının ezilen ulus karşısında uyguladığı her türlü baskı ve tahakküme karşı çıkarak hayata geçirirler. Ötesi, yani ilkenin pratikte alacağı biçimler ise, farklı tutumlara yol açabilir. Bir başka deyişle, ezilen ulusun ayrı devlet kurma “hakkı”nın desteklenmesi başka, o ulusun egemen sınıflarının desteklenmesi[20] başka şeylerdir. Devrimciler, sosyalistler, bir yandan ezilen ulusların ulusal tahakkümden, boyunduruktan kurtulma mücadelelerini, yani ezilen ulusun ezen ulusa karşı mücadelesini, ama aynı zamanda (her iki ulustaki) tüm ezilenlerin, sömürülenlerin kardeşliğini ve sömürücü sınıflara karşı mücadelesini desteklerler. Ezilen ulusun kendi kaderini tayin hakkı ilkeseldir; ama her iki ulusun komünistlerinin bu hakkın kullanılış tarzı konusundaki tutumlarını, konjonktür belirleyecektir… İşçi sınıfı açısından aslolan ise, “farklı milliyetlerden proleterlerin” şu ya da bu ulusal bayrağın değil, kendi sancağının etrafında toplanması, yani “Enternasyonal”dir.

“Türkiye’de Milli Mesele” makalesinin bir başka çarpıcı yönü ise, onun “işçi-köylü-emekçi güzellemeleri”ne prim vermeksizin, popülizme düşmeksizin Türkiye’de emekçilerin egemen sınıfların ideolojik hegemonyası altında olduğunun bilinci ve bunu çekinmeden dile getirmesidir. Kaypakkaya emekçiler üzerindeki ideolojik hegemonyaya karşı mücadelenin de altını çizer: “Öte yandan, ‘Türkiye’nin bütün işçi ve köylüleri’nin bugün Kürt milletinin en haklı ve ileri isteklerini dahi desteklediğini iddia edemeyiz. Bu, sadece arzu edilen bir şeydir ama, ne yapalım ki, gerçek değildir. Türk işçi ve köylülerinin bilinçleri, Türk hâkim sınıfları tarafından milliyetçilik ideolojisiyle geniş ölçüde karartılmıştır. Hâkim ulus milliyetçiliği, değil köylülerin, proleterlerin en ileri unsurlarının bile gözlerini az çok karartmıştır. Yani özellikle Türk komünistlerinin önünde Türk milliyetçiliğini yıkmak görevi, işçi ve köylüleri burjuva milliyetçiliğinin her türlü kalıntılarından temizlemek görevi vardır.” (s.201.)

Ve Kaypakkaya’ya göre Türkiye’de “hâkim sınıf milliyetçiliği”nin, ya da egemen ideolojinin kaynağı, Mustafa Kemal ve Kemalizm’dir. Ulusların kendi kaderini tayin hakkına olan ilkesel bağlılık, onun Kemalizm’le kopuş momentlerinin en önemlilerinden birini oluşturmaktadır:

“Kaldı ki, M. Kemal, Sivas Kongresi’nde merkezi otorite diye bir şeyin mevcut olmadığı veya iyice çöktüğü şartlarda Kürtlerin varlığından sahte bir edayla bahsederek, gerçekte Kürt milletinin olası bir ayrılma hareketini engellemek istemiştir. Onların, Türk burjuvazisinin ve toprak ağalarının boyunduruğuna razı olmalarını sağlamak istemiştir. M. Kemal’in bütün hayatı Kürt milletine ve diğer azınlık milliyetlere baskı ve zulüm örnekleriyle doludur. Türkiye’de milli meselede komünistlerin kendilerine destek edinemeyeceği biri varsa, o da M. Kemal’dir. Hatta Türkiye’de en başta mücadele edilecek milliyetçilik, hâkim ulus milliyetçiliği olan M. Kemal milliyetçiliğidir. İnönü’nün Lozan’da Kürtlerin de temsilcisi olduğunu iddia etmesi de, Kürt milletinin kendi kaderini tayin hakkına açıkça bir saldırıdır. Kürt milletinin kaderini dışarıdan tayin etme alçaklığıdır. Kürt milletinin oturduğu bölgeyi Türkiye sınırlarına yani Türk burjuvazisinin ve toprak ağalarının hâkimiyet alanına, emperyalistlerle pazarlık yaparak dâhil etme kurnazlığıdır! Ve Türk milliyetçiliğinin en azgın bir biçimde tezahür etmesidir.” (s.212.)

Özetle, “millî mesele” ya da Türkiye’deki bağlamıyla Kürt sorunu konusunda Lenin ve Stalin’in görüşlerinden kalkınan İbrahim Kaypakkaya, “devlet kurma hakkı” olarak tanımladığı “ulusların kendi kaderini tayin hakkı” konusunda, işçi sınıfının enternasyonal birliği[21] ile ulusların kendi devletlerini kurma hakkını aynı solukta savunmaktadır. Onun tercihi, emekçilerin “birliği”nden yanadır; ama “gönüllülüğe dayalı sağlam bir birlik”. “Yine komünistler,” demektedir, “genel olarak büyük devletler hâlinde örgütlenmiş olmayı, küçük küçük devletler hâlinde örgütlenmiş olmaya tercih ederler. Çünkü geniş bir alana kurulmuş büyük devletler, sınıf mücadelesi açısından, geniş çapta üretim yapılması açısından ve sosyalizmin inşası açısından daha elverişli şartlara sahiptir.” (s.206.)

Bu ol(a)madığı durumda, yani ezilen ulus tercihini ayrılmaktan, kendi devletini kurmaktan yana kullanıyorsa, o zaman yapılacak iş, bu karara (aktif destek sunulmasa, “birleşme” lehine propaganda yürütülse de) saygı göstermektir:

“Komünistler, Kürt milletinin ayrı bir devlet kurup kurmayacağı kararını tamamen ve kesinlikle Kürt milletine bırakır. Kürt milleti isterse ayrı bir devlet kurar, istemezse kurmaz. Buna karar verecek olan başkaları değil, Kürt milletidir. Komünistler, bir milletin ayrılma isteğinin önüne kendileri asla engel çıkarmayacağı gibi, burjuva ve toprak ağalarının hükümetinin engel çıkarma, zor kullanma girişimleriyle de aktif olarak mücadele eder. Her türlü dış müdahaleye karşı mücadele eder. Eğer Kürt proletaryası ve emekçileri ayrılmanın devrimi zayıflatacağının bilincinde ise, o zaten birleşmek yolunda elinden geleni yapacaktır; bilincinde değilse, onun adına dışarıdan müdahaleye kimsenin hakkı yoktur. Dışarıdan müdahale, zor kullanma, ayrılma isteğinin önüne engel çıkarma hangi gerekçeyle olursa olsun, ‘ulusların kendi kaderini tayin hakkı’na bir tecavüzdür. Böyle bir tecavüz, işçilerin ve emekçilerin birliğini baltalar, birbirine güvenini sarsar, milli düşmanlıkları körükler, sonuç olarak, uzun vadede proletaryanın davasına büyük zararlar verir.” (s.209.)

Ve nihayet, İbrahim Kaypakkaya’nın, “peki ama bütün bunlar nasıl olacak? Sizin iktidarınızda ulusal sorun nasıl çözümlenecek?” gibi “projeci” bir soruya verdiği bir yanıt vardır:

“Demokratik halk diktatörlüğü sisteminde bütün milletlerin ve dillerin tam eşitliği garanti edilecektir. Hiçbir zorunlu dil tanınmayacak, halka bütün yerli dillerin öğretildiği okullar sağlanacaktır. Halk devletinin anayasası, herhangi bir milletin, herhangi bir imtiyaza sahip olmasını ve milli azınlığın haklarına herhangi bir tecavüzü kesinlikle yasaklayacaktır. Her ulusa, kendi kaderini tayin etme hakkı tanınacaktır. Bütün bunların gerçekleşmesi için, özellikle yaygın bölgesel özerklik ve tamamen demokratik yerel kendi kendini yönetim gereklidir. Bu özerk ve kendi kendini yöneten bölgelerin sınırları, ekonomik ve sosyal şartlar, nüfusun milli bileşimi vb... temeli üzerinde, bizzat mahalli nüfus tarafından tayin edilecektir.” (s.215.)

Günümüzde Kürt çevreleri tarafından sıkça telaffuz edilen “Demokratik özerklik”, “komünalizm”, “ekolojik-demokratik toplum”, “demokratik cumhuriyet” gibi muğlak ve müphem kavramlardan çok daha net, açık ve akla yakın bir formülasyon, değil mi?

Eğer öyleyse, Kürt Hareketi’nin İbrahim Kaypaya’yı bir kez daha (örneğin Murray Bookchin’den daha) dikkatle okuması gerekmiyor mu?

15 Mayıs 2016 08:36:55, Ankara.

N O T L A R

[1] 22 Mayıs 2016 tarihinde İstanbul’da, 29 Mayıs 2016’de Dersim’de düzenlenen “Tarihsel Miras ve Kaypakkaya Sempozyumu”na sunulan tebliğ… Kaldıraç, No:179, Haziran 2016…

[2] René Char.

[3] “Babası İbrahim Kaypakkaya’yı Anlatıyor”… http://www.cafrande.org/babasi-ibrahim-kaypakkayayi-anlatiyor-bir-defa-y...

[4] “TKP(M-L), TİKKO, TMLGB Davası” (Klasör No 3, Dosya No 1, Sıra No.4.)

[5] “Babası İbrahim Kaypakkaya’yı Anlatıyor”, http://www.cafrande.org/babasi-ibrahim-kaypakkayayi-anlatiyor-bir-defa-y...

[6] Turhan Feyizoğlu, İbo (İbrahim Kaypakkaya), Ozan Yayıncılık, İstanbul, 2000.

[7] Garbis Altınoğlu, “Bir İbrahim Kaypakkaya Değerlendirmesi”, Teori ve Politika, Ekim 2006… http://www.teorivepolitika.net/index.php/arsiv/item/210-bir-ibrahim-kayp...

[8] Yön Hareketi’yle MDD arasındaki ilişki için bkz: Melek Zorlu, “TKP’den TİP’e Sol Kemalizm: MDD Örneği”, (Y. Lisans Tezi), A.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi Ana Bilim Dalı, Ankara 2006, öz. ss.121-124.

[9] Mihri Belli (Mehmet Doğu), Yön Dergisi, Sayı:48. Akt.: Haluk Yurtsever, Marksizm ve Türkiye Solu, El Yayınevi, ss.186-187.

[10] “Sosyalizm ve Kürtler”, Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, c.7, s.2112, İletişim Yayınları, 1988.

[11] Ümit Fırat, “Devrimci Doğu Kültür Ocakları”, Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, c.7, s.2118, İletişim Yayınları, 1988.

[12] Bu mitinglerde taşınan pankart ve dövizler; “zamanın ruhu” hakkında fikir vermekte: “Doğu’nun kaderi açlık, işsizlik, hor görülme. Batı vatan, ya Doğu ne? Doğulu insanlığını ve vatandaşlığını mutlaka kabul ettirecektir. Batı’ya fabrika, yol, Doğu’ya komando, karakol. Batı’ya imar, Doğu’ya istismar. Milli gelir: Manisa 2350, Ağrı 500, Aydın 2500, Hakkâri 250… Dipçik değil uzanan el istiyoruz… Petrol, bakır krom bizde, yaşamak sizde!... Bazoka değil fabrika isteriz… Doğuluyu kovmak isteyenler kovulacaktır. Baskı cenderesi son bulsun… Mezarda yaşayanlar geliyor. Petrol kanımızdı onu da aldınız… Siyasi ve iktisadi baskınız içimizdeki ateşi söndüremeyecektir. Bölücü diyor kalkmış da. Oşt Ha! Bize mağara onlara villa. Birlik eşitlik ile olur. Ayrılanlar dağılır, parçalanır; birleşenler boyun eğmez, dayanır. Hak verilmez, alınır. Doğu müstemleke değildir! Dilimize hürmet ediniz. Ağa, şeyh komprador üçlüsüne paydos…” (“Sosyalizm ve Kürtler”, Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, c.7, s.2129, İletişim Yayınları, 1988.)

[13] Ümit Fırat, “Devrimci Doğu Kültür Ocakları”, Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, c.7, s.2119, İletişim Yayınları, 1988.

[14] “Sosyalizm ve Kürtler”, Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, c.7, ss.2131-32, İletişim Yayınları, 1988.

[15] Ne ki Türkiye devrimci hareketi günümüzde kimi çevrelerin iddia ettiği üzere Kürt sorunu karşısında “düşmanca” bir tutum içerisinde değildir; olmamıştır. Örneğin İsmail Beşikçi’nin Kürt sorununa ilişkin ilk ayrıntılı çalışması Doğu Anadolu’nun Düzeni’nin ilk baskısı Temmuz 1969’da 5000 nüsha olarak yapılmış ve kitap kısa sürede tükenmişti. O dönemin “ulusalcı” sol önderlerinden Mihri Belli dahi “hükümet gözetiminde Kürtçe yayın ve eğitim yapılması gereği”nden söz etmektedir. Ve Türkiye İşçi Partisi, 12 Mart rejiminde kapatılmasına yol açacak o ünlü kararı, 29 Ekim 1970’de gerçekleştirilen 4. Büyük Kongresi’nde almıştır. Kararda:

“(1) Türkiye’nin Doğu’sunda Kürt halkının yaşamakta olduğu; (2) Kürt halkı üzerinde, baştan beri, hâkim sınıfların faşist iktidarlarının, zaman zaman kanlı zulüm hareketleri niteliğine bürünen, baskı, terör ve asimilasyon politikasını uyguladıkları; (3) Kürt halkının yaşadığı bölgenin, Türkiye’nin öteki bölgelerine oranla geri kalmış olmasının temel nedenlerinden birinin, kapitalizmin eşitsiz gelişme kanununa ek olarak, bu bölgede Kürt halkının yaşadığı gerçeğini göz önüne alan hâkim sınıf iktidarlarının güttükleri ekonomik ve sosyal politikanın bir sonucu olduğu; (4) Bu nedenle ‘Doğu sorununu’ bir bölgesel kalkınma sorunu olarak ele almanın, hâkim sınıf iktidarlarının şoven-milliyetçi görüşlerinin ve tutumunun uzantısından başka bir şey olmadığı; (5) Kürt halkının Anayasal vatandaşlık haklarını kullanmak ve diğer tüm demokratik özlem ve isteklerini gerçekleştirmek yolundaki mücadelesinin, bütün anti-demokratik, faşist, baskıcı, şoven-milliyetçi akımların amansız düşmanı olan Partimiz tarafından desteklenmesinin olağan ve zorunlu bir devrimci görev olduğu; (6) Kürt halkının gelişen demokratik özlem ve isteklerini ifade ve gerçekleştirme mücadelesi ile işçi sınıfının ve onun öncü örgütü Partimiz öncülüğünde yürütülen sosyalist devrim mücadelesini tek bir devrimci dalga halinde bütünleştirmek için, Kürt ve Türk sosyalistlerinin Parti içinde omuz omuza çalışmaları gerektiği; (7) Kürt halkına karşı uygulanan ırkçı-milliyetçi şoven burjuva ideolojisinin, Partililer, sosyalistler ve bütün işçi ve diğer emekçi yığınlar arasında yerle bir edilmesini sağlamanın, Partinin ideolojik mücadelesinin ve gelişmesinin temel ve devamlı bir davası olduğu; (8) Partinin, Kürt sorununa, işçi sınıfının sosyalist devrim mücadelesinin gerekleri açısından baktığı” kayıt altına alınmıştır. (Metin Çulhaoğlu, “40 Yıl Önce Kürt Sorunu”, Birgün, 20 Temmuz 2010, http://www.birgun.net/haber-detay/40-yil-once-kurt-sorunu-15348.html)

[16] İbrahim Kaypakkaya, “Kürecik Bölge Raporu”, (Ekim 1971). Seçme Yazılar, Umut Yayımcılık, 2004.

[17] İbrahim Kaypakkaya, “Kürecik Bölge Raporu”, (Ekim 1971). Seçme Yazılar, Umut Yayımcılık, 2004.

[18] İbrahim Kaypakkaya, “Türkiye’de Milli Mesele”, Aralık 1971, ss.171-173.

[19] Konumuzla doğrudan ilintili olmamakla birlikte, Kaypakkaya’nın, “Kürt milletinin dışında da bir ulus teşkil etmeyen azınlık milliyetler”in varlığına dikkat çekmesi ve “bunlar üzerinde de dillerini yasaklamak vb. şeklinde milli baskı uygulandığını” belirtmesi, kendi döneminde istisnai bir tutumdur.

[20] “…Dördüncü olarak, milliyeti ne olursa olsun, bilinçli Türkiye proletaryası, çeşitli milliyetlere mensup burjuvazi ve toprak ağalarının kendi üstünlükleri ve imtiyazları için yürüttükleri mücadelede tamamen tarafsız kalacaktır. Bilinçli Türkiye proletaryası, Kürt milli hareketi içindeki Kürt milliyetçiliğini güçlendirmeye yönelen eğilime asla destek olmayacaktır; burjuva milliyetçiliğine asla yardım etmeyecektir; Kürt burjuvalarının ve toprak ağalarının kendi üstünlükleri ve imtiyazları için giriştikleri mücadeleyi kesinlikle desteklemeyecektir; yani, Kürt milli hareketi içindeki genel demokratik muhtevayı desteklemekle yetinecek, onun ötesine geçmeyecektir.” (İbrahim Kaypakkaya, “Türkiye’de Milli Mesele”, s.194.)

[21] “Marksist-Leninist hareket, işçi sınıfının ve diğer emekçilerin belli bir devlette, birleşik örgütlerde, siyasi sendikal, kooperatif, eğitsel vb. örgütlerde kaynaştırılmasını savunur. İşçileri ve emekçileri milliyetlerine göre ayrı örgütlerde toplama eğilimleriyle mücadele eder. Çünkü değişik milliyetlerin işçileri ve emekçileri, uluslararası sermayeye ve gericiliğe karşı ancak bu şekilde başarılı mücadele yürütme imkânına kavuşur; bütün milliyetlerin toprak ağalarının, din adamlarının ve burjuva milliyetçilerinin propagandasıyla ve gerici özlemleriyle ancak bu şekilde başarıyla mücadele etme imkânına kavuşur.” (İbrahim Kaypakkaya, “Milli Mesele”, s.215) 

Biyoloji kader mi?Yada fitrat"a-dair.

“Cinsel ahlâkın ilk ve tek ilkesi:Suçlayan her zaman suçludur.”[1]

Soru, hem ahlâk felsefesi ve ondan kaynaklanan sosyal bilimler, hem de doğa bilimleri açısından oldukça eski. Antropolojide ise, 20. yüzyıl başlarında ABD antropolojisinin kurucularından Franz Boas, yanıtını net bir biçimde veriyor, insanın “kültürel” bir varlık olduğu, biyolojisini çevresi/kültürü aracılığıyla dönüştürebildiğini öne sürüyordu - Boas’ın ünlü deneyi, ABD’ye göç eden Avrupalıların kafatası ölçülerinin ikinci kuşakta değişime uğradığını göstermekteydi! O zaman sosyal çevreye, yani kültüre ilişkin süreçler, biyolojimizi etkiliyor olmalıydı...

“Davranışçılık” olarak adlandırılan ekolün kurucusu ABD’li John B. Watson, Boas’ın biyolojinin özerkliğini kabullenen yaklaşımının çok daha ötesine geçen radikal bir tutum geliştirecekti: insan tümüyle (sosyo-kültürel) çevresinin ürünüydü: doğal (biyolojik/genetik) mirası ne olursa olsun.

Karl Marx ise, daha 19. yüzyıl ortalarında, insanın doğal ve toplumsal-kültürel bir varlık olduğunu ve doğasını emeği aracılığıyla dönüştürdüğünü söylüyordu. 1980’li yıllarda Marksist biyolog Levontin ise, biyolojik determinizmin burjuva ideolojisinin bir aracı olduğunu öne sürerken tartışmayı “doğa mı kültür mü?” çerçevesinden, tartışmanın kendisinin ideolojik yüküne doğru yöneltmişti. Bir başka deyişle, doğanın insan üzerindeki belirleyiciliğini savunan görüşler -gerçekliğe uygunluk ya da uygunsuzluklarından bağımsız olarak- burjuva ideolojisine hizmet ediyordu...

Her durumda, sosyal bilimler 20. yüzyıl boyunca, “insan davranışını belirleyen doğadır/kültürdür” tartışması konusunda devasa malzeme biriktirmiş, sosyal bilimciler bu konuda ciltler dolusu yazı yazmıştı.

Ne ki bu tartışma literatürü bir “ufak” ayrıntıyı atlıyor ya da görmezden geliyordu. Tüm bu ateşli tartışmaların öznesi “insan”, erkekti (man); kimse kadınlardan söz etmiyordu! Ta 1970’li yıllara kadar, “biçimlenişinde doğanın mı yoksa kültürün mü rol oynadığı” tartışılan “insan”, erkek(ler) olarak kurgulanmıştı. Kadının ne adı vardı, ne de gövdesi...

Durum sosyal bilim çevrelerinde 1970’lere gelindiğinde, yükselen kadın hareketinin bu alana sirayet etmesiyle birlikte fark edilecekti. Özellikle de antropolojik çalışmalara...

Antropolojik araştırmalarda kadınlardan söz edilmediğinden değil. Hayır, araştırmalarda kadınlar mevcuttu; ancak (Margaret Mead ve Ruth Benedict gibi iki öncü antropologu saymazsak) sadece edilgin nesneler olarak. Onlar Fransız antropolog Claude Lévi-Strauss’un yapıtında gruplar arası takasa sokulan dilsiz “trampa nesneleri” idi. Ya da Afrika’da değerli antropolojik çalışmalar gerçekleştiren Evans Pritchard Man and Woman Among the Azande (Azandelerde Kadın ve Erkek - 1974)’sini kaleme alırken tek bir Azande kadınıyla görüşmüş değildi. Onlar hakkındaki tüm bilgisi, Azande erkeklerinin söylediklerinden ibaretti!

Doğrudur, antropoloji 20. yüzyılın büyük bölümü boyunca bir “erkek mesleği” olagelmiştir. Pek az kadın, dünyanın ücra bucaklarında yaşayan avcı-toplayıcılar ya da hortikültüralistler[2] arasında yıllarca yaşamayı göze alabilecek bir özgürlük ve özgüvene sahiptir henüz. Bunu yapabilen kadın antropologların çoğu, yine antropolog olan kocaları ile birlikte çıktıkları bu serüvende kocalarının muavini ve sekreteri olarak, antropolojik araştırmaya marjinal kabul edilen kadınlar arasına karışıp onların “dedikodu”larını kayda geçirmekle, mahrem adetlerini çözümlemeye çalışmakla yükümlenmişti - ama ister araştırmacı gruba, isterse araştırılan gruba dahil olsun, kadınlar ikincildi. Esas olan, erkekti; onun pratkleri ve anlattıklarıydı.

İngiliz antropolog Edwin Ardener’ın bu “makus talih”in kırılmasındaki etkisi büyüktür. Kamerun Bakweri’leri arasında çalışan Ardener, sorunun salt “yaban” halkların kadınlara bakışından, ya da onların ataerkilliğinden kaynaklanıyor olmayabileceğini öne sürdü. Ya da “araştırıcı”nın, yani antropologun evreni de en az araştırdığı kadar “eril-merkezli”ydi. Bir başka deyişle “kadının ikincilliği” veya “suskunluğu/ bastırılmışlığı” antropologun kültürel önkabulleri arasındaydı, onun gözlemlediği “yaban” dünyaların bir gerçekliği olup olmamasından bağımsız olarak!

Gerçekten de antropoloji yıllar boyu, “erkek=kültür; kadın=doğa” öncülünden hareket etmişti. Erkeğin kültürün faili, kurucusu olduğu, doğurganlığı, emzirmesi, aybaşı görmesi vb. ile kadının ise doğaya daha yakın, biyolojik bir varlık olarak tanımlanması gerektiği paradigması! Kadının biyolojisi, onun kültür katılımcısı olarak rolünü kısıtlamakta, “avcı erkek-toplayıcı kadın” mitosunun zeminini oluşturmaktaydı. Hâlen popüler kültürde başat olan bir mitos... (“Doğanın ortaya koyduğu iş bölümünde kadın ev merkezli, evin düzeniyle çocuğun yetiştirilmesiyle ilgileniyor, yemeklerle ilgileniyor, ev kültürü merkezli bir varlık. Doğanın öyle bir işbölümü var. Erkek ise av kültürü merkezli bir varlık. O dışarı çıkıp avlanıp bir şeyler getirmek durumunda... Kadın, ev işlerinde erkeğin yardımını istiyor, erkek bir savaşçı olduğundan evdeki işlere katılmak istemiyor, gönülsüz yapıyor...” diye buyuruyor örneğin bir erkek profesör, öğretim elemanları arasında kadın algısını ölçmeye çalışan araştırmacıya![3])

Ardener’in bu saptamaları, -en azından yeni antropolog kuşakları için- çok ufuk açıcı oldu.[4] Kadınlar belki de eski kuşakların varsaydığı gibi kabileler arasında trampaya tabi tutulan suskun ve doğurgan nesnelerden ibaret değildi -onları öyle görmeyi seçen kendi kabilelerinin erkekleri ve o kabileleri inceleyen erkek antropologların niyetlerine rağmen! Belki “kadınlık hâli”, biyoloji tarafından belirlenen bir evrensel değil, zaman ve mekân içerisinde değişime uğrayabilen kültürel bir durumdu. Belki “Kadın doğulmaz, olunur” diyen Simone de Beauvoir, haklıydı!

Antropologlar toplumlara bu gözle bakmaya koyulduklarında, “kadınlık”ın farklı kültürlerde binlerce farklı biçimde tanımlanıp farklı rol beklentileriyle donatıldığını ayırd etmeye başladılar. Balililerde (Endonezya) örneğin, kadınlarla erkekler arasındaki cinsel farklılaşma, asgarî düzeydeydi. Her iki cins de benzer tarzda giyinmekte, benzer görevleri icra etmekte, birbirlerini ikame etmekteydi. Bu durum Bali mitolojisinde de yansımasını bulmaktaydı: eril ve dişil figürler arasındaki farklar alabildiğine muğlaktı...

Öte yandan, erkeklerin avcılık, kadınların toplayıcılıkta uzmanlaştığı Orta Afrika Mbutileri ve Güney Afrika !Kunglarında, bu farklılaşmaya karşın, iktisadî denetim, dinsel ve simgesel yetke, çocuk bakımı gibi konularda cinsiyet rolleri arasındaki farklılaşma, asgarî düzeydeydi... Bu avcı-toplayıcılarda erkekler kadınlar üzerinde ne iktisadî, ne toplumsal ne de cinsel denetim uygulayabiliyordu; kadınlar olabildiğince özerk bir varoluş sürdürmekteydi.

Buna karşılık, kimi toplumlarda, erkeklik ve kadınlık rolleri arasındaki farklılaşma ileri boyutlardaydı; Brezilya-Venezüella arasındaki yağmur ormanlarında yaşayan Yanomamöler’de eril şiddet, kadınlar üzerinde kolektif bir baskı ve yıldırma aracı olarak kullanılmaktaydı, örneğin... Ya da Afrika’nın batı kıyılarında yaşayan Fulanilerde (olasılıkla İslâm’ın da etkisiyle) katı bir kamusal alan-özel alan ayrımı güdülmekte, kadınların kamusal alanda boygöstermesine ancak örtülü olmaları kaydıyla izin verilmekteydi. Fulanilerde eril ile dişil toplumsal rolleri birbirinden kesin hatlarla ayrılmıştı... Bir başka deyişle, o güne dek “doğa-kültür süregenliği”nin “doğa” ucuna daha yakın olarak görülen küçük ölçekli toplumlarda kadınların konumu ve kadınlık rolleri, hiç de “doğa”ları tarafından dikte edilir gibi gözükmüyordu; aksine, toplumların geçim örüntülerinin avcı-toplayıcılığa mı yoksa hortikültüre mi dayandığına, soyun kadın tarafından mı, erkek tarafından mı izlendiği gibi bir dizi sosyo-kültürel değişkenle bağlantılı olarak geniş bir çeşitlilik sergiliyordu.

Bu durumda, kadınlık ile erkeklik arasındaki -hemen bütün toplumlarda varolduğu gözlemlenen sınırların biyolojinin çizdiği “sınır”larla çakışmadığı görülecektir. Dahası, pek çok küçük ölçekli toplum, tektanrılı dinlerin “doğal değil” diye lanetlediği eşcinsel pratikleri onaylamakta, kimi zaman va’zetmekte, kimi zaman da kutsamaktaydı. Farklı kültürler, biyolojiyi, biyolojik farklılıkları farklı “okumaktadırlar”.

Bundan böyle toplum bilimlerinde (biyolojik temelli) “cinsiyet”tense, (toplumsal-kültürel temelli) “toplumsal cinsiyet (gender)”den söz edilecektir.

Öte yandan, bu durumda şöyle bir soru çıkmaktadır ortaya: (biyolojik) eril ile dişil arasındaki sınırlar ile kültürün çizdikleri örtüşmüyorsa, bizatihi biyoloji, bir “kültürel okuma”dan ibaret olmasın? Toplumsal hiyerarşileri “doğallaştırmak”, onaylamak, meşrulaştırmak üzere başvurulan bir kaynak, örneğin? Çünkü toplumsal hiyerarşileri onaylamak üzere başvurduğumuz simgeler bedenlerimizden kaynaklandığı, yani “biyoloji” üzerine temellendikleri sürece, daha “doğal”, daha inandırıcı gelir kulağa: “Beş parmağın beşi bir değil”dir gerçekten; ve “ayaklar baş olunca” düzen bozulur! “Baş”kan başa, “ayak takımı” ise emekçilere, yoksullara, işsiz güçsüzlere, kısacası alt sınıflara tekabül eder. Popüler dil, doğru; “bilimsel” dayanaktan yoksun; pekâlâ. Ya Spencer’inden Durkheim’ına, Malinowski’sine onyıllar boyu bize toplumu bir “organizma” olarak tahayyül etmemizi öneren “bilimsel” organizmacılığa ne demeli?

Şu hâlde, şunu teslim etmeliyiz: biyoloji, insanların nerede nasıl davranmasını dikte etmekten çok, insanların nerede, nasıl davranması gerektiğine ilişkin iktisadi-siyasal-toplumsal kural ve kararları meşrulaştıran eğreltilemelerin kaynağı olarak kullanılageliyor.

Yeni “devletlû”ların “fıtrak”a ilişkin bitmez tükenmez nutuklarını dinlerken, bunu bir an olsun akıldan çıkarmamalı!

15 Nisan 2015 10:01:56, Ankara.

N O T L A R

[*] Kaldıraç, No:170, Eylül 2015…

[1] Theodor Ludwig Wiesengrund Adorno.

[2] Küçük ölçekli tarımcılar.

[3] F. Seda Kundakçı (2007). İktidar, Ataerkillik ve Erkeklik. Ankara Örneğinde Erkek Akademisyenler Üzerinde bir Çalışma. Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Anabilim Dalı, Siyaset Bilimi Yuksek Lisans Programı için hazırlanmış Yüksek Lisans Tezi. Ankara. 2007: 77.

[4] 1970’lerde verimli tartışmaların sürdüğü “kadın antropolojisi”nin belli başlı örneklerini içeren bir derleme için bkz. Rayna R. Reiter (der.), Kadın Antropolojisi, Dipnot Yayınları, Ankara 2012.

Osmanlıyı "ihya"etmek:AKP'nin törenleri (*)

“Yaprak ağaçtan sıkılmıştı. Sonbahar bahaneydi!”[1] Bir haberle başlayalım:

“İstanbul’un fethinin yıl dönümü kutlamaları Balat-Haliç’te 29 Mayıs Perşembe günü saat 21.00’de başlayacak ve yaklaşık 1 saat sürecek.

Kutlamalar çerçevesinde deniz üzerine iki adet 18 metrelik ayak arasına 1072 metrekarelik su perdesi kurulacak ve perdede ‘Watch Out’ tekniği kullanılarak, 3D teknolojisiyle üretilen ‘Fetih’ filmi yansıtılacak. Kutlamalar için deniz üzerine, dans eden fıskiye sistemleri de kurulacak. Lazer ve fıskiyeler ile gerçekleştirilecek ışık ve su şovu ‘Fetih’ filminin öncesinde izlenebilecek.

Dünyaca ünlü müzisyen Fahir Atakoğlu, İstanbul’un fethinin yıl dönümünde Haliç üzerine kurulacak bir platformda Genelkurmay Başkanlığı Askeri Müze ve Kültür Sitesi Mehteran Bölüğü ile bir konser verecek. Atakoğlu piyanosu ile mehter bölüğünün kösü, davulu, zurnası eşliğinde vereceği konserde, fetih için düzenlediği eserleri ilk kez seslendirecek. Konserin bitimiyle deniz üzerinden başlayacak havai fişek, lazer ve ışık gösterileriyle kutlamalar tamamlanacak. İstanbul Büyükşehir Belediyesi kutlamalar için müzikal şov sistemleri, lazer, video projeksiyon, ses sistemleri, gökyüzü tarayıcıları, alev efektleri için çeşitli cihazlar ve havai fişek sistemleri kullanacak.

İstanbul Valiliğince organize edilen İstanbul’un fethinin 555. yıl dönümü programı çerçevesinde Fatih Sultan Mehmet’in Fatih Camisi’ndeki türbesi ziyaret edilecek. Saraçhane’deki Fatih Anıtı’ndaki törenin ardından, Belgrat Kapı’da tören düzenlenecek. Buradaki törenlerde, İstanbul’un fethi canlandırılacak. İstanbul Müftülüğünce de Fatih Camisi’nde 555 hatim okutulacak. Camilere bayraklar asılacak, cami minareleri ışıklandırılacak. Çeşitli camilerde Fatih Sultan Mehmet, fetih şehitleri ve gaziler için mevlit okutulacak. İstanbul Vakıflar Bölge Müdürlüğünce Sultanahmet, Eyüp Sultan, Eminönü Yeni ve Üsküdar Cedid Valide camilerine mahyalar asılacak.”[2]

Gerçi aşılandık… Artık hemen hiçbir şeyi yadırgamıyoruz. Ama yine de kabul etmeli, laser show’lu, “whatch out” teknikli, hatimli, mevlitli, Fahir Atakoğlu’lu, mehteran bölüklü, gökyüzü tarayıcılı, alev efektli, mahyalı bu gösteride insanı irkilten, sınırsız ve bulanık bir absürdite iklimine sürükleyen bir şeyler var. İslâmcı yazar Dücane Cundioğlu’na dahi, “İstanbul’un Fethi’ni ‘kutlama’ ve/ veya ‘etkinlik’ adı altında bir festival ‘tantana’sına, bir lunapark ‘gürültü’süne, bir lümpen ‘vâveylâ’sına dönüştüren politik dilin seviyesini gözden geçirmenin zamanı gelmedi mi hâlâ?”[3] sorusunu sorduran bir kitsch’lik deryası…

Ama ötesi de var…

I. Tören ve Siyasal İktidar

Siyasal iktidar(lar) ile tören arasındaki ilişki(ler), sosyal bilimlerin nicedir irdelediği bir konu. Antropoloji, sosyoloji ve siyaset bilimciler, bu ilişki(ler)in mahiyetini kavrayabilmek için öncelikle (dinsellikle tanımlı) “ayin” ile (seküler yüklü) “tören” arasındaki ayrımları inceltmeye çabaladılar. Kanımca bu konuda Victor Turner’ın katkısı kritiktir:

“Sivil ayinler (törenler), mevcut toplumsal değer ve kurumların ve tabii mevcut siyasal düzenin kozmik düzen tarafından sağlandığı ya da onunla uyumlu olduğunu göstererek, rutin biçimde yetkeli olduğunu vurgularlar. Böylelikle tören dönüştürücü değil, doğrulayıcıdır; bu ayinin rolü, en azından onun temel rolüdür. (abç)” (akt. Alexander 1997: 143)

Burada ayin ile tören arasındaki farklılıkların kavramsal inceliklerine girmek değil niyetim. Ne konumuz ne de yerimiz buna elveriyor.[4] Burada vurgulamak istediğim şey, tören-siyasal iktidar ilişkisi ve törenin iktidarın kurulması/ kurumsallaşması ve sürdürümünde üstlendiği kritik, meşrulaştırıcı (ya da hegemonya-oluşturucu) rol.

Turner’a (ve onu izleyen pek çok sosyal bilimciye göre) göre (seküler) törenler (dinsel) ayinler üzerine modellenir; ve/ fakat katılımcıları üzerinde kalıcı bir dönüştürücü etkisi olan (bir çocuğu bir yetişkine dönüştürmek, ilahı insanlar nezdinde müdahale etmeye ikna etmek, toprağın, sürülerin bereketini sağlamak vb.) ayinden farklı olarak, serimledikleri toplumsal düzeni ve iktidar ilişkilerini onaylar ve katılımcılarını bu

ilişkileri (ya da dilerseniz toplumsal yapıyı) özümseyerek kabullenecek tarzda sosyalleştirir. Bir başka deyişle törenler “iktidar meşrulaştırıcısı” aygıtlardır.[5]

Törenler bunu farklı biçimlerde yapabilir: Özünde Durkheim’a dayanan (sosyal tesanütçü) görüşlerin öne sürdükleri üzere “kolektif bilinç”i ifade edip sahnelemek suretiyle toplumsal dayanışmayı sağlayarak, ya da çatışmacı görüşlerin ifade ettiği üzere, toplumsal çelişki ve çatışkıları açığa çıkartıp sönümlendirerek (öz. bkz. Gluckman 1954)…

Tabii bu, lafın gelişi. Kolektif performanslar olarak törenler herhangi bir şeyi “yapamaz”. Törenlerin bir şey(ler) yapmasını sağlayanlar, ya da en azından böyle bir kastı olanlar, onları kurgulayanlardır; “modern” toplumlarda, bu, (çoğunlukla siyasal) elitlere denk düşer. Gerek Etzioni (2000: 53-54), gerek ondan önce Sovyet törenlerini inceleyen Lane (1981) törenlerin nasıl bir “toplum mühendisliği” konusu olduğunu ikircimsiz bir tarzda dile getirmektedirler. Törenler, siyasal elitler, ya da onların organik ilişki içinde bulunduğu egemen sınıflar tarafından toplum ya da çeşitli toplum kesimleri üzerinde hegemonya tesisi araçları arasında hatırı sayılır bir yer tutmaktadır - zaman zaman, yer yer toplumsal hoşnutsuzlukların, itirazların dile getirilmesine ve muhalif seslerin duyulabilir kılınmasında araçsal olsalar da…

İşin ilginç yanı, bu hükümden toplum bilimlerinde “kültüralist” bir konumun temsilcisi olan Clifford Geertz’in de kaçamamasıdır: Geertz,

“Bali ‘tiyatro devleti’ analizi Negara’da (1980) siyaset kuramını bir yönetişim ve ‘devletlik’ (statecraft) aracı olarak devlet üzerine fazlasıyla odaklanmış olup, bir “devletimsilik (stateliness) ya da ‘görkem, gösteriş, saygınlık, mevcudiyet anlamında şaşaa’ olarak devleti görmezden gelmekle eleştirir. Devlet oluşumunu bir kültürel süreç olarak incelerken Geertz, devlet kuramındaki ‘kültürel dönemeç’i haber vermektedir. Devletlerin ve devletlerle uyruk/ yurttaşlar arasındaki ilişkilerin incelenmesinde kamusal gösterinin merkezîliğine işaret eder. Geertz ve daha yakın zaman önce Mbembe’nin de gösterdiği gibi, kamusal gösteriler devlet aygıtı daha güçsüz olduğunda ve toprağın denetimi ve yurttaş haklarını güvence altına almada daha yetisiz olduğu durumlarda daha önemli olmaktadır.” (Stepputat, 2004: 245)

Tüm kültüralist yüklemlerine karşın Geertz’in son saptaması önemlidir: “kamusal gösteriler devlet aygıtı daha güçsüz olduğunda ve toprağın denetimi ve yurttaş haklarını güvence altına almada daha yetisiz olduğu durumlarda daha önemli olmaktadır”, bir başka deyişle debdebe, şaşaa, gösteriş, hamaset, merkezi yetkenin teritorya ve halkları denetim altına almadaki yetersizliği oranında önem kazanır... Yani, hegemonya kurma araçlarıdırlar - özellikle de iktisadî-siyasal vektörlerin zaaflı olduğu durumlarda... Bu saptamayı Etzioni (2000: 216) de şu sözlerle tamamlar:

“Gösteri yüksek düzeyli bir teatrallikle karakterize olmaktadır. Aktüel tözünden çok şaşaa, debdebe ve gösterişiyle etkir. Cezalandırıcı bir strateji olarak korku kullanımı (kamuya açık işkence, idamlar vb.) ya da kutlayıcı bir strateji olarak şaşırtmaya başvurabilir (Zafer ve başarıların ilanı.) Bu törenin kasıtlı kullanımı, gösterişin bilinçli inşası, kutlama fırsat ve koşullarının yaratılması ve görsel efektler aracılığıyla elde edilir

Şu hâlde sonuç, ideolojik niyetin gündelik yaşamın özel alanını zordan çok hegemonik araçların kullanımı aracılığıyla istila edebilir; gösteriyi denetleyen elit toplumsal yaşam ve popüler bilinç üzerinde güçlü bir etki yaratabilir.”

Törenler, özellikle heterojen ve karmaşık çağdaş toplumlarda, iktidarların elinde hegemonya inşa araçlarına dönüşürler; bu “ulus-devlet” kurgusu için büsbütün böyledir. 18. yüzyıl Batı Avrupa mamulâtı olarak seküler yönelimli ulus-devletler onları, ikame ettikleri “Tanrı-krallıkları”nda ilahiyat tarafından desteklenen yetkeyi, seküler terimlerle yeniden yorumlayarak temellük edecek tarzda kullanmazlık edemezlerdi. Kurucu-mitosları, marşları, bayrakları, bando-mızıkaları, geçitleri, bedensel temrinleri ile “ulusal” törenler, hem etnik-dilsel, hem sınıfsal, hem de olasıdır ki dinsel açıdan heterojen halkları türdeş “ulus” kalıbına dökmede araçsal olmuştur. Kong ve Yeoh (1997: 230), Singapur’daki ulusal bayram geçitleri üzerinden ulusal kimlik inşasını irdelediği makalelerinde, “Ulusal Gün geçitlerinin yıllık ayin ve gösteri olarak yerel/ ulusal duygusunu nasıl yarattıkları ve özdeşleşmenin tek kerelik bir işlem olmadığının” altını çizerler. Törenlerin tekerrür örüntüsü, ulusal özdeşleşim ve bütünleşme duygusunu pekiştirecektir. Ancak bununla da kalmaz; “ulusal” törenler bir yandan “bütünleşme”sinin (“kaderde, kıvançta, tasada ortak” bir ulus yaratma), ama bir yandan da “ulus”u oluşturan heterojen ve eşitsiz kesimlerin, iç hiyerarşileri özümseyip meşru saymasının zeminini de hazırlar. Onlara göre, “Devlet tarafından örgütlenip yürütülen bir ayini incelerken, devlet iktidarının milliyetçiliğe çağrı çıkartmakla nasıl meşrulaştırıldığı, iktidar sahibi başat grubun geçitler tarzındaki ritüel ve gösteriyi ideolojilerini sürdürmede nasıl kullandığı”nı (Kong ve Yeoh 1997: 230) gözlemlemek mümkün ve önemlidir.

Ancak şu da vurgulanmalı; (kamusal/ resmî) törenler yalnızca toplu içerindeki iktidar ilişkilerinin serimlendiği ve meşrulaştırıldığı alanlar değildir, yani elitlerin “ulus”a dair projelerini tecessüm ettirmekle kalmazlar, aynı zamanda, biraz ileride değineceğim üzere, jeostratejik niyet ve özlemlerinin de ifade araçlarıdır.[6]

II. Türk Törenciliği ve AKP

Öte yandan törenler, elitlerin yalnızca ulus-biçimlendirme ya da hegemonya sağlama girişimlerinin araçlarından ibaret de değildirler; onlar aynı zamanda “ulus” dahilindeki iç çelişki ve gerilimlerin de açığa çıktığı, dışa vurduğu, serimlendiği alanlardır. Madun konumdaki sınıflar (1 Mayıs, işçi sınıfı mücadelesinin tarihine ilişkin çeşitli anma törenleri); etnik gruplar (Newroz), dinsel kimlikler (Madımak anmaları, Hacı Bektaş-ı Veli şenlikleri, Evvel Temmuz festivali), toplumsal cinsiyet kimlikleri (8 Mart, LBGTI Onur yürüyüşleri) sisteme itirazlarını alternatif gösteriler aracılığıyla dile getirebildikleri, kendi güçlerini tartıp sergilemeye ve ittifaklarını oluşturmaya yöneldikleri gibi, “resmî” törenler, iktidar elitleri arasındaki çelişki ve çatışkıların dışavurum sahneleri; iktidara soyunan elit fraksiyonlarının toplumsal tahayyüllerini yarıştırdıkları/ çatıştırdıkları alanlar olma işlevini yüklenebilirler.

Kanımca Türkiye hem egemenlerle madunlar, hem de egemen blok içi bu mücadelelerin törenler üzerinden dolayımsız bir biçimde izlenmesine fazlasıyla olanak veren, bu bakımdan tören araştırıcılarının şanslı olduğu sahnelerden biridir. Şöyle ifade edeyim; bu ülkede salt “kamusal ve/ veya resmî törenleri” izleyen bir gözlemci, eğer törenlerin içerdiği şifreleri çözebilecek bir arkaplan bilgisi, hatta sağduyusuna sahipse, ülke siyasetinin gidişatı hakkında dolayımsız ve birebir fikir sahibi olabilecektir… Bir örnek vermek gerekirse, 1970’li yıllarda iktidarda Erbakan’ın “millî görüş”ünün ortak olduğu “Milliyetçi cephe” hükümetlerinin mi, CHP azınlık hükümetinin mi olduğunu, 19 Mayıs törenlerine katılan kız öğrencilerin eteklerinin boyuna bakarak söylemek, mümkündü.

Dahası, Türkiye’de törenler yüksek bir değişkenlik/ istikrarsızlık sergilerler. Durkheim’cı bir bakışla toplumsal-siyasal sahneyi, yani toplumsal sınıflar/ kesimler arasındaki ilişkiler ve hiyerarşiyi istikrara kavuşturup sabitleme işleviyle yüklü (olması gereken) törenlerin kendilerinin bu denli istikrarsız ve değişken olmaları, açıklanmaya muhtaç bir durumdur ve öyle sanıyorum ki, Türkiye kapitalizminin iktisadî-siyasal kırılganlıklarıyla doğrudan ilgilidir.

Açımlayayım: Bir yandan dış dinamiklere bağlı olarak gelişmiş olmak, bir yandan iktisadî yaşamın siyasal iktidar(lar)ın müdahalelerine fazlasıyla açık olması, bir yandan da emek güçlerinin üzerlerindeki süregen ve zecrî müdahaleler sonucu kronik(leşmiş) zaafı, Türkiye kapitalizmini istikrarsızlaştıran etkenlerdir. Bu istikrarsızlık, sisteme, yeni fraksiyonların periyodik olarak yükselip egemen bloğa dahil olabilmesi olanağını sağlayan bir dinamizm katmaktadır. Başka terimlerle ifade edecek olursam, Türkiye kapitalizmi, devlet destekli kliklerin, bu destekle iç kaynakları yağmalayarak ardışık biçimde yükselmesinin sahnesi olagelmiştir; yükselen kesimler, kendi değerlerini kamusal sahneye eklemleme konusunda “eski” elitlerle kıyasıya bir rekabet ve çatışma içindedir.

Türkiye aktüalitesinde bu rekabet ve çatışma, onlarca yıldır “Batıcı” iktisadî ve siyasal elitler tarafından “ötelenmiş”, aşağılanmış (yükselen) taşra burjuvazisinin, Cumhuriyete damgasını vuran “Batıcı” zihniyetin değer ve simgeleriyle hesaplaşması görünümünü almaktadır.

Hem Yusuf Akçura (“Üç Tarz-ı Siyaset”te) hem de çok sonraları Niyazi Berkes (Türkiye’de Çağdaşlaşma’da) Osmanlı’nın çöküş, Cumhuriyet’in kuruluş yıllarına damgasını vuran politikaları “Osmanlıcılık, İslâmcılık ve Türkçülük” olarak teşhis ederler. O yılların siyasal mücadelelerinde kazanan, “Batıcılık” ile yoğrulmuş “Türkçülük” olmuştur; ancak bu, rakip İslâmcılık ve Osmanlıcılık ideolojilerinin tasfiye edilemediği, yalnızca kurucu elite rakip yeni fraksiyonların taban desteklerini payandalamak üzere başvuracakları bir dağarcık olarak yerin hemen altına indikleri bir “zafer”dir. CHP’nin temsil ettiği asker-sivil bürokratik elitin “Batıcı-Türkçü” değerler haritası karşısında, DP-AP hattının temsilcisi olduğu ticaret ve sanayi burjuvazisinin, kurucu iradenin tesis ettiği “vesayet rejimi”ne karşı tabanın hoşnutsuzluğunu manipüle etmek üzere başvuracakları bir dağarcık…

Aslına bakılırsa, 1980’li yıllara, bir başka deyişle, neo-liberal siyasaların küresel ölçekte uygulamaya girişine dek, Türkiye kapitalizminin egemen sınıfına dahil olan yeni fraksiyonlar, rejimin “Batıcı-Türkçü/ Milliyetçi” yönelişiyle köklü bir hesaplaşma içine girmiş değillerdir. “İslâmcılık-Osmanlıcılık” onların elinde, Kemalist “Batıcılığı” “terbiye” edecek “milliyetçi-maneviyatçı sos”un bileşenlerinden ibarettir. “Aydınlanmacı” Kemalizm’in Anadolu’nun her köşesine taşımayı arzu ettiği “opera”ya karşı “Türk sanat musikisi” icrasını teşvikle, Osmanlı tarihine ortaöğretimde daha fazla yer ayrılmasında ısrarla, ya da Devlet Tiyatrolarında Necip Fazıl’ın oyunlarının DA sahnelenmesini istemekle; veya 19 Mayıs törenlerinde kız öğrencilerin şort giymesine karşı çıkmakla sınırlı bir “maneviyatçılık”… 12 Eylül sonrasının, Nakşi dergahından yetişme liberal Başbakanı Turgut Özal’ın 10 Kasım’ı “yas günü” olmaktan çıkarma ya da resmî

törenleri İbrahim Tatlıses, Ajda Pekkan konserlerine açarak “tahfif etme” girişimleri dahi bu sınırların ihlâli anlamına gelmez - örneğin AKP’ye gelene dek hiçbir hükümet, resmi bayramları, yakın tarihlere denk düşen İslâmi ya da Osmanlı tarihiyle alakalı günlerle (23 Nisan’ın “Kutlu Doğum Haftası”nca ikinci plana itilmesi ya da 19 Mayıs’ın “İstanbul’un Fethi” kutlamalarının gölgesinde bırakılması) ikamesine ya da 19 Mayıs’ların stadyumlarda kutlanmasını engellemeye kalkışmış değildir.

AKP’nin cumhuriyetin resmî törenlerine müdahalesi, 12 Eylül cuntasının yayınladığı (14/ 8/ 1981 tarih, 8/ 3456 sayılı) “Ulusal ve Resmi Bayramlarda Yapılacak Törenler Yönetmeliği” ile, AKP hükümetinin onu ilga eden (16/ 4/ 2012 tarih, 2012/ 3073 sayılı) “Ulusal Ve Resmi Bayramlar İle Mahalli Kurtuluş Günleri, Atatürk Günleri ve Tarihi Günlerde Yapılacak Tören Ve Kutlamalar Yönetmeliği”nin “Atatürk’ü Anma ve Gençlik ve Spor Bayramı” (19 Mayıs)nı ele alış tarzlarının karşılaştırılmasıyla örneklendirilebilir:

19 Mayıs törenlerinin işleyişi, 1981 tarihli yönetmelikte, herhangi bir “kaçağa” yer vermeyecek bir ayrıntılılık ve titizlikle çizilmektedir:

3. ATATÜRK’Ü ANMA VE GENÇLİK VE SPOR BAYRAMI

Bayram, Atatürk’ün 19 Mayıs 1919 da SAMSUN’da karaya çıktığı saat olan 07.00’de başlar ve 19 Mayıs günü saat 24.00’de son bulur. 19 Mayıs günü saat 07.00 de yalnız ANKARA ve SAMSUN’da 21 pare top atışı yapılır.

A. Başkent’te:

a. Anıt Kabire çelenk koyma töreni ve İstiklal Marşı ile bayrağın göndere çekilmesi,

b. (Değişik: 13/ 4/ 1995-95/ 6791 K.) Bayramın açış konuşması, İstiklal Marşı ile bayrağın göndere çekilmesini müteakip Milli Eğitim Bakanı tarafından tören alanında yapılır.

c. Gençlik adına konuşma yapılması ve şiir okunması,

Gençlik adına, bir öğrenci tarafından konuşma yapılır ve bir öğrenci tarafından da şiir okunur.

ç. Atatürk’ün Gençliğe Hitabesinin okunması,

Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi okunur ve Gençlik Atatürk’e cevap verir.

Günün anlam ve önemine uygun olarak, halk oyunları, konferanslar, sergiler, yarışmalar, tiyatro, bale, d. Samsun’dan getirilen bayrağın kabul töreni,

Samsun’dan getirilen bayrağın Devlet Başkanına sunulmasından sonra şeref çağrısı yapılarak Gençlik Marşı söylenir.

e. Tören geçişi,

Tören geçişi alt komitece tesbit edilen sıraya göre yapılır.

f. Gösteriler,

Gösteriler alt komitece önceden tespit edilen şekilde yapılır.

g. Programda yer alan diğer faaliyetler uygulanır.

konser gibi çeşitli faaliyetlere yer verilir. (…)”[7]

AKP iktidarının yayınladığı yönetmelik ise bu “hamaset gösterisi”ni bir hayli muhtasarlaştırıp muğlaklaştırmakta, tören içeriğine müdahalelerle onu sıradan bir “devlet protokolü” gösterisine dönüştürmektedir:

“Atatürk’ü Anma ve Gençlik ve Spor Bayramı törenleri

MADDE 6 - (1) Atatürk’ü Anma ve Gençlik ve Spor Bayramı 19 Mayıs günü, Atatürk’ün 19 Mayıs 1919’da Samsun’da karaya çıktığı saat olan 07.00’de başlar ve saat 24.00’te son bulur.

(2) Gençlik ve Spor Bakanı, günün anlam ve önemini belirten mesajını medya aracılığıyla bildirir.

(3) Gençlik ve Spor Bakanı bir il törenine katılır.

(4) Atatürk anıt veya büstüne gençlik hizmetleri ve spor müdürlüğü, bulunmaması hâlinde mülki amirin görevlendireceği bir müdürlük tarafından çelenk konulur. Çelenk konulduktan sonra İstiklal Marşı ile birlikte bayrak göndere çekilir.

(5) Kutlama komitelerince hazırlanan programda yer alan diğer faaliyetler uygulanır. Programda tören geçişi ve tebrikata yer verilmez.”[8]

12 Eylül cunta yönetimi ile AKP iktidarının resmî bayramlara yüklediği anlam ve işlev arasındaki dramatik farklar, iki”yönetmelik” arasındaki farkta çarpıcı bir biçimde açığa çıkar: Özgül örneğimizde 19 Mayıs, 12 Eylülcülerin elinde (Cumhuriyet’in kurucu iradesiyle uyumlu olarak) başta gençlik (özellikle öğrenci gençlik) olmak üzere halkı “terbiye” etmeye yönelik bir sosyalizasyon/ endoktrinizasyon aracıdır: top atışları, şiirler, marşlar, Gençliğe Hitabe, Samsun’dan bayrak getirme, konferans, sergi, halk oyunları, tiyatro, bale vb. “forme edici” etkinlikler, tören geçişi, vs…

Buna karşılık AKP’nin yönetmeliğinde bunların hiçbirine yer verilmez. 19 Mayıs bu “resmî takvim”de devlet ricalinin Atatürk anıtına çelenk bırakıp göndere bayrak çekilen sıradan bir protokol faaliyete dönüştürülmüştür. Geçitler, kaldırılmıştır. Dahası, Milli Eğitim Bakanlığı 2012 yılında bir genelge yayınlayarak Ankara dışındaki stadyum gösterilerini de (havanın soğukluğunu gerekçe göstererek) kaldırmıştır. Siyasal irade 19 Mayıs törenlerinin (ve diğer ulusal/ resmî törenlerin) başlıca işlevini oluşturan “ulusal birliği kurma/ sürdürme; halkı rejimin temel nitelikleri doğrultusunda endoktrine etme ve bu yolla da hegemonya oluşturma” yolundaki rolünden vazgeçmektedir.

Ancak bu, AKP’nin “bir terbiye aracı olarak törenler”den vazgeçtiği anlamına gelmez (endoktrine edici, iktidar kurumsallaştırıcı törenlerden vazgeçip, madunların temsil ve protestolarına alan açan bir “şenlikli toplum” tahayyülü, elbette çok hayırlı bir gelişme olurdu… Oysa durum böyle değildir.) AKP iktidarı, seküler/ Batıcı “Cumhuriyet” tahayyülünü, dinsel/ İslâmî, Osmanlıcı ve de piyasacı yönleri ağır basan yeni bir “imaj”la ikame etmeye yönelik yeni bir “törencilik anlayışı” geliştirmeye yönelmiştir.

III. AKP’nin Törenleri: Fetih Şenlikleri, Kutlu Doğum

Bu saptamayı, iki örnek üzerinden ete kemiğe büründürmeye çalışayım: Fetih Şenlikleri ve Kutlu Doğum etkinlikleri…

Aslında içerdikleri tüm “kadîmlik” iddialarına karşın, her ikisi de Hobsbawm’ın (1983) “icat edilmiş gelenekler” nitelendirmesi kapsamında yer alan, “nevzuhur” performanslar. İstanbul’un fethi üzerinden 561 yıl geçmiş olmasına karşın “kutlamalar” (DP döneminde birkaç atıl girişimin ardından), Recep Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı döneminde, 1994 yılında gündeme geldi. AKP iktidarında ise, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, (AKP elindeki) ilçe belediyeleri, İstanbul Valiliği, iktidar partisi (özellikle İstanbul il örgütü), AKP ile ilişkili vakıf ve dernekler ve iktidara yakın duran tanıtım şirketleri eliyle örgütlenen, bir örneğini girizgâhta sunduğum, şaşaalı gösterilere dönüştü.

“Fetih Şenlikleri”, AKP iktidarının resmî/ ulusal bayramları sıkıştırdığı muhtasarlık ve muğlaklığın tersine, ilgili birimler tarafından alabildiğine yaygın,[9] ayrıntılı, etkileyici ve “pedagojik” açıdan yüklü olarak planlanmaktadır. “Fetih şenlikleri” kapsamında gerçekleştirilen etkinliklerin içeriği, bir laik/ Batıcı Cumhuriyet kurgusunu yapıbozumuna uğratan, deyim yerindeyse “tersine işleyen” bir “toplum mühendisliği” projesini açığa çıkartmaktadır. Şenliklerin dinsel içeriğini zayıf, biçimini ise “zerafetten yoksun” bulan “içeriden bir ses”, İslâmcı yazar Dücane Cündioğlu (2009), bu “mühendisliğin” hedeflerini şöyle özetliyor:

“Manevî değerlerle aramızı açmak isteyen kötücül güçlere mesaj vermek amacıyla, ele güne nisbet, dinimize, bu dinin bu millete bahşettiği cihad ve fetih ruhuna bağlılığımızı haykırdığımızı mı düşünüyoruz?

Halkımızın ve bilhassa gençlerimizin, üzerinde yaşadıkları topraklara aidiyet ve mensubiyet duygularının böylesi etkinlikler aracılığıyla güçlendirilmesi gerektiğine, zira en küçük bir gaflet hâlinde, ecdadımızdan tevarüs ettiğimiz bu mirasın ayaklarımızın altından kayıp gideceğine mi inanıyoruz?

Eğer hakikaten böyle isteniyor, düşünülüyor ve inanılıyorsa, ki en ciddi yorumlar bu düzeyden yukarıya çıkmıyor, bu istek, düşünce ve inanç en kısa zamanda tashih edilmeli, bu fıkaralık bu vesileyle ciddi ciddi gözden geçirilmelidir. (…)”

Bu “içeriden” bilgi, yeni elitin törenler alanına, laik/ Batıcı rejimin “yozlaştırdığı” (başta gençler olmak üzere) Türkiye insanlarını, “cihat ve fetih ruhuna bağlılığı” pekiştirecek, üzerinde yaşadıkları topraklara aidiyet ve mensubiyet duygularını güçlendirecek tarzda yeniden biçimlendirmek üzere müdahale etmekte olduğunu gösterir. Bir başka deyişle, Cumhuriyetin kurucu elitleri ve onların izleyicileri tarafından Türkçü-Batıcı referanslarla biçimlenen milliyetçiliğin içeriğinin, “İslâmcı-Osmanlıcı” bir münderecatla ikame edilmesi hedeflenmektedir. Türk tarihinin törensel (yeniden) yorumlanışında, yerelde de, “(düşman işgalinden) kurtuluş” günlerinin yerini “fetih günleri”nin (Bursa’nın, Bilecik’in, Osmangazi’nin vb. fethi…) almış olması bir rastlantı değil, bir “toplum mühendisliği” projesinin alametleridir.

AKP iktidarının dört elle sarıldığı [ya da en azından “yakın zaman öncesine dek dört elle sarıldığı” diyelim… Çünkü yeni “egemen blok”u oluşturan AKP ile Gülen cemaatinin arası açılalı beri, cemaatle “tehlikeli” bir yakınlık içinde olan Kutlu Doğum”a biraz soğuk bakar oldu!] bir başka “bi’dat” da “Kutlu Doğum” etkinlikleri. İzi en azından DP iktidarı dönemine dek sürülebilen “Fetih Şenlikleri”nden çok daha yeni bir “icat” bu. İlk kez 1989’da devreye girmiş. Dönemin (ANAP’ın MHP’den transfer ettiği) kültür bakanı Namık Kemal Zeybek’in isteği üzerine Diyanet İşleri Başkanlığı ile Türkiye Diyanet Vakfı’nın istişareleri sonucu Muhammed Peygamber’in ay takviminde Rebiülevvel ayının 12’si olarak kabul edilen doğum günü miladî takvimde 20 Nisan olarak saptanmış. Böylelikle, Türkiye, Muhammed Peygamberin doğum gününü, kamerî hicrî takvime göre Mevlit kandili, miladî güneş takvimine göre ise 20 Nisan’da “kutlama” garabetini sergileyen ilk “İslâm ülkesi” olma sanını da elde etmiş.

AKP iktidarının yaptığı ise, o güne dek “gayrıresmî” bir şekilde, genellikle anaakım medyaya pek yansımayan tarzda çeşitli etkinliklerle mevzi olarak kutlanan bu etkinlikleri resmîleştirmek oldu. Resmi Gazete’nin 13 Şubat 2010 tarihli sayısında yayımlanan bir genelgede Kutlu Doğum Haftası’nın kutlanmasına ilişkin usul ve esaslar sıralanacak, ertesi yıl Milli Eğitim Bakanlığı bir genelgeyle okullarda Kutlu Doğum Haftası etkinlikleri düzenlenmesini sağlayacaktı.

Böylelikle, çocuklara ilahîlerin söyletildiği, hadislerin dinletildiği, Veda hutbesi videolarının izletildiği, Peygamberin hayatı konusunda bilgi yarışmalarının düzenlendiği, İl Eğitim müdürlerinin talimatıyla öğrencilerin camilere taşındığı “yoğunlaştırılmış irşad” faaliyeti yurt çapında yaygınlaştırılacaktı.

Türkiye’nin İslâmcıları esnek ve pragmatiktir. 2007’deki Genelkurmay “muhtıramsı”sı, “icadından” sonraki yıllarda (23 Nisan’ı da içerecek tarzda) 20-26 Nisan tarihleri arasında kutlanan Kutlu Doğum Haftasının, 2008 yılında 14-20 Nisan tarihleri arasına çekilmesine yol açacaktı. Ne ki, anlaşıldığı kadarıyla bu “çekilme”nin tek nedeni Kemalist reflekse verilen taviz değildi. O günlerde iktidarın göz bebeği, en güçlü “velayet-i fakih” adayı olan Fethullah Gülen’in doğum gününün de 27 Nisan’a denk düşüyor olmasının İslâmî kesimde nurcular/ Fethullahçılar dışındaki çevrelerin tepkisini çekmiş olması bu takvim değişikliğinin etkenlerinden biri olmalı.

İktidar bu “sıkıntı”yı, haftayı tüm bir Nisan boyunca bir aya yayarak bypass etmeyi başaracaktı. Böylelikle, çocuklar, yaşlılar, engelliler, kimsesizler, kadınlar, hastalar… yani devletin en kolay erişebildiği kesimler, isteyip istemedikleri sorulmaksızın, Nisan ayı boyunca AKP iktidarının “gönüllü maneviyat ordusu”nca: İHL’li öğrenciler, imamlar, cemaat mensupları, parti il-ilçe yöneticileri, Diyanet görevlileri, mülkî amirler… tarafından “irşad ediliyor”, şiirlere, müsamerelere, ilahî dinletilerine maruz kalıyor, halkın üzerine panzerlerden gülsuyu sıkılıyor…

AKP iktidarınca yoğunlaştırılmış biçimiyle devreye sokulan bu iki “icat”, “Fetih Şenlikleri” ile “Kutlu Doğum Etkinlikleri” böylelikle Türkiye’de İslâmcı-Osmanlıcı (Cumhuriyet tarihi, Batıcı-Türkçü Kemalist rejim tarafından alt edilen bu iki “tarz-ı siyaset”i kaynaştırmış görünmektedir) “Rönesans”ı ve bu ideolojinin taşıyıcısı olan siyasal mahfillerin kadîm “muhafazakâr, maneviyatçı, dindar bir nesil yetiştirme” iddiasına denk düşmektedir. Bu anlamda, törenlerin “toplumsal çelişkilerin üzerini örten, dayanışmayı güçlendiren, toplumu bir değerler sistemi çevresinde bütünleştiren, yönetilenler/ madunlar üzerinde ideolojik hegemonya sağlayan veçhelerin her birini gözlemlemek, mümkündür…

IV. Neo-Osmanlıcılık: Jeostratejik Alt-Emperyalizm, İktisadi Neo-liberalizm, Kültürel Muhafazakârlık

Ancak, irdelemeyi bu kadarla bırakmak, törenlerin içerdiği çok-boyutluluğu ya da çoğul anlamları iletebilme yetisini küçümsemek, analizi tekil bir veçheyle, törenlerin pedagojik, meşrulaştırıcı işleviyle sınırlandırmak olur.

Oysa törenler, bize bundan ötesini anlatırlar: gerisindeki siyasal elit(ler)in hırs ve tahayyülleri konusunda fikirler de verirler. Örneğin ulusal törenlerdeki askerî gövde gösterileri (jetlerin uçuşu, son model askerî gereçlerin sergilenmesi, toplu-tüfekli-tanklı geçitler, komando gösterileri vb.) rejimin “militer” ve olasılıkla da “saldırgan” yönünü “dosta-düşmana” göstererek gerçek ve potansiyel “düşmanlar”a bir gözdağı oluşturur. “Folklorik” giysili geçitler ulusun “halkçı” kökenlerine bağlılığına (ve olasılıkla ulusal çeşitliliği tekil bir potada eritme emeline), gençlerin atletik gösterileri, izci oymakları vb. asker-ulus tahayyülüne, opera-bale-senfonik müzik-heykel-resim vb. sergilemeleri Batılı çağdaşlaşma idealine yatkınlığa, bayrak-millî marş vb. ulusal simgelerin aşırı vurgulanması “homojen bir ulus” tahayyülüne, etnik simgelerin sergilenmesinin teşviki, “çokkültürcülük”e yatkınlığa vb. delalet eder. Bir başka deyişle, törenlerde kullanılan gösterenler, tören-kurucuların toplum tahayyülleri ve jeostratejik iddialarına gönderme yapmktadır.

Bu açıdan bakıldığında laser show’lu, “whatch out” teknikli, hatimli, mevlitli, Fahir Atakoğlu’lu, mehteran bölüklü, gökyüzü tarayıcılı, alev efektli, mahyalı, Ulubatlı Hasan’lı, pilavlı, Fatih ve Ak Şemsettin’in at üzerinde yıkılmış surlardan Konstantinopolis’e girişi temsilli “Fetih şenlikleri” de AKP’nin toplumsal ve jeostratejik tasavvurlarına değgin şifreler sunmaktadır bize. Jeostratejik açıdan Neo-osmanlıcı, iktisaden neo-liberal, kültürel olarak da dindar-muhafazakâr bir tasavvur. Mesajın, oldukça “kör parmağım gözüne” olduğunu teslim etmek gerek: “Biz şanlı fetihçi geçmişimize (fethin temsili), geleneklerimize (mehteran bölükleri) ve dinimize (hatim indirmeler, mevlitler) bağlı, kökleri tarihin derinliklerine uzanan bir milletiz; geçmişimize bağlıyız, ama modern teknolojiye (laser show, whatch-out, gökyüzü tarayıcıları, alev efekti) bigâne değiliz, onu da kullanmasını biliriz. Geleneksel kültürümüzden taviz vermeyen bir modernleşmeden yanayız (Fahir Atakoğlu), Batı uygarlığı karşısında”özdeğerlerimize” yitirmemeye kararlıyız. Tesanütçüyüz, yoksulun-muhtacın yanındayız (şenlikler boyunca halka pilav dağıtma, açları doyurma). Türk milliyetçileriyiz (bayraklar) ama İstanbul’u aldıktan sonra Hıristiyan cemaat üzerinde baskı uygulamayan “hoşgörü”nün de mirasçılarıyız…”

Ve bu kadar “kör parmağım gözüne” olmayan iki alt-metin:

1. Tüm bunları bunca debdebe, şaşaa, böylesine grotesk bir teatrallik içinde ilan edişimizin iki veçhesi bulunuyor: “Yurtta sulh, cihanda sulh”u kadükleştiren “(alt-) emperyal” arzu ve niyetlerimiz mevcut, ama aynı zamanda ne iç yapı ne de dış konjonktür üzerindeki denetim yetimize güvenemiyoruz: bu nedenle kendimizi olduğumuzdan güçlü (donanımlı, özgüvenli vb.) olarak göstermeye ihtiyacımız var (Geertz’in Bali devlet törenleri için söylediklerini hatırlayın);

2. Bütün “tarihîlik” hamasetimiz, bütün “yerellik” güzellemelerimiz, bütün “İslâmîlik” adanmışlığımıza karşın, küresel piyasa ekonomisinin, ona “kendi renkleriyle” katılmayı arzulayan kopmaz bir parçasıyız: biz İstanbul’u (ve genelinde ülkeyi) yalnız tarihin değil, aynı zamanda geleceğin, küresel “buisness” ve finansın da merkezi hâline getirmek istiyoruz. Katarlılar, Abu Dabililer, Kuveytliler, Suudiler bunu becerebiliyorsa, biz neden beceremeyelim?

Tüm bu arzu, hırs ve yönelimler, “neo-Osmanlıcılık” başlığı altında ifadesini bulmaktadır: jeostratejik açıdan “(alt-emperyalist” olarak tanımlanması mümkün olan) bölgesel nüfuz alanları oluşturma iddiaları,[10] iktisaden iç sermaye dinamikleri, özellikle de Anadolu sermayesinin neo-liberal politikalar aracılığıyla desteklenerek küresel piyasayla entegrasyonunun teşviki, kültürel açıdan ise neo-muhafazakâr Osmanlıcı-İslâmcı bir restorasyon girişiminin terkibi olarak neo-Osmanlıcılık. Bizatihî teorisyeni Ahmet Davutoğlu’nun (“Stratejik Derinlik” başlıklı yapıtında), “Türk siyasi kültürünün Batı siyasi kültüründen farklı olduğunu, Türkiye’nin uluslararası ilişkilerdeki konumunu belirleyen temel unsurların coğrafya ile Yeni-Osmanlıcılığa yön gösteren tarih faktörü olduğunu, tarihin stratejik amaçlar için yeniden yorumlanabileceğini, Türkiye’nin uluslar arası ilişkilerde güçlü bir aktör olabilmesi için yeni bir medeniyet inşa etmesinin şart olduğunu, bunun ise Türk toplumunun dolayısı ile de Türkiye’nin yeni bir kimlik inşa etmesi ile mümkün olabileceği” iddiasıyla çerçevelendirdiği; “toplumsal aidiyetin tarihe (Yeni Osmanlıcılık) ve sosyokültürel değerlere (İslâmcılık) dayandır”ılması gerektiğini öne sürdüğü ve “Türkiye’nin kimliğini değiştirerek ve Türkiye’yi yeni Osmanlıcı-İslâmcı kimliğe dönüştürerek uluslar arası alanda etkin bir aktör yapmayı hedeflediği”[11] yeni bir kimlik (ve uluslar arası rol) inşası girişimi…

* * *

Görüldüğü gibi, törenler, çok şey anlatır, çok şey “yapar”. Bağrında geliştikleri karmaşık ve hiyerarşik toplumlardaki yöneten-yönetilen ilişkilerini betimler; egemen elitlerin yönettikleri topluma ilişkin tahayyüllerini resmeder; güç ilişkilerine ideolojik payanda sağlayarak hegemonya oluşturucu bir işlev üstlenir; bununla da yetinmez, ellerinde biçimlendikleri elitlerin stratejik arzu ve tahayyüllerine dair ipuçları sunar bizlere.

Yeter ki anlattıklarını “okumasını” bilelim…

3 Ağustos 2014 10:25:31, Çeşme Köyü.

N O T L A R

[*] Marka Takva Tuğra: AKP Döneminde Kültür ve Politika, Hazırlayan: Kemal İnal-Nuray Sancar-Ulaş Başar Gezgin, Evrensel Kültür Kitaplığı, 2015… içinde yayınlandı.

[1] Behruz Dijurian. [2] “Haliç’te Lazer ve Su Perdeli Fetih Kutlaması”, Yeni Şafak, 24 Mayıs 2008, http://yenisafak.com.tr/Aktuel/?i= 118926

[3] Cündioğlu (2009).

[4] Kaldı ki başka bir çalışmada böylesi bir girişimde bulunmuştum. Bkz Özbudun (2011).

[5] Özellikle bkz. Kertzer (1988). Ayrıca Özbudun (1997).

[6] Bu konuda özellikle bkz. Lane (1981). [7] Kaynak: http://www.google.com.tr/url?sa=t&rct=j&q=&esrc=s&source=web&cd=1&ved=0C... =http%3A%2F%2Fwww.mersin.gov.tr%2FFileHandler.ashx%3Fid%3D54ff2558-b472-4271-a0d9-3554....

[8] Kaynak: http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2012/05/20120505-7.htm

[9] Örneğin, fethin 555. Yılında Fatih Belediyesi tarafından düzenlenen törenler bir haftaya yayılmıştı ve mevlitten olimpiyata, halka pilav dağıtılmasından halk oyunlarına, havai fişek gösterisinden mehterana çok çeşitli etkinlikleri kapsıyordu. (http://www.fatih.bel.tr/icerik/545/fatih-fetih-etkinlikleri-ile-senlenecek/)

[10] Recep Tayyip Erdoğan, 25 Şubat 2005’te televizyonda bir “Ulusa Sesleniş” konuşması yaptı. Bu konuşmada “Türkiye’nin Yeni Dış Politika Konsepti” başbakanın ağzından kamuoyuna açıklanıyordu. Konsepte göre Afroavrasya’nın merkezinde yer alan Türkiye, bölgeyle olan tarihsel bağlarını etkin bir diplomasi ve çok boyutlu ilişkiler ağıyla birleştirebildiği takdirde küresel bir güç olabilme imkânına sahipti. Başbakan Erdoğan, “Ulusa Sesleniş” konuşmasında bu dış politika anlayışını açık bir şekilde ortaya koyuyordu:

“Türkiye’nin yeni dış politika vizyonu, iki temel tespite dayanıyor. Türkiye; AB, Orta Doğu ya da Orta Asya’nın çevre ülkesi değildir, bu coğrafyanın periferisinde yer alamaz, üç kıtaya yayılan geniş bir coğrafyayı etkileme gücüne sahip bir merkez ülkedir. Türkiye bu birikimine, bu tarihi misyona sahip çıkmak, bu zengin arka plana uygun bir rol üstlenmek borcundadır. Dış politika vizyonumuzu oluştururken temel aldığımız bir başka gerçek Türkiye’nin artık sadece bölgesel güç olarak tanımlanamayacağıdır.

Türkiye, bu tarihi dönemeçte, küresel bir güç olma yolunda ilerlemelidir... Türkiye geleneksel dış politikasında rota değişikliği ihtiyacında değil. Ama mevcut rotamızı, küresel bir vizyonla yeni dünya gerçeklerini göz önüne alarak bilinçli biçimde geliştirmek zorundayız.” [Aktaran: Yasin Atlıoğlu (2009)]

[11] Stratejik Araştırmalar Enstitüsü (2010), “Cumhuriyet Hükümetinin Yeni Osmanlıcılık Hedefi” başlıklı rapor, Haziran 2010. (http://www.turksae.com/sql_file/365.pdf)

Yararlanılan Kaynaklar:

Alexander, Bobby C. (1997) “Ritual and Current Studies of Ritual: Overview” in Anthropology of Religion, Stephen D. Glazier (ed) (139-160). Greenwood Press, 1997. Atlıoğlu, Yasin. (2009), “Davos Krizi Sonrası AKP’nin Yeni Osmanlıcılık Politikası”, 2 Şubat 2009, http:/ / www.bilgesam.org/ incele/ 1335/ -davos-krizi-sonrasi-akp%E2%80%99nin-yeni-osmanlicilik-politikasi/ #.U8EtwCbehdg Cündioğlu, Dücane (2009). “Fetihten sonra hicret edecek değilim ya!”, Yeni Şafak, 31 Mayıs 2009, http:/ / yenisafak.com.tr/ yazarlar / DucaneCundioglu/ fetihten-sonra-hicret-edecek-degilim-ya/ 17037

Etzioni, Amitai (2000). “Toward a Theory of Political Ritual”, Sociological Theory, 18:1, 44-59.,

Gluckman, Max (1954). Rituals of Rebellion in South-East Africa. Manchester University Press.

Hobsbawm, Eric ve T. Ranger (1983). The Invention of Tradition. Cambridge University Press.

Kertzer, D. I. (1988). Ritual, Politics and Power, New Haven & Londra: Yale University Press.

Kong, Lily ve Brenda S. A. Yeoh (1997). “The construction of ntional identity through production of ritual and spectacle. An analysis of National Day parades in Singapore”. Political Geography, vol. 16, no. 3, 213-239.

Lane, Christel (1981). The Rites of Rulers. Ritual in Industrial Society - The Soviet Case.

Cambridge University Press.

Özbudun, Sibel (1997). Ayinden Törene. İstanbul: Anahtar Kitaplar

* (2011). “Bir Kavramsal Ayırt Etme Girişimi: Ayin Ve Tören”, Felsefe Yazın, 17: 45-50.

Stepputat, Finn (2004). “Marching for Progress: Rituals of Citizenship, State and Belonging in a High Andes District”, Bulletin of Latin American Research, vol. 23, no. 2: 244-259.

Stratejik Araştırmalar Enstitüsü (2010), “Cumhuriyet Hükümetinin Yeni Osmanlıcılık Hedefi” başlıklı rapor, Haziran 2010. (http:/ / www.turksae.com/ sql_file/ 365.pdf)

Sivas katliamı o gün, orada bitmedi!

  

“Etiam sanato vulnere cicatrix manet.”[1]

“Ya Allah, bismillah, allahuekber!”

Dışarıdaki kalabalık giderek büyüyor. İnsanın üzerine doğru yuvarlanan şom bir çığ gibi... İçeridekiler sıkışmış kalmış, çaresiz... Madımak oteli alev alev. İçeriden çığlıklar yükseliyor, oteli kuşatan çember sakallı kalabalıkta ise bir neşeli esriklik hâli... Elebaşlarından “Tekbiiir!” komutu geldikçe bir ağızdan coşkuyla haykırıyorlar: “Allaaa-huekber!” Kurbanların tapınağa tıkabasa doldurulup dumanları aç ilahlarını teskin etsin diye topluca yakıldığı bir pagan ayini sanki... Yaptıklarının “ibadet” olduğundan ve sırf bu amelleri nedeniyle cenneti garantilediklerinden o kadar eminler ki...

İkisi otel görevlisi, otuzbeş canın kimi kömürleşmiş, kimi karbonmonoksitten zehirlenmiş bedenleri, otelin kararmış iskeleti dahi yatıştıramadı kana susamışlıklarını. O cehennemden canlarını askerlerin, polislerin kayıtsız namevcudiyetinde, yalnızca birbirlerine tutunarak kurtarabilenlere saldırdılar. Ellerine geçse, lime lime edeceklerdi – otelin penceresinden uzatılan itfaiyenin merdivenine can havliyle tutunan Aziz Nesin’i bir itfaiye eri ortalarına fırlattığında, leş kargaları oldular, üşüştüler üstüne. Nesin’in ellerinden sağ kurtulabilmesi, tanrısız bir mucizedir...

Madımak katliamı o gün, orada bitmedi... Günlerce, haftalarca, aylarca, yıllarca sürdü...

“Olaylarda ağır tahrik var,” dedi biri. “Polisi halkla karşı karşıya getirmeyin!” O, dönemin cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’di...

“Ne mutlu ki olaya kaatılan hiçbir vatandaşımızın burnu kanamadı,” diye sevindi bir başkası. O, dönemin başbakanı Tansu Çiller’di...

“Endişelenmeyin, güvenlik güçleri olay yerine intikal etmek üzere,” diye avuttu biri, sonra da atom santralını açma törenine devam etti. O, dönemin başbakan yardımcısı Erdal İnönü’ydü...

“Abartmaya gerek yok, bu kadar kişi futbol maçında da ölebilir,” diye kostaklandı bir başkası. O, dönemin anamuhalefet partisi lideri, Mesut Yılmaz’dı...

“Müdahale etmeyin,” emrini verdi bir yetkili. O, dönemin Sivas emniyet müdürü Doğukan Öner’di...

“Oteli otel sahibi kundakladı,” buyurdu bir başka yetkili. O, dönemin içişleri bakanı Mehmet Gazioğlu’ydu.

“Kurtarmayın onu!” emrini verdi bir başkası, Aziz Nesin itfaiye aracına alınırken. O, Refah Partili belediye meclis üyesi, Cafer Çakmak’tı... Ve rivayet olunur ki, “galeyana gelmiş Müslümanları” yatıştırmak için eline aldığı megafondan, “Gazanız mübarek olsun!” diye seslenmişti kan kokusu almış kurt sürüsüne...

Biri sanıkların gönüllü avukatlığını üstlendi. O dönemin Refah Partili Adalet Bakanı Şevket Kazan’dı...[2]

Sonra başkaları... önce Sivas katliamı faillerinin avukatı oldular, sonra da AKP’den milletvekili seçilip meclise girdiler, yasalar yaptılar. Onlar Celal Mümtaz Akıncı, Hayati Yazıcı (devlet bakanı oldu), Haydar Kemal Kurt, Zeyid Aslan, Hüsnü Tuna, Ali Aşlık, Halil Ürün, İbrahim Hakkı Aşkar, Bülent Tüfekçi, Mehmet Ali Bulut’tu. Ya da başkaları AKP’den belediye başkanı, il başkanı filan oldular...

Dedim ya, Sivas katliamı o gün, orada bitmedi...

Birileri, üslendikleri gazete köşelerinden, ekranlardaki programlarından, olan bitenlerden Aziz Nesin’i ve Sivas yakılmışlarını sorumlu tuttu.

“Aziz Nesin’in bir süreden beri yaptığı konuşmaların büyük çoğunluğumuzca hoş karşılanmadığı muhakkak,” dedi biri. O, Altan Öymen’di (Milliyet, 4 Temmuz 1993)...

“Önce Aziz Nesin’e artık bir ‘dur’ demek gerekiyor,” dedi bir başkası. O, Yalçın Doğan’dı (Milliyet, 4 Temmuz 1993)...

“Olayların tetiği Aziz Nesin’in provokasyonu ile çekiliyor,” diye buyurdu bir diyeri. O, Cengiz Çandar’dı (Sabah, 4 Temmuz 1993)...

“’Düşünce hürriyeti’ etiketi altında gereksiz tahrikler yapan, en gelişmiş demokrasilerde bile provokasyon olarak kabul edilebilecek davranışlarda bulunan kimseler, Sivas’ta ortaya çıkan bu sonucu dikkatle değerlendirmek zorundadır”, diye ahkam kesti bir başkası. “ ‘Şeriat ayaklandı’ deyip işin içinden çıkmak isteyenler, o gün neden yeşil bayrak değil de Türk bayrağı taşındığının ciddi bir tahlilini yapmaklıdır.” O, Ertuğrul Özkök’tü (Hürriyet, 4 Temmuz 1993)...

“Anaakım medya”da hava böyleyse, İslâmcı basına bakmak gerekli mi? Bakmayalım...

Hayır, Sivas katliamı o gün, orada bitmedi...

Sonra bir yılan hikâyesine dönüştü... Hukuk sisteminin dehlizlerinde, kıvrıla kıvrıla bir ileri bir geri, yol alırmış gibi yapan bir yılanın bildik öyküsü. Bütün “adalet arayışlarımız”ın eninde sonunda dönüştürüldüğü, adına “yüce Türk adaleti” denilen kara komedi...

Bir bozulduğunda idam, bir bozulduğunda beraatle sonuçlanan davalar... Tahliye edilen, firar eden, dosyaları kaybedilen sanıklar... Ve artık Türk mahkemelerinden adalet beklemeyecek kadar tecrübeli, ama her duruşmada adliye önünde adalet beklentisini haykıracak kadar umuda tutkun bizlerin gözlerinin içine baka baka verilen o “zamanaşımı” hükmü...

Zamanaşımı kararını, “milletimiz için hayırlı olsun” diye karşıladı biri... O, dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’dı...

* * *

Şimdi biri miting meydanlarında Kur’an sallayarak siyasal muarızlarını Zerdüştîlikle, dine-imana ihanetle, müşriklikle, ateistlikle, Taksim’i “kabe” saymakla, müminlere eziyet etmekle suçluyor... Bu memlekette Sivas (ya da Çorum, veya Maraş) hiç yaşanmamış gibi... Umalım ve dileyelim ki o gün canlarımız çıra gibi yanarken o cehennemde cennetten yer garantilediklerine sevinen güruhlar, bir kez daha “durumdan vazife çıkarmasın”...

Dedim ya, Sivas katliamı o gün, orada bitmedi!

18 Mayıs 2015 09:57, Ankara.

N O T L A R

[*] Sancı Kültür Sanat ve Edebiyat Dergisi, No:3, Haziran-Temmuz 2015…

[1] “Yara kapansa da izi kalır.”

[2] Bilgiler Veysel Dinçer’in, “Hâlâ Katliam Diyemeyenlere İnat 33 Maddede Sivas Katliamı” başlıklı yazısından alınmıştır. http://listelist.com/sivas-katliami-nedir/

     

SEÇİMLERİN SONRASINDA...[1]

“Biri gerçeği söylerse, bir diğeri er veya geç yalanının ortaya çıkacağından emin olmalıdır.”[2]

Bir yük kalktı sanki omuzlarımızdan... Bu doğru. Hele ki son olarak Diyarbakır saldırısında koltuğu kaptırmama hırsının ne boyutlara varabileceğini gördükten sonra.  

Evet, bir yük kalktı. Bundan böyle hiçbir aklıevvel, kolay kolay “Başkanlık sistemi”ni önümüze süremeyecek. İtiraz eden çiftçilere analarını da alıp gitmelerini söylerken, yakınlarını “kaza süsü” verilmiş bir katliamda yitirmiş madencileri tekmelerken, en küçükprotesto gösterisini gaza, tazyikli suya boğarken, “üstünde poşi var; demek ki örgüt üyesi” diye öğrencilerin hayatlarını karartırken, kadınlara nerede ve nasıl güleceklerini, kaç çocuk doğuracaklarını dikte ederken... o kadar değneksiz dolaşamayacak bundan böyle. Ülkeyi savaşa sokma yetkisi, kaldır parmak indir parmak, gönlünde yatan aslanın halifelik mi, padişahlık mı olduğu meşkuk bir tek adamın uhdesinde olmaktan çıktı... Sanırız bundan sonra cihatçı katillere MİT elemanları eşliğinde TIR’larla silah sevkıyatı yapmak da o denli kolay olmayacak… 

Bunların hepsi, doğru... Daha fazlası da var. Ama bundan sonrasının kolay, ya da güllük gülistanlık olacağını düşünmek safdillik olacaktır. 

Öncelikle, Tayyip Erdoğan ve hempalarının yerleştikleri mevzilerden sökülmesi, hiç de kolay olacağa benzemiyor. Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı konumunun kendisine tanıdığı (hatta tanımadığı: mevcut Anayasa, cumhurbaşkanını “tarafsızlığını” öngörmüyor muydu?) tüm yetkileri, sonuna dek zorlayacağı, kriz politikasıyla Haziran seçiminde kendisinden uzaklaşan seçmenleri geri kazanmaya çalışacağını öngörmek, zor değil.  

Nitekim, seçimin ertesi günü “TL değer kaybetti, döviz fırladı, borsa çakıldı” haberleri saçıldı ortalığa anaakım medyada. Asgari ücretle, belediye yardımlarıyla, yeşil kartla yaşamını sürdürmeye çabalayan “istikrarsever” AKP seçmeninin gözünü korkutup, “istikrar kalesi” AKP’nin surlarının içine sığınmalarını sağlamaya yönelik bir harekât hattı, partiye kaybettiği oyların bir kısmını yeniden kazandırabilir...  

İkinci olarak, yeni meclisin çetrefilli aritmetiği, kurulabilse dahi, uzun ömürlü bir hükümeti pek olanaklı kılmıyor. TV kanallarından, gazetelerden, sosyal medyadan başınız şişmiştir; “koalisyon, olmadı dışarıdan destekli azınlık hükümeti, olmadı büyük koalisyon” olasılıklarına hiç girmeyelim. Denklem ortada; çocukluğumuzda oynadığımız üç kurt ile üç koyunu ırmağın öbür tarafına sayılarındaki eşitliği bozmadan geçirin oyununu andırıyor.  

Üçüncü olarak, bu toplum, başta Kürt coğrafyası olmak üzere seçim propagandalarında iktidar partisinin ve onun cumhurbaşkanının başvurduğu zehirli dilin üzerine tüy dikeceği biçimde, fazlasıyla gerildi... Hüda-Par/HDP gerginliği olarak sunulan, ve bir çatışma çıkarma potansiyeline sahip saldırılar, bombalamalar, suikastler... Bölgedeki IŞİD ilerlemesine eklendiğinde, ortalığı bir anda ateşe verme olasılığını gündemde tutuyor.  

Yeni oluşan parlamentonun, ülkenin bu ve diğer patlayıcı biriktiren sorunlarının üstesinden gelebilme olasılığı fena hâlde düşük gözüküyor. Tayyip Erdoğan ve hempalarının bu “krizli” durumu, AKP’den uzaklaşan seçmeni yeniden iktidar partisi çevresinde konsolide etmek için manipüle etmeye çabalayacağını kestirmek için ise kahin olmak gerekmiyor.  

Teslim etmek gerek; seçim çalışmaları sokağı yordu. Ve de, sanırız sosyalistlerin büyük bölümünü parlamenter hesaplara fazlasıyla kilitledi. Tekrar ediyoruz; HDP’nin seksenin üzerinde milletvekiliyle meclise girmiş olması, totalitaryen ilerleyişe bir nebze olsa da sekte vurabildi. Çok da iyi oldu... Ancak 80 küsur milletvekilli de olsa, hatta şu ya da bu şekilde bir koalisyona dahil de olsa HDP’nin sözünü ettiğimiz sorunları parlamento aracılığıyla çözümleyebilme olasılığı, yok. Hele ki, her vesilede “HDP bu seçimlerde muhafazakâr Kürtlerin desteğini kazandı, ona göre davranması, sosyalist vitrinden vazgeçmesi gerekir” telkininde bulunan Altan Tan gibilerle, hiç yok! 

Birbirine eklemlenen sorunların altında artan ivmeyle rejim krizine sürüklenen bir ülkede, sosyalistlerin etkin olabilmesi için “sokağın” hazırlıklı olması gerekiyor oysa.  

“Seçim çalışmaları” gerekçesiyle sosyalistlerin büyük bölümünün ıskaladığı metal işçileri direnişi, rejim krizine karşı bu ülkede sömürülenler ve ezilenler cephesinin örülmesinin hem olasılığına hem de ivedi gerekliliğine işaret etmekte.  

Sosyalistlerin yüzlerini bir an önce parlamentodan yeniden sokağa, Kürt hareketiyle emek hareketi arasında birlik ve dayanışmayı sağlama çabalarına döndürmelerinde sonsuz yarar var. 

 

9 Haziran 2015 15:05:31, Çeşme Köyü. 

 

N O T L A R 

[1] Kaldıraç, No:168, Haziran 2015… 

[2] Oscar Wilde.

Soykırım Üzerine Resmi Söylemler Ya Da T.C. Soykırımı Neden Tanımalıdır.

“Nominibus mollire licet mala.”[1]

“Aşkale’nin düşman işgalinden kurtuluşunun doksan yedinci yıldönümü bir müsamereyle kutlanmış. Müsamerede temsili milis kuvvetleri yer almışlar, elbette ‘temsili Ermeniler’ de. Bunlar, uluorta şarap içmeleri hiç de yakışık almayacağından ama gayrımüslim olduklarını belirtmek için şarap marap birşeyler içmeleri de farz olduğundan, şişelere ‘şalgam suyu’ doldurmuşlar ve halkın gözü önünde lıkır lıkır içmişler... Aşkale törenlerinde bir camiyi temsili olarak yakan temsili Ermeniler, temsili bir imama da saldırmışlar ve kendisini ezan okurken temsili olarak linç etmişler.

Temsili Ermeniler daha sonra hamur açan bir kadına da temsili olarak saldırmışlar ve kayınpederini de temsili olarak şehit etmişler. Sonuçta, Türk milis kuvvetlerini canlandıran Aşkaleli lise öğrencileri, ilçeye girerek temsili Ermeni çetecilerini temsili olarak öldürmüşler. Tören, göndere bayrak çekilmesi ve İstiklal Marşı’nın okunmasıyla sona ermiş.”[2]

Aslında olay öğrenci müsameresinden ibaret değil… Aynı kutlama etkinlikleri bağlamında Erzurum’un AKP’li Büyükşehir Belediyesi Başkanı Mehmet Sekmen’in bir konuşması var ki, Lampedusa’nın, roman karakteri Tancredi’ye söylettiği gibi, “hiçbir şeyin değişmemesi için her şeyin değişmesi gerekiyordu,” deyişini anımsatıyor.

Şöyle konuşuyor AKP’li belediye başkanı: “ Bugün, Aşkale’mizde yaptığımız bu kurtuluş törenlerinin büyük bir anlamı var. Aşkale’de hiçbir aile yoktur ki Ermeni zulmüne maruz kalmamış olsun. Bilindiği gibi Ermeni katliamını toprağının her bir parçasında yaşayan ilçemizde 97 yıl önce, Cinis Köyü’nde 587 sivil ahali Şükrü Efendi’nin konağında ve köy camisinde toplanarak yakılmış, katliam ve acıların en büyüğü bu topraklarda yaşanmıştır… Hınçak ve Taşnak Cemiyetleri sadece Cinis’te değil aynı zamanda Yeniköy, Tazegül, Pırnakapan, Karahasan, Abdalcık gibi köylerde de kadın-çocuk demeden Müslüman ahaliyi katletmiştir. Ermeniler tarafından Erzurum’da gerçekleştirilen bu vahşet, insanlık tarihinin kara lekesi olarak tarihi vesikalarda yerini almıştır… Bu anlamlı tören vesilesiyle bir kez daha Ermeni Diasporası’na sesleniyoruz; her fırsatta tarihi kaynakları reddeden sizler, gelin atalarınızın Anadolu‘da yaptığı vahşeti bizzat İspir’de, Aşkale’de, Alaca’da, Pasinler’de, Erzurum’da görün. Şehit kanıyla örülü bu topraklarda 97 yıl önce yaşanan vahşetin izlerini, şehrin hâlen daha yaşayan izlerinden, tanıklarından gelin öğrenin (…) Türk milli birliğine, ‘Vatan bir bütündür, parçalanamaz’ ana fikirli egemenlik ruhuna o gün sunulan katkıyla milletimizin kaderi değişmiştir. Esaret ve karanlık dolu günlerde ezanı, bayrağı, namusu ve toprağını koruyan Aşkale, düşmana asla geçit vermemiştir. Bu nedenle 3 Mart, serhat ilçemiz, gözbebeğimiz Aşkale’nin esaretten hürriyete, ölümden hayata kavuştuğu gündür. Milli birlik ve beraberliğimizin doruğa ulaştığı bu kurtuluş gününde aranızda olmaktan ötürü duyduğum memnuniyeti ifade ederek, sizlere en kalbi muhabbetlerimi sunuyorum. Ve sonsöz olarak şunu söylüyorum; Yüce Allah milletimize bir daha böyle esaret dolu günler yaşatmasın…”[3]

“Yeni Türkiye”ye hoş geldiniz! 

Hani Soykırımın 99. yılına denk düşen 24 Nisan 2014 günü münasebetiyle dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “20. yüzyılın başındaki koşullarda hayatlarını kaybeden Ermenilerin” huzur içinde yatmalarını dileyip, torunlarına taziyelerini ilettiği; ve bunun ardından, “artık hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağına dair” karşılıksız iyimserliklerin freninin patladığı “Yeni Türkiye”…

“Hiçbir şeyin değişmemesi”nden söz ettim; soykırım söz konusu olduğunda, “resmî Türkiye”de olan, tam da budur: T.C. devletinin, İttihat ve Terakki mirasını sahiplenmeyi ısrarla sürdürmesi. Bunun son örneği, “taziye”nin ertesi yılında, T.C. erkânının Çanakkale muharebesinin 18 Mart’a rastlayan yıldönümünü 24 Nisan’a taşıyarak dünya liderlerini soykırım gününde Çanakkale’nin 100. Yılı Anması’na çağırması!

Bu ısrar nedeniyledir ki, 2014’te Ermenilere “taziyelerini” ileten Recep Tayyip Erdoğan, bu kez Cumhurbaşkanı sıfatıyla Kolombiya’da Bogota Externado Üniversitesi’nde düzenlenen “1915: Osmanlı İmparatorluğu’nun En Uzun Yılı” başlıklı sempozyumda yaptığı konuşmada, Ermenistan’a “talkını” vererek aba altından sopa göstermektedir: “Kayıpları anmak, onların hatıralarını yaşatmak başka bir şeydir, bunun üzerinden siyasi ve diplomatik sonuçlar devşirmeye çalışmak başka bir şeydir. Biz, hatıralara saygı duyulmasına varız ama bunun üzerinden ülkemize ve milletimize yönelik bir düşmanlık kampanyası yürütülmesine asla izin veremeyiz.”[4]

Bu durumda Cumhurbaşkanı ile Aşkale Belediye başkanının söylemleri arasındaki uyarlık, neden şaşırtıcı olsun ki? Neticede ortada bir “imam-cemaat” ilişkisi var.

Ve bunların hiçbir, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin, Ermeni soykırımı karşısındaki –burada üç-dört başlık altında özetlemeye çalışacağım- klasik, resmî tavrından bir milim sapma sergilemiyor.

Şöyle bir düşünecek olursak, bu tavır, yani inkâr, birbiriyle bağlantılı birkaç varyasyon hâlinde tekrarlana gelmektedir onlarca yıldır. Kabadan inceye doğru sıralayalım:

1. “Biz kesmedik, onlar kesti” varyantı.

Örnek anlatı: 

“Genelkurmay Başkanlığı arşivindeki 1915 tarihli belgeler, soykırım iddiaları peşinde koşan Ermenilerin Van çevresinde masum köylülere yaptıkları tüyler ürpertici vahşete tanıklık ediyor. Belgelerde, Van’ın Özalp ve Saray ilçelerinde Ermeniler tarafından bazı kadınların hamileyken karınlarının deşildiğini, bazılarının çocukları ile tandırda yakıldığı, genç kızların tecavüz edilip öldürüldüğü, erkeklerin ise kurşun ve süngü ile katledildiği gözler önüne seriliyor. 

Genelkurmay Başkanlığı, Askeri Tarih ve Stratejik Etüt ve Denetleme Başkanlığı arşivlerinde bulunan 1914-1918 tarihleri arasındaki belgeleri, “Arşiv Belgeleriyle Ermeni Faaliyetleri” adıyla yayınladı. Arşivde bulunan Özalp Kaymakamı Kemal’in imzasını taşıyan 4 Mart 1915 tarihli bir belge, Ermeni mezaliminin boyutlarını ortaya koyuyor.

Söz konusu belgede, Ermenilerin Van’ın Özalp ilçesindeki Sarıköy’de yaptıkları katliamda 41 erkeğin süngü ve kurşunla, bazılarının da ‘dövülerek, karnı yarılarak ve kesilerek’ öldürüldüğü belirtiliyor. Kayıtta, köydeki İso’nun kızı Güllü’nün ‘memesinin kesildiği’, İbo’nun eşi Silo’nun kızı Sülni’nin ‘karnı yarılarak çocuğunun çıkarıldığı ve tandıra atıldığı’ ve çok sayıda kadına tecavüz edildiği bildiriliyor.

Belgelerde ayrıca Saray ve Esedboyu camilerinin ahıra dönüştürüldüğü, birçok medrese öğrencilerinin Hıristiyanlığı kabul etmeye zorlandığı kaydediliyor. 

Bir başka belgede ise Özalp’in Boyaldı köyünde yaşanan ‘insanlık dışı vahşet’e işaret ediliyor. 

Söz konusu belgede, Nezu Hatun’un tandırda yakılan iki torununun etini babasına ve annesine yedirmek üzere zorlandığı, bunu yapmak istememeleri üzerine öldürüldükleri, Nezu Hatun’un ise gördükleri karşısında aklını kaybettiği bildiriliyor.”[5]

Kuşağımın Ömer Seyfettin’in İzmir’deki “Yunan mezalimi”ni anlatan Beyaz Lale’sinden aşina olduğu dehşet öyküleri, her ne hikmetse “ehl-i vatan”ı galeyana getirmek üzere kurgulandığını düşündürten, en ilkel duyguları kaşınmaya odaklı bir “şiddet pornografisi” sergilemektedir: ahıra dönüştürülen camiler, memesi kesilen genç kızlar, karnı yarılarak bebeleri çıkartılan gebe kadınlar, toplu tecavüzler, tandırda pişirilip anne-babalarına yedirilen çocuklar…

Bu klişeler, ilginçtir ki, çok sonraları, Maraş ve Çorum’da gerçekleştirilen Alevî katliamlarının “gerekçesi” olarak da kullanılacaktır: Alevîler camiyi ateşe verdi, bebekleri kesip yediler…

Doğru, savaş koşullarıdır; bazı Ermeniler cephe gerisinde ayaklanmışlardır… Çok sayıda Ermeni, İtilaf devletlerinin saflarında Osmanlı’ya karşı savaşmaktadır. Türk devlet ricalinin ve entelijensiyasının çok sevdiği deyimle, “mukateleler” yaşanmaktadır.[6] Peki ama, bu, Anadolu’nun ayaklanmayla ya da cepheyle hiç alâkâsı olmayan bölgelerinden, örneğin Çorum’dan, Kastamonu’ndan, Aydın’dan ve diğer vilayetleren kendi hâlinde yaşayıp giden yüz binlerce Ermeni’nin, kadın, çoluk-çocuk, yaşlı demeden topraklarından kopartılmasını, aç-biilaç Suriye çöllerine doğru yola çıkartılmasına, üstlerine zindanlardan salıverilmiş katil sürülerinin, başıbozukların ve kışkırtılmış insanların saldırtılmasını, çoğunun yollarda boğazlanmasını, kadınlara, çocuklara el konulmasını, geride kalan mallarının yağmalanmasını meşru kılar mı?[7] Öyle gözüküyor ki bu şiddet pornografisi, bu utancı meşrulaştırmak üzere imal edilmiş bir kurgudur.

Evet, “seçmeci” bir anlatıdır, T.C.’ninki. Bana Hacettepe Üniversitesi Antropoloji Bölümü’nden fizik antropolog Metin Özbek’in öyküsünü anımsatır. Hani şu Kars’ın Subaten mevkiinde bulduğu katledilmiş Türklere ait iskeletlere ilişkin raporu dillere destan olan; ancak yine Kars yakınlarında iki çocuğuyla öldürülmüş bir Ermeni kadının kalıntılarını bulunca susturulan ve kazılara sessiz sedasız son vermek zorunda bırakılan.[8]

2. “Osmanlı yönetimi altında mamur-müreffeh yaşayan Ermeniler, Batılı güçlerin oyununa geldi” varyantı.

Örnek anlatı: 

“Aslında asırlardır Osmanlı Devleti’nin yönetimi altında yasayan Ermeniler imparatorluğun her tarafına dağılmışlar, korkusuzca, asayiş içinde, mâl, cân, ırz ve namusları emniyet altında, mezhep açısından da tamamen serbest, huzurlu ve mesut, ekonomik açıdan ise Müslüman teb’adan daha rahat içinde yaşamışlardır. Ticaret ve sanatla uğraşmışlar, sarraflık ve kuyumculuk yapmışlar, öteden beri Osmanlı Devleti’nce özel hizmetlerde ve emniyet gerektirecek işlerde kullanılmışlardır.

Devletin Darphane ve Baruthane gibi önemli müesseselerinin basına geçmişler ve “millet-i sâdıka” olarak adlandırılmışlardır. Osmanlı Devleti Hıristiyan teb’asına karşı eşit muamele etmiş, bunlardan birini diğerine tercih etmemiş ve birbirlerinin işlerine karıştırmamıştır.

Ermeni sorunu Ermenilerin kendi içinden ve ihtiyaçlarından değil, büyük devletlerin bölge üzerindeki çıkar hesaplarından kaynaklanmıştır. Büyük devletlerin kendi hesaplarını gizlemek için sorunu bir insanlık ve Hıristiyanlık sorunuymuş gibi göstermeleri Ermeni kilisesini de etkilemiştir. Başta Ermeni Patrikhanesi olmak üzere bağımsızlık ve muhtariyet hayali peşinde koşan Ermeniler kendileri üzerinde oynanan oyunları görememişlerdir.”[9]

“Osmanlıcılık/Osmanlı özlemi”nden malûl bu söylem, aslına bakılırsa hem bir “altın çağ” mitosu, hem de bir mağduriyet öyküsü, hem de bir “kurt masalı”dır. Çeşitli milletler (kastedilen Osmanlı’nın gayrımüslim uyruklarıdır) Osmanlı’nın adil ve cömert yönetimi altında yaşarken, Osmanlı’yı parçalamak ve yok etmek üzere fırsat kollayan düvel-i muazzama, Ermenileri kışkırtarak adil ve merhametli “efendileri”ne karşı ayaklanmaya teşvik eder. O güne dek “millet-i sadıka” olarak görülen ve Osmanlı memaliki üzerinde özgür ve müreffeh bir yaşam sürdüren Ermeniler ne yazık ki bu iğvaya kapılarak, büyük devletlere karşı savaşmakta olan Osmanlı’yı arkadan vururlar, vb. vb.

Bu anlatı, Osmanlı topraklarında İslâm’ın tartışmasız üstünlüğü ve gayrımüslimlerin cizye ödeme, zaman zaman yeniden-iskâna tabi tutulma, askerlikten bağışık olma vb. zorunluluklarını görmezden gelen bir “Büyük Ağabey” anlatısıdır. İslâm’a dayanan yönetim anlayışı gereği, Osmanlı ülkesinde gayrımüslim azınlıklar, kendi dinsel yetkelerinin yönetiminde, iç işlerinde göreli bir özerklikten yararlanabildikleri milletler sistemine tabiydiler; Osmanlı padişahına ve yönetimine boyun eğdikleri sürece. Peki ya itiraz ettiklerinde? Bu sorunun yanıtını, 1894’den itibaren sık sık tekrarlanan Ermeni katliamları vermektedir. Örneğin, 1894’te Ermeni köylülerin Kürt aşiretlerin tacizine karşı direnişe geçtiği Sason’da, ordu birlikleri ve Hamidiye alayları marifetiyle 8000 kadar Ermeni’nin katledilmesi;[10] Hınçak Partisi’nin 30 Eylül 1895’te sadrazama Ermenilerin sorunlarına dikkat çeken bir dilekçe vermek üzere örgütlediği yürüyüşün ardından başlatılan ve kısa sürede Erzurum, Bitlis, Van, Harput, Sivas, Diyarbakır, Trabzon gibi vilayetlere yayılan katliamlar dizisi; Taşnak Partisi’ne bağlı militanların bu katliamları protesto etmek için 24 Ağustos 1896’da Osmanlı Bankası’nı işgal etmesi üzerine İstanbul’da 6000 Ermeni’nin katledilmesi…[11] 

Evet, büyük devletlerin iğvasına kapılan “millet-i sadıka” söylemi, Osmanlı teb’ası Ermenilere durumlarından hoşnut olup efendilerine hizmet etmekten başka bir seçenek bırakmamaktadır. İşin korkuncu, Osmanlı yöneticileri tarafından değil, bugün, günümüz Türkiyesi’nin yöneticileri, akademisyenleri, enteligentsiyası vb. tarafından, hiç sorgulamasız dile getiriliyor oluşudur!

3. “Olay soykırım değil, savaş sırasında isyan eden Ermenilerin tehciriyle cephe gerisinin güvenlik altına alınmasıydı” varyantı.

Örnek anlatı(lar):

“Ermenilerin binlerce Türk’ün canına mal olan isyan ve katliamları karşısında bile, Osmanlı Hükümeti’nin ortaya koyduğu sakin ve sağduyulu tavır, belgeleriyle sabittir. Ancak, tedhiş hareketleri bir türlü durmak bilmeyince hükümet, ülkenin çeşitli bölgelerinde yaşayan Ermenileri, savaş bölgelerinden uzak yeni yerleşim merkezlerine götürmek zorunda kalmıştır. Kafkas, İran ve Sina cephelerinin güvenlik hattını oluşturan bölgelerdeki Ermenilerin yerlerinin değiştirilmesi, onları imha etmek değil, devlet güvenliğini sağlamak, onları korumak amacını gütmüştür ve dünyanın en başarılı yer değiştirme uygulamasıdır.”[12]

Ve de:

“Ermeni sorununa temel teşkil eden “tehcir-yer değiştirme” uygulaması; bazı çevrelerin iddia ettikleri gibi Ermenileri imha etmek için değil, bilakis savaş bölgesindeki Ermenileri korumak ve devletin güvenliğini sağlamak için yapılmıştır. Üstelik sadece gerçekleştirildiği 1915 şartları için değil, günümüz şartlarında bile dünyanın en başarılı sevk ve iskan uygulamalarından biridir.

Bu tespit kimilerine fazla iddialı gelebilir. Ancak, belgeler ve tarihi gerçekler bizi doğrulamaktadır. Son çeyrek asırda yaşanan benzer olaylar, iddiamızı daha da güçlendirmektedir. ABD’nin 1991’de Irak’a yönelik hava harekâtını hatırlayın; onbinlerce Peşmerge, Türkiye sınırına yığılmıştı. Yaşanan kaosun Türkiye’ye faturası çok ağır olmuştu. Aynı durum, 1980’lerin sonundaki Türklere yönelik Bulgar zulmü sırasında yaşanmıştı. Kapıkule’ye dayanan onbinlerce soydaşımızın iaşe ve konaklamaları büyük problem olmuştu. 2000’lerin başında Arnavutluk’ta benzer sahneler vardı. Gemilerden salkım saçak sarkan ve açlıkla burun buruna yaşayan onbinlerce mültecinin dramını televizyon ekranlarından tüm dünya ibretle takip etmişti. Saydığımız birkaç örnek bile, Osmanlı’nın 1915 şartlarında gerçekleştirdiği tehcirin, son derece düzenli, insani ve iyi niyetli bir sevk ve iskân uygulaması olduğunu ispata yeter de artar bile…

Yer değiştirme uygulaması için 255 milyon kuruş harcayan Osmanlı, göçe tabi tutulan Ermenilerin devlete ve şahıslara olan borçlarını ya ertelemiş ya da tamamen defterden silmiştir. O dönemde bir Osmanlı lirasının bugünkü ABD Dolarından çok daha değerli olduğu düşünüldüğünde, yapılan fedakârlığın ve masrafın cesameti ortaya çıkacaktır. Aynı gönderilen bir miktar para da, Amerikan misyonerleri ve konsolosları tarafından Hükümetin bilgisi dahilinde Ermenilere dağıtılmıştır. Osmanlı, yer değiştirme uygulamasını büyük bir titizlik içerisinde yapmış, dev bir mali külfetin altına girmiştir. (…) Katolik ve Protestan olan, Osmanlı ordusunda subay ve sağlık sınıflarında hizmet veren, Osmanlı Bankası şubelerinde ve bazı konsolosluklarda çalışan Ermeniler, devlete sadık kaldıkları sürece göçe tabi tutulmamışlardır. Hastalar, özürlüler, sakatlar, yaşlılar, yetim çocuklar ve dul kadınlar da göçe tabi tutulmamış, yetimhaneler ve köylerde koruma altına alınarak ihtiyaçları karşılanmıştır.

Geçimleri devlet tarafından Göçmen Ödeneği’nden sağlanmıştır. Bahsetmeden geçemeyeceğim; yer değiştirme uygulamasının bir başka ince noktası, göç ettirilen Ermenilerin geride bıraktıkları menkul ve gayr-ı menkullerin durumudur. Göçe tabi tutulan Ermenilerin bozulabilir malları, hayvanları ve işletilmesi zorunlu olan imalâthaneleri, oluşturulan komisyonlar tarafından açık arttırma ile satılmış ve paraları sahiplerine yollanmıştır. İşi bu denli incelikle ele alan ve attığı her adımı belgeleyen bir devletin, yerlerini değiştirdiği insanları soykırıma tabi tutmak gibi bir kastı olabilir mi?”[13] 

Aslına bakılırsa, dünya kamuoyunun lanetlediği, yüzbinlerce Ermeni’nin canına mal olan, hayatta kalabilenlerin her şeylerini yitirdiği ve kuşaklar boyu süren bir acıyla yaşamak zorunda kaldığı tehciri “başarılı” ilan eden bu söylem, “devlet entelijensiya”sının en iyi savunma, saldırıdır” diyen bir yavuz hırsızlığa doğru dümen kırdığını gösteriyor. Ve işin gerçeği, bir ağız kalabalığının gerisinde, “suç”u itiraf ediyor: “Buna soykırım denemez, çünkü sadece erkekleri sürdük, ‘dul’ kalan kadınları (neden dul kaldılarsa? Oysa mantığa göre bu “başarılı” tehcir serüveninde sürülen erkeklerin büyük bölümünün, yeni ve güvenli “yuvaları”na varıp karılarını, çocuklarını yanlarına aldırmış olmaları gerekiyor!) ve çocukları yetimhanelerde ve köylerde koruma altına aldık. Hatta vergi borçlarını bile sildik! (Alicenaplık yapmışsınız. Oldu olacak vergileri de giderayak tahsil edip o savaş zamanı devleti zarara uğratmayaydınız!) Mallarını da satıp parasını kendilerine gönderdik. (Merak konusu, sağ kalabilenleri Der Zor çöllerindeki temerküz kamplarında toplanan, Kürt ya da Arap aşiretlerince kaçırılıp köle olarak satılan, ya da –şanslı iseler- misyonerlerin sağladığı barınaklara kapağı atan ‘hak sahipleri’ni nasıl teşhis edebildiniz acaba?)

“Kadınların ve çocukların köylerde koruma altına alınması?” Bunun Ermeni kadın ve çocukların Kürt ya da Türk, Müslüman erkeklere/ailelere teslim edilip kumalık, hizmetkârlık, cariyelik, fuhuş gibi alanlarda istihdam edilerek “Müslümanlaştırılması” olduğunu herkes biliyor. Anadolulu olup da ailesinde gasp edilmiş bir Ermeni büyük anne olmayan kaç aile vardır ki?[14]

4. “1915 ‘olaylarında’ yaşamını yitiren Ermenilerin sayısı abartılıyor. Ermenilerin çoğu selametle tehcir mahallerine vardılar, oradan da dünyaya yayıldılar. Bir kısmı ise Müslüman (çoğunlukla Alevî) nüfusa karışıp asimile oldu” varyantı.

“Halaçoğlu formülü” diyebileceğimiz, son derece ince logaritmik hesaplara dayalı bir varyant bu. Örnek anlatı:

“Diaspora Ermenileri, yer değiştirme uygulaması sırasında yüzbinlerce, hatta kimi kaynaklara göre 1.5 milyon Ermeni’nin soykırıma tabi tutulduğunu iddia etmektedirler. Oysa konuyla ilgili en teferruatlı bilgiler, belgeleriyle birlikte, Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu’nun TTK Yayınları arasında 2001 yılında yayınlanan “Ermeni Tehcirine Dair Gerçekler (1915)” adlı kitabında mevcuttur. İddiaların mesnedini rakamlar oluşturduğu için ilgili kaynaktan bizzat aktarmak istiyorum: Osmanlı döneminde son nüfus sayımı 1914’te yapılmıştır. Orada Ermenilerin nüfusu 1.221.850’dir. Geriye doğru gidelim; 1906 nüfus sayımında bu rakam 1.120.748, 1893 sayımına göre de 1.001.465’tir. Osmanlı nüfus idaresi 1892 yılında kurulmuştur. Söz konusu nüfus sayımlarının yapıldığı dönemlerde Osmanlı’nın İstatistik Genel Müdürlüğü koltuğunda oturan 5 isimden ikisi Türk, biri Fethi Franco isimli bir Musevi, biri Robert isimli bir Amerikalı, diğeri de Mıgırdiç Şınabyan isimli bir Ermenidir. Osmanlı’nın Ermeni nüfusunu özellikle düşük göstermek gibi bir niyeti asla olmamıştır. Öte yandan, Fransız Sarı Kitabı’na göre aynı dönemde Osmanlı’daki Ermeni nüfusu 1.5 milyon, İngiliz Britannica’ya göre 1.5 milyon, İngiliz yıllığına göre ise 1 milyondur.

Tehcir sırasında yeni yerleşim bölgelerine sevk edilen nüfus 438.758, iskân sahasına varan nüfus ise 382.148’dir. Görüldüğü gibi, ikisi arasında 56.610 kişilik bir fark bulunmaktadır. Göç ettirilenlerle, yeni yerleşim bölgelerine varanlar arasındaki bu fark şuradan kaynaklanmaktadır: 500 kişi Erzurum - Erzincan arasında; 2.000 kişi Urfa - Halep arasındaki Meskene’de; 2.000 kişi Mardin havalisinde eşkıya ve Arap aşiretlerinin saldırısı sonucu katledilmiş, 5.000 civarında kişi de Dersim bölgesinden geçen kafilelere yapılan saldırılar sonucu öldürülmüştür. Sayın Halaçoğlu’nun kitabında bu konunun ayrıntıları belgeleriyle anlatılmaktadır.”

Bir “şecaat arz ederken” öyküsü daha… Haydi, sayıları gerçek kabul edelim. Bu rakamlara göre Osmanlı yönetimi, topraklarında yaşayan Ermeni nüfusun, üçte biri ile yarısı arasını “görülen lüzum üzerine” Suriye çöllerine sürmüştür. Daha önce örnek verdiğim açıklamalara göre, “yücegönüllü” devlet, kadın ve çocukları, yaşlıları-sakatları, Katolikleri, memurları vb. tehcir-dışı bıraktığına göre bu kabaca, ayaklanmalara katılsın katılmasın; Osmanlı’ya karşı savaşsın savaşmasın, Osmanlı topraklarında yaşayan tüm yetişkin Ermeni erkeklerin sürülmesi anlamına gelir! Şimdi gelin bir de “soykırım” tanımını, terimi ilk kez kullanan hukukçu Raphael Lemkin’in versiyonundan bir kez daha anımsayalım:

“… ‘Soykırım’ (terimiyle) bir etnik grubun yok edilmesini kast ediyoruz… Genel anlamında soykırım zorunlu olarak, bir ulusun tüm üyelerinin kitlesel olarak katledilmesi biçiminde gerçekleştirilmesi dışında, bir ulusun dolayımsız yok edilmesi anlamına gelmez. Daha çok, onları yok etmek amacıyla, ulusal grupların aslî yaşam temellerini tahrip etmeye yönelik farklı eylemlerin eşgüdümlü planı anlamında kullanılmaktadır. Böylesi bir plan, ulusal grupların siyasal ve toplumsal kurumlarının, kültürünün, dilinin, ulusal duygularının, dininin ve iktisadi varoluşunun parçalanmasını ve bu gruplara mensup bireylerin kişisel güvenliğinin, özgürlüğünün, sağlığının, saygınlığının ve dahi yaşamlarının tahrip edilmesini hedefleyecektir.”[15] 

“Soykırım değil” mi dediniz?!!!

Dahası var: Anadolu’dan sürülen Ermenilerin sayılarını azaltma çabası, tiksinti verici bir küçük kurnazlık örneğidir. Katliamların sorumluluğunu “(Kürt) eşkıyalar ve Arap aşiretleri”ne yıkarak devleti ve görevlilerini aklama çabası da öyle…

Ama en mide bulandırıcısı, hiç kuşkusuz, dönemin TTK başkanı Yusuf Halaçoğlu tarafından dillendirilen, “Alevî Kürtler ihtida etmiş Ermenilerdir; Sünnî Kürtler ise Türkmendir” iddiasıydı.[16] Bir taşla birkaç kuş vurma peşindeki bu ucuz kurnazlık (böylelikle hem Kürtlerin “Türk” olduğu gösterilecek, hem tehcir hesaplarında ortaya çıkan “açığın” ölüler değil, Alevîliğe geçen Ermeniler olduğu gösterilecek, hem de PKK; TİKKO ve bilumum “terör” örgütlerinin bu milletin has Sünnî evlatları değil, “hem Alevî, hem de Ermeni dölü” olduğu kanıtlanacaktı!) bir soruya kılıf hazırlayamamıştı: Ermeniler, 1915’e doğru ne olmuştu da mamur-müreffeh yaşadıkları engin hoşgörülü Osmanlı topraklarında birden bire kitlesel olarak Alevîliğe geçmişti?

5. “Politikacılar olayı çözümleyemez; tarihçilere bırakalım” varyantı.

“Soykırım-karşıtı” argümanlar arasında en sık tekrarlananı, dolayısıyla da bir “galat-ı meşhur” hâline gelmiş olanıdır. Zaman zaman Türkiye’ye davet edilip konferans verdirilen yabancı uzmanlara da tekrar ettirilerek “haklılığı” pekiştirilir.[17]

Örnek söylem:

“(…) Ulusal hafızalar önemlidir, ancak tek başlarına gerçeği teşkil etmemektedir. Türkler ve Ermenilerin ulusal hafızaları birbirini desteklememektedir. Dolayısıyla, güven inşa etmek ve ortak, güvenilir bir bilgi temeline ulaşmak daha da önem arz etmektedir. Türk ve Ermeni tarihçilerinin oluşturacağı ortak bir komisyon aracılığıyla, Türkiye, Ermenistan ve ilgili diğer ülke arşivlerinde 1915 olaylarının araştırılması ve bulguların uluslararası kamuoyuyla paylaşılmasını Türkiye teklif etmiştir. Ayrıca, 2009 yılında imzalanan protokoller Türkiye ile Ermenistan’ın; ‘iki ulus arasında güvenin yeniden tesis edilmesine yönelik olarak, mevcut sorunların tanımlanması amacıyla tarihi kayıt ve arşivlerin tarafsız ve bilimsel şekilde incelenmesi ve öneriler oluşturulmasına yönelik, tarihsel boyuta ilişkin bir diyalog geliştirme’sini öngörmektedir. Bu, suçlayıcı ulusal inanç dili yerine tarafsız bilgi diline geçmek için bir fırsat sunmaktadır. Protokollerin Türkiye ve Ermenistan’da onaylanmasıyla yürürlüğe girdiği takdirde gerçekleşmesi öngörülen bu ortak çalışmada, Türkiye’deki durumdan farklı olarak, hâlâ yabancılara kapalı durumda bulunan bazı kritik Ermeni arşivlerinden de istifade edilebileceği ümit edilmektedir. Ermeni Diasporası’nın bu sürecin yürütülmesine ve ortak/ uluslararası bir araştırma gerçekleştirilmesine karşı gösterdiği güçlü tepki açıklayıcı olduğu kadar düşündürücüdür.

Meselenin, her iki tarafta saygın tarihçilerinin yer aldığı meşru bir akademik tartışmanın konusu olduğu aşikârdır. Geçmişinde acı yaşamış bir toplulukla dayanışma gösterme gibi iyi niyetli amaçlarla da olsa, Ermeni görüşlerine ayrıcalık tanınması ve ağırlık verilmesi, çok sayıda insanın yaşadığı vahamet için adalet sunmamaktadır. Merhamet duygusu, seçici olarak ortaya konduğunda sorunlu hâle gelmektedir.

Konunun insani yönü ağır basıyor olsa dahi, hukuki boyutu tartışmanın odağında yer almaktadır. Soykırım, tanımı açıkça yapılmış bir suçtur. Soykırım, herhangi bir vahşet olayını kabaca nitelendirmekte kullanılabilecek, jenerik bir kelime değildir. Suçların en ağırıdır. Böylesine bir suçlama siyasi hesapların insafına bırakılmamalıdır. Bu anlamda, Parlamentolar, mahkemelerin yerini almamalı ve konuya ilişkin hüküm vermemelidir. Aynı şekilde, Parlamentoların ve diğer siyasi kurumların tarih hakkında yargılarda bulunmak suretiyle tarihi siyasete alet etmemeleri gerekmektedir. Bu durum, konunun özü tarihçiler arasında hâlâ tartışılmakta iken bilhassa sorunlu bir yaklaşım teşkil etmektedir.”[18]

Ne kadar “suret-i haktan”, değil mi? Değil! Diplomatik dilin olanca inceliği, mantıktaki “çarpıtma”yı gizlemeye yetmiyor: “Soykırım hukuksal bir terimdir; böyle bir suçlamayı siyasal hesapların insafına bırakmayalım.” Peki, ne yapalım? “Tarihçilere bırakalım, onlar karar versin.” Sorulmaz mı: Neden uluslar arası hukuk (örneğin Russel Mahkemesi gibi uluslar arası bağımsız bir mahkeme) değil de tarihçiler? 

Yanıt basit: “Tarih, geçmişin bohçasını dolduran olgulardan değil, asıl o olgulara yönelik yorumlardan oluşur,” Temel Demirer’in deyişiyle. Ve “Yorum işin içine karıştığında ise çeşitlilik kaçınılmazdır. Öte yandan, tarihin asıl öneminin kurucu öğesi de işte bu çeşitliliktir. Çünkü tarihi bilme yükümlülüğümüz, yalnızca geçmişte bir şeylerin olup bitmiş olması gerçeğinden değil, fakat o olup bitenlerin “bugün”ümüzü inşa etmiş olması gerçeğinden kaynaklanır.”[19] Bu nedenledir ki, “Bir ulusu ulus yapan geçmiştir, bir ulusu öteki uluslar karşısında haklı çıkaran geçmiştir; tarihi ortaya çıkaran da tarihçilerdir,” demektedir Eric Hobsbawm!

Bu nedenledir ki “1915’te ne olduğuna tarihçiler karar versin!” demek olayları olan ve olmayan milyonlarca belge, anlatı, yorum içerisinde bitmez tükenmez tartışmalara, yitip gitmeye, kısacası çözümsüzlüğe terk etmektir!

* * *

Oysa dedeleri Anadolu bozkırında, adı genellikle yerel bellekte “Kanlı” olarak geçen derelerin boylarında, Suriye çöllerinde yitip gitmiş, nineleri ise kim bilir hangi Türk ya da Kürt, Müslüman erkeğinin kapatması olarak “hak dinine” ihtida ettirilmiş Ermenilerin beklentisi son derece net: Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı’nın “suç”unu kabul etmeli, Ermenilerden resmen özür dilemeli ve Ermenilerin gördüğü zararı tazmin yoluna gitmelidir. 

Bu, Ermeniler için tarihsel travmalarının üstesinden gelmenin önkoşulu olduğu kadar, Türkiyeliler için de bir vicdan sorunu. 

Ama bundan ibaret değil…

Bu ülke, Ermeni Soykırımı’ndan artakalan “nadanlık ve mağduriyet” psikolojisinin Cumhuriyet tarihi boyunca süregiden katliamlara zemin hazırlayışına sahne oldu. Soykırıma uğratılan Ermenilerin, Yahya Kahya’lar, Yüzbaşı Kör Nuri’ler, Serezli Çerkez Ahmet’ler, Saftanlı Amero’lar, Yakup Cemil’ler, İpsiz Recep’ler, Topal Osman’lar ve daha nice devlet çetecisi eliyle yıldırılıp kaçırılmış gayrımüslimlerin mal-mülklerini su fiyatına kapatan ya da yağmalayan halkın Devlet’ine verdiği pasif, kimi zaman da aktif destek ondan sonra da süregitti. İttihat ve Terakki yılları ya da Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında tesis eden “devlet için kurşun atan da yiyen de şereflidir” ilkesi, devletin kendini “tehlikede” hissettiği her an, çete davranışına irca etmesine yol açacaktı… Cumhuriyet tarihi boyunca gayrımüslimlere uygulanan ve sonunda sayılarının bir avuca inmesine yol açan yıldırma politikaları (Trakya olayları, Varlık Vergisi, Aşkale sürgünü, 6-7 Eylül, Kıbrıs çıkartması…) İstiklal mahkemeleri, Dersim Tertelesi, Süryanî-Êzîdî kıyımları, 12 Mart ve 12 Eylül rejimleri, Maraş, Çorum Alevî katliamları; 1990’ların Kürtlere karşı “Özel Harb”i, Roboskî… Devletin hoyratlığı hiç bitmedi, gerisinde binlerce ölü ve onbinlerce sönmüş hayat bırakan bu olayların hiçbiri kovuşturulmadı, sorumluları yargılanıp cezalandırılmadı… 

Bu “ben devletim, asarım-keserim”ciliğin; bu kendini hep mağdur ve hep haklı, farklı olan herkesi potansiyel düşman olarak algılayan paranoyanın bir noktada son bulması, Türkiye’nin “makbul” vatandaşlarının (Sünnî, Müslüman, Türk, erkek, sağcı…) devletin kendileri adına işlediği suçlarla yüzleşmesi gerekiyor. Yüzleşmek gerekiyor ki İpsiz Recep’lerin, Topal Osman’ların çağdaş versiyonu Ogün Samast’ları, Yasin Hayal’leri, (Malatya Zirve Kitabevi Katliamı sanığı) Salih Gürler’leri üreten bataklık kurutulabilsin. Yüzleşmek gerekiyor ki Kürt, Êzîdî, Alevî, gayrımüslim, solcu, ateist ya da farklı cinsel yönelimli… velhasıl “farklı” olan yurttaşlar, nefes alıp vermesine izin veren o engin “hoşgörü”sünü ne zaman yitireceği belli olmayan bir devletin -ve de “durumdan vazife çıkartan” para-militer tetikçilerinin- gazabının gölgesi altında ebedi bir rehine hayatı sürmek zorunda kalmasınlar…

19 Mart 2015 18:09:47, Ankara.

N O T L A R

 

[*] Kaldıraç, No:166, Nisan 2015…

[1] “Kusurları laflarla süsleyebiliriz.”

[2] Engin Ardıç, “Madem ki Ermeni’sin”, Sabah, 5 Mart 2015, s.2.

[3] “Aşkale’nin Düşman İşgalinden Kurtuluşu Coşkuyla Kutlandı”, Milliyet, 3 Mart 2015.

[4] “Erdoğan: Ermenistan’a Uzattığımız El Havada Kaldı”, Sputnik, 11 Şubat 2015. http://tr.sputniknews.com/guney_amerika/20150211/1013898019.html#ixzz3Uk...

[5] “Genelkurmay, Ermeni Mezalimi Belgelerini Açıkladı”, 15 Nisan 2005, http://www.habervakti.com

[6] Devletin ricali ve ‘entelijensiya’sı, “Esas onlar bizi kesti” söyleminden pek haz eder: Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürü Doç. Dr. Yusuf Sarınay, “Sorun bu tarihte başlamıyor. 1915 bir sonuçtur” vurgusuyla şöyle diyor, örneğin: “Başbakanlık Devlet Arşivleri, 1910-1922 yılları arasında Anadolu’da 523 bin 955 Türk’ün Ermeni çeteleri tarafından katledildiğini gösteriyor.” Hurşit Güneş ise ekliyor: “Birinci Dünya Savaşı’nda Anadolu’da Müslüman halkın kayıpları 3 milyona, yani halkın üçte birine yaklaşmaktaydı. Öte yandan, Balkanlar’da 1821-1925 arası yüzyıllık dönemde ise 5.5 milyon Müslüman tebaa öldürülürken, 5 milyonu da yüzyıllardır yaşadıkları topraklardan koparılarak Anadolu’ya hicrete zorlanmışlardı. Bu ıstıraplar hiç konuşulmuyor da, Ermenilerin yaşadığı benzer koparılış hikâyesi soykırım olarak karşımıza çıkarılıyor.” (akt.: Temel Demirer, “Kapsayıcı Bağıntılarıyla Ermeni Soykırımı, Kaldıraç, Mayıs 2010, sayı 110.)

[7] Ankara büyük tehcirin ve katliamın yaşandığı 1915’e kadar Ermenilerin özellikle Katolik Ermenilerin yaşadığı en önemli merkezlerden biriydi. Bugünse şehirde sadece üç yüze yakın Ermeni aile kaldı.  Raymond H. Kévorkian, ‘Ankaralı Ermeniler Konuşuyor’ kitabı için kaleme aldığı giriş yazısında, Temmuz 1915’te, Ankara’da yaşayan Katolik olmayan Ermenilerin tutuklandığını anımsatarak, birkaç günde gözaltına alınanların bin 200 kişiyi bulduğunu hatırlatıp, bu grubun Ankaralı kasap ve dericilerin de yardımıyla beş-altı günde katledildiğini dile getiriyor. (“Ankara’nın Son Ermenileri”, Taraf, 1 Ocak 2014, s.4.)

[8] Tayfun Atay, “Bilim ve İktidar: Konuşan Kemikler, Susturulan Kemikler!”, Radikal, 2 Ocak 2014.

[9] Dr. Recep Karacakaya, “Sunuş”, Kaynakçalı Ermeni Meselesi Kronolojisi (1878-1923), T.C. Başbakanlık, Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı, Yayın no. 52, İstanbul, 2001: XII.

[10] Katliamın birinci dereceden sorumluları, dönemin Muş valisi ile dördüncü ordu komutanı Zeki Paşa, hiç de yabancı olmadığımız bir tarzda, cezalandırılmak bir yana, terfi ettirilecektir!

[11] Robert Melson, Revolution and Genocide, University of Chicago Press, 1992: 43-48. [12] “Yer değiştirme (Tehcir)”, http://talatpasa1915.com/tr/ermeni-sorunu/yer-degistirme-tehcir

[13] Hayati Tek, “1915 Tehciri, bir soykırım harekâtı değil, dünyanın en başarılı sevk ve iskan uygulamalarından biridir”, (Anahtar, Mayıs 2010, ss.30-34). http://vizyon21yy.com/documan/genel_konular/ Milli%20Guvenlik/Erm_Sor_Dosy/1915_Tehciri_Bir_Soykirim_Harekati_Degil_Dunyanin_En_Basarili_Sevk_ve_Iskan_Uygulamalarindan_Biridir.pdf

[14] “30 Nisan 1916 tarihli bir talimatname var. Buna göre aile reisinden mahrum kadınlar ve çocuklar Ermeni ya da yabancının olmadığı köy ve kasabalara dağıtılacak. Bunun, ikinci maddesinde de genç ve dul kadınların, tezviçleri yani evlendirilmeleri emrediliyor. Bu arada Osmanlı arşiv belgelerinde benim rastladığım, 1915’te tehcir sırasında Ermenilerle evlenmek isteyen memurların ve diğer Müslümanların yazdığı çok sayıda talep dilekçesi var. Mesela, Kayseri’nin Gigi köyünde Maria’nin tehcir edilmesi gerekiyor. Ama Emval-i Metruke komisyonundaki bir memur, Maria’yla evlenmek istiyor. Başvuru yapıyor, Maria’nın ihtida ettiğini anlatıyor ve onunla ilgili tehcir kararının kaldırılması için dilekçeler yazıyor. Hatta tehcir edilmişse bile bulunmasını, kendisinin bulunduğu yere gönderilmesini istirham ediyor.

Ermeni kadınların o adamlarla evlendiklerinde hayatlarında o kadar dramatik olay var ki. Örneğin, kadının bütün ailesi, gözünün önünde öldürülmüş. Ve bir Müslüman adam onunla zorla evlendirilmiş. Evlendikten sonra Müslüman kocalarından şiddet görenler, kaçanlar, hamile kalınca çocuğunu düşürenler, çocuğa kıyamayıp doğurup sonra kaçanlar, çocuğunu bırakıp gidemeyenler... 

Müslümanla evlenmiş ve hele bir de ondan çocuk yapmış kadınlar, soykırım sonrası Ermeni toplumunda fazla kabul görmüyor, ne yazık ki dışlanıyorlar. Onlar da mecburen Müslüman olarak yaşamaya devam ediyor ya da intihar ediyor. Bir olay var onu asla unutamam. Kilis’te tehcir sırasında jandarma ve zabitanlar için kurulan bir genelev var. Orada da Ermeni kadınlar var.” (Tuğba Tekerek, “Ümit Kurt: Yüzyıllık Tedirginlik”, Taraf, 21 Nisan 2014, s.7.)

[15] “Genocide definitions”, Wikipedia, http://en.wikipedia.org/wiki/Genocide_definitions

[16] “Müslümanlığı kabul etmiş ve kendisini Türk olarak kabul etmiş insanlar gelip Anadolu’ya yerleşmiştir. Dolayısıyla bunları bir mozayik olarak kabul etmek farkına varmadan ülke içerisinde de bir takım gruplaşmalara neden olmaktadır. Bu konuda özellikle siyasetçilerin çok dikkatli olması gerekir. Araştırmalarımızda Kürt diye bildiğimiz insanların aslında yapısal olarak ’Türkmen asıllı’ olduğunu, Kürt Alevi olarak bilinen vatandaşların ise ‘Ermeni kökenli’ olduğunu gördük. Ülkeyi bölmeye çalışan ‘TİKKO ve PKK’ terör örgütlerinin içinde yer alan insanların birçoğu Ermeni dönmesi Kürtlerden oluşuyor. TİKKO ve PKK hareketi bizim bildiğimiz gibi Kürt hareketi değildir. (…)Ermeniler’in bir kısmı sürgün edildi, bir kısmı da Türkiye’de kaldı. Sürgünden kurtulan ve kendini Kürt Alevi olarak tanıtan pek çok Ermeni kaldı Türkiye’de.” (“Kürtler Türkmen, Kürt Alevileri Ermeni”, Aktif Haber, 20 Ağustos 2007, http://www.aktifhaber.com/kurtler-turkmen-kurt-alevileri-ermeni-128303h.htm. )

[17] Örneğin bkz. “Michael Werz: Soykırım Tartışması Tarihçilere Bırakılmalı”, Ermeni Sorunu Web Sitesi, 17.02.2015, http://www.ermenisorunu.gen.tr/michael-werz-soykirim-tartismasi-tarihcil... [18] “1915 Olayları, Genel Bakış”, T.C. Dışişleri Bakanlığı, http://www.mfa.gov.tr/1915-olaylari-ve-turk_ermeni-uyusmazligi-genel-bak...

[19] Temel Demirer, “Tarih Bilgisi ve Hatırlamak”, İpek Yolu Haber Gazetesi (Van), 19-21 Ocak 2012.  

 

"Devletin Kürtajı" : Roboski

“Aslında tek bir ırk vardır insanlık.”[1]

Unutmuş olamazsınız, “her kürtaj bir Uludere’dir,” buyuruvermişti zatın teki, suçüstü yakalanmış olmanın telaşı ve ağız kalabalığıyla. “Olay”ı unutturmaya, bu konuda konuşanları susturmaya çabalıyor; “Ne yani, karım ayağınıza kadar geldi, ortada bir hata olduğunu söyledik, kan parası da verdik, daha ne istiyorsunuz?” diye dikleniyordu. Baktı ki susmuyorlar, gargaraya getirmek için patlatıvermişti: “Her kürtaj bir Uludere’dir!” Saçlarımızın diplerinden tırnaklarımıza kadar sızlamıştı içimiz…

Kürtaj, malûm, istenmeyen çocuklara yönelik bir operasyon... Bir kadın, yapıştırdı bu durumda sorulabilecek tek doğru soruyu: “E o zaman devlet Roboskî’de istemediği çocuklarını mı öldürdü?”

Acı acı da olsa, hâlâ gülümseyebilmek, güzel… İnsana insan olduğunu anımsatıyor. Bunca vurdumduymaz hoyratlığın, bunca pişkinliğin, bunca yavuz hırsızlığın orta yerinde, buna ihtiyacımız var. İnsan olduğumuzu hatırlamaya… İnsanîleşmeye!

Müge Tuzcuoğlu’nun derlediği “İstenmeyen Çocuklar/ Zarokên Nexwestî” başlıklı kitap,[2] adını bu anekdottan alıyor. Ve iki şeyi hedefliyor: Anımsatmayı ve gülümsetmeyi: “Dilerim,” diyor kitap için yazdığı Giriş’te Müge, “her bir okuyucunun da okurken gözyaşları duramasa da, yüzü gülümser! Değerli okur, Herşeye rağmen gülümse!”… 

Kitapta farklı kesimlerden farklı kişilerin yazıları yer alıyor: akademisyen, yayıncı, gazeteci, insan hakları aktivisti, sağlıkçı, yazar, vicdani retçi, eski tutsak, Roboskîli… Bazıları Kürt, bazıları değil… Hayır, herkesin konuyu kendi alanına göre “irdelediği” bir uzmanlık çalışması değil, “İstenmeyen Çocuklar”. İnsanlar yüreklerinden geçeni paylaşmışlar. Bir sayfa Türkçe, bir sayfa Kürtçe… 

Daha çok da, çoğumuzun yüreklerine karabasan gibi çöken, üzerinden binbirin üzerinde gün ve gece geçmesine karşın hâlâ “keşke doğru olmasa!”yı dilediğimiz biz “dışarıdakiler”in “Roboskî’yi nasıl anımsadığımızı anlatıyor kitap bizlere. Ortak duygusu, hâlâ (boşlukta yankılanan) bir çığlık; yo, hayır, böğründen apansız bıçak yemeninin şaşkınlığındaki bir böğürtü -oysa ne var bu kadar şaşıracak? Bu devlet “istemediği çocukları”na hep aynı muameleyi reva görmüyor mu? Haftalarca aç, susuz Der Zor’a sürgün ederken “tesadüfen” zindanlardan salıverdiği katilleri Ermenilerin üzerine salıvermek… Dersim’de yaşlı-çocuk-kadın demeden insanları mağaralara sıkıştırıp zehirli gazla boğmak… Alevileri Maraş’ta, Çorum’da boğazlamak, Sivas’ta “Allahuekber!” nidalarıyla diri diri yakmak… İsyancı çocukların canını kurşunla, gaz kapsülüyle, sopayla, tekmeyle almak… Ve bunları yapanların sırtlarını sıvazlamak…

“Biz dışarıdakiler” mi dedim? Aslında ne kadar azız, Roboskî’de -bedenleri olmasa da- yüreği parçalananlar…

Roboskî’ye ulaşmaya çalışan Kadir Bal, Mersin’den çıktığı yolun duraklarından aktarıyor: “Roo? Rob? Ne?... Ha Roboskî! Orası nerede? Uludere haa! Uludere nerde ya? Şırnak? Haa şu 34 kaçakçı… Şimdi oldu. Oranın adı ne zaman Kürtçe olmuş? Yakında AKP ülkeyi Kürtlere satacak zaten. Neydi o Rob… Neydi? Roboskî… Kaçakçılardı ha! Eee, napacan oraya gidip?” (Mersin)

“Biz el Nusra’danız. Tevhidi Müslümanlarız! Tipin mücahitlere benziyor! Roboskî’ye gitme, biz seni Rojava’ya gönderelim? (…) Haaa, sen Roboskî diyorsun? Şu Uludere di mi? E tamam. Suriye’de de çocuklar ölüyor, onunla da ilgilen biraz!” (Urfa)

“Cizre’ye gidisen? Öğretmensin? Tipin öyledir valla! Önemli olan insanlıktır yaw. … Roboskî? Ne yapacaksın orada? Boşver Cizre’de gez kendine, Roboskî uzaktır. Boş koy!” (Cizre’de otobüs muavini)

“Elini kolunu sallayarak dolaşamazsın Beytüşşebab’ta… Bak, dikkat çekiyorsun, hem ihbar geldi emniyete. Ne verdin o çocuklara? Elalemin çocuklarına oyuncak almak sana mı kaldı? Burası terör alanı… Veli Encü ile geldin demek. Kimdir bu Veli? Ne iş yapar? Katledilen çocuklar ne demek? Kavramları doğru kullan sen önce. Çocuk değil onlar KAÇAKÇI! … Afyon’da askerler öldü; onların da ailelerine gittin mi? O kadar şehidimiz var, onlara da gidiyor musun?...” (Beytüşşebab, tahmin edin kim…)

“Ya iyi ki bir Roboskî oldu. Kardeşim ülkenin başka meselesi mi kalmadı?” (Sosyal medyadan) (ss.211-212)

Bir de Hüda Kaya’ya kulak verelim…

“İç Anadolu’dan bir şehir… Bir avuç dindar insan, Roboskî’ye destek için bir kermes düzenliyorlar. Her zaman dolup taşan kermeslere uğrayan, tek tük gelenler vardır. Bir de ne olduğuna anlamadan girenler. Alışverişlerini yaparlar, ellerini doldururlar. Bir ara, kimin yararına bu kermes?” derler. ‘Roboskî’ cevabını alınca ellerindekini geri bırakıp ‘teröristlere yardım etmek istemediklerini’ söyleyip giderler.

Erzurum’da bir kadın, elinde tesbihi ile seccadesini sererken Roboskî’yi anlatan bir kanalın sesini kısar ve ‘Huzur bozuculara fırsat, devletimize zeval vermesin Allah’ diyerek namaza durabilir…” (s.158)

Evet, bilmek, hatırlamak, seçmeli bir eylem. İnsanlar belleklerini sürekli olarak yeniden biçimlendirirler; çoğunlukla kendilerini rahatsız etmeyecek dizaynı verebilmek için. Hatırladıklarımız ve hatırlamamayı seçtiklerimiz sayesindedir ki, mamur, müreffeh, uyumlu, müsterih, keyfi yerinde yurttaşlar olarak sürdürebiliriz yaşamlarımızı. Ya da vicdanlarımızı kanatan, akıllarımızı acıtan, yüreklerimizi isyana sürükleyen anıları seçeriz… Seçeriz ve bir yandan acılar içinde yaşarken, bir yandan da devletin “istenmeyen çocukları” arasına katılırız: mimleniriz, GBT’yi bozdururuz, gaza boğuluruz, sokaklarda dayak yeriz, ne bileyim, belki de öldürülürüz…

Ama bunu yapanlar çoğaldığında, bu vicdan bir avuç duyarlı insanın ayrıcalığı olmaktan çıkıp kamusallaştığında, devleti yönetenler adımlarını daha dikkatli atmak zorunda kalırlar. Bundan böyle memleket çiftlikleri, kendileri de o çiftliğin sahibiymiş gibi davranamazlar. Örneğin Roboskî’de kaçağa gitmiş gencecik insanların üzerine bombalar yağdıran askerlere o emri verirken ya da komutanlarını “kutlarken” duraksarlar! “Dersim’de şeyhler, ağalar feodal bir isyan çıkarmıştı, devlet onu bastırdı, iyi de etti;” diye destursuz çene yarıştırmazlar… Ya da “Ne demek soykırım; esas Ermeniler Türklere soykırım uyguladı” diye kostaklanmazlar, Hrant’ı anma günlerinde trafik polislerinin başına beyaz bere geçirttirmezler!

Onlar bunu yapamayınca ise, bu memlekette “öteki” olanların acılarının sürekli deşilip durulması ve çektiklerinden dolayı yargılanıp “suçlu” bulunmalarına (“devlet insanı öldürür, ardından da kurşun parasını ister,” diyor bir kolunu cezaevi duvarını yıkan kepçeye kaptıran ve ödenen tazminatı iade etmesi istenen Veli Saçılık…) bir son verilmiş olur. Türk, Müslüman, Sünni ve sağcı olmayanlar “ne zaman nereden bir saldırıya, linç girişimine, polis müdahalesine uğrayacağım?” tedirginliğinde yaşamazlar artık… İnsanlar içlerinde biriken ağuyla “hiçbir şey olmamış” gibi davranmayı sürdürmezler…

Bu kadar değil… o zaman vurdumduymaz, nobran, empati yoksunu, her an saldırıya hazır çoğunluk… Tuzukurular… Eli palalı esnaf; muhbir vatandaş, “çalıyorlar ama iş yapıyorlar” şükürcülüğündeki mütedeyyin, her gün sosyal medyada Kürtlere, Ermenilere günışığı görmedik küfürler savurmayı vatanseverlik bellemiş boz “trol”… Başını kuma gömerken ya da muktedirlere şakşakçılık yaparken önüne atılan etin, aslında kendi bedeninden kesildiğini anlamaya belki başlar… Belki… belki de hayatında ilk kez, sorular sormaya, daha da tehlikelisi, yanıtlar aramaya koyulur…

Kitaptaki yazılar, acıtıcı bir anımsama biçimi öneriyorlar insanlara - boş vermeyen, başını kuma gömmeyen, “onlar zaten kaçakçıydı” demeyen, “Roboskî’yi boşver, sen akıtılan Müslüman kanına (ya da şehitlere) bak” talkınını vermeyen… Yüzleşmekten kaçınmayan…

Bu toplumun sağlığına kavuşması, insanîleşmesi, böylesi bir anımsama biçimini seçenlerin yaygınlaşmasına, çoğalmasına bağlı… Bu konudaki her çaba, her katkı, son derece değerli. Bu nedenle kutlamak gerek, Müge Tuzcuoğlu’nu ve İstenmeyen Çocuklar/Zarokên Nexwestî’nin tüm yazarlarını…

25 Ocak 2015 12:50:16, Ankara.

N O T L A R

[*] Tîroj, Yıl:13, No:73, Mart-Nisan 2015 

[1] Jean Jaures.

[2] İstenmeyen Çocuklar: Roboskî Katliamını Hatırlamak ve Hatırlatmak / Zarokên Nexwestî: Xebata Bibîranîn û Bibîrxistina Komkujiya Roboskî. Derleyen: Müge Tuzcuoğlu. İletişim Yayınları, İstanbul, 2014.  

 

Özgecan'ın katlinin AKP’le ne ilgisi var ?[1]

“Omnes una manet nox.”[1]

Özgecan’ın katledilmesinin ardından patlak veren yığınsal öfkeye bakıp, medya ve sosyal medyadaki AKP kuyrukçuları soruyor: “Canım siz de ayağınız taşa takılsa, AKP’den bileceksiniz. Özgecan’ın öldürülmesinin AKP ile ilgisi ne?”

Hangisinden başlayalım ki?

Dilerseniz “ölen Kürt, öldüren Kürt; bu kesin AKP’yi gözden düşürmek üzere düzenlenmiş bir komplo!”; ya da “mini etek giyersen, akşamları sokakta dolaşırsan laikçi canavarlar seni parçalar” yolundaki hezeyanların bu “illiyet”i zımnen kabullenen “lapsus”lar olduğu gerçeğini bir kenara bırakalım. 

Gerçekten de son yıllarda bir veba salgını gibi bu topraklara yayılan ve hepimizin hayatını zehirleyen kadın katliamının AKP iktidarı ile o kadar çok ilişkisi var ki…

Öncelikle, minibüsüne binen bir genç kadının, kabaran cinsel iştahına mutlaka ve mutlaka boyun eğmesi gerektiğine inanan bir eril merkezcilik ve tahakküm sabit fikrinin -katilin siyasal tercihlerinden bağımsız olarak- AKP iktidarı boyunca şişirildiğinin tanığıyız, hepimiz.

Öyle ya, cumhurbaşkanlığı makamını işgal eden zatın defalarca terennüm ettiği “Ben kadın-erkek eşitliğine inanmıyorum”; “kızı yalnız bırakırsan ya davulcuya ya zurnacıya…”; sağlık bakanının “tecavüze uğrayan kadın doğursun, kendisi bakamıyorsa devlet bakar”; Ankara’nın “ezeli ve ebedi” belediye başkanının “Anası tecavüze uğruyorsa çocuk niye ölsün? Anası ölsün…”; orman bakanının (kendisinden iş isteyen bir kadına) “Evdeki işler yetmiyor mu?”; bir emniyet müdürünün (Münevver Karabulut cinayeti konusunda) “kızlarına sahip çıksalarmış”; bir aile ve sosyal politikalar eski bakanının “Kadın cinayetlerini medya abartıyor”, üstüne üstlük bir de “İnsan Hakları Komisyonu Başkanı” unvanı taşıyan bir iktidar partisi milletvekilinin “Tecavüzcü, kürtaj yaptıran tecavüz kurbanından daha masumdur”; bir eski meclis başkanının “Kadın iffetli olacak. Mahrem-namahrem bilecek. Herkesin içerisinde kahkaha atmayacak,” sözleri... sizlere imam ve cemaat ilişkisini anımsatmıyor mu? 

“Devlet büyükleri”nden her gün bu sözleri duyan vasat’ın nasıl davranmasını bekliyorsunuz?

Üstelik AKP eşrafının bu kanaatlerinin “kendinden menkul” olmadığını, temel referans çerçevelerini dinin; İslâm dininin oluşturduğunu dost da biliyor, düşman da… Bir başka deyişle, kitabında erkekleri, “itaatinden şüphe ettiğiniz şüphe ettiğiniz kadınları dövünüz” yetkisiyle donatan bir dinin sözcüsü ve temsilcisi olarak davranan bir iktidar yönetiyor bu ülkeyi. Ve “imanı sağlam” kamuoyu oluşturucuları, her gün ekranlardan, gazete sayfalarından “talkını” veriyorlar halka: 

“Özür dilediyse affedin” (Çeşitli tarihlerde babasının cinsel tacizine maruz kalan 15 yaşındaki F.İ. hakkında Alo Fetva hattındaki hoca) 

“Ne diyor İslâm, annen de olsa diz kapağının altından göbeğine kadar ve sırtına bakamazsın. Annen de olsa, diz kapağının üstü tahrik eder.” (“İslâm medeniyetini kuracak Öncü Nesiller yetiştirmek için” çalışan Furkan Vakfı kurucusu Alparslan Kuytul) 

 “Banyoda çırılçıplak yıkanmak mekruhtur. Göbeğin altında yani şortunu çıkartmayacak. Son anda onu çıkartıp durulanır.” (İlahiyatçı Prof. Nihat Hatipoğlu)

“Kadın spiker izlemek caiz değil”, “10, 7, 6 yaşındaki kız çocukları 25 yaşındaki erkekle evlenebilir. Aybaşı olmamış olduğu durumda nikâhlanabilir”. (Sosyal Doku Vakfı Başkanı Nureddin Yıldız)

“18’indekinin zinasına karşı çıkmayıp, 7 aylık bebeğe tecavüze karşı çıkmak timsah gözyaşıdır.” (Samsun İl Müftüsü Yrd. Doç. Dr. Hayrettin Öztürk)

“Kadın-erkek eşitliği cinsel sapmalara, ailenin dağılmasına zemin hazırlar.” (“İslâmcı yazar” Ali Bulaç)

Anlayacağınız, kadınlar karşısındaki hoyratlıklarının gerisindeki gerekçeler sağlam…

Öyle ki, kadına yönelik şiddeti eleştirirken dahi, “Kadınlar bize Allah’ın emanetidir” argümanından başka bir gerekçe üretemeyecek kadar uhreviyata belenmiş bir söylem…

Bir parantez açıp sorayım; “kadınlar birilerinin erkeklere emanetidir” sözleri dahi, daha ağızdan çıktığı anda kadını erkek karşısında ikincilliğe, tabiliğe mahkûm kılmıyor mu? 

Malûm ya, emanet bir “şey”dir; kişi, insan filan değil. Edilgindir; birileri onu birilerine “gözetsin” diye verir. Hiç kuşku yok ki, emaneti gözetmekle yükümlendirilmiş kişinin ona “hıyanet” olasılığı da vardır. Yani “emanet”, her ne kadar eleştirilse de, “ihanet ve suistimal”e açık bir “şey”dir. Bu “şey” kendini savunma yetisine sahip değildir; ille de birileri tarafından kollanıp korunması gerekir. Potansiyel olarak hıyanet ve suistimal olanağına sahip birileri tarafından!

Oysa kadınlar, canlarını, bedenlerini zimmet edildikleri erkeğin insaf ve ahlâkına bırakmaksızın, insan ve birey kabul edilmek istiyorlar. Tırmanan eril şiddetin nedeni tam da bu değil mi zaten?

Her ne hâl ise…

Evet, evet; Özgecan ve diğer kadınların katledilmesi AKP iktidarıyla yakından ilişkilidir.

Çünkü kadın cinayetlerinin yüzde 1400 oranında arttığı bu dönemde göreve getirilen güvenlik görevlileri ve yargıçların kadın cinayetlerini neredeyse maktulü suçlu gören bir yaklaşımla ele alıyorlar... 

Bilmiyorum, hatırlayanınız var mı; ama AKP iktidarı 2012’nın 8 Mart’ında bize bir “armağan” vermişti: “Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair 6284 Sayılı Yasa”… 

Yasanın çıkmasını önceleyen 2011 yılı içerisinde, Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu verilerine göre 121 kadın öldürülmüştü. “Tesadüf” bu ya, yasanın çıktığı 2012 yılı içerisinde bu sayı 210’a fırladı. 2013’te ise, 237 kadın öldürüldü. 2014 yılı, 294 kadın cinayeti ile kendi rekorunu kırdı… 2015 yılı ise Ocak ayındaki 20 kadın cinayetiyle başladı; Şubat olanca lanetiyle devam ediyor…

Bir başka deyişle, kadına karşı şiddeti önleme amaçlı yasa çıktığından beri, kadın cinayetlerinde hızlı bir tırmanış gözlemlenmekte. İşin korkunç yanı, yasanın çıkışından bu yana öldürülen kadınların 23 tanesinin güvenlik güçlerinin “koruma”sı altında olması…

Ve kadın cinayetlerini protesto eden kadınlara yıldırım hızıyla müdahale edip gözlerine biber gazı sıkan, onları saçlarından yerlerde sürükleyip yaka paça gözaltına alan “güvenlik” güçlerinin, kadınların katillerine karşı son derece yavaş, hatta gönülsüz davrandığının tanığıyız hepiniz. Lütfen bir an durup, TV ekranlarında kaç kadının çevredekilerin umursamaz bakışları altında kocası, eski kocası, sevgilisi ya da reddettiği erkek tarafından defalarca bıçaklanışını izlediğinizi anımsamaya çalışır mısınız?

Ya da karşısına getirilen katili sırf kravat takıp boynunu büktü, diye… Veya maktule kısa etek, tayt giymişti, cep telefonunda bir erkekle mesajlaşmıştı, katile hakaret etmişti, tanımadığı bir erkeğe cilveli bir şekilde saat sormuştu diye cezayı hafifletip üç-beş yılda salıverilmesine yol açan hakimler? Tecavüzcüleri sorgulayıp “tutuksuz yargılanmak” üzere serbest bırakan, “zeka özürlü” kız çocuğuna topluca tecavüz eden sanıkları “mağdurun rızası vardı” diye kovuşturmayan savcılar?

Yetmedi! Ya bugüne dek hiçbiri ceza almamış devletin tecavüzcü polisleri, jandarmaları, emniyet müdürleri, güvenlik görevlileri? Duymamış olamazsınız: 15 yılda 241 polis, 91 asker, 17 özel timci, 15 korucu, 45 gardiyan tecavüzden yargılandı ama ceza almadan serbest bırakıldılar. Olaylar duyurulmadan örtbas edilenleri, “kovuşturmaya gerek yoktur” kararıyla salıverilenleri hiç saymıyorum!

Onlar serbest bırakıldı, ellerini kollarını sallaya sallaya aramızda dolaşıyorlar; Pozantı cezaevinde olduğu üzere bazıları terfi de ettirildi. Üstelik de yeni çıkacak yasayla yetkileri ve güçleri daha da katlanıyor, ama onları deşifre eden gazeteciler tutuklanarak cezaevine konuluyor. Dumanı üstünde örnek; Zeynep Kuriş!

Şecaat arz ederken sirkatin söyleyen bir “lapsus”la üstelik: “devletin mahremiyetini deşifre etmek” gerekçesiyle… Evet, evet; taciz ve tecavüz bu devletin “mahremiyeti”dir; onu deşifre edenler cezalandırılmalıdır. Boşuna üremedi “T.C.avüz!” sloganı…

Evet, evet; Özgecan ve diğer kadınların katledilmesi AKP iktidarıyla doğrudan ilişkilidir.

Çünkü AKP iktidarı kadına yönelik şiddeti, kadın cinayetlerini önleyici tedbirleri gereksiz ve israf sayan, kadınları destekleyecek önlemleri de içeren sosyal bütçeleri budayarak sermayeye peşkeş çeken neo-liberal siyasaların en gözükara temsilcisidir. 

Bir örnekle açımlayayım: Türkiye’de her 10 kadından 4’ünün fiziksel şiddete uğradığı biliniyor... Her 4 kadından 1’inin yaşadığı şiddet sonucu yaralandığı... Kadınların yüzde 15’inin cinsel şiddete uğradığı... Her 10 kadından 1’inin gebeliği sırasında fiziksel şiddete uğradığı... Şiddet gören kadınlar arasında lise ve üzeri düzeyde eğitim alanların oranının yüzde 27 olduğu... TÜİK verilerine göre, cinsel saldırı suçlarında da 5 yılda yüzde 30 artış olduğu da öyle. Yasa çıktıktan sonra yurt genelinde şiddete uğradığı gerekçesiyle polis korumasına alınan kadınların sayısının 77 bin 288’e ulaştığı da biliniyor. Ve Türk yasalarının nüfusu 50 bini

geçen her yerleşim biriminde bir kadın sığınma evi kurulmasını öngördüğü… Tüm bunlar biliniyor bilinmesine ama, gönüllü kadın kuruluşlarının açtığı sığınma evleri bürokratik engellerle kapatılmaya zorlanırken, nüfusu 50 binin üzerindeki belediye sayısının 206 olduğu Türkiye’de kadın sığınma evlerinin sayısı 122’yi geçmiyor! Bu kadar sığınakta şiddet gören milyonlarca kadından kaç tanesi kalıyor diye mi sordunuz? Toplam 1180 kadın ve 437 çocuk! “Sığınma evleri güvenli mi?” diye soracak olursanız, buna da olumlu yanıt vermek çok zor. Çünkü ‘Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun bildirdiğine göre, 2012 yılı içerisinde bu evlere sığınan kadınların yüzde 37.5’i, öldürülmüş!

Bir başka deyişle, AKP iktidarı, şiddete uğrayan, öldürülme riski altında bulunan kadınlar için adeta bir “ilkyardım merkezi” olan kadın sığınma evlerini savsaklamakta. Bu alanda gönüllü hizmet veren kurumların maruz kaldığı bürokratik engeller ve desteksizlik sonucu birbiri ardı sıra kapanmak zorunda kalması da cabası!

Kadına yönelik şiddeti azaltacak, giderek ortadan kaldıracak bir başka önlemin, kadınlara yaşamlarını güvence altına alacakları, iki ayakları üzerinde sağlam durmalarını sağlayacak bir iş ve çocuk yetiştirme yükünü kadınların sırtından alacak düzenlemeler olduğu biliniyor… Oysa kadın istihdamı, AKP indinde ancak yarım-zamanlı, geçici, düşük ücretli ve her türlü güvenceden yoksun olduğu ölçüde makbul… İktidar partisinin kadınları demografik kuluçka makineleri olarak görme eğilimi biliniyor. Ancak üç çocuk, dört çocuk, beş çocukla aile içerisinde kafese alınan kadını “aile içi şiddet”ten koruyabilecek sihirli formül, var ise de henüz keşfedilmedi…

Ya da daha bol ışıklandırma, daha güvenli kitle ulaşım araçları, daha sağlıklı bir kentleşme ile mekânların kadınlar için daha güvenli kılınması? Geçiniz…

Veya toplumsal cinsiyetler arasında eşitlikçi ve sağlıklı ilişkilerin tesisine yönelik sosyalizasyon süreçlerini hedefleyen bir toplumsal rehabilitasyon? Haydi canım sen de…

* * *

İktisat politikaları, nihayetinde, ülke kaynaklarının kimlerin yararına kullanılacağına dair bir tercihtir... “Sosyal” politikalar bütçeden sıradan insanlara, emekçilere, kadınlara, çocuklara, engellilere vb. daha fazla pay ayrılmasını öngörürken, neo-liberal politikalar kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi, sosyal harcamaların kısılması ve kaynakların özel sektöre, ÇUŞ’lara yönlendirilmesini öngörür…

AKP, bu tercihlerin en yıkıcı hâlini temsil ediyor. Vazgeçtim özelleştirme adı altında “yandaş” sermayeye peşkeş çekilen kamu kaynakları ya da arazilerinden; kaç trilyona mal olduğunu kimsenin net olarak kestiremediği Kaç-Ak saray ile kaç kadın sığınma evinin kurulabileceğini, kaç kadına kendisine şiddet uygulayan kocaya mahkûm kalmayacağı bir iş sağlanabileceğini düşünebiliyor musunuz?

Şu sıralar yangından mal kaçırılır gibi geçirdikleri Güvenlik Yasası da bir tercih… Hem de çok somut, çok net bir tercih… İktidar güvenlik yasasıyla birlikte, işçilerin emekçilerin ve/ veya kadınların yaşam koşullarını daha tahammül edilebilir kılacak düzenlemeleri, ne bileyim Alevilerin tanınma, Kürtlerin özerklik taleplerini karşılamak yerine ayaklanma bastırma savaşını yeğlediğini gösteriyor. 

Oyuk mermiler; üretimleri aksamasın diye Metal-iş grevinin yasaklandığı panzerler, akrepler, TOMA’lar; sokak sokak, dükkân dükkân topumuzu gözaltında tutan güvenlik kameraları; atama bekleyen öğretmen adayları birbiri peşisıra intihar ederken sayıları sürekli arttırılan polisler… muhaliflere karşı açılan “topyekûn savaş”ın habercisi…

Bu koşullar altında, AKP iktidarının kadınların şiddetten korunması, kadın cinayetlerinin önlenmesi konusunda ciddi bir adım atacağını gerçekten de düşünüyor musunuz? 

25 Şubat 2015 18:20:46, Ankara.

N O T L A R

[1] 26 Şubat 2015 tarihinde ‘Kaldıraç’ın ODTÜ’de düzenlediği “İç Savaş İlanı: İç Güvenlik Yasası” başlıklı panelde yapılan konuşma… 7 Mart 2015 tarihinde DKH’nin Antalya’da düzenlediği etkinlikte yapılan konuşma… Kaldıraç, No:165, Mart 2015…

[2] “Herkesi bir gece bekliyor.” (Horatius.)  


Sayfalar