Cumartesi Nisan 29, 2017

Proletarya Partisi

Proleterya Partisi'nden gundeme iliskin yazilar

TKP/ML TİKKO Rojava Komutanlığı:Saldırıları Rojava devrimini büyüterek boşa çıkaracağız

Saldırıları Rojava devrimini büyüterek boşa çıkaracağız

Öncelikle Faşist TC ordusunun Rojava ve Şengal'e yönelik gerçekleştirdiği saldırılarda şehit düşen tüm arkadaşları anıyor, onların anılarına, Rojava Devrimine ve Şengal'deki kazanımlara sahip çıkıp büyüteceğimizin sözünü veriyoruz.

Soykırımcı geleneğinin yüz "AK"ı olan faşist TC devleti ve onun temsilcisi AKP hükümeti, Ermeni soykırımının yıldönümünde halkın öz gücüne, halkın savaşçılarına saldırarak, Rojava ve Şengal'deki haklı savaşı sekteye uğratmaya çalışmıştır. Ancak tarihin hiç bir anında zalimler kalıcı olmadığı gibi zalime direnenler hep varolagelmiştir, son sözü hep direnenler söylemiştir.

AKP hükümeti, Türkiye, Türkiye Kürdistanı'nda ezilen kesimlere yönelik faşist baskı ve katliamlarının benzerini Rojava ve Şengal'de önce Daiş eliyle yapmaya çalışmış, başarılı olamayınca şimdi de direk kendisi girmiştir. Şengal'i ikinci bir Kandil yaptırmayacağız diyen faşist AKP, Şengal'in Daiş tehditi altında olduğu dönemlerde, ikinci bir Rakka olmasını desteklemiş, bu yönlü çalışmıştır.

Daiş bu topraklarda yok oldukça TC can çekişmektedir. TC, Kürt halkının neler yapabildiğini/yapabileceği gördükçe korkusu daha da büyümektedir. Zaten tek haklı olduğu konu ezilenlerin zaferine duyması gereken korkudur.

Emperyalizmin ve onun işbirlikçisi TC, Daiş faşizmini bu topraklardan söküp atıncaya kadar savaşmaya devam edeceğiz. Rojava Devrimini savunmaya, Türkiye Türkiye-Kürdistanı'nda direnişleri örgütlemeye devam edeceğiz. Bu çerçevede tüm halkımızı, dostlarımızı ve yoldaşlarımızı TC'nin saldırılarını boşa düşürecek bu onurlu mücadeleye katılmaya çağırıyoruz.

TKP/ML TİKKO Rojava Komutanlığı

 

Türkiye Marksist Leninist Gençlik Birliği Merkez Komitesi (TMLGB MK)

45 yıllık tarihimizde bayraklaşanlar meşalemiz, partimiz umudumuzdur!

Ülkemiz coğrafyasında ezen ile ezilenler arasındaki mücadele keskin bir dönemeçten geçerken Partimiz TKP/ML’de 45. mücadele yılına hazırlanmaktadır. Bulunduğumuz topraklarda ve bir bütün Ortadoğu coğrafyasında güç dengeleri her an değişirken, gerek emperyalist müdahaleler gerek iç dinamikler sonucu taşlar henüz yerli yerine oturmamıştır. Bu dönemde Kuzey Afrika ülkelerinden başlayan ve Suriye’ye kadar ilerleyen isyanlar; mevcut yönetimlerin korkularını büyütmüş, sonu gelmez sanılan diktatörleri yerinden etmiştir.

Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler ile birlikte iç çelişkilerin derinleşmesi ülkemizde de suların bir an olsun durulmamasına içerisinden geçtiğimiz ateş çemberinin dört bir yanı tutuşturmasına vesile olmuştur. Sınıf mücadelesi arenasında yanan ateş ezilenler cephesinde; yeni mevziler, yeni ittifaklar yaratırken egemenler cephesinden; işçi ve emekçilere, Kürt ulusuna, kadın ve LGBTİ’lere saldırıların artmasına neden olmuştur. 

Bu dönemde beklenen şüphesiz komünist güç partimiz TKP/ML’nin misyonunu oynaması, yaşanan krizin, yükselen muhalefetin ve isyan dalgalarının yönünü Demokratik Halk Devrimine çevirebilecek yolu açması, bu yolda büyüyüp gelişmesidir.

Nitekim bu yolda ilerlemenin temelinde gelişen sınıf mücadelesine uygun politik hamleler geliştirmek ve Partimizi bir bütün bu gelişmelere uygun konumlandırmak yatmaktadır. Ortadoğu’da ve coğrafyamızda ezber bozan niteliklerde gelişmeler yaşanırken bu gelişmelerden Partimizin etkilenmemesi beklenemezdi. Gerçeklik şudur ki Partimiz gelişen her süreçte doğru politik hamleye yaşam veremeyebilir, sürecin temel parametrelerini doğru temelde analiz edemeyebilir. Burada sorunumuz, yeni olan her şeye, Partimizi geliştirebilecek, güçlendirebilecek yeni atılımlara bünyemizi saracak bir hastalık gözüyle bakıldığını açıkça ifade etmeliyiz. Kuşkusuz bu bakış açısının sonucu Partimizi ileriye dönük güçlü adımlar atmasını engellemektedir. Ancak coğrafyamızın dört bir yanında faşist devlet halkımızın üzerinden bir silindir gibi geçerken, direniş mevzileri ve halkımızın örgütlü güçlerine yönelik birbiri ardına askeri operasyonlar gerçekleştirilirken, direnen milyonlar tutuklama, gözaltılarla yıldırılmaya çalışırken bu ablukanın dağıtılması için üzerimize düşen görevleri layıkıyla yerine getirme zorunluluğu ile karşı karşıyayız. Bu sorumluluklarımızı yerine getirebilecek tarihsel tecrübe, deneyim ve şehit yoldaşlarımızdan aldığımız cüretle zafere ulaşacak ve bu sömürü imparatorluğunu er geç yıkacağız.

Bunun için ihtiyacımız olan tek şey kitlelerin yenileyen ve itici gücünden daha fazla beslenerek tüm Parti örgütlülüklerimizin canlı tutulması ve komitelerimizin baştan sona birbirini büyüten ve besleyen nitelikte konumlandırmasında yatmaktadır. Partimizin komite, üye ve militanlarının sarsılmaz bir iç tüzükle birbirine bağlandığı taktirde önümüze koyduğumuz tüm hedefleri de başarabilecek bir Parti gerçekliğine sahip olmuş olacağız.

Partimizin andaki sorununda görebiliriz ki bugün ki sorunumuz geçmişten buyana taşınan sistemleşmiş sorunumuza paraleldir. Bilinmektedir ki Partimiz belli dönem aralıklarında iç sorunları ile mücadele etmiş ve bu sorunlardan sıyrılarak sınıf mücadelesine devam etmiştir. Fakat görünen odur ki yine Partimiz, sistemleşmiş sorunlarımızla köklü bir hesaplaşma da zayıf kalmıştır. Bugün affedilmez en büyük suçumuzun, bölgemiz emperyalist haydut ve yerli uşaklarının kıskacı altında ezilen milyonların kanı üzerinden pazarlık yapılırken bizim halkımızla birlikte savaş mevzilerini daha ileriye taşımak yerine kendimize yönelmek zorunda oluşumuzdur. Bu zorunluluk bugün köklü bir hesaplaşmayı koşullamaktadır, bugün bu hesaplaşmayı gerçekleştirmeye en yakın olduğumuz gündür. Biz TMLGB olarak Partimizi bu hesaplaşma sürecine taşıyacak ve Partimizin yenilenerek daha güçlü bir çıkış yakalamasını sağlayacak iradenin Parti örgütlülüklerimizde olduğunu biliyoruz. GB’miz bu iradenin açığa çıkması ve pratikte hayat bulması için dünden bugüne görevlere sıkı sıkıya bağlılıkla hareket etmiştir. GB’miz; Partimizin ölümsüzleşen 4. Genel Sekreteri Mehmet Demirdağ yoldaşın rehberliğinden, onun ideolojik netliğinden ve teoriyi pratiğe geçirmede gösterdiği çabadan mayasını almış/almaya devam edecektir. Bugünde GB olarak yolumuza ışık tutan çizginin Demirdağ yoldaşın mücadele pratiğinde yaşam bulan Parti ilkelerine ve değerlerine can kan pahasına sadakatle bağlı kalmak olduğunun bilincindeyiz.  

Bu bilinci daha güçlü kuşandığımız bugünlerde, bilinmelidir ki; Partimizin 45. yılı bu hesaplaşmaya gideceğimiz yıl olacaktır. Bu temelde tüm Parti örgütlülüklerimiz, “dağılmanın değil birleşmenin, çözümsüzlüğün değil çözümün” adımlarını atmalıdır. 

Partimizin 45. yılında başta şehit yoldaşlarımıza, üye-militan, tüm taraftarlarımıza ve halkımıza sözümüz olsun ki, dışarıda sınıf mücadelesinin temel dinamiklerinden kopmayacak içerde ise her türlü hastalıklı anlayışın gelişmesine zemin sunan bataklık kurutulacaktır. “Yapamadım” deme devrimci erdemliğini yitirmiş anlayışa inat sadece görevlerimizi yerine getirdiğimizin bilincinde bir mütevazılıkla, Partimizin bu zorlu dönemeci aşmasında kaldıraç görevi görecek, bütün enerjimizi ve gücümüzü sınıf mücadelesinin içinde, ezilen milyonların direnişinin bir parçası olarak, savaş mevzilerimizde daha fazla yer alarak Partimizin gözbebeği Komsomolumuzu büyüteceğimizi, Partimize soluk aldıracak dinamikleri inşa edeceğimizi, Partimizin 45. savaş yılı vesilesi ile bir kez daha ilan ediyoruz.

 

Yaşasın Partimiz TKP/ML, TİKKO ve TMLGB

45. mücadele yılında şan olsun Partimiz TKP/ML’ye!

Rojava’dan TİKKO kadın savaşçısı Sefagül Aslan,

Eller cepte devrim mücadelesi verilemez!

Öncelikle tüm yoldaşlara selam ve saygılarımı iletiyorum. Örgütümüz içerisinde/dışarısında yaşanan tartışmaların hem içerisinde hem de “dışında” bir savaşçı olarak ben de birkaç söz söylemek istiyorum. Gönül isterdi ki tüm bu tartışmaların örgütün sistemi içerisinde tartışılsın, mücadele edilsin, çözüme kavuşturulsun. Ancak  bu haliyle bile olsa bu bizim gerçekliğimizdir, ne kadar zor ve can sıkıcı bile olsa bu süreç yine devrimcilerin ve halkın çıkarına sonuçlanacağına, inancım sonsuz. İzninizle Mao yoldaştan bazı alıntılarla devam etmek istiyorum. (Bu arada ne hikmetse herkes Mao yoldaştan alıntılar yapıp farklı sonuçlara varabiliyor. Halbuki Mao yoldaşın çok sade ve net yazdığını düşünüyorum.)

“Ateş, kağıda sarılıp sarmalanamaz. Şimdi yangınların çıkması iyidir.” Demek ki bizim için hizipçi diyen arkadaşlarla partimiz içerisinde yeterince mücadele edememiş, eleştiri-özeleştiri silahını toprak altına gömmüş, doğru bir yöntem bulamamışız ki süreç böylesi bir duruma evrilmiş. Çok mu kötü bu, kesinlikle hayır. Bir şey son haddine vardığında karşıtına dönüşür, hatalar üst üste yığıldığında da aydınlık çıkar. Bizim bu yaşadığımız şafaktan önceki karanlıktır. Bu şekilde yaşanan olumsuzlukların bize katkısı, dogmatizmle idealizmle mücadele etmeyi öğrenmektir.

“Hava değişince giysileri değiştirmek gerekir. Her yıl bahar yaza, yaz güze, güz kışa, kış da bahara dönerken bu değişikliği yapmak zorunda kalırız. Ama alışkanlıkları sonucu bazıları bunu zamanında yapmazlar. Artık kışlık giysilerimizi dolaba kaldırıp düşmanla savaşırken çevik hareket edebilecek şekilde elbiselerimizi giymemiz gerekiyor. Oysa biz hala sımsıkı sarınıp sarmalanıyor, hantallaşıyor, savaşa tamamen elverişsiz bir duruma geliyoruz.” (Mao yoldaş)

Biz üzerimizdeki kışlık elbiseleri atıp, baharın renklerini kuşanmak isterken, bizi ya kış vakti çıplak, ya da yaz vakti üzerimize dikmeye çalıştıkları kalın kıyafetlerle tutmaya çalışan, somut koşulların somut tahlilini yapmaktan uzak, güncel politikadan, halktan kopuk, aklın yerine alışkanlıkları koyan bürokratik “önderlik” yapmaya çalışan insanları istemiyoruz.

Eller cepte devrim mücadelesi verilemez. Eller cepte nöbet tutulmaz mesela, çünkü düşmanla karşılaştığında hazır olana kadar düşman seni çoktan imha edebilir. Bu yüzden elin silahında olmak zorundadır. Biriyle karşılaştığında selam verene kadar karşındakinin eli havada kalır. Ellerinle yaratır, ellerinle kavrarsın. Bir tek burjuvazinin elleri cebindedir. İhtiyaç duymaz çünkü. Emirlerle yaptırır işlerini, kendisi öldürmez ama başka ellerle öldürtür, ezer, katleder. Eller cepte ancak seyredersiniz sınıf mücadelesinin akışını. Tek bir el alkış çalamaz, başka ellere ihtiyacı vardır. Bu yüzden çıkarın ellerinizi ceplerinizden, dokunun halka, halkın acılarına, yoldaşlarınıza, silaha. Kaldırıp atın koltuklarınızı, çıkın “yuvalarınızdan”. Öncü, önder olmak bunu gerektirir. Önder olmak başarılardan değil, eksikliklerden hatalardan pay almaktır.

Örgütü kendi mülkleri olarak gören, partinin merkezini bir pay kavgasına çevirmeye çalışan bu anlayış, çiçekleri at sırtından izlemeyi bırakıp, toprakla, halkla yani gerçekle iç içe olmalıdır. Rojava’yı görmeden, buradaki mücadelenin sıcaklığını, her karışı şehit kanıyla sulanmış toprağa el sürmeden “gerçek enternasyonalizm” yazıları yazanlar at sırtında seyirci kalmaya devam edeceklerdir.

“Gerçek enternasyonalizm” yazısının sahibi bu anlayıştır ki Kobanê savaşına katılmak isteyen, Rojava’da DAİŞ çeteleriyle mücadele etmek isteyenleri engelleyerek, “legal mücadele alanlarını” boş bırakmamıştır.

Kürt ulusal mücadelesine destek vermek gerektiğini yazıp çizenler, Kürt ulusunu Rojava’da yalnızca yapay bir sınırın böldüğünü bilmekten uzaktır. Madem gerçek enternasyonalizmin komünistlerin kendi ülkesindeki savaşı büyütmekten geçtiğini söylüyorsunuz, Ankara’da, Suruç’ta TC destekli DAİŞ çeteleri yüzlerce insanımızı katlederken neredeydiniz, özyönetim direnişlerinde Türkiye Kürdistanı’nda halk ilmek ilmek barikatları örerken, Şirnex’te bodrum katında göz göre göre bir insanlık katledilirken neredeydiniz? Hani nerede kaldı sizin enternasyonalistliğiniz?

Komünist partilerde farklı görüşlerin ortaya çıkması doğaldır. “Görüşleri ifade etmemenin bize hiçbir yararı olmayacağı gibi, yarım ifade etmek de hiçbir şeyi çözmez. Görüşler tam ifade edilmelidir.” Ancak “birçok zehirli ot güzel kokulu çiçek kılığında boy gösteriyor, birçok saçma sapan söz de materyalizm ya da sosyalist gerçeklik etiketini taşıyor.” (Mao yoldaş)

Sancısını çeken ve yaratan yine kadınlar

Geçtiğimiz günlerde tutsak Resmiye Vatansever’in gazetede sürece dair kaleme aldığı yazıyı okuma fırsatı buldum. Yazı, bu süreci biz kadınlar cephesinden nasıl okunması gerektiğini gösteren nitelikte bir yazıydı. (Bu arada başta Resmiye olmak üzere tüm devrimci tutsaklara selam ve sevgilerimi yolluyorum)

Ne diyordu yazıda? “Son beş-on yılımıza baktığımızda ön açıcı politikaların en canlı ve dinamik şekilde kadınlar tarafından üretilmiş ve kabul görmüş olduğu ortadadır. Dogmatiklerimizin ulusal sorunun çözümünde yıllardır sürdürdükleri ‘suya sabuna dokunmama’ anlayışına karşı da kadınlar pratik ve anı yakalayan politikalarıyla İbrahim’in çözümlemelerini sahaya taşımışlardır.”

Sık sık bir araya gelerek, tartışmalar yürüterek, güncel politika üreten, “kitle çalışmasının” sınırsız özelliklerini gösteren kadınlar oldu. Alınan kararları en çok sahiplenen, en çok tartışan, dogmatizm ve sekterlikten uzak düşünen, eyleyen, partimizin özellikle son yıllarda daha fazla güçlenmesini sağlayan devrimci cins bilinciyle donanmış kadın yoldaşlar olmuştur. Zaten bir partinin gücüne niteliğine bakmak için onun kadın politikalarına ve kadın niteliğine bakmak gerekir. Bugün nasıl ki Rojava Devrimi kadınlar olmadan gerçekleşemeyeceği gibi, biz kadınlar olmadan da bu süreç aydınlığa kavuşmayacaktır. Her devrim sürecinde ya da devrimci komünist örgütlerin sıkıntılı süreçlerinde kadınlar ön açıcı olmuştur. Bakın PKK’de Zilan ve Beritan arkadaşların bu kadar sembol olmasının bir anlamı vardır. Onlar tasfiyeciliği pasifizmi reddederek peşlerinden yüz binlerce insanı sürükleyecek bir yol açtılar. Bizde de Beşler’i, özellikle Sefagül yoldaşı bu kadar özel kılan, onların tıkanan, değişmeyen eski olana vurdukları darbedir. Dünya devrimler tarihine baktığımızda ve tabii ki kendi parti tarihimize baktığımızda nasıl zor zamanlar yaşandığını, nasıl mücadele edildiğini ve kazanıldığını görürüz.

Kadın yoldaşlar! İşte biz tam olarak böylesi bir tarihsel sürecin içerisindeyiz. Sayısız direniş, mücadele pratikleriyle dolu olan tarihimiz, şu an içinde bulunduğumuz anı da kapsamaktadır. Bunu kavramak, bu hassasiyet ve titizlikle yaklaşmak, attığımız atacağımız bütün adımları bu fedakarlıkla atmamız gerekiyor. “Meydanı erk/eklere bırakmayalım.” Daha ileri, daha görünür, daha fedakar, daha cesur olmanın, yeniyi aramanın ve yaratmanın zamanıdır.

TKP/ML TİKKO Rojava Komutanlığı;“Daima iyi, daima fazla, daima daha yüksek ve daima daha ileri…”

“Umudun adı: 72 Nisan Güneşi!”

24 Nisan 1972’de önder İbrahim Kaypakkaya ve yoldaşları tarafından  kurulan partimiz, başta Türkiye ve Türkiye Kürdistanı olmak üzere dünyanın tüm ezilen ve sömürülen halklarına proleter bilinç proleter kültür taşımıştır. Burjuva-feodal egemenlik sistemini kökten değişime zorlamış-zorlamaktadır. 45 yıllık mücadele tarihinde proletarya partisi burjuva feodal sistem karşısında Türk, Kürt, Ermeni, Laz, Çerkez vb. çeşitli milliyetlerden emekçilerin gönüllerinde taht kurmuştur. Faşist diktatörlük karşısında direnişin sembolü militanlarıyla, amansız mücadelesi ve hiçbir fedakârlıktan kaçınmayan kahramanlarıyla halkta güven kaynağı yaratmıştır. Temsil ettiği proleter ideoloji-proleter ahlak-proleter bilinçle toplumsal değişimde itici güç olmuştur. Kolektif emek-kolektif bilincin temsilcisi TKP/ML halkların kurtuluşu mücadelesinde başta kadınlar olmak üzere eşitsizliğe, sömürüye başkaldıran tüm ezilenlerin açığa çıkardığı değerleri insanlığın özgürleşmesinin tarihsel mirasını geleceğe taşımıştır. Partimizin direniş geleneği, İbrahim yoldaşın ser verip sır vermeyen direnişiyle başlamış, Ali Haydarların, Muharremlerin, Özgüçlerin, Aliboğazı şehitlerinin direnişiyle sürdürülmüş; Zeki, Mehmet, Hasan, Sırma, Sefagüllerle devam ederek halkımızın onur ve gurur kaynağı olmuştur.

“Kavgada ve savaşta ısrarcı, hatalarına karşı amansız bir mücadele…”

Partimiz, 45 yıllık savaş  tarihinde, gerilla savaşında ısrarı ve kitlelere güveni ile umudun bayrağını bugünlere taşıdı. Partimiz bu savaş ve direniş geleneğini yenilgi-yengi-başarı- başarısızlık diyalektiğinin yol göstericiliğinde Demokratik Halk Devrimine ve halka olan sonsuz bir inanç ve kararlılıkla sürdürmektedir. Marksizm-Leninizm-Maoizm ideolojisine sıkı sıkıya sarılan, kavgada ve savaşta ısrarcı, hatalarına karşı amansız bir mücadele geleneği veren partimiz zafere mutlaka ulaşacaktır. Gerilla savaşında kökleşmek, Vartinik kıvılcımını yangına çevirmek, tüm bozkırı tutuşturmak, dağların doruklarında ve düşmanın kalelerinde kurtuluşun bayrağını dalgalandırmak buna bağlıdır.

“Israr, feda, cesaret, azim, kahramanlık, özveri…”

Dünyada emperyalist-kapitalist sistem, ekonomik bunalımlarını savaşlar çıkartarak aşmaya çalışmakta, Ortadoğu’da yerli uşakları DAİŞ gibi gerici örgütlenmeler aracılığıyla sürdürdükleri savaşlarla halka ait zenginlik kaynaklarına hakim olmakta, halka ise daha fazla zulüm ve yoksulluk dayatmaktadır. Keza aynı zihniyetin ürünü olan Türkiye-Türkiye Kürdistanı’nda faşist devlet ve onun dümenine geçmiş olan AKP hükümeti, Türk milliyetçiliğiyle harmanlanmış ırkçı, şoven, faşizan uygulamaları başta Kürt halkına olmak üzere ezilen tüm kesimlere  imha, inkar, katliamlar tutuklamalarla sürdürmektedir. Halkın iradesine kayyumları aracılığıyla el koyan AKP hükümeti, derinleşen ekonomik krizin içinden çıkamayarak savaş çığırtkanlıkları ile işçilerin, köylülerin, kadınların, gençlerin çocukların ezilen emekçi halkımızın en doğal hak taleplerine baskı şiddet ve tutuklamalarla karşılık vermektedir. OHAL adı altında TC faşist karakterini sürdürmekte, bütün bu saldırılara karşı kitlelerin direnişi ise büyümektedir. Sınıf mücadelesinin bağrından doğan Proleterya Partisi bugün de yarın da mücadelesini savaşını sürdürme kararlılığında ve inancındadır. Dolayısıyla ezilen sömürülen emekçi halkımız, An’dan başlayarak egemenlere karşı, öncüsü proleterya partisi saflarında sıkı öz örgütlenmelerini oluşturmalıdır. Zaferimizin teminatının örgütlenme olduğu anlayışıyla durmadan  duraksamadan mücadeleyi sürdürerek Demokratik Halk Devrimi’ni Halk savaşı yoluyla başarıya ulaştırarak çeşitli milliyetlerden Türkiye halkının kurtuluş kavgasını zafere taşıyacağız. Bu zafer yolunda ısrar, bu uğurda feda, bu kavgada cesaret, bu mücadelede azim, bu savaşta kahramanlık, bu direnişte özveri, daima iyi, daima fazla, daima daha yüksek ve daima daha ileri olmak zorundadır.  

 

Şan olsun partimizin 45 yıllık zafer çizgisine!

Şan olsun sayısız kahraman şehitlerimize!

Yaşasın Demokratik Halk Devrimi!

Yaşasın Halk Savaşı!

TKP/ML-GYDK ;Ateş altında geçen 45 yıl! Dünya Proletaryasının Türkiye Taburu Partimiz TKP/ML'ye San ve Şeref olsun!

24 Nisan 1972 Partimiz TKP/ML'nin kuruluş tarihidir. Sınıfı devrimci Marksizm'le yani devrimci Maoizm'le buluşturmanın da nirengi noktasıdır 1972 Nisanı. Mustafa Suphi sonrası ilk komünist meşaledir 1972 Nisan'ında yakılan; bir deniz feneridir sınıf ve komşularına yol gösteren; bir Öncüdür tüm kesinliği ve keskinliğiyle egemen akım Kemalizmle köklü kopuşun sihirli anahtarını veren; bir kardeşlik abidesidir Kürt ulusal sorununda tabulara meydan okuyan; ve bir savaşçı parti gerçeğidir uzun süreli ve dağınık halk-gerilla savaşı çığlığını kırlardan şehirlere dalgalar halinde yayan; ve de ideolojik bir dik duruştur Marks, Engels, Lenin, Stalin ve Mao Zedung'un teorisiyle çizilmiş yolu izleyerek soluklanan.Ve elbette 45 yıldır tarihin sınavını başarıyla veren böylesine yüce bir partinin mimarı, partimizin kurucu-kuramcısı-düşünce kazıbilimcisi ve katledilişinin 44. yılında 20 Mayıs'ta anacağımız önderimiz İbrahim Kaypakkaya'ydı. Onun bize bıraktığı miras bugün halk demokrasisi, bağımsızlık, sosyalizm ve altın çağa giden uzun ve zorlu yolda dayanağımız, pusulamız ve faşist iktidarı alt etmenin gerçek anahtarı olmayı büyük bir ehemmiyetle sürdürüyor. Bunca uzun zamanda evrensel tasfiyeciliğin ve noe-liberalizmin etkisi altında anlı-şanlı gerilla örgütleri dağılıp giderken, onlarca devrimci parti ve örgüt sınıf mücadelesinin kenarında kalırken, bir çoğu bitap düşüp yarı yolda kalakalırken, partimiz bu süreçte hiç sarsılmadan, ağlamadan ve sızlamadan, tersliklerden, yenilgilerden ve yanılgılardan korkmadan ideolojik saflığını korumasını bilmiş ve devrim yolunda milim sapmadan halk savaşındaki ısrarını sürdürmüştür. Gerek evrensel tasfiyecilik ve gerekse parti içi tasfiyeciliğe karşı ideolojik ve politik kararlılığını korumasını bilmiş ve daha da önemlisi içten hançerlenmelerle güçten düşürülmesine karşın kendisini yeniden üreterek bugünlere gelmesini bilmiştir. Hem de “ateş nehrinden” geçerek.

Partimizin kuruluşunun 45. yılında kapitalist-emperyalist sistem krizin kaosu içinde yolunu şaşırmış halde. Sistem kendi gelişmesinin iç sınırlarına gelip dayanmış durumda. Öte yandan tüm bir kapitalist gelişme, kapitalizmin çelişme ve uzlaşmazlıklarının artan bir yeniden üretim süreci olarak sistemi güçten düşürerek onun önceki üretim biçimleri gibi tarihsel yani geçici bir üretim biçimi olduğunun bütün kanıtlarını bolca sunmuş bulunuyor. Ne ki, bundan, onun bugünden yarına yıkılacağı gibi bir yanılgıya kapılmamak gerektiği de apaçık olsa gerektir. Onu yıkıp yok edecek olan bir güç, bir kale olmadan da, bu işin kendiliğinden bir süreçle yerine getirilemeyeceği de tarihin bir hükmüdür. İşte bu kale, emekle-sermaye arasındaki bu uzlaşmazlığı, sermayenin her gün her saat ana rahminde yeniden ürettiği bu çelişmeyi çözmede dayanacağımız kale, sınıfın en ileri, en bilinçli kesimi olarak öncüdür, komünist partilerdir. İşte enternasyonal taburun Türkiye kolu partimiz TKP/ML, kapitalist-emperyalist sistemin bir dalına dönüşmüş olan ülkemizdeki yarı-sömürge, yarı-feodal sistemi, sistemin Türkiye halkasındaki bu dalı halk savaşıyla kesip, yerine demokratik halk iktidarını kurma mücadelesinin 45. yılında.

Anın tarihsel durumu apaçık bir biçimde tanıtlamıştır ki, sistem, 2008 krizinin derin ve sarsıcı etkilerinden, kaos ve keşmekeşinden kendisini esas olarak ve bütünüyle kurtaramamıştır. Kolektif olarak patlak veren sistemin tüm çelişmeleri, uygulayıcılarının elinde yalnızca ve parçalı olarak göreli olarak çözülmüşlerdir; elbette ki bu da “pozitif çözüm” değil, “negatif çözüm” olmuştur. Ve öyle ki, bu çözüm, gönenç dönemlerinin ufukta bir gözüküp bir kaybolması ve akabindeki durgunluk ve sonrası kriz safhasına daha uzun süre çakılıp kalmasının temeli olmasa da bu temelin gübresi olmuştur. Sermayenin gelişmesi ve genişlemesi süreci onun her yerinden zincire vurulma sürecinden başka bir şey değildir. Ayak bağlarından, güç alanlarını genişletmenin önündeki frenleyici engellerinden kurtulma savaşında bir yandan kapitalist köpek balıkları arasındaki çelişmeler ve uzlaşmazlıklar keskinleşirken, bir yandan da sermayenin emeğe olan saldırısı derinlik ve genişlik kazanmaktadır. Ve dahası halklar, inançlar, uluslar ve mazlum milletler arasında çelişme ve çatışmalar, milliyetçi ve dinci boğazlaşmalar sistemin çıkarları bakış açısında kışkırtılarak yeni güç alanları, yeni sürüm alanları, yeni enerji ve ham madde yatakları ele geçirilmeye ve böylece de kronik hale gelmiş olan krizin bertaraf edilmesi umulmaktadır. Sonuç: açlık, sefalet, yıkım, kitlesel göç, işsizlik ve ölüm. İşte Orta Doğu, Kürdistan, Türkiye; işte Afganistan, Ukrayna, Kuzey Afrika'da yaşanan vahşet ve barbarlık ve Asya-Pasifikte ısınan sular.

Bölgemizin ateşle sarsılması bundandır, savaşlar, zoraki göçler, tahribat ve barbarlık bundandır. Partimizin kuruluşunun bu 45. yılında bölgemiz çelişme ve çatışmaların ağırlık merkezi haline getirildi. Güç alanını genişletmeden yaşayamayan, emperyalist haydutlar bölgemizin 1916 yılında dizayn edilen haritasını yeniden kalıba dökmek istiyorlar, hem de askeri araçlar yoluyla ve hem de vekalet savaşları üzerinden. Bunu başarabilirler mi; bunu amaçlarına uygun olarak dizayn edebilirler mi?

Tarih göstermiştir ki, emperyalist haydutlar ve yerli ortağı gerici ve faşist güçler dilediklerini istedikleri gibi yaşama geçirememişlerdir. Bunun için Orta Doğu, Kürt coğrafyası, Irak ve Suriye ilk akla gelebilecek canlı örnekler olarak duruyor karşımızda. Besleyip büyüttükleri kucak köpekleri cihatçı çeteler üzerinden, İŞİD, ÖSO, El Nusra gibi Orta Çağ küfü dini gerici güçler üzerinden verdikleri vekalet savaşları bölgedeki dinamik güçlerin frenleyici engellerine çarpmada gecikmedi. Bu çeteler ve bölgenin faşist devletleri üzerinden tasarlanan amaçlar umulan sonuçları vermedi. Rojava devrimi, kadın tugaylarıyla, dinamizmi ve öz güveniyle, haklı ve meşru direniş çizgisiyle, selefi cihatçı dini çetelerin art arda gelen gerici dalgalarının üzerinde kırıldığı kaya oldu. Öte yandan ABD, Suudi Arabistan, Katar, Türkiye ve de İsrail bir yanda; Rusya, İran, Suriye eksenine oturmuş olan cepheleşme, (elbette ki, İngiltere, Fransa, Çin vb., emperyalist güçlerin de bu saflaşmanın çeşitli basamaklarında yer aldıklarını unutmadan) nüfuz ve etki alanını genişletme, bölgeyi kendine göre şekillendirmeden başka bir şey değildir. Bölgede her şey hareket halindedir ve her şey kaygan bir zemin üzerindedir. Ve her şey kendi karşıtına dönüşme eğiliminin etmenlerini kuvvetle bağrında taşımaktadır. Ve de her şey yıkılışının unsurlarıyla eyerli durmaktadır.

Ya Türkiye ve Kürt coğrafyası? Evet, faşist Türk hakim sınıfları için burası aşil topuğudur; zurnanın zırt dediği yerdir. Devletin dümenindeki Tayyip ve AKP, Rojava denilince kırmızı görmüş boğaya dönüyor. Barış sürecinin ya da Dolmabahçe mutabakatının rafa kaldırılmasıyla birlikte “Birleşik Kürdistan”a açılan kapıyı kapatmak, yani Kobani ile Afrin hattının birleştirilmesini engellemek için Rusya'yla al gülüm ver gülüm hesabıyla El Bab'a kadar inerek ve oradan Menbiç'e uzanan bu koridoru kesmek istedi. ABD ve ne de Rusya daha fazla ilerlemesine izin vermedi: Kunduracı çizmeden yukarı çıkma! Böylece Fırat Kalkanı harekatı kendi içine büzülerek boş kubbede hoş bir seda oldu. Yalnızca bu değildi. Rojava devriminin rüzgarını arkasına alan Kürt ulusal güçlerinin içte ve dışta kazandığı zeminin altını boşaltmak ve PKK'nın Türkiyeli devrimci güçlerle girdiği ittifakın yarattığı dinamizmin arkasına aldığı rüzgarı tersine çevirmek gibi bir rotayla yöneldi. Bunun için de üç karta oynadı ve oynuyor: Türk milliyetçiliği, Kürt düşmanlığı ve dini gericilik. Bu üç kartla tarihsel bir yön değişikliğine yönelen devlet, tam geliştirilmiş bir imha ve inkarla özellikle de mazlum Kürt emekçisine, Kürt meşru temsilcilerine ve ulusal güçlere ve de tüm ilerici, devrimci kesime, işçi ve emekçiye, kendisinden olmayan her kesime yönelmiş durumda. Bunun için de vahşi bir devlet terörü çizgisinde amaçlarına ulaşmak için devleti tek elden yönetmek, gücü tek elde merkezileştirmek ve böylece safları yeni bir mücadele ve savaş çizgisinde yeniden kalıba dökmek istemektedir. Hemen yanı başımızda sınırlar yeniden kalıba dökülürken faşist devlet de hem bu bölünmenin içteki muhtemel sonuçlarından duyduğu endişe ve hem de bölüşümde sofradan pay elde edebilir miyim hesabı içindedir. Askeri araçlar üzerinden yapılacak olan paylaşım da gücün tek elde merkezileştirilmesini ve böylece de başta Kürt ulusal güçleri olmak üzere en ufak bir muhalefeti anında ezmeyi, nefes almayı bile yasaklamayı, işçi ve emekçiye karşı tam kapsamlı saldırıyı, dünyayı onlara dar etmeyi işin merkezine oturtan bir yön değişikliğini gerektiriyor. Şimdilerde yapılan budur. Kurulan tuzak da budur. Partimiz TKP/ML, tarihin akışının yarattığı bu yeni dönemi, tarihsel sorumluluklarımızın, tarihsel fırsatların ve tarihsel görevlerimizin düğümlendiği bir dönem olarak görür, asıl ve temel olan demokratik halk devrimi görevlerimize kuvvetle sarılarak, demokratik devrim için sınıf savaşımını, Kürt ulusal sorunundaki devrimci programımızla birleştirme ekseninde, Kürt ulusal güçleri ve diğer devrimci güçlerle siyasal içeriği ve hedefleri berrakça çizilmiş bir ittifakın bir blokun ve bir anlaşmanın tarihsel önem ve anlamına, güncel zorunluluğuna ısrarla işaret eder. Partimiz bilmektedir ki, girilen bu yeni dönem, ulusal sorundaki Leninist tezlerin sınandığı pratik ilişkiler alanıdır da.

Türkiye ve Orta Doğu başta olmak üzere arz yuvarlağı ateşle sarsılıyor, en çok acıyı da işçi ve emekçiler, mazlumlar, sermayenin sefalete ittiği milyonlarca kitle çekmektedir. Dünyanın emekçi halkları ve sınıfın titanları bu barbarlığa, köleleştirme ve yağmalamaya, geniş bir çoğunluğun zararına küçük bir azınlığın zenginleşmesine daha fazla katlanmayacaklardır.

Dünya proletaryası ve onun Türkiye taburu partimiz TKP/ML, yarım asra yakın denenmiş komünist kimliğiyle, bunca yıldır “ateş altında” sınavından geçmiş devrimci pratiğiyle Türkiye'deki yarı-sömürge, yarı-feodal statüyü, emeğin köleleştirilmesine dayalı bu düzeni uzun süreli ve dağınık halk gerilla savaşıyla alt edip, yeni topluma açılan tek kapıyı fethetme cüret ve cesaretine yeterince ve kuvvetle muktedir yegane komünist partisidir.

45. KURULUŞ YILINDA YAŞASIN PARTİMİZ TKP/ML!

Nisan 2017

TKP/ML- GYDK

TKP/ML TİKKO Rojava Komutanlığı

TKP/ML TİKKO Rojava Komutanlığı Ortadoğu halklarının Newroz’unu selamladı. Rojava Komutanlığı “İçinde bulunduğumuz tarihsel süreç bizden büyük sorumluluklar beklemektedir. Bu anlamda Kawa’nın Ortadoğu’ya yaydığı özgürlük ateşini harlandırmak en temel görevimiz olmalıdır” dedi.

“Kawa’nın tutuşturduğu özgürlük ateşini direnişle harlayalım!”

Açıklamada “Direnişin özgürlüğün sembolüdür NEWROZ… Ezilen mazlum halkların zalimlere başkaldırısıdır NEWROZ… Aydınlığın karanlığı parçalamasıdır NEWROZ… Yeni bir gün yeni bir yaşamdır NEWROZ… Yeni bir dünya yaratma iradesidir NEWROZ...

Ezilen mazlum halklar her tarihi dönemde zalimlere, zorbalara karşı görkemli direnişler sergileyerek özgürlüklerini elde etmişlerdir. 21 Mart’ta zalim Dehak’a karşı Kawa’nın tutuşturduğu özgürlük ateşi ezilen mazlum Kürt halkının mücadele tarihinde direnişin sembolü olmuştur” denildi.

“Dün Dehak’ın zorbalığını bugün faşist TC devleti sürdürmektedir”

Rojava Komutanlığı açıklamasını “Emperyalist-kapitalist sistem ve yerel işbirlikçileri mazlum dünya halklarına azgınca sömürü ve baskı uygulamaktadır. Bugün Türkiye ve Türkiye Kürdistanı’nda faşist TC devletinin temsilcisi AKP Türk-Kürt ve diğer azınlık milliyetlere baskı ve zulüm uygulamaktadır.

Kürt halkını inkar, imha ve yok etmeye yönelik her türlü kirli savaş yöntemlerine başvurmaktadır. Gözaltılar tutuklamalarla Xeraba Bave köyündeki gibi katliamlarla biat ettirme siyaseti gütmektedir. Dün Dehak’ın zorbalığını bugün faşist TC devleti sürdürmektedir. Bu zorbalığa karşı Cizre, Sur, Nusaybin... halkı görkemli direnişlerle zorbalığın üzerine inen yumruk oldu.

Mehmetler, Pakizeler, Seveler ve Çiyagerler...” şeklinde sürdürdü.

“Tarihsel süreç bizden büyük sorumluluklar beklemektedir”

Açıklama şu şekilde sonlanıyor:

“Aynı zihniyetin temsilcisi barbar DAİŞ çeteleri Rojava’da Kürt halkını yok etmeye çalıştı. DAİŞ’in barbarlığına karşı Rojava halkının örgütlü direnişi yeni bir yaşam yarattı. Kawa’nın tutuşturduğu ateş Rojava’da harlandı.

Keza aynı şekilde kan emiciler Şengal’de emellerine ulaşamadılar. Şengal halkı Kawa’nın bilinciyle zalimlerin beyinlerinde patlayan öfke oldular.

İçinde bulunduğumuz tarihsel süreç bizden büyük sorumluluklar beklemektedir. Bu anlamda Kawa’nın Ortadoğu’ya yaydığı özgürlük ateşini harlandırmak en temel görevimiz olmalıdır. Örgütlü mücadelemizle sokaklarda, dağlarda, fabrikalarda, barikatlarda, zindanlarda… Kawa’nın örsüyle hayır’ımızı, itirazımızı egemenlerin beyninde patlatmak ve onun karşısında yeni bir özgür yaşamı kurmak en temel görevimizdir.

Bu görev bilinciyle tüm Kürt ve Ortadoğu halklarının Newroz Bayramı’nı kutluyoruz.

Bijî Newroz bijî Berxwedan!

Yaşasın ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı!

Kahrolsun emperyalizm, faşizm ve her türden gericilik!

Yaşasın halk savaşı!”

TKP/ML-GYDK;NEWROZ ATEŞİNİ SANDIKLARA TAŞIYARAK AKP'Yİ HAYIR OYLARIMIZLA YAKALIM!

NEWROZ PİROZ BE

Newroz başkaldırı ve özgürlük bayramıdır. Demirci Kawa'nın Asur Hükümdarı zalim Dehag'a karşı başlattığı isyan 2600 yıldır ezilen mazlum halklara yol göstermeye devam ediyor. Bir Kürt olan Demirci Kawa'nın 21 Mart günü tüm insanlığa armağan ettiği bu direniş geleneği, tarihin serüveni içinde sadece Kürtlerin sahiplendiği bir direniş olmaktan çıkarak, tüm Ortadoğu halklarının sahiplendiği bir güne dönüşmüştür.

İnsanlığın ezen ve ezilenler olarak ayrıştığı günden bu yana, ezenlerin amaç ve hedefleri hiçbir zaman değişmemiştir. Kölecilik döneminde köle sahipleri, feodalizmde feodal ağalar, kapitalist-emperyalist sistemde patronlar değişen sitemlerin yeni sahipleri olarak isim değiştirseler de, ezenlerin tek amacı kendi iktidarlarını korumak olmuştur. Bunun için ezmekten, katletmekten geri durmamışlardır.

Kürtler var olduklarından bu yana hep ezildiler, yok sayılıp katledildiler. Lozan'da paramparça edilen Kürdistan toprakları baskıcı ve inkarcı dört devlet; Irak, İran, Suriye ve Türkiye arasında paylaştırılarak bölündü. Türk hakim sınıfları, yarattıkları yeni ulus devletlerinde kendi dışındaki hiçbir ulusa ve ulusal azınlığa yaşam hakkı tanımadı. Türkiye Kürdistanı'nın Türk hakim sınıflarına bırakılmasından hemen sonra, Kütleri bekleyen baskı ve zulüm çok geçmeden uygulamaya kondu. 1925'teki ilk Kürt isyanının kanla bastırılmasıyla Kürtlerin bitirildiğini ve bir daha bir isyanın olmayacağını sanan Türk hakim sınıfları, ard arda başlayan isyanlarla yanıldıklarını kısa sürede anladılar. Faşist Kemalist diktatörlük Kürtler için özel kanunlar çıkartarak isyanları bastırmak istediyse de, Zilan, Koçgiri, Dersim isyanları Kürtlerin baş eğmeyeceklerini defalarca kanıtladı.

1984 yılında birkez daha ve yeniden başlayan Kürt özgürlük mücadelesi, döneminin en ileri isyanı olarak tarihteki yerini aldı. Bu özgürlük mücadelesi karşısında Türk hakim sınıfları oldukça zorlandırlar. Kısa sürede bastıracaklarını sandıkları bu özgürlük mücadelesiyle 33 yıldır baş edemeyen faşist diktatörlük, dönem dönem 'barış, müzakere' vb diyerek, Kürt Özgürlük Hareketiyle masaya oturduysa da, bunların sadece Türk devletinin güç ve zaman kazanmaya yönelik manevralar kısa sürede ortaya çıktı.

AKP, 14 yıllık hükümeti döneminde sürekli olarak bu sahte manevralara başvurdu. Oyalamanın da bir sınırının olduğu şartlarda, daha fazla ileri gidemeyeceğini anladığı her koşulda Kürtlere saldırdı. 1990'lardaki Çiller hükümetinin tüm kirli savaş silahlarını devralan AKP, Erdoğan'ın ağzından 'çocuk da olsa, kadın da olsa, yaşlı da olsa güvenlik güçlerimiz gerekeni yapacaktır' diyerek gerçek amacını ve hedefini açık olarak belirtmiş oldu. 2016 yılı Kürt ulusuna uygulanan en kanlı katliam tarihlerinden biri oldu. Evlerin bodrum katlarında 10'ar 20'şer insanların toplu olarak yakıldığına, kurşunlandığına, yaralıların ölüme terk edildiğine, ölü bedenlerin zırhlı araçların arkasından sürüklendiğine, sağ olarak ele geçen gerillaların infaz edildiklerine defalarca tanık olundu.

AKP, tüm bu baskıcı ve katliamcı uygulamalarla Kürt Özgürlük Hareketini yok edemeyeceğini biliyor. Kendi ömrünü uzatmak için yeni saldırı planları yapmaktadır. Yanına aldığı faşist ve ırkçı MHP'yle birlikte, mevcut yasalarda değişiklikler yaparak, katliam ve baskılar için daha güçlü yasal zemin oluşturarak sadırılarını tırmandırmak istiyor. AKP'nin 18 maddede yaptığı değişiklikle toplumun önüne koyduğu 'yeni anayasa' 'referandumun'dan çıkacak evet'le nefes alamak istiyor. Başkanlık sistemi denilen devletin yeniden reorganizesini içeren bu değişim, aynı zamanda Türk komprador burjuvazisinin ve toprak ağalarının da bir istemidir. Burjuvazi, yeni Başkanlık sistemiyle devletin daha da baskıcı bir düzeye çekilerek, ulusal ve sınıfsal mücadelenin rahatça bastırılabileceğini düşünmektedir.

AKP, hükümete geldiği 2002 yılından bu yana devletin yeniden organize edilmesi için sürekli çalıştı. AKP, bunu yürürlüğe koymanın en iyi fırsatı olarak da 15 Temmuz 2016 tarihini seçti. Darbe Girişimi sonrası bunu ''Allahın bir lütfu'' olarak gören AKP'nin, apar topar 'Başkanlık Sistemini' gündeme getirmesi boşuna değildir.

'Anayasa referandumuna' güçlü bir HAYIR'la karşı konmuştur. AKP, bu güçlü karşı koyuştan korkmaktadır. Bunun için Hayır kampanyası yürüten tüm muhalif güçlere saldırmaktadır. HDP Eş Başkanları başta olmak üzere 11 Milletvekilinin yanı sıra, binlerce HDP yönetici ve çalışanı boşuna tutuklanmamıştır. Aynı saldırılar HAYIR kampanyası yürüten tüm devrimci ve ilerici güçlere karşı da devam ediyor.

Yeni bir Newroz'u kutladığımız bu günde, Newroz'un ateşini sandıklara taşıyarak AKP'yi Hayır oylarımızla yakalım. Newroz'un ruhu ve direnişi tüm ezilenlerden, Kürtlerden, işçilerden, kadınlardan, gençlerden bunu bekliyor. Bunu tüm devrimci, ilerici ve yurtsever güçlerle yapacak güçteyiz. Gücümüzü 16 Nisan'da AKP'ye göstereceğiz!

YAŞASIN NEWROZ!

NEWROZ PİROZ BE!

YAŞASIN ULUSLARIN KENDİ KADERLERİNİ TAYİN HAKKI!

KAHROLSUN EMPERYALİZM, FAŞİZM VE HER TÜRDEN GERİCİLİK!

MART 2017

TKP/ML-GYDK

“Kaypakkaya’yı pratiğiyle çizilmiş yolu izleyerek sarsılmaz bir kararlılıkla anıyoruz”

Katledilişinin 44. yıldönümünde, önder yoldaş İbrahim Kaypakkaya’yı onun teorisinin bakış açısında durarak ve pratiğiyle çizilmiş yolu izleyerek sarsılmaz bir kararlılıkla anıyoruz!

18 Mayıs 1973!

Bu tarih, yoldaş Kaypakkaya'nın Diyarbakır zindanlarında aylar süren işkenceler sonucu faşist devletin sivil-asker av köpekleri tarafından katlediliş tarihidir. Bu tarihle birlikte Türkiye devrimci ve komünist hareketi, yol gösteren pusulasından, kendisine deniz feneri rolü gören bir büyük dava adamından yoksun kalıyordu. Ne var ki, onu aramızdan koparıp alan faşist güçler, 44 yıldır, onun kurduğu tunçtan “eser”ini yok edemediler. Bu büyük eser, onun ardı sıra miras bıraktığı Türkiye ve Türkiye-Kürdistanı proletarya ve emekçi halkının yegane komünist öncüsü TKP/ML'ydi.

Bu öylesine büyük bir eserdi ki ve ideolojik-politik olarak öylesine mükemmel kalıba dökülmüştü ki, aradan geçen bir kaç on yıllık süre sonra, bırakalım onlarca devrimci örgüt gibi yok olmayı, devrimci hareketin yönü üzerinde etkide bulunarak binlerin, on binlerin elinde kızıl bayrak olarak göğe yükseliyordu. Çünkü ona ruh, kan ve can veren şey, işçi sınıfının çıkarlarının bilimsel ifadesi olan Marksizm-Leninizm Maoizm'di.

Yoldaş Kaypakkaya'nın “ser verip sır vermezliği” elbette ki çok büyük bir öneme sahiptir. Ne ki, onu bugünlere taşıyan asıl şey, devrimin evrensel ilkelerinin onun tarafından ülkemiz toplumunun kendine özgü özellikleriyle kaynaştırılmasında yatar. O, bu bakımdan bilgelikle mantık gücünün, evrenselle özgülün, bütünle parçanın, genelle özelin, teori ile pratiğin iç içe harmanlanmasının en kalifiye temsilcisi ve Türkiye komünist hareketinin entelektüel zekasıydı. Revizyonizmle cenkleşe cenkleşe partiyi kurarken de, Suphi sonrası biriken revizyonist pisliği silip süpürürken de, pasifizm, reformizm ve Marksizm elbisesi içindeki revizyonizmi vaaz eden elli yıllık süreçle köklü bir kopuşu sağlarken de ülkemiz komünist hareketinin ağırlık merkezi olarak kaldı. Onu, zamandaşları devrimci önderlerden ayıran en temel ayrım çizgisi de buydu.

Uluslararası komünist hareket içindeki mücadele sürecinde Kruşçev'in sahte komünizmine bayrak açarak Mao önderliğindeki ÇKP'nin yanında saf tutması ve sonraları BPKD'ni partinin kuruluş yıllarında dayanılacak temel kolonlardan biri olarak görmesi son derece büyük bir öneme sahipti. Ve elbette onun uzun süreli ve dağınık halk-gerilla savaşını, bizi kurtuluşa götürecek yegane savaş tarzı olarak ele alması ayırt edici özelliklerinin başında geliyordu. Kemalizm ve Kürt ulusal sorunu konusunda, devrimci hareketin tümünden, herkesten uzağa nişan alması, Kürdüm demenin yasaklandığı, aşırı Türk milliyetçiliğinin, yani şovenizmin yüceltildiği bir dönemde Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkını kayıtsız-koşulsuz savunması, dillerin ve milletlerin tam hak eşitliğini öngören berrak çözümleri, Kemalizm noktasında dokunulmaması gereken tabuları yıkarak onun faşist niteliğini açığa çıkarması bulutsuz havada çakan bir şimşek oldu Türkiye devrimci hareketi ve egemen akıma dalkavukluk edenler için.

Yoldaş Kaypakkaya'nın katledilişinin bu yılki yıldönümünde Türkiye yeni bir dönemece yuvarlanmış bulunuyor. Bu, Tayyip'in önderlik ettiği AKP'nin dümeninde olduğu burjuva-feodal faşist devletin başta Kürt halkı olmak üzere, tüm devrimci ve demokratlara, tüm işçi ve emekçilere, aydın, yazar, gazeteci, HDP'li milletvekilleri, LGBTİ, kadın ve genci içine alan geniş bir kesime karşı girişilen tam kapsamlı imha, inkar, teslim alma, saldırı ve savaş planıdır. Bu plan, faşist devletin içine sürüklendiği bataklıktan çıkmayı, askeri araçlarla sonuç almaya dolaysızca bağlaması ve dolayısıyla da azgın ve hastalıklı bir milliyetçi histeri üzerinden, Kürt düşmanlığı ve dini gericilik kulvarında Türkiye'nin ateşle sarsılmasını bile göze alarak temel rota olarak bellemesidir.

Bu durum elbette ki eskinin bir devamıdır. Ne ki yeni olan Türk şovenizminin bakış açısında demirleyen burjuva-feodal düzenin bu imha ve inkara ve teslim almaya derinlik ve genişlik kazandırmasıdır. Bu plana, nisan ayındaki referandum üzerinden meşruiyet kazandırılacak (eğer evet çıkarsa) ve böylece de devlet ve onun kurumları yeni mücadele ve savaş düzenine göre, imha ve teslim almaya ve yok etme düzenine göre yeniden kalıba dökülecek. Bunun için de burjuva parlamentarizmin temel niteliğini belirleyen yasama ve yürütme erkinin ayrılığına son verilecek ve yasama, yürütmenin yani sultanın-başkanın egemenliği altına alınarak burjuva parlamentarizmin bozulmuş bir hali de olsa, karikatürü de olsa buna son verilerek, bu yeni savaş düzeni üzerinden kararlar tek elden, tek merkezden, gücün son derece merkezileştirildiği ve hiçbir aracıya ve hesap vermeye yol açmayacak biçimde hızlı, çabuk ve tüm hukuksal kurumlar atlanarak alınacak. Bu demektir ki; tarihin bizi soktuğu bir sınavla karşı karşıyayız.

Görevimiz: referandumla kurulan bu “tuzağı” hayır oyumuzla bozmak ve faşist ablukayı dağıtmaya gelişme olanağı sağlayarak geleceğe dair umudu büyütmek olmalıdır. Emeğin köleleştirilmesine dayalı faşist devlete egemen olan komprador burjuvazi ve büyük toprak ağaları, tarihin yok olmaya mahkum ettiği bütün sınıflar gibi davranarak, korkakça bir kudurganlıkla ve 1 azgınca saldırmaktadırlar, bizse bu saldırganlığı devrimci bir öfkeyle ve devrimci safları sıklaştırarak ve daha çok demokratik halk devrimine sarılarak yanıtlayacağız. Bunu da koşulsuz bir cesaret ve kararlılıkla ve devrimci bir içtenlikle yapacağız.

Halk demokrasisi, bağımsızlık, sosyalizm ve altın çağ mücadelesi ağır bedellere yol açmadan zaferle taçlanamaz. Ama biz şunu biliyoruz ki, Türkiye proletaryasının yegane öncüsü, onlarca yıllık deneyimi ile, denenmiş komünist kimliğiyle, geleceği halk devrimiyle kazanma cüret ve cesaretine ve sınıf kinine yeterince sahiptir. Ali Boğazında yakın zamanda 8 yoldaşımızın gösterdiği sarsılmaz kararlılık ve gözüpeklik, bunu yeterince kanıtlamıştır.

Sekizlerin Aliboğazı’nda kandan ve ateşten harflerle yazdığı destan, halk savaşını sürdürme kararlılıkları ve “başarırız”ı yaşamın yaşayan gerçeği haline getirmedeki komünist tutumları, Öncü'yü yenilmez yapmada her şeydir. Onlar, yoldaş Kaypakkaya'nın ayak izlerine basarak ve ondan öğrenerek, onun direniş ruhunu kuşanarak şehit düştüler ve ardıllarına, yoldaşlarına paha biçilmez bir miras, yaslanabilecekleri, ilham alabilecekleri bir miras bıraktılar. Ve de yoldaş Kaypakkaya'nın ardılları olduklarının bulunmaz bir örneğini verdiler.

Yoldaşlarımızdan almış olduğumuz bu bilinç ve inançla düzenlemiş olduğumuz Komünist Önder İbrahim Kaypakkaya'yı anma etkinliğine tüm devrimci, demokrat, yurtsever halkımızı katılmaya çağırıyoruz.

Şan ve Şeref Olsun Önder Yoldaş Kaypakkaya'ya!

Gece Tertip Komitesi 

 

Anma gecesi programı

Katledilişinin 44.yılında Komünist Önder İbrahim Kaypakkaya’yı anma etkinliğine HDP Milletvekili Garo Paylan, Ahmet Nesin, Barış Atay, İlkay Akkaya, Erdal Bayrakoğlu, Koma Berxwedan, Mehmet Ekici, Umuda Haykırış, Özden Çiçek ve Hozan Qamber katılacak.

Çeşitli demokrat sanatçılarında yer alacağı etkinlik iki bölümden oluşuyor. Türkü, marş ve oyunların yer aldığı 1’inci bölümün ardından 2’inci bölümde konuşmacılar arasında HDP Milletvekili Garo Paylan, gazeteci yazar Ahmet Nesin ve Partizan temsilcisi olacak.

 

Yer: Friedrich Ebert Halle

Erzberger Str. 89 67063 Ludwigshafen am Rhein

Saat: 15.30

Tarih: 20.05.2017

TKP/ML Kadın Komitesi

 

Kadın Komitesi: “Kadınların öfkesi, isyanı ve örgütlü iradesi karşısında hiçbir diktatör duramayacak!”

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’ne dair bir açıklama yayınlayan TKP/ML Kadın Komitesi “Özgürlüğümüzü, geleceğimizi emekçi kadın ellerimizle yaratalım! Buna gücümüz, buna bilincimiz, buna inancımız var! Unutmayalım, öfkemizin, isyanımızın ve örgütlü irademizin karşısında hiçbir diktatör, hiçbir iktidar sahibi duramaz!” dedi.

Elimize e-posta yoluyla ulaşan bir habere göre Türkiye Komünist Partisi/Marksist Leninist’te bağlı Kadın Komitesi 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’ne dair bir açıklama yayınladı. “Kadınların öfkesi, isyanı ve örgütlü iradesi karşısında hiçbir diktatör duramayacak!” diyen Kadın Komitesi “8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü'nün tarihsel anlamını mücadeleyle güncelleyen kadınların direnişi, ataerkil sömürücü sistemlere, faşizme, baskı ve otoriterleşmeye karşı meydan okuyor!” şeklinde açıklamasına giriş yaptı:

“Tıpkı İzlandalı, Arjantinli, ABD’li, Türkiyeli, Kürdistanlı kadınlar gibi…”

Açıklama şu örnekler verilerek sürdürüldü: “Tıpkı aynı işi yapmalarına karşı erkeklerin yüzde 66.25'i oranında ücret alan İzlandalı kadınların ‘eşit işe eşit ücret’ talebiyle binlerce kadının katıldığı grevi örgütleyerek cinsiyetçi ücretlendirmeye karşı durdukları gibi... Ki İzlanda, kadınların en iyi şartlara sahip olduğunun iddia edildiği bir ülke konumundadır...

Tıpkı Polonya'da kürtajın tamamen yasaklanması yasa tasarısına karşı genel grev ilan ederek milyonları sokaklara döken kadın hareketi gibi... Ki Polonya, halihazırda Avrupa'nın en katı kürtaj yasalarından birine sahip bir ülke durumundadır....

Tıpkı Fransa'da yine ‘eşit işe eşit ücret’ talebiyle iş bırakma eylemi ve gösteriler düzenleyen kadınlar gibi... Fransa'da kadınlar ile erkekler arasındaki ücret fark yüzde 15.1 oranındayken, bunun anlamı ise kadınların yılın 38.2 iş gününde erkeklere kıyasla bedava çalıştıkları anlamına geliyor...

Tıpkı Arjantin'de kadınların, 16 yaşındaki kız çocuğunun tecavüze uğrayıp katledilmesinin üzerine ilan ettiği grevle, milyonlarca kadını sokağa dökmesi ve ‘Ni Una Menos!’ (Bir eksik olmayacağız!) demesi gibi...

Tıpkı ABD'de ırkçı-cinsiyetçi Trump'ın başkan seçilmesine karşı ABD'den Yeni Zelanda'ya, Avustralya'dan İngiltere'ye, Myanmar'dan Danimarka'ya birçok ülkede on binlerce kadının katıldığı eşzamanlı mitingler örgütlenmesi gibi...

Tıpkı ülkemizde çocukların, kendilerine tecavüz eden erkeklerle evlendirilmesini öngören yasaya karşı direnen ve yasayı OHAL koşullarında, sokaklarda geri çektiren kadınlar gibi... Tıpkı Her Halde Direniriz diyerek, sokaklardan çekilmeyen kadınlar gibi...

Ve yine tıpkı Kürdistan topraklarında, öz yönetim direnişlerinde, Rojava'da yıllardır DAİŞ'e karşı mücadelede düşmanın dizlerini titreten Kürt kadınlar gibi...”

“Sömürünün olduğu kadar direnişin de öznesiyiz”

“Kadın isyanı, direnişi, mücadelesi emeğinin, bedeninin ve kimliğinin sömürülmesine, yok sayılmasına karşı büyürken 2017 8 Mart'ının da gündemini ve hareket tarzını gösteriyor” diyen Kadın Komitesi, “Binlerce yıldır ezilmenin, yok sayılmanın, sömürülmenin öznesi olan kadınlar, artık giderek büyüyen boyutlarda direnişin ve mücadelenin de öznesi olduklarını kanıtlıyor. Kendi iradesi ve dayanışmasıyla dışarı taşırdığı isyanının karşısında ataerkil sistemin ve hiçbir taşıyıcısının duramayacağını öğreniyor ve öğretiyor” şeklinde sürdürdüğü açıklamasında “Geleceğin yaratıcısı kadınlardır” vurgusunu yaptı.

“İsyanlar, ayaklanmalar itiraz etmekle başlar”

Kadınların “hayır” da diyebileceğini öğrendiğinde ve ilk kez hayır dediklerinde büyük bir eşik atlamış olduklarına vurgu yapan Kadın Komitesi; sorgulamaların, isyanların, ayaklanmaların itiraz etmekle başladığına dikkat çekerek şunları söyledi:

“O güne kadarki ezilmenin, yok sayılmanın, sömürülmenin, toplumsal cinsiyet rollerinin sorgulanması için yolun açılması demektir bu. Zira, tüm sorgulamalar, tüm isyanlar, ayaklanmalar bir ‘itiraz’la başlar. İtirazın ilk baştaki büyüklüğü-küçüklüğü değildir isyanın niteliğini belirleyecek olan. Başlangıçtaki cılız bir ‘hayır’, kıvılcım olup bozkırı tutuşturabilir, iktidarları sallayabilir ve hatta yıkabilir. Yeter ki, itirazlar doğru bir noktada birleşsin, doğru yere yönlendirilsin. İşte biz de bu yıl 8 Mart'ı, güçlü bir şekilde itirazda bulunmamız, ‘hayır’ dememiz gereken bir süreçte karşıladık ülkemizde.

Zira AKP iktidarının 14 yıllık döneminde, yaptığı her icraatın, attığı her adımın kadın düşmanlığıyla yüklü olduğunu elbette en iyi bizler bilmekteyiz. Kadına yönelik şiddetin, tacizin-tecavüzün, cinayetlerin her gün katlanarak büyüdüğü, otoriter bir rejim olarak en büyük saldırıların kadınlara yöneltildiği koşullarda egemenler, daha çok sömürü için uyguladıkları faşizmi bir basamak daha yükseltmek için önümüze başkanlık sistemini koymuştur. Bu anayasa değişikliğinin en başta biz kadınların yaşamlarını tehdit ettiği açıktır. Bu gerçeklik, sadece AKP'nin karşısında yer alan kesimden kadınlar için değil, tüm emekçi, ezilen kadınlar için geçerlidir. Dolayısıyla emekçi kadınlar olarak, bu sisteme, ataerkiye güçlü bir HAYIR diyoruz!”

“Erk’in vesayetinden kurtulmayan bilinç, ataerkiyi yeniden üretir”

“Kadınların özgürleşmesinin ve nihai kurtuluşunun garantisi olan Partimiz TKP/ML'ye bağlı Kadın Komitesi olarak, kadınların özgür iradesini, bilincini, direnişini ve mücadelesini içermeyen hiçbir hareketin başarıya ulaşamayacağını kısa bir tarih okumasıyla dahi görebildiğimizi ifade ediyoruz. Cinsiyet bilinciyle harmanlanmamış, onun süzgecinden geçirilmemiş hiçbir siyasetin, anlayışın, zihniyetin bizim kurtuluşumuzu öngöremeyeceğini ilan ediyoruz” diyen Kadın Komitesi, erk’lerin vesayetinden kurtulmayan bir kadın bilincinin ataerkiye yeniden üreteceğinin atını çizerek açıklamasını şu vurgularla sonlandırdı:

“Kadınlar olarak, ne kadar politikleşirsek politikleşelim, hangi çeşit mücadeleye girişirsek girişelim, sınıf bilincimize cinsiyet bilincini katmadığımız, erk'lerin vesayetinden kurtulmadığımız sürece ataerkinin başka şekillerde ve fakat yeniden ve yeniden üretilmesine hizmet edeceğimizin farkındayız. Bunun için, mücadelemizi de erk'in gölgesinden kurtarmak zorunda olduğumuzun bilinciyle hareket ediyoruz. Çünkü biliyoruz ki bizim emeğimizin üzerinden yükselen iktidarları sallayarak yıkacak olan yine biz kadınların devrimci gücüdür. Biz'siz olmaz, Sen'siz olmaz!

Devrimci gücümüzü faşist ataerkil sisteme, diktatörlere karşı savaşta seferber edelim. Özgürlüğümüzü, geleceğimizi emekçi kadın ellerimizle yaratalım! Buna gücümüz, buna bilincimiz, buna inancımız var! Unutmayalım, öfkemizin, isyanımızın ve örgütlü irademizin karşısında hiçbir diktatör, hiçbir iktidar sahibi duramaz!”

TKP/ML - GYDK ;Anayasa değişikliği referandumuyla tasarlanan tam kapsamlı kuşatma ve ezme tuzağını "HAYIR"oyunla boz,faşist ablukayı dağıt!

Anayasa değişikliği referandumuyla tasarlanan tam kapsamlı kuşatma ve ezme tuzağını "HAYIR"oyunla boz,faşist ablukayı dağıt!

Önümüzdeki Nisan ayında anayasa değişikliği için referandum yapılacaktır. Toplumun tüm kesimleri anayasa referandumunda, pratik politikanın konusu olan bu sorunda tavırlarını ortaya koyacaklardır.

Bu bakımdan bu güncel ve son derece önemli olan sorunda ne düşündüğümüzü, biz de ana çizgileriyle ortaya koymak istiyoruz. Bilinir ki bu konuda birkaç seçenek var. Biri boykot, diğeri hayır ve üçüncüsü ise evettir.

Referanduma dair güncel politika ve taktiğimizin özgül çizgisi ne olmalıdır? Bu sorun hem ülkemizin sosyo-ekonomik yapısının kendine özgü özgüllüklerinin tutarlı bir değerlendirmesinden hem MLM'nin bu sorunda bilinen tezlerinin, formüllerinin ve geleneklerinin bütününden ve hem de tarihin akışının yarattığı yeni dönemin, verili mecranın kendine özgü özelliklerinin, özgünlüklerinin ve koşullarının toplamı içinden çıkartılabilir.

Önce şu: Bizler yarı-sömürge, yarı-feodal ekonomik-toplumsal statüdeki bir ülkede, yani ülkemizde, “sol” radikalizmin bakış açısında durmuyorsak eğer, seçimler ve parlamentoya katılımı ilke olarak reddetmeksizin bu katılımın ülkemiz gibi koşullardaki ülkelerde son derece dar ve sınırlı değeri olduğunu bilerek hareket ediyoruz. Seçilmiş milletvekillerin apar-topar gece yarıları evlerinden alınarak önce gözaltına alınması ve sonra on yıllarca ve hatta birkaç elli yıllık hapis cezası istemi ile tutsak edilmelerinin, buna en ikna edici güncel bir kanıt olduğunu söylemek bile gereksiz.

Süreğen bir faşizmin, dolayısıyla yerleşik demokratik alışkanlık ve geleneklerden yoksunluğun, sınırlı siyasal özgürlüklerdeki güvencesizliğin sistemin tipik bir özelliği halini aldığı, ulusal sorunun çözümsüzlüğünün ezen-ezilen ulus çelişmesinde yarattığı son derece derin kutuplaşmanın ülkeyi patlayıcılar yığını haline getirdiği bir tabloda, bırakalım demokratik, devrimci kurum ve kuruluşları, egemen sınıfların rakip kurum ve kuruluşları bile güvenceli olmaktan uzaktır. Devrimci ve komünistlerin kendi siyasal faaliyetlerini olağan araçlar, mücadele ve örgüt biçimleriyle yerine getirebilme olanağı ya yoktur ya da yok denecek kadar azdır.

Bütün bu elverişsiz ve uygun olmayan etmenlere ve koşullara karşın, gene de böylesi bir alanı, sıradan emekçi kitleler için politik ömrünü hala doldurmamış böylesi bir alanı, “anayasal hayallere” kapılmadan, ona karşı mücadeleyi biran olsun elden bırakmadan, milyonlarca emekçi kitleyi parlamenter budalalıkla alıklaştırmadan sınıf mücadelesinin bir alanı olarak görmemek, akıllı olmayan devrimcilere özgü anarşistçe bir davranış biçimidir. Ama bundan boykot vb. mücadele aracının gelecekte de hiçbir rol oynamayacağı ve öneminin olmadığı anlamına gelmez, tam aksine ülkemiz, bu aracın gündeme gelmesini sağlayan güçlü potansiyel etmenler deposu.

Ne demişti Lenin; boykottan tüm zamanlar için vazgeçemeyiz, bu şiarı uygun anda ileri sürmeye hazır olmalıyız… Ve de eklemişti; boykot şiarı özel tarihsel bir dönemden doğmuştur. Kaldı ki ülkemiz bunu doğuran koşullar için, “bu özel tarihsel dönem”ler için son derece uygun toprağa sahip. Demokratik-devrimci mücadele araçlarının ve örgütlenmelerin resmi devlet terörünün kahredici kuşatması altında olabildiğince işlevsiz hale getirildiği koşulların devrimci bir yükselişle birleştiği durumlarda bu çok daha büyük bir ehemmiyete sahip olur.

Bu demektir ki, ülkemizin kendine özgü koşulları, süreğen faşizm hali daha başından bize bu ve benzeri mücadele aracını, yani seçimler, parlamento vb. katılımı daraltan bir ortam sunuyor ama gene de bu elverişli ve uygun olmayan koşullara karşın, bu mücadele arenasını ilke olarak yadsımıyor ve bu kürsüye devrim ve sosyalizm mücadelesini geliştirmenin bir aracı olarak bakıyoruz. Ve bu kurumdan devrimci amaçlarla yararlanmayı önemsiyoruz, fazla vekil çıkarma ve orada çoğunluğu sağlayarak sistemi bu çoğunluk üzerinden alt etme alıklığıyla, burjuva bakış açısında durarak değil.

Bu demektir ki, parlamentoyu ortadan kaldıracak denli güçlü olmadığımız sürece onun içine girip o “ahırı” bir kürsü olarak, bir mücadele arenası olarak devrimci amaçlarla kullanmaktır aslolan. Burjuvazinin kullandığı bu alanı bizler neden kullanmayalım ki? Aradaki fark, bizim bu kürsüyü devrimci amaçlarla kullanmamızdır. “Parlamento içinde de parlamentoyu yıkmak için mücadele etmek zorundayız” derken Lenin taşı gediğine koymamış mıydı yıllar önce.

Sonra şu: Devrimci ve komünist hareketin geçmiş deneyimlerini, geleneklerini ve bunlardan uç verip yetkinleşen teorik tezlerini ve formüllerini de yaslanacağımız mirasımız ve bir emsal olarak görüyoruz. Bu şu demektir ki, gerek Rus devrim deneyimi, gerek Çin ve diğer ülke devrim deneyimleri, on milyonların pratiğinden süzülüp gelen bu deneyimler, bizim için “deniz feneri”dir. Çin’i bir yana koyarsak, çünkü orada, parlamento ve seçimlere katılım daha başından kesilmişti, Stalin’in sözleriyle devrim karşı-devrimle savaş halindeydi ve parlamento yararlanılması gereken bir mücadele aracı olmaktan daha başında çıkmıştı, “yararlanabileceğimiz bir parlamentomuz yoktur” diyordu Mao, bu ve daha başka nedenlerden toplamından ötürü.

Özellikle bu konuda zengin bir deneyimi arkasında bırakan Ekim Devrimi pratiği fevkalade önemdedir. Gerek 1905’teki Buligin ve 1906’daki Vitte Duma’sı ve gerekse üçüncü devlet Duma’sı, yani Stolipin Duma’sı ve dördüncü Duma’ya ve sonraki seçimlere Bolşeviklerin tavrı son derece büyük öneme sahiptir.

Bolşevikler, devrimci yükseliş ve alçalışa uygun olarak bu Duma’lar konusunda özgül taktik çizgilerini belirlemişlerdir. Örneğin Lenin, Buligin Duma’sının boykot edildiği süreci şöyle açıklayacaktı, çünkü diyordu Lenin, “boykot kesin olarak öne çıkmış bir yükselişe uygun bir şiardı”. Halk yığınlarının dosdoğruca başkaldırısı için koşullar demindeydi. Ocak 1906 yılında Lenin, Devlet Duma’sını Boykot Etmeli mi? Başlıklı makalesinde, Duma’yı otokrasinin kurduğu bir tuzak olarak görür ve der bizler, seçimlere katılmayı reddederek bu tuzağı bozmak zorundayız. Ve politika ve taktiğin bu özgül çizgisi seçimlere katılmaktan çok daha amaca uygun düşüyordu. 1907’deki üçüncü ve dördüncü Duma ise boykot edilmedi; birçok Bolşevik’in yığınların dolaysız bir ayaklanmasına yol açan koşulların varlığından hareketle birinci ve ikinci Duma geleneklerini, yani boykotu yinelemeyi istemelerine karşın. Bilinir ki, 1907 yılındaki III. Duma seçimlerinde Bolşevikler Sosyal-Devrimcilerle “kısa süreli resmi bir siyasal blok kurmuşlardı.” Sonraki dönemde de Bolşevikler, parlamentoyu, seçimleri vb. sınıf mücadelesinin bir alanı olarak gördüler. Lenin’in Otzovistler ve Ültimatistler üzerine bakış açısını söylemeye bile gerek yok; onların nasıl partiden kovulduğunuda Ve Lenin özellikle “Sol” Komünizm kitabında Bolşevik geleneklerin açık ve anlaşılır bir tahliliyle bu sorunda Batı Avrupa’daki çocukluklara Rus deneyimi üzerinden mükemmel öğütler verdi. Evet, Bolşevikler üçüncü ve dördüncü Duma’ya katılmakla devrimci taleplerinde geçici olarak vazgeçmişlerdi ama bu koşulların zorlayıcı baskısından dolayıydı. Çünkü diyordu Lenin, güç dengesi, belli bir süre bizim için devrimci kitle mücadelesini imkânsız kılmıştı ve savaşın uzun süreli hazırlığı için, böyle bir “domuz ahırı” içinde çalışmayı da bilmek gerekiyordu. Ve ekleyecekti: Tarih Bolşeviklerin bu düşüncesinin tamamen doğru olduğunu göstermiştir. Lenin sözünü ettiğimiz kitabında Rus deneyiminden hareketle, “Rus deneyimi der bize, Bolşevikler tarafından boykotun bir kez (1905) başarılı ve doğru, bir başka kez de (1906) yanlış uygulanışını verdi.” Boykot başarılı ve doğruydu, çünkü özgün tarihsel mecranın özgül koşullarından çıkıp gelmişti. Yani parlamento dışı devrimci eylemlerin, yığınların alttan gelen girişkenliğinin son hızla büyüdüğü, alttakilerin üsttekilerin iktidarını ve politikasını desteklemediği ve dahası sınıfın ve köylülüğün grev ve “tarım hareketiyle” geniş halk yığınları üzerinde etki sağladığı bir durumdan çıkmıştı. Oysa 1907’deki üçüncü Duma’da durum farklıydı. Yükseliş yerini alçalışa bırakmış ve 1905’in parlamento-dışı devrimci eylemi ve halk yığınlarının yükselişe olan inancı tavsamıştı. Yani kitlelerdeki devrimci ruh halinin tavsaması. Dolayısıyla anın özgül politik çizgisi de buna denk gelmeliydi. Sonraki yıllarda Kurucu Meclisin 1918 başında dağıtılmasına kadar gerek Ekim’den önce ve sonra Bolşevikler Kurucu Meclis seçimlerini boykot etmediler ve tutarlı bir politika izlediler.

Dolayısıyla Rus örneği, seçimler, parlamento vb.ni proletarya ve kitleleri aydınlatma, bilgilendirme ve eğitme aracı olarak, devrim ve sosyalizm yolunda siyasal bir savaşım araçlarından biri olarak ele almıştır. Rus devrimcileri, parlamento-içi mücadeleyi sınıf mücadelesinin bir biçimi olarak ele almışlardır.

Buradan hareketle diyebiliriz ki, bu mücadele aracı, belli özgül koşullarda başvurulması gereken bir araçtır. Fakat diyor Lenin: “sınıf mücadelesini parlamento-içi mücadeleyle sınırlamak ya da böyle bir mücadeleyi en yüksek, tayin edici, tüm diğer biçimleri kendisine tabi kılan bir mücadele olarak görmek, gerçekten de burjuvazinin safına, proletaryaya karşı savaşa geçmek demektir.”

Geriye şu soru kalıyor: Parlamento ömrünü doldurmamış mıdır? Önce şu: Emperyalizm ve proleter devrimleri çağından sonra, yani proletarya diktatörlüğü çağından sonra parlamentonun “tarihsel” olarak ömrünü doldurduğu doğrudur. Ama onun “politik” olarak ömrünü doldurduğu söylenemez.

Lenin, “radikal”” komünistlere verdiği yanıtta bu sorunu etraflıca işler ve der ki, evet, burjuva parlamentosu tarihsel olarak ömrünü doldurmuştur ne ki bu yalnızca propaganda anlamında doğrudur; fakat pratikte parlamentarizm alt edilmiş olmaktan uzaktır. Öte yandan dünya tarihi anlamında tarihsel olarak ömrünü doldurmuştur, yani burjuva parlamentarizmi çağı son bulmuş, yeniçağ proletarya diktatörlüğü çağı başlamıştır. Fakat tarihsel olarak ömrünü dolduran parlamentarizm, pratik politikanın bu sorununda dünya tarihi ölçeğine dayanmak en büyük teorik yanlış olur der Lenin. Çünkü dünya tarihi açısından ölçek birkaç on yıllar olamaz ve bunun bir önemi de olmaz diyor. Güncel pratik bir siyasal sorununda dünya ölçeğine dayamak yanlışta direnmek demek olur. Peki, politik olarak ömrünü doldurmuş mudur?

Burada soru şudur: Komünistler ve devrimciler için ömrünü dolduran parlamentarizm, sıradan işçi için, tarla yaşamının yalnızlığına gömülü köylü için, emeğin köleleştirilmesine dayalı sistem tarafından sapıtılmış, şaşırtılmış ve aptallaştırılmış sıradan emekçi için, yani sınıf ve geniş emekçi yığınlar için parlamento ömrünü doldurmuş mudur?

Bizim için ömrünü dolduran parlamento diyor Lenin, kitleler için de ömrünü doldurmuş mudur? Tek kelimeyle hayır. Bunun tersini kanıtlamaya kalkmak bile düşüncesizliğin en uç noktası olur. Bu demektir ki, bizler, pratik politikanın bu sorununu tarihin terzisinde ölçmekle yükümlüyüz. Bu ölçek bize şunu emrediyor: “Burjuva parlamentosunu ve tüm diğer gerici kurumları dağıtacak güçte olmadığınız sürece, bu kurumlar içinde çalışmakla yükümlüsünüz, çünkü tam da buralarda hala, papazlar tarafından ve kırın yalıtılmışlığı nedeniyle aptallaştırılan işçiler bulunmaktadır.” Eğer bu pasajı ülkemiz açısından güncelleştirirsek; dini gericilik ve Türk milliyetçiliği ile gözlerine tül perdesi çekilerek burjuva-feodal sistemin bakış açısında duran milyonlarca işçi ve emekçi için

parlamento hala ömrünü doldurmamıştır. Kürt ulusal sorununda egemen Türk burjuvazisinin bakış açıyla ağulanan olabildiğince geniş işçi ve emekçi kitleler için parlamento hala ömrünü doldurmamıştır.

Tersini düşünmek “devrimci hamlık” olur! Lenin özellikle vurgulamıştır ki, illegal mücadele yöntemlerini kullanmayı beceremeyen ya da kullanmak istemeyen parti ve liderler oportünisttir ve sınıfına ihanet ediyorlar ama öte yandan “illegal mücadele yöntemlerini bütün legal yöntemlerle birleştirmeyi bilmeyen devrimciler çok kötü devrimcilerdir.” Ne ki burada son derece önemli olan bir nokta kalıyor geriye. O da şudur ki, “halkın kazanılmasını sadece burjuvazinin egemenliği altında yapılan seçimlerde oy çoğunluğuyla sınırlamak ya da bununla koşullandırmak, iflah olmaz bir akıl kıtlığına delalet eder ya da işçilere düpedüz ihanete çıkar.”

Şunu biliyoruz ki, ”son tahlilde toplumsal yaşamın sorunları, sınıf mücadelesinin en şiddetli, en keskin biçimiyle, yani iç savaşla karara bağlanır.” Bu demektir ki, parlamento-içi mücadele biçimi mutlak biçimde “yeraltının ruhuna”, devrim ruhuna uygun olarak yapılmalı, her daim devrimle ilişkilendirilmelidir. Bununla ilişkilendirilmeyen her demokratik mücadele, reformist niteliğe bürünür.

Şimdi artık tarihin bizi soktuğu bu yeni dönemeci, yukarıda genel çerçevesini çizdiğimiz tablo içine kendine özgü özellikleri ve özgünlükleriyle oturtabiliriz. Bu bir yanıyla ülkemizin ekonomik-toplumsal genel yapısı, diğer yanıyla da devrimci Marksizm’in genel ve temel tezleriyle çizilmiş bir genel çerçeveydi.

Her şeyden önce güncel olan şey, anayasa değişikliği için yapılacak olan referandumdur. Bu bir parlamento seçimi değildir. Dolayısıyla, bu sorundaki tutumumuz parlamento seçimlerindeki tutumumuzla bütünüyle aynı sayılmaz ama özde ayrı da sayılmaz. Yani sınırlılıklarımız parlamento seçimleri kadar çok değil, özgürlük alanımız daha geniş bu güncel değerlendirme için. Ne ki yukarıdaki açıklamalarımız, yani parlamento, seçimler vb. hakkında açıkladığımız tezler ve ülkemizin ekonomik ve toplumsal yapısı hakkındaki tespitlerimiz üzerinden, bu genel tablo üzerinden sorunu ele alacağımız da açıktır, çünkü işin iliği ve özüdür bu. Ülkemizin içine sürüklendiği dönemeç, içinde tepe noktasına varan çelişme, uzlaşmazlık ve çatışmaları barındıran bir mecradır. Bu dönemeci karakterize eden şey de burjuva-feodal faşist devletin tam kapsamlı vahşi bir savaş ve saldırı planı ile başta Kürtler olmak üzere tüm emekçi ve işçileri dize getirme, teslim alma ve sindirme konseptidir. Çelişme ve çatışmaların özgül ağırlığının geçen her gün arttığı bir Türkiye, Kürt coğrafyası ve Ortadoğu gerçeğiyle karşı karşıyayız. Türkiye’nin içine sürüklendiği ya da daha doğru bir tanımla kendisini içine sürüklediği bu alanın patlayıcılar yığını haline geldiğini ve bunun da toplumsal ve ulusal bir yangına, milliyetçi, dinci, mezhepçi boğazlaşmalara yol açan bir rotada yol aldığı apaçıktır.

Burjuva-feodal faşist devlet ve onun dümenindeki Tayyip önderliğindeki AKP hükümeti vahşi bir devlet terörü ile başta Kürt halkı olmak üzere işçiyi ve emekçiyi, aydını, gazeteciyi, halkoyuyla seçilmiş milletvekilleri, kadını, genci, LGBTİ’liyi ve diğerlerini tam kapsamlı bir saldırı ile teslim alma sürecini çoktandır başlatmış bulunuyor. Kürtler imha ve inkârla kendi yerlerinden yurtlarından sürüldü ya da Cizre, Sur vb. örneklerde olduğu gibi anavatanları yaşanmaz hale getirildi. Başta Kürt gazeteci, yazar, televizyon kanalı, milletvekili, eş başkanlar, il ve ilçe eş başkanları olmak üzere, onlarca demokrat-devrimci-komünist, gerilla ya apaçık biçimde ya infaz edildi ya da gece yarıları evlerinden alınarak tutuklanmış durumdalar. Millet, devlet, bayrak vb. üzerinden yürüyen “tekçi” politika yaşamın her alanında, kültür, sanat, mezhep, cinsiyet, etnik vb. alanları da manyetik alanına çekerek derinlik ve genişlik kazanıyor. Öyle ki, farklı diller, kültürler, inançlar, uluslar,ulusal azınlıklar ötekileştirilerek Türk kimliği içinde bu “tekçi” kimlik içinde eritilmeye ve yok sayılmaya devam ediliyor. Ülke içinde koyu bir faşizm toplumun üzerine bir karasaban gibi çökmüş durumda.

Milliyetçi ve dincilikle harmanlanmış politik çizgi, en başta Kürt ulusal güçlerine dünyayı dar edip onlara mecliste bile çalışma ortamını sınırlayıp eş başkanları dahil onun üzerinde milletvekili örneğinde olduğu gibi yok ederken, belediyelere atanan kayyımlarla, demokratik kurum ve kuruluşlarını kuşatarak ve yasaklayarak azgın bir Kürt düşmanlığı politikasını başta Rojava olmak üzere tüm Kürt coğrafyasına yaymış bulunuyor. Bu bakımdan artık birbirlerinin cephe gerisi halini almış olan Kürdistan’ın farklı parçaları, özellikle Suriye-Kürdistanı ve Irak-Kürdistanı üzerinden faşist Türk güçleri tarafından kuşatma çemberi altında alınmak ve böylece de Kobani ile Afrin, Türkiye-Kürdistanı ile Suriye Kürdistanı arasındaki doğal toprak birliği engellenmek ve böylece de “Birleşik Kürdistan”a açılan kapılar ve koridor kesilmek istenmektedir.

Bu bakımdan Türkiye’nin geleceği milliyetçi histerilerle Türkiye’nin ötesine taşırılarak sistem kendisini bölgesel sorunun bir parçası haline getirmiş bulunuyor. Ne Türkiye eski Türkiye’dir ve ne de Suriye ve Irak Kürdistanı eski Kürdistan’dır. Ne ki AKP yanına milliyetçilikte yarıştığı MHP’yi de alarak “tekçi” politikaları üzerinden Kürt düşmanlığını yalnızca içte değil, dışarıya, tüm Kürt coğrafyasına taşırarak altından kalkamayacağı denli batağa sürüklenmiş bulunuyor. Bunun için de fermanın padişahta olduğu, gücün aşırı merkezileştirildiği bir düzeni, bir padişahlık düzenini, her şeye tek kişinin karar verdiği bir yönetim biçimini anayasa değişikliği temelinde halka dayatmış bulunuyor. İçte ve dışta savaş histerisine kapılan faşist diktatörlük ve onun komutasındaki Tayyip önderliği safları, devletin kurum ve kuruluşlarını yeni bir mücadele/savaş düzenine göre yeniden kalıba döken konsepti tam bir askeri disiplin, gücün demirden bir disiplin üzerinden merkezileştirildiği bir düzenlemeyi anayasa değişikliğinin temeli haline getirmiş bulunuyor. Türkiye’nin sürüklendiği politik duruş, salt Tayyip’in “ihtirasları” ile açıklanmayacak denli büyük, derin ve faşizmin güncel bir ihtiyacıdır ve bu bir yanıyla da elbette ki, tek merkezde toplanan yetkiler üzerinden ülkenin İslami bir renge büründürülmesine sağlayacağı gelişme olanağı dolayısıyladır.

Elbette ki bu düzenleme, faşist Türk devletinin hem ekonomik ve hem de ulusal ve toplumsal krizi alt etme mücadelesinin tek elden ve en seri şekilde karar almasına ve böylece hiçbir ara engele takılmadan hızlı ve seri kararları anında hayata geçirmeye büyük olanak sağlıyor. Bu bakımdan sorunun temelinde çok daha derin nedenlerin, Kürt sorunu, kriz sorunu, ülke içinde gelişecek devrimci ve demokratik muhalefeti sindirme ve diz çöktürmeyle dolaysızca ilişkilidir. Bu yeni anayasa konsepti sermayenin emeğe tam kapsamlı saldırısıdır; bu yeni konsept, egemen kattakilerin Kürt ulusal güçlerine her alanda tam kapsamlı saldırı, imha ve yok etme kudurganlığıdır. Bu yeni konsept, çözüm reçetelerini tüketen faşizmin son nefes borusudur.

Siyasal, ekonomik, mali, kültürel, askeri tüm alanlarda maddi, düşünsel ve ruhsal dünyanın hemen hemen tüm sorunlarında tek karar verici bir başkan, fermanı verecek bir sultan diktasıdır anayasa referandumuyla halka kurulan tuzak. Rojava devriminin de son derece elverişli koşullar sağladığı Kürt ulusal güçlerinin mücadelenin hem silahlı ve hem de legal alanda kazandığı parlak zaferler, mevziler ve güçlerini yeni ve taze güçlerle büyütme ve Türkiye devrimci hareketiyle kurduğu ittifakın yarattığı dinamizme karşı en sert, en acımasız ve etkili yollar ve araçlarla, dolaylı mekanizmalara, formalitelere ihtiyaç duymadan ezme ve yok etme planıdır kurulan tuzak.

Eskinin parlamentarizme dayalı, çoğulcu, az-çok, kırıntı halinde de olsa, sallantılı ve güvenilmez de olsa, her an karşıtına dönüşme hali de taşısa burjuva demokratik alışkanlık ve geleneklerden beslenen, muhalefeti dikkate alan, onun öneri ve eleştirilerine açık ve onunla ortak paydada hazırlanmış Rousseau’nun “Toplum Sözleşmesi” diye adlandırdığı bizde de onun “güçten düşmüş bir biçimini” ya da daha tam ifadeyle onun bir “karikatürünü” teşkil eden “sözleşmenin” temel kolonları yok edilerek, yerine, ABD başkanında bile olmayan yetkilerle donatılan bir süper başkanlık için, herkes adına karar alan, herkes için düşünen, herkes için konuşan, herkes ve ülke için yasamayı da yürütmeyi de fiilen üstlenmiş olan yargıyı da dolaysızca denetimi altına alan bir Sultan için nisan ayında sandık başına gidecek herkes. Bu yeni düzenlemede yasama-yürütme-yargı tümüyle başkana bağlı ve dolayısıyla kuvvetler ayrılığı denen şey pratikte bütünüyle işlevsiz. Yeni seçilen başkan halkın oylarıyla seçilmiş meclisi feshedebiliyor vb. vb. Ama yeni anayasa değişikliğinde kendisini öylesine koruma zırhına büründürmüş ki, onu yargılamak yaptıklarının hesabını sormak adeta imkânsız hale getirilmiş durumda.

Çok daha önemlisi, bu anayasa değişikliğinde demokratik hak ve özgürlüklerin kırıntıları bile yok. Kürt halkının özgürleşmesine dair, onun kendi yazgısını özgürce belirmesine yönelik ve hatta onun daha geri biçimleri olan özerklik vb. dahil hiçbir madde içermeyen, demokratik hak ve özgürlükleri hiçe sayan, halkıyla, Kürt’le, emekçi ve işçiyle savaşma menzilene oturmuş bir anayasa, tekçi, sıkı bir merkeziyetçi, hesap vermeyen, hesap soran bir başkanlık teziyle bezenmiş bir anayasa, halka ve onun demokratik taleplerine kendisini kapatmış bir anayasa, işçinin ve emekçinin anayasası olamaz.

Kürdün özgürleşmesini hesaba katmayan, onun dil, kültür ve millet olarak eşitlik haklarını hesaba katmayan, geniş emekçi yığınların hak ve özgürlüklerini, kadının, işçinin emekçinin, LGBTİ’lerin, farklı inanç gruplarının, muhalif kesimlerin ötekileştirilenlerin çıkarlarını gözetmeyen, tam aksine AKP-MHP ortaklığında Türk milliyetçiliği üzerinden hazırlanan bu “tekçi”, aşırı merkeziyetçi, farklı kimlikleri hesaba katmayan bu anayasaya tavrımız “hayır” olmalıdır. Onlar içte ve dışta içine girdikleri açmazı ve süreğen krizini aşmak ve yönetmek için, kurdukları faşist ablukayı daha da daraltmak, daha fazla imha ve inkârı, daha fazla topyekûn saldırı ve devlet terörüne daha fazla derinlik ve genişlik kazandırarak soluklanmak ve ayakta kalmak istiyorlar.

Ama nafile! Bunu anayasaya hayır demekle bir tuzağı açığa çıkarıyor ve aydınlık geleceğe dair olan halkın umudu ve beklentilerine gelişme olanağı sağlamış olacağız ve bu aynı zamanda sistemi krizin girdabına daha çok çekerek onu çözümsüzlük reçeteleriyle baş başa bırakarak güçten düşürecektir de.Peki, bundan bizim eski anayasayı olumladığımız sonucuna varılabilir mi?

Elbette ki hayır!1982 anayasası (ve diğerleri) ne kadar faşist nitelikliyse bu da o denli faşist niteliklidir. Tek fark birinin parlamentoya dayanan onu yasama organı olarak en üst irade gören anlayış çizgisindeki parlamenter maskeli süreğen bir faşizmin aracı olması, diğerinin ise tek kişinin yönetimine, onun otoritesine dayalı burjuva-feodal faşist karakterde olmasıdır. İlkinde var olan bozulmuş, daraltılmış ve eksiltilmiş bir biçimde de olsa burjuva demokratik hak ve özgürlüklerin bu yeni anayasada tümüyle rafa kaldırılması ve ülkenin Ortadoğu denkleminde savaşa sürüklenmesine, ülke içinde ise milyonlarca geniş emekçi kitlesine dünyayı dar etmesine büyük fırsatlar sağlamasıdır. Eğer çeşitli sınıfların mücadele alanıysa parlamento ve bu güçlerin çıkarları ve mücadeleleri parlamentoya yansımasının yolu üzerine frenleyici engeller konuyorsa bu yeni sistemde, bu demektir ki, bu yeni düzenleme eski faşist anayasaya göre daha geri bir biçimdir; kötünün de kötüsü diyebileceğimiz bir durumdur karşı karşıya kaldığımız. Referandumda hayır oyuyla eskiyi benimsemiyoruz, tam aksine yeniye karşı yaptığımız ajitasyonumuzu her adımda eskiye karşı ajitasyonumuzla birleştiriyoruz. Birini her adımda diğeri izleyecektir.

Anlaşılır ki, anayasa değişikliği referandumundaki “hayır” oyumuz, ve ona rengini veren özgül politik çizgimiz, genel tablo içine oturttuğumuz güncel verili durumdan çıkıyor. Ve hayır oyumuz için yapacağımız kitlesel çalışma, bizi yeni kitlelerle buluşturmada, bize yeni kanallar açmada, toplumun en yalıtılmış kesimiyle ilişkilenmemizde gerçek fırsat ve fevkalade olanakların da kapısını aralayacaktır. Evet, aktif bir hayır oyu kampanyası örgütlerken, aynı zamanda geniş yığınlara kendi politik duruşumuzu da anlatmada yeterince ajitasyon serbestisine sahip olacağız. Bu da az bir şey olmasa gerektir.

Bu verili tablo bize şunu dayatıyor: Tam kapsamlı faşist saldırı ve ablukayı, imha, inkâr ve yok etmeyi Türkiye ve Türkiye-Kürdistanı’nın (ve hatta Suriye-Kürdistanı da ihtimal dahilinde) her santimetre karesine yayarak derinleştirmek isteyen ve bunun için temel kurumlarını yeni mücadele düzenine, savaş düzenine, soykırım ve yok etme düzenine sokan bu yeni düzenlenmeye, anayasa değişikliğine “hayır” oyunuzla dur diyerek kurulan tuzağı bozmak boynumuzun borcudur.

Şubat 2017  TKP/ML - GYDK

Sayfalar